Kafkasya’da üniversite eğitimi almak isteyen öğrenciler ayrıntılı bilgiler

Bilindiği üzere Kafkas Dernekleri Federasyonu (KAFFED) her yıl Kabardey Balkar Devlet Üniversitesi’ne burslu öğrenci göndermektedir. Bu yıl Federasyonumuzun Adıgey Cumhuriyeti ile de yaptığı anlaşma sonucunda Adıgey Devlet Üniversitesi’ne ve Maykop Teknoloji üniversitelerine de burslu öğrenci gönderilebilecek. Bu üniversitelerde okumak isteyen öğrencilerin ve velilerinin merak ettiği sorular hakkında KAFFED Genel Koordinatörü Cumhur Bal ile bir söyleşi yaptık.p> Kafkasya’daki Üniversitelerde okumak ile ilgili merak edilen birçok sorunun cevabını bulacağınız bu söyleşiyi bilgilerinize sunuyoruz.p> Röportaj: Filiz Kaplan NART Dergisi 79. Sayıp> Cumhur bey, bize kendinizi tanıtır mısınız?p> 1958 Yozgat Çayırözü köyü doğumluyum. Abazayım. İki oğlum var. Büyüğü Akanda Kabardey Balkar Devlet Üniversitesi İnşaat Mühendisliği 2. sınıf öğrencisi. Küçük Aytar ise bu yıl liseye başlayacak. Ankara’ya geldiğim 1972 yılından beri Ankara Kuzey Kafkas Kültür Derneği ile organik bağım vardır. 3 dönem KAFDER, 2 Dönem KAFFED yönetim kurulu üyeliği yaptım. Son 3 dönemdir de KAFFED’in Genel Koordinatörlüğünü yürütmekteyim. KAFFED Kafkasya’da hangi üniversitelere öğrenci gönderiyor, kaç yıldır?p> Kabardey Balkar Cumhuriyeti Devlet Üniversitesi’ne 1993 yılında KAFDER döneminde öğrenci göndermeye başladık. 2003 yılında KAFFED’in kurulmasıyla birlikte bu görevi KAFFED üstlenmiştir. KBC Devlet Üniversitesi’nde 10 olan burslu öğrenci kontenjanımız 2008 yılında 20’ye çıkarılmıştır. Bu 20 kontenjanın bir kısmını da master ve doktora yapmak isteyen öğrencilere kullandırmaktayız. Çok istiyor olmamıza rağmen Adıgey’deki üniversitelere burslu öğrenci gönderememekte idik.  Ancak bu yıldan başlamak üzere diasporadan gelecek öğrenciler için Adıgey Cumhuriyeti Devlet Üniversitesi 50, Maykop Devlet Teknoloji Üniversitesi ise 20 kontenjan almıştır. Alınan bu kontenjanların 20+10 olmak üzere toplam 30’u KAFFED tarafından kullanılacaktır. Kafkasya’da okumak konusunda karar aşamasında olan öğrencilerimize ne söylemek istersiniz, burada bir üniversite bitirmek ile Kabardey ya da Adıgey’de bir üniversite bitirmek arasındaki farkları, avantaj ve dezavantajları değerlendirir misiniz?p> Karar aşamasında olan öğrencilere benim tavsiyem ÖSYM katalogunu inceler iken diğer taraftan yukarıdaki üç üniversitemizin bölümlerini de incelemeleridir. Biz biliyoruz ki, Türkiye’deki belirli üniversitelerin belirli bölümlerini bitirmiş iseniz iş bulabilme şansınız bulunmaktadır. Büyük çoğunluğunu oluşturan diğer üniversite ve bölümleri onca emek, zaman ve masraf yaparak bitirmiş olmanız size istikbal sağlayamamaktadır. Bu nedenle karar aşamasındaki öğrencilerimiz girebilecekleri bölümleri mezun olmuş gibi değerlendirmelidirler. X üniversitesinin Y bölümünü bitirdim ve bu elimdeki de diploması şimdi ne yapabilirim şeklinde sorgulayarak karar vermelidirler. Ne yapabilirimin cevabı bir şey yapamam ise o zaman alternatif olarak yukarda belirttiğimiz üniversitelerin bölümlerine yönelmeleri gerekir. Örneğin burada Turizm Otelcilik bitirmek ile o üniversitelerde bitirmek arasındaki farkı değerlendirilmelidirler. Rusça bilen turizm mezunu kuşkusuz çok daha kolay iş bulacaktır.      Peki, bu üniversiteler hakkında da bize biraz bilgi verir misiniz? Bu üniversitelerin Rusya Federasyonu içerisindeki diğer üniversitelere kıyasla başarı oranları nedir?p> Bu üniversiteler eski ve köklü üniversitelerdir. Rusya Federasyonu’ndaki diğer üniversiteler ile kıyaslandığında başarı ortalamaları da yüksektir. Kafkasya’daki bu üniversitelerden mezun olanlar için Türkiye’deki denklik durumu hakkında da bilgi verir misiniz? Öğrencilerimiz denklik alabilmek için bölüm seçerken nelere dikkat etmeliler?p> Öğrencilerimiz her şeyden önce web sayfamızda yer alan “Kafkasya’da Üniversite Eğitimi” bölümünü dikkatli bir şekilde incelemelidirler. Orada yer alan Milli Eğitim Bakanlığı’nın yurt dışında üniversite eğitimi yapmak isteyenler ile ilgili duyurusunu okuyarak ona uygun hareket etmeleri gerekmektedir. Aksi takdirde yurt dışı öğrencilikleri kabul edilmeyeceği için diplomalarına denklik talep edemeyecekleri gibi başta askerlik olmak üzere birçok konuda sorun yaşayacaklardır. Bizim öğrencilere tavsiyemiz bölüm tercihlerini lisede okudukları alana uygun yapmalarıdır. Tercih edebiliyorum diye sözelci bir öğrencinin matematik ağırlıklı tıp, mühendislik gibi bölümleri tercih etmesi yanlıştır. Tercihlerini doğru yaparak üniversitelerini bitiren öğrencilerin Avrupa’nın herhangi bir üniversitesini bitirenler gibi, YÖK’ten denklik talep etme hakları bulunmaktadır. Denklik ile ilgili detaylı bilgi web sayfamızda mevcuttur. Kısaca özetlemek gerekirse öğrencinin okuduğu bölümün ders programı buradaki aynı bölümün ders programına uygun ise denklik verilmektedir. Buradaki bölümlerde olan ancak orada okutulmayan ders varsa burada o dersi alması ve sınavını vermesi istenmektedir. Ancak bu güne kadar denklik için başvuranlar bu tür sorunlar yaşamamışlardır. Peki, sınav sonuçlarını eline almış ve Kafkasya’da okumaya karar vermiş öğrencilerimiz başvurularını nereye ve nasıl yapmalılar?p> Öğrencilerimiz öncelikli olarak web sayfamızdaki üniversitelerin tanıtımı ile ilgili bölümleri okuyarak hangi üniversitenin hangi bölümünde okuyacaklarını kararlaştırmaları gerekmektedir. Daha sonra web sayfamızda yer alan başvuru formunu eksiksiz olarak doldurarak iki vesikalık fotoğraf ve YGS sonuç belgesinin çıktısıyla birlikte federasyonumuza ulaştırmaları gerekmektedir. Cumhur bey, KAFFED başvuruları nasıl değerlendiriyor, göndereceği öğrencilerde hangi kriterlere önem veriyor?p> Başvuran öğrenciler öncelikle puanlarına göre sıralanmaktadır. İyi, orta, zayıf. Değerlendirme iyi olanlardan başlanarak yapılmaktadır. Öğrencinin puanlarının yüksek olması gönderilmesi için tek başına yeterli kriter değildir. Kafkasya’da okuma/okutma kararlılığı, öğrenci ve ailesinin derneklerimizle ilişkisinin hangi düzeyde olduğu, gideceği yerde akraba ya da arkadaşının olup olmadığı gibi değerlendirmelerden sonra başvuru formunu imzalayan derneğin görüşü de alınmaktadır. Değerlendirmelerde bu kadar hassas olunmasının nedeni bir kontenjanımızın dahi boşa gitmemesi içindir. KAFFED’in kontenjanı ile Kafkasya’da burslu okumaya hak kazanan öğrenciler hangi imkanlardan faydalanabiliyor? Burs’un içeriği nedir?p> Dünyanın birçok ülkesinden gelen öğrenciler bu üniversitelerde paralı olarak okumaktadır. Üniversitenin fiyatları bölümüne göre 3 ile 6 bin dolar arasında değişmektedir. Federasyonumuzun burslu olarak gönderdiği öğrenciler okullara herhangi bir ücret ödemedikleri gibi yurtlardan da ücretsiz olarak yararlanmaktadırlar. Dolayısıyla öğrencilerin cep harçlıkları dışında herhangi bir masrafları olmamaktadır. Burslu okumaya hak kazanan öğrencilerin izleyecekleri prosedür nedir? Hazırlık sınıfı hakkında bilgi verir misiniz?p> Gitmeye hak kazanan öğrenciler web sayfamızda yazılı olan üniversiteye kayıt esnasında gerekecek evraklar ile kayıt yaptırdıktan sonra Moskova Eğitim Müşavirliğine ya da Novorosisk Konsolosluğuna göndermeleri gereken evraklarını eksiksiz olarak hazırlamaya başlayacaklardır. Federasyonumuz ise pasaport ve diğer gerekli bilgileri üniversitelere göndererek orada okumaları için gerekli olan öğrenci davetiyelerini getirtecektir. Gelen davetiyeler ile vizeleri alınan, uçak biletleri ayırtılan öğrenciler gitmeden bir gün önce Ankara’ya davet edilerek bilgilendirilmektedirler. Aynı otobüs ile İstanbul’a giden öğrencilerimiz aynı uçak ile uçmaktadırlar. Hava alanında onları karşılayan görevliler yurtlara yerleşmelerini sağlamakta, ertesi günde okul kayıtları yapılmaktadır. Hazırlık 1 Ekim’de başladığı için öğrenciler bu tarihe kadar üniversitelerine gönderilmiş olmaktadır. Ürdün, Suriye, Türkiye ve diğer ülkelerden gelen öğrenciler seçtikleri bölümlere göre (Sayısal, Eşit Ağırlık, Sözel) hazırlık sınıflarına yerleştirilmektedir. Sözel hazırlık okuyan bir öğrenci daha sonra kararını sayısal bir bölümde okumak şeklinde değiştiremez. O nedenle gidecek öğrencilerin seçecekleri bölümü iyi araştırıp bir daha değiştirmeyecek şekilde seçmeleri gerekmektedir. Hazırlık üniversitede başarılı olmak için çok önemlidir. O nedenle öğrencilerin asla devamsızlık yapmadan okula gitmeleri ve Rusçalarını geliştirmek için her türlü olanaktan yararlanmaları gerekmektedir. Hazırlıkta Rusçayı iyi öğrenen öğrenciler sonraki yıllarda zorlanmadan sınıflarını geçmektedirler.  Öğrencilerimiz, bölüm seçerken nelere dikkat etmeliler?p> Öğrencilerimiz bölüm seçer iken her şeyden önce lisedeki okudukları alana uygun bölümleri seçmelidirler. Sözelci bir öğrencinin Tıp ya da Mühendislik gibi sayısal derslerin ağırlıklı olduğu bölümleri seçmemelidir. Yapılan yanlış seçim başarısızlığa davetiye çıkarmak demektir. Gönderdiğimiz öğrenciler başarısız olup kalmaları halinde kaldıkları yılı paralı olarak okumaktadırlar. İki yıl üst üste kalan öğrenciler ise okuldan atılmaktadır. Yaşanabilecek bu tür olumsuzluklar öğrencinin yanı sıra ailesini, federasyonumuzu ve üniversiteyi de olumsuz etkilemektedir. Bu üniversitelerde master ve doktora yapmak isteyen öğrenciler için neler söyleyeceksiniz. Yüksek lisans düşünen öğrenciler hangi yolu izlemeli?p> Üniversiteyi orada bitiren öğrencilerimiz istemeleri halinde burslu olarak master ve doktoralarını da orada yapabilmektedirler. Lisans eğitimini burada tamamlayanlar yüksek lisans kontenjanlarımızdan yararlanarak orada okuyabilirler.   Aileler öğrencilerine nasıl para gönderebilirler, bunun yöntemleri hakkında bilgi verir misiniz?p> Aileler Garanti Bankasında vadesiz TL hesabı açtırıp, Garanti Bankası’nın ATM kartı olan “garanti paracart” tan iki adet talep etmeliler. Bu kartların birisi öğrencide, birisi velide kalacaktır. Veli günün her hangi bir saatinde kart hesabına Garanti Bankası’nın her hangi bir ATM sini kullanarak para yatırdığında öğrenci anında Kafkasya’daki ATM ler den ruble olarak karşılığını çekebilmektedir. Bu işlem sonucu kesilen komisyon %4-5 civarında olmaktadır. Oradaki bir bankaya havale yapılması halinde kesilen komisyon %20 leri bulmaktadır. Kayıt yaptırdıktan sonra öğrencilerin her sene başında tekrar yapmaları gereken prosedürler olduğunu biliyoruz. Bu prosedürler hakkında bilgi verir misiniz?p> Öğrenciler web sayfamızda yer alan okula kayıt yaptırır iken gereken evrakları eksiksiz olarak götürüp kayıtlarını yaptırmaktadırlar. Kayıtlarını yaptıran öğrencilere okul “kayıt kabul belgesi” (akseptans) vermektedir. Öğrenciler bu evrak ile birlikte yine web sayfamızda yer alan eğitim müşavirliklerine göndermeleri gereken evrakları birleştirip posta ile Türkiye’nin Moskova Eğitim Müşavirliğine göndermeleri gerekmektedir. Bu evrakların en son gönderilme tarihi her ne kadar bir sonraki yılın Nisan ayı olsa da, bizim tavsiyemiz o tarih beklenmeden bir an önce örneğin 31 Ekim tarihine kadar gönderilmesidir. Bu evrakları alan Eğitim Müşavirliği öğrenci adına bir dosya açmakta ve onun yurt dışı öğrenciliği statüsünü tanımaktadır. Öğrenci okulu bitirinceye kadar her yıl bir önceki yılın ders notları ile bir üst sınıfa kayıt yaptırdığına dair belgeyi posta ile Eğitim Müşavirliğine düzenli olarak göndermesi gerekmektedir. Bunun aksatılması ya da zamanında yapılmaması halinde Müşavirlik askerlik tecilini yaptırmayacağı için asker kaçağı durumuna düşülecek ve Türkiye’ye geldiğinde beklenmedik şeyler ile karşılaşabilecektir. Bu işlemleri düzenli yapmayan öğrenciler denklik talebinde bulunduklarında da sorunlar ile karşılaşabileceklerdir. Öğrenci son olarak okulu bitirdiğinde diploma ya da bitirdiğine dair belgeyi Eğitim Müşavirliğine gönderecektir. Eğitim Müşavirliği de öğrencinin dosyasını kapatarak MEB’na gönderecek ve süreç bu şekilde tamamlanmış olacaktır. Türkiye’den giden öğrencilerin başarı oranı nedir, bu üniversitelerden mezun olan başarılı örnekler var mı?p> Öğrenci seçme sistemimizin oturmuş olması, seçilen öğrencilerin gönderilmeden önce detaylı şekilde bilgilendirilerek daha hazır hale getirilerek gönderiyor olmamız başarıyı artırarak devam ettirmektedir. KBC Devlet Üniversitesi’ni bitirerek doktorluk, mühendislik yapanlar, kendi işini kuranlar ve özelikle turizm sektöründe çalışan çok başarı örnekleri bulunmaktadır. Mezun olan öğrencilerimizin büyük bir çoğunluğu orada kalarak işlerini kurmaktadırlar. Kafkasya’da halen okumakta olan ve okuyacak olan öğrencilerimize vermek istediğiniz bir mesaj var mı?p> Kafkasya’da okuyan ya da okumayı düşünen öğrencilere tavsiyem okuyacakları bölümleri en baştan iyi düşünerek seçsinler, asla devamsızlık yapmasınlar hocalarının asla kabul etmedikleri şey devamsızlıktır. Birde hazırlığın çok önemli olduğunu hazırlıkta Rusçayı iyi öğrenen öğrencilerin sorunsuz bir şekilde okullarını bitirdiklerini hatırlatmak isterim. Son olarak mesajım; öğrencilerimiz hiç tereddüt etmeden gidip bu üniversitelerde okusunlar. Bu üniversiteleri bitiren öğrenciler iyi derecede Rusça öğrendikleri için kendilerine tercümanlık, mütercimlik sertifikası verilmektedir. Bu nedenle mezun olan öğrenciler en kötü şartlarda tercüme bürolarında çalışabilmekte, kendileri büro açabilmekte, turizm rehberliği yapabilmektedirler.  Verdiğiniz bilgiler için teşekkür ederiz.p>nanKaffed

Tencere, Dibin Kara …

Gürcistan Parlamentosu 20 Mayıs 2011 günü “Çerkes Soykırımı”nı tanıdığını ilan etti. Jamestown Vakfı ile Ilia Devlet Üniversitesi'nin Tiflis'te birlikte düzenledikleri konferanslar bu gelişmenin habercisiydi. 20 Mayıs günü bu konuda oturum yapılacağı ve soykırım kararının görüşüleceği haftalar öncesinden belli olduğu için bu kararın çıkması şaşırtıcı değildi, fakat özellikle Türkiye'deki Çerkeslerin bu yönde bir talebi ve çabası olmadan böyle bir karar alınması, şüphesiz pek çok kişi açısından sürpriz oldu. Bu kısa yazıda Gürcistan'ın bu kararı niçin aldığı, ABD'nin rolü ve olası gelişmeler konusunda bazı değerlendirmeler sunulmaktadır. Gürcistan bu kararı niçin aldı? Bu sorunun cevabı, 8 Ağustos 2008'de başlayan ve Gürcistan ordusunun aşağılanması ile sona eren 5 günlük savaşta yatıyor. Bilindiği gibi Saakaşvili "Kadife Devrim" ile 2004 yılında ABD ve müttefiklerinin açık desteğiyle iktidara geldikten sonra Gürcistan'da kapsamlı bir dönüşüm gerçekleştirmeye başladı. Saakaşvili'nin önceliği Gürcistan'ı tepeden tırnağa saran yolsuzlukların azaltılması, ekonomik gelişmenin sağlanması ve güçlü bir milliyetçi retorik ile vurgulanan "Gürcistan'ın toprak bütünlüğü"nün sağlanmasıydı. ABD ve müttefiklerinin verdiği açık çek ve AB/NATO üyeliği perspektifi ile Saakaşvili yolsuzlukların engellenmesinde (önceleri) oldukça başarılı oldu. Ekonomik gelişme ve kalkınma açısından, dış yardımlar ve yabancı yatırımlar aracılığıyla özellikle inşaat sektöründe ve kamu yatırımlarında bir canlanma yaşandı fakat bölge ülkeleri ile karşılaştırıldığında Gürcistan'ın ekonomik performansı yetersiz kaldı. Toprak bütünlüğünün sağlanması konusunda ise, herhangi bir halk desteği ve silahlı gücü olmayan Abaşidze'nin kolaylıkla kovulup Acaristan'da kontrolün sağlanması aslında Saakaşvili açısından en büyük şanssızlıktı. ABD'nin olağanüstü desteği ile dağınık ve halk desteği olmayan muhalifleri karşısında kolayca başarılar kazanan Saakaşvili, Acaristan'dan sonra önce Güney Osetya'yı, sonra da Abhazya'yı askeri yollarla tekrar işgal edebileceğini düşündü. İktidara gelişinin ilk yıllarında, "seneye yılbaşını Sohum'da kutlayacağız" gibi kışkırtıcı açıklamalar yapmaktan çekinmedi, Güney Osetya  ve Abhazya'ya yönelik askeri provakasyonlara hız verdi. 2006'da Kodor vadisine "polis kuvveti" adı altında askeri güçlerin yerleştirilmesinin, Güney Osetya ekonomisi açısından hayati öneme sahip Ergneti pazarının kapatılmasının, Tskinval ve Oset köylerine yönelik giderek artan saldırıların nedenlerini artık daha iyi anlayabiliyoruz. Saakaşvili, Abhazya ve Güney Osetya'ya yönelik askeri provakasyonlarını arttırdıkça, bu iki ülkeyi sandığı kadar kolaylıkla teslim alamayacağını gördü ve askeri harcamalarını giderek arttırdı. NATO ülkeleri, Ukrayna ve İsrail'den gelen askeri teçhizat ve eğitmenler ile Gürcistan ordusu hızla "modernleştirildi". Gürcistan 2004-2008 yıllarında dünyada askeri harcamaları en hızlı artan ülke oldu: 2004 yılında  ulusal gelirin %1.2'si askeri harcamalara ayırılırken bu oran 2008'de %8.8'e ulaştı. Bir başka deyişle 2008'de dünyada en yoğun şekilde askeri harcama yapan ülkelerin başında Gürcistan geliyordu. 8 Ağustos 2008'de, Pekin Olimpiyatları'nın açılış gününde, Gürcistan askeri birliklerinin Tskinval'e başlattığı kanlı saldırı, uzun süredir planlanan ve hazırlanan sürecin yeni bir aşamasıydı. Saakaşvili Tskinval'i ele geçirip Osetleri bir kaç köye sıkıştırdıktan sonra, önceden kurdurmuş olduğu Güney Oset hükümetini meşrulaştırmayı, daha sonra da benzer bir girişimi Kodor vadisi üzerinden Abhazya'ya uygulamayı düşünüyordu. Ama hesapları tutmadı... Rusya Federasyonu'nun ani ve şiddetli tepkisiyle Gürcistan ordusu bir kaç gün içinde dağıldı ve cepheyi tamamen terketti. Savaşın hemen ertesinde Abhazya ve Güney Osetya'nın önce Rusya Federasyonu, daha sonra da Nikaragua, Venezuele ve Nauru tarafından tanınması Saakaşvili için "askeri çözümü" bir seçenek olmaktan çıkardı. Öyle anlaşılıyor ki, Saakaşvili ve ABD'deki akıl hocası "neo-con"lar ("yeni-muhafazakarlar") bu süreçten önemli dersler çıkardılar. 2008 savaşı, Rusya Federasyonu'nun bölgede kendisine yönelik askeri bir müdahaleye misli ile karşılık vereceğini ve yeni-muhafazakarların yönetiminde bile olsa ABD'nin Gürcistan için Rusya ile açıktan askeri çatışmaya gir(e)meyeceğini gösterdi. Bu nedenle, Saakaşvili ve akıl hocaları yeni bir strateji geliştirdiler. Yeni strateji ilk kez Gürcistan Parlamentosu Dış İlişkiler Komitesi, Yurtdışında Yaşayan Yurttaşlarla (Diaspora) İlişkiler Komitesi ve Toprak Bütünlüğü Geçici Komisyonu’nun 24 Aralık 2009’da yapılan ortaklaşa toplantısında açıklandı. Daha sonra parlamento tarafından da kabul edilen strateji, "Çarist Rusya İmparatorluğu tarafından sürgün edilenler başta olmak üzere, diaspora ve mülteci topluluklar ile" dialog kurulmasını da öngörüyordu. Bu dialogun kapsamı ve içeriği, Tiflis'te düzenlenen konferansların hazırlık çalışmalarında ortaya çıktı: Gürcistan Abhaz diasporası ile değil, aslında Adığe diasporası ile dialog kurmak istiyordu ve Çerkes Soykırımı'nın tanınması, hem diasporadaki, hem de Kuzey Kafkasya'daki Adığelerle "dialog" kurmanın en etkili yoluydu. Gürcistan yeni stratejisi ile bir taşla üç kuş vurmayı hedefliyor: İlk olarak, bu strateji Kuzey Kafkasya'da Rusya Federasyonu'nu rahatsız edecek bir kargaşa ve çatışma ortamının yaratılmasını ve Soçi Olimpiyatları'nın engellenmesini amaçlıyor. Gürcistan'ın Kuzey Kafkasya'da niçin kargaşa ve çatışma istediği açık: bu durum düşmanı olan Rusya'nın zayıflamasına ve Gürcistan üzerindeki baskısının azalmasına yol açacak. Gürcistan'ın Uluslararası Olimpiyat Komitesi tarafından kabul edilmeden önce bile 2014 yılında Soçi'de Kış Olimpiyatları'nın yapılmasını engellemeye çalıştığını herkes biliyor. Saakaşvili bu şekilde hem Putin'den intikam almak, hem de olimpiyatlar nedeniyle Abhazya'nın elde edebileceği ekonomik faydayı engellemek istiyor. Gürcistan'ın bu yeni hamlesi ile bu kez "Çerkes Kartı"nı oyuna sürdüğü, 1999'dan sonra Kuzey-doğu Kafkasya'da yaşananların, 2009'dan sonra Kuzey-batı Kafkasya'da tekrarlanmasına çalıştığı açık. ABD Ulusal İstihbarat Direktörü James R. Clapper bile 6 Şubat 2011'de ABD Kongresi İstihbarat Komisyonu'na yaptığı açıklamada "Gürcistan'ın Kuzey Kafkasya bölgesindeki çeşitli etnik gruplarla açık angajmanı"nın bölgedeki gerilimi arttırdığını söylüyordu. Gürcistan'ın bu kararının ikinci nedeni (ikinci "kuş"), Abhazya ile Adığe diasporası ve Kuzey Kafkasya cumhuriyetleri arasındaki ilişkinin bozulması. Abhazya'nın bağımsızlığının kazanılmasında Kuzey Kafkasya halklarının ve cumhuriyetlerinin önemli bir katkısı oldu. Çerkes diasporası ise Abhazya'yı her zaman destekledi ve bu destek 2008'den sonra giderek daha önem kazanmaya başladı. Gürcistan, Çerkes Soykırımı'nı tanıyarak Adığeleri kendi yanına çekmek ve Abhazya'ya karşı desteklerini pasifize etmek istiyor. Son olarak, Gürcistan'ın bu tutumu bir "imaj yenileme" ve uluslararası politikada yitirmeye başladığı yeri yeniden kazanma çabası. Gürcistan'ın 2008'de Tskinval'e saldırısı Avrupa Birliği tarafından bile mahkum edildi. Saakaşvili'nin söylemi ve tutumu Gürcistan'ın "küçük emperyalist" imajını güçlendirdi. Fakat daha önemlisi, Saakaşvili'nin irrasyonal politikaları, sadece Gürcistan'a değil, müttefiklerine de zarar vermeye başladı, bu nedenle eski dostlar arasındaki ilişkilerin soğuduğu ve Gürcistan'ın önemini giderek kaybettiği görülüyor. Örneğin,  Gürcistan'ın en yakın müttefiklerinden biri olan İsrail ile ilişkileri son bir yıldır hızla kötüleşti. Uluslararası tahkim mahkemesinde Gürcistan'ı 98 milyon dolar ödemeye mahkum ettiren Rony Fuchs ve Ze'ev Frenkiel'in bir hükümet komplosu sonucu gözaltına alınması ve 7 yıl hapis cezasına çarptırılması, Gürcistan'a insansız keşif uçaklarını satan Elbit Systems'in borcunun ödenmediği gerekçesiyle İngiltere'de Gürcistan hükümeti aleyhine 100 milyon dolarlık dava açması, Mart ayındaki Gürcistan heyetinin İsrail gezisinin iptal edilmesi ve son olarak, İsrail ordusunundan emekli olmuş üst düzey komutanların kurduğu ve 2008'de Gürcistan ordusuna eğitim veren Global CST firmasının bu kez Sohum'a "iş ziyareti" gerçekleştirmesi, Gürcistan-İsrail ilişkilerindeki değişikliğin göstergeleri. 7 Nisan 2001 günü AB Parlamentosu'nda Avrupa Komşuluk Politikası – Doğu Boyutunun Değerlendirilmesi konusunda alınan bir kararda, Abhazya'nın tanınmaması yönündeki tutumun devam etmesi, fakat Abhazya ile doğrudan ilişkilerin geliştirilmesinin önemine vurgu yapılması ve "toprak bütünlüğü"ne ek olarak "kendi kaderini tayin hakkı"na da referans verilmesi ve bu kararın -doğal olarak- Gürcistan tarafından soğuk bir şekilde karşılanması, AB boyutundaki gelişmeleri gösteriyor. Son olarak, Gürcistan'ın baskısı sonucu uzun süredir gerçekleşmeyen Abhazya devlet başkanı Bagapş'ın Türkiye ziyaretine nihayet Nisan ayında izin verilmesi ve 29 Mayıs'ta da vefat eden Sn. Bagapş'ın cenazesine TC Hükümeti adına bir delegasyonun katılması, Türkiye cephesinde de bazı şeylerinde değişebileceğini gösteriyor. İşte bu değişen uluslararası ilişkiler ortamında Saakaşvili yönetimindeki Gürcistan bölgede "küçük halkların hamisi" olarak ortaya çıkmak istiyor. ABD'nin bu süreçteki rolü konusunda çok fazla somut bilgi yok. ABD'deki yeni-muhafazakarların bu süreç içinde son derece aktif olduğu ve bundan sonra da olmaya devam edeceği çok açık, fakat ABD Hükümetinin veya diğer devlet aygıtlarının aktif bir rol aldığı konusunda bir kanıt yok. Mevcut politikalara bakıldığında, bu tip "küçük" politika oyunlarına bakmaksızın ABD'nin Gürcistan'ı ekonomik, askeri ve siyasi açıdan destekleyeceği anlaşılıyor. Bundan sonra ne olacak? ABD'deki yeni-muhafazakarların tasarımı olarak ortaya çıkan bu sürecin sadece Gürcistan ile kısıtlı kalacağını düşünmek gerçekçi olmayacaktır. Gürcistan en uygun ve kolay ikna edilebilecek bir aday olarak görüldüğü için süreç buradan başladı. Nitekim bu kararın Rusya ile ilişkiler üzerindeki etkisine ilişkin bir soruya, Gürcistan Parlamentosu sözcüsü "daha ne kadar kötü olabilir ki" diyerek kaybedecek bir şeyleri olmadığını belirtmişti. Gürcistan'dan sonra, Baltık ülkeleri başta olmak üzere başka parlamentolarda da Çerkes Soykırımı'nı tanıması için yeni-muhafazakar destekli benzeri girişimlerin gerçekleşmesi doğaldır. Gürcistan ise, özellikle Soçi Olimpiyatları'nın engellenmesi, Kuzey-batı Kafkasya'da kargaşa ve çatışmanın çıkması ve Abhazya'nın yalnızlaştırılması için tüm çabasını göstermeye devam edecektir. Gürcistan'ın Çerkes Soykırımı kararı şüphesiz bu sorunun uluslararası düzeyde tanınmasını ve tartışılmasını sağlayacaktır. İşte bu nedenle, diaspora ve Kuzey Kafkasya'da bazı Çerkes aktivistleri ve kuruluşları bu kararı sevinç ve hatta "şükran" ile karşıladıklarını açıkladılar. Fakat süreç bir bütün olarak değerlendirildiğinde Çerkesler açısından iki önemli risk görülüyor. İlk olarak, gerek bu süreci tasarlayan ve uygulayan ABD'deki yeni-muhafazakarlar, gerekse Gürcistan yönetimi açısından "Çerkes Soykırımı", Kuzey Kafkasya'da "islamcılık" yerine "milliyetçilik" temelinde yeni bir çatışma çıkarmanın ve Soçi Olimpiyatları'nı engellemenin aracından başka bir şey değil. Şayet Çerkes Soykırımı bu şekilde uluslararası gündemde yer edinirse, Çerkes Soykırımı'na karşı tutumlar da, tarafların siyasi tercihleri ile belirlenecek. Bir başka deyişle, tarihin en büyük trajedilerinden biri gereğinde kullanılan, gereğinde bir kenara atılabilecek bir siyasi malzeme haline getirilecek. Bu da, Çerkeslerin tarihsel olarak en haklı oldukları bir konuda bile uluslararası toplumun desteğini alamamasına yol açacak. İkinci risk, Çerkes toplumu açısından temel hedeflerden sapılması ve rövanşizmin dayanılmaz cazibesine kapılması. Gürcistan'ın Ermenistan'daki büyükelçisi Tengiz Şarmanaşvili, niçin Ermeni Soykırımı'nın değil de Çerkes Soykırımı'nın tanındığına ilişkin bir soruya çok doğru bir cevap vermişti: "Çünkü Çerkesler yokoluşun eşiğinde!" Doğru, Çerkesler maalesef yokoluşun eşiğine geldi ve bundan sonra tüm çabaları varoluşun koşullarını yaratmak olmalı ve Çerkes Soykırımı, kimliğin tanımlanması ve oluşturulmasında en önemli unsurlardan biri. Fakat Gürcistan'ın ve akıl hocalarının önünde, Çerkeslerin var olması gibi bir hedef yok, tam tersine Çerkesler açısından felaket ile sonuçlanabilecek bir gündem var. Bu sürecin sonuçlarının, tasarlayanların istediği gibi geliştiğinde ne olabileceği konusunda en önemli dersi Ermenistan'dan ve Ermeni diasporasından çıkarmak mümkün. Ermeni diasporası, son 20 yıldır son derece yaygın ve örgütlü gücü ile pek çok devletin soykırımı tanımasını sağladı, fakat aynı dönemde 1 milyona yakın Ermeni (nüfusun yaklaşık %30'u) belki de bir daha dönmemek üzere bağımsız ve muzaffer ülkesini terketti. Çok değil, sadece 30,000 Adığenin Adığey'i terketmesi durumunda ne olacağını kestirmek için kahin olmaya gerek yok. Sonuç olarak, bundan sonra ne olacağını büyük ölçüde Çerkeslerin kendileri belirleyecek. Çerkesler, ya kendi gündemlerini oluşturup anayurtlarında varlıklarını sürdürebilmek için gerekli adımları atacaklar, bu doğrultuda (demokrasi ve insan haklarına saygılı diğer tüm insanlarla/kuruluşlarla birlikte) ilkeli ve tutarlı bir mücadele verecekler, yani uluslararası toplumda saygın bir özne olarak yerlerini alacaklar, ya da Kuzey Kafkasya'yı bir av sahası haline getirmek isteyenlerin yeni oyunlarında kullanılıp, iş bittiğinde (hala hayatta kalabilmişlerse) atılacak basit bir araç olacaklar. Tercih Çerkeslerin... [Jineps Haziran 2011] div>nanErol Taymaz

Çerkeslik ne ki ?

Nihayet seçimleri de bitirdik. Biz Çerkesler yine herkesten fazla telef ettik kendimizi bu seçimlerde. Zaten başkaları için telef olmakta üstümüze yok ne hikmetse. Camiamızın bir kesimi Ampul partisini destekledi tüm gücüyle, ve kazandığı için sevindiler haklı olarak. Ne de olsa onca emek var işin içinde, onca mücadele var. Bu insanlarımız, dini bütün kardeşlerini iktidara getirmek için neredeyse kendilerini feda edercesine mücadele ettiler. Aslında bir politik tercihten ziyade bir dini tercihe kazandırmak için her ne gerekiyorsa yaptılar ve amaçlarına da ulaştılar. Her ne kadar bunun böyle olmadığını söyleseler de hakikat budur. Tebrik etmek lazım, kendileri gibi inananları iktidara getirdiler. Daha doğrusu kendileri gibi inananların iktidarını pekiştirdiler, çünkü uzun zamandır zaten iktidardalar. Bir başka kesim ise, demokrat özgürlükçü eşitlikçi adaletçi ve ne kadar iyi şey varsa  o’cu Çerkesler grubu, ki bendeniz de hasbelkader bu kesime daha yakın görüyorum kendimi azıcık. Ya da onları daha sevimli ve tahammül edilebilir buluyorum belki de. Bilmiyorum tam olarak. Onlar da örümcek kafalı zihniyeti iktidardan uzak tutmak, ülke yönetimini onların elinden kurtarmak, dolayısıyla bütün bir milletin ve ülkenin makus talihini değiştirip modern yüzünü özgürleştirmek için çırpındı durdular seçim süreci boyunca. Ama olmadı. Her zaman olduğu gibi yine sandığa sıkıştı kaldılar. Bir üçüncü Çerkes grubu ise, bir araya gelerek kafa kafaya vermiş birkaç kişiden oluşan ve Çerkesler için neyin iyi olduğuna karar vererek harekete geçmiş, cemiyet üstü zatı muhteremler grubu idi. Onlar da cansiperane çalıştılar. Köy köy, ev ev gezerek uygun olduğuna karar verdikleri adayı seçtirmek için çaba sarf ettiler. Belki de en masum olanı buydu mevcut gruplar içerisinde, ama iki küçük noktayı göz ardı etmişlerdi; 1) Adaylarını Çerkeslerin can düşmanı bir partide konumlandırmışlar, 2) Halk için neyin hayırlı olduğuna karar verirken, halka sormaya gerek görmemişlerdi. Onlar da hezimete uğradılar. Şimdilerde sanal platformlar üzerinden kendi halklarına öfkelerini nefretlerini kusuyorlar. İnsanların şerefini dahi sorgulayacak kadar ileri giderek üzüntülerini ifade ediyorlar.Yine de en haklı değilse de en samimi bulduğum kesim bu kesimdir mevcut cepheler içerisinde.   Yukarıda bahsettiğim Çerkes camiasının genel görüntüsü, sizin de fark ettiğiniz gibi çok renkli ve çok çeşitliydi seçim süreci boyunca. Fakat sandıklar açıldığından bu yana o rengarenk farklılık yok oldu birdenbire, hepimiz tek renk olduk. Bütün gruplar mosmor, bütün suratlar asık ve muhtemelen bütün vicdanlar yaralı.Hepimiz birbirimize benzedik nihayet. Çünkü bu seçimlerin kaybedeni biz olduk. O da bir nebze sineye çekilebilir, ama yeni hazırlanacak anayasanın kaybedeni de biz olacağız muhtemelen. Çünkü bütün cephelerde onca faal mücadele etmiş olmamıza rağmen, bir tek cepheden bir tek vekil sokabilmiş değiliz meclise. Kürtler organize bir çalışmayla mümkün olan en fazla sayıda adayı meclise taşıdılar. 15-20 bin nüfusu olan Süryaniler bile bir temsilci soktular meclise. Neyse, biz yine kendimize dönelim ve başlayalım sorguya. Biz neden başarılı olamıyoruz ? Çünkü biz birlik olamıyoruz. Biz neden birlik olamıyoruz ? Çünkü bizi birleştirecek bir değerimiz, idealimiz, davamız, kimliğimiz yok. Tabii bu son sorunun cevabını söylenerek okuyorsunuz. “Ne demek bizi birleştirecek bir kimliğimiz ve davamız yok. Biz Çerkesiz, bundan iyi birleştiren mi olur vs. vs.” dediğinizi duyar gibiyim. Kusura bakmayın ama, Çerkeslik bizi birleştiren bir şey değil artık. Çerkeslik, folklorik manada işimize geldiği gibi kullandığımız bir şov malzemesi olmaktan öte bir şey değil bizim için. Ne yazık ki, Çerkeslik diğerlerinden biraz farklı görünmek istediğimizde kullandığımız bir maskeden ibaret hale geldi. Hal böyle olunca, Çerkeslik bizi kimliksel ve ulusal manada birleştiren bir öğe olmaktan çıktı. Bizler artık tam Çerkes değiliz. Aşınmış, yıpranmış, tam olarak kültürel ve ulusal özellikleri ile kendisi olamayan, örselenmiş birer kimlikten ibaretiz cemiyet bireyleri olarak. İşte bu nedenle biz hiç birimiz “önce Çerkes” değiliz. İşte bu nedenle varlığımızı, kimliğimizi, halkımızın geleceğini konumlandırırken  diğer yönümüzün gölgesine konumlandırıyoruz. Yani inançlarımıza uygun Çerkeslik arıyoruz. Politik angajmanımıza uygun Çerkeslik arıyoruz. Sosyal siyasal statümüze uygun Çerkeslik arıyoruz. Asimile olmuş kimliğimize uygun Çerkeslik arıyoruz. Hepimiz Çerkesliği o andaki kişisel konumumuza uygunluğu ölçüsünde kabulleniyor, eğer aksi bir durum ortaya çıkarsa anında göz kırpmadan reddediyoruz. Senelerdir yırtıyoruz kendimizi. Diasporada ortak ulusal politika oluşturamamamızın, ortak bir güç oluşturamamamızın temel nedeni budur. Bizler artık Çerkeslik dediğimiz şeyi, ortak bir ulusal duygu ortak bir kimliksel farklılık gibi algılamıyoruz. Çerkes seçmene gidiyorsunuz, “falanca adamı falanca partiden aday göstereceğiz, halkımızın ortak menfaati için onu meclise/ belediyeye/il genel meclisine sokacağız, bize oy verir misin” diyorsunuz. El cevap; “ben o tarikatçı partiye / dinsiz partiye / komüniste/ faşiste oy vermem” Şimdi bu adam için “ halkımızın ortak menfaati ” dediğiniz şey, inancından veya politik fikrinden veya kişisel egosundan/beğenisinden sonra gelen bir önem arz eder. Dolayısıyla siz bu adama Çerkeslerin ortak menfaatini falan anlatamazsınız, cemiyete karşı sorumluluk nutukları atsanız da dinletemezsiniz. Çünkü o şahısa bir bütün olarak bu cemiyete ait olmak yetmiyor. O kişiyi artık sizin bahsettiğiniz değerler tam olarak tamamlamıyor, tanımlamıyor. Yarın Kürtlerle Türkler birleşerek yeni anayasayı yaparlarsa, kendilerini kurucu unsur ilan eder bizleri de yok sayarlarsa, mecliste istedikleri yasayı istedikleri gibi değiştirir bundan sonraki zaman içerisinde bizim üzerimize baskı kurarlarsa, yukarıda uzun uzun tarif ettiğimiz zihniyetteki Çerkeslerin zerre kadar vicdanı sızlamaz, umurlarında da olmaz. Çünkü onlar artık Çerkes milletine mensup değiller duygu olarak. Onlar başka öncelikleri olan, yarı Çerkes kimliklerden ibarettirler. Bizler bu hakikati kabullenip, bireylerimizin algısında bir folklor öğesi olmaktan ibaret Çerkesliği, farklı bir kültüre, geçmişi ve geleceği ortak farklı bir ulusa mensup olma duygusu olarak değiştiremedikçe, müşterek hareket etme zemini oluşturabilmek imkansızdır. Bu cemiyetin öncelikli aciliyeti, artık yok olan “bir millete mensup olma, o milletin geleceğinden sorumlu olma” duygusunu yeniden tek tek bireylerine işlemektir. Hiç bir bahanesi olmaksızın bu halkın fertlerinin kahir ekseriyeti “milletimin menfaati her şeyden önce gelir “ diyecek ulusal bilince ve aidiyet duygusuna ulaşmadıkça başarı beklemek kendini aldatmaktır.nanErgun Yıldız

Derin, Büyük Yalnızlık…

Yalnızlık söz konusu olduğunda tanrı, yanına programlı yaşamı da eklerseniz akla Kant gelir. Yaşamı boyunca yalnız yaşayan Kant, sokakta görüldüğünde saatlere bakılırmış. Çünkü her hangi bir yerden dakik olarak aynı zamanda geçerdi. Saatlerini buna göre ayarlayan bile olurmuş… Tanrının yalnızlıkla nasıl mutlu olduğu ya da nasıl baş ettiği henüz bilinmiyor. Gören olmadı. Söylenenler de tevatürdür… Yalnızlık çoğu zaman tek başına kalmanın ötesinde duygulara işaret eder. Kendimizi, yüz binlerle ifade edilen kalabalık mitinglerde, bayrak törenlerinde, düğünlerde çok yalnız hissettiğimiz olmuştur. Milyonluk kentlerin yüz binlerin dolaştığı sokaklarında, okulda, cafelerde, kalabalık şık restoranlarda hatta müzikhollerde yalnızlık çektiğimiz zamanlar olmadı mı? Kalabalık sayılacak aile ortamında, vapurlarda, trenlerde cıvıl cıvıl seslerin bir birine karıştığı ortamlarda az mı kendimizi yalnız his ettik… Bazen kocaman dünyanın tüm nüfusu kendimizmiş gibi his ederiz. Klasik yalnızlık ötesinde derin ve kronik yalnızlıklar da var. Yusuf Atılgan’ın Aylak Adam romanında taşra sıkıntısı içindeki yalnızlık, Yusuf Kurçenli’nin Anayurt Oteli filmindeki Zebercet tiplemesi; Kant kadar yalnızdır ama patolojiktir de… Günümüzde yalnızlık kalabalıklar içinde yaşanmakta ve derin yalnızlık biçiminde çoğu kimse için. Yalnızlık, birçoğumuzun tercihen yaşama biçimi iken, birçoğu da bir saatlik yalnızlığa bile katlanamazlar. Yalnızlık tercih midir, yoksa davranış bozukluğu mu acaba?... Usta bir terzinin elinden çıkmış gibi, ‘cuk’ diye bedenimize oturmuş elbise gibi taşıdığımız yalnızlıklarımız/yalnızlar yok mudur? Derin ve büyük yalnızlık, yalnızlığın ötesinde, derinlerde ve çoğu zaman kroniktir de. Kimi zaman bizi bağımlı kılar. Kişiliğimiz ve kimliğimizle özdeşleşmiş gibidir. Yalnızlık, etrafımızdaki insan sayısıyla değil, kendi duruşumuzla birlikte ortamla, yaşama biçimiyle ilişkilidir. Bakışlar, kelimeler, yapılan işin kendisi, orada bulunmanın amacı, ruhumuzun ya da belleğimizden çağrılan ya da uyarılan anılar gibi şeylerdir bizi yalnızlaştıran… Yalnızlaştıkça yalnızlığa daha çok sarılırız. Sözün burasında sorulabilir; Şöhretin bedeli derin yalnızlık mı? Ya da şöhret yalnızlığın bir türü müdür… … ‘Benim güzel ama yalnız ülkeme ithaf ediyorum…’. Türk sinema yönetmeni Nuri Bilge Ceylan, 2008’de Cannes film festivalinde, ‘Üç Maymun’ filmiyle en iyi yönetmen ödülü aldığı törende konuşmasının son cümlesi idi. Televizyon karşısında izleyen herkes, ‘ Nasıl yani...’ diye kimi sesli, kimi bir iç soru olarak biraz şaşırmıştı. Türkiye yalnız mıydı? Herkesin kendince buna bir cevabı vardı ve bu cevabı mırıldandılar ama yalnızlığın günlük yaşamımızda sıradanlaştırdığımız sözcükten çok daha derin olduğunu da düşünmeye başladılar. Bilge Ceylan, beklide hepimize çıplak ve sıradan yalnızlık dışında derin yalnızlık üzerinde düşündürmüştür. Yıllarca bütün sınır komşularımızı dış düşman ilan edip iç politikada kullanılmasının yarattığı içe çöküşe, ‘bir Türk dünyaya bedel’ ya da ‘Türk’ün Türk’ten başka dostu yoktur’ gibi zırvalar, kimseyi tedavi etmeye yetmemiştir. Kimileri bundan bir ruh onarımı olarak ‘bu gününü’ kabullenmek için yararlanmış olsa da, Türk olmayan herkesi daha derin bir yalnızlığa sürüklemedi mi?... Yalnızlık ve yalnızlaştırmak… Bayramlarda yapılan resmi törenlerde resmigeçitlerdeki yüzlerce askeri araçlar ve devasa silahlar, füzeler, roketler ve tanklar; bireyin devlet karşısındaki güçsüzlüğünün ve derin yalnızlığının nedenlerinden biri değimli acaba. Sivas’ta resmi bir törende ayaklarını yere var güçleriyle vurarak robot gibi giyinmiş ve robot gibi yürüyen özel polis birliğinin başındaki adam bağırıyor, ‘kim bunlar!’, yürüyen robot birlik hep birlikte bağırıyor; ‘Boz Kurtlarrrr!!’ Bu slogan bir kısım kişiler için ‘yalnız değiliz’ duygusu yaratırken; sessiz çoğunluk için de kolluk kuvvetleri karşısında yalnızlık… Bir de buna Fethullahçıların polis içindeki ayyuka çıkmış örgütlenmesini ekleyin… Bu törenlerin Sovyetler döneminde Kremlin meydanındaki görüntüleri en abartılmış biçimi idi hatırlayanlar için. Bireyin, Stalinizm karşısında yalnızlaştırılması ve çaresizleşmesinin ‘resmi politikası‘ değil miydi dersiniz, bütün bu gösteriş. ‘Bireyin sınırsız geliştirilmesi’ amacıyla kurulmuş Sovyetlerde, bu yalnızlaştırmanın/yalnızlaşmanın ‘birey/özne’ olma değil, bencil/bireyci olmanın nasıl etkili bir biçimi olduğunu bilinçaltında, depremlerde yıkılmayan sağlam binalar gibi örülü kaldığını, Sovyetlerin dağılmasıyla ortaya saçılan hayatları yakinen izlemek mümkün değil mi günümüzde. Patolojik bireysel hırs, öbür dünyada huzur aramak, nihilizm, her türlü etik değerlerin önemsizleştiği, başarı için her omuza basarak yükselmenin meşrulaştığı gündelik yaşama biçimleri ve hayatlar… Her şeyin ötesinde çok yaygın alkolizm… Kabardey Balkar’da, siyasi İslam terörün siyasi cinayetleri öyle tesadüfi eylemler olarak görünmüyor. Şegem Belediye Başkanı, Şegem’de beş polis, Kafasına tek kurşun sıkılarak öldürülen Federasyon askerleri, Kabardey Balkar Müftüsü, gelenekleri canlandırmaya çalışan Etnograf Profesör öldürülmüşlerdir. Yani, ‘yerel yönetimden, polisten, federal askeri güçten, normal İslami inançtan ve geleneklerden size yollar kapalı… ‘Tek çıkış yolunuz ‘bize’ katılmanız, bizi desteklemeniz’… Kabul etmeyen sıradan yurttaş kime başvuracak. Desteksiz ve çaresiz bırakmak yani, yalnızlaştırmak; derin ve büyük yalnızlık, siyasette egemenlik kurmak için bereketli topraklar gibidir… İlginç tarafı, derin ve büyük yalnızlık hali olan siyasi İslamın, toplumu daha derin bir yalnızlığa sürükleyerek devşirmeye çalışıyor olması değil mi?… Kaldı ki bu kurumlara başvursa ne olacak. O konu çok daha vahim ve derin… Yazı değil, ‘altmış altı bölüm, tekmili bir arada’ derler ya yeter mi bilmem… … Derin yalnızlık genel olarak Çerkesler için sadece günümüzde değil, hemen hemen her dönem taşıdığı ‘alın yazısı’ gibidir sanki. Kafkas-Rus Savaşı öncesi ve savaş yıllarında acılı coğrafyanın tamamına yakınından hiçbir yabancının geçmediği yalnız bir yaşamdan söz eder o dönemde yazılan Ruslara ait askeri raporlar. Savaşın Rus tarafından bakarsanız en çok uğraşılan sorunu Çerkeslerin yaşama biçimi, yaşam alanları, yolları geçitleri bilmemeleri. En çok uğraşılan bu mesele sanki o dönemde. Bu öyle kapalı bir yaşam ki, seyyah bile geçemezdi kendi başına bu coğrafyadan. Steril bir yalnızlık. Bu sorunun çözülmesiyle hızla koşulların Rusların lehine değiştiği ve sonuçlandığı görülür. Şeyh Şamil, Ruslara teslim olup, Moskova’yı gördüğü zaman anlamış nasıl bir güçle savaştığını. Bunu bilse durum değişir miydi bilmiyorum ama her toplum kendi kuyusundan gördüğü kadar zannediyor tüm gökyüzünü… Hangi dönemde oldu bilmiyorum ama yaşanmış diye anlatılmıştı. Bir sohbette aktarmıştım, ünlü Kabardey heykeltıraş Arsen Gushapse, ‘dedem de dirgenle katılmıştı dediği’ İslamey köylüleri yaba, kürek ve sopalarla Baksen kasabasına doğru saldırıya geçtiklerinde; ‘Şu Baksen’i alalım, Moskova kendiliğinden teslim olur zaten’ diyorlarmış… Derin yalnızlık Çerkeslerin kaderi gibi. Kafkas-Rus savaşlarında, sürekli vaad edilen Osmanlı yardımını, İngilizlerden politik ve diplomatik destek ve silah yardımını boşuna beklemişlerdir. Milyonlarla sayılan bir toplum yurdunda soykırım ve sürgüne uğruyor, milyona yakın çocuk, kadın yaşlı başta olmak üzere Çerkes sürgün yolunda ölüyor/öldürülüyor, Ama hemen hemen hiçbir uluslararası kurum ve kuruluş bununla ciddi ilgilenmiyor… Diaspora Çerkesleri kadar yalnızlaşmış, yalnızlaştırılmış başka benzerini bulmak zor gibi. Çerkeslerin tamamına yakını her tür sosyal ve siyasal yapılanmalarda hak ararken, hiçbir siyasi ve sosyal yapı Çerkeslerin etnik hakları konusunda duyarlı değil. Çerkeslerin hak arama eylemlerinde de, ‘şimdi bir de Çerkesler mi çıktı?’ yargısı hemen yüzünüze çarpar. Bu yalnızlaşma, diasporadaki Çerkeslerin var olma biçimlerinin cezalandırılması mı acaba?… Başka etnik sorunlarının çözümünde ya da hak arayışlarında takındığı ‘bana ne’ tavrının cezalandırılması… 11 Mayıs’ta, İstanbul’da ‘Türkiye’de öteki olmak’ adlı ciddi katılımlı bir panelde, eksik olan tek azınlık/öteki, Çerkesler idi… Neden sorusu kime sorulmalı? Kendimize mi, yoksa düzenleyenlere mi? Hak aramak siyasallaşmak demektir oysa. Çerkesler, siyasallaşmayı; var olan bir siyasi yapının içinde olmanın ötesinde kavramıyor genelde sanırım… … Patlayan mısır taneleri gibi peş peşe ortaya çıkan kuzey Afrika ve Orta Doğu’daki ayaklanmaların son istasyonlarından biri de Suriye. Kırk dokuz yıldır ‘olağanüstü hal’ ile yönetilen halk. Öte yandan zorla ele geçirilen iktidarın, babadan oğluna devredilen saltanatı. Suriye’de Kürtlere kimlik verilmediğini, mülk edinemediklerini, ama mülk satabildikleri (?) yasaların olduğunu yeni öğrendim… ‘Muhaberat’ denilen istihbarat örgütünün her kişiyi fişlediği ve hemen hemen kıpırdayan her kesi sorgulayan polis örgütü… Bireyin yalnızlığını ve çaresizliğinin derinliğini bizim anlamamız mümkün mü? Ama her gün makineli tüfekle taranmasına rağmen bir araya gelerek yönetimi devirmek isteyen protestocuların, yalnızlıktan tek kurtuluşlarının bir araya gelmeleri olduğunu anlayabiliyoruz. Ölümü göze alarak. Öyle bir yalnızlık ki terazinin öbür kefesinde en büyük yalnızlık olan, ölüm… Yemen, Mısır, Cezayir özellikle Libya’da durum bundan farklı mıdır dersiniz. Öte yanda diktatörler, doğası gereği hep yalnızdır. O, tekdir; ulaşılamaz biriciktir. O kadar şişkin bir egoya sahiptirler ki, doyurmak nerdeyse imkansız… Varoluşu ve yaşama biçimi yalnızlık üzerine kuruludur. Ama halk için yalnızlık ölümdür. Bir araya geldikleri oranda ‘Halk’ olurlar. Aksi halde otorite karşısında ‘hiç’ olmazlar mı… Diktatörler yönetecek halk ister. Bir arada olmaları gerekir. Ama bir arada olmanın gücünden arındırılmış bir kalabalık olmalı. İşte çağımızın vebası, ‘kalabalık içinde yalnız olmak’ en derin yalnızlık biçimi. Kalabalıklar içinde yalnızlıktan sıyrılıp kendisi için güç, yani kendisi için ‘halk’ olmaya başladıkça, diktatörler yalnızlıktan vazgeçer. Diktatörlerin varlıklarını tehdit eden her ‘kalkışmada’ ilk yaptıkları şey, halkı ‘birlik’ olmaya ve kendisinsin yanında durmaya çağırmak olur. Kaddafi’nin, H.Mübarek’in, B.Eshat’ın ilk açıklamalarına bakın bunu görürsünüz. Ancak süreç öyle gelişir ki, hiç bir diktatör bu birliği kendi yanında bulamaz… Bütün bu ayaklanmalar, akan kan, ödenen bedel, yitirilen yaşamlar, hırpalanan umutlar kocaman Arap coğrafyasında ‘özgür seçim’ yapabilmek için değil mi? Yönetimin belirlenmesinde kendi gücünü ve etkisini his etmek için değil mi? Sayılmak, kabul görmek, sorunlarının çözümünde kendi tercihinin de olduğunu duyurmak için değil mi? 12 Haziran’da biz bu tercihi yaptık. Türkiye, bazı toplumlarının rüyalarında bile göremedikleri türde seçimini yaptı. Çerkesler de bu seçim eyleminin içindeydi o gün. Seçime katılma oranı seçmen sayısının % 86.7, oy kullanma oranı % 93.28. Demek ki Çerkesler gitmişler sandıklara. Çerkesler açısından sonuç? Sıfır… Çerkeslerin Mecliste bir temsilcileri yok. Ama CHP’nin Sakarya ilinden Çerkes bir mebusu var… İstanbul’dan seçilen emekli paşa, eşim Çerkes demişti bir TV programında… En kalabalık ikinci azınlık Çerkeslerin Meclis’de temsilcisi yok. Toplam nüfusları on sekiz bin olan Süryaniler, Mardin’den temsilcilerini uğurladılar Meclise… Anlaşılacağı gibi kendimize en çok ‘yakıştırdığımız’ derin ve büyük yalnızlık alanımızdaki kuluçkamıza yeniden döndük… Sözün burasında o soruyu tekrar soralım; Çerkes olmanın bedeli ve kaderi, yalnızlık mı? Ya da Diasporada Çerkes olmak, yalnızlığın bir türü müdür?... Bireyin derin ve büyük yalnızlıkları gibi toplumların, devletlerin de yalnızlıkları vardır. Yalnızlıktan kurtulmadan ne birey/vatandaş ne de dünya uluslar toplamı içinde bir ulus olunabilir. Önce yalnız olduğumuzun bilincine varmalı, sonra nasıl bir yalnızlık içinde olduğumuzun. Ve giderek, yalnızlığımızı giderecek adımlar atılmalı, kanat alıştırmaları yapılmalı sanırım… Geç olmuş olsa da, yalnızlığımız kronikleşmiş olsa dahi… MANSUR BALCI, 16 HAZİRAN 2011, NAKÇİK

“Farklılıklar Siyaseti” ile “Kimlik Siyaseti” arasında Çerkesler

Hegemonik kimliğin ötekisi olarak Çerkesler p> Türkiye’deki Çerkesler, ulusal devletin inşa edilmesi sürecinde ötekileştirilen, farklılıklardan arınmış bir “Türklük” yaratılmak üzere bastırılarak kamusal ve siyasal alanda kendini ifade etmesine izin verilmeyen etnik-kültürel topluluklardan bir tanesidir. Başka ifadeyle, yukarıdan aşağıya bir toplum mühendisliği mantığı ile işleyen Türk modernleşme projesi çerçevesinde, Türk ulusal kimliğine “pozitif” fotoğraf kazandırmak için uğraşılırken, onun “siyah” ya da “negatif”i muamelesi görenlerden birisi de Çerkesler olmuştur. +''+ Bu nedenle Türkiye’deki bütün diyasporik Kuzey Kafkasya halklarını kapsayan bir kültürel üst-kimlik olarak, dün olduğu gibi bugün de, Çerkes adına sahip çıkmak her şeyden önce politik bir tercih olarak önemlidir.Çerkes sözcüğünün dar anlamda ve sadece “Adigeler” için kullanılmaya başlanarak, kendilerini “Oset, Abhaz, Çeçen” gibi belirli bir etnikliğe karşılık gelen kimlikleri ile değil, Çerkes kültürel kimliği ile ifade etmeyi tercih eden diğer Kuzey Kafkas halklarını “dışlayan” bir yeni kimlik stratejisine dönüştürülmek istenmesi ve Türkiye’de bu topluluklarca yapılması gereken siyasetin alanının daralması anlamına gelecektir. Yani, Türkiye’nin bir süredir iki adım ileri, bir adım  geri biçiminde işleyen demokratikleşme sürecince artık daha fazla gecikilmeden kazanılması gerekenler konusunda Çerkesleri güçsüzleştirecek özcü bir kimlik stratejisi içine hapsolunmaktadır. p> Çünkü, bir kez daha tekrarlamak pahasına söylenirse, hegemonik kimliğin ideolojik kurucularının ve de onu yeniden-üretenlerin nezdinde, şimdiye kadar “Çerkes” üst kimlik şemsiyesi altında anılan, Abazalar, Asetinler, Adigeler vd.’leri etnik ve dilsel köken anlamında aralarındaki “farklılıklar”  hiç hesaba katılmaksızın, hep bir/aynı muameleyi görmüş ve “iç düşman”lar arasında sayılmışlardır. Demek istediğimin daha iyi anlaşılabilmesi için,  Türkiye Cumhuriyet’inin kuruluşu sonrasında bir süre sonra çeşitli bahanelerle siyasal alandan uzaklaştırılmış olsalar bile yeni rejimle birlikte davranmanın ötesinde onun öncülerinden olanların “Çerkeslikleri” yoksayılırken, “Çerkes Ethem” örneğinde olduğu gibi, “hain” ilan edilenlerin, “Adige” olmayan Kuzey Kafkas halklarına da kapsayacak şekilde Çerkesliklerinin altının sürekli ve yeniden nasıl çizildiğinin hatırlanması yeterlidir. Öyleyse Türkiye bağlamında yürütülmesi gereken demokratik siyasetin alanının olabildiğince genişletilmesi bu kimliğe en geniş anlamıyla sahip çıkılmasını zorunlu kılmaktadır. “Kimlik siyaseti” ve “Farklılıklar siyaseti” ayrımıp> Demokrasiyi “mutlu sonu” olmayan yani hiç bir zaman “işte en iyisine ulaştık, soluklanalım” diyemeyeceğimiz şekilde sürekli geliştirilmesi, yenilenmesi gereken bir bugün ve gelecek tasarımı olarak görenler ile bu tasarım içinde kimliklerin rolünü tartışanlar  “ötekileştirilenler” için olası kimlik politikalarını tanımlamaktadır. Bunlardan bir tanesi “kimlik siyaseti”, diğeri ise “farklılıklar siyaseti”dir. “Kimlik siyaseti” karşımıza ötekileştirilen kimliğin özsel, değişmez biçimde sahiplenilmesi ve yeniden-üretilmesi temelli, esas olarak kollektif hafızası yaralı kimliği onarmak, onu bir “gurur” vesilesi haline getirmek hedefli bir kimlik politikası olarak ortaya çıkar. Buna verilebilecek tipik örnek ise, bugün kendilerine artık “Afrikalı-Amerikalı” denilmesini tercih eden Siyahların 1960’larda “Siyah Güzeldir” sloganı etrafında örgütlemiş oldukları kimlik harekettir. Böylesi bir kimlik tanımının özcü, dolayısıyla kendi içindeki farklılıkları da “dışlayıcı”, “tersinden ırkçı” bir slogan olduğunu söyleyenler olmuşsa da—Feminist bir yazarın Gayatri Chakravorty Spivak’ın bir dönem kullanmış olduğu kavram kullanılarak söylenirse— bu bir “stratejik özcülük” olarak görülebilir.  Örneğimizde olduğu gibi “yaralı” hatta “utanılacak” hale getirilen “siyah” kimliğinin onarılması, kaybettiği “onuru” kazanması hedefli, dolayısıyla toplumsal, tarihsel bağlam içinde gerekli olduğu kadar, geçici de olması gereken bir kimlik stratejisi olarak görülebilir. “Farklılıklar siyaseti” nde ise, kimlik özsel olarak tanımlanmamıştır, kendisini gerek içindeki gerekse dışındaki farklılıklara açan, kendisi için istediğini herkes için de isteyen, ötekileştirilenlerle ilkeli bir dayanışma içerisinde görünen bir kimlik stratejisi olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu iki kimlik stratejisi Stuart Hall tarafından yapılan bir başka kavramsal ayrımda ise,“olan” (being) ve “oluşan” (becoming) kimlik ayrımlarına denk düşmektedir. Birincisi bitmiş tamamlanmış farzedilen bir kimliklenme halini anlatırken, ikincisi sürekli oluş halinde, “başkalığa” açık bir kimliklenme haline denk düşmektedir. Bu ayrımlarla ilgili olarak belirtilmesi gereken önemli bir nokta, bunların mutlaka birbirlerine karşıtı olarak görülmemeleri gerektiğidir. Başka ifadeyle, bu ya da o kimlik stratejisinden kendi içinde bir  tutarlılık beklemenin güçlüğüdür. Bu da, kimliklerin onun ideolojisini geliştirenlerin iradesini/kurgusunu aşan bir olumsallığı her zaman içlerinde taşıyor olmaları ile ilgilidir. Kaldı ki, bir “kimlik politikası” ile yola çıkılıp, bunun bir “farklılıklar politikasına” evrilmesi de sözkonusu olabilir.p> Bu arada Hall’un, “bir filmin bir Siyah tarafindan çekilmiş olmasının onun iyi bir film olmasını garanti etmeyeceği” biçimindeki ifadesini burada anarak, ötekileştirilenlerin ya da baskı ve ayrımcılıklara maruz kalanların, varoluş ve kendini ifade etme yönündeki politik mücadelesinin, bu mücadele sadece ve sadece onlar tarafından yürütüldüğü için “siyaseten adil” sayılamayacağına da dikkat çekmek gerekmektedir. Başka ifadeyle, bir kimlik politikasının sadece kimlikleri yüzünden mağdur olanlar tarafından politikleştirilmiş olmasının, bu politikayı “adil, eşitlikci, vicdani, etik vb.” kılmaya yetmeyeceği hatırlanmalıdır. Diyaspora Çerkeslerinin kimlik politikalarının farklı koşulları ve Türkiye bağlamıp> Anayurtlarından koparılarak yaşamak  zorunda bırakıldıkları başka coğrafyalarda olduğu gibi Türkiye’de de Çerkeslerin kimlik stratejileri de her zaman sözü edilen bağlamsallığı ve olumsallığı içinde taşımıştır. Şimdi ise, mevcut bağlama yeniden bakmanın tam da zamanıdır. Bağlam derken anlatmak istediğim, içinde bulunulan siyasal, ekonomik, sosyal, tarihsel koşullar içerisinde mekana ve zaman göre  değişen ve de değişmek zorunda olan kimlik stratejilerine ihtiyaç duyulmasıdır. Örneğin Ürdün’de, yani esas olarak kimliklerin cemaatlere göre tanımlandığı bir siyasal rejimde Çerkeslik, içine doğulan, daha korunaklı ve çoğu durumda “aşılamaz” bir kimlik iken, Türkiye’de bu, yeniden-kimliklenme içinde yeniden adı konulmaz, tanımlanmaz ve siyasallaşmaz ise, kendiliğindenliği ile yaşama şansı giderek azalan bir kimliği işaret eder haldedir. Ne demek istediğimi daha iyi anlatabilmek açısından karşılaştırmayı sürdürmek gerekirse, Diyasporadaki Çerkesler arasında kimliklerini, dillerini, geleneklerini korumak ve Çerkeslik kimliği üzerinden siyasal temsiliyete sahip olmak açılarından bir karşılaştırma yapıldığında, ilk anda Ürdün’de bir Çerkes olarak kimliğini korumanın koşullarının Türkiye’deki Çerkeslerinkinden daha elverişli olduğu söylenebilmektedir. Ancak bu etnik kimlikler üzerinden temsiliyetin, Ürdün’deki siyasal rejimi demokratik kılmaya yetmediği de açıktır. Dolayısıyla, günümüzde artık radikal demokratik biçimde yeniden tanımlanması gereken demokrasi anlayışı ile bakıldığında, kuşkusuz ne Ürdün’de olduğu gibi vatandaşlarını mutlaka bir etnikliğe sabitleyerek kimlikleyen, dolayısıyla cemaatler üzerinden temsile dayalı siyasal rejim, ne de Türkiye’de olduğu gibi, cemaatler ötesi modern yurttaşa demokratik bir yarışla seçme ve seçilme hakkı tanıyor görünmekle birlikte, aslında etkin etnik çoğunluğun hegemonik temsiline dayalı siyasal rejimin, günümüzün postmodern öznesinin kimlikler çoğulluğunu ve bu çoğulluk üzerinden politika yapma özgürlüğünü sağlamak açısından yeterli olmadığını söylemek gerekmektedir. Ek olarak yine kimlik stratejilerinin bağlamsal olduğu söylenirken kastedilen, artık bu stratejilerin sadece diyaspora Çerkeslerinin  dağılmış oldukları coğrafyalardaki özgül koşullar değil, anayurtlardaki koşullar ile, dünya genelinde modernliğin icadı olan üniter ulusal-devletlerle, demokrasilerin gidişatı hesaba katılarak oluşturulması gerektiğidir.p> O halde yukarıda da söylediğin gibi şimdi, “Türkiyeli Çerkeslerin, Türkiye’nin ve anavatanların tarihsel, sosyo-kültürel, siyasal, ekonomik koşulları içinde ve dünyada demokrasiler ile ulus-devletlerin evrilmek zorunda oldukları süreçler hesaba katılarak nasıl bir kimlik/farklılık politikası geliştirmeleri gerektiği” sorusu üzerine yeniden düşünmek gerekmektedir. “Yeniden Çerkesleşme” ve 1970’lerp> Öncelikle bir belirleme yapalım;  yukarıda, aralarındaki etnik köken, dil farklılıklarının belki sadece kendi aralarında birbirlerine dair şakaların malzemesi olacak kadar “dert edinildiği” bir kültürel üst kimliği ifade etmek üzere benimsendiğini ve benimsenmeye devam edilmesi gerektiğini söylediğim Çerkesliğin, bir “kültürel kimlik” politikası olarak sahiplenilmesi ve böyle de politikleşmesi Türkiye Cumhuriyet tarihinin ömrü ile kıyaslandığında ancak çok yeni denilebilecek tarihlerde mümkün olabilmiştir. Başka ifadeyle Çerkeslik kimliğinin özel alandan çıkarak derneklerin yarı-kamusal alanına, oradan da sokaklara, siyasal örgütlenmelere taşınması anlamında “Yeniden-Çerkesleşme” olarak adlandırdığım demokratik-siyasal kimliklenme ne yazık ki, ancak 1970’li yılların ikinci yarısından itibaren sözkonusu olabilmiştir.p> Bunun nedenleri burada ayrıntılı olarak incelenemeyecek kadar çeşitlidir.  Kısaca ifade etmek gerekirse, Cumhuriyet tarihinin henüz başlarında maruz bırakıldıkları “ötekileştirilmenin” şiddeti ile birden çok defa göç etmek zorunda kalmaktan ve “yurtsuz” bırakılmış olmaktan kaynaklanan travmanın kollektif bellekteki izleri, Çerkes kimliğinin politikleşmesini geciktirmiştir. Yanısıra, büyüklere ve geleneğe saygıyı önemseyen ortak kültür; Çerkeslerin ortak travmasının müsebbiplerinden birisi olan Rusya antipatisi ile, soğuk savaş dönemi koşullarında onunla eklemlenmekte hiç zorluk çekmeyen güçlü bir anti-Sovyetizm; ötekileştirilen “asli” etnik topluluk Kürtler ile gerek içinde bulundukları çıkar ve kültür çatışmaları gerekse, herhangi bir şekilde onlarla birlikte davranıyor gibi kabul edilerek “bölücü” olarak nitelenme endişesi gibi nedenler özellikle de metropol Çerkeslerinin  kimliklerinin çok uzun yıllar sadece, özel alanda dillendirilebilmelerine neden olurken, ilk dernek örgütlenmelerinin de  olabildiğince gündelik siyasetin dışında tutulmaya çalışılması gibi bir sonuç doğurmuştur. Bir diğer neden de, hızlı kentleşme sürecinin etkileriyle ve ekonomik nedenlerle, çoğunlukla yakın akrabalık ilişkilerinin güvenilir ortamından, büyük kentlere göç etmek zorunda kalan ilk kuşak Çerkeslerin bu yeni yabancı çevrede yepyeni sorunlarla başetmek zorunda kalmalarıdır (Ancak tam da aynı neden, daha uzun vadede onları ve/veya çocuklarını Kuzey Kafkas Kültür derneklerinin çatısı altında toplayacaktır). Dolayısıyla gecikmiş olsa bile “Yeniden-Çerkesleşme” ya da Çerkeslik ortak kimlik aidiyeti altında demokratik-siyasal örgütlenme açısından, özellikle de Ankara ve İstanbul gibi metropollerdeki Kuzey Kafkas Kültür Dernekleri, bir okul işlevi görmüştür. Nitekim “Sürgün”, “muhaceret” kavramlarının ilk defa kullanılmaya başlandığı, “dönüş tezi”nin geliştirildiği ilk tartışmalar buralarda yapılmış, bunlarla ilgili ilk yazılar yine aynı sıralarda yayınlanmıştır. Tekrarlamak pahasına ve adını bugünden bakarak koymak üzere söylersem, sözkonusu tarihlerde bu Derneklerin çatısı etrafında toplanan Çerkes aydınlarının kimlik stratejisi, kendi içindeki etnik/kültürel “farklılıkları” (Ben kişisel tarihimden sayıları çok az olsa da örneğin Ankara’daki Derneğe Karaçay arkadaşların da geldiğini hatırlıyorum) olmazsa olmaz kabul eden, hatta ne kendi aralarındaki dönemin keskin sağ ve sol kutuplaşmasına dayalı politik farklılıklara ne de dışlarındaki “farklılıklara” (çünkü pek çoğumuz aynı zamanda farklı farklı sol örgütlenmelerin de içerisindeydik) kapamayan bir kimlik stratejisiydi. Başka ifadeyle Ankara Derneğinin başını çektiği Çerkesliğin politikleşmesi anlamında yeniden-kimliklenme, kendi içindeki farklılıkları kültürel ve tarihsel ortaklık temelinde bir aidiyetle sahiplendiği gibi, dışarıdaki farklılıklara da açık, dolayısıyla “farklılıklar siyaseti” diyebileceğimiz —özellikle de dönemin kutuplaşmaları hatırlandığında oldukça— demokratik bir kimlik stratejisiydi. Ancak o dönemde hatırlayalım Türkiye özellinde ve dünya genelinde etnik farklılık temelinde bir politik mücadele ve kutuplaşma henüz yeterince keskinleşmemişti.p> 1980 Askeri Darbesinden sonra, bütün politik(leşmiş) kimlikler gibi Çerkeslik kimliği de, kamusal alandan ve Derneklerin yarı-kamusallığından yeniden özel alana taşınmak zorunda kaldı. Ancak orada yeniden-üretilmeye devam etti. Darbeden payına bir şeyler düşmüş olsun ya da olmasın Çerkes aydınlarının bir kısmı 1980’lerin ağırlığını üzerinden aşırabildiyseler bunu daha önce bir okul gibi işlev gördüklerini söylediğim Derneklerde edindikleri dostluklara, edindikleri “yoldaşlara”, kazandıkları gelecek ufkuna, bir de ilk dönen öncü ailelerle birlikte artık daha yakın hale gelmeye başlayan anayurt(lar)la ilişkiye borçlu oldular. 1980’lerin ortalarından itibaren Türkiye’deki bütün bastırılmış kimlikler yenilenmiş olarak geri gelir, hatta daha önce hiç anılmamış kimliklerle kamusal alanda ve siyasal alanda bulunma taleplerini yükseltirlerken, Çerkesler yeniden açılan derneklerinde artık “muhaceret” yerine “diyaspora”, “göç” yerine “Büyük Sürgün” ya da “Soykırım” demeye başlamışlardı. 1989 yılında örneğin, ilk defa bir 21 Mayıs’da, 1864 Çerkes Sürgününü anma günü etkinliği düzenlenmişti. 1990’lar ise biliyoruz ki, Türkiye’deki Çerkeslerin yeniden-kimliklenmesinin önemli duraklarından bir diğerini oluşturdu. SSCB’nin ve Sosyalist rejimin yıkılması anayurtlardaki uzak ya da yakın akrabalarla buluşma imkanını getirdi. Ancak Setenay Şami’nin araştırmalarında çok güzel özetlediği gibi bu ilk sevinçlere, çoğunlukla da “kimin daha çok gelenekler bağlı” ya da “dilini, kültürünü koruyabilmiş”, olduğu üzerinden —ki bunun her zaman aynı anlama gelmediği düşünülmeye başlanmıştı—yürütülen bir “Çerkeslik” tartışması etrafında doğan ilk hayal kırıklıkları karıştı. Anayurttakiler ve diyasporadakiler kendilerini birbirinden kopartan tarihlerini nasıl farklı farklı öğrendiklerini keşfettiler, bunun gerilimlerini yaşadılar. İlk geriye dönüşü gerçekleştiren öncüler, diyaspora’daki Çerkeslerin eğitimli ve aydın kesimlerini oluştururken, onları izleyenlerin bir kısmı kendilerine Türkiye’dekinden maddi anlamda daha iyi bir hayat  bulma ve kurma amacındaydılar, kurulan ticari ilişkiler zaman zaman iki tarafın da birbirine duyduğu güveni azaltan sonuçlar yarattı. Yine de diyasporadakiler için yaşayan kültürlerinin merkezi anayurtlardı, danslarının ve müziklerinin, dillerinin “orijinalini” ve alfabeyi  öğrenmek ve öğretmek için yüzlerini oraya döndüler. Ancak diğer yandan, diyaspora Çerkeslerine, kollektif belleklerinde saklayıp da, yeniden-ürettiklerini dillendirmek ve sergilemek cesareti tam da bu zamanlarda geldi. Yıllardır anayurtlardan gelip de çoğaltılarak elden ele dolaşan müzik kasetlerinin yanına, Türkiye Çerkeslerinin söylediği anadillerdeki şarkıların kasetleri, CD’leri eklendi, bunlar sayesinde de televizyonlarda  ilk defa dilleri duyuldu. Bu dönemin kimlik politikaları açısından en önemli etkisi ise bütün bu karşılıklı ilişkilerin anadillerde gerçekleştirilmesinin kolaylığı, anayurtlardaki siyasal koşullar ve bu koşullara göre, yer yer değişmekle birlikte, dönmek isteyen ya da iş kurmak istenenlere tanınan kolaylıklar vb. nedenlerle, Türkiye’deki Kuzey Kafkas halklarının kültürel-siyasal üst-kimliğini imleyen “Çerkes” kavramının dar anlamda bir etnik kimlik ile yani Adigelik ile özdeşleştirilmeye başlanması oldu. Bu arada da Abazaların, Asetinleri n, Çeçenlerin ayrı dernekler ya da vakıf çatıları altındaki örgütlenmelerinin sayısı da arttı. Başka ifadeyle 1970’lerin “farklılıklar” siyasetinden, özcü bir “kimlik siyasetine” doğru kayılmaya başlanmıştı. Oysa, 1990’ların hemen başında Abhazya’nın ve Güney Osetya’nın bağımsızlık talepleriyle başlayan Gürcü saldırıları sadece Diyasporadakileri değil, anayurtlardaki Kuzey Kafkas halklarının da önemli bir duygu ve dayanışma sınavından başarıyla geçmelerini sağlamıştı. Çerkeslerin kültürel ortaklık temelli (yani kendi içindeki farklılıkları sahiplenen, dışındaki farklılıklarla da işbirliğine, dayanışmaya açık) farklılıklar siyasetinden, etnik temelli kimlik siyasetine kaymaya başlamalarının nedenlerinden bir diğeri de kanımca, herhangi bir zarar görmemek refleksiyle Türkiye’deki siyasetin hızla evrildiği ve daha önce hiç olmadığı kadar keskinleşen islamci-laik ile Türk-Kürt kutuplaşmasından mesafelenmek isteği ile ilgiliydi. Kaldı ki, bu eksenin birlikte davranılması gereken ‘ötekiler’ tarafında sadece Kürtler değil, örneğin Gürcüler ve (Islamcı) Çeçenler de bulunuyordu. DÇP ve KAFFED’in Kurulması ve yeniden “Farklılıklar Siyaseti”p> Bu süreç içinde 2000 yılında Demokratik Çerkes Platformu’nun, 2003 yılında ise Kafkas Dernekleri Federasyonu’nun kurulması çok önemli adımlar oldu.  DÇP’nun Kuruluş Deklerasyonu daha ilk cümlesinde “Türkiye’deki demokratikleşme mücadelesine daha etkin katılmayı, Avrupa Birliği’ne üyelik sürecinde demokratik haklardan toplumumuzun tüm kesimlerinin geniş bir çerçevede yararlanabilmesini sağlamayı, benzer amaçlar için çaba gösteren sivil toplum kuruluşlarıyla ilişkileri geliştirmeyi” amaçladığını söylerken, ayrıca “toplumumuzu temsilen faaliyet gösteren dernek, vakıf ve benzeri kuruluşlarımız arasında güçbirliği sağlamaya yönelik çabalara katkıda bulunmayı, bu kuruluşlarımızda, toplumumuzu daha fazla kucaklayan, gençliğe daha çok söz hakkı ve inisiyatif veren, statükoyu korumak yerine gelişmeyi öne çıkaran anlayışların önünü açmak”  hedefini de diğerlerine eklerken, “farklılıklar siyaseti” yapacağını duyurmuş oluyordu.  KAFFED ise üyesi bulunan 60 derneğe bakıldığında esas olarak bugün Adige ağırlıklı bir örgütlenme niteliği taşıyor olsa da bizzatihi varlığı, Çerkesler arası güç birliğini temsil etmenin ötesinde bir önem taşıyor.  Ne demek istediğimin daha iyi anlaşılabilmesi için de, KAFFED’in kuruluşuna giden süreçte, 14.04.2002 tarihinde katılımcı derneklerin temsilcilerinin buluşturan Ankara toplantısında alınan kararların  hatırlatılması gerekli. Bu kararlarda KAFFED üyeliği için “Kuzey Kafkaslı ortak kimliğini benimsemeni yeterli olduğu” söyleniyor. KAFFED kurucu üyeleri, farklı siyasal koşullar nedeniyle “Kafkasya'daki hiçbir siyasi örgütlenmenin, Diyasporadaki örgütlenmelere model alınmaması gerektiği, etnik kimliğe dayalı bir örgütlenme modelinin de sakıncalı olacağı” düşüncesinde. Yine söz konusu toplantıda böyle bir modelin “Diaspora'daki Kuzey Kafkasyalıların gereksiz ve zamansız olarak ayrışarak dağılmasını ve güçsüz kalmasını sağlayacağı” düşüncesine yer verilmiş. Ancak “etnik köken isimleri ile kurulmuş veya kurulacak olan derneklerin de mevcut kimlikleri ve dernek adlarıyla kurulacak federasyona katılmalarında herhangi bir sakınca bulunmadığı” da eklenmiş. Nitekim Artık KAFFED çatısı altında Bursa, Yalova, İnegöl ve Terme Dernekleri’nde olduğu gibi, Çerkes’i hem kültürel üst kimliğimize, hem de bir grubumuzun etnik kimliğine gönderme yaparak kullanan dernekler bulunuyor. Kanımca bu bir yandan yeni bir politik gelişme olarak önemli, diğer yandan hem üye derneklerin hem de de KAFFED’in “farklılıklar siyaseti” izleme iradelerini yansıtıyor.   p> Bu arada tabii, geniş kültürel anlamıyla —Türkiye’deki— bütün Çerkesleri birarada tutmayı hedefleyen bu oluşumlar demokratik kazanımlar için mücadele etmeyi sürdürürken, bunların dışında da, vakıf niteliği taşıyan (Alan Vakfı gibi etnik temelli ya da Şamil Vakfı gibi kültürel kimlik temelli) örgütlenmeler ile yine etnik kimlik politikasıyle yola çıkan Abhaz Dernekleri ile Federasyonu, ile İslami vurguları etnik vurgularından daha fazla olan Çeçen dernekleri de, bu dağınık örgütlenmenin diğer adalarını oluşturuyorlar. Özellikle anayurtlar, Abhazya, Osetya, Çeçenistan’da ortaya çıkan politik gerginlik ile çatışmalar sırasında, bunlarla ilgili olarak başta Rusya olmak üzere bölgenin kontrolü  peşindeki devletlerin müdahaleleri sözkonusu olduğunda seslerini daha fazla yükseltmek üzere, etkinlik gösteriyorlar. Birleşik Kafkasya Derneği ile, Birleşik Kafkasya Dernekleri Federasyonu ise, Türkiye’deki Kafkas halklarının demokratik mücadele hedefleriyle ilgili bir sorun kurmaz, tersine bunun için mücadeleyi tehlike olarak görürken, anti-komünist ideolojilerinin bir devamı olarak anti-Rus tavırlarıyla, coğrafyadaki Kuzey Kafkas halklarının bütünleşmesi gibi —ilgili herhangi bir politik, diplomatik güce sahip olmadıkları halde— bir emelin temsilcisi niteliğiyle varlıklarını sürdürüyorlar. Dolayısıyla vakıf nitelikli olanlar ile BİRKAFFED’in özgül niteliklerini dışarda tutacak olursak, geriye kalanların daha çok, yüzlerini anayurtlara dönmüş, onlarla Diyaspora arasındaki ilişkilerin geliştirilmesini hedefleyen, bu anlamda da özcü etnik kimlik politikalarının temsilcisi olarak davrandıklarını söylemek mümkün görünüyor.  Devam edelim, ayrıca Kafkasya Forumu ve Kafkas Vakfı’da var, isimlerine bakıldığında Kafkasyalılık üst kimliğine gönderme yapmakla birlikte, Kafkasya Forumu daha çok BİRKAFFED’e benzerken, diğeri yine İslam vurgusu ile diğerlerinin etnik, kültürel ama sher zaman seküler çizgisinden farklılık gösteriyor.p> Çerkeslerin Türkiye’deki örgütlenmelerine dair çok parçalı fotoğrafta, son dönemlerde şekillenmeye başlayan bir diğeri ise, 12 Mart 2011 tarihinde “anadilde eğitim ve ögretim ile yayıncılık hakkı” talebiyle Ankara’da gerçekleştirdikleri eylemin sahibi Çerkes Hakları İnisiyatifi. İnisiyatif eylem çağrısında seslenişini “Kafkasyalılar, Çerkes kardeşlerimiz” biçiminde yapmakla birlikte Adige ağırlıklı bir temsiliyet  taşıyor.  Yanısıra politik bir hareket ya da dernek, vakıf örgütlenmesi niteliği taşımamakla birlikte,”cherkessia.net” gibi, vurgularını net biçimde “Çerkes=Adige” üzerine yapan yazılara yer veriyor, bunun ideolojik, ‘bilimsel” argümanları oluşturuluyor. Böylelikle Çerkeslerin anayurtlarda uluslaşma süreçlerini tamamlayamamıs olmalarından hareketle, buna Diyasporadan bir katkı koymayı hedefleyen, ayrıca Türkiye’deki demokratik mücadelenin, artık KAFFED’in temsilciliğini yaptığını iddia ettikleri “Çerkes=Herkes” politikası çerçevesinde yürütülemeyeceğinin altını çizen özcü bir etnik kimlik politikasını temsil ettikleri anlaşılıyor. Bu grup ayrıca ÇHİ’ne destek veriyor ve yeterince aktif olmadığını düşündükleri KAFFED’in kendi içindeki farklılıklara karşı “sorumlu” farklılıklar siyaseti ile bir yere varamayacağını düşünüyorlar. Yani Sezai Babakuş’un belirttiği gibi onlarca fay hattı üzerinden kırılma ile temsil ediliyoruz, ancak ne yazıkki bu demokratik mücadele alanını genişlettiğimiz anlamına gelmiyor.p> “Söz’ün özü”…..p> Yazının başlarında, belirli tarihsel ve siyasal bağlamlarda ortaya çıkan veya çıkması gereken kimlik politikalarının, “stratejik özcülük” taşıyabileceğini belirtmiş, ancak bunun kendi içindeki farklılıkları sahiplenme, dışındaki farklılıklara da kendini açabilmek anlamında farklılıklar politikasına dönüşebilme meziyetlerine sahip olmasının da önemini belirtmiştim. Çünkü, bir kez daha söylersem istesek de istemesek de modernleşmenin ve küreselleşmenin bizi taşıdığı yerde, herbirimiz eskisinden daha çok kimlikliyiz ve aslında hiç bir özcü kimlik elbisesinin bizi tam olarak kavrayamayacağı toplumsal, siyasal koşullarda yaşıyoruz. Bütün kimliklerimizde, hem yerleşik, hem de göçmeniz. “Çerkeslik” kimliğimiz de işte böyle bir kimlik,  Türkiye’nin mevcut koşullarda ötekileştirilmenin adı kılındığı ölçüde kültürel-politik bir aidiyetin sahiplenilmesi, kendi pozitifine dönüştürülmesi, çoktan hak edilmiş hakları için kamusal ve siyasal alanda dillendirilmesi  ve hayata geçirilmeleri için mücadele etmek gereken, ancak bunları yaparken de, kendini bütün çeşitliliğiyle kendi içindeki ve dışındaki farklılıklara da açan, sabitlemeyen bir kimlik. Sözün özü kendi üzerimden olsun, ben bağlama göre Puhate’yim, İron’um, Oset’im, Çerkesim, Türkiyeliyim, feministim, demokratım diyorum, aslında sadece demiyorum yaşayabildiğimce öyle yaşıyorum, Ankara’da da, Suhum’da da, Maykop’da da, Vladikafkas’da da kendimi hem evimde, hem göçmen hissediyorum. Duygu ile vicdan, adalet, eşitlik ve etik kaygılarımın kesiştiği yerde kurulan, buluşan bütün bu kimliklerime hep birlikte sahip çıkıyorum, kimsenin de beni bunların biri ya da diğerinden dışlamaya ne hakkı var, ne de gücü yeter diyorum.  Peki siz de öyle hissetmiyor musunuz?p> Kaynak: Sevda Alankuş, Kültürel temelli bir "farklılıklar siyaseti" ile özcü etnik "kimlik siyaseti" arasında "Çerkesler”, Jineps Gazetesi (Nisan Mayıs 2011).p>+''+Sevda Alankuş )

Yurt Dışında Yüksek Öğrenim Yapmak İsteyenlere Duyuru

Milli Eğitim Bakanlığı'nın 2010-2011 Öğretim Yılında Yurt Dışında Yüksek Öğrenim Yapmak İsteyenlerle İlgili Duyurusua>p> ÜNİVERSİTEYE KAYIT YAPTIRDIKTAN SONRA  TÜRKİYE CUMHURİYETİ'NİN MOSKOVA'DAKİ EĞİTİM MÜŞAVİRLİĞİ'NE YA DA NAVOROSİSK KONSOLOSLUĞU'NA GÖNDERİLMESİ GEREKEN EVRAKLARp> (Dayanak: Türk Öğrencilerin Yabancı Ülkelerde Öğrenimleri Hakkında Yönetmelik)p> Yurt dışında kendi imkanlarıyla ön lisans, lisans veya lisansüstü örgün öğrenim yapmak isteyenlerin, kanunların verdiği haklardan yararlanmak üzere, aşağıda belirtilen belgelerle birlikte, bulundukları ülkedeki eğitim müşavirliğine/ataşeliğine, bunların bulunmadığı yerlerde konsolosluğa başvurmaları gerekir.   BAŞVURUDA İSTENEN BELGELERp> 1) Başvuru Dilekçesistrong>p> ● http://yogm.meb.gov.trstrong> adresinden veya,p> ● Bulunulan ülkedeki eğitim müşavirliği, ataşeliği veya konsolosluktan temin edilebilir.  2) Mezuniyet Belgesistrong>p> ● Yurt içinde en son mezun olunan okuldan alınan diploma veya mezuniyet belgesinin, onaylı fotokopisi,p> ● Yurt dışındaki;p> - Orta öğretim kurumlarını bitirenlerden, eğitim müşavirlikleri/ataşelikleri veya il millî eğitim müdürlüklerinden,p> - Yükseköğretim kurumlarını bitirenlerden, Yükseköğretim Kurulu Başkanlığından alınacak denklik belgesinin onaylı örneği.p> 3) Kayıt-Kabul Belgesistrong> (Akseptans)u>p> ● Öğrenim yapılacak ülkedeki kurumdan alınacak hazırlık, dil veya esas öğrenim seviyesi ve dalını, öğrenime başlayış-bitiş tarihlerini, kaçıncı sömestrden başlandığını gösteren Türkçe tercümesi ile birlikte onaylı Kayıt-Kabul Belgesi (Akseptans).p> (Açıklama :em>strong>p> Esas öğrenimden önce dil öğrenimi yapacakların Kayıt-Kabul Belgesi’nde en az iki ay süreyle haftada en az 15 saat öğrenim strong>görecekleri belirtilmelidir.p> Dil öğrenimini tamamlayanlarınstrong> esas öğrenime başladıklarına dair Kayıt-Kabul Belgesini, eğitim müşavirliğine/ataşeliğine veya konsolosluğa göndermeleri gerekir.)em>p>  4)  YGS/LYS   Sonuç Belgesistrong>p> - Amerika Birleşik Devletleri, Avustralya, Yeni Zelanda, Kanada, AB'ye üye ve aday olan ülkeler ile Avrupa Ekonomik Alanına üye olan ülkeler (İzlanda, Lihtenşayn, Norveç, İsviçre)’de strong>öğrenim göreceklerden  YGS/LYS belgesi istenmez.p> - Bunların dışında kalan ülkelerde öğrenim yapacaklardan; Ön lisans öğrenimi için  ilgili puan türünde  YGS/LYS'de en az 140 ; lisans öğrenimi için ilgili puan türünde  YGS/LYS'de  en az 180 veya daha fazla puan almış olmaları istenir.p> - Beden eğitimi, resim, müzik gibi özel yetenek sınavı ile öğrenci alan yükseköğretim kurumlarında öğrenim yapacakların özel yetenek sınavını kazandıklarını ve  YGS/LYS'de  en az 140 puan aldıklarını belgelendirmeleri gerekir.p> (Açıklama : em>YGS/LYS Sonuç Belgesi,strong> alındığı yıl itibariyle 2 yıl geçerlidir.)em>p> ●  YGS/LYS Sonuç Belgesi’nin İstenmediği Durumlarstrong>p> - Öğrenim görülecek ülkenin yükseköğretim kurumlarına kayıt-kabul için girişte yapılan genel yetenek, bilim veya yüksek öğretim kurumunun özel olarak yaptığı sınavı başaranlardan,p> SAT 1 (Minimum 1000 puan)p> ACT (Minimum 21 puan)p> Abiturp> Fransız Bakaloryasıp> GCE A Level Sertifikası (Minimum 2 ders)p> Uluslararası Bakalorya (International Baccalaureat, IB)p> Avusturya Matura Diploması (Matura Reifezeugnis)p> İtalya Maturita Diploması (Diploma di Maturita)p> - Ülkemizdeki liselere denk yurt dışındaki okullardan mezun olup yüksek öğrenim yapacaklardan,p> - Türkiye’deki konservatuarların lise kısmından mezun olup yurt dışında özel yetenek sınavı sonucunda kayıt-kabul hakkı  kazananlardan, - ÖSYS Yükseköğretim Programları ve Kontenjanları Kılavuzu’nda yer alan yüksek öğretim kurumları ile bu kurumlar dışındaki yükseköğretim kurumlarında, yüksek öğrenim şartlarını yerine getirerek asıl öğrenimlerine başladıklarını, öğrenimlerini bir sömestr başarıyla sürdürdüklerini ve ikinci sömestreye kayıt yaptırdıklarını belgelendirenlerden,p> - Türkiye’de veya yurt dışında ön lisans derecesinde öğrenim görüp lisans tamamlama ya da lisans öğrenimi göreceklerden,p> - Ülkemizdeki yükseköğretim kurumlarında lisans seviyesinde öğrenim görme hakkını kazandıktan sonra kayıtlarını sildirip bu işlemi takip  eden bir takvim yılı içinde yurt dışında öğrenime başlamış olanlardan   YGS/LYS girme şartı aranmaz.p> 5) Nüfus Cüzdanı Örneğistrong>p> 6) Askerlik Durum Belgesi  (Terhis, Erteleme, Tehir, Muaf, vb.)strong>p> (Açıklama :em>strong>p> a) Ön lisans ve lisansstrong> öğrenimi yapacaklardan Askerlik Erteleme Belgesi, (1991, 1992 ve sonraki yıllarda doğmuş erkek adaylar için ve 31.10.2011 tarihine kadar 1990 doğumlular için istenmez)em>p> b) Lisansüstüstrong> öğrenim yapacaklardan Askerlik Durum Belgesi (2 adet),)p>  7) Vesikalık Fotoğraf (2 adet)strong>p> (Açıklama : em>strong>Fotoğrafların arkasına adı ve soyadı mutlaka yazılmalıdır.)em>p> 8) Zorunlu Hizmet Belgesistrong>p> (Açıklama : em>strong>Zorunlu hizmetle yükümlü olanların, zorunlu hizmetini yaptığını, karşılığını ödediğini, taksitle ödemede anlaştığını veya ertelettiğini belgelendirmeleri gerekir.)em>p> 9) Kamu Görevlilerinden İstifa Belgesi (1416 sayılı Kanunun 21. maddesi)p>   ÖNEMLİ AÇIKLAMALARp>   1) Başvurudan Önce Bilgi Edinme / Denklikstrong>p> - Öğrenim yapılacak ülkenin eğitim sistemi, lisans ve lisansüstü öğrenime kayıt-kabul ve vize şartları ilgili ülkenin  büyükelçilik veya konsolosluklarından öğrenilmelidir.p> - Öğrenim görülecek kurumun vereceği diploma ve derecesi denkliğinin ülkemizde tanınıp tanınmadığı Yükseköğretim Kurulu Başkanlığından (YÖK’ten )  öğrenilmelidir.p> - Yurt dışından alınan yükseköğretim diplomalarının denkliği YÖK tarafından yapılmaktadır. (2547 sayılı Kanun’un 7/p maddesi).p> - Yurt dışında öğrenim yapacak veya yapmakta olanların özel öğrenciliklerinin tanınması, onların yurt dışında aldıkları   diploma ve derecelerinin denkliklerinin ülkemizde mutlaka tanınacağı anlamına gelmez.            p> 2) Özel Öğrenciliği Tanınanların Yükümlülükleristrong>p> - Her öğretim yılı başı ve sonunda öğrenim durumu hakkında temsilciliğe bilgi verilmelidir.p> - Adres değişikliği, öğrenimin yarıda bırakılması, mezun olunması durumu temsilciliğe bildirmelidir.p> - ÖSYS Kılavuzunda yer alan öğretim kurumlarına YÖK tarafından yerleştirilenlerden ÖSYS Sonuç Belgesi, kabul belgesi ve okul kayıt belgesi ile temsilciliğe başvurulmalıdır.p> 3) Kimlerin Öğrenciliği Tanınmazstrong>p> ● Öğrenim görülecek ülkece tanınmamış olan kurumlarda öğrenim görenlerin,p> ●Yurt dışında  açık yüksek öğretim yapan veya devam zorunluluğu bulunmayan kurumlara kayıtlı olanların,p> ● Askerlikleri ertelenemeyenler ile, askerliğini yapmamış olanlardan bitirdikleri öğrenim seviyesi ile aynı veya daha alt seviyede bir öğrenim görmek isteyenlerin (Askeralma Yönergesi).p> ● Devlet memuru olanların (İlgili yönetmelik).p> 4) Kimlerin Öğrencilikle İlişiği Kesilirstrong>p> - Lisans öğrenimi görenlerin 29; lisansüstü öğrenim görenlerin 35 yaşını doldurdukları yılın sonunda,p> - Öğrenimini tamamlayanların,p> - İki yıl üst üste başarısız duruma düşenlerin,p> - Öğrenimi bırakanların,p> - Öğrenim durumunu belgelendirmeyenlerinp> - Öğrenimlerini yönetmelikte belirtilen sürelerde tamamlayamayanların,p> - Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığı veya öğrencilik onur ve saygınlığını kıracak davranışta bulunanların,p> - Mevzuata göre ülke için zararlı sayılan fiil ve hareketlerde bulunan veya bu çeşit faaliyetlere katıldıkları belirlenenlerin,p> - Öğrenim gördüğü kurumun kurallarına aykırı hareketinden dolayı öğrenim kurumuyla ilişiği kesilenlerin,p> - Bölgesinde bulunduğu müşavirliğin, ataşeliğin veya konsolosluğun talimatını dinlememekte ısrar edenlerin,p> - Öğrencilik dışında bir işle meşgul olanların (Askeralma Yönergesi, İlgili yönetmelik).p> 5) Askerlik İşlemleristrong>p> ● Türkiye’ye izinli geleceklerin mağdur olmamaları için askerlik tecil ve pasaport uzatımı işlemlerini yurt dışı temsilciliklerine yaptırmaları gerekir.p> ● Bakaya durumuna düşenlerin askere sevklerini yeniden tehir ettirebilmeleri için savunmalarını konsolosluk vasıtasıyla bağlı bulundukları askerlik şubesine göndermeleri, savcılıktan   kovuşturmaya yer olmadığı veya mahkemelerden alınacak  beraat kararı verilmesi hâlinde, bu karar ve yeni  tarihli Öğrenim Durum Belgesi (Akseptans) ile sevk tehir tekliflerini yaptırmalıdırlar.p> ●  Askerlik ertelemelerinde;p> - Dil öğrenimi için 1 yıl süre verilir. Özre dayalı olarak bu süre 6 ay uzatılabilir (İlgili yönetmelik, Md.14).p> - Hazırlık veya telâfi öğrenimi yapanlara bir yıl süre verilir. Hazırlık sınıfları ile intibak programlarında geçirilen süreler, azamî öğrencilik sürelerine dahil değildir (İlgili Yönetmelik, Askeralma Yönergesi).p> - Lisans öğrenimi için okulların normal süresi kadar izin verilir. Ancak özre dayalı olarak bu süre 2 yıl uzatılabilir.p> - Yüksek lisans öğrenimi için 2 yıl süre tanınır. Özre dayalı olarak bu süre 1 yıl uzatılabilir (İlgili yönetmelik, Md:16).p> - Doktora düzeyindeki öğrenimler için 3 yıllık süre tanınır. Özre dayalı olarak bu süre 2 yıl uzatılabilir (İlgili yönetmelik, Md:16).p> - Kayıtları dondurulanların bu süreleri, tam yıla tamamlanarak azamî öğrencilik süresine eklenir. Bu süre, iki yılı veya dört dönemi geçemez (Askeralma Yönergesi).p> -Staj yaptıklarını belgelendirenlere 1 yılı geçmemek üzere staj izni verilir. (İlgili  Yön.Md.:29) - Ülkemizde açıköğretim ön lisans ve lisans programlarından birine kayıtlı öğrenci olmak yurt dışında örgün öğrenim yapmaya engel teşkil etmez. Ancak bu durumdaki öğrencilerin askerlik işlemlerinin yurt dışında öğrenim gördükleri örgün yüksek öğretim kurumuna göre yürütülmesi gerekir. (YÖK Yürütme Kurulu Kararı).p> 7)Dal, Okul ve Ülke Değişikliğistrong>p> ●Ülke, Okul ve Dal değişikliklerinde  ilgili Yönetmeliğin 20. maddesi  hükümlerine titizlikle uyulmalıdır.     p> 8) Belgelerin Onayıstrong>p> - Yurt dışında müşavirlikler/ataşelikler/konsolosluklar tarafından.p> - Yurt içinde noterlik, muhtarlık veya resmî makamlar tarafından.p> div>nanKaffed

Yurt Dışında Öğrenim Göreceklerin Özel Öğrencilik Tanıma İşlemleri

Yurt Dışında Yüksek Öğrenim Göreceklerin Özel Öğrencilik Tanıma İşlemlerip> Yasal Dayanak Ve Görev Alanı 3797 sayılı Millî Eğitim Bakanlığı Teşkilâtı ve Görevleri Hakkında Kanunun 19’uncu maddesi ile, 1416 sayılı ‘’Ecnebi Memleketlere Gönderilecek Talebe Hakkında Kanun’’ ve buna dayalı çıkarılan “Türk Öğrencilerin Yabancı Ülkelerde Öğrenimleri Hakkında Yönetmelik” gereği yurt dışında özel öğrenci statüsünde (kendi imkanlarıyla) ön lisans, lisans ve lisansüstü seviyede yükseköğretim yapan ve öğrenim yapacak öğrencilerin özel öğrenciliklerini tanıma işlemleri MEB Yükseköğretim Genel Müdürlüğü tarafından yürütülmektedir.p> Özel Öğrenci; Yurt dışında öğrenimleri süresince her türlü masrafları, kendi imkânlarıyla karşılanan öğrenciyi ifade eder.p> Özel öğrencilik tanıma işlemleri her yıl 1 Haziran’da başlayıp, sonraki yılın Nisan ayı sonuna kadar 11 ay devam eder. Özel Öğrencilik Tanımanın Amacıp> Yurt dışında kendi imkânlarıyla yüksek öğrenim yapacak öğrencilerin; ●Yurt dışında lisans ve lisansüstü öğrenimlerini tamamlayarak ülkemize, daha verimli bir şekilde hizmet etmelerini,p> ●Öğrenimleri süresince harçsız öğrenci pasaportu almalarını,p> ●Öğrenimleri süresince askerlik tecil ve tehirlerini,p> ●Yurt dışında öğrenimleri süresince oturma izni almalarını,p> sağlamaktır. ÖĞRENCİLİK TANIMAp> -Özel öğrencilerin öğrenciliklerinin tanınmasıyla ilgili belgeler Türk Öğrencilerin Yabancı Ülkelerde Öğrenimleri Hakkında Yönetmeliğin 7’nci maddesi uyarınca her yıl Bakanlığımızca belirlenerek, hangi belgelerin isteneceğine dair düzenlenen “Duyuru ve Açıklama” yurt dışında eğitim müşavirlikleri, eğitim ataşelikleri bunların bulunmadığı yerlerde konsolosluklara ve büyükelçiliklere yurt içinde milli eğitim müdürlüklerine gönderilmektedir.p> Bakanlığımızca belirlenen belgeleri içeren Yurt Dışında Özel Öğrenci Statüsünde, Lisans ve Lisans Üstü Öğrenim Yapmak İsteyenlerle İlgili Duyuru ve Açıklama ile Form Dilekçe örneği ;p> -      Yurt dışında eğitim müşavirlikleri, eğitim ataşelikleri bunların bulunmadığı yerlerde konsolosluklardan, -      Yurt içinde millî eğitim müdürlükleri ve Millî Eğitim Bakanlığından ayrıca http://meb.gov.tr, http://yogm.meb.gov.tra> internet adreslerindenp> temin edebilmektedir. Öğrenciler; belirlenen belgelerle yurt içinde doğrudan Millî Eğitim Bakanlığı Yükseköğretim Genel Müdürlüğüne yurt dışında eğitim müşavirlikleri, eğitim ataşelikleri bunların bulunmadığı yerlerde konsolosluklar aracılığıyla başvurabilmektedir. Başvuru belgeleri eksiksiz ve onaylı olanların MEB Yükseköğretim Genel Müdürlüğünce özel öğrencilikleri tanınmaktadır.   Kimlerin Öğrencilikleri Tanınmazp> - Eksik belge ile başvuran, - Öğrenim görülecek ülkece tanınmamış olan kurumlarda öğrenim gören, - Açık Yüksek Öğretim yapan veya devam zorunluluğu bulunmayan kurumlara kayıtlı olan, - Askerliğini yapmamış olanlardan bitirdikleri öğrenim seviyesi ile aynı veya daha altstrong> seviyede bir öğrenim görmekstrong> isteyenlerin,p> - Devlet memuru olanların, Öğrencilikleri tanınmamaktadır. Başvurudan Önce Bilgi Edinmep> ● Yurt dışında yüksek öğrenim görmek isteyenler, okullara başvurmadan önce;p> - Öğrenim yapacakları ülkenin eğitim sistemini, lisans ve lisans üstü öğrenime kayıt-kabul  p> ve vize şartlarını ilgili ülkenin  büyükelçilik veya konsolosluklarından,p> - Öğrenim görecekleri kurumun vereceği diploma ve derecesinin denkliğinin ülkemizde tanınıp tanınmadığını Yükseköğretim Kurulu Başkanlığındanp> öğrenebilirler. Belgelerin Onayıp> ● Belgeler;p> - Yurt dışında müşavirlikler/ataşelikler/konsolosluklarca,p> - Yurt içinde noterlik, muhtarlık veya resmî makamlarcap> onaylanabilir.   - Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığı veya öğrencilik onur ve saygınlığını kıracak davranışta bulunanların,p> - Mevzuata göre ülke için zararlı sayılan fiil ve hareketlerde bulunan veya bu çeşit faaliyetlere katıldıkları belirlenenlerin,p> - Öğrenim gördüğü kurumun kurallarına aykırı hareketinden dolayı öğrenim kurumuyla ilişiği kesilenlerin,p> - Bölgesinde bulunduğu müşavirliğin, ataşeliğin veya konsolosluğun talimatını dinlememekte ısrar edenlerin,p> - Öğrencilik dışında bir işle meşgul olanların (Askeralma Yönergesi, İlgili yönetmelik).p> 5) Askerlik İşlemleristrong>p> ● Türkiye’ye izinli geleceklerin mağdur olmamaları için askerlik tecil ve pasaport uzatımı işlemlerini yurt dışı temsilciliklerine yaptırmaları gerekir.p> ● Bakaya durumuna düşenlerin askere sevklerini yeniden tehir ettirebilmeleri için savunmalarını konsolosluk vasıtasıyla bağlı bulundukları askerlik şubesine göndermeleri, savcılıktan   kovuşturmaya yer olmadığı veya mahkemelerden alınacak  beraat kararı verilmesi hâlinde, bu karar ve yeni  tarihli Öğrenim Durum Belgesi (Akseptans) ile sevk tehir tekliflerini yaptırmalıdırlar.p> ●  Askerlik ertelemelerinde;p> - Dil öğrenimi için 1 yıl süre verilir. Özre dayalı olarak bu süre 6 ay uzatılabilir (İlgili yönetmelik, Md.14).p> - Hazırlık veya telâfi öğrenimi yapanlara bir yıl süre verilir. Hazırlık sınıfları ile intibak programlarında geçirilen süreler, azamî öğrencilik sürelerine dahil değildir (İlgili Yönetmelik, Askeralma Yönergesi).p> - Lisans öğrenimi için okulların normal süresi kadar izin verilir. Ancak özre dayalı olarak bu süre 2 yıl uzatılabilir.p> - Yüksek lisans öğrenimi için 2 yıl süre tanınır. Özre dayalı olarak bu süre 1 yıl uzatılabilir (İlgili yönetmelik, Md:16).p> - Doktora düzeyindeki öğrenimler için 3 yıllık süre tanınır. Özre dayalı olarak bu süre 2 yıl uzatılabilir (İlgili yönetmelik, Md:16).p> - Kayıtları dondurulanların bu süreleri, tam yıla tamamlanarak azamî öğrencilik süresine eklenir. Bu süre, iki yılı veya dört dönemi geçemez (Askeralma Yönergesi).p> -Staj yaptıklarını belgelendirenlere 1 yılı geçmemek üzere staj izni verilir. (İlgili  Yön.Md.:29) - Ülkemizde açıköğretim ön lisans ve lisans programlarından birine kayıtlı öğrenci olmak yurt dışında örgün öğrenim yapmaya engel teşkil etmez. Ancak bu durumdaki öğrencilerin askerlik işlemlerinin yurt dışında öğrenim gördükleri örgün yüksek öğretim kurumuna göre yürütülmesi gerekir. (YÖK Yürütme Kurulu Kararı).p> 7)Dal, Okul ve Ülke Değişikliğistrong>p> ●Ülke, Okul ve Dal değişikliklerinde  ilgili Yönetmeliğin 20. maddesi  hükümlerine titizlikle uyulmalıdır.     p> 8) Belgelerin Onayıstrong>p> - Yurt dışında müşavirlikler/ataşelikler/konsolosluklar tarafından.p> - Yurt içinde noterlik, muhtarlık veya resmî makamlar tarafından.p> nanKaffed

KAFFED Başkanından Yeniçağ Gazetesi Köşe Yazarı Altemur Kılıç’a Cevap

Sayın Altemur Kılıç, 27 Mayıs tarihli köşe yazınızı büyük bir dikkatle okudum. Benim gibi bir birçok Çerkes okudu ve tamamı yazınıza olan tepkilerini şahsıma ve Federasyonumuza ilettiler. Ben her hangi bir tepki göstermeyeceğim. Çünkü toplumumuzdaki ön yargılı ve hoşgörülü olmayan yaklaşımlara o kadar alıştık ki bunları artık yadırgamıyoruz. Büyük bir sabırla yanlışları düzeltmeye, kendimizi ifade etmeye ve toplumsal empatiyi yaratmaya çalışıyoruz. Sayın Altemur Kılıç, yazınız kendini milliyetçi olarak nitelendiren çoğu kişilerin tipik bir örneğidir. Çünkü, yazınız ön yargılı bir yazıdır. Eksik bilgilerle yazılmış bir yazıdır. Çerkes toplumunun gerçek düşüncelerini, taleplerini doğru anlamayan ve anlatmayan bir yazıdır. Gerçekte milliyetçilik yapmak kaygısıyla yazılmış aslında gerçek anlamda bölücü bir yazıdır. Yazınızın önyargılı ve eksik bilgilerle yazıldığı ifademe açıklık getireyim Sayın Kılıç, toplumumuz sizi tanımakta. Çerkes kökeninizi de bilmekte. Ama yazınızdan konuşmamızın içeriğini anlama zahmetine katlanmadığınız anlaşılıyor. Bırakın içeriğini benim adımı doğru yazmak için bile zahmet etmemişsiniz. Benim ismim Cihan Demir değil, Cihan Candemir. Kafkas Dernekleri Federasyonu başkanlık görevini yürütüyorum. Siz şecerenizden bahsetmişsiniz. İzninizle ben de “imalat hatası” sıfatını yakıştırdığınız birisi olarak kendi şeceremden bahsedeyim. Sizin kadar öğünecek afhadım olmasa da ben de Çerkes kökenimle iftihar ediyorum. Benim de dedelerimden birisi, Ali Tahir dedem savaş madalyalı bir zattır. Diğer dedem, Pşimaf ise Sarıkamış’ta savaşıp esir düşen, yedi yıl Sibirya’da kaldıktan sonra kaçıp dönen birisidir. Savaş sırasında ayakları kısmen donduğu için çektiği sıkıntıları hep hatırlarım. Dedemin kardeşlerinden birisinin de Yemen’e gidip bir daha dönmediği anlatılırdı. Babama gelince kendisi 1948 Londra olimpiyatlarına katılan, kırık omzuna rağmen güreşerek gümüş madalya alan, daha sonra 1949 Avrupa Şampiyonu, Grekoromen de Dünya 3.sü olmuş milli bir güreşçidir. İsmi Adil Candemir’dir. Yıllarca milli takım güreş antrenörlüğü yapmış, Hamit Kaplan gibi, Mahmut Atalay gibi birçok şampiyonları yetiştirmiş bir zat-ı muhteremdir. Bizler milli takımlarımızın başarılarının sevinçleriyle doğmuş, büyümüş insanlarız. Onlardan aldığımız terbiye ile Çerkeslik kültürü ile büyüdük. Aslımızı inkâr etmedik. Türkiye’yi bölmek gibi bir düşüncemiz ise hiç olmadı. Sayın Kılıç, aslında bu satırları sıkılarak yazıyorum. Çünkü geçmişiyle öğünmek Çerkeslikte ayıptır. Ancak olaya ne kadar ön yargılı yaklaştığınızı göstermek için yazmak zorundayım. Bir kere “imalat hatası” tabirinizden dolayı sizi ayıplıyorum. Gelelim eksik ve yanlış bilgilerinize: Sayın Kılıç size sormak istiyorum. Siz Çerkesçe dilinizi öğrenebildiniz mi? Akrabalarınızdan kaç kişi dil biliyor? Sizden sonra Çerkes dilini bilen, kültürünü bilen, yaşayan kimse var mı? Bu soruların hiç birine “evet” diyebileceğinizi sanmıyorum. Sayın Kılıç, işte asimilasyon dediğimiz şey budur. Çerkes dilleri olan Adığe ve Abazaca, Anadolu’nun en eski medeniyeti Hatti’lerin diliyle akraba olarak on bin yıl sonra yine Anadolu’da yok olma tehdidi altında olan dillerdir. Çerkes dillerinden Ubıh dili  dünyanın en zengin sesli dili olarak, Anadolu’da son konuşan insan, rahmetli Tevfik Esenç’in ölümü ile 1992 yılında yok oldu. Aynı tehlike Adığe ve Abaza dilleri için söz konusudur. Bu durum UNESCO tarafından kabul edilmiş, her iki dil de “Türkiye’de Yok Olma Tehdidi Altındaki Diller” kategorisine sokulmuştur. Siz bunları bilmeyebilir ve  dert etmeyebilirsiniz. Ancak, siz bir Çerkes olarak bu dillerin ve kültürün yaşatılması için yapılan çabaları “bölücülük” olarak görüyorsanız ve bunu dert edinenleri  “imalat hatası” olarak görüyorsanız o zaman hata sizde demektir. Sayın Altemur Kılıç, “Ethem Bey” ile ilgili görüşlerinize büyük ölçüde katılıyorum. Siz kadirşinaslık yapmış, “Ethem Bey”e “Çerkes Ethem” demişsiniz, “Hain Çerkes Ethem” dememişsiniz. Ama tarih kitaplarında Ethem Bey, hep “Hain Çerkes Ethem” olarak yazılmadı mı? Peki Ethem Bey’e “Hain Çerkes” sıfatını niye taktılar dersiniz? Ethem Bey’i “Hain Çerkes” yapanlar, neden “Kahraman Çerkes Rauf Orbay”, “Çerkes Bekir Sami Bey” demediler? Siz hissetmeseniz bile ben ve akranlarım, tarih derslerinde bu sıkıntıyı hep yaşadık. “Hain Çerkes” tanımlamasının baskısını minik yüreklerimizde hissederek büyüdük. Bu etnik ayırımcılık yapmak, baskı yapmak değil midir Sayın Kılıç? Sayın Kılıç, benim kayınpederim asker idi. Babasının, onu harp okuluna yazdırmak için götürürken, “Sakın beni konuşturmayın. Ben konuşursam Çerkes olduğunuzu anlarlar, sizi harp okuluna almazlar” diye korkularını paylaştığını ben biliyorum. Benzer şekilde Çerkesçe konuşanlara “Vatandaş Türkçe Konuş” baskılarının yapıldığını, birçok ailenin korkudan çocuklarına bırakın Çerkesçe dillerini, Çerkes kimliklerini dahi öğretmediklerini bilecek kadar da yaşım var. Çocuklarına Çerkesçe isim verenlerin nüfus daireleriyle mahkemelik olduklarına defalarca şahit oldum. Köy isimlerinin değiştirildiğini yaşamımda defalarca gördüm. Belli ki siz bunların hiç birisini görmediniz yaşamadınız. Onun için bilemezsiniz Sayın Kılıç. Osmanlı’nın iskân politikaları konusunda söylediklerim ise benim iddialarım değil, resmi arşivlere geçmiş gerçeklerdir. Bana inanmıyorsanız açıp okuyunuz arşiv belgelerini. Sayın Kılıç, biz bunları söyleyerek kimseyi suçlamıyoruz. Bu gerçekleri Çerkes toplumunu kültürü ve diliyle yok olmaya götüren nedenler olarak tespit ediyoruz. Gelecek için, kültürümüzü yaşatmak adına, dilimizi korumak adına, evrensel insan haklarının gereği olarak, demokratik bir hak olarak taleplerimizi uygarca dile getiriyoruz. Onun için kültürünü ve binlerce yıllık dillerini korumaktan başka endişesi olmayan insanları kendi değer yargılarınızla, ön yargılarınızla suçlamak yerine, siz de lütfen sorunuz, araştırınız ve bilmediğiniz konularda “susunuz”. Sayın Kılıç, sonuç olarak biz şuna inanıyoruz: İnsanların kültürlerini ve dillerini yaşama, yaşatma hakkı vardır. Diller ve kültürler, farklı etnisitelerle beraber ülkelerin zenginlikleridir. İnsan haklarına saygısı olanlar bu farklılıkların yaşamasına hoş görü gösterir. Karşılıklı hoş görü ve sevgi, birlikte barış içinde yaşamanın olmazsa olmazıdır. Hoş görüsüzlüğün sonucu ise karşılıklı nefret, kavga ve bölünmedir. Biz, insan haklarından, hoş görüden, bir arada birlikte yaşamaktan, barıştan yanayız. Çerkes toplumu olarak ta insan hakları, demokrasi dışında kimsenin peşinde değiliz. Ülkenin birliğini ve bütünlüğünü her zaman savunduk, savunuyoruz. Gerekir ise yine savunacağız. Ama siz farkında olmadan hoş görüsüzlükle, ön yargılarınızla tehlikeli bir şovenlik yapıyorsunuz. Kendiniz gibi düşünmeyen insanları “imalat hatası” olarak görüyorsunuz, öteliyorsunuz. Siz kendiniz  “asimile olmuşsunuz”, bunu da kabullenmişsiniz. Ben bunu son derece doğal buluyorum. Sizin seçiminizi saygıyla karşılıyorum, ama sizin gibi olmayanlara yaklaşımınızı da hiç doğru bulmuyorum. Kimseye “benim gibi olacaksınız, yoksa siz imalat hatasısınız” deme hakkınız yoktur. Diyorsanız da, o zaman siz asimile olmakla kalmamış, sizin “kimlik anlayışınız arızalı” hale gelmiş demektir. Aslında hata sizdedir ama siz farkında değilsinizdir.  Sayın Altemur Kılıç, biz her zaman büyüklerimize saygı duyarız. Yazım da nezaket ölçüleri dışına taşmamaya özen gösterdim. Mümkün olduğunca düşüncelerimizi yansıtmaya çalıştım. Sanırım, biraz ilgi gösterirseniz ve araştırırsanız, bizim ve yaklaşımlarımızın Türkiye’nin gerçek sigortası olduğunu anlayacaksınız. Bunu yapamayacak iseniz ben de size, sizin anlayacağınız şekilde  “Tajimbo” diyorum. Ancak üzülerek söyleyeyim,  ben Adığece dilini iyi bilirim. Abazaca bilenlere de sordum.  “Susun” anlamına gelen “Tajimbo” diye bir sözcük yok. Kafkas Dernekleri Federasyonu Başkanı Cihan Candemir   nanKaffed

KAFFED Başkanından Yeniçağ Gazetesi Köşe Yazarı Altemur Kılıç’a Cevap

Sayın Altemur Kılıç, 27 Mayıs tarihli köşe yazınızı büyük bir dikkatle okudum. Benim gibi bir birçok Çerkes okudu ve tamamı yazınıza olan tepkilerini şahsıma ve Federasyonumuza ilettiler. Ben her hangi bir tepki göstermeyeceğim. Çünkü toplumumuzdaki ön yargılı ve hoşgörülü olmayan yaklaşımlara o kadar alıştık ki bunları artık yadırgamıyoruz. Büyük bir sabırla yanlışları düzeltmeye, kendimizi ifade etmeye ve toplumsal empatiyi yaratmaya çalışıyoruz. Sayın Altemur Kılıç, yazınız kendini milliyetçi olarak nitelendiren çoğu kişilerin tipik bir örneğidir. Çünkü, yazınız ön yargılı bir yazıdır. Eksik bilgilerle yazılmış bir yazıdır. Çerkes toplumunun gerçek düşüncelerini, taleplerini doğru anlamayan ve anlatmayan bir yazıdır. Gerçekte milliyetçilik yapmak kaygısıyla yazılmış aslında gerçek anlamda bölücü bir yazıdır. Yazınızın önyargılı ve eksik bilgilerle yazıldığı ifademe açıklık getireyim Sayın Kılıç, toplumumuz sizi tanımakta. Çerkes kökeninizi de bilmekte. Ama yazınızdan konuşmamızın içeriğini anlama zahmetine katlanmadığınız anlaşılıyor. Bırakın içeriğini benim adımı doğru yazmak için bile zahmet etmemişsiniz. Benim ismim Cihan Demir değil, Cihan Candemir. Kafkas Dernekleri Federasyonu başkanlık görevini yürütüyorum. Siz şecerenizden bahsetmişsiniz. İzninizle ben de “imalat hatası” sıfatını yakıştırdığınız birisi olarak kendi şeceremden bahsedeyim. Sizin kadar öğünecek afhadım olmasa da ben de Çerkes kökenimle iftihar ediyorum. Benim de dedelerimden birisi, Ali Tahir dedem savaş madalyalı bir zattır. Diğer dedem, Pşimaf ise Sarıkamış’ta savaşıp esir düşen, yedi yıl Sibirya’da kaldıktan sonra kaçıp dönen birisidir. Savaş sırasında ayakları kısmen donduğu için çektiği sıkıntıları hep hatırlarım. Dedemin kardeşlerinden birisinin de Yemen’e gidip bir daha dönmediği anlatılırdı. Babama gelince kendisi 1948 Londra olimpiyatlarına katılan, kırık omzuna rağmen güreşerek gümüş madalya alan, daha sonra 1949 Avrupa Şampiyonu, Grekoromen de Dünya 3.sü olmuş milli bir güreşçidir. İsmi Adil Candemir’dir. Yıllarca milli takım güreş antrenörlüğü yapmış, Hamit Kaplan gibi, Mahmut Atalay gibi birçok şampiyonları yetiştirmiş bir zat-ı muhteremdir. Bizler milli takımlarımızın başarılarının sevinçleriyle doğmuş, büyümüş insanlarız. Onlardan aldığımız terbiye ile Çerkeslik kültürü ile büyüdük. Aslımızı inkâr etmedik. Türkiye’yi bölmek gibi bir düşüncemiz ise hiç olmadı. Sayın Kılıç, aslında bu satırları sıkılarak yazıyorum. Çünkü geçmişiyle öğünmek Çerkeslikte ayıptır. Ancak olaya ne kadar ön yargılı yaklaştığınızı göstermek için yazmak zorundayım. Bir kere “imalat hatası” tabirinizden dolayı sizi ayıplıyorum. Gelelim eksik ve yanlış bilgilerinize: Sayın Kılıç size sormak istiyorum. Siz Çerkesçe dilinizi öğrenebildiniz mi? Akrabalarınızdan kaç kişi dil biliyor? Sizden sonra Çerkes dilini bilen, kültürünü bilen, yaşayan kimse var mı? Bu soruların hiç birine “evet” diyebileceğinizi sanmıyorum. Sayın Kılıç, işte asimilasyon dediğimiz şey budur. Çerkes dilleri olan Adığe ve Abazaca, Anadolu’nun en eski medeniyeti Hatti’lerin diliyle akraba olarak on bin yıl sonra yine Anadolu’da yok olma tehdidi altında olan dillerdir. Çerkes dillerinden Ubıh dili  dünyanın en zengin sesli dili olarak, Anadolu’da son konuşan insan, rahmetli Tevfik Esenç’in ölümü ile 1992 yılında yok oldu. Aynı tehlike Adığe ve Abaza dilleri için söz konusudur. Bu durum UNESCO tarafından kabul edilmiş, her iki dil de “Türkiye’de Yok Olma Tehdidi Altındaki Diller” kategorisine sokulmuştur. Siz bunları bilmeyebilir ve  dert etmeyebilirsiniz. Ancak, siz bir Çerkes olarak bu dillerin ve kültürün yaşatılması için yapılan çabaları “bölücülük” olarak görüyorsanız ve bunu dert edinenleri  “imalat hatası” olarak görüyorsanız o zaman hata sizde demektir. Sayın Altemur Kılıç, “Ethem Bey” ile ilgili görüşlerinize büyük ölçüde katılıyorum. Siz kadirşinaslık yapmış, “Ethem Bey”e “Çerkes Ethem” demişsiniz, “Hain Çerkes Ethem” dememişsiniz. Ama tarih kitaplarında Ethem Bey, hep “Hain Çerkes Ethem” olarak yazılmadı mı? Peki Ethem Bey’e “Hain Çerkes” sıfatını niye taktılar dersiniz? Ethem Bey’i “Hain Çerkes” yapanlar, neden “Kahraman Çerkes Rauf Orbay”, “Çerkes Bekir Sami Bey” demediler? Siz hissetmeseniz bile ben ve akranlarım, tarih derslerinde bu sıkıntıyı hep yaşadık. “Hain Çerkes” tanımlamasının baskısını minik yüreklerimizde hissederek büyüdük. Bu etnik ayırımcılık yapmak, baskı yapmak değil midir Sayın Kılıç? Sayın Kılıç, benim kayınpederim asker idi. Babasının, onu harp okuluna yazdırmak için götürürken, “Sakın beni konuşturmayın. Ben konuşursam Çerkes olduğunuzu anlarlar, sizi harp okuluna almazlar” diye korkularını paylaştığını ben biliyorum. Benzer şekilde Çerkesçe konuşanlara “Vatandaş Türkçe Konuş” baskılarının yapıldığını, birçok ailenin korkudan çocuklarına bırakın Çerkesçe dillerini, Çerkes kimliklerini dahi öğretmediklerini bilecek kadar da yaşım var. Çocuklarına Çerkesçe isim verenlerin nüfus daireleriyle mahkemelik olduklarına defalarca şahit oldum. Köy isimlerinin değiştirildiğini yaşamımda defalarca gördüm. Belli ki siz bunların hiç birisini görmediniz yaşamadınız. Onun için bilemezsiniz Sayın Kılıç. Osmanlı’nın iskân politikaları konusunda söylediklerim ise benim iddialarım değil, resmi arşivlere geçmiş gerçeklerdir. Bana inanmıyorsanız açıp okuyunuz arşiv belgelerini. Sayın Kılıç, biz bunları söyleyerek kimseyi suçlamıyoruz. Bu gerçekleri Çerkes toplumunu kültürü ve diliyle yok olmaya götüren nedenler olarak tespit ediyoruz. Gelecek için, kültürümüzü yaşatmak adına, dilimizi korumak adına, evrensel insan haklarının gereği olarak, demokratik bir hak olarak taleplerimizi uygarca dile getiriyoruz. Onun için kültürünü ve binlerce yıllık dillerini korumaktan başka endişesi olmayan insanları kendi değer yargılarınızla, ön yargılarınızla suçlamak yerine, siz de lütfen sorunuz, araştırınız ve bilmediğiniz konularda “susunuz”. Sayın Kılıç, sonuç olarak biz şuna inanıyoruz: İnsanların kültürlerini ve dillerini yaşama, yaşatma hakkı vardır. Diller ve kültürler, farklı etnisitelerle beraber ülkelerin zenginlikleridir. İnsan haklarına saygısı olanlar bu farklılıkların yaşamasına hoş görü gösterir. Karşılıklı hoş görü ve sevgi, birlikte barış içinde yaşamanın olmazsa olmazıdır. Hoş görüsüzlüğün sonucu ise karşılıklı nefret, kavga ve bölünmedir. Biz, insan haklarından, hoş görüden, bir arada birlikte yaşamaktan, barıştan yanayız. Çerkes toplumu olarak ta insan hakları, demokrasi dışında kimsenin peşinde değiliz. Ülkenin birliğini ve bütünlüğünü her zaman savunduk, savunuyoruz. Gerekir ise yine savunacağız. Ama siz farkında olmadan hoş görüsüzlükle, ön yargılarınızla tehlikeli bir şovenlik yapıyorsunuz. Kendiniz gibi düşünmeyen insanları “imalat hatası” olarak görüyorsunuz, öteliyorsunuz. Siz kendiniz  “asimile olmuşsunuz”, bunu da kabullenmişsiniz. Ben bunu son derece doğal buluyorum. Sizin seçiminizi saygıyla karşılıyorum, ama sizin gibi olmayanlara yaklaşımınızı da hiç doğru bulmuyorum. Kimseye “benim gibi olacaksınız, yoksa siz imalat hatasısınız” deme hakkınız yoktur. Diyorsanız da, o zaman siz asimile olmakla kalmamış, sizin “kimlik anlayışınız arızalı” hale gelmiş demektir. Aslında hata sizdedir ama siz farkında değilsinizdir.  Sayın Altemur Kılıç, biz her zaman büyüklerimize saygı duyarız. Yazım da nezaket ölçüleri dışına taşmamaya özen gösterdim. Mümkün olduğunca düşüncelerimizi yansıtmaya çalıştım. Sanırım, biraz ilgi gösterirseniz ve araştırırsanız, bizim ve yaklaşımlarımızın Türkiye’nin gerçek sigortası olduğunu anlayacaksınız. Bunu yapamayacak iseniz ben de size, sizin anlayacağınız şekilde  “Tajimbo” diyorum. Ancak üzülerek söyleyeyim,  ben Adığece dilini iyi bilirim. Abazaca bilenlere de sordum.  “Susun” anlamına gelen “Tajimbo” diye bir sözcük yok. Kafkas Dernekleri Federasyonu Başkanı Cihan Candemir   nanKaffed

Gürcistan Yönetimine KAFFED’den Açık Çağrı

Gürcistan Parlamentosu 20 Mayıs 2011 günü yapılan oturumunda Çerkes Soykırımı'nın tanınmasına ilişkin bir kararı kabul etti. Karara göre, Gürcistan Parlamentosu, Rus-Kafkas savaşında Adığelerin toplu olarak katledilmesini ve tarihsel anayurtlarından sürgün edilmesini, 18 Ekim 1907 tarihli La Haye Kara Harbinin Kanunları ve Adetleri Hakkında Sözleşmesi ve 9 Aralık 1948 tarihli BM Soykırım Suçunun Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi uyarınca soykırım olarak, Rus-Kafkas savaşları sırasında ve sonrasında anayurtlarından sürgün edilen Adığeleri 28 Temmuz 1951 tarihli BM Mültecilerin Statüsüne İlişkin Sözleşme uyarınca mülteci olarak tanıdı. Bilindiği gibi  Jamestown Vakfı'nın son iki yılda düzenlediği konferanslar ile bu konu Tiflis'te gündeme getirilmişti. Çerkeslerin  Rusya İmparatorluğu tarafından soykırım ve sürgüne tabi tutuldukları tarihi bir gerçektir. Yıllarca süren savaşlar sonunda Çerkesler anayurtlarından sürgün edilmiş ve kendi topraklarında  azınlık durumuna düşürülmüşlerdir. Çerkeslerin yaşamış olduğu tarihi haksızlıkların giderilmesi için, uluslararası hukuk açısından Rusya İmparatorluğu'nun devamı olan Rusya Federasyonu'na çok önemli ve acil görevler düşmektedir. Türkiye Çerkeslerinin bir araya gelerek oluşturduğu bir sivil toplum kuruluşu olarak Kafkas Dernekleri Federasyonu (Kaffed) her zaman sorunlara barışçı yollarla çözümler bulunmasından yana olmuştur. Bu nedenle, Rusya Federasyonu'nun  tarihi yükümlülüklerini hızla yerine getirmesi için görüşmeler yapılmakta ve mevcut sorunlara çözümler aranmaktadır. Ancak Çerkes Soykırımı konusunda en son söz söyleme hakkı olan devlet Gürcistan’dır. 1864 öncesinde Çarlık Rusyası'na gönüllü olarak katılarak, Kafkasya’nın güneyden ablukaya alınmasını sağlayan Gürcistan Krallığı aslında 1864'ün suç ortağıdır. Gürcistan’ın Sovyet dönemi öncesi ve sonrası, Osetya ve Abhazya’da işlediği suçlar da soykırım olarak ele alınması gereken konulardır. En son 1992 tarihinde "Abhazlar sadece 80,000 kişi; yani 15,000 genci öldürerek bu ulusun bütün genetik varlığını kolayca ve tamamen yok edebiliriz" diyerek soykırım amacını gizlemeye bile gerek duymadan Abhazya'ya saldıran, 2008'de Güney Osetya'da sivilleri acımasızca yok etmeye çalışan Gürcistan'ın halkımıza karşı işlediği suçlar belleklerimizden silinmemiştir. Gürcistan yönetimi öncelikle kendi suçlarının hesabını vermek durumundadır. Gürcistan yönetiminin Çerkes Soykrımı'nı tanımaya yönelik bu tutumu, 2008'deki yenilgisinden sonra izlediği yeni stratejisinin bir parçasıdır. Gürcistan yönetimi, hem Abhazya'yı tekrar işgal edebilmek için Adığe ve Abhaz halkları arasında bir ayrılık yaratmaya çalışmakta, hem de Kuzey Kafkasya'da "Çerkes kartını" kullanarak yaratacağı kargaşa ve çatışma ortamı ile Rusya'yı sıkıştırmak istemektedir. Gürcistan yönetiminin hayali, Kuzey-batı Kafkasya'da devamlı çatışma ve savaşların olması, bölgenin bir kanayan yara haline gelmesidir. Gürcistan yöneticileri bu amaçlarına ulaşabilmek için Çerkes tarihinin en acı ve trajik olayını saygısızca istismar etmeye çalışmaktan utanmamaktadır. Tarihten aldığımız derslerle, Türkiye'deki Çerkes diasporası olarak, anayurdumuzun Gürcistan'ın veya başka bir devletin çıkarları için savaş alanına dönüştürülmesi ve Adığe-Abhaz halklarının birlikteliğinin zedelenmesine izin vermeyeceğiz. Biz, tarihsel gerçeklerin, halkları savaş ve yıkıma götüren ve istenildiğinde şu ya da bu devlet tarafından kullanılan bir araç olmasını değil, tüm halkların barış, huzur ve refah içinde kendi kültürünü ve varlığını geliştirdiği adil ve insan haklarına saygılı bir geleceğin inşasında vicdani bir temel olmasını istiyoruz. Bu inanç ve anlayışla Türkiye'deki Çerkes diasporası adına Gürcistan yönetiminden tüm dünya halkları için istenen insan haklarına saygılı olmasını, Abhazya ve Güney Osetya'nın bağımsızlıklarını tanımasını ve halen devam etmekte olan istilacı ve ırkçı söylemlerinden vazgeçmesini talep ediyoruz.nanKaffed