2012’nin Gündemi

2012’yi sevmedim, rehavet ve karamsarlık olup çöktü üstüme. Günlerdir miskinliğin postunda yatıyorum. Ivır-zıvır özlük işler, biraz gazete-dergi, biraz internet-facebook, biraz televizyon-kitap... Bir de, penceremden görünen manzaraya dalıp gitmeler; Anadoluhisarı ile Kandilli arasında, Göksu ve Küçüksu derelerinin birlikte oluşturduğu küçük delta semalarında alan savaşı veren martı’larla karga’ların bıkmak yorulmak bilmez dalaşları, kazara aralarına karışan acemi güvercinlerin ürkek kaçışları, sığırcık sürülerinin senkronize uçuşları, ahalinin cömertliğinde semirmiş kedi ve köpeklerin aylak yürüyüşleri... İşte böyle, gri-ıslak kubbenin altında ve tembelliğin sıcak koynunda geçti günler.. Bu kez kar da işe yaramadı. Beni hep sevindiren, özgür kılan ve bu dünyanın ötesine kanatlandıran bu masalsı güzellik, tam da kışın karanlık gölgesi ruhumu zaptetmek üzereyken yetişip yüreğimi aydınlatan doğanın bu en büyük mucizesi nedense bu kez iş yapmadı, yapamadı. Bu kez, sihri yitip gitmiş sıradan bir gösteriye bakıyor gibiyim. Beni miskinliğin postundan kurtaracak bir şans daha geçti elime; KAFFED’in Bolu’daki ‘ortak akıl’ toplantısına yollandım. Hareketse hareket, mevzuysa mevzu, tartışmaysa tartışma. Dostlar sofrasında sohbet-muhabbet gırla. Dahası ne!.. Ama nafile. Bu kez olmadı, olamadı. Negatif enerjimi oraya da taşıdım, kem-küm’den öte bir katkım olmadı ortak akla. Sessizce özür diledim, kendimden ve hazerundan... 2012’yi sevmedim, peş peşe ölümler getirdi. Önce Theo’yu aldı. Masumiyetin, merhametin, iyiliğin ve umudun sesi-sineması Theo Angelopoulos’u. Artık küçük insanların büyük destanları yazılmayacak, artık çaresizliğin sessiz çığlığı beyaz perdeye yansımayacak. Onun gibilerini yitirdikçe vicdanımız daha hızlı körelecek. Daha bencil, daha açgözlü ve daha acımasız olacağız... Theo’nun filmlerini gözümde canlandırmakla meşgulken, daha yakınlardan iki iyi insan yitip gitti; Üner Özbay-Yismeyl ve Sebahat Lugon- Deguf... Ve onlara, varlığıyla gururumuzu okşamış olan güzeller güzeli bir insan daha katıldı; Keriman Halis Ece-Bijnov... Eksik kaldım. Temsil ettikleri iyiliği, güzelliği, masumiyeti ve merhameti özledim. Şimdiden... Yaa işte, 2012 böyle başladı; debelendikçe daha da içine çeken bir bataklık gibi. Sanki aklım, yüreğim, bedenim esir düştü. Ocak bitti. Takvimden sildim, yok saydım. Bakalım, gelecek aylar ne gösterecek. Neyse ki kar, karamsarlığımı örtmek için daha kararlı, beni özgür kılmak için daha istekli. Umudum var, belki değişir ve hep olmakta olana dönüşür. Umudum var, eksilmesin... • • • Hayatı plan-program üzerine kuran, moda değişle ‘hedef odaklı’ yaşayan biri değilim. Yine de, geçen yılın başında ‘2011’de yapacaklarım’ listesi çıkarmıştım. Mavra’larla sahici’leri, kişisel’lerle toplumsal’ları harmanladığım 18 maddelik bir ilk hedefler manzumesiydi bu. 2012’ye girerken, 2011 için belirlediğim hedeflerin ne kadarını tutturduğumun hesabını yaptım. Vasat bir karne çıktı, çöpe attım. Vasat, idare-i maslahatın diğer adıdır. İştah kaçıran, tatsız-tuzsuz, renksiz-kokusuz birşey... 2011’in karnesi ‘vasat’ değil de ‘iyi’ ya da ‘kötü’ olsaydı, muhtemelen aynı yolda devam edip 2012 için de hedefler belirleyecektim. Zira başarı da başarısızlık da motive edicidir. Ama ‘vasat’ insanı bloke eden bir sonuçtur. O yüzden, 2012’de kendime hedef koymak yerine, gündemi irdelemekle yetineceğim. Baştan belli olan birşey varsa, o da 2012’nin zor bir yıl olacağıdır. Tek tek bireyler bakımından zor olacak, toplumlar-ülkeler bakımından zor olacak. Yıl yeni başlamışken, daha şimdiden kaytarma yolları arar oldum. Nedense aklıma sık sık, okulları bombalanan haylaz öğrencilerin “yaşasın okul yok, ders yok, sınav yok” diye sevindikleri bir film sahnesi geliyor. Yoksa bilinçaltım, 2012’yi ‘kıyamet yılı’ gören Maya kehanetine selam durma sevdasına mı düştü?..O yüzden mi, Zecharia Sitchin’in bu kehanete bilimsel sos katan “12. Gezegen” kitabına yeniden sarılmam?.. Bundan mıdır, Roland Emmerich’in umudu Çin işi ‘Nuh’un gemileri’ne yükleyen sinematoğrafisine geri sarmam?... Öyle kıyamet meraklısı değilim elbet. Bu çocukça akıl sürçmesinin nedeni, belki de, yaşadığımız coğrafyada ve çevresinde giderek şiddetlenen çatışma halinin 2012’de pik yaparak büyük bir yıkıma yol açma ihtimalidir. Yani, bölgesel bir kıyamet tehlikesinin gözle görülür-elle tutulur hale gelen varlığıdır... Baksanıza; Ortadoğu adım adım mezhep savaşına sürükleniyor; Mısır, Irak, Suriye iç savaşın tehdidi altında; ABD ve İsrail’in İran’ı vurması ve bunun büyük bir savaşa dönüşmesi an meselesi... Yetmez mi?... Peki bunlar, zaten kendi fay hatları üzerinde kıpırdaşan Anadolu’yu ve Kafkasya’yı iyice sarsmaz mı?... Teyet mi geçer, bizi?... Hadi onlar teyet geçsin, ABD-Gürcistan ittifakının Kafkasya’yı adım adım Rusya ile çatışmaya sürükleyen sismik alaverelerini ne yapacağız?... Neyse, çocuk yanım istediği kadar kaytarmaya çabalasın, istediği kadar haytalık kapısı arasın dursun, bilirim ki Maya kehanetine bel bağlayıp oturmak olmaz. Evet, şiddetli sarsıntılar olacak. Ama büyük okul yıkılmayacak, hayat dersleri devam edecek. Üstelik daha da ağırlaşacak, ödevler çoğalacak ve sınavlar iflah kesecek... • • • Türkiye’nin 2012 için ilan edilmiş en canalıcı gündemi yeni anayasa. Henüz kamuoyunda dişe dokunur bir hareket yaratmamış olsa da, gün geçtikçe ortalık ısınacak. Demokrasi, hukuk, insan hakları gibi kavramları ‘hep bana’ diye tarifleyip hiç eden iktidarın ‘herkes için anayasa’ umuduna ne kadar saygı duyacağını, hazırlık çalışmaları ilerledikçe daha iyi anlayacağız. Ancak, yeni anayasa sürecinde kayda değer bir ağırlık oluşturması beklenen aydınların sindirilmesine, gazete ve televizyonların, üniversitelerin susturulmasına, sivil toplumun yıldırılmasına bakarak gidişatı şimdiden değerlendirebiliriz. Yanısıra, yeni anayasanın çok kültürlülüğe cevaz verip vermeyeceğini, bunun en güçlü savunucuları olan Kürt siyasetçilerinin, toplum önderlerinin ve aydınlarının topluca içeri tıkılıp bertaraf edilmesinden anlayabiliriz. İktidar partisinin anayasa mevzusuyla mücehhez şahsiyetlerinin ‘ulan’ vurgusuyla edebileştirdikleri hitabetlerinden, demokrasi ve hukuk bakımından ne kadar umutvar olacağımızı da kestirebiliriz. Ya da, otuz yıldır baskıcı 12 Eylül anayasasının gölgesine sığınıp varlıklarını sürdüren iki muhalefet partisinin demokrasiyle imtihanının nasıl olacağını da tahmin edebiliriz. Olsun, yine de merakla bekleyip dikkatle izleyeceğiz. Dur bakalım noolacak?... Diğer toplumsal kesimlerin ne düşündüğü ve ne dediğiyle fazlaca ilgilenmesek de, biz kendi istek ve beklentilerimizi KAFFED eliyle tarifleyip Anayasa Komisyonu’na verdik. İstiyoruz ki bu çorbada bizim de tuzumuz olsun ya da bu çorbadan bize de bir pay düşsün. Hala biraz çekingeniz, biraz ürkek. Ama umudumuz var ve beklentimiz yüksek... • • • Dünyanın 2012 için ilan edilmiş en canalıcı gündemi ise ekonomik kriz. Ocak sonunda Davos’ta toplanan yüksek zevat, kapitalizm gemisinin gidişatını masaya yatırdı. Kimi, ‘deniz bitti gemi karaya vuracak’ dedi. Kimine göre ise biraz rota değiştirerek ve kıvrak manevralar yaparak yola devam etmek mümkün. En çok, en semirmişler-en şişmanlar panikte. Zayıflamaktan korkuyorlar. Diyorlar ki, böyle giderse toplumsal ayaklanmalar ve kontrol edilemez çatışmalar başlar. Öyle görülüyor ki kriz büyüyecek ve hiç değilse şişmanların bir kısmını zayıflatacak. Ama bunun zaten bir deri bir kemik olanlara bir faydası olmazsa, aksine orta hallileri de en diptekilerin hızasına doğru iterse, görün o zaman kıyameti... Ekonomik kriz elbette bütün dünyanın sorunu. Yine de en çok Amerikalıları korkutuyor. Bu iki yüzlü bir korku. Bir yüzünde refah kaybı, diğer yüzünde ise dünyaya hükmetme iddiasının zaafa uğrama ihtimali. Belki de daha kahredici olanı ikincisidir. Açıkca söyledikleri üzere, en çok da Çin’in yükselişinden rahatsızlar. İngilizler, dünyaya hükmetmenin geçici bir şey olduğunu tarihi deneyimlerinden iyi bildikleri için gayet sakinler. Olsa olsa refah kaybına uğrar, biraz zayıflarız diyorlar. Almanlar da öyle. Şimdilik en tuzu kuru olanlar onlar. Üstelik bunu, Nazizmin yerle bir etmesine, büyük miktarda savaş ve soykırım tazminatları ödemelerine, Almanya’nın diğer yarısını geri almak için Ruslara yüksek ‘hava parası’ vermelerine ve şimdi Avrupa Birliği’ni ayakta tutmak için kesenin ağzını açmalarına rağmen başarıyorlar. Fransızların korkusuysa, Avrupa’da insiyatifi tamamen Almanlara kaptırmak. Bu yüzden hırçınlar. Libya gibi çaresizlere karşı abartılı askeri atraksiyonları, petrol hesabı kadar Almanlara pazu gösterme saiklidir. Deniyor ki, dünyanın efendiliği sırayladır; önceki gün Latinler (Romalılar), dün-bugün Anglo-Saksonlar (İngilizler ve Amerikalılar), yarın Çinliler... Çok heves etmiş olmalarına rağmen Almanlar, Fransızlar ve Ruslar şanslarını iyi kullanamadılar. Bakalım Çinliler efendiliği becerebilecek mi?... Yoksa sırayı Hindulara mı kaptıracaklar... Bu noktada bir Kabardey fıkrası gelir aklıma: Uzunyayla’nın ücra köyünden bir Kabardey, akraba ziyareti için Ankara’ya gelir. Elindeki adresi sora ede yürür, başkentin telaşlı kalabalığında. Koca bir caddeyi geçmek üzere hamle yapmışken trafik polisi düdük çalıp durdurur, ‘bekle orda’ der. Çaresiz beklemeye koyulur, bizimki. Polis düdük çalıp ‘araçlar geçsin’ der, geçerler. Sonra yine düdük çalıp ‘yayalar geçsin’ der, geçerler. Bu böyle devam eder epey zaman. Bizimkisi bekler ha bekler. Ben diyeyim bir saat, siz deyin iki saat. Sonunda bu işte bir terslik olduğunu anlayıp polise seslenir. Polis bey, polis bey... Araçlar geçsin diyorsunuz, yayalar geçsin diyorsunuz. Peki ne zaman Kabardeyler geçsin diyeceksiniz? Kabardeylere ne zaman sıra gelecek?... • • • Evet, sıra Kafkasya’nın gündeminde... Hem iç hem dış dinamikleri bakımından çok büyük değişiklikler olmayacak gibi. Rusya’da 4 Mart’ta yapılacak başkanlık seçiminden sürpriz beklenmiyor, Putin’le yola devam edilecek. Bu da, Rusya’nın bugüne kadarki Kafkasya politikalarının pek değişmeyeceği anlamını taşıyor. Yine de küresel güç Amerika’nın ve yerel ittifakı Gürcistan’ın Kafkasya’daki hamleleri belirleyici olacak. Bu ittifakın Kuzey Kafkasya’yı Rusya’ya karşı organize etmeye yönelik saha çalışmaları devam ederse ve Rusya bunu ciddi bir tehdit olarak algılarsa, elbette bölgenin iklimi sertleşecektir. Tersi de olabilir. Amerika üç yıllık saha çalışmalarına bakarak, ‘bu işte kar yok’ sonucuna varabilir. Ya da, önceliklerini yeniden tanımlayıp dikkatini başka yerlere, örneğin ‘büyüyen tehdit’ diye tanımladığı Çin’e ve çevresine kaydırabilir. Bu durumda Gürcistan’ın tek başına, Abhazya ve G. Osetya’yı geri döndürmek hayali ve Rusya’dan rövanş almak hırsıyla Kuzey Kafkasya’yı etkilemesi pek mümkün olmayacaktır. Sonuçta üç yıldır yükselen tansiyon düşebilir, Adığelerle Abazaları birbirinden koparmaya yönelik çabalar hız kesebilir. Önümüzdeki 21 Mayıs, gidişatı biraz daha anlamamızı sağlayacak. Amerika ve Gürcistan’ın, Adığeleri kazanma umuduyla başlattığı ‘Çerkes soykırımı’ hamlesinin son adımı önümüzdeki 21 Mayıs’ta Anaklia’da anıt açılışıyla atılacak. Anavatandakileriyle diyasporadakileriyle Adığelerin ve diğer Kuzey Kafkas halklarının bu anıt açılışına ilgi-alakası, Amerika ve Gürcistan’ın oyunu hangi düzeyde sürdüreceğini belirleyecek. Ve de, Rusya’nın bu oyuna karşı alacağı tavrı... Bunlar dış dinamiklerin etkisi. Bir de kendi içimize bakalım. Maalesef dış yönlendirmelere fazlasıyla açık bir toplumuz. Tıbbi değişle enfeksiyona açığız. O yüzden daha önce İngilizlerin Osmanlı destekli eli, şimdi de Amerikalıların Gürcistan destekli eli kolayca içimize girebiliyor. İstedikleri zaman birleştirerek, istedikleri zaman ayrıştırarak Rusya’nın karşısına dikiyorlar. Birkaç kuru-sıkı sözle pohpohlanmamız, birkaç boş vaadle umutlandırılmamız, feodal kibrimizin ve egomuzun biraz okşanması motive olmamıza yetiyor. Cesaret desen hazır, kahramanlık tutkusu desen bolkepçe... İşte böyle yüzyıllardır Ruslara karşı savaştık, savaştırıldık. Şöyle helalinden bir yutkunup, ‘artık Ruslarla savaşmayacağız’ diyebilsek, bütün oyunları bozacağız. Bu kez diyebiliriz, demeliyiz. Kibrimizi ve egomuzu bastırıp, cesaretimizi dizginleyip, yeni bir kırılmaya-sürülmeye maruz kalmadan yola devam edebiliriz. Bu kez, başkalarının hesabına cesur-cengaver olmaktansa kendi hesabımıza akıllı-uslu olmayı seçebiliriz. Seçmeliyiz. Bu seçimi Adığeler-Abazalar birlikte yapacağız. Birliği koruyarak yapacağız... • • • Son olarak, kısaca kendi özel gündemime değineceğim. Yukarıda sözünü ettiğim miskinlik postunda yatarken biraz da kendimi sorgulamaya çabaladım. Son yıllarda siyasi kimlik alanını boşladığımı, giderek etnik-kültürel kimlik çizgisine sıkışan bir toplumsal mücadele anlayışına ve pratiğine saplandığımı fark ettim. 2012’de bunun üzerinde etraflıca düşüneceğim ve mümkünse yeniden ‘hayatın her alanında’ gerçeğine dönmeye çalışacağım. Kimbilir belki bu sayede, etnik-kültürel kimlik mücadelesine de daha doğru ve daha fazla katkı vermenin yollarını bulurum... Sezai Babakuş, 3 Şubat 2012

Murat K’umpıl Yeniden Başbakan

  Adıgey Parlamentosu 12. olağan toplantısını 25 Ocak’ta yaptı. Başkan Aslan Thak’uşıne, Adam Timur, başbakanlık görevini yürüten Murat K’umpıl, federal ve yerel kurumların temsilcileri, kent ve bölge başkanları toplantıda yerlerini aldılar. Toplantının ana konusu Başbakanlık koltuğunun sahibi ve onun yardımcısı kim olacağı idi. Aslan Thak’uşıne, Adıgey Cumhuriyeti anayasasının 70. ve 78. maddeleri uyarınca Adıgey Cumhuriyeti Başbakanı olarak Murat K’umpıl’ın adaylığını desteklemeleri için parlamenterlere çağrıda bulundu. Kürsüye gele Murat K’umpıl 4 yıllık görevi süresince çalışmalarını rapor etti. Önümüzdeki dönemde uygulayacağı programını açıkladı. Daha sonra Murat K’umpıl’ın adaylığını parlamenterler Vilademir Narojna İrina Şirina, Muhittin Çurmıt ve Aleksandır Laboda birer konuşma ile desteklediler. Gizli oylama ile yapılan seçimde 43 milletvekili Murat K’umpıl’ı desteklerken, 4 olumsuz oy kullanıldı. Aynı saatlerde Aslan Thak’uşıne, Murat K’umpıl’ın Başbakanlığını onayladı. Thak’uşıne başbakan yardımcısı Aleksi Petrosiyenko’nun görevinin onaylanması için parlamenterleri oylamaya çağırdı. 37 evet oya karşı 4 olumsuz oy alan Petrosiyenko’nun görevini de imzaladı. Önceki dönemin başbakanı ve yardımcısı bu dönem de görevlerine devam edecek. Adıgey Cumhuriyeti Parlamentosu 25 Ocak oturumunda ele alınan bazı kanun değişikliklerini de kabul etti.   Adıgey Cumhuriyeti Radyosu Dış Yayınlar Servisi Huşt EmelnanKaffed

Tığujıko Kızbeç Anıtı Dikilecek

  Kafkas-Rus savaşları ve onu getirdiği halkın yok olma-olmama mücadelesi. Düzenli dev güçlere karşı özgürlük onuru ve azmi ile toprağını koruyan doğuştan asker kahramanlar unutulmadı. Onlardan biri Şerelıko Kızbeç. Doğduğu köyü Afıpsıp’ta dikilecek anıtı ile yaşayacak. Fikir Afıpsıp köyü heyetinin. Öneriye Adıgey hükümet yetkilileri olumlu yanıt verdiler. Ancak anