Gürcistan Yönetimine KAFFED’den Açık Çağrı

Gürcistan Parlamentosu 20 Mayıs 2011 günü yapılan oturumunda Çerkes Soykırımı'nın tanınmasına ilişkin bir kararı kabul etti. Karara göre, Gürcistan Parlamentosu, Rus-Kafkas savaşında Adığelerin toplu olarak katledilmesini ve tarihsel anayurtlarından sürgün edilmesini, 18 Ekim 1907 tarihli La Haye Kara Harbinin Kanunları ve Adetleri Hakkında Sözleşmesi ve 9 Aralık 1948 tarihli BM Soykırım Suçunun Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi uyarınca soykırım olarak, Rus-Kafkas savaşları sırasında ve sonrasında anayurtlarından sürgün edilen Adığeleri 28 Temmuz 1951 tarihli BM Mültecilerin Statüsüne İlişkin Sözleşme uyarınca mülteci olarak tanıdı. Bilindiği gibi  Jamestown Vakfı'nın son iki yılda düzenlediği konferanslar ile bu konu Tiflis'te gündeme getirilmişti. Çerkeslerin  Rusya İmparatorluğu tarafından soykırım ve sürgüne tabi tutuldukları tarihi bir gerçektir. Yıllarca süren savaşlar sonunda Çerkesler anayurtlarından sürgün edilmiş ve kendi topraklarında  azınlık durumuna düşürülmüşlerdir. Çerkeslerin yaşamış olduğu tarihi haksızlıkların giderilmesi için, uluslararası hukuk açısından Rusya İmparatorluğu'nun devamı olan Rusya Federasyonu'na çok önemli ve acil görevler düşmektedir. Türkiye Çerkeslerinin bir araya gelerek oluşturduğu bir sivil toplum kuruluşu olarak Kafkas Dernekleri Federasyonu (Kaffed) her zaman sorunlara barışçı yollarla çözümler bulunmasından yana olmuştur. Bu nedenle, Rusya Federasyonu'nun  tarihi yükümlülüklerini hızla yerine getirmesi için görüşmeler yapılmakta ve mevcut sorunlara çözümler aranmaktadır. Ancak Çerkes Soykırımı konusunda en son söz söyleme hakkı olan devlet Gürcistan’dır. 1864 öncesinde Çarlık Rusyası'na gönüllü olarak katılarak, Kafkasya’nın güneyden ablukaya alınmasını sağlayan Gürcistan Krallığı aslında 1864'ün suç ortağıdır. Gürcistan’ın Sovyet dönemi öncesi ve sonrası, Osetya ve Abhazya’da işlediği suçlar da soykırım olarak ele alınması gereken konulardır. En son 1992 tarihinde "Abhazlar sadece 80,000 kişi; yani 15,000 genci öldürerek bu ulusun bütün genetik varlığını kolayca ve tamamen yok edebiliriz" diyerek soykırım amacını gizlemeye bile gerek duymadan Abhazya'ya saldıran, 2008'de Güney Osetya'da sivilleri acımasızca yok etmeye çalışan Gürcistan'ın halkımıza karşı işlediği suçlar belleklerimizden silinmemiştir. Gürcistan yönetimi öncelikle kendi suçlarının hesabını vermek durumundadır. Gürcistan yönetiminin Çerkes Soykrımı'nı tanımaya yönelik bu tutumu, 2008'deki yenilgisinden sonra izlediği yeni stratejisinin bir parçasıdır. Gürcistan yönetimi, hem Abhazya'yı tekrar işgal edebilmek için Adığe ve Abhaz halkları arasında bir ayrılık yaratmaya çalışmakta, hem de Kuzey Kafkasya'da "Çerkes kartını" kullanarak yaratacağı kargaşa ve çatışma ortamı ile Rusya'yı sıkıştırmak istemektedir. Gürcistan yönetiminin hayali, Kuzey-batı Kafkasya'da devamlı çatışma ve savaşların olması, bölgenin bir kanayan yara haline gelmesidir. Gürcistan yöneticileri bu amaçlarına ulaşabilmek için Çerkes tarihinin en acı ve trajik olayını saygısızca istismar etmeye çalışmaktan utanmamaktadır. Tarihten aldığımız derslerle, Türkiye'deki Çerkes diasporası olarak, anayurdumuzun Gürcistan'ın veya başka bir devletin çıkarları için savaş alanına dönüştürülmesi ve Adığe-Abhaz halklarının birlikteliğinin zedelenmesine izin vermeyeceğiz. Biz, tarihsel gerçeklerin, halkları savaş ve yıkıma götüren ve istenildiğinde şu ya da bu devlet tarafından kullanılan bir araç olmasını değil, tüm halkların barış, huzur ve refah içinde kendi kültürünü ve varlığını geliştirdiği adil ve insan haklarına saygılı bir geleceğin inşasında vicdani bir temel olmasını istiyoruz. Bu inanç ve anlayışla Türkiye'deki Çerkes diasporası adına Gürcistan yönetiminden tüm dünya halkları için istenen insan haklarına saygılı olmasını, Abhazya ve Güney Osetya'nın bağımsızlıklarını tanımasını ve halen devam etmekte olan istilacı ve ırkçı söylemlerinden vazgeçmesini talep ediyoruz.nanKaffed

Siyasi Sirk

Siyasetçi, efendi olabilmek için uşak gibi görünür. Charles De Gaulle Politikacı, kürsü ve televizyon. Bu üç kelime siyaset ortamını anlatan doğru kelimelerdir sanırım. Politik maharet ve başarı bu üçlünün nasıl ilişkilendiği ile ilgili. Haziran seçimleri için siyasi atmosfer hayli kızıştı ki, daha da kızışacak gibi. Sözü edilen üçlüyü konuşmak, izlemek eğlenceli olduğu kadar, zaman zaman sinirleri de tavana zıplatıyor. Siyasette zirve, Cumhur Başkanlığı ise, derin bir yalnızlık demek. ‘Herkese ve her şeye eşit (uzak) mesafede olmak olarak biçilen bu role nasıl bir anlayış talip olur bilinmez. Ama iktidar etmek her anlamda insan ruhunda derin ihtiyaç sanırım. İktidar etmek ve iktidar edilmek… Ufuk Uras anlatmıştı. Süleyman Demirel Cumhur Başkanı iken, bir neden ile ziyaret edilmiş o sırada Demirel anlatmış. Demirel, solcuların siyasi çalışmalarını hep örnek aldım. Parti teşkilatlarına, solcular gibi çalışın derdik güzellemelerinden sonra anlatmış. ‘’ Seçim çalışmaları döneminde M. Ali Aybar ile Urfa’da seçim faaliyetimiz çakışmıştı. Onlar ‘ üreten yönetsin!...’ diye politika yaparken Urfalılar da ‘bizi kim yönetsin’ diye düşündükleri için, biz kazandık’’… İktidar edilme, sessiz çoğunluğun siyasi çemberi durumunda ve hep çemberin içindedir. İktidar etmenin minimumu apartman yönetimi. Demirel, Hamzaköy’e sürüldüğünde örgütüne , ‘apartmanlarınızda yönetici olun’ talimatı verdiğini söyler… Apartman yönetim toplantılarında kopan kıyametler dillerde dolaşmaz mı… Bir üst mikro iktidar köy ve mahalle muhtarlıklarıdır. Pazarcık’ta bir köyde seçim sonunda yeni muhtar, heyetiyle birlikte eski muhtarı ziyarete gitmiş. Tabi asıl amaç mührü almak. Yeni muhtar mührü alır almaz ‘Allahım, hikmetine ve büyüklüğüne sual olmaz. İki saniye önce ben de bunlar gibiydim ‘ diye elini tüm oturanların başlarının üzerinden sıvazlar gibi geçirmiş. Siyasette iktidar Matruşka gibidir. İç içe iktidarlar. Birisini aç içinden ondan daha küçük bir iktidar çıkar. Ancak siyasi iktidar ve bürokratik iktidar temel ayrımı da yapılmalı sanırım. Aynı gibi olsa da ayrı yanları var sanki. M.Weber bürokratik iktidardan söz ederken, atanan bu iktidar sahipleri bir süre sonra, bulundukları yerdeki iktidarının devamı için harcadığı yetki ve enerjiyi, görevi için harcadığından daha çok der, mealen. Türkçedeki yaygın adı, ‘koltuk sevdası…’ Aynı düşünce siyasi iktidar için de geçerli değil mi? … Eskiden politikacıları karikatürleştirmek için ona frak giydirirlerdi. Melon şapka genelde elde olur, eğer tepesinde ise hafif yan dururdu. Kasket çıkarıp melon şapka giyince mi böyle olurdu bilinmez ama, politikacı mutlaka şişman, göbekli kalın enseli çizilirdi. Halk da böyle olması gerektiğini düşünürdü. Politikacılık, hali vakti yerinde olanların işi gibi düşünülürdü. Şehrin ulaşılamayan zenginini meclise yollayarak daha da yüceltir, hiç ulaşılmaz olurdu. Eee vatandaşın yöneticisi de sıradan olamaz değil mi… O dönemde seçim çalışmaları yoğun emek işi olduğu için politik figürler dağ- taş, köy-kent dolaşmaktan helak olurlardı. Günümüz koşulları düşünülür ise nispeten daha naif idi. Binlerle sayıda insanın elini sıkarak, aksatmadan her iki yanağından seçmen öpme rekoru, eski politikacı Hasan Celal Güzel’ e ait kaldı. Günümüzde emek yoğun siyaset yapmaktan, medya yoğun mertebeye sıçradı. Hemen hemen herkes kısmen rahatladı. Meydan meydan dolaşarak adayları dinleyip karar vermek yerine Tv de izleyerek yapılır olması, herkesi fizîki olarak rahatlattı. Ancak bahtsız kalabalıklar yine de var. Tv ekranında kalabalık, güçlü görünmek için kürsü önünde toplanmak gerek. Hatibin hitap edeceği kalabalık olmalı. İşte bu bahtsızlar partililerdir. Yaşadıkları şehirde değil, hatip bölgede nerede ise oraya da gitmek zorundalar. İşte seyyar mitingciler ülke düzeyinde sürekli hareket halindeler seçim boyunca. Bunlar hatibi dinlemez. Zaten hatip de bunlara hitap etmez. Miting alanının en stratejik yerine yerleştirilmiş medya mensuplarının dondurma külahları gibi uzattıkları mikrofonlara ve kameralara konuşur. Konuşurken de tasarlanmış poz vermek duruş göstermek de ihmal edilmez. Frak giyip melon şapka takmazlar. Ancak hala eski enstrümanlardan kullanılanlar da var. Ecevit’in şapkası, beyaz güvercin ve Ecevit mavisi gömlek. Artık kullanılamayan, Demirel’in fötr şapkası. Demirel fötr şapkasıyla yüksekten kalabalıkların üzerinde yelpaze gibi sallayarak adeta serinletirdi ya da kutsardı. Şapkayı kapmak isteyen siyasi müritlere karşı hep uyanık olmuş, bir defa kaptırmıştır. Basında da sık konu olan şapka taklit edilemez oldu. Bir başka enstrüman ise mitingin yapıldığı ilin futbol takımının atkısı. O ilin futbol takımı yoksa simgesel olan, mesela poşu takılır ya da şalvar, yemeni giyilir… Peki, hatibin yapacağı konuşma? Bunun önemi yok. Öncelikle, sınırsız vaad edeceksin. Çılgın ötesi projelerin olacak. Bu günü düşünmesinden uzaklaştırıp, simgesel tarihler bulacaksın. Mesela 2023, yüzüncü yıl gibi. On dört yıl sonrasının vaadlerinin ikna ettiği bir toplum nasıl anlaşılmalı acaba… Hiç bir eleştiri ve suçlamayı kabul etmeyeceksin, karşı saldırıyla cevaplayacaksın. Ve sert, ama kabul edilebilir dozda hakaret edeceksin. Hakaret edeceksin ki, seni dinleyenler ‘ vay be…helal olsun’ demeli. Alkışları yönetmen gerek. Söyleminle adrenalini tırmandırıp, alkışlamaları için pişmiş kelle gibi sırıtarak beklemek. Beklerken de bakışlarınla alkışçıları tepeden taramak. Bu kısım Tv görüntüsü için. Yapılacak konuşmanın üç bölümü olur. İlki bol vaad. İkincisi yerel sorunlar ve renklerden dem vurmak. Üçüncüsü ve en önemlisi rakiplere anında cevap vermek. Cevap verirken de ağzın köpürmeli, gözlerin dönmeli ki inandırıcı olsun. Rakip son olarak kendisi için ne dedi çok sıkı izler. Ya da onun adına izleyip yetiştirenler olmalı. Seçim meydanlarında kullanılan sıfatlar düşünülse, hatta inanılır ise siyasetçilerin yüzüne bakan olmaz. Ama mutlaka gidip oy verirler yine de. Tayyip’ e göre, Kılıçdaroğlu ahlaksız, yürüyen yalancı, iftiracı, şerefsiz, boyu kısa, alevi, Allah’a dil uzatan dinsiz, palavracı, yeteneksiz… Kılıçdaroğlu’na göre de Tayip; yalancı, hortumcu, diktatör, din istismarcısı, bölücü, kabadayı, Kasımpaşalı ( yani roman gibi), bütün bu sıfatları kullanırken, Recep Efendi. Devletin ciddiyetiyle ilgili konuşmalarında Başbakan Recep Tayip Erdoğan demeyi tercih eder. Tayyip’e göre Devlet Bahçeli, insanlarla değil hayvanlarla yani kurtlarla dolaşır, başarısız, yalancı, cenaze sever, asker ölümleri üzerinden politika yapan, tabansız, köylü, solcuların kuyrukçusu, bisküviye, piskevit der. Bahçeli için Tayyip, korkak, yalancı, şerefsiz, suçlu, hortumcu, en düşük hayvandan bile düşük, bölücü, hain, PKK yandaşı, İmralı canisinin sırdaşı… Bunlar aklımda kalanlar. Yazı bitinceye kadar mutlaka hatırladıklarım olacak ve ekleyeceğim. Okuyanlar da eksik kalanları tamamlayabilir elbette. Şimdi soru şu, bunlar doğru mu? Doğruysa, bunların yüzüne bakılır mı? Doğru değil ise, bu suçlamaları yapanların yüzüne bakılır mı? Bu suçlamalar en zirvede, genel başkanlar katında yapılıyor. Bunların versiyonlarını aşağı doğru parti üyelerinin tartışmalarına kadar düşürebilirsiniz. Genellikle kaba kuvvet, hatta öldürmeye varan çatışmalar bu katta, yani üyeler katında yaşanır… Politikacı ve kürsü bu. Peki Tv bu işin neresinde yer alıyor? … Tv lerde tartışma programları ve haber verme şekilleri açısından ayrılmalı. Habercilerin işi kolay. Yandaşı olduğu partinin görüşlerini güçlendir, rakiplerinkini zayıf göster. Bu en masum kısmı. Yalan haber üretmek, haberleri değiştirerek göstermek/yayınlamak/yazmak, fotoşop ile kalabalıkları çoğaltmak/azaltmak işleri de Tv karargahlarında imal edilir. Sınır yok, ustalık var bu konuda… Yorumcular ve tartışma programları daha farklı. Onların işi daha zor. Bir tartışma programı izlerken düşünmeden edemiyorum. Program nasıl hazırlanır. Sabahtan başlayarak konuyu seçmek, ona uygun konuşmacı bulmak, bunları dengelemek ve programa bağlanması düşünülen konuya uygun aktörleri hesaplamak, bulmak, ikna etmek, konuya ve amaca uygun sorular hazırlamak ve en zor tarafı bunu hakikat gibi gösterebilmek… Bu tartışmalara katılımcılar sektör durumuna geldi. Gazeteciler, akademisyenler, hukukçular ve politikacılar sıralaması gerçekçi. Bunların içinde Tv yandaşlığına bağlı olarak demirbaşlar var. Ne söylediği önemli değil, konuşması yeterli. Bunlara ‘duayen’ deniyor. Bunların yanında çömezler de olur. Yeni Fethullahcı ya da AKP’li olmuş eski solcu. CHP’ ye kapak atmış ya da başka yerde alan bulamayan eski sağcılar. İzlerken fark edersiniz, bunlar eski tecrübeli biri tarafından program boyunca kollanır. Çömezler genelde siyaset değiştirmiş, ‘boş işlerden’ vazgeçip ikbal ve istikbalinin peşine düşmüş olanlardır. O da kabul gördüğü için, hayran ve minnet duygusuyla ona yaltaklanması şeklinde. Duayenler ki - bunlara siyasi tetikçi de denir- Can Ataklı, Mehmet Metiner, Nazlı Ilıcak, Yiğit Bulut, bu sıfatı gururla ve layıkıyle taşıyan öne şıkmış bir kaçı. Bu tür programlarda yapılan tartışmalarda tarafların söylediklerinin doğruluğunun bir önemi yok. İnandırıcı olması yeterli. Cansiperane dişe diş bir tartışma yürütüp yürütmemesi önemli. Zaten izleyicinin de doğrularla pek ilgilendiği söylenemez. İyi konuşsun yeter. Bunların üç sözünden biri mutlaka ‘tarafsız ve objektif’ olduklarını iddia ederler. Sanırım bu işin raconu bu… Bir de ‘masumiyet karinesi’ sözcüğü sevilen sözcüklerden. Seçim sonunda kazananlardan oluşan Parlamento bir iki ay bocalama/alışma devresi geçirir. Bu sürede meydan eski ‘kurt’ politikacılara kalır. Onlar için bu dönem en keyifli dönemdir denilebilir. Sessiz çoğunluk da bu süre boyunca medya bombardımanıyla uğradığı hipnozdan yavaş yavaş çıkar. Yine isabetli oy kullanamadığını anlar. Cambaza bakarken oyunun aşırıldığını anlar ama çok önemsemez. Nasıl olsa dört yıl sora tekrar yeni fırsatı olacağını bilir fakat o zaman da aynı oyuna geleceğini düşünmez… Ne diyelim. Her toplum, layık olduğu yönetimle yönetilir… Sol politika, siyaset stadının kenarında hâla top sektirmekle meşgul olduğu için yazıya konu olarak girmemiştir… MANSUR BALCI, 14. MAYIS.2011, NALÇİK

Çerkes Kimdir?

Uzunca bir aradan sonra yeniden merhaba. Son dönemde, sağlık nedenleri ile bir süre Çerkes gündeminden uzak kaldım. Neredeyse iki uzun seneden bu yana, gittikçe hararetlenen bir biçimde tartıştığımız “Çerkes kimdir?” meselesinin hala günün en sıcak konusu olarak durduğunu görünce, ben de kendi penceremden gördüklerimi yazmaya karar verdim. Sözü hiç dolaştırmadan soruyu soralım. Çerkes kimdir? El cevap: Kafkasya için soruyorsanız Adığeler, diaspora için soruyorsanız Kuzey Kafkasya halklarıdır. Aslında bu cevapta bir çelişki var meseleye yüzeysel olarak baktığımız zaman. Ve eğer istismar etmek isterseniz gani gani malzeme çıkar bu çelişkiden. Zaten bunca zamandır sorunun “eskimeyen gündem” olarak orta yerde durması da bu nedenledir. *** Çerkes kimdir ? sorusuna yukarıdaki “çelişkili” cevabı verdik. Çünkü : “Çerkes” Kafkasya için bir ulusal kimliğin adıdır ve Adığe isminin karşılığıdır. Yani Kafkasya’da kendisine “Adığe” diyen halklara, çevrelerindeki başka halkların verdiği isimdir Çerkes ve buna bölgedeki hiç bir halk itiraz etmez zaten. Fakat öte yandan diasporada süreç farklı geliştiği için, Kafkasya’da ulusal bir kimliğin adı olan“Çerkes”, diaspora’da bölgesel/coğrafi bir kimliğin adı haline gelmiştir. Yani Kafkasya’nın kuzeyinden , (hatta zaman zaman güneyinden de) Osmanlı topraklarına gelmiş halkların bütünü Çerkestir diasporadaki diğer halkların gözünde. Onlar bizleri böyle isimlendirirler ve bu tanımlama biçimi nedeniyle, “Çerkes” ismi diasporada bir kaç halkı altında toplayan bir şemsiye haline gelmiştir. Kavga nereden çıkıyor? Burada kavga; ulusal/kimliksel manada bu ismin sahibi olan Adığelerden azınlık bir kesimin, diasporada ortaya çıkan reel durumu göz ardı ederek, bu tanımı anayurttaki şekli ile diasporaya empoze etmek istemelerinden doğmaktadır. Bu ısrar, aslında mevcut çelişkinin bilerek istismar edilmesinden başka bir şey olmadığı gibi, şu an görünen biçimi ile iyi niyetli de değildir. Nerede hata yapıyoruz? Bizler her konuyu tartışırken zamanı, zemini ve koşullarımız arasındaki farklılığı gözardı ediyoruz. Çerkeslerin şu an Türkiye’de yürütmeleri gereken mücadele ile anayurtta yürütmeleri gereken mücadele, yöntemleri ve hedefleri açısından aynı değildir. Yukarıda söylediğimiz gibi her ikisinin de koşulları, amaçları, araçları ve yöntemleri farklıdır. Dolayısıyla mücadelede oluşturacakları cepheler, kuracakları ittifaklar, olaylara getirecekleri çözümler ve yaklaşımlar birbirinden farklı olacaktır. Anayurtta kendi topraklarımızın üzerindesiniz. Kendi kimliğiniz ile gelişmek, kendi ulusal yapılarınızı oluşturmak/güçlendirmek ve nihai aşamada uluslaşmayı amaçlamak durumundasınız. Hal böyle olunca, kimliğinizin tarifi noktasında ne kadar net olursanız o kadar sağlıklı bir yapı vücuda getirirsiniz.Çünkü ulusal kimlik kendisini bu topraklarda yeniden yaratacak ve biçimlendirecektir. Bu koşullarda, anayurttaki bir hareketin Çerkes ismi konusundaki hassasiyeti makul görülebilir. Fakat bunu ısrarla diasporaya dayatmak, hatta bir bölünme tehlikesine rağmen bunda ısrar etmek iyiniyetli ve akıllıca bir tercih değildir. Çünkü diaspora için şu aşamada koşullar farklıdır. Diasporada mücadeleniz, kimliğin muhafazasına kültürel haklarınızın korunması ve kullandırılmasına, yani varlığınızı devam ettirebilme amacına yöneliktir. Buradaki temel hedefiniz; demokratik mücadele ile talep edilebilecek hakların kazanılmasıdır. Öyleyse bu iki farklı zemin için farklı siyasetler geliştirmek zorundasınız. Dolayısıyla en geniş katılımla bir demokratik güç birliği sağlamak, taleplerinizi demokrasi ve insan hakları temelinde gündeme getirmek, pratikte ulusal ve milliyetçi söylemlerden ziyade özgürlük eşitlik barış ve adalet kavramlarına dayanmak diaspora için doğru yol ve yöntemdir. Şimdi, en geniş güç birliğinin sağlanmasını gerektiren bu koşullarda, birlikte hareket edebileceğiniz doğal müttefiklerinizi ötekileştirmek, kültür tarih ve coğrafya nedeni ile aynı kaderi paylaştığınız kardeşlerinizi küstürmek, onları dışlamak akıllıca bir seçim midir? Bizler tek başına Adığeler veya Abazalar veya Asetinler olarak bir hiçiz diasporada. Ne sayısal, ne örgütsel, ne ekonomik, ne de lobi gücümüz var. Ancak bir arada olduğumuz ve birbirimize dayandığımız zaman bir şey ifade ediyoruz karşımızdaki güçler için. Acaba tam da bu nedenle mi aramız açılmaya çalışılıyor? Açık konuşmak gerekirse bu gün ne Abhazlar ne de Asetinler “Çerkes” olmak için yanıp tutuşmuyorlar. Fakat bu halklar “Çerkes” şemsiyesi altında oluşan birliğin muhafaza edilmesini akıllıca ve kendileri açısından faydalı buluyorlar. Bu koşullarda birlik, tıpkı onlar gibi bizim de yararımızadır, o halde ısrarla bunu parçalamaya çalışmanın bir anlamı yok. Abhazın, Asetinin faşist Gürcü oyunlarına karşı, bölgesel güçlerin bu yeni cumhuriyetler ve halkları aleyhine geliştirebilecekleri politikalara karşı güç birliğine ihtiyacı var. Bizim de benzer nedenlerle, yeni anayasa sürecinde Türkiye’den, Soçi olimpiyatları sürecinde Rusya’dan taleplerimizi gündeme getirebilmek, çifte vatandaşlık ve dönüş konuları da dahil olmak üzere sistemin efendileri nazarında ciddiye alınıp baskı kurabilmek için bir güç birliğine ihtiyacımız var. Çok mu zor bunu anlamak ve buna uygun davranmak? Bölünme kimin işine yarıyor? Yukarıda sıraladığımız nedenlerle kardeş halklar arasında en fazla güç birliğine ihtiyaç olduğu bir zamanda, içimizden birileri aynı kaderi paylaştığımız diğer halkları dışlayan mikromilliyetçi ve saldırgan bir üslup kullanmaya başladılar. Onları küstürüp uzaklaştırmak, Adığeleri tek başına bırakmak için ne gerekiyorsa yaptılar. Acaba neden? Gürcistan karşısında, Abhazya ve Osetya’nın geniş anlamda Çerkes diasporası desteğinden mahrum kalması, RF dışında hiç bir yerden destek alamaz ve Moskova’ya mahkum duruma düşmesi, bilin bakalım en çok kimlerin işine yarıyor Yeni anayasa ve demokratikleşme aşamasında TC karşısında, olimpiyatlar ve Kafkasya’nın yeniden şekillendirilmesi aşamasında RF karşısında, Adığelerin diasporadaki kardeş halklarla kavgalı ve tek başına kalması bilin bakalım en çok kimlerin işine yarıyor, kimler bir taşla bir kaç kuş vuruyor? Sonuç olarak: Farklı coğrafyalarda farklı parçalara bölünmüş, farklı koşulları olan bir halkın sorunları üzerine kafa yorarken sağdan soldan aşırdığınız teorik formüller geçerli olmaz. Her bölgede ve her sorun karşısında özgün bakış açıları, çözümler ve yaklaşımlar gerekebilir. Bunu kavrayıp koşullar gerektirdiğinde ezberini bozabilecek olgunluğa erişmeyen hiç bir hareket hedefine varamaz. Bir davaya inanmak ve güzel şeyler hayal etmek, hakikati görmezden gelecek ve insani erdemleri yok sayacak kadar gözlerinizi kör etmemelidir. Çünkü her düş eninde sonunda gerçeğe çarparak parçalanır.

Bindik Bir Alamete …

Aylardır cemiyet birbirini örseliyor, insanlar neredeyse aleni cepheleşecek pozisyonlara gelmiş ve artık iş çığırından çıkmış durumda. Çerkes olmak yetmiyor artık bizlere. Bir kültürü muhafaza edip yaşamak yetmiyor. Aynı tarihi paylaşmak, aynı geleceği hayal etmek, aynı ufka bakmak yetmiyor. Büyük büyük laflar ediyoruz sorumsuzca, samimiyetsizce. Kendi durumumuzun farkında olmadığımız gibi dünya gerçeklerinin de farkında değiliz ne yazık ki. Yapamayacaklarımızı söylüyor, olmayacak düşleri allayıp pullayıp pazara sürüyoruz. İlginç olan odur ki, alıcısı da çıkıyor satışa sunduğumuz bu hayallerin. Dilini, töresini, yöresini bilmeyen, bırakın bölge politikalarını ve gerçeklerini, daha Kafkasya’nın haritadaki yerini bilmeyen gencecik insanlarımızı olmayacak hülyaların peşinde sürüklüyoruz. Politik gücün aynı zamanda sayısal güç ve kararlı örgütlülük demek olduğunu kavrayamayan, iyi niyetli ve samimi insanlarımızı sorumsuzca istismar ediyoruz. Kısacası, binmişiz bir alamete gidiyoruz. Dur diyeni anlamıyor, yapma diyeni dinlemiyoruz. Toplumsal bir cinnet hali içerisinde her şeyi içgüdüsel olarak yapıyor, akıl mantık politika ve gerçeklik falan sallamıyoruz. “Biz, Çerkesler uluslaşmalıdır, kendi topraklarında kendi ayakları üzerinde durabilmeli, kendi geleceği hakkında karar verebilmelidir. Bütün faaliyetlerimizin ana amacını bu düşünce oluşturmalıdır” diyoruz senelerdir. Dün bunları söylerken bize küfredenler, mikro milliyetçilikle suçlayanlar bu gün en yurtsever, en inisiyatif sahibi, en çok mücadele etmiş, en bedel ödemiş adamlar olarak sahnedeler ve aynı şeyleri söylüyorlar canhıraş feryatlar halinde. Fakat şunu unutuyorlar : Bu söylediğimiz hedefe giden yol; toplumun bireylerinin öncelikle kendi kimliğini koruyabilmesi, daha sonra o kimliğin verdiği bilinç ile hareket ederek örgütlenmesi sonucunda yürünmesi gereken uzun bir yoldur. Bir süreçtir bu, öyle sabahtan akşama olacak iş değildir. Mücadeleye bilenmiş, örgütlenmiş ve bu sürece hazır olmayan bir halkı meydanlara sürmek doğru bir siyaset değildir ve faydadan çok zarar getirir. Nitekim “bizi görünür kılmakta ısrarlı” kerameti kendinden menkul liderlerimiz! düşlerinin peşine taktıkları bir kaç yüz kişi ile meydanlara indiler. Tıpkı Amerika’nın sağa sola zorla demokrasi götürmesi gibi, bunlar da bize özgürlük getirmeye karar verdiler, ama cemiyete sorma gereği bile duymadılar. Yapmayın, etmeyin, yanlış yoldasınız diyenleri pasif kalmakla, salon Çerkesliği ile suçlayıp cemiyeti ve onu temsil eden örgütlülüğü yok sayarak “en kahraman Rıdvan” edasıyla ortaya atıldılar. Fakat gel gör ki başbakan bütün hayallerini yıktı önceki gün. “Başımıza bir de Çerkesler çıktı, başka dillerde eğitim ülkeyi böler” dedi kestirip attı. Ne demiştik bu muhteremlere şöyle bir hatırlayalım; “Çerkesce dil eğitimi talep etmek, öyle aklına esen ilk üç kişinin ortaya fırlayıp gündeme getireceği kadar basit bir mesele değildir.” Toplumun tüm kurumlarının ve kahir ekseriyetinin desteği alınarak, el birliği ile yapılması gereken bir iştir. Çünkü bu, olumlu veya olumsuz sonuçları tüm cemiyeti etkileyecek bir konudur. Tam seçim döneminde ve yeni anayasa hazırlık sürecinde bir kaç yüz kişi ile meydanlara çıkmak, bize büyük zarar verir…” Bunları söylemişiz önceki yazımızda. Yukarıda da söylediğim gibi, daha önce bu tür bir çıkışa asla cesaret edemeyecek olan başbakan, meydanlara inen gücümüzü ve örgütlülüğümüzü! gördükten sonra restini çekti. Hiç bir partide seçilebilecek bir yerden tek adayımız yok. Kısacası kimse bizi ciddiye almıyor. Şimdi soruyorum, bu en yurtsever en inisiyatif sahibi arkadaşlara: Siz bize iyilik mi ettiniz? Evet, amaç doğruydu istekler haklıydı, ama yol ve yöntem yanlıştı. Dolayısıyla faydadan ziyade zarar getirdi bu sorumsuzluk bize. Başbakanın restinden sonra, bu sürecin başını çeken bir arkadaş “bizler meydanlara büyük kalabalıklarla çıksaydık başbakan bunu söylemeye cesaret edemezdi” diyor. Doğru söylüyor, ama bu gün söylediğiniz doğruyu en başında görebilmek ve yanlış yapmamaktır maharet. Testiyi kırdıktan sonra doğru söylemeniz bir fayda sağlamıyor ne yazık ki. Yazıya başlarken söylediğimiz gibi, son dönemde camiamız birçok parçaya ve birçok grupçuğa bölündü. Bu aslında iyi bir şeydir, meseleye farklı açılardan bakılması farklı çözümler önerilmesi toplumun zararına değil. Fakat bu bir halkın hak mücadelesi ise, bir var olma ve ayakta kalma davası ise herkes duracağı noktayı bilmeli. İçimizden çıkan her hareket lokomotif olmak istiyor. Her hareket en doğruyu ben bilirim havasında, burnundan kıl aldırmıyor kimse. Bir kaosu yaşıyoruz tabiri caizse ve tam da bu kaos ortamında, Çerkes yamçısının altında kirli kara hesaplarını gizleyen gruplar türedi bir anda. Başındaki has Çerkes kalpağının altında kamufle ettiği örümcek bağlamış kafa ile, Çerkesleri bilmem hangi inanışın, bilmem hangi dini/siyasi ekolün / bilmem hangi bölgesel siyasetin hizmetine sokmaya çalışanlar türedi. Zaten çoğu gitmiş azı kalmış bir halkı, kendi pis satrançlarında piyon niyetine kullanmağa yeltenenler türedi. Şöyle dişe dokunur bir devlet falan olsak,ciddi ciddi Soros’un üzerimizde çalıştığına inanacağım artık. Çünkü son dönemde o kadar çok bölünüp o kadar farklı yapılanmalar ortaya çıkartmaya başladık ki, ve o kadar basit farklılıklardan birbirimize saldırmaya başladık ki anlamak mümkün değil. Kendimize çeki düzen vermezsek, birileri bize çeki düzen verecekler yakında. O nedenle, yazımı testiyi kırdıktan sonra gerçeği gören arkadaşın çağrısı ile bitirmek istiyorum. Bu hükümetin yokmuşuz gibi davranmasının önüne geçmek ve Çerkesler bu ülkede vardır demek için, Dün bu ülkeyi kuran Çerkesler, bu gün de ülkenin geleceğinde söz sahibi olacak, kendi varlığını koruyabilecek güçtedir demek için, Ubıh dilini gömdüğünüz bataklığa bizi gömemeyeceksiniz demek için, 21 Mayıs’ta, sağcı / solcu, ilerici / gerici, dinli / dinsiz ayırt etmeksizin herkesi mevcut örgütümüzün çatısı altında bir gövde gösterisine katılmaya çağırıyorum. Evet 21 Mayıs bir yas günü ve anma törenidir ama, bu defa varlığımızı ve gücümüzü göstermek için de bir vesile olarak kullanmak zorundayız. Hiç olmazsa böyle kritik bir dönemde birlikte hareket edelim, kozlarımızı sonra paylaşırız.

KAFFED Çerkes Kadın Platformu (ÇKP) 1.Toplantısı Ankara’da yapıldı

KAFFED Kadın Platformu 1. inci toplantısı  30 Nisan-1 Mayıs 2011 tarihinde Ankara'da gerçekleştirildi. Diasporadaki Çerkes kadınların etnik ve kültürel kimlik tasavvurlarını, bunlara ilişkin olarak toplumsal cinsiyet eşitliği çerçevesinde geliştirilebilecek siyasal kimlik politikalarını tartışmaya açmak, Çerkeslerle ilgili bütün açılımlarda kadın erkek eşitliğini sağlamak üzere pozitif ayrımcılığa dayalı yaklaşımla davranılmasını sağlayacak siyasalar geliştirilmesini ve bu siyasaların hayata geçirilmesi konusunda aktif kadın katılımını sağlamak amacıyla oluşturulan platformda; Kafkas Dernekleri Federasyonu'na bağlı 60 Kafkas derneğini temsil eden 25 kadın katılımcı yer aldı. Toplantı  tarihçi, siyaset ve iletişim bilimci akademisyenlerin katılımlarıyla gerçekleştirildi. KAFFED yönetim kurulunu temsilen KAFFED yönetim kurulu üyesi Handan Demiröz'ün açılış konuşması ile başlayan toplantı Anadil Komisyonu üyesi ve Adığece Dil öğretmeni Emel Bezek'in yaptığı Adığece Hoh, ardından Abhazya Çalışma Grubu üyesi - Abhazca Dil Öğretmeni Gunda Ankuab'ın Abazaca yaptığı konuşma ile devam etti. Ardından İzmir Ekonomi Üniversitesi İletişim Fakültesi Dekanı Prof. Sevda Alankuş 'Kimlik Meselesi: Demokratik Bir Kimlik Olarak Çerkeslik', Yıldız Teknik Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Bölümü Öğretim Görevlisi Setenay Nil Doğan 'Cinsiyet, Diaspora ve Etnisite Kavşağında Çerkes Kadını' konularında sunum yaptılar.p> İlgi ile dinlenen bu sunumların ardından toplantı Sivil Toplum Geliştirme Merkezini temsilen toplantıyı modere eden İstanbul Bilgi Üniversitesi STK Eğitim ve Araştırma Birimi Öğretim Görevlisi Laden Yurttagüler'in modere ettiği tartışmalar ve workshoplar ile devam etti. İki gün boyunca tartışmaya açılan konuların detayları ve KAFFED sonuç bildirgesi önümüzdeki günlerde kamuoyuna açıklanacaktır. nanKaffed

Konsolidasyon…

Çerkesler, diasporada neden politika yapsınlar? Ve ya neden politikada ağırlıkları yok? Bir hayli düşündüm ama belirgin, önemli bir neden bulamadım. Her ülkeyi yeteri kadar tanımıyorsam da, Türkiye'yi epeyce bildiğimi düşünüyorum. Bir 'yazı' olmaz ise de, bir yazıya 'yataklık' edecek ya da sesli düşünmek için kenar notları yazabilirim diye cesaretlendim. O halde bu yazının sınırlarını Türkiye diasporası ile sınırlı olması düşünülebilir. Çerkesler Anadolu'nun otonom halkı değildirler. 1864’de yoğunlaşan Soykırım-Sürgün sonucunda Anadolu'ya gelmişler ve yerleşmişlerdir. Geldikleri dönemi düşünür isek, Kafkas-Rus savaşında yenilmişler ve halkın büyük kısmı sürülmüştür. Çerkesler de ağırlıklı olarak, Osmanlı topraklarını seçmişlerdir. Bunun nedenleri başka bir yazının konusu olabilecek kadar çoktur. Birinci Dünya Savaşı’nın sonuçlarından ikisi, Çerkesleri doğrudan etkiledi. Osmanlı Devleti'nin dağılmasından sonra Yeni Cumhuriyetin kurulması, Anadolu'daki Çerkesleri doğrudan etkilemiştir. Çarlık Rusya'sının yıkılıp Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği'nin kurulması da, Anavatandaki Çerkesleri doğrudan etkilemiştir. Zaten ayrı coğrafyalarda, ayrı sosyal düzlemlerde kurulan ayrı hayatlar; bu gelişmeler ile ayrı siyasi düzlemlere de taşımıştır... Anavatanda kalan Çerkeslerin, tarihsel süreci nasıl yaşadıkları ve sonuçları yine ayrı bir yazı konusu olarak bırakılabilir. Anadolu'daki Çerkeslerin de siyasi ve sosyal hayat düzlemleri yine iki temele ayırmak mümkün. Yeni Cumhuriyete kadarki dönem, Cumhuriyet sonrası durum... İkinci Abdulhamit döneminde devlet yönetiminde ve devlet yönetiminin asıl dayanağı olan orduda ve bürokraside en etkili halk olarak Çerkesleri görebiliriz. Devamen, İtihat ve Terakki'de de etkileri ve güçleri artarak devam etmiştir. Kurtuluş savaşının başlarında, Kuva-yi Milliye'nin planlayıcı gurubun içinde, yine Çerkeslerin ağırlığının olduğunu görürüz. Kurtuluş Savaşı’nın başlarında tek askeri gücün de ağırlığı Çerkeslerdedir, komutanı da Balıkesir Çerkeslerinden olan Ethem Bey'dir. Ancak Kurtuluş Savaşı’nın başlarından itibaren hızla tasfiye edilmişler, Cumhuriyetin ilanını takiben de dışlanmış, ötekileştirilerek sindirilmişlerdir. Hatta ileri gelenlerin bir kısmı sürgün edilmişlerdir. Bu sindirilmişlik/sinme durumu günümüze kadar gelmiş ve hâla devam etmektedir... Cumhuriyet Burjuvazisi… Bütün bu süreçleri etnik unsurlar ve sınıfların ortaya çıkışı ve biri birine karşı konumlanışı açısından incelesek açıklık kazanabilir. Öncelikle Türk unsuru dışında Cumhuriyetin tüm kurucu millet ve milliyetleri tasfiye edilmiş ve sindirilmiştir. 'Yeni bir burjuva sınıfı' ve 'Anadolu Pazarı' yaratmak, Türk unsurlar üzerinden geliştirilmesi de devlet politikası olarak benimsenmiştir. Doğası gereği, pazar için 'dil bütünlüğü' olmadan 'merkezi pazar', yani pazar bütünlüğü yaratılamaz idi. Ya da en azından çok daha zor olurdu. Gerek dünya kapitalizminin gelişmişlik durumuna bağlı olarak açılmış mesafe, gerekse yeni oluşturulacak burjuva sınıf için zaman önemli olup, mümkün olduğu kadar kısa tutmak istemişlerdir. Bu nedenle burjuva sınıfının oluşmasından tutun da, devletin tüm temel kurum ve kuruluşların biçiminden başlayarak; sosyal yaşam ve yaşama biçimi dahil her şey, yukarıdan aşağıya 'zor' kullanılarak yeniden biçimlendirilmiş ve yerleştirilmiştir. Kemalist korporotizmin nedenleri ve temeli bu yeniden dizayn değil mi idi ki?... Sürgün yıllarında veya Cumhuriyete kadarki dönemde ortaya çıkmış Çerkes burjuvazisinden söz edilemez. Olsa olsa, etkili Çerkes asker ve bürokrat kesimden söz edilebilinir. Zira, zaten Cumhuriyete kadar Osmanlı'da çağdaş anlamda belirgin bir burjuva sınıfı oluşmamıştı. Burjuva sınıfının ve sermayesinin yaratıldığı dönem, Cumhuriyet dönemidir ve bu devlet politikası olarak yapılmıştır. Bu politikanın temeli, tüm diğer millet ve milliyetler tasfiye edilip sindirildiği için, bu sınıfın unsurları Türkler ya da Türk olduğunu belirgin ifade eden ve öyle yaşayan unsurlarla oluşturulmuştur. İzmir İktisat Kongresi ve 1936 teşvik yasaları bu çabaların önemli dönemeçleridir. 6-7 Eylül olaylarında görüldüğü gibi gerek geçmişten getirilen finans güce sahip, ya da yeni oluşan finansal oluşumdan pay isteyen/isteyecek azınlık unsurlar da 'zor' kullanılarak tasfiye edilmiştir... 6-7 Eylül olayları, yeni burjuvazinin oluşturulmasında izlenen devlet politikasının belirgin dışa vurulması olarak düşünülebilir. İzmir İktisat Kongresi ve 1936 teşvik yasaları kadar önemlidir kanımca. Tüm Cumhuriyet dönemi boyunca Çerkeslerin ülke burjuva sınıfı içinde bir ağırlıkları oluşmamıştır. Ne ticaret burjuvazisi ne de sanayi burjuvazisi içinde. Aydın, entelektüel ortamdan ve devlet yönetim bürokrasisinde de, özellikle asker kesiminden tasfiye edildiği için bir ağırlığı olmamıştır. Dolayısıyla Çerkes burjuvazisinin olmaması, diğer burjuva kesimlerle mücadelesi için, Çerkes seçmenlerden siyasete bir istek ya da davet oluşmamıştır. Dolayısıyla iktidar yanlısı ya da muhalif liberal bir öncülük oluşmamıştır. Bu da Sayıca etkili olabileceği halde seçmenler toplamı olarak birlikte duruşa dönüşmemiş ve bir demokratik güç haline gelmemiştir. Zaten yok denecek kadar az işçi kesimi, diğer mülksüzlerle birlikte köylülük de ne siyasi bilince, ne de milli bilince sahip olmadıkları için, ‘siyasette etkisiz eleman’ sayılan özne olmanın ötesine geçemediler. 'Birlikte davranma' yeteneğini de gösteremedikleri için siyasetin, camia dışında diğer özneleri tarafından da dikkate alınmamıştır. Seçimden seçime oy kullanmış, oy kullanırken de inanç temelinde ya da konjoktüre göre genellikle devletçi bir bakışla oy kullanmaktan öteye gidememişlerdir. 61 Anayasası, 68 Baharı... Altmış bir Anayasasıyla, Türkiye'de görece demokratikleşme döneminde Çerkes gençlerinin siyaset sahnesine katılmaya başladığı görülür. 68 baharı da denilen ve tüm dünyada esen özgürlükçü politik rüzgarda Çerkes gençlerinin, her siyasi mihrakta görülebildiği gibi ağırlıklı olarak sol ve Aşırı Türk Milliyetçi saflarda yoğunlaştığı görülür. Fakat, Çerkes kimlikleri hiç ön plana çıkmayan bu gençlerin, milli temelde talepleri de yoktu. Bir kısmı, bu taleplerin savundukları siyasi programın doğası gereği 'içkin' olarak taşıdığı düşüncesinde idi. Ancak o dönemde sol örgütlerin değil Çerkeslerle ilgili, Kürtlerle ilgili çözüm politikaları yoktu; olan da etkili ve çekici değildi. Bu durum, Kürt gençlerinin Türkiye solundan çekilerek kendi siyasi düzlemlerini oluşturmaya sevk etmiştir. Üstelik bunu batıda değil, bizzat Kürdistan topraklarında düşünmüşler ve Doğu/Güneydoğuya çekilmişlerdir. Aşırı Türk Milliyetçilerin safında olan Çerkesler ise zaten kendilerini 'Çerkes Türkü' olarak düşündükleri için, çok başka siyasi bir dünya görüşünde idiler. Türk milliyetçilerinin saflarında bulunmalarında etkili öğe, daha çok sola karşı durmak olarak düşünülebilir. Birçoğu Komünizmle Mücadele Derneklerinde politikaya başlamışlar, ya da bunların etkilediği ikinci kuşak. Bunların dışında mikro milliyetçi Çerkes gençleri ise etkili değillerdi. Kendi kapalı dernek dünyalarında kapalı devre yaşamışlardır. Bütün bu nedenlerden dolayı Askeri darbeler döneminde Çerkesler ve dernekleri üzerinde Çerkes oldukları için özel bir baskı olmamıştır. Kısmen 80 darbesinde tek tük Çerkes 'Çerkes olduğu için' sorgulanmış, hapsedilmiştir. Yani, Kafkas-Rus savaşı yenilgisi sonunda girdiği 'büyük ağabeye karşı çıkmama' şokundan ya da sendromundan hiç çıkamamıştır. Günümüzde de çıktığını söylemek pek doğru olmaz sanırım. Derli toplu söylenecek olursa Cumhuriyet döneminden başlayarak Çerkesler siyasetten ve Cumhuriyetin kazanımlarından tasfiye edilmiştir. Varlığı inkar edilmiş, dışlanmış ve asimilasyona tabi tutulmuştur. Buna karşı, Çerkeslerinde ne milli çıkarlar düzleminde bir talepleri, ne de sınıfsal düzlemde bir talepleri ve kazanımlardan 'pay' istekleri olmamıştır. Kaldı ki bunu istemek için ne uygun donanıma ne de yeterli öznelere sahip değildiler. Dolaysıyla politika sahnesinde 'büyük güçler' düzlemine çıkamamışlar, genel anlamda bireysel siyasetçiler olarak her kesimde görülmüşlerdir. Politik düzlemde sayıları otuz kırk binle ifade edilen Ermeniler, onlardan da az Süryaniler kadar ağırlıklarının olmayışının temelinde, 'birlikte duruş' gösteremiyor olmalarıdır diyebiliriz... İçe Kapanmak... Bu durum, önümüzdeki Haziran ayında yapılacak olan genel seçimler itibarıyla baktığımızda da değişmemiştir. Ne sanayi burjuvazisinin 'kanatları' ya da 'öbekleri' arasında bir Çerkes toplam ağırlığından ya da lobisinden söz edilebilir. Ne de Çerkes nüfusu bütünlüklü bir profil ya da duruş gösterememiş olması nedeniyle, dengeleri etkileyecek ulusal düzeyde, hatta yerel düzeyde bile bir 'oy' kontrol niteliğine sahip değildirler. Bugün Çerkesler içinde ya da Çerkesleri arkasına alıp politika yapmaya çalışanların tamamına yakını, aydın ve bürokrat, kısmen de öğrenci kesimdir. Derneklere 'ayni' ya da 'nakdi' para yardımı yapan bu dönemde içlerinden Parlamento'ya girmeye heveslenen bireyler de, niyetlendikleri partilerde itibar görmemişler, aday yapılmamışlardır. Durum böyle olunca, var olduğu kadarıyla yapılan politikanın zemini 'mikro milliyetçi' söylem üzerinden yürümesine devam etmektedir. Tüm Kafkasya'yı tek yönetim çatısında birleştirmeyi savunan farklı milliyetçi görüş de var ancak, diğeri kadar yaygın olduğunu söylemek zor. Bu durum her zaman olduğu gibi tekrar içe dönmesine, geleneksel ilişkilerine kapanmasına neden oluyor. Mikro milliyetçilik, milliyetçilik gibi bireyi 'politik kör' etmez ise de, 'politik şaşı' yapar. Dolaysıyla ortalıkta dolaşan söylemlere bakarsanız kör değil ise de şaşı ya da gördükleri bulanık bakışın ötesine geçemiyor... Anadil ile eğitim, Çerkesce televizyon/radyo talebiyle Ankara ve İstanbul'da iki miting yapıldı. Çok enteresandır ki miting sonrası yorumlar ve ya sözcülerin yazıları iktidarı eleştirmemişler, ‘KAFFED’'i eleştirmişlerdir. Hatta normların ötesinde suçlayarak, hakaret ederek. (Köhnemiş bir "hak arama" mantalitesiyle Ankara bürokrasisinin kaşarlılarına bel bağlayan bürokratik Çerkes anlayışının, bu hakların elde edilmesine en ufak bir katkı sağlamayacağını, bunu anlamamakta ısrar edenleri uyarmak için önemli bir adımdı 12 Mart Çerkes Hakları mitingi.) Eleştirinin dozu dehşet. Hani bağırarak konuşunca haklı zannedenler gibi. Ankara mitingi sözünü ettiği 'kaşarlanmış Ankara bürokrasine ' duyurmak için değil mi? Yazıda var. (Ankara'nın "duayen bürokratları"ndan "adam atlatma, kaygan zeminde sörf yapma, konunun çevresinde dolaşıp hiçbir iş yapmama" gibi her türlü "politik" konuda muhteşem bir kurs aldığı belli olan Çerkes bürokratları, kırmızı alarm veren Çerkes Hakları konusunda hiçbir adım atmamalarını faş eden bu eylem) diyerek eyleme abartılı altı boş güzellemelerden sonra; (Ama bu tecrübeli bürokratlar polemikçi düşüncelerini yine İstanbullu safdillere yaptırdılar.) Aşağılayıcı göndermeden sonra, (Şimdi insan düşünmeden edemiyor. Acaba "demokrasi icat oldu, derin etkileme sistemi bozuldu" diyenler "Bari bu iktidara yaptırmayalım, CHP'ye nasip olsun" anlayışındalar mı?) Çerkesler için meselenin hangi partinin çözeceği neden önemli olsun ki? Yani CHP çözmesin mi? (Ama Çerkes örgütlenmesindeki majör gücün öteden beri CHP yancılığı yaparak bu talepleri duyurmaktan, dillendirmekten kaçınması, hatta bastırarak uyutması) diyince takke düşüyor. AKP ağzıyla kaleme alınan bu yazının başlığı da (Sıcak Patates ve CHP Yancılığı). Yani iktidar yancılığı. Benim şahsen CHP ile ya da AKP ile hiçbir gönül bağım olmadığı gibi, bu konularda da iki partiye de güvenim yok. Ama bu yazıyı yazana açık sormak istiyorum, senin AKP ile mesafen ne? İktidardan hak talebiyle yapılan bir eylemin sonuçları ile ilgili bir yazıda hak talep edilen iktidara değil de, camia içindeki kuruma ve bireylere saldırmanın nasıl bir yalnızlaşma ve içe kapanma acaba?... İktidardan kişisel beklenti yoksa eğer, onun karşısında sinmişliği iyi anlatıyor. KAFFED de eleştirebilirlerdi. ’keşke ortak bir dil bulsaydık. Eylemimiz daha güçlü olabilirdi. Önümüzdeki dönem bunun bir yolunu bulmalıyız’ mealinde yapıcı birleştirici bir eleştiri. Düşmanlık yaymak değil. Ancak iktidara karşı miting eylemi yapıp, dönüpKAFFED’e ve bireylere saldırmanın tek amacı olabilir; konsolidasyon… Seksenli yıllarda İzmir’de, yerel bir edebiyat dergisi kurmuştuk. Bir sohbet sırasında Melih Cevdet Anday’a dergiyle ilgili niyet, fikir ve plan anlatıldığında, ‘ kendinize bir düşman seçin her sayıda onunla dövüşün, ona saldırın’ demişti. O sizi konsolide eder… İnsiyatifçi arkadaşlarla yöntem açısından ciddi benzerlikleri var bu anlayışın. Bir de, KAFFED’in ikincisini yaptığı ‘ortak akıl toplantısını’ küçümsemek, alaya almak, oraya katılanlara saygısızlığın yanında; çağrılmamış olmanın kıskançlığı ve fesat duygusunun saklanamamış hali olması çok belirgin… Gelmiş geçmiş en büyük ve kapsayıcı diasporadaki Çerkes örgütünün eksiklerini tamamlamak, geliştirmek ve büyütmek için çalışmak gerekmez mi? Yapıcı eleştiri yerine yıkmaya çalışmak hangi mantığın ürünü olabilir. Bunların peşinden kapılıp gidenlerin, niyetleri ve neye/kime hizmet ettiklerinin farkındalar mı acaba…Çok emin değilim. politika yapıyor(mış) gibi… Siyaset sahnesine çıkamamak, kenarda top sektirir gibi politika yapmak, içe kapanmak, politikayı, ‘mış’ gibi yapar haldeyiz. Çocukluğumuzda sokakta oyun oynarken düşer, dizimiz acırdı. Kalkar, dizimizi ovuşturarak ve aksayan ayağımızla yine oyuna devam ederdik. Aksi halde, oyundan çıkarılırdık. Çerkeslerin politika yapma tarzını ve çizgisini iyi anlatıyor sanırım. Başta KAFFED günün koşulları ve ihtiyaçlarına göre mutlaka yeniden kendisini re organize etmelidir. Misyonuna uygun temsil gücünü hakikat hale, fiile taşımalıdır. Öte yandan, sokaklarda yüksek sesle politika yaptığını söyleyenlerin giderek enerjileri düşmez, azalan bir ivmeyle seçimlerden sonra sessizliğe gömülmez umarım. ‘Tam zamanı, seçimlerde sesimizi duyuralım’ diye çıkış yapmak, geçici politik heves duygusu veriyor olması, konjüktürel politikaların gidebileceği adım da sayılıdır çünkü. Gündem belirlemeyen, var olan gündemde yer tutmak için de yeterli ‘güç’ sahibi değildir kimse… Seçimlerden sonra yapılan en iyi işe dönülür gibi görünüyor. Biri birini suçlayarak didişmek. Politik sahanın kenarında top sektirmek… Her yeni oluşum doğası gereği eskilere saldırarak kendisini çoğaltmaya çalışır. Bu 'doğa’, kapalı devre politika yapmanın abc si değil mi zaten… Yaşadığımız yüzyıl bilgi transferinin ve iletişimin hızı inanılmaz boyutlarda olduğu yüzyıl. Her şey ışık hızıyla gelişiyor, değişiyor. Yaygın eğitim, örgün eğitim kadar önemli olmuştur. Hatta yaygın eğitimle tamamlanmayan, desteklenmeyen örgün eğitim eksik kalmaktadır. Çerkesler de bu değişimden etkilenmektedir. Çerkeslerin çoğunluğu kentlerde yaşamaktadır artık. Dilini önemli derecede kaybetmiş, geleneklerini yeteri kadar yaşayamıyorsa da, ciddi Çerkes nüfusundan söz edilebilir. Önümüzdeki seçimlerde Çerkeslerin belirgin bir tavrı var mı? Benim gör bildiğim kadarıyla yok. Ortak bir Çerkes seçmenleri duruşu eğilim olarak bile olsa belirgin hale getirilemedi. Her birey kendi ideolojisi ya da ideolojisizliği temelinde oyunu kullanacaktır. İki türlü seçmen vardır derim ben. Biri siyasi oy kullanan; Yani oyunu bilerek izleyerek, karşılaştırma yaparak kullanılan tercih. Öbürü ise sıradan seçmen. Bilinçsiz, rüzgarın gücüne ve hızına bağlı olarak kullanılan tercih. Çerkeslerin toplam duruşu açısından bakıldığında ikinci grupta olduklarını söylemek zor değil. Ancak internet ortamında örgütlenmiş onlarla ifade edilecek sayıda oluşum, resmi olarak kurulmuş, onlarca dernek, vakıf ve federasyon var. Bunlar tek başına, ortak ya da kısmi ortaklıklar temelinde bir tavır belirlemeyecek mi hâla? Pek umudum yok ama, bu şimdi değil ise ne zaman? Mecliste grubu olan partiler, belirli bir seçmen yüzdesi olan partiler seçim programlarını ve adaylarını yayınladılar. Çerkeslerin ihtiyaçlarına ve taleplerine uygun ciddiye alınır maddelerle karşılaşamadık. Listelerde de Çerkes adaylar göremedik. Hayal kırıklığı değil, beklenilen de zaten buydu. Ne yaptın da ne beklersin? Yine de iktidar partisinin ana muhalefet partisinin ve diğer partilerle birlikte, Emek, Demokrasi ve Özgürlük Bloku adıyla seçime katılan Kürtlerle, Türk sosyalistlerin, neler yapmak istedikleri ciddi değerlendirmeli. Ve cesareti olan ve önyargısından sıyrılabilmiş Çerkes seçmenleri ve Örgütleri merakla beklemekteyim… Ciddi bir adım atılır mı dersiniz? Umudu olan var mı? Sonuç yerine: Öncelikle Türkiye’deki Çerkesler, sorunlarının büyüklüğü oranında ‘büyük güçler’ arasında politika yapacaksa, ona uygun düşünce, duruş ve güç üretmek zorundadır. Her sınıf ve kesim bulunduğu öbek içinde sınıfsal çıkarlarının yanında milli çıkarlarını da dillendirmesi, talep etmesi gerekir. Sınıf, kesim ve yerellerde etkili güç odakları haline gelmelidir. Yetmez, genel anlamda Çerkesler bir ‘birlik profili’ göstermek, bu profile de inandırması gerekir. Bir yerde ağırlık koyduklarında, altı şimdi olduğu gibi boş değil; bir ‘gücü’ temsil etmeleri, ya da tüm toplumu buna inandırması gerekir. Bunun için öncelikle aktivistler ve kurumlar arasında kullanılan dil ve ilişkiye dikkat etmek gerek sanırım. Yıkıcı, aşağılayıcı yazılar yayınlamak hiç marifet değil. ’İnsan su içeceği kuyuya tükürmez...’ Tükürmemelidir de. Milliyetçi duyguları okşayarak, kaşıyarak kişisel tatminlere de dikkatle yaklaşmak gerek. Sadece Devlet'den talepte bulunmak konusunu biraz düşünmeliyiz. Bizi tamamen asimile etmek amacıyla yoğun asimilasyon politikalarından vazgeçmeyip uygulayan Devlet’e tüm umudumuzu bağlayabilir, güvenebilir miyiz? Evet diyenler, o zaman devlete milli sorunun çözümü için neden güvenmediklerini tekrar düşünsün. Güvenmiyorsak ise de, peki biz ne yapıyoruz? Örneğin, Çerkesler anavatanda da izlenebilecek bir televizyon kanalı kurmak için örgütlenmelidir. Buna Radyo ve kapsayıcı örgütleyici etkili bir süreli yayın eklenebilir. Yine Devlet’den, ‘sosyal devlet olduğunu iddia ettiği‘ oranda taleplerimiz de olmalı. Ancak çözüm gücünü içimizden çıkarmadığımız takdirde, kimsenin ciddiye alacağını beklememek gerek. Bütün Çerkesleri kapsayan böyle bir kampanya, ek faaliyetlerle başarılırsa; -ki kampanyalar her zaman özne üretir ve örgütleyicidir- işte nispeten bir güç olduğumuzu hissettirebiliriz… Daha da önemlisi, bizim bir gücümüzün olduğunu görür ve toplumsal güven kazanırız… Kimlik ve sosyal hakları kurmak korumak ve devletten destek istemek, politik bir duruştur. Bu duruş ekseninde ‘hak ve görevler’ üzerinden toplumumuzun konsolide olması gerek sanırım. Çerkeslerin politikleşmesini, var olan partilerin birinin yanında yer almak ya da içinde olmak anlamında yorumlanamaz. Bugün düşünülüp olgunlaştırılması gereken anlayış tam da budur. Politik bir güç olarak bir birlik ve duruşa ulaşılırsa, politik odaklar o zaman sana gelecektir. Ya da sen gittiğinde , dış kapıda karşılanırsın. Şimdi olduğu gibi aracılar kullanarak ayak üstü görüşmeler boyutunda değil…Besbelli ki siyasette ayak değiştirmemiz gerek. Bunu bu seçimlerde yapmayacak isek ne zaman? Bir Orta Afrika Ata Sözü, ‘’Maymunlar konuşmasını bilirler ama, insanlar bizi çalıştırır diye konuşmazlar…’’ der… MANSUR BALCI, 25.4.2011, NALÇİK

Kafamız Biraz Karışık Galiba

21 Mayıs geldi çattı yine. Öyle görünüyor ki yine iki farkı eylem ortaya konacak Çerkes camiasınca. Aslında meseleyi bütün yönleri ile detaylandırarak uzun ve dokunaklı bir yazı çıkartabilirim bir solukta. Fakat benim amacım bu değil. Bu yazıda benim amacım, ısrarla yaptığımızı düşündüğüm bir yanlışa dikkat çekmeye çalışmak olacak. Çünkü bizler toplum olarak sürekli bir yöntem hatası yapıyoruz bu sürgün ve soykırım konusunda. Meseleyi duygusal bir biçimde ele alarak vatan millet edebiyatı ile boğmadan, kim daha kahraman, kim daha babayiğit ve kim daha mücadeleci gibi soyut, anlamsız demagojilere girmeden ele alacak olursak sanıyorum şunu söyleyebiliriz: Mücadelelerde, araçlar amaçlara uygun seçildiği zaman hedefinize ulaşma şansınız vardır. Öncelikle nerede durduğunuzu, nereye baktığınızı ve ne istediğinizi net bir biçimde, doğru olarak ortaya koyacaksınız. Daha sonra nereye ulaşmak istediğinizi, yani hedeflediğiniz amacı yine doğru olarak tanımlayacaksınız. Daha sonra bu hedefe hangi yol ve yöntemlerle ulaşabileceğinizi isabetli bir biçimde tanımlayacaksınız. Tabii bu yol ve yöntem tercihinde belirleyici olan; karşınızdaki engelleri doğru tanımlayabilmeniz, sizin bu engelleri aşabilme kapasitenizi ve mücadele yeteneğinizi hatasız analiz edebilmenizdir. Ancak bütün bu koşulların gerekleri yerine geldikten sonra, bir mücadelenin nasıl yürütüleceğine karar verilir ve bayrağı açılır. Yukarıdaki kurallar ve süreç, spontane gelişen isyanlarla ayaklanmalar dışında istisnasız bütün örgütlü mücadeleler için geçerlidir. O halde, Çerkes halkı da varlığını koruma, geleceğine ve vatanına sahip çıkma mücadelesi yürütecekse yukarıdaki kurallardan müstesna değildir. Şimdi dönelim sürgün ve soykırımı anma meselesine. Rus-Kafkas savaşlarından sonra, soykırıma uğrayan halkımızın vatandan nasıl sürüldüğünü, yollarda nasıl can verdiklerini, bu felaketin nasıl halkımız için bir yıkıma dönüştüğünü hatırlıyoruz hüzünle. Böylesi felakete uğratılan bir halkın fertleri olarak, her birimizin üzerine düşen bireysel sorumlulukları, geçtiğimiz 21 Mayıslarda defalarca yazdım, o nedenle bu kısmını geçiyorum. Bu gün, yaptığımız o anmaların kendi içimize dönük amacı; yetişen neslimize geçmişi unutturmamak ve ondan ders çıkartarak geleceğine sahip çıkması için bilinç aşılamaktır. Dışa dönük amacı ise, halkımızı yok oluşun eşiğine getiren bu felakete dünyanın dikkatini çekmek, halkımızın uğradığı bu yıkımın telafisi için devletler bazında sorumluların gereğini yapmasını sağlamaya çalışmaktır. Yani kısaca tarif edersek, sürgünün yaralarının sarılması için dönüşün önündeki engelleri kaldıracak, koşulları kolaylaştırıp hızlandıracak bir sürecin önünü açmaktır. Demek ki sürgün anmalarının dışarıya dönük ana amacı dönüşün yolunu açmaya çalışmaktır. Muhatabımız da Rusya Federasyonu ve Türkiye Cumhuriyeti'dir. Eğer bu tespitte anlaşıyorsak, hedefimizi tarif etmişiz demektir. Şimdi o hedefe giden yol ve yöntemi doğru seçmek durumundayız. Şu anda önümüzde iki tercih var. Bir tanesi, kurumlarımız tarafından yıllardır izlenen yol ve yöntemdir. Bu, pek çok eksiği ve aksayan tarafı olsa da, gerçekleşebilirlik şansı en fazla olan “barışçı ve demokratik yollardan taleplerimizi gündeme getirmek, anayurt ve onun içerisinde bulunduğu devlet ile ilişkileri geliştirerek sonuç almaya çalışmak” biçiminde özetlenebilecek yöntemdir. Eğer bu yöntemin doğru olduğuna inanıyorsanız; eylemleriniz, söylemleriniz, faaliyetleriniz ve çalışma yöntemleriniz bu amaca uygun olmalıdır. Yani RF’den dönüşün önünü açmasını, devlet desteği sağlayıp yasal düzenlemeler yapmasını talep edecekseniz, döneceklere sosyal siyasal haklar, ev, yurt, toprak, vatandaşlık, iş,aş, güvenlik talep edecekseniz, bürokratik kolaylıklar talep edecekseniz buna uygun politika yapacaksınız. Düşmanca bir söylemden, içi boş tehditlerden, gereksiz saldırganlıklardan, halklar arası düşmanlığı körüklemekten ve ilişkileri germekten bir sonuç alamazsınız. Bütün bunları hissetmekte serbestsiniz. Ama dile getiremezsiniz eğer akıllı ve sonuç alıcı bir politika yürütecekseniz. Şimdi bu yukarıda söylediklerimi okuyup, usturuplu bir küfür eşliğinde bana diğer yöntemi savunabilirsiniz. Nedir diğer yöntem? Rus çarlığının halkımıza karşı işlediği soykırım ve sürgünü haykırmak, meydanlara doluşarak onun bu günkü varisi olan Rusya Federasyonunu lanetlemek, tehdit etmek, bütün dünyaya şikayet etmek. Uğradığınız zulmü ve bu nedenle içinizdeki nefreti cümle aleme duyurmak, Konsolosluk önünde binlerce insanı toplayarak sözüm ona Çerkes halkının gücünü ve “omurgalı” duruşunu göstermek. Şaşıracaksınız ama şu sizin yöntemlerinizin hiç birisine itirazım yok. Eğer halkımızı anayurduna bu yöntemin taşıyabileceğine inanıyorsanız, Eğer bu eylemlerinizle Rusya gibi bir devletten sonuç çıkartabileceğinize inanıyorsanız, Eğer Çerkes halkının gücünün ve iradesinin bu devleti dize getirebileceğine inanıyorsanız, Eğer dün bizi zor kullanarak vatanımızdan atan bir imparatorluğu, bu gün artık bizim de zor kullanarak yola getirip vatanımıza dönebileceğimize inanıyorsanız, Eğer bu yöntemlerinize anavatandaki kardeşlerinizden destek bulabileceğinize inanıyorsanız, buyurun hep birlikte o yoldan gidelim. Ama ne yazık ki bu yöntemin başarı şansı şu andaki mevcut konjonktürde sıfır. Sadece yüreğinizi ferahlatmış olursunuz. Sadece “ne onurlu bir duruş sergiledim” diyerek kendi ruhunuzu okşamış olursunuz. Sadece bir günlük deşarj olmuş olursunuz. Ama bu yaptığınızın sonuca katkısı sıfırdır, hatta olumsuz ve halkımızın aleyhinedir. Çünkü barışçı yöntemler ve insani talepler çerçevesinden sonuca ulaşmaya çalışanların çabalarını da sıfırlamış oluyorsunuz. Şehrin bir meydanına toplanıp “ biz geçmişte büyük acılar yaşadık, sürgün ve soykırıma uğratıldık ama halklar arasında ilelebet düşmanlık yoktur, vatanımıza barışçı yollardan dönmek istiyoruz bunun için de devletlerden destek istiyoruz” diyeceksiniz. Ertesi gün diğer meydana toplanıp “ bizi sürenlerden intikam alacağız, bütün dünya bizim soykırımımızı tanısın ve düşmanımızı lanetlesin, katil Rusya hesap versin ve Kafkasya’dan çekilsin (ah keşke biz bunu söylemekle çekilse), biz bağımsız devlet istiyoruz vs. gibi bir söylem kullanacaksınız. Vatan mücadelesi yürüten bir halkın aynı süreç içerisinde aynı konu hakkında bu kadar zıt iki söylemi olmamalı. Bu iki yöntemi aynı anda kullanmak Çerkeslerin vatan mücadelesinde bir çelişkinin, hedefsizliğin ve organizasyonsuzluğun göstergesidir sadece. Çünkü ikisi birbirini sıfırlayan tarzlardır ve eylemlerimiz sonuç açısından bize hiçbir getirisi olmayan bir debelenmeden ibaret hale gelmektedir. Şimdi günlerdir izliyorum insanları. “21 Mayıs'ta Beşiktaş’tayız, 22 Mayıs'ta Taksimdeyiz” “ önce Beşiktaş’ta sonra Taksim'deyiz” diyor bazıları. Bu tavır aslında tam da birilerinin itiraz ettiği tavırdır. Yani hiçbir sonuç beklentisi olmaksızın sadece anmış olmak için 21 Mayıs'ı hatırlamak. Bu anmalara veya protestolara katılacak her Çerkes evladının şunu çok iyi anlamış olması gerekir: Soykırım ve sürgünün getirdiği yıkımın telafisi, ancak ve ancak vatana dönerek, vatanda yeniden ayağa kalkarak mümkündür. Dolayısıyla sürgünün acısını yüreğinde hisseden her insanın nihai hedefi bu sonuca ulaşmak olmalıdır. O halde eylemlerimiz, söylemlerimiz, politikalarımız bu sonuca hizmet edeceği, katkı sağlayacağı ölçüde doğru ve başarılıdır. Genç arkadaşların öfkesini anlıyorum. Hatta paylaşıyorum da. Ama o öfkeyi bu hali ile yansıtmak, meydanlara taşımak, bu öfke üzerine politika inşa etmek bizi hedefe götürmez. Çok kısaca özetlersek önümüzde iki yol var. Diyalogu öne çıkartan, demokratik ve insani değerler üzerine inşa edilmiş hak talebi. Bu talepleri gereği gibi gündemde tutabilen ve sonuç alamayıp sertlik politikalarına yöneldiğinde tehlikeli olacağını gösterebilen bir örgütlülük. Veya; Bütün politikaları kan, kin, nefret ve düşmanlık üzerine kurulmuş bir söylem. Muhatabını da tereddüde düşürüp savunma durumuna sokan ve hiçbir somut sonuca ulaşması mümkün olmayan duygusal ataklardan ibaret anlık eylemler. Bunların arasında tercih yapmak gerekiyor. Sabah bir meydanda birisine, akşam öteki meydanda diğerine koşturmak, samimiyet açısından değilse de sonuç alınabilirlik açısından sorgulanması gereken bir tutumdur.

Ağlamak …

Doğar doğmaz popomuza şaplak yiyerek başladığımız yaşam, içimize çektiğimiz bıçak gibi soğuk havanın ciğerlerimizi kavurması da eklenince, ilk yaşamsal eylemimiz ağlamak oluyor. Bu ağlama bir şikâyet mi, yoksa hızla annemizin rahmine, yani güvenli ortamımıza geri dönme isteği mi, hiç birimiz bunu hatırlayamıyoruz… O ‘güvenli sığınağına’ geri dönen olmadı şimdiye kadar. Ancak bütün çocukluk dönemimizden başlayarak problemlerimizi çoğu zaman ağlayarak çözüyoruz. Ya da çözmeye çalışıyoruz. Her sorunda başlıyoruz ağlamaya, gösterilen ilgiye bağlı olarak tonunu yükseltiyoruz ya da düşürüyoruz, iş uzarsa, artık ağlamaktan çıkıp ritmik ya da senfonik bir bağırmaya dönüşüyor… Sonra sesimiz düşer yavaş yavaş ve kesilir. Büyüdükçe ağlama türlerini geliştirdik. Marilyn Monroe uzun kirpiklerini kırpıştırarak ağlar gibi yaparken mangal maşasıyla korkutulup köşeye kıstırılan fare sesi gibi incecik sesler çıkarttığı o ağlama tribi klasikler arasında yer aldı… Ağlama eylemine sanatsal bir boyut kazandırdı. Taklit bile edildi, Yeşil Çam’da bol bol… Neden ağlarız acaba… Ağlamak gülmenin tersi midir ki… Ağlayan birine güldüğümüz zamanlar olur mu? İnsan fizyolojisinin en karmaşık hallerinden biri gibi düşünürüm ağlama eylemini. Gözyaşlarının tutulamaması, krize dönüşmesi, dünyevi uyaranlardan kopma durumu. Gözyaşlarımızı kontrol edemeyiz. Bazen gülerken aralarına ağlamalar serpiştirdiğimiz gibi, tersi durumlar da olur. Bazen ağlamadan sonra rahatladığımız gibi, ağladıkça gerildiğimiz, şiştiğimiz zamanlar da olur. Durup dururken, sebepsiz ağlamalar… Sadece gözyaşlarımızın sicim gibi aktığı halde sesimizin duyulmadığı, kendimizi yerden yere vurarak ağlarken, bir damla gözyaşını esirgediğimiz türü. Kesik kesik ağlamalar. Sesimizin çıkmadığı gözyaşımızın da görünmediği ağlak bir yüzle bakışlarımızla ağladığımız gibi durumlar. Bazen aynı anda gülerken kesip ağlama, ağlarken yeniden gülme biçimi… Gülme/ gülümseme anı elimizin tersiyle gözyaşlarımızı silme, avucumuzdaki kağıt mendille burnumuzu temizleme fırsatı verir… İyi bir tayin yeri kurası çekmiş aday öğretmen gibi… Çoğaltılabilir. Ancak açıklanması yine de zor. Antik Yunan’da tragedya bir anlamda ağlama seansları gibidir. Aristo, Poetika’sında Tragedya için, ‘toplumu peş peşe sıralanan felaketlerle, kötülüklerle özellikle sakıncalı olaylarla ağlatarak arındırmak ve suçtan uzak tutmak içindir’ der. Tayyip Erdoğan Mecliste partisinin grubuna yaptığı konuşmasında, 12 Eylül iktidarının astığı siyasi kişilerden bahsederken birden ses tonu incelmiş, diksiyonu bozulmuş ve konuşma ritmini kaybederek ağlamış, gözyaşlarını tutamamıştı. Bahsettiği iki kişiden biri yaşı büyütülerek alelacele asılan devrimci Erdal Eren, diğeri Faşist Mustafa Pehlivanlıoğlu idi. AKP içindeki ‘ağlama grubu’ ki, gurup lideri Bülent Arınç’tır, anında buna eşlik etmişler, hepimizi şaşırtmışlardı. Ağlayan birini gördüğümüzde, nedenini düşünmeden üzülür, aynı moda girer, hatta bizim de ağlamaya başladığımız zamanlar olur. Sonra düşünür ağlamakla, hatta üzülmekle saçmaladığımızı anlarız. Peki Tayyip neden ağlamıştı ki? Tayyip’in ağlaması ‘dışarıya’ idi. Dışa ağlama, genelde birini, birilerini ikna etmek için destek olarak yapılan eylemdir. Sahtedir. Standart olarak diğer ağlamalarla aynıdır. Gözyaşı bunda da akar. Yüz hatları aynı şekilde kasılır, vücut ritmi bozulur, bir tür şok- şaşkınlık yaratır ve etkili olur. Genelde kendimizi zayıf hissettiğimiz zaman başvurduğumuz bir yöntemdir. Kadınların ağlaması olarak da anılır. Aşk açmazlarında, kara sevda acılarında durup dururken, suçu gizlemede kendimizi başka bir duygu modunda olduğumuza inandırmak için yaptığımız ağlamalar… Genelde sahtedir. Ağladığımız için kendimizi iyi hissetmez, daha çok gerilmiş oluruz. Çünkü ağlayarak yalan söylemiş oluruz ki, sorunu çözsek dahi rahatlamayız… Masum yalanlar gibi, masum ağlamalar da var. Yeğenim, Jan Gunes, ilkokula başladığı yılın yarısında, başka okuldan görevlendirilen öğretmeni eski okuluna gönderilince sınıfça, yeni öğretmeni red etmişler; Müdür yardımcısı sorunu çözmek için ikna-açıklamasında, ‘gelenin de öğretmen olduğunu ancak ameliyatla yüzünün değiştirildiğini düşünmeleri’ gibi ilginç ve hayatının hatası olacak benzetmeyi yapınca; Sınıfça ağlamaya başlamışlar ve bunu kesintisiz bir saat, aralıklarla da üç gün sürdürerek öğretmenlerine yeniden kavuşmuşlardı. Yaşları altı civarında kırk çocuğun sürekli ağlaması dayanılmaz olmalı. Pazarcık lisesinde görev yaptığım zaman tanık olmuştum. İlçede Deli Bekçi lakaplı gece bekçisiyle, Zabıta Erol tam anlamıyla kanka olmuşlar, sürekli içkili dolaşırlardı. Herkes severdi bu çifti. En azından sempatiyle takılırlardı. Bir akşamüstü baraj kenarından demlenmiş dönerlerken kaldırımda biriken topluluğa, ’burada ne oluyor’ diye sorarlar. Kalabalıktan biri, ‘Mustafa Amca’ya Mersin’de araba çarptı ve öldü. Onu getirdiler’ der. Deli bekçi, başsağlığı dileyip yürümüş. Ancak Zabıta Erol şaşkınlık içinde ‘ yapmayın yahu!’ der ve avluya girip tabuta sarılarak ağlamaya başlar. Şaşkın bakışlar arasında, ağıt söylemlerle sarsılarak ağlamasını şaşkınlık içinde izleyen kalabalık; hiçbir akrabalığı olmayan ve uzun zamandır da Mersin’de yaşayan Mustafa Amca’nın, zamanında Erol’a büyük bir iyilik yapmış olabileceği tahminiyle izlemişler bu tuhaf durumu. Haber evin içine de yayılmış, hatta Mustafa Amca’nın seksenine yaklaşan hanımı görmek istemiş Erol’u. Kollarına girip pencereden izletmişler, anlayamadığını ifade etmek için başını çapraz olarak aşağı doğru eğince, götürülüp yerine oturtulmuş. Erol sonra sızmış, sabah olduğunda uyanıp etrafındakilere şaşkın ve bayat bakışlarla ’ne oluyor burada?’ diye aynı soruyu tekrar sorup, durum açıklanınca; ‘Bana ne ya Mustafa Amca’dan. Başınız sağ olsun. Ben mesaiye geç kalıyorum ‘ demiş ve hızla yürümüş gitmiş... Bu ağlama tribi tamamen anlamsız, amaçsız, an ve olayın tetiklediği duygu patlaması şeklinde olanından diyebiliriz. Durup dururken nedensiz ani ağlama patlamaları. Bir tür iç gerilimin boşaltılması… Daha düne kadar 10 Kasım’larda bütün milletçe ağlardık. Ağlar mıydık yoksa ağlatılır mıydık emin değilim. Ama ağlardık. O gün çıkan günlük gazetelerde en şiddetli ve katılımlı ağlamalı on kasımların dökümü verilirdi. Bol bol ağlayan kişi ve topluluk resimleriyle… Gazeteleri görüp ağlamazsak utanırdık zaten. Hatta korkardık bile. Atamıza saygısızlık etmiş, milli duygulardan yoksunmuşuz gibi anlaşılmaktan… On onbeş yıldır ‘bir şeylere’ kızan kalabalıklar şikayet için Anıtkabir’e koşar oldu. Bazen Anıt Kabrin almayacağı kalabalıklar olarak toplanırlar. Yüzlerce kilometre uzaktan bile gelenler görüldü. Bu arada ağlayanlar, nâra ve slogan atanlar, bağırarak şikayet edip mezardakini yardıma, hatta yeniden göreve çağıran sesler seslere karışır. Ortaya çıkan gerginlikten mi bilinmez, nöbette heykel gibi duran askerler bazen ağlarken görüldü. Bu ağlayan nöbetçi askerlerden birisinin gözyaşını eliyle silen yaşlı bir amcanın fotoğraf karesi, gazetelere manşetten basılmıştı. Milletçe ağlamadık ise de, ağlamaklı olmuştuk fotoğrafı gördüğümüz zaman… Shidlerin Listesi filmi ile ilgili bir yorumda; ‘İzleyenleri bolca ağlatarak Yahudi katliamı insanlık suçundan dünyayı arındırmaya yönelik idi der…Ata’ya layık olamamış, emanetini AKP ‘ye kaptırmış olmanın suçluluk duygusundan bu ağlama seanslarıyla arınıyor muyuz dersiniz… Fethullah Gülen İzmir Hisarönü Camiinin imamı iken, Cuma hutbesinde ani bir patlamayla ağlamaya başlamış, ağlamaya eşlik eden vaazını kesmemiş ve ağlayan bir arka fon içinde, ağlamaklı kelime deformasyonuyla vaazını tamamladıktan sonra, en az duygusu kadar bir de cemaat patlaması olmuştu. Cumaları cemaati avluya, oradan da sokaklara taştı. Cemaatinin artışına paralel şöhreti de artmış camiyi, ili, hatta ülkeyi aşmış, şimdi Amerika’da. Vaazlarının miktarına uygun kendine özgü ağlama biçimlerini de geliştirmiş; sesi, gözyaşları hatta mimikleri ve tuzlu bakışlarının kutsallığı artmıştır. Bu ağlama içten yukarıya doğru bir ağlama biçimi olup, mistiktir. Zaten mistisizmin içinde olan dinleyenleri gökyüzünün derinliklerine taşımış, oradan sonsuz bir boşluğa bırakmıştır. Yükselirken artan duygu seli halindeki adrenalin, düşerken daha şiddetli artmış ve terk edilemez bir bağımlılık yaratmıştır. Ağlamayla açılan ‘kutsal’ bir yoldur artık birlikte yürünen. İlk ağlayanın adıyla anılan yol… Yahudilerin bir duvarın önünde ağlayarak ömür geçirmesi de mistik ağlama tipine dahil edilebilir. Bu ağlama biçimi yukarı, ‘semaya’ doğru değil, kısa mesafedeki duvara doğru olup, anında yankısını kulağında bulur. Yani bir tür kendi ağlama sesini dinler. Giderek ağlama sesine aşık olur, transa girer, ağladıkça ajite olur, ajite oldukça da ağlar. Beşikte sallanmak gibidir. Ritimli iniş çıkışlıdır. Beşikte sallanana ninni eşlik ederken, duvar önündeki ağlaması ile mırıldandığı dua ileri geri sallanma ritmini belirler Nirvanaya ulaşır ve huzur bulur… Geçenlerde, şimdiki kültür bakanı İstiklal Marşı okunurken ağlamış. Bunun nedenini ve amacını anlayamadım. Ağlamasının türü hakkında da bir fikrim oluşmadı… Günlük politikanın gereği olsa gerek. Kişilik, marş ve ağlama korelasyonu dolaysıyla bu davranış bir anlam çağrıştırmadı bende… Küçük çocuklara istiklal marşı okutularak ağlama seansları hatırlarım. Dinleyiciler ağladıkça okuyucu çocuk da zıvanadan çıkmışçasına bağıra bağıra, bazen de ağlayanlara eşlik ederek sürer bu seans. Bunun en komik tarafı, sonradan gazetecilerin sorularıyla sahneden inen çocuğa söyletilenler… Mevlüd okunurken arada titremelerle ağlamalar hatırlarım çocukluğumdan. Aynısını geçenlerde Urfa Belediyesi’nin düzenlediği ‘ yağmur duasında ‘ bir yurttaş tarafından tekrarlandı. Trans halinde yüksek beden titremesi hali… Devlet Opera ve Balesi, Mevlüd’ü senfonik olarak yorumlamış. Bu hali kimseyi ağlatır mı izlemek gerek… Taziye evlerinde yalan ağlamalarla gerçek acılı ağlamalar bir birine karışır. Hassas kulakların kolayca ayırabildikleri bu ağlamaları bizim gibi sıradan kulak sahipleri fark edemez, toplu bir yas ve üzüntü ayini zanneder, duygulanırız. Bazen taziye evlerinde her iki türden gelecek ağlayanları olmadığı için profesyonel ağlayıcı ekipleri kiralarlar. Profesyonelce işlerini yaptıkları için akrabalardan da daha samimi ve içten sarılırlar yaptıkları işe. Dört dörtlük bir yas evine dönüştürüp paralarını hak ettikten sonra gittiklerinde, etrafa sinmiş bir yas kalmaz ama, sesleri uzun süre kulaklarda çınlar kalır bunların. Bütün bu tür amaçlı, anlamlı, planlı ve boş ağlamalar dışında gerçek ağlama denilen biçimi çıkarsız, içten geldiği gibi duygulu ve doğal ağlamadır ki, atasözü de var. ‘ağlarsa anam ağlar, gerisi yalan ağlar…’ Haklılık derecesi hepimize göre değişse de en ortak kabul bu olabilir… Gerektiğinde ‘ana’ yerine ‘ ‘vatan’ da yazarak… 21 Mayıs’da biz Çerkesler Beşiktaş’ta Barbaros Anıtı’nın bulunduğu meydanda toplanacağız. Burası, Büyük Çerkes sürgününde karaya ilk ayak basıldığı yerlerin sembolü sayılıp seçilmiş. Beşiktaş Belediyesi’nin Çerkes sorunlarına karşı duyarlılık gösteriyor olması hakkını da atlamamak gerek sanırım. Ama sembolik olarak ayak basıldığı yer Kefken Köyü. Orada da bir tören yapılacak. Daha önceleri orada yapılan bu anma töreni teknik nedenlerle, söz edilen yere taşındı bu yıl. Öte yandan posta kutularımıza düşen e-maillerden ve sitelerde paylaşılan duyurulara bakılırsa, Taksim’de de birileri bir şeyler yapacak gibi görünüyor. Kararsız Çerkesler, paylaşım sitelerinde ‘Taksim’de de olucam, Beşiktaş’ta da’ gibi paylaşımlar ekledikleri görülüyor. Taksim’dekileri anlamış değilim. Farklı bir Çerkes türü mü? Yoksa Çerkeslerden farkı var da belirginleştirmek mi istiyorlar. Yoksa başka amaçları mı var. KAFFED uzun zamandır bu eylemi her yıl örgütlüyor. Her kesimden ve yöreden yirmi bin Çerkesin katıldığı anma toplantıları yapmış. Bu Taksimciler başka bir otuz bin kişi mi buldular acaba. Öyle ya, 20-30 bin Beşiktaş’ da, 20 -30 bin de Taksim’de olursa fena mı olur… Yok hayır bu değil de, Beşiktaş’a gelecek binlerden insanları taksime çağırıyorlar ise, ne yapmak istediklerini merak ediyorum doğrusu… Çerkesler 21 Mayıs günü ağlamayacaklar. Ağlamak çaresizliktir ve artık çaresizlik aşılmıştır. Yüz elli yıldır derin ve onarılamamış üzüntüler içinde olsalar da ağlamayacaklar. Hiçbir ağlama biçimi acılarını yumuşatmayacaktır çünkü. Hiçbir ağlama biçimi kayıplarını geri getirmeyecek. Ağlama zamanını çoktan geçirdik. Çoktan yaralarını dağlayıp, kalp sızılarına tuz bastılar. Düşüneceklerdir. Şimdi düşünme zamanı. Şimdi bütün enerjimizle, bütün olanak ve yeteneklerimizle bir şeyler yapma zamanıdır. İkinci Abdulhamit’den İttihat ve Teraki’ye devlette belirleyici güç, kurtuluş savaşında kurucu unsurlardan biri, Kürtlerden sonra nicelik olarak en kalabalık azınlık nüfusa sahip olmamıza rağmen; buna uygun ekonomik ve sosyal haklardan uygun pay alıyor muyuz? Yine buna uygun, ana dille eğitim, gelenek ve kültürlerini yaşamakta ve yaşatmakta devletin desteği var mı? Neden çocuklarımıza istediğimiz isimleri takamıyoruz? Ana dilimizle ad verip kurduğumuz yerleşme alanlarımızın isimleri neden değiştirildi? Ana dilimizle Televizyon/Radyo kuracak mıyız? Devlet anadilimizle Televizyon/Radyo yayını yapacak mı? Dilimizi, kültürümüzü, tarihimizi yaşayacağımız ve yayacağımız yayınlarımız olacak mı? Neden bunlar yok? Asimilasyona karşı ne yapabiliriz? Anavatana sahip çıkacak mıyız? Anavatana dönme konusunu düşünecek miyiz?… Buna benzer hayati öneme sahip soruları çoğaltarak düşüneceklerdir. Ben böyle yapacağım ve herkesten de bunu bekleyeceğim en azından… Halimize ağlayacak birileri hep vardır, olacaktır da nasıl olsa… Bize ağlamak değil, vakur bir yas yakışır zaten… MANSUR BALCI, 11.NİSAN.2011, NALÇİK

