Nur topu gibi bir sorunumuz oldu

Son dönemde Çerkes dünyası çok ciddi sancılar içerisinde. Bu durum toplum tabanında, kurumlarımızda ve onların bağlı bulunduğu üst kurumlarda net bir biçimde görülüyor, artık gizlenmek istense de gizlenemiyor. Yeni bir çağı yaşıyor insanoğlu,bizler de bundan muaf değiliz ve cemiyetimiz doğrudan etkileniyor. Bilginin neredeyse ışık hızıyla yayıldığı, hiçbir şeyin gizli kalmadığı kalamadığı yeni bir dönem bu. Yeni çağ, haliyle kendi hızına uygun refleksler gösterebilenlere, kendi hızına uygun değişim ve gelişim içerisinde olanlara hayat hakkı tanıyor. Artık o lambalı radyolardan ülkenin resmi nutuklarının okunduğu, siyah beyaz televizyonlardan bilmem kaçıncı defa sansürlenmiş haberlerin cenaze suratlı adamlarca sunulduğu çağ değil. Moskova’da patlayan bombanın dumanı dağılmadan,yaralıları hastanelere ulaşmadan haberi İstanbul’a ulaşıyor. Mısır’da ayaklanan halkın şikayetleri yeni çağın firavunlarına ulaşmadan bizim televizyon ekranlarımıza, internet sayfalarımıza düşüyor. Bu yeni durum bilginin paylaşılması açısından sevindirici bir gelişme. İletişimin kolaylaşması,işbirliklerinin güçlenmesi, ortak amaçlar hedefler oluşturabilecek, ortak duyguları düşünceleri paylaşabilecek insanların bir araya gelmesi açısından mükemmel bir imkan. Fakat aynı derecede önemli bir risk içeriyor, ki biz Çerkesler asıl buna karşı savunmasız durumdayız. Bu risk, bilginin kirlenmesi ve yeni çağın sunduğu iletişim olanaklarının istismara açık olmasıdır. Toplumun hedefinden, gerçeğin mizanından kolaylıkla saptırılabilmesine imkan veren bu durum, kirli propagandanın ve dezenformasyon bombardımanının herkesin elinde bir silah haline dönüşmesini sağlıyor. Son miting olayında hem iletişimin gücünü gördük,hem de aynı iletişim imkanlarının nasıl kötü kullanılabileceğinin net bir örneğini. Mitingimizi sabote ediyorlar dedirtmemek için sustuk şimdiye kadar, fakat birkaç söz söylemenin vaktidir artık her şey bittiğine göre. Toplumsal hareketlerin en temel ayaklarından birisi disiplin, diğeri ise bilinç ve sorumluluktur. Bir cemiyet adına söz söylemeye kalkışmak için, o cemiyetin hiç olmazsa belirli bir kesiminin onayını ve desteğini almış olmak gerekir. Aynı fikirdeki insanlar bir araya gelir ortak düşüncenizi cemiyetin önüne koyarsınız, destek görürseniz cemiyet adına konuşursunuz, destek görmezseniz “bu bizim fikrimizdir” diyerek kendi adınıza konuşursunuz,işin kuralı budur. Bir araya gelen her üç kafadar bütün bir toplum adına hareket etmeye kalkışırsa, bunun sonuçları ve bizi nereye götüreceği konusunda ciddi şekilde düşünmek gerekir. Son dönemde Çerkes halkı için hayati önemde pek çok konu, birilerinin elinde istismar aracı haline gelmiş durumda ne yazık ki. Bizim tüm geleceğimizi etkileyecek meseleler üzerinde tepiniyorlar adeta. Bu yetkiyi kimden aldıkları, bu yeterliliği nasıl kendilerinde gördükleri de ayrı bir soru tabii. Önce, Çerkes camiasının bütününü birleştirebilecek olan “soykırım” konusunu alıp bir güzel ayak altında çiğnediler. Çerkes diasporasının elinde RF.na karşı yegane pazarlık konusu edilebilecek meseleydi Çerkes soykırımı. Bu en önemli kozumuzu, Gürcistan’ın amacı belli kirli politikaları için kullanmasına alet olarak harcadık. Üstelik bizleri birleştirebilecek bir meseleyi bölünme ve parçalanma aracına dönüştürdük başarı ile. Muhatabımızı uyandırdık, karşısındaki tehdidi ve olası tehlikeyi görmesine, uygun adımları atarak tedbirini almasına neden olduk. Şimdi aynı hatayı Türkiye’de yapıyoruz. Üç tane kafadar bir araya gelerek, bütün Çerkesler adına ana dilde eğitim ve televizyon yayını talep etmeye karar verdiler. Bir kere bazılarının konuyu saptırıp istismar etmemeleri için şu iki noktayı tespit etmek istiyorum: Çerkesler Türkiye’de devlet desteği ile ana dil öğrenimi hakkını talep etmelidirler. Çerkesler Türkiye’de Televizyon ve Radyo yayını hakkını da talep etmelidirler. Bu tür bir talep bütün cemiyeti ilgilendiren, olumlu veya olumsuz sonuçları bütün bir cemiyetin hayatını etkileyecek çok önemli bir meseledir. Böylesine ciddi bir konuyu, sabah erken kalkan ilk üç kişi gündeme getiremez,getirmemelidir. Bu apaçık cemiyete karşı sorumsuzluktur. Bu kadar önemli bir mesele Çerkeslerin kurumları tarafından enine boyuna tartışılmalı, ne istendiği,nasıl istendiği, ne için istendiği gibi konularda netleşilmiş ve Çerkes halkının ezici bir kısmının desteğini arkasına almış, kimlerle ne şekilde işbirliği yapılacağı belirlenmiş olarak ortaya çıkılmalıdır. Televizyona çıkıyorsunuz Çerkes Ethem’i hain ilan ediyorsunuz, televizyona çıkıyorsunuz kurumlarınızı tüm Türkiye’ye şikayet ediyorsunuz, televizyona çıkıyorsunuz Abhazya ve Osetyayı RF.nun bir cumhuriyeti olarak telaffuz ediyorsunuz, kısacası ne söyleyeceğinizi dahi bilmeden saçmalıyorsunuz. Kimse kusura bakmasın ama, o ekranlara çıkanların içerisinde, Kenan Kaplan dışında ağzı laf yapan, savunduğu konuya hakim, neyi ne için söylediğini bilen tek bir adam yok. Çerkes meselesi bu kadar sığ değil. Çerkesler de inisiyatifi size bırakacak kadar biçare değiller. Şimdi yeni bir işimiz var, o da delinin kuyuya attığı taşı çıkartmak. Çünkü senelerdir Türkiye’de 5 ila 8 milyon Çerkes yaşadığını söyleyip, piyasaya hava basan bu cemiyet Ankara’ya birkaç yüz kişiden başka Çerkes toplayamadı. Bundan sonra, gösterdiğimiz varlık kadar dikkate alınacağız. Bundan sonra, fikrimize zikrimize toplumsal varlığımıza gösterilecek itibar, bizim ortaya koyduğumuz güç kadar olacak. ( belki de yapılmak istenen buydu diyesim geliyor ama, dilim varmıyor yine de) Ne oldu şimdi? Tam seçimlere giderken, tam yeni bir anayasa hazırlanırken günlerce yaygara yaparak meydanlara çıktık,toplam katılım birkaç yüz kişi. Sen şimdi o seçimlerde,o yeni anayasada birkaç yüz kişilik hak alırsın bundan sonra. Böyle sorumsuzluk olmaz. *** ÇAĞRI Artık ok yaydan çıktı. Bu noktadan sonra geri çekilme imkanı yok bana kalırsa. O nedenle Çerkes meselesi ile ilgili tüm kurumlar, en kısa sürede sağcı-solcu, ilerici-gerici, dindar-dinsiz demeden bütün varlığını ortaya koyup, ortak uzlaşma sağlayarak gerçek bir miting tertip etmek,birilerinin kamuoyunda yarattığı bu yanılsamayı ortadan kaldırarak, yaratılan “birkaç Çerkez” imajını değiştirmek için gerçek bir güç gösterisinde bulunmak zorundadırlar seçimden önce. Bu, içerisinde yaşadığımız ve hak talep ettiğimiz ülkede itibarımızı korumak için gereklidir. Bu diasporadaki kardeşlerini bir şey zanneden anayurt insanının morali için ve onların içerisinde olduğu yapıya bir mesaj vermek için gereklidir. Kendimize inancımızı tazelemek, bireylerimizin mücadele ve direnme azmini güçlendirmek için gereklidir. Başka çaremiz yok. *** SON SÖZ O sürekli istismar ettiğiniz ve üzerine basarak yükselmeye çalıştığınız federasyon mükemmel değil. Bir çok yetersizliği ve beceriksiz başarısız davrandığı bir çok mesele var. Bize düşen kurumlarımızı çalışır hale getirmektir, yanlış varsa eleştirmek, görev varsa katılmak tıkanma varsa açmak ve işler hale getirmek. Her meselede gençliği gaza getirerek, sorumsuzca “önce benim aklıma geldi” diye ortaya fırlamak olsa olsa işgüzarlık ve art niyettir. İşleyişinde yanlışlar olması, kurumlarımızı imha ederek “inisiyatifi ele alabileceğimiz” anlamına gelmiyor. İnisiyatifi niçin ele almak ihtiyacı doğduğu da (tam da şu aşamada) ayrı bir meseledir ama, şimdilik burada girmeyelim o konuya. Halk hareketlerinde inanç ve samimiyet önemlidir.Fakat akıl, politika ve tutarlılık çok daha önemlidir. Dün “Çerkes = herkes” diyerek dışladığınız insanları, bu gün birlikte mitinge çağıramazsınız. Çağırıyorsanız o zaman ya sizin tutarlılık sorununuz var demektir, veya güne göre politika belirliyorsunuz ve ne istediğinizi bilmiyorsunuz demektir. * Ortaya çıktığınızdan beri istismar ettiğiniz bir kurumu “mitingimizde bize tabi olmadı – bizim aklımıza gelen parlak fikri alkışlamadı” diye yerden yere vuramazsınız, gençliğin hararetini istismar ederek onları kurumlarınızın üzerine salamazsınız. Bunu yapıyorsanız işbirliği vs. gibi söylemleriniz göstermelik ve laftan ibaret demektir ki kimse bunu yemez, nitekim yemediğini de gördük hep birlikte.

Evvel zaman içinde…

Bizi kamyonlara doldurdular Sonra o iki erle yük vagonlarına doldurdular Günlerce yolculuktan sonra, bir köye attılar Tarih öncesi köpekler havlıyordu… Cemal Süreyya Günlük koşuşturmanın içinden sıyrılıp, arada bir geçmişimize yolculuklar yaparız. Tatiller biraz da bu amaç için değil mi? Bu yolculuklar, çoğu zaman zihinde olur. Zaman zaman da, gider bir dolaşır geliriz çocukluk coğrafyamızı. Demek ki, sadece suçlular suç mahaline dönmez tekrar… Zihinde yada, gerçek olsun yolculuk hatırlamaları arada gülümsemeler asılı bırakır yüzümüzde. Bazen de kaygı, üzüntü ve endişe mask’ına dönüşse de yüzümüz, insan daha çok güzel şeyleri hatırlar genel olarak. Sürgün toplumlar bu konuda biraz daha şanssızdır sanırım. Üçüncü kuşak olan bizler babalarımız kadar değil isek de, büyüklerimizin ruh halleri bir yerden hayatımıza yapışıp kalıyor… Anneannemi hatırlamam ama, annemin her ayın on dördünde Ay’a bakarak yaşadığı hüznü hiç unutamadım. Anneannem ile birlikte Ay’a bakarak Kafkasya’da bıraktıkları yakınlarını düşünerek kederlendikleri geleneği, annem bir süre daha sürdürdü. Sürgün toplumların insanları daha bir alıngan, daha bir çabuk kederlenir, hatta kederin hakkını daha iyi verirler. Sürgünün kadınları daha da çok…Bundan mıdır bilemem, altı yıl Yemen’de askerlik yapan dedemden dolayı; ne zaman Yemen türküsü çalınsa bir yerde, annem ağlardı. Üstelik dedem sağ salim dönmüş olmasına ve uzun bir ömür yaşamış olmasına rağmen. Sıcak kanlı ve hiperaktif yaşayan Çeçenlerle ilgili bu konuda şüphelerim var ama, Adığeler hüzne daha bir yatkınlar sanki. Düğünlerde çalınan kafe dediğimiz müzik, söz olarak da tını ve melodi olarak da daha çok hüzün gönderir yaralı duygularımıza. Ve daha çok hırpalanırız. Bu duygulardan mutlu aşklar çıkarmaya çalışırız ki, bu bile başlı başına yorucudur aslında… Düğünlerde arada bir şeşen (Çeçen) dediğimiz hareketli oyunlar oynarız ya; Çeçenlere özendiğimizden mi yoksa, periyodik hüznümüze küçük aralıklar serpiştirmek için mi bilemiyorum… • • • Uzun zamandır sadece zihnen yolculuklar yapabiliyorum çocukluk yılları coğrafyama. Hüzne pek izin vermiyorum. Onun için yüzümde değişik gülümsemelerle yakalıyorum kendimi. Doğayla iç içe geçen o yıllarda, her şey anı kalıyor. Sahici yaşamak, bunun nedeni olabilir. Günümüzde, coğrafi bir alanı yazarak betimleme işi artık yazı dilinden alındı. Her hangi birinin cebinde taşıdığı telefon görüntüsünü açarak yüksek bir yerden kendi ekseninde bir tur dönse, günlerce yazılacak bir betimlemeden daha anlatıcı ve sahici olur. Telefonlarımızın bu fonksiyonunu pek kullanmıyoruz sanırım. Tüm komşularımızla köyde yaşayan ve yaşamış sülaleleri biliyor ve izliyorum. Bunların da bir envanteri ne kadar iyi olur aslında. Mahalle yada köy imecelerinden, doğum, evlilik yada köye gelen misafir için yapılan düğünler. Öne çıkan ilginç karakterler ve olaylar kayıt altına alınmazsa, unutulup gidecek ve gidiyor. Örneğin tüm Glahstney’de düğünlerde mızıka çalan bir karakter vardı. Hursey diye çağrılırdı (H sesini gırtlaktan çıkartarak). Asıl adı galiba İbrahim idi. Eşcinsel olduğu kuvvetle düşünülürdü. Kırk yaşlarındaydı. Bilinen en iyi Çerkes makamlarını çalan Hursey’in repertuarı da zengindi. Siyah, paçasına doğru daralan Adana şalvarı, üzerine önü fırfırlı değişik tiplerde ve parlak renklerde gömlek, üstüne ceket giyerdi. Efemine hareketler ve kırıtmalarla düğünde mızıka çalardı. Bazen de genç kız olarak oynardı da. Saçları boyalıydı ve siyah idi. Dip boyasının zamanını geçirdiğini gördüğüm durumlarını hatırlarım. Hemen hemen hiç konuşmazdı. Ücret öderler miydi bilmiyorum ama, düğünlere çağrılmadan gelir, sanırım üç beş bir şeyler de verilirdi. Çerkes değildi. Ailesinde Çerkes de yoktu galiba. O günün koşullarından bakarsan, başka bir dünyadan geliyor gibiydi. Hajsuklar’da misafir kalırdı. Bazen balkonda da dinleyenlere yada çeşmeye yakın gölgede bekleşen gençlere mızıka çalardı. Bir tür radyo yayını gibi. Yine Akordeon çalarak köyde dolaşan, böylece herkesi haberdar eden Glahstney’in sünnetçisi. O da Çerkes değildi. Bazen Çerkes şarkılar çalsa da, daha çok anonim Türkçe şarkılar çalarak sokak sokak dolaşır, o yıl sünnet edileceklerin anlaşmalarını yapar; sünnetleri yaptıktan sonra da diğer köye yaya olarak giderdi. Biz erkek çocukların korkulu rüyası olan sünnetçiye fazla yakın olmanın riskinden dolayı, yakın gözlemlerim oluşmamış. O, köye gelip sokaklarda akordeon çalmaya başlayınca, biz çocuklar guruplar halinde en kısa yoldan bağlara-bahçelere sığınır, akşama kadar ortaya çıkmazdık. Çocuklarını bahçelerde arayan, seslenen ebeveynlere de cevap vermez, saklanırdık. Biliyorduk ki akşama doğru giderdi sünnetçi. O yaz sünnet fırtınasını atlatınca rahatlardık. Önümüzdeki yaz, kim öle kim kala… Köyün hemen hemen tüm erkeklerini sünnet eden bu adamdan kurtuluş yoktu. Sadece geciktirebilirdiniz. Ben bir yaz gafil avlanmış bahçelere değil eve sığınıp, pencerelerin kepenklerini kapatarak kapıları da içerden kilitledim. Hiç bir vaad, tehdit ve nasihat açtıramadı o kilitleri. Ancak o sıralarda askerden yeni dönen halamın küçük oğlu pencereye merdiven dayayıp kapıyı açmaya beni ikna etmişti. Çok sevdiğim Muammer ağabeye olan sevgim ve güvenim o günden sonra azalarak devam etmiştir… Anladığınız gibi benim başımı halamın oğlu yakmıştı… Berd diye anlatılan birinden de söz etmeliyim burada. Nereden geldiği pek hatırlanmasa da Glahsteney dışından olduğu kesin. Geldiğinde Ponej Adil’lerde kalırdı. Gezgin şair gibi. Kendisi Çerkesmiş ancak dörtlüklerini hep Türkçe söylermiş. Miş diyorum, çünkü ben hiç görmedim. Büyüklerimizin sohbetlerinde geçtiği kadarla hatırlıyorum. Kişiye özel doğaçlama dörtlükler söylediği gibi, anonim dörtlükleri değiştirerek de uyarlayıp söylermiş. Tabi bunu sonraları anladım. Örneğin; ’elinde maşa / gider ataşa / köyün güzeli / Feride hanım…’ Bu yaygın anonim bir dörtlük. Feride hanım kısmını değiştirip kulanırmış. Belki de başka bir zamanda yada yerde bu isim, Kebire hanım, Mesude yada Nazide hanım olabiliyordu. O dönemlerde ‘talihli şeker’ denilen kağıda sarılı daha çok köylere yönelik üretilen misafir şekerlerinden dörtlükler çıkardı. Parlak jelatin dış kağıdın içinde değişik dörtlükler basılmış beyaz normal dikdörtgen bir kağıt çıkardı. Ve misafirlere ikram edildiğinde, bu dörtlükler zaman zaman okunarak anlamları üzerinde takılmalar şeklinde sohbetler yapılırdı. Çoğu zaman bu dörtlükler, konu açmak için de yararlı olurdu. Bu bölümü severek izlediğimi hatırlıyorum. Şekerden çıkan dörtlükleri fal olarak değerlendirilerek okunduğu da olurdu… Ne de olsa, ismi ‘talihli şeker’… Berd, bu talihli şekerlerden çıkan dörtlüklerin canlı olanıydı. Bir çoğu Berd’in kendisi için bestelediği dörtlüğü ezberlerdi. Bunların dışında benzer karakterlerden, koldan kurmalı gramafonu ve ‘Sahibinin Sesi’ marka tek eski taş plak’ıyla ayin gibi gösteri yapan Karayolları Bakım İstasyonu’nda görevli Avare Hasan’ı (Havle Hasan), kış geceleri, yaşlı çocuk evlerinde toplananlara bilmediğimiz bir dilden cenk hikayelerini yüksek sesle, makamına göre okuyan ve bunu Kaberdeyce’ye tercüme eden Niyaz Dayımı (teyzemin eşi) unutmadım… Köyün başından başlanarak, köyün dışındaki harman yerine kadar wıg’le inilerek başlayan ve bir aydan çok kesintisiz yapılan düğünler… Maksıma hazırlığı başlarken kurulan ve haftalarca süren ‘kış girişi yorgunluk atma’ düğünlerinin yaşanma biçimlerini, gelenekleri çok dinledim büyüklerden. Ancak kaydı yok. Yazılı dili olmayan toplumların tek kayıt aracı görüntü ve ses artık. Bunu değerlendirmeyecek miyiz. Belge biriktirmek için ana dille yazma hakkı kazanıp… yani olmaz zamana mı erteleyeceğiz…. • • • Dediğim gibi, yaşananlar ve tanıklıklar kayıt altına alınmayınca hafızalardan silinmeye mahkum adeta. Yaşam bu kadar uçlarda veya ayrıntılarda değil elbet. Ancak tüm Çerkes köylerin, mümkün olduğu kadar da kentlerdeki yaşamları yazılı tarih çalışmasıyla kayıt altına alınamaz mı acaba? Bu işi KAFFED planlayıp yürütemez mi? Ülke çapında beş yüz yada ihtiyaç kadar üniversite öğrencilerinden oluşan bir gönüllü ekibi kurabilir mi? Bunları planlayacak eğitecek, ilişkileri sağlayacak sonuçları değerlendirecek, basacak-yayınlayacak gibi tüm işleri yürütmek üzere, ofis kurabilir mi? Bunu sağlayacağı hareketlilik ve kurulacak ilişki ağının ötesinde, böyle bir çalışmanın sonuçlarının, anavatandaki akrabalarla buluşma amacı olacak sülale ve ailelere ne kadar hizmet eder, düşünmek gerek. Bazen düşünülürse ve iyi planlanırsa, küçük maliyetlerle büyük işler yapılabiliyor. Bu konuda kimler gönüllü deseler, ban parmak kaldırırım. Havada görülecek parmak da tek benim parmağım olmaz sanıyorum. En azından umut ediyorum. Etmek istiyorum… • • • Bu konuyu teknik olarak konuşursak; belirli alanlarda ve boyutlarda sayım yapmak için hukuka ve mevzuatlara bakmak gerekebilir. Ancak sözlü tarih çalışması izne tabi mi acaba, bilmiyorum. Çözülemez olduğunu sanmıyorum. Türkiye’de yaşayan Çerkeslerin sayısı, cinsiyetlere ve yaşa göre dağılımı. Anadilin konuşma oranı, sayısı 1. Anavatan’a yönelik ilgisi ve düşüncesini belirlemek.Sülale isimleri. Ekonomik standartlar. Gelir geçim olanakları ve kaynakları belirlemek. Aile yada sülalenin köy ve kent yaşamına dağılmışlık durumu, aralarındaki ilişki sıkılığı ve sorunları 2… Kazanılmış hakları ve olanakları. Eğitim durumu. Yaş ve cinsiyete göre dağılımı 3. Anavatanla, Çerkes-Çarlık Rusya savaşı ve Sürgün ile ilgili, bilgi ve düşünceleri. Bilgilenme kaynakları ve olanakları. Bu konudaki istek ve ihtiyaçları. Evlenme törenleri. Düğün yapma gelenekleri. Yas, misafir ağırlama., akrabalık ilişkileri gibi sosyal geleneklerin biçimleri. Gençler Arasındaki sosyal ve özel ilişkiler 4. Ana dili ile bildiği şarkı sözü, öykü, anı, bulmaca gibi şeyler. Bunları öğrenme kaynakları 5. Anavatana turistik gezi, akrabalarıyla tanışmak görüşmek, ticaret, iş kurma ve benzer nedenlerle hiç gitti mi, gitmediyse gitmek ister mi. Böyle bir düşüncesi varsa kararını etkileyecek veriler neler olabilir. Süreli yada süresiz herhangi bir yayın izliyor mu? İzlemek ister mi? Gibi verilerin sözlü tanıklıkla kayıt altına almak 6. Karar ve planlama yapacak bir uzman, yarı uzman envanteri ve ihtiyaç listesi hazırlamak ve projelendirmek.7 Bunun için, yürütme heyeti oluşturmak 8. Gönüllü öğrencilerin bulunması. Gruplandırılması, planlanması, gerekli olanakların sağlanması. Bağlantıların ve ilişkilerin sağlanması. Gerekli eğitimin yapılması. Sonuçların toplanması, değerlendirilmesi , yayımlanması ve benzerlerinin planlanması9. Herkese açık tanıklıkların gönderilip toplanacağı görüntü bankasının oluşturulması 10… Diasporanın demografik ve sosyal profilini gerçekçi veri ve belgelerle oluşturmalıyız. Gerçekçi veriler olmadan, fikir yürütmek siyaset geliştirmek ve araştırma yapmak çok mümkün görünmüyor. Dilimizi, kültürümüzü, politikalarımızı araştırmalarımızı varsayımlar dünyasından kurtarıp, gerçekler üzerine inşa etmeliyiz artık 11… Taşınabilir telefon, dijital fotoğraf makinesi ve dijital kameralar artık çok yaygın kullanılıyor. Ayrıca, bilgisayar kullanımı ciddi boyutlarda yaygınlaştı. Hemen hemen her köyde yada çevrede bilgisayar kullanımından ‘uzman’ derecesinde gençler var, çoğaldı. Web sayfası hazırlama, kullanma; özellikle kullanma gibi konularda teknik eğitim-destek olacak bir birim oluşturulabilir mi acaba. Köy sitelerine epey bakmıştım. İlgi yüksek. Ancak teknik olarak çok yetersiz. Bu kendiliğinden ciddi bir yerel arşiv, yereller arasında iletişim, haberleşme, tanıma gibi olanaklar sağlaması dışında, KAFFED de doğrudan yerellere ulaşma olanağı elde etmez mi?… Faaliyetleri aydın ve kent çevresinin dışına, kırsal alana taşımadan, aydın-bürokrat hastalıların bünyedeki sıkıntıları çözülmez sanırım 12… • • • Dar alanda hatırlamalar olan bu iç konuşma, yada sesli düşünme metni şöyle bitti. Kamışçık (kamşık) köyünde artık yaşamayan, nerde olduğu bilinmeyen aileler yada kişileri anmak gerek. Kqaşej’ler, Jeren’ler, Jemenbey’ler, Lekaşek’ler, Aksora’lar, Ju’ler, Mate’ler, Traşa’lar, La’aşın’lar, Hatu’lar, Bağtır’lar, Şogen’ler, Şemısa’ler, Bıda’ler, Kamğat’ler (Kamğat Ali), Hajsuk’lar, Şhagaş’ler ve Naşha’lar neredeler acaba. Köye yerleşen, iki Kürt aile, iki Türk aile ve çok küçük yaştan büyütülen iki Ermeni çocukların durumları nedir? Ben en son gördüklerimde bunların tümü, Kabardeyce konuşuyorlardı… Mansur Balcı, 10 Mart 2011, Nalçik