Ayna ya da İzlenmeme Korkusu…

Rus şair Yasenin bir otel odasında bileklerini keserek intihar ederken, kanını mürekkep olarak kullanmış ‘veda’ şirini yazmıştı. Yasenin’in intiharından sonra,  Rus Fütürist şair Mayakovski, ‘Otel odalarına mürekkep bırakılırsa, intiharlar azalır’ gibi dizesini hatırladığım ‘Yasenin’ adlı şiirini yazmış, intihar ettiğinde ise, Yasenin’in gidişinden henüz dört ay gibi bir zaman geçmişti… Popüler tarihçi Murat Bardakçı’nın Çerkeslerle ilgili alaycı ve aşağılayıcı makalesi günlük gazete köşesinde yayınlamakla kalmamış, ‘Tarihin Arka Odası’ adlı televizyon programında da bu tavrını sürdürmüş, buna program ortağı olan Erhan Afyoncu ile koro oluşturmuş, program konuklarını da bu koroya katarak, yine program ortağı olan Pelin Batu’yu delirtmişlerdir. Delirtmişlerdi diyorum, çünkü Pelin Batu konuşmaların son kısmında iki kulağını elleriyle kapatarak yorumları duymak istememiştir. Bu program ilk zamanlar hayli ilgi çekmişti. Tarihin popüler bir dille anlatılarak sevdirilmesi niyetli özelliği ile hayli izleyicisi de oldu. Ünlü tarihçi H. İnalcık ve İ. Ortaylı gibi hocaların katıldığı oldu. Bu programlarda terbiyeli öğrenci tavrıyla yürüttükleri program izleniyordu. ‘Tanınmayan’ konuklar çağırdıklarında zıvanadan çıkmaları, dili ve yorum zorlamaları, stüdyoya at getirip yağlanmış eski sporculara at üstünden keçeye ok attırmaları TV diliyle, reyting (rating) kaybı telaşında oldukları hayli açık görünüyor… Buraya öncelikli iki not düşmek gerek. İlki, kişilerin bende ve herkeste uyandırdığı intiba. Koro’nun ortak özelliği, Çerkeslerle ilgili bilgisiz değil, zır cahil olmaları. Kulakta kalan duyumlarla ‘kara kucak’ yorum yapmaları. Televizyon ekranının ve günlük gazete köşesi sahipliğinin verdiği şımarıklık, ukalalık ile birleşince, dilin endazesi kaçmış, zıvanadan çıkmışlardır. İkinci not da bu durumda başlıyor. Pelin Batu da aynı bilgisizlik içinde olmasına rağmen, insani değerlerini kaybetmemiş, duyarlılığını yitirmemiş ve kişisel bir sorumluluk olarak, bilgisizliğini bilerek itirazlarıyla konunun dahili olmuştur. Bu notlara ek olarak, Murat Bardakçı, ailesinin Çerkes olduğunu sık sık tekrarlayarak, iddialarını daha ahlaksız bir gerekçenin üstüne de bindirmek istemiştir. Çok uzun zamandır bu ‘veri’ kullanılıyor Türkiye’de. Bir kaç ‘cins’ bunlar. Aile, soy-sop konusunda sıkıntısı olanlar, mutlaka soyunun bir yerine Çerkes yerleştirirler. Ya dedesi, ya büyük babası, ya anneannesi ya da annesi Çerkes olur bunların… Ya da Murat Bardakçı gibi, ailem Çerkes diyerek, ‘haşa ben has Türküm ama ailem Çerkes’. Yani ben has Türkten daha özellikli Türküm demeye getirir… Bunun nedeni muhteliftir. Ancak kimse soyunda Ermeni, Rum ya da Kürt olduğunu öne çıkarmaz, saklarlar… Çerkesler dışında olsa olsa Arnavut ya da Giritlilik söyleyebilirler… Nedeni anlayışın kendi içinde içkin olarak durur… Giriş cümlesine dönersem, ben de okuyunca ve izleyince programı, kendimden bir yazı bekledim doğrusu. İki şey bunu geciktirdi. Mutlaka KAFFED resmi bir cevap verecektir. Bunu beklemek. Diplomatik ve uygun bir dille bu cevap verildi. İkincisi de, birazcık yatışmak. Silah taşımayı seven Karadenizliler, sokağa çıkarken silahlarını mendile sararak, uçlarını düğümleyip bellerine sokarlarmış. Düğümleri çözene kadar sinirleri yatışsın diye… Benimki sanırım biraz böyle oldu. Kabardeylerde bir söz vardır, ‘O hak etti ama sana yakışmaz’ derler… Ancak internet sitelerinde ve gazete sayfalarında biraz dolaşınca gördüm ki herkes hem bu sözü pek hatırlamamış, hem de çoğu silahını mendile sarmadan evden çıkmış. Binle ifade edilecek sayıda tepki gösterilmiş. Buna sevinmedim değil, sevindim kendi adıma. Ancak nedeni de düşündürdü… Peki, neden bu kadar tepki gösterdik!? Üstelik bir hayli sert… Pelin Batu bu gazaptan sıyırmış, Erhan ve tuhaf konukları de etkisiz eleman kabul edilip, herkes mızrağını Murat Bardakçı’ya savurmuş genel olarak. Bunu, karşılıklı bir ’hak ediş’ olarak anlamak sanırım yanılgımız olur. M. Bardakçı’nın diaspora Çerkeslerinin ulaşabilecekleri son hallerinin bir öncesinin ‘aynası’ olması bizi çok kızdıran sanırım. Daha çok çaresiz gidişatımızı, kaçınılmaz sonumuzu bize çıplak hatırlattığı için tepkimizi dizginleyemedik gibi… Eşitsiz gelişme ve değişme yasasına göre Bardakçı hepimizi sollamış ve büyük fark atmış görünüyor bize. Biz kızıyoruz ona. ‘Biz henüz senin durumunda değiliz. Neden sonumuzu yüzümüze vuruyorsun!’ diyoruz galiba… Son derece olgun, gerektiği dozda olan Federasyon Başkanının açıklaması yerinde olmuştur. Gösterilen tepkilerde de yersiz şeyler pek yoktu. Her iki biçimde de gerekli cevabı verildi gibi görünüyor. Tepkiler de bir süre daha devam edecek gibi… Bu yazı biraz ‘içe’ doğru olduğu için yazıyı şöyle bitirebilirim sanırım. “Ama eğer Çerkesler, Çerkes olarak yaşamak istiyorlarsa, bunun yeri Anavatanlarıdır. Anavatanda dilini unutsan da geleneklerini kaybetsen de, Çerkessindir. Çünkü yaşadığın yer Çerkes yurdudur. Burada yaşayanlara da Çerkes denir. Diasporada Çerkes olarak bir süre daha yaşamak mümkündür. Ancak Çerkes kalmak mümkün değildir. Dilini ve geleneklerini unuttuğun andan itibaren artık sen yaşadığın toprakların öznesisin. Seni ayıracak bir yanın ve özgün özelliğin kalmamıştır.’’ Söyleyene değil, söylenene bakılırsa bunları görmezden gelebilir miyiz acaba… Hızla hepimiz Bardakçı gibi olunca da, ne yazacak ne da yazılacak şey kalır… MANSUR BALCI, 16 MART, 2011, İZMİRnanMansur Balcı

KAFFED’den Murat Bardakçı’ya Cevap

Sayın Murat Bardakçı, Size başkanı bulunduğum Kafkas Dernekleri Federasyonu’nun milyonlarca Çerkes üyesinin hissiyatını iletmek adına bir kez daha yazmak durumundayım. Daha önce de 9.11.2009 tarihinde Teke Tek programında sarf etmiş olduğunuz uygunsuz sözler için kınama yazısı göndermiştim. Sayın Bardakçı, her ne kadar sülalenizde Çerkeslik olduğunu ifade ediyorsanız da Çerkes halkının durumunu, duygularını ve taleplerini hiç anlamadığınız belli oluyor. Türkiye’de bunca sorun dururken Çerkes toplumunun en masumane demokratik taleplerini neden dilinize doladığınızı da anlamış değilim. Sayın Bardakçı, sizin düşüncelerinizi değiştirmek için bir şeyler yazmayacağım. Bir bilim adamının bu kadar duyarsız olması, toplumsal empatiden yoksun olması bilim adına kabul edilebilir değildir. Çünkü bilim adamı olaylara ön yargısız yaklaşmak, olayları objektif değerlendirmek durumundadır. Bilimsel olmanın birinci şartı budur. Önyargılı olarak olaylara yaklaşırsanız objektif olamazsınız, olayları doğru değerlendiremezsiniz. Ne yazık ki Çerkes toplumu hakkında siz önyargılısınız. Yaklaşımlarınız son derece subjektif ve yanlış. Dolayısıyla sizin fikrinizi değiştirmek adına hiç bir şey yazmayacağım. Osmanlı toplumu Çerkes toplumuna “atıfet” etmemiştir. Çerkes toplumu kendi anavatanını korumak için Ruslara karşı yıllarca savaşmıştır. Çerkes halkının bu savaşını gerçek olmayan yardım vaadleri ile İngiliz ve Osmanlı ajanları sürekli kışkırtmıştır. Daha sonra Osmanlı topraklarında bilinçli bir iskan politikası ile azınlık Hıristiyan nüfusuna karşı konuşlandırılmıştır. Bunlarla ilgili belgelere sizin daha kolay ulaşabileceğinizi düşünüyorum. Askerlik yaptırılmayacağı vaatleri ile Osmanlı topraklarına taşınan Çerkes toplumu önce Balkanlarda Rum, Bulgar, Sırp çetecilerine karşı kullanılmıştır. Daha sonra Balkanlara yerleştirilen Çerkeslerin büyük bölümü 1877–1778 Osmanlı-Rus Harbi'nden sonra zorunlu olarak Anadolu'ya taşınmıştır. Çerkesler önce 1. Dünya Savaşı'nda, daha sonra Kurtuluş Savaşı'nda kanlarıyla canlarıyla Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluş aşamasında üstlerine düşeni yapmıştır. Bir ülke kan ile kazanılıyor ise Çerkes halkı da bu topraklar için yeterince kan ve can vermiştir. Vatandaşlık haklarını sonuna kadar yerine getiren insanların bileklerinin hakkıyla kazandıkları makamlar için “atıfet” demenin ne kadar aşağılayıcı ve faşistçe bir yaklaşım olduğunun farkında mısınız acaba? Çerkesçenin kaybolmasına gelince; bu insanlar, geçmişte “kendi ana dilini serbestçe kullanma hakkını ve diğer demokratik örgütlenme haklarını” kullanmayarak mı bu dilleri öğretmemişlerdir? O insanlar sürgün korkusunun olmadığı, devletin kendilerine sahip çıktığı bir ortamda mı yaşamışlardır? “Vatandaş Türkçe Konuş” baskısının olmadığı bir ülkede mi yaşadı o suçladığınız insanlar? Binlerce yıldır taşımakta oldukları soyadlarının yasaklandığı bir ortamda yaşadıklarını herhalde bilmiyorsunuz! Çerkes olduğu bilinir ise devlet okullarında okuyamayacakları, devlet kurumlarında işe alınmayacakları korkusu olmayan demokratik bir ortamda mı yaşadı bu insanlar? Siz bir tarihçi olarak bu yaşananları bilmiyor musunuz? Siz Türkiye’nin yakın tarihini bilmiyor musunuz? Yoksa siz başka ülkede mi yaşıyorsunuz Sayın Bardakçı? Sayın Bardakçı, 21 Şubat günü UNESCO tarafından dünya dil günü olarak ilan edilmiştir. Her yıl 21 Şubat günü dünyada yok olan dillere ve kültürlere dikkat çekilir. Dünya mirası olan dillerin korunması için konferanslar seminerler yapılır. UNESCO Türkiye’deki yerel dil ve lehçelerin de durumunu çıkartmıştır. Bir zahmet bu sayfaya bakarsanız Anadolu topraklarında kaç dilin “ölü dil”, kaç dilin de “yok olma tehdidi altındaki diller” olduğunu görürsünüz. Çerkes dillerinden Ubıh dilinin bu topraklarda yok olduğunu bilmeyebilirsiniz. Adige ve Abaza dillerinin de Türkiye’de “yok olma tehdidi altındaki diller” içinde olduğunu bilmeyebilirsiniz. Bir bilim adamı olarak bunları da öğrenmek, dilini korumak isteyen insanlara sahip çıkmak sizin görevinizdir Sayın Bardakçı. Türkiye’nin kültür zenginliğini yok etmek, Anadolu’yu ölü diller mezarlığına çevirmeye kimsenin hakkı yoktur. Bilim adamlığı tanımında bu tür faşizan yaklaşımlara yer yoktur ve olmamalıdır. Şurası iyi bilinmelidir ki, Çerkes toplumu bu topraklarda yaşayan herkes gibi bu ülkenin asli unsurudur. Demokratik bir ülkenin tüm vatandaşlarına tanıması gereken hakları elbette Çerkes halkı da isteyecektir. Çerkes halkı Türkiye Cumhuriyetinin vatandaşları olarak bu ülkenin geleceği için endişelenmektedir ve demokrasinin gelişmesi için üzerine düşeni yapacaktır. Sayın Bardakçı, sizin gibiler istiyor diye Çerkes toplumu dilini ve kültürünü yaşatma çabalarından vazgeçmeyecektir. Size tavsiyem ise Çerkes halkı ve talepleri ile uğraşmak yerine insanca haddinizi bilmeniz ve biraz daha tarihi öğrenmenizdir.   Cihan Candemir Kafkas Dernekleri Federasyonu BaşkanınanKaffed