KAFFED Başkanı’ndan Türkiye Gazetesi Köşe Yazarı Yavuz Bülent Bakiler’e Cevap…

Sayın Yavuz Bülent Bakiler p> Türkiye Gazetesi Köşe Yazarı,p> Sayın Bakiler, 26 Şubat 2011 Tarihinde Türkiye Gazetesindeki köşenizde yazdığınız “Çerkezlere yakıştıramadım” başlıklı yazınızı pek çok Çerkes hemşerim gibi bende okudum.  Yazınızdan Bursa derneğimizin etkinliğinin nedenini bilmediğinizi, dolayısıyla taleplerimizi anlamadığınızı anlıyorum. Bilgi eksikliğiniz nedeniyle bizce yazınız empati içermeyen, duygusal bir yazı olmuştur ve ben dahil üyelerimizin rahatsızlığına sebep olmuştur.  Başkanı bulunduğum ve Türkiye’de Kurulu 60 derneğin üst kurumu olan Kafkas Dernekleri Federasyonu (KAFFED) üyelerinin bu tepkilerini şahsınıza iletmek görevimdir. p> Sayın Bakiler, kurum olarak bu tür tepkilerle bir yere varılamayacağının, karşılıklı birbirimizi anlamadan, eleştirmenin,  ötekileştirmenin ülkemize hiç bir yararı olmadığının çok iyi bilincindeyiz. Çerkes toplumuna karşı menfi düşünceniz olmadığına güvenerek kısa bir zamanınızı alarak,  size Bursa derneğimizin etkinliği ve taleplerimiz hakkında kısa bilgi aktarmak istiyorum. Umarım bu bilgilerden sonra fikriniz değişecektir. 21 Şubat, Dünya Ana Dil Günü olarak UNESCO tarafından her yıl bir tema altında gerçekleştirilir. Bu günün temeli, 1952’de Pakistan’ın, Urdu dilinin Bangladeş halkının da resmi dili olduğunu deklare etmesinden kaynaklanan Bengal Dil Hareketidir. 2000 yılından beri  de UNESCO tarafından linguistik ve kültürel çeşitliliği ve çok dilliliği desteklemek amacı ile takvime alınmıştır.p>  UNESCO’nun yayınladığı atlasa göre Dünyada 2500 dil tehlikede. Türkiye’de tehlikede olan (100 yıl içinde bir dili konuşacak çocuk kalmayacak ise bu dil tehlikede kabul ediliyor)  dil sayısı ise Habervesaire’nin rapordan yaptığı alıntıya göre 18: “...kaybolma tehlikesini en az hisseden diller “güvensiz” (unsafe)strong> olarak nitelendiriliyor. Bir dilin bu kategoride yer alması “çocuklar tarafından da konuşulmasına rağmen bazı alanlarda kısıtlanması” anlamına geliyor. UNESCO’nun çalışmasında Abhazca, Adığece ve Zazaca Türkiye’de “güvensiz” olarak nitelendirilen diller;p> li> “Açıkça tehlikede” (definitely endangered)strong> seviyesinde değerlendirilen ikinci gruptaAbazaca, Hemşince, Lazca, Pontus Yunancası, Romanca, Süryanice ve Ermenice (Batı) yer alıyor. Bu dillerin kaybolma tehlikesine gerekçe olarak “çocuklar tarafından anadili olarak öğrenilmemesi” gösteriliyor;p> li> “Ciddi anlamda tehlikede” (severely endangered)strong> kategorisi genelde toplumun en yaşlı nesli tarafından konuşulan, orta nesil tarafından anlaşılabilen ancak kullanılmayan ve çocuklara öğretilmeyen dilleri içeriyor. Gagauzca, Ladino ve Turoyo bu kategoride değerlendiriliyor;p> li> “Son derece tehlikede” (critically endangered)strong> kategorisine Türkiye’den giren tek dil Hertevin. Bu dilin sadece en yaşlılar tarafından, nadiren kullanıldığı kabul ediliyor;p> li> “Kaybolmuş” (extinct)strong> diller Kapadokya Yunancası ve Ubıhça, adı üzerinde, dünyada tek bir kişi tarafından bile konuşulmuyor.”p> li> ul> Sayın Bakiler, atalarımızın Kafkasya’dan sürgün sırasında getirdikleri diller insanlık tarihinin en eski, en çok sesli dilleridir. Bu diller aynı zamanda Anadolu’nun en eski medeniyeti Hatti’lerle akraba dillerdir. Bu antik diller Anadolu’da tarih içinde yok olmuştur. Ne yazık ki Ubıhça dili de Anadolu topraklarında, bu dili en son konuşan Tevfik Esenç’in 1992 yılında ölümüyle yok olmuştur. Adige ve Abaza dilleri de aynı tehlike altındadır. Sayın Bakiler, toplumların yaşam kültürü ve felsefesini oluşturan gelenekleri dilleriyle birlikte yaşar veya yok olur. Çerkes toplumunu da özgün kılan dillerimiz ve “khabze” denilen, geleneklerimizdir. Bu gelenekler binlerce yıllık gelenekler olmasına rağmen, toplumda “ kaliteli bireyler” oluşturmanın normlarıdır. Onun içindir ki Çerkes toplumunda “ayıplı olmak” ölümden beterdir. Türkiye’deki suç coğrafyasını incelerseniz, Çerkes toplumunda yüz kızartıcı adi suçların, kadına, çocuklara yönelik suçların hemen hemen hiç olmadığını görürsünüz. İşte bunun içindir ki Çerkes toplumu dilini ve örf adetlerini (khabzesini) asimile olmadan korumak istiyor. Dil’in yok olduğu anda tüm bu değerler de yok olacaktır. Ne yazık ki geçmiş yıllarda, yazınızda bahsettiğiniz “Çerkes ağabeyler” geleceği göremediler. Bir kısmı bilinçsizlikten, bir kısmı da devletin baskıcı politikalarından korktular, çocuklarına dillerini öğretmediler. Şimdi ise dillerimiz yok oluşun eşiğine gelmiştir. Çerkes toplumu da ülkenin birliği ve bütünlüğü içinde, demokratik haklarını kullanarak dillerini ve kültürünü kaybetmeden yaşatmak istiyor. Bursa derneğimiz de işte bu insani talebini çok ta zarif bir şekilde gündeme taşımıştır. Duyurusunu silahla değil, kavgayla değil, akordiyonu ile şarkıları ile kimseyi rahatsız etmeden yapmıştır. Bursa derneğinin sloganındaki, 147 yıldır çiftçi olmak, işçi olmak, savaşlarda ölmek ise sizin anladığınız manada kullanılmamıştır. Bu bir gerçeğin ifadesidir. Çerkesler Anadolu’daki hayatlarına burjuva ve zengin olarak keyiflerinden gelmediler. Ben bu sürgünün öncesindeki savaşlarda o günkü emperyal güçlerinin çıkarları olduğu konusuna girmeyeceğim. Ancak Anadolu topraklarına gelen Çerkesler, bu ülkede üretime en alt seviyelerde katılıp, gerekirse ölerek, bu ülkenin demokrasisinden eşit şekilde yararlanmak ve kendi kültürleri ile yaşayabilme haklarını kazanmışlardır. Buna karşın Çerkeslerin ödediği bedel dilleridir, kültürleridir ve kendi varlıklarıdır.  Söylenenler işte bu inancının ifadesidir. Sayın Bakiler, Türkiye’de Çerkesler olarak tüm dillere, tüm kültürlere, tüm inançlara, kendimizle birlikte saygı duyuyoruz. Hoş görümüz sonsuzdur. Türkiye’yi seven, insanları seven, demokrasiye, insan haklarına saygılı vatandaşlardan da aynısını bekliyoruz. Türkiye’nin geleceği toplumsal empatinin ve hoşgörünün yaratılmasına bağlıdır. Kim olursa olsun, kendinden başkasını sevmeyen şoven anlayışın ülke, hatta dünya geleceği açısından en büyük tehlike olduğunu tarih göstermiştir. Sayın Bakiler, umarım “Çerkeslere Yakıştıramadım” dediğiniz konudaki hassasiyetlerimizi ifade edebilmişizdir. Biz konuları yeterince bilmediğinize inanarak, “aydın bir köşe yazarı olarak bu yazıyı yakıştıramadık” demiyoruz.  Umarız Çerkeslerin düşünce ve taleplerini daha iyi anlamış, demokratik haklarımıza medeni şekilde sahip çıkma üslubumuzu Çerkeslere yakıştırmışınızdır. Cihan Candemir Kafkas Dernekleri Federasyonu Başkanıp>nanKaffed

Gerçekler için, hayallere ihtiyacımız var.

Nalçik şehir parkında yazın serinlemek için halka açık, yapay gölün kenarında çayla patatesli Çerkes böreği yiyoruz yeğenimle. Henüz altı yaşına girdi ama akıllı. Arkadaşlık ediyor sıkmadan-sıkılmadan bana… Parkın içinden akan suyun bir yerinden kesip, derinleştirilmiş çukura ki bu üç futbol sahası kadar olabilir, suyla dolduruyorlar, Göletin sonunda da fazla su tekrar dere yatağına bırakılıyor. Şimdi kış, su yok, boş. Yağan kar ve biriken su da donmuş durumda ama yazın nefes alma yerlerinden biri. İlgi yüksek. Bir iki tane daha olduğunu duydum. Arada bir yeğenimin, “ne okuyorsun?” sorularına uygun cevaplar vermeye çalışarak, 13 Mart Ankara’da yapılması düşünülen Çerkes mitingine çağrı metnini okuyorum… Orta Doğu’dan taşıp Kuzey Afrika’yı da saran isyan ateşleri… Sonucu ne olursa olsun eylemin tarzı ve insani yanı bakımından akılda kalıcı izler bırakan Mısır; ne olduğu ne olacağı belli olmayan, kan gölüne dönmüş, dönmemişse de buna aday Libya… Ve her Arap’ın kafasında ve sokağında dolaşıp duran ayaklanmalar… Bir tarafta eli kanlı diktatörler bir tarafta Arap dünyası… Diktatör ve kabileleriyle Arap dünyası savaş halinde. Şiddet yukarı, kuzeye doğru tırmanıyor. Irak’ta onarılmaz acılar bırakıp, Çeçenistan-Osetya kapısından Kafkasya’ya girmiş durumda. Promete’nin kalbi sökülerek her gün yaşadığı acıyı Çerkesler birlikte yaşıyorlar yine. Tanrının acılarla dolu torbası bu coğrafyadan geçerken delinmiş sanki… Bu acılı coğrafyanın bir ucunda Kafkasya, öbür ucunda cümle Arap dünyası. Enerji koridorunun giriş-çıkış kapısı. Büyük güçlerin çalışma masasında sürekli açık duruyor gibi Kafkasya’nın siyasi haritası… Cinayetler, gün be gün artan sosyal endişe… Akdeniz’de korku yüklü gemilere eşlik eden yolcu uçakları. Özel jetlerle söyleşiye gidip gelen televizyoncular… Naklen yayın. Sanal ile gerçek karışımı görüntüler ve duygular. Kan, barut, yanık et kokuları, şaman ayinlerine benzer kitlesel gösteriler, çığlıklar ve nihayet petrolün vurduğu herkes. Tüm dünya… Bütün bunlar her mekanda, her konuşan insandan duyduğumuz bir zaman diliminde, Nalçik’de, şehir parkındaki yapay gölün kenarında, abartılı döşenmiş kır kahvesinde çay-börek yemek ne kadar anlamlı ki… Bütün bunların içinden sıyrılıp, aklı berraklaştırıp; hatırlamalar, ön tahminler ve sonuçlar çıkararak yazmak ne derece mümkün bilmiyorum… Mümkün olsa bile nerden başlamalı… Elimdeki çağrı metni ne anlam taşıyor… Gerçekliğin neresinde… Amaç ne? Bunları düşünmeden edemedim. Yeğenimin ’göle taş atalım’ talebi daha gerçekçi gibi… Kafkasya’ya geldiğim ilk zamanlar, Osetya’da üniversite okumuş, Nalçik’e yerleşmiş ev-bark sahibi, annesi Çeçen babası Kabardey ve marangozluk yapan biriyle tanışmıştım. “At binmek, düğünlerde dolaşmak, dağda piknik yapmak için mi yoksa bir şeyler yapmaya mı geldin” diye sormuştu. Soruyu iş yerinde sorduğu için işle ilgili diye tahminde bulmuştum ama hâla sıkı devrimci olduğunu anladığımda, tahminimde yanılmış, kafam karışmıştı… kem… küm… geçiştirdim. Çünkü ben sadece gelmiştim. Daha sonra araşmadığımıza göre, cevabımı beğenmediği açıktı artık. Ancak besbelli ki Çerkesler eskisi gibi politikaya ilgisiz değiller. Çerkesler merkezli politika düşünüyorlar, ya da en azından düşünmeye, bir şeyler yapmaya çalışıyorlar. Bu iyi. Hatta, ‘yapılan her şey doğru mu’ sorusunu bile soruyorlar. Eskiden, ‘yapılsın da ne yapılırsa yapılsın’ yaygın söylem idi. … Elimdeki çağrı metnine dönersem; KAFFED metinle ilgili sitesinde kamuoyuna bir açıklama yaptı. KAFFED’in kamuoyuna açıklamalarında mealen diyorlar ki; Evet, artık Çerkesler politika yapmalıyız. Etkili politika yapma aparatlarını da geliştirmeliyiz. Böylece eski örgütlerimiz politikayla değil, gerçek işleriyle ilgilenirler. Ama politikayı da gerçekçi ve sosyal bir temelde yapmalıyız. Psikolojik rahatlamalar için değil, sosyal hamleler üreterek olmalı. Var olan örgütleri görmezden gelerek, bu güne kadar yapılanları görmezden gelerek her canı isteyen bir şeyler kurarak olmaz. Enerji ve kıt kaynakları akıllı kullanmalıyız… Akıllı önermeler ve taleplerle yapılmazsa politika, hamasete dönüşür, husumet üretir ki bu ne kadar yarar getirir diye ortaya sorular bırakıyorlar… … Kimi zaman hepimizin başına gelir. Bir fikir ürettiğimizde, bizden başka kimsenin aklına gelmeyeceğini sanırız. Aklımıza geleni yapmak istediğimizde de sanki daha önce hiç yapılmamış zannederiz. Öyle güveniriz ki aklımıza, yada o işi yapmaya o kadar çok ihtiyaç duyarız ki; daha önce yapılmışlara bakma gereğini bile duymayız. Öz benci oluşumuz, her şeyin merkezine kendimizi koymamızı zorunlu kılar. Yetmez, kendimizi de buna inandırırız. Öte yandan, ok’u yaydan fırlatınca, onun ıslık sesinin peşine düşen de oluyor. Elimdeki mitinge çağrı metnini kaleme alanlar bu tür duygular içinde gibiler. ‘Bölünmüşlüğümüz güçsüzlüğümüzdür’ diyerek, bölmenin mantığını anlamak kolay değil bence de. Üstelik ‘yetersiz’ dediğimiz çevrelerin gücünü potansiyel ‘gücümüz’ varsayarak… Böyle olunca da hamaset dili iyice ayyuka çıkar. Bu dilin üreteceği şey de husumettir. Gösterdiği uzaklık da işaret parmağının boyundan fazla değil. Anadil ile ilgili eksik kalan bir tek miting miydi? Bu ise bunu var olan örgütlere önermek yerine, örgüt kurup, sanki her şey kendimizle başlıyor muş gibi havalara giren abartılı bir hamaset diline başvurmak, Çerkes kamuoyunu ve bu güne kadar bir şeyler yapanları ve yapılanları en azından hafife almak değil mi? ‘Çerkes kalma kararlılığımızı güçlü bir iradeyle ilan etmek için artık meydanlara iniyoruz’ ‘Çerkes hakları inisiyatifi bu maksatla oluşturuldu. Halkını seven hiç kimse, bu inisiyatifin arkasında kim var diye sormasın’ merakını yenemeyenler de varsa, ‘bu inisiyatifin arkasında sadece Çerkesler, iyi niyetli yürekli Çerkesler var’. Kendi kendimize kahramanlıklar üreterek birbirimizi inandırma geleneğimizi bir türlü bırakamadık. Nedense her şeye önce kendimize yüksek bir paye biçerek başlıyoruz. Daha ortaya bile çıkmamış, kim olduklarını ne yapmak istediklerini bile sorana-soracaklara ‘halkını sevmeyenler’ olarak ilan edecek kadar arsız yargılar üreterek, yıllardır bu işlerle uğraşan ve kendince mesafe kat edenleri ya bilmiyorlar ya da dünyadan haberdar değiller. Tuhaf olan düşüncelerden biri de bu mitingle ‘artık Ankara’da devlet binalarında görünür olunacağı’ gibi hamaset. Güçsüzlüğü abartılı güç gösterisi laflarla kapatmak, kendi isteklerimizi de ‘toplumun istek ve ihtiyacıymış’ gibi paketlemek genel politikanın bilinen zaafları… Yangın yerine dönmüş yaşadığımız coğrafyanın bütün sorunlarına, bu sorunların ‘neresindeyiz?’ diye kendimizi ararken bu tuhaf çağrı ve niyetleri konuşmak, düşünmek ve Nalçik parkında çay ile Çerkes böreği yemek kadar tuhaf geliyor bana da. Bu nedenle, KAFFED’in kararına katılıyorum. …. Söz buraya gelince, KAFFED ile iletişim anlamında bir dil kurulabilir mi acaba… Çerkeslerin, özel olarak da Çerkes örgütlerinin ortak bir hedefleri var mı? Politika yapsın yapmasın herkesi içine alan bir ortak amaç, hedef, moda deyimle yol haritası var mı? Karıncanın amacı hacca gitmekti. Onun hedefi var. Kızıl Elma, Megolaideal, Turan gibi amaçları olanları biliyoruz. Peki Çerkesleri içine alan bir ortak hedef var mı?’ Varlığımızı sürdürmek’ cevabını aşan. Çünkü varlığımızı sürdürmek çok soyut. En azından şu soruya yanıt vermeli. Peki ne yapmalıyız? Varlığını sürdürmek amacı somutlaşmaz ise yok olmanın uyku haline dönüşmez mi?... Ortak bir amaç ve yol olmayınca yukarıda söz etmeye çalıştığım miting ve çağrı metni örneğinin ortaya çıkması değil, ortak amaca hizmet edip etmemesinden bakabileceğimiz. Böyle olunca da yapılan işler üzerinden tartışılmak zorunda kalınıyor. Aslında husumet olmaz ise de kırgınlık üreten durum niyetten çok, durumun kendisi… Ortak bir amaç niyetiyle ilişkileri sıklaştıran, ortak aklı bulmaya çalışan (çalışmalar da var). Bunlara şahsen yüksek değer biçiyorum. Belki de bunların yanında herkesin anlayacağı ve kimseyi dışarıda bırakmayan, kolayca anlaşılan ve yaygınlaştırılabilen ortak bir amaç konuşulamaz mı? Bulunamaz mı? Her Çerkes, hangi coğrafya ve zaman diliminde olursa olsun ‘yapacak bir şeyleri içkin olarak taşıyan’ bir ortak hedef-amaç-yol… Her davranış veya kalkışmanın ‘sağlamasını’ verecek duruş ve niyet… Belki de sorun burada gibi. Ankara’da miting yapmak isteyenler de, diğer tüm çabalar gibi ortak bir kanalda akmayan, kendi kanalını yaratmaya çalışan kalkışma değil mi? Unutmamak gerekir ki küçük ve büyük işler ortak bir yataktan aynı yere akmazsa sonuç alıcı çaba değil, kişileri tatmin eden çabalar olarak kalır. Bunlar da sosyolojik değil, psikolojiktir. Bizim sosyolojik çabalara ihtiyacımız daha çok sanırım… Hayallerimizi ve düşlerimizi ayrı ayrı yaşayabiliriz, ama ne zaman hepimiz aynı hayali ve düşü görmeye başlarsak o zaman ‘bir ortak amaçtan‘ söz edebiliriz…En çok ihtiyacımız olan bu değil mi dersiniz? … sonuç yerine: Ortak amaç-hedefin merkezi diaspora mı olmalı? Yoksa, Anayurt mu olmalı? Anayurt olmalı.1 Diaspora Çerkesleri’nin tamamı yada tamamına yakını Anayurt’a göç eder mi? Sanmıyorum…2 Anavatan’da nüfus sorunu var mı? Evet.3 Anayurt’da nüfusun sosyal ve ekonomik olarak gelişmesi ve güçlenmesi sorunu var mı?Evet.4 Diaspora Çerkesleri’nin varlıklarını sürdürebilmeleri için kendilerini her bakımdan besleyeceği, yeniden kendilerini, dillerini ve kültürlerini üretme sorunu var mı? Diasporadaki faaliyetler buna yetiyor mu?Asimilasyonun gücü, hızı ve etkisi zamanla doğru orantılı artıyor mu? Evet.5 Sonuç olarak, diaspora nüfusunun anavatana dönük düşünür olması, anavatana doğru akan, var olmanın artık başka bir coğrafyada olmayacağı fikrinin akıllara kazınması ve anavatana doğru bir nüfus hareketinin ‘ortak bilinç’ haline getirmek, öncelikli politik görev olabilir mi? Gerek bunun olabilmesi için, gerek ise ihtiyaçtan dolayı; anavatan nüfusunun sosyal ekonomik açıdan güçlendirilmesi, anavatanın çekim merkezine dönüşmesi için çaba harcamak ortak bir iş-amaç-ideal olabilir mi?Evet.6 Bu ortak amaç anavatan Çerkesleri tarafından benimsenmeden, onların seçtiği yönetimlerin de amacı olamayacağı açık. Bu iki kanalın oluşturulması mümkün ve zorunlu mu? Evet.7 Kısaca, herkesin birey olarak ya da bir araya gelerek yapabilecekleri şeylerin olduğu; yapılan her şeyin değerli olup, ortak amaç kanalından ortak denizimize dökülen bir hayat kuramaz isek, şikayetler içinde eriyip gitmekten kurtuluşumuzun olmadığı artık çok açık. Anavatanın sosyal kültürel, ekonomik ve nüfusun niteliğini geliştiren, nüfusun niceliğini arttıran çekici ve cazip hale getirmek, bu çekim alanına doğru diasporadan bir nüfus akışının engellerini kaldırmak, olanaklarını yaratmak ortak bir ideal olabilir mi, olmalı mı?Evet.8 Keşke yukarıdaki miting niyetinin ‘sağlamasını’ yapabileceğimiz bir ortak üst duygumuz, ortak idealimiz olsaydı… Çağrı metninin dili öyle olmazdı. Metni yadırgayanların dili de… Boş göle taş atan yeğenimi izlerken ve bütün bunları düşünürken çayım soğudu. Boş göle taş atmaktan da çok hoşlanmayan yeğenim, artık gidelim dedi. Aklımın bir yerine ilmik atıp ayrıldık oradan. Nalçik’de karlı ama ılık bir hava var. Kendine özgü suskunluk mu sükunet mi? Anlaşılmayan, fakat unutmaya çalıştığı acılarını, kaygılarını ve özlemlerini yaşadıkları caddelerden geçerek, Lenin Caddesi’nden yavaş yavaş iniyoruz şimdi… Umudum var mı?Evet…9 Mansur Balcı, 26 Şubat 2011, Nalçik

Araplardan bunu beklemezdim…

Üç hafta Mısırlıları Kahire'de, Kurtuluş meydanında eylem halinde iken izledik. Sonuçlara bakılırsa, istediklerini almış görünüyorlar. Mübarek ailesinden kurtuldular ve biri birilerine 'günümüz mübarek' olsun diyerek vedalaşıp evlerine döndüler. Doğrusunu söylemek gerekirse, Mısır politikası Türkiye'den çok izlenmez ve bilinmez. Ankara’da Mısır elçiliği Filistinli gerillalar tarafından basıldığında, o sıcak çatışma sırasında tesadüfen ordaydım. Mısır ve Mısırlılara bundan daha yakın olmadım. Hayatımda da hiçbir Mısırlıyla da tanışmadım. Türkiye’den iş adamlarını fabrikalarını söküp Mısır'a taşıdıklarını basından duyardım. Günlük iki dolarla yaşamak zorunda olan çok sayıdaki Mısırlıları düşünürsek anlaşılır bir durum...Arapların İsrail'e karşı yürüttükleri yarım yüzyılı aşan savaşta ciddi bir başarı elde edememiş olmaları ve 1967 Arap-İsrail savaşında Mısırlı askerlerin tankları bırakıp kaçmaları en çok aklımda kalan gazete haber bilgilerdir. Camp David anlaşmasıyla Arapları yılda bir milyar iki yüz milyon dolar karşılığı Amerikalılara satmış olması. Kaldı ki bu paranın tamamının ordu ve üst yönetim tarafından ceplerine atıldığı konusunda ciddi iddialar var. Böyle olunca da tüm Araplara olduğu gibi, Mısırlılara da çok sempati duyduğum söylenemez. İnsanlık tarihine yön vermiş üç en büyük uygarlıktan biri olmasıyla, düşüncelerimi açıklamak kolay olmamakla birlikte, durum bu.... Arapların İsrail’e karşı yürüttükleri yarım yüzyılı aşan savaşta ciddi bir başarı elde edememiş olmaları ve 1967 Arap-İsrail savaşında Mısırlı askerlerin tankları bırakıp kaçmaları en çok aklımda kalan gazete haber bilgilerdir. Camp David anlaşmasıyla Arapları yılda bir milyar iki yüz milyon dolar karşılığı Amerikalılara satmış olması. Kaldı ki bu paranın tamamının ordu ve üst yönetim tarafından ceplerine atıldığı konusunda ciddi iddialar var. Böyle olunca da tüm Araplara olduğu gibi, Mısırlılara da çok sempati duyduğum söylenemez. İnsanlık tarihine yön vermiş üç en büyük uygarlıktan biri olmasıyla, düşüncelerimi açıklamak kolay olmamakla birlikte, durum bu…. Türkiye’de Politik ilgi güneye doğru en çok İsrail’e kadar iner ve kalır. Bu ilgisizlikten de olabilir. Tüm TV kanalları Kahire’deki eylemleri süresi boyunca naklen yayınla ekrana taşıdılar. Bu anlamda epey bilgi sahibi de olduk denilebilir. Türkiye'de Politik ilgi güneye doğru en çok İsrail'e kadar iner ve kalır. Bu ilgisizlikten de olabilir: Tüm TV kanalları Kahire'deki eylemleri süresi boyunca naklen yayın ekrana taşıdılar. Bu anlamda epey bilgi sahibi de olduk denilebilir. Sonuçla ilgili yorumlar muhtelif. Her kes baktığı yerden, baktığı gözden görüyor ve sonuçlar çıkarıyor. Bunda anormal bir durum yok zaten. Benim ise, aklımda beklemediğim etkiler bıraktı. Öncelikle, üç milyona yakın insanın bir meydanda toplanıp dağılması aklı zorlayan bir durum. Her şeyden önce bu toplanan insanların önünde alıştığımız gibi sürükleyici önderler ya da örgütler görünürde değildi. Net bir ortak talep vardı, ‘Mübarek ve Mübarek kuklalarından kimsenin yönetimini istemiyoruz’ kısa ve net. Kurt politikacı Mübarek, en az meydandakiler kadar direndi. Her kademeden politik manevralar yapmasına rağmen düşüşünü ve iktidarı bırakmasını ne katil silahlı saldırgan sivil polis çeteleri, ne de Amerika’nın aba altından gösterdiği sopası ve açık tehditleri toparlayamadı. Vaat, tehdit ve duygulara seslenen istismarlarının seviyesi yükseldikçe, itibarı azaldı. Ve ‘pes’ diyerek havlu atmak zorunda kaldı. Meydandakiler son kez şarkılarını yüksek sesle söyleyip, sloganlarını daha yükselttiler ve topluca halay çektikten ve yanlarında getirdikleri süpürgelerle meydanı temizleyip evlerine döndüler. Ayaklanmalarına, ‘taklitlerimizden sakının’ ibaresini ekleseler haksız sayılmazlar... Mübarek’in katil çeteleri yüz elli civarında gösterici öldürdüler, binlercesini de yaraladılar. Göstericileri provoke edemediler. Öne çıkan tek ciddi hataları olmadı. Bütün dünya anladı ki, sayıları milyonlar olan kalabalıkta silah yok ve silah kullanmayacaklar. Bütün kötü niyetlileri ‘açığa düşüren’ sağlam duruş bu oldu. Ayaklanmanın ortaya çıkardığı, parlattığı yeni bir politik figür de olmadı. Ayaklanmanın internet üzerinden örgütlenmesinde önemli payı olduğu söylenen otuz yaşındaki bilgisayar uzmanı genç, ayaklanmanın başlarında göz altına alınarak on iki gün işkence etmişler. Onu bırakıldığında meydana mikrofondan seslenirken gördük. Son sözleri, ‘çok yorgun ve uykusuzum, izninizle biraz uyuyacağım’ dedi ve gitti;bir daha görmedik. Bir anlamda Kahire ayaklanması, süresi çoktan geçmiş politik figürleri temizlemiş; yeni politik öznelerin önünü açmıştır. Bütün bunlar, Moskova’da katliama dönüşen kanlı Pazar’a, ya da kaos ve kargaşaya dönüşen Tiflis ayaklanmasına, hele yüzlerce kişinin öldüğü Kırgızistan ayaklanmalarına hiç benzemedi. Demir çubuklarla her gördüğünü linç eden ve Çavuşesko çiftini asan Romanya ayaklanmasından da farklı. Çin ayaklanmasındaki çatışmalara da benzemedi. Ancak ortak enstantanesi, Tiananmen Meydanında silahsız bir sivilin, kalabalık üstüne sürülen tankın önüne geçerek durdurmasıyla, Kurtuluş Meydanındaki milyonların tek bir Mısırlı gibi iktidarın önünde silahsız olarak durması sanırım. Gücünü sayısından değil, duruşundan alan bu iki eylem, herkesi derinden etkiledi ve hak ettiği destek ve sempatiyi toplamış görünüyor. Her şeyden çok işe kan ve ölüm bulaştırmış olmamaları; ter remiz bir başlangıç yapmış durumdalar… O kadar temiz ki, ayaklanmanın çöpünü bile meydanda bırakmadılar… Halk desteğiyle iktidara geldikten sonra halkı unutan, yetkisini ve gücünü kendisinin ya da aile çıkarlarının hizmetine sokan yasa ve adalet duygusunu yitirmiş yöneticilerin, Kahire Kurtuluş Meydanı eylemlerinden çıkaracağı çok önemli dersler var sanırım. ‘Anlayana sivri sinek saz, anlamayana davul zurna az gelir…’ metaforunu da burada hatırlamak gerek … Bana gelince, Araplardan bunu beklemiyordum sanırım. Galiba Araplarla ilgili negatif duygularım değişti ve daha pozitif artık. Kurtuluş Meydanındaki Mısırlılar halk ayaklanmalarına yeni bir biçim ve tarz kazandırmışlardır. Ezberimizi bozup, ‘ böyle de yapılabiliri gösterdiler. Mısır politikasını ve bu gelişmelerin sonuçlarını tüm dünya gibi ben de daha yakından izlemeliyim sanırım… Mansur Balcı,15 Şubat 20011 Nalçik

M.E.B.’na Verilen Anadil Müfredat Programı ile İlgili Açıklama

KAFFED Anadil Komisyonu tarafından Kuzey Batı Kafkas Dil Grubu ailesine ait diller olan Abaza ve Adige dilleri için iki ayrı müfredat Milli Eğitim Bakanlığına sunulmuştur.  Bilindiği gibi KAFFED 2005-2007 yılları arasında sürdürülen proje kapsamında  “Adığe’ce  ve Abaza’ca Dil Eğitmenleri Yetiştirme” programını gerçekleştirmiş, 25 Adığece,  15 Abazaca Dil Öğretmeni yetiştirmişti. Bu eğitmenlerimiz hala derneklerimizde dil kursları açarak başarılı çalışmalar yapmaktadır. Ancak bunca emeğe karşın derneklerimizde dil kurslarının açılmasında ve devam ettirilmesinde iki temel sorun yaşanmaktadır; Birincisi, MEB tarafından özel kurs açma konusunda değiştirilen ve zorlaştırılan mevzuatlar, İkincisi de derneklerimizin kurs eğitmenlerine yeterli maddi kaynak sağlayamamasıdır. Federasyonumuz bu sıkıntıları aşmak amacıyla bir yıldır yoğun çaba harcamaktadır. KAFFED Genel Kurulu sonrası AKP Genel Başkan Yardımcısı ve Eski MEB Bakanı Sayın Hüseyin Çelik ile görüşülmüş, onun yönlendirme ve destekleriyle Milli Eğitim Bakanlığı ile görüşmeler yapılmıştır. Bu görüşmelerde kursların Halk Eğitim Merkezleri ile işbirliği içinde açılabileceği ve böyle olması halinde gerekli maddi desteklerin Bakanlık tarafından sağlanabileceği belirtilmiştir. Bunun üzerine her iki dil konusunda uzman eğitmenlerimizin uzun çabalarıyla iki ayrı müfredat programı hazırlanarak Milli Eğitim Bakanlığına sunulmuştur. Yapılan çalışmaların amacı, Adige ve Abaza dillerini bilimsel metotlarla öğretmek, korumak ve yaşatmaktır. Konusunda ilk olan bu çalışmaların tüm toplum tarafından desteklenmesini bekliyor ve umuyoruz. UNESCO tarafından yapılan dil sınıflamasında* tehlike altında olan diller sınıfına sokulan Kuzey Batı Kafkas Dil grubu içinde yer alan Adığece veya Abazaca ‘nın Ubıhça gibi tarih sahnesinden silinmesini istemiyorsak bu taleplerimize hep birlikte sahip çıkmalıyız.  KAFFED bu gerçeğin bilinciyle çalışmaya devam edecektir.p> * Potansiyel tehlike altındaki diller: Sosyal ve ekonomik olarak hakim dilin baskısı altında olan ve çocukların dili konuşmamaya başladığı diller.p> * Tehlike altındaki diller: Çok az ya da hiçbir çocuğun dili öğrenmediği, dili iyi konuşan en genç insanların genç yetişkinler olduğu diller.p> * Ciddi şekilde tehlike altındaki diller: Dili iyi konuşanların 50 yaş ve üzeri olduğu diller.p> * Can çekişen diller: Dili iyi konuşan bir avuç, genellikle çok yaşlı insanın kaldığı diller.p> * Ölü diller: Konuşan kimsenin kalmadığı diller.p>nanKaffed

Öteki olmak, öteki’ni anlamak…

…. seni tanıdığım zamana küskün bir ateş bırakıyorum unuttuğum yere küçük bir çöp çünkü bana yalnız ve yalnız evini bulamayan çocuklar güven veriyor artık kuzeye çekiliyorum buğdayların yeşil kaldığı fil mezarlığının ön girişine tek mülküm olan tenimle zamanın zar gibi inceldiği kuzeye çünkü ben nereye baksam beyaz bembeyaz bir yalnızlık nereye dönsem nereden dönsem dişler arasında kederli bir portre buluyorum Küçük yaşlarda saçlarım sarıydı benim. Sonra, kumrallaştı. Beyazlaşmasıyla azalması aynı süreci izledi. Dolaysıyla, beyazlaşmasıyla azalması birlikte gidiyor şimdilerde…Sarı saçlarımla sokağa çıktığım zaman komşular, ‘ baksana saçlarına, yeşil gözleriyle göçmen çocuğu bu derlerdi’. Göçmen demeleri iyiye mi işaret ederdi kötüye mi anlamıyordum ama, ben kendimi yabancı, kabul görmemiş hissederdim…Uzaklaşmak isterdim oradan. Çünkü, soracakları sorulardan korkardım. Daha doğrusu sorudan korkardım. Sık sık mahalle değiştirdiğimiz için, her yeni mahalledeki akranlarımızın da bizi aralarına almaları kolay olmazdı. Onların güvenini kazandıktan sonra artık ‘çirkin ördek yavrusu’ gibi, aralarına karışır giderdik. 50’li yıllarda kente gelmiş bir aile olarak, küçük de olsa, yaşadığımız kentte Çerkes aile sayısını bilirlerdi bizimkiler. İki elin parmakları kadar bile değildi bu sayı…Sırayla bir birlerine ziyaret eden bu aileler dışında, pek görüştüğümüz kimse olmazdı komşulardan. Daha sonraları kiracı olduğumuz evlerde altı aydan çok oturmadığımızı hatırlıyorum. Sürekli yeni ev bulunur, taşınırdık. Genellikle, bu yeni ev oturulan eve ve eski oturduğumuz evlere uzak yerlerde aranır, bulunurdu. İki hafta sonra da, yeni giysilerimiz giydirilir, ailece eski ev sahiplerimize ziyarete giderdik. Akraba ziyareti gibi…Çok sonraları bu davranışın bir çevre edinme amacıyla bilinçsizce yapıldığını anladım. Saçlarımızın sarı, kumral hatta beyazlaştığı dönemlerde de bu yabancılık, ‘öteki’ olma durumu değişmedi. Bizim hissetme derecemiz yükseldi-düştü ama biz hep öteki idik…Tebdil-i mekanda her zaman ferahlık olmuyor… ‘Öteki’ olmak kimseye kolay bir yaşam sunmaz. Başka bir etnik coğrafyadan gelmiş olmakla, öncelikle sana kuşkuyla bakıldığını hissedersin. İzlendiğin duygusu hep canlıdır belleğinde. Sana bakan gözler, meraklı ve kuşkuludur.’Alıştınız mı buraya, beğendiniz mi buraları?’diye sorduklarında biz; ‘bizi kabul ettiler mi, beğenildik mi acaba’ anlamı taşır, verdiğimiz yanıt ne olursa olsun. Onlardan olmaya çalışmak, onların güvenini kazanmakla mümkündür. Güvenilir olsan da, kabul görsen de; ne yaparsan yap, öteki olmaktan çıkışı, kurtuluşu yoktur. Bir kez köklerinden kopup başka bir etnik coğrafyaya sürüklendiğin zaman, sürekli arkandan gelecek bir duygu-kavramdır artık öteki olmak. …. Şu sıralar,’dönüşçü’ olmak,’kalıcı’ olmak gibi tuhaf kavramlaştırmalar tartışılıyor.’Dönüşçüler’ sağcıymış da ‘kalıcılar’ solcuymuş 70’li yıllarda. Bu tartışma uzadığı için de giderek ilginç sonuçlarla, yargılara varılmaya da başlandı gibi. Hatta Yusuf Taymaz o zaman yürütülen tartışmaların tutanaklarını yayınladı. Derneklerin federasyonlaşma toplantıları yapıldığı o yıllarda ilki Kayseri’de, ikincisi Ankara’da, üçüncüsü de Antalya’da yapılmıştı. Bu girişimin aktiflerinden ve üç toplantıya da katılmış biri olarak, derneklerde yapılan bu tartışmalar tamamen derneklerin merkezileşme ve federasyonlaşma toplantılarıydı. Öte yandan yeni yayına başlayan Yamçı dergisi çevresinde kümelenen arkadaşlar anayurda göç etmeyi savunuyorlardı. Ancak bu arkadaşlar sağcı değil idi. Konjoktürel olarak farklı ideolojileri olan arkadaşlardı. Ve iz düşümü bir siyasi duruşları da vardı. Federasyonlaşma, Ankara toplantısı yürütülürken tüm akşamları da Demirtepe’de bir evde bu arkadaşlarla tartışmıştık. Kalabalık denecek bir tartışma gurubu olmazsa da, Maraş, Bursa, Ankara, Antalya ve İstanbul’dan gelen guruplar olarak yürütülen tartışmalardı. Tartışmaya katılan arkadaşları hemen hemen ismen de hatırlıyorum. Tartışmanın ana ekseni, göç etmek ya da kalmak değildi. Anavatana göç etmek, Çerkes toplumu için bir var olma biçimi olarak savunulan ‘teze’ karşı; göç etmek/ettirmek ne kadar mümkündür. Öte yandan göç, bir toplumun ideolojisi olabilir mi? şeklindeydi. Dolayısıyla anavatana göç etmeyi savunan arkadaşların dışında kalanlar kimseye ‘göç etmemeli’ demedi hiçbir zaman. Göç etmemenin siyasetini de, propagandasını da yapmadı. Göçün kişisel bir tasarruf olduğunu, isteyenin bu tasarrufta bulunabileceğini; göç etseler bile, var olan farklı sorunlarının yine olacağı savunulmuştur. Hatta birine ‘göç et’ demenin nasıl bir ‘hak’ olduğunu da konuşmuştuk tartışmıştık. Dolayısıyla birçok arkadaş Türkiye’nin sorunlarının çözüleceği siyasal- sistem değişikliği çabası içinde enerjilerini yoğunlaştırdılar. Ortak bir duruş çıkmamıştı o toplantılardan. Ancak o toplantılardan sonra anayurda göçü savunanlar kendilerini bu fikir etrafında konsolide etmişlerdi. Tarih bu iki tartışma grubunun düşündükleri doğrultusunda oluşmadı. Ne Türkiye’nin, dolayısıyla içindeki Çerkes’lerin de sorunlarını çözecek bir ideolojik- sistem değişikliği yaşandı, ne de; Anayurda göçü savunanlara uygun bir göç dalgası yaratabildi...Ancak, Anayurda göç fikrinin oluşmasında etkili olmuşlardır… …. Bütün bu tartışmalar son otuz yılın yaşama biçimlerini de şekillendirmiştir. Türkiye’de son askeri darbenin tozu dumanı yatıştı. Dünya siyaseti iki kutuplu ideolojik ayrışmadan, Sovyetler Birliğinin dağılmasıyla tek kutuplu dünyaya dönüştü. Dünya küreselleşti. Muazzam hızda ve boyutta gelişen haberleşme-iletişim araçlarıyla bilgilenme ve enformasyon kolaylaştı. Dünya ekonomisi globalleşti. İletişim ve bilgi çağı, dünyayı kocaman bir köye dönüştürdü. Halkların zengin olanı daha zenginleşirken, yoksulluk sınırı genişledi ve kıtalar boyutunda etnik coğrafyalar açlık sınırının altında yaşamaya itildiler. Açlıktan topluca ölen topluluklar veya halklar gördük. İki büyük dünya savaşındaki cephelerden çok cephelerde savaşlar, katliamlar ve soykırımlar yaşandı, yaşanıyor.’Büyük insanlık’ bu savaşları televizyon dizileri gibi akşamları televizyon koltuklarında izledi, izliyor. Politika tek kutuplu dünyadan sıkıldı ve dünyayı eğip bükmeye, oyun hamuruyla oynar gibi, şekilden şekle sokmaya başladı. Önce Zengin Kuzey-Yoksul Güney diye kutuplaştırmak istedi, olmadı. Sonra Amerika –Avrupa Birliği kutuplaşması da tutmadı. Bir ara Şanghay kaplanları (Şanghay beşlisi) istenilen ayrışmayı sağlamadı. Siyasi islamın11 Eylül ikiz kulelere saldırı olayıyla birlikte, Siyasi İslam’la – Amerika Birleşik Devletleri arasında dünya siyaseti konsolide edildi. Real sosyalist ekonomiler yerini, liberal ekonomilere bıraktı. En son akla gelecek olasılıklardan biri olan Araplar diktatörlerine karşı ayaklandılar. Son 30 yılın dünya, bölge ve ülke politikalarına yön veren politik aktörlerin tamamına yakını gündemden düştüler. Konumuz açısından tüm bu ve buna benzer değişimler içinde, Sovyetler Birliğinin dağılması daha çok önem taşıyor. Yıllarca bastırılan etnik ve dini kimliklerin özgürleşmesiyle, çok ciddi etnik ve dini boğazlaşmalar yaşandı. Dünya’nın üçte biri denilebilecek coğrafyasında liberalizmi öğrenmeye çalışan eski komünistlerin yarattığı muazzam bir ekonomik boşluk demek olan, Rusya Federasyonu ortaya çıktı. Muazzam bir işsizlik, üretmeden tüketen, eskiye duyulan öfkeyle talan, eskiyi atıp yerine yeniyi koymayı ilke edinen, çılgın bir tüketim toplumu, doğal kaynakların ihracıyla ayakta duran bir ekonomi. Kabak çiçeği gibi açılıp ‘kapitalizmin nimetlerine ‘ saldıran tuhaf, şuursuz ve kıygısız milyonlar. Çok zengin bir azınlık ve çok yoksul bir çoğunluk. Orta sınıfı oluşmayan (ekonomide volan kayışı) gelecekle ilgili umudun diri olmadığı, işsizlik ve yoksulluk içindeki bu nüfusun içinde, sürekli güçlenen radikal inanç gurupları. Kaybetmenin bir kazanç gibi görülebilen ve gösterilebilen tek duruş olan radikal inanç gurupları.’Bu dünyayı kaybetmiş, öbür dünyayı kazanmak’ isteyen var oluş biçimi. Yıkılan eski değerlerin yerine ikame edilen derme çatma yeni değerlere uyum sağlayamayan eski kuşaklar. Kapitalizmi bilmeden öğrenmeye çalışırken kapitalistleşen ve televizyon kültürü denilebilecek her Amerikanvari şeyin, kapitalist kültür zannedildiği yeni yaşama biçimi. Eskiden bastırılmış, ertelenmiş her şeyin geri dönmesi, yeniye uyum için yapay çabalar (en yaygın tüketilen şeyler arasında, pizza, patates kızartması, kolalı içecekler, her türden ciklet ve muz…). Yoksulluk, işsizlik, uyuşturucu, inanılmaz derecede yaygın alkol tüketimi, kriminal ve ideolojik suçlardaki önlenemeyen artış, suçun ve suçlunun her düzeyde iktidar olarak örgütlenebildiği, uluslar arası hukuk kriterlerindeki eksiklikler, var olan yasaların da uygulanmasında keyfilik, devlet yönetimine atamada kabile-aile temelinde kayırma, yaygın rüşvet ve umutsuzluk…Güçlü olanın kendi ‘yasalarını’, yasalara uydurabildiği özel bir coğrafya…Karşılıklı güvenin değil, devletin bireye, bireyin bireye ve bireyin devlete olan güvensizliğinin esas ve meşru görüldüğü coğrafya…Kısaca, kapitalizmin en vahşi biçimini benimseyen bir coğrafya…Toplumu gösteriş budalasına çeviren azgın bir tüketim ekonomisi… …. Bu kocaman coğrafyanın, en sorunlu, en çalkantılı bölgesi, Kafkasya…ikilemler coğrafyası. Bir tarafta olağanüstü zengin tarımsal kaynaklar, yetişmiş genç nüfus, yer altı zenginlikleri, turizm tesis ve olanakları, orman zenginliği. Diğer tarafta, işsizlik yani istihdam sorunu. Üretimsizlik, eğitim kalitesindeki ciddi düşüş, hızla değişen kentsel yaşam. Köylerdeki hemen hemen yaşam koşullarının imkansız hale gelmiş olması. Zenginlik de yoksulluk da uçlarda, orta sınıf, küçük ve orta ölçekli üretim ya da işletmelerinin yokluğu… Merkezde gelişecek olumlu gelişmeler ve olumsuzluklar, periferlerdeki etkisi çok daha yüksek olmaktadır. Merkezin her zaman ‘vitrin’ özelliği taşıyor olması, bir anlamda ‘amiral gemisi’ özelliği taşıması; uzakların yeteri kadar önemsenmemesi ve kenarların değişime daha fazla direnmesi gibi özellikler de kayda geçirilebilir. Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla, Kafkasya’daki sonuçları doğal olarak, kendi özelliklerine, hatta tarihsel süreçteki yaşanmış sorunlarla yüzleşerek, çözülmemiş problemleri temelinde kendine özgü farklılıklar olarak yaşanmaktadır. Sovyetler döneminde bastırılmış her şey dizgininden boşaldı. Değişim döneminin zorlukları ve yarattığı boşluk, bu boşluğun devlet tarafından doldurulma sürecinde yaşanan olumsuzluk ve yetersizlikler, aradan geçen yirmi beş yıllık süreçte güçlenen düş kırıklıklarına bağlı nihilizm ve gelecekle ilgili umutsuzluk, geleceğe olan güvensizlik dik yamaçtan yuvarlanarak büyüyen kartopu gibidir…Çeçenistan savaşı merkez üssünden radikal Siyasi İslam, önce Osetya ve İnguşetya’ya buralardan da, Kabardey Balkar Cumhuriyeti’ne ve Adıgey başta olmak üzere, İç ve Güney Kafkasya’ya doğru hızla yayılmaktadır. Bu yayılma bir propaganda faaliyeti veya inanç özgürlüğü temelinde talepler şeklinde değildir. Buradaki adlandırmayla ‘partizan savaşı’ şeklinde yürütülmesi, zaman zaman merkezde düzenlenen büyük eylemlerle son derece etkilidir. Eylemcilerin bilgilendirme ve enformasyon araçlarından yoksun ve yetersiz olmasıyla eylemler her türlü karanlık işlerin tezgahlanabileceği sisli bir ortam yaratmaktadır. Zira zaman zaman eylemcilerin üstlenmedikleri eylemler de azımsanmayacak sayıdadır. Başlangıçta, emniyet ve askeri güçlere ve bireylere karşı yürütülen siyasi suikastlar bir süredir alanı genişletmişlerdir. Son iki ayda on beş civarında polis, polis müdürü, bölge müftüsü, bir etnografya profesörü, bir belediye başkanı on civarında sivil öldürülmüştür. Hastalara kan vermenin ‘tanrının işine müdahale’ sayıp doktorların ölümle tehdit edildiği boyutlara varan kör bir teröre doğru hızla giden bu gelişmeler, toplumda yılgınlık ve korku dışında sempati yarattığı görülmemektedir. Aynı süreçte gelişmeler güney Kafkasya da farklı bir süreç izledi. Abhazya’nın Gürcüstan’dan ayrılması için yürütülen savaş ve Güney Osetya’yla Gürcistan arasındaki sorunların zaman zaman silaha başvurulması. Bu iki sürecin merkezinde zor ve silahın, yani savaşın olmasına rağmen tüm Kafkasya halklarının birlikteliğine, ortak düşünmeye, ortak akıl üretmeye birlikte hareket etmesine hizmet etmiştir. Bu tür haklı başkaldırı ve taleplerde, kolayca birlikte davranma yeteneğinin olduğunu göstermiştir. Bu, altı önemle çizilmesi gereken bir durumdur aslında. Sadece savaşla değil, ortak siyaset ve diplomasi geliştirebilme yeteneğini de göstermiştir. Gürcistan’ı bölgede tecrit etmiştir. Kolayca görüleceği gibi, Kuzey Kafkasya’daki siyasi gelişmeler ve farklılaşma halkları bölen, Güneydeki gelişmeler ise birleştiren bir fonksiyon taşımıştır ve taşımaktadır. Çok genel anlamda (aslında burada altı çizilmeye çalışılan her konu başlı başına birer ayrıntılı inceleme konusu olacak kadar önemlidir) panaromik olarak bu görüntü, içeriden ve dışardan bakılarak, cevaplandırılmaya muhtaç sorular üretmektedir. Ne kadar çok soru üretirsek ve bu sorulara vereceğimiz ortak aklın ürünü ortak yanıt ve çözümlerle, bölgesel doğru düşünceler geliştirebiliriz. Bunu bir kez olsa da yapmalıyız ve gecikmeden … …. İçeriden bakışla, Anavatana göç etmek konusunda duygusal ve kültürel çerçevesini Sezai Babakuş’un 12.01.2011 tarihinde www. kafkasfederasyonu.org ‘da yayınlanan, ‘ dönüşçünün türküsü’ yazısında çok güzel çiziyor. Sezai Babakuş’un yazısına bir ‘zorluk’ da ben eklemek isterim. Aklımıza ve başımıza gelen zorlukları Sezai’nin yazısına eklersek; zorluklar da bir arada derli toplu durabilir. diasporada öteki olan Çerkesler anavatana döndüklerinde durumları değişiyor mu? Bu soruya evet demeyi her şeyden çok isterdim. Döndüğünde, burada da öteki durumundasınız. Buradaki ötekileştirilme; Türkiye’den gelenler, Suriye’den gelenler yani genel anlamda dışarıdan dönenler oluyorsunuz.Kimse, buraya dönünce, coşkuyla karşılanacak sanmasın. Ayrıca, diasporada öteki olmaktan çok daha ağır gelir, Anavatanında öteki olmak. Belki de bu, Anavatanı terk etmenin ömür boyu sürecek bir bedeli ya da cezasıdır. Kimileri geldiğin yerlerde ‘tutunamadığın için’ şansını denemek için gelmiş diye düşünürken, kimileri de bunca olumsuzlukların harmanlandığı coğrafyaya gelmenin bir ‘fedakarlık’, kimileri de bir ‘yiğitlik’ kabul eder. Ama öteki’sin sen yine de…İlk sürgünde gidenler mi gerçek Çerkesler, yoksa kalıp Anayurtlarında sabır ve sebat gösterenler mi? Tartışması gibi. Tıpkı gelenekler, gidenler tarafından götürüldü ve diasporada korundu kalanlar gelenekleri değiştirmiştir koruyamamışlardır dolayısıyla gidenler gelenekleriyle gerçek Çerkes ’dir diyenlerin olduğu gibi…Dönenler burada da yakın evlerde ya da yerleşimlerde yakın oturmakta, ortak kendi mekanlarını oluşturmaktadırlar. Bu diasporada kaybolmamak için geliştirilmiş içgüdüsel bir tedbirdi. Ama bunun burada yanlış olduğunu görmek gerek. Diasporada kaybolmamak, eriyip benzeşerek yok olmamak için, farkın yeniden yaşanması ve yeniden üretilmesi için topluluklar halinde durmak doğruydu. Ama burada yayılmak, erimek benzeşmek gerek. Muhacerette güdüsel refleks olarak öbekler oluşturmak sorunu ve entegrasyonu zorlaştırmaktan başka işe yaramadığı gibi; hayal kırıklığı yaratmasına ve diasporaya geri dönüşleri de etkilemektedir. Suriye’den dönen yirmi yıldır burada yaşayan bir arkadaşım, iki bin dört yüz civarında Kabardey Balkar Cumhuriyeti’ne geri dönen hemşerilerinden yüzde doksanın Suriye’ye geri döndüğünden söz etti. Bunların içinde annesi ve babası da var…Yönetimin ilgisizliği, kültür ve yaşama biçimindeki uyumsuzluk, duruş ve davranışlardaki beklenmedik tutarsızlıklar onlar için burasını yaşanmaz hale getirmiştir. Diasporada öteki olmak neyse de, anavatanında aynı temelde öteki olmak çok daha ağır geliyor olsa gerek. Dedim ya, bir kez öteki olursan yaşamın boyunca kimliğine iliştirilmiş bir sıfat olarak taşıyacaksın. Alışmaya çalışmaktan başka ne yapılabilir acaba, başka öteki olanları anlama çabasından başka…

Ayağında Kundura…

Vara vara vardım Sivereğin hanına Hancı dedi, yorgundur yatak serin eyvana Ordan zalim geldi dedi o urfa çocuğudur Atın onu zindana (Gazel, Urfa) ‘Ayağında kundura’ türküsü ile keşfedilip ünlü olduğunda belki de ayağında kundura yoktu. Bugün artık seyahatlerini özel uçağı ile yapıyor. Bilinen ve itiraz edilip reddedilmeyen hikâyeye göre inşaatlarda soğuk demir bağlarken keşfedildi. Sesi gibi yüzü de yanık ‘Urfa çocuğu’ olarak tanındı. Ürkek ve tedirgin afişleri şehrin duvarlarını kapladı, hızla şöhret oldu. Ünü parladıkça skandalları arttı. Bir ara skandalları şöhretinin önünde idi: Kadın dövme, suça azmettirme, çete bağlantısı, Avrupa konserlerinde Kürtçe türkü okumak, eğitimsizliği, kenar mahalle kültürü sayılan çiğ köftesi gibi… Lahmacunu, otobüs taşımacılığı, televizyonu, otelleri, inşaatları gibi ticari alanlarda da sık konuşulurdu. Önce ayağına kundura geçirip başladığı şöhret yolculuğunda başarılarının yanında geldiği yer, hastane yoğun bakım servisi. ‘Çok gezen pabuç bok getirir’ derler ya, durumu tam da öyle bu sıralar. Çünkü birkaç gün önce vuruldu… Vurulduğu andan itibaren ülke gündemine yerleşti. Ulusal TV’lerde ana haberden birinci sırada yirmi dakika. Durumuyla ilgili özel oturumlar düzenleniyor. Eski-yeni emniyetçiler, kroki eşliğinde güvenlik zaafları anlatıyorlar. Taksici ve kebapçı esnafı pankart açıp sloganlar atarak, İ.Tatlıses’e destek yürüyüşleri yaptılar. Başbakan da Rusya’ya giderken hava alanında, Tatlıses’le sms’leştiğini açıkladı. Tatlıses’in bir sms’ini de okudu. ‘Delikanlı yanınız bizi etkiliyor’ mealinde. Başbakanlığı ile ilgilenmemiş sanırım. Başbakanın yolladığı mesajları öğrenmemiz için Tatlıses’in ayağa kalkmasını, konuşur duruma gelmesini bekleyeceğiz artık. Başbakanın ‘ beraber çıktık biz bu yollara’ gibi Türk sanat müziği tarzını biliriz. Hani şu M. Kemal’in ‘ maya dağdan kalkan kazlar’ meselesi gibi… Tatlıses dinler mi, dinler miydi belli değil. Ama beş kez mobil telefondan mesajlaşacak kadar kanki’ler besbelli… Sesinin en genç, güzel ve etkili döneminde herkes nefret derecesinde tavır almıştı. Sesi yaşlandı, kendisi zenginleşti. Nefret edenler şimdi hayranları… Sesinden mi? Kendisinden mi? Tartışmalı durum. İnşaat işçisi iken keşfedilip ünlü ve zengin oldu. İnşaatlar yaparak satarken vuruldu… Vukuat alanı inşaatlardan çıkamıyor gibi… İşler iyice zıvanadan çıktı. NTV de 5n1k haber programında bir tıp profesörünü konuk etmişler. Masada bir sürü model beyin ve kafatası malzemesi. Avucunda koca bir model beyinle, Hamlet’ten ‘tirat’ atacak zannederken, ‘önce ülkemizin medarı iftiharı ünü sınırlarımızı aşmış türkücümüze geçmiş olsun ‘ diye yapay zekâ ürünü bir girişle başlıyor. İlginç buldum. Acaba İ.Tatlıses dinliyor mu evinde, ya da araba kullanırken? Tıp öğrenciliği yılları muhtemelen Tatlıses’in sanat hayatının ilk dönemleridir. Acaba o zamanlar dinliyor muydu? Konu geçmiş olsun dileği değil, bunun için yaptığı güzelleme… Dayaktan deliye çevirdikten sonra toplumca ‘omuz verip’ Tatlıses’in dayağından ve yatağından sürükleyip çıkartılan dansöz hanımın da, ‘Onu gizlice ziyaret ettim. Onu sevgim yaşatacak’ diye demeci basıldı gazetelerde. Tamam da seni kim yaşatacak o tekrar kanlanıp canlanırsa… Eskiden, ıyyy!!! İbrahim Tatlıses miiii? ( onlar İbo demez…) diyenler şimdilerde hayran kitlesini oluşturuyor… Anadolu’da ‘iki taşınma bir yangına bedel’ derler. O hesap, bu musibet iki nasihata bedel… Biri, toplum olarak her konuda artık iyice kişilik yarılması halimiz galebe çalıyor her konuda. Dün nefret ettiğin varoluş biçimin, bugün temel yaşama şeklin olabiliyor. Dünün keskin solcusu, bugünün ulusalcısı. Bir ödül töreninde Ahmet Kaya’ya çatal bıçaklarla saldıran linç kitlesi bu türlerdir. İstanbul’un hem fetih yıl dönümünü hem de düşman işgalinden kurtuluş yıldönümünü aynı kişiler kutluyor… Bir yeri ‘işgal ettik’ diye kutlama yapan tek toplum Türk toplumu. Amerikalılar bile ‘keşfettik ‘ diyorlar… Bu bütün illerde bir şekilde kutlanır, anılır… İyice şizofren olduk… İkincisi ise daha sosyal psikolojik durum. Büyük sermayenin ayağı kaydırılıp devrildikten sonra hemen yerine Anadolu sermayesi yerleşti. ‘Anadolu kaplanları’ merkeze pay için koşturup gelirken kenardaki kültürü de taşıdı. Merkezin kültürü merkezden kovulmadı ama ‘kaplanların’ kültürü belirleyici iyice artık. Eski kültüre de bir yer bıraktılar… Tesettür giyime ‘kara fatmalar’ gibi sıfatlar takılırken, Cemil İpekçi çizimleriyle olunca kabul görüyor. Dindar erkeklerin ceplerinde taşıdıkları el işi ince örgü takkeler artık taşınmıyor. Metroseksüel giyimli cami cemaatlarını görmek zor değil. Dindar kadınları ve erkekleri giydiren koleksiyonların üretilip ‘defile edilmesi’ sık görünür oldu. Otel, motel ve sayfiye yerlerinde artık dindarların ağırlığı iyice görülüyor. Onlar da anladılar ki cennet aslında dünyada. Ya da somut görünen dünyadaki maddi cenneti yaşamanın ne zararı var ki… Düşünce dünyasında tasavvur edilen cennet yoksulların cenneti idi zaten. Yalılar, köşkler el değiştiriyor. Lüks lokantalar, kafeler artık iç içe yaşam kanıksandı… İslami sermaye ve yeni kültürü her alanı dolduruyor ve her türlü öteki kültür ile etkileşiyor. ‘İçki kullanmamak kaydıyla’ kamuya açık alanlarda her şey yaşanıyor dindarlarca… Tek fark alenî içki tüketilmiyor olması hemen hemen… Viski-çiğ köfte kültürü ile Dünya mutfaklarından spesiyaller ve pahalı şarap sofraları iç içe... Hem de hayli karşılıklı geçişken şekilde. Bu durum Özal’la başladı. Muhalif kültürün içi boşaltılıp sistem içine alındı. Livaneli türden müzik örneklerinde olduğu gibi. Arabeskle barışıp şarkıları seçim kampanyalarında ‘parti marşı’ olarak kullanılınca, partilerin taraftarlarının da müzik kültürü oldu… Siyasi İslam kendi içinde ‘ilahi’ okumak, ‘zikir’ yapmanın yanında, kamuya açık alanda ‘islami Rock’, ‘islami Rap’ tarz müzik üretip yaymaya başladı. Özal döneminin genel özelliği, dinî mesaj vermekle sınırlıydı. Tarikat-cemaat ziyaretleri, Cuma namazlarında cami cemaati içinde görünmek, ‘ulusa sesleniş’ metinlerine serpiştirilen dinî söylemlerle sınırlıydı. AKP döneminde köşkten başlayarak gecekondulara kadar İslami yaşam biçiminin yeniden üretilmesi yaşanıyor. Özal dikkat çekerken, Tayyip; ’ yapın-yaşayın’ diyor. İktidar gücünün konsolide edilmesinde AKP son derece maharetli. İkili bir ilişki yürürlükte artık: İktidarda olan güç ve iktidarda olan düşünce arasındaki ortaklık ezici bir çoğunluk yaratmış görünüyor. Fethullah Gülen ‘düşüncesi’ iktidarda, Tayyip Erdoğan’ın temsil ettiği ‘güç’ yürütme olarak iktidarda. Bu ortaklığa yakın olan her türlü kişisel veya kurumsal güçle işbirliği titizlikle devşiriliyor. İbrahim Tatlıses ile Tayyip ilişkisi başka nasıl açıklanır ki? Bir tür siyasi ticaret veya karşılıklı çıkar ilişkisi. Düşündürücü olan şu: Popüler kültürün kendisini yaşamadan seviyor(muş)gibi mi yapıyoruz? Pop müzik değil de, pop sanatçı mı seviyoruz? Yoksa, pop- Arabesk müzik gizli gizli dinler miydik muhalif zamanlarımızda da? Yoksa onların toplumun önemli bir kesimi üzerindeki etkisine mi eklemleniyoruz? Ve nihayet, güçlü bir ses dahi olsa muhalif bir kibirle periferi kültürüne karşı olmayı marifet mi sayardık? Bundan bir şey olmaz diye Pavarotti’yi de yollamamış mıydık zamanında? Başbakanın Rusya Federasyonu ile imzaladığı Nükleer santral anlaşmasının haberi basın-yayında beş dakika bile yer almazken, toplumca bir zamanlar ‘aforoz’ ettiğimiz bir şarkıcının vurulmasına bu kadar ilgi göstermemiz, bu ilginin arkasındaki gücün kendisi ve niyeti düşündürücü değil mi? Kenar mahallenin kültürü merkezin kültürü diyebiliriz belki de artık. Kim bilir, Nükleer santral yapıldıktan sonra, olası deprem ya da kaza sonrası ortaya çıkacak ölüm ve felaket tablosuna sakladık yazı ve yorumlarımızı… En azından sağ kalacak olanlarımız…

Bir Tuhaflık Var

Çerkes dünyasında son dönemin en önemli ve en sıcak konusu KBC’deki terörizm sorunudur bana göre. Mesele artık bölgenin kalkınmasını, ekonomik durumunu, sosyal problemlerini unutturacak düzeye gelmiş durumda ne yazık ki. Gün geçmiyor ki birileri öldürülmesin, gün geçmiyor ki bir yerlerde bombalar patlamasın, gün geçmiyor ki bir Adığe ocağına ateş düşmesin. Yakın zamana kadar emniyet güçleri ile aşırı dinci bir kesim arasında geçen mücadelenin alanı, artık iyiden iyiye genişlemiş durumda. Sokaktaki insanı yakıyor artık bu ateş. Çerkes halkının yetişmiş fertlerini,ailelerini,evlatlarını yakıyor. Bir kısım silahlı adam, istedikleri zaman istedikleri yerde istedikleri kişinin yaşamına kastedebiliyorlar, istedikleri insanı tehdit edip evini aracını bombalayabiliyorlar. Bütün bu olaylarda bana göre çok dikkat çekici bir nokta var. Emniyetin KBC’de aranan teröristler listesine bakınca, bunlardan çoğunun Balkar Karaçay ve Adığelerden oluştuğunu görüyorsunuz. İçlerinde bir Çeçen bir Dağıstanlı ve bir iki tane de Rus var. Yani birleştireni sözüm ona “din kardeşliği” olan çok milliyetli bir çete bu. Cinayetlere bakıyorsunuz. Öldürülenlerin bütünü Çerkes. Aralarında bir tane başka halktan insan yok. Eldeki bu fotoğrafa bakınca, KBC’deki terörün söylendiği gibi sadece dışarıdaki veya içerideki bazı güçlerin işine yaramadığını görüyoruz. Bundan, birlikte yaşamak zorunda bırakıldığımız ve dost mu düşman mı pek belli olmayan komşularımızın da gayet memnun olduklarını düşünüyorum şahsen. Daha da ileri giderek söyleyeyim; Çerkes camiası içerisinde bir kısım içten pazarlıklı satılmışların da ellerini ovuşturarak olan biteni seyrettiklerini düşünüyorum. Her gün Çerkes halkının en seçkin insanları ölüyor, her gün Çerkes halkının en verimli çağındaki gençleri yok ediliyor. Her gün Çerkes halkı bir korku girdabına salınmaya,kendi kardeşinden şüphe eder hale getirilmeye,kendi geleceği hakkında söz söylemekten ve kendi yaşam biçimini seçmekten men edilmeye çalışılıyor. Artık açıkça görülüyor ki yapılan şey halkımıza karşı apaçık bir saldırı, sindirme ve etkisizleştirme operasyonudur. Bütün bunların din adına veya falanca gücün çıkarları adına yapılıyor olması hiçbir şey değiştirmiyor bizim için. Bu bizim halkımıza açılmış ve ismi konulmamış bir savaştır. KBC’nin başındaki Kanoko'yu çaresizlikten kıvrandıran da bu durum bana kalırsa. Bütün risklerine rağmen ,sivil halkın silahlandırılmasını istemesindeki neden de bu olsa gerek. Çünkü defalarca güvenlik birimlerinin doğru dürüst çalışmadığını,güvenlik güçlerine söz geçiremediğini, pratik işleyişte onların Moskova’ya bağlı olduklarını bizzat kendisi söyledi. İş o noktaya geldi ki “Bölgemdeki güvenlik birimlerini bana bağlayın, 6 ayda bu sorunu çözeyim” diyerek meydan okudu açık açık. İl ve ilçe giriş çıkışlarında birkaç polis ve bir iki asker ile göstermelik önlem almanın, araçları durdurup aramanın bir çözüm olmadığını herkes biliyor. Bu durum, çözüm bulması beklenen birimlerin bir şeyler yapıyor görünmesinden başka hiçbir işe yaramıyor bana kalırsa. Dolayısıyla, her ne kadar bunu açıkça dillendiremiyorlarsa da merkezin bu soruna çözüm bulacağından veya bulmak istediğinden pek ümidi olduğunu sanmıyorum yerel idarenin. Hal böyle olunca, nerede tezgahlandığı belli olmayan bu oyuna engel olmak için kendi çözüm yollarını aramak, kendi yöntemlerini geliştirmekten başka çaresi kalmıyor bölge yönetiminin. Ya oturup başınıza örülen çorabı seyredeceksiniz, yada kendi imkanlarınızla buna engel olmanın yollarını arayacaksınız. Çegem'deki 5 polisi öldürenlerin (5. polis bu gün hastanede öldü) o bölgeden çıkmaları, hele hele bahsedildiği şekilde bir otomobil ile çıkmaları kesinlikle mümkün değil. Aynı günün gecesi bir köyün girişinde ekip otosunu tarayıp, köyün içerisine kaçanların da. Demek ki katiller aramızda dolaşıyorlar.İşlerini bitirip evlerine gidiyor, aileleriyle sofraya oturuyorlar belki de. İşte bu nedenle aileler kendi çocuklarına sahip çıkmaya çağırılıyor,aksi halde cemiyete hesap vermekle tehdit ediliyorlar Sivil toplumun bu olan bitene tepki göstermemesi kanaatimce bir çok farklı nedene dayanıyor. Bunların başında örgütsüzlük geliyor. Bir başka önemli neden ise güvensizlik. Toplumun her kademesine yerleşmiş olan rüşvetçilik, kişisel çıkarcılık,mal mülk edinme hırsı ve bana necilik ilkel bir ayakta kalma içgüdüsünü baskın kılıyor, insanlar kişisel olarak tepki duyuyor olsalar da bir adım öne çıkıp bunu yüksek sesle dile getirme cesaretlerini kaybetmiş durumdalar. Bu ilelebet böyle kalacak demek değil elbette. Mutlaka bu gidişat bir yerde halka çarpıp parçalanacak, bundan eminim. Fakat önemli olan bunun en kısa sürede en az zayiat ile atlatılmasıdır. Bazılarının söylediği gibi, bu durum bölgeyi istikrarsızlaştırmak isteyenlerin işine yarıyor olabilir, veya Moskova’da iktidara oynayan birilerinin, veya bölgede halkımızın daha da güçsüzleştirilmesinde menfaati olan bir başkalarının işine yarıyor olabilir. Belki hepsinin aynı anda işine yarıyor da olabilir. Fakat kesin olan bir şey varsa o da gidişatın bizim aleyhimize olduğudur. Bir yıl önce tüm RF.nda ekonomik gelişme ve kalkınmada dördüncü sırayı alan KBC, bu gün Dağıstan ve İnguşetya ile birlikte en riskli bölge haline geldi bir anda. Bu kirli oyunda halkımız piyon, topraklarımız satranç tahtası olarak kullanılırken olan bitene sessiz kalmak kendi felaketini hazırlamaktır. O nedenle, halkın kendisinin bu soruna müdahil olup çözüm bulmasından başka çıkar yol yoktur bana göre. Çünkü görünen kadarı ile, kendi gücümüzden başka güvenecek hiçbir şeyimiz, birbirimizden başka dayanacak hiç kimsemiz yok etrafımızda.

KBC’de Son Durum…

Yeni yılın son gününde işlenen Aslan Tsipinov cinayetinin üzerinden 15 gün geçti. Cumhuriyette görünüşe göre somut bir eylem somut bir kınama ve somut bir tepki görmeyen bu cinayetin, tüm sessizliğe rağmen toplumda bir şok yarattığı görülüyor ve uzun vadede derin etkileri olacağa benziyor. Suskunluğuna ve sessizliğine hala müthiş bir öfke duyduğum bu toplum, aslında içten içe kanıyor bu son olaydan sonra. İnsanların çoğu diyemeyeceğim fakat bir nebze Çerkes sorunları ile ilgili olan kesimi bu ölümcül suskunluk sürecinde kendisini sorguluyor, kurumlarını sorguluyor, başına tebelleş olan bu lanet cinayet aygıtını sorguluyor. Cumhuriyette yayılan dini aşırılığa karşı halkta sessiz bir tepki, için için bir nefret oluştuğunu hissediyorum gözlemleyebildiğim kadarı ile. Fakat bu cinayetlerin etkileri sadece bununla da sınırlı değil. Sivil toplumun biçareliği, suskun kalması ve daha açık söylersek tepki göstermesi beklenen kesimin korkaklığı sorgulanıyor ikili konuşmalarda ve internet forumlarında. Başka zamanlarda esip gürleyen adamların şimdi nerede oldukları sorgulanıyor. Bu kadar pervasızca suç işlenebilmesinin ve güvenlik güçlerinin bu kadar aciz, neredeyse kendi canlarını koruyamaz durumda olmalarının nedenleri sorgulanıyor. Daha önemlisi, içişleri bakanının son kararı ile polisin gece yarısından sonra sokaklardan çekilmesindeki hikmet, yerleşim alanlarının girişlerindeki polis kontrol noktalarının kaldırılmasındaki keramet sorgulanıyor. Devletin halkla teröristleri yüz yüze bıraktığı fikri gün geçtikçe daha çok insanda yerleşmeye başlıyor. Merkezin bu soruna bir çözüm bulabileceğine, daha doğrusu bulmak isteyip istemediğine dair samimiyeti sorgulanıyor. Başında bir Balkar olan bu terör grubunun öldürdüğü tüm insanların neden Çerkes oldukları sorgulanıyor. Daha önceki lider Astemirov döneminde yurttaşlara yönelmeyen saldırıların neden şimdi yön değiştirdiği sorgulanıyor, bu bağlamda bazı konularda direnen eski liderin bertaraf edildiği düşüncesinde olanlar bile var artık. Kısacası toplum kendi vicdanında bir yargılama süreci, kendi kafasında bir anlama ve algılama süreci yaşıyor. Fakat bunun bir sonucu olacağına, Kabardeyler biraz yavaş hareket ediyor olsalar da, bu sessizlik bittiğinde bazı taşları yerinden oynatacağına inanıyorum kesinlikle. Şimdilerde dillendirilmeye başlanan “Çerkes geleneklerinin işletilmesi” fikri yavaş yavaş taraf buluyor toplum tabanında. Yani ailelerin, sülalelerin kendi içlerinden çıkan bu tür suçlulara engel olmaları gerektiği fikri yayılıyor İdare de, bölgelerde halktan oluşacak savunma timleri kurulması düşüncesini işliyor bir taraftan. Biraz düşündüğünüzde şöyle bir manzara çıkıyor ortaya: Bir tarafta eli silahlı bir terorist grup ve toplumun yavaş yavaş cephe almaya başladığı biçare terorist aileleri, sülaleleri. Diğer tarafta her bölgede silahlanmış sivil yurttaşlar, bir yarısı diğerinden nefret eden bir halk. Seyirci pozisyonunda ise, nerede olduğu ne iş yaptığı, neye yaradığı belli olmayan devlet aygıtı. Bu yapılmaya çalışılan, oldukça tehlikeli bir yöntem gibi geliyor bana. Halkı karşı karşıya getireceği kesin olan bu tür bir yapılanmanın, ileride toplumu nereye götüreceği konusunda ciddi endişelerim var şahsen. Gerçi aynı yöntem Çeçenistan’da Kadirov tarafından denendi ve başarılı oldu. İnguşetya’da Yevkurov tarafından denendi ve başarılı oldu. Tabii başarılı oldu derken kastettiğim, olayların azalmış görünmesidir. Fakat bunun toplum bünyesinde, halkın birlikteliğinde açmış olması muhtemel derin yara konusunda henüz bir bilgi yok elimizde. Bu denenmek istenen yol, eğer başarısız olursa iç savaşın fitilini ateşler. Eğer başarılı olursa da yine toplumun bünyesinde büyük yaralara, onarılamaz kamplaşmalara yol açar. Bekleyip göreceğiz sonucun ne olacağını. Benim bu konuda şimdilik söyleyebileceklerim bu kadar, uzun vadeli öngörüde bulunabilmek zor. *** Fakat bu cinayetlerden hemen sonra, yukarıda bahsettiğimiz gelişmeler henüz ortada yokken, gidişatın varacağı nokta konusunda çok önceden fikir yürüten ve makalelerinin başlığını “Kaberdey’de iç savaş” “Kaberdey-Balkar iç savaşa gidiyor” gibi kesin ifadelerle koyabilen bir simaya dikkatinizi çekmek istiyorum. Bölgemiz ile her nedense çok yakından ilgilenen ve neredeyse Çerkeslerle ilgili her taşın altından çıkan bu zatın adı Abraham Şmuleviç. Şu anda bölgedeki son gündemin tartışılma biçimini tayin eden kişi dersek pek de abartı olmaz açıkçası. Diğer adı Nikita Demin olan bu Sovyetler doğumlu İsrail vatandaşı, aynı zamanda “hiper siyonizm” hareketi “Bead Artseniu’nun” kurucusu. “Büyük İsrail” projesinin hararetli bir neferi ve RF. Moldova, Ukrayna ve Avrupa’da siyasi bağlantıları yanı sıra tüm eski Sovyetlerdeki Sufi şeyhleri ile de yakın ilişkileri olan bir Haham. Kafkasya camiasına İsrailli araştırmacı - gazeteci olarak sunulan ve son dönem bölgedeki her haberin kaynağı olarak karşımıza çıkan bu zatın, oldukça renkli ve şaibeli bir geçmişi var, merak edenler olursa bunu da ayrıca yayınlayabilirim. Bu adamın kimliği, gündemimize olan ilgisi ve gündemimize yön verme konusundaki azimli gayretleri nedeniyle beni ilgilendiriyor. Tabii çoğunuz bu kişiyi tanımıyor olsanız da, camiamızda onu tanıyan arkadaşlar ve ismi bizde kalmak üzere bir derneğimiz de var. Bu adama karşı dikkatli olmaları konusunda uyarmak istiyorum onları. Kendilerini bir şeyle suçluyor değilim yanlış anlayıp gereksiz savunmalara da kalkışmasınlar. Ama gözlerini açsınlar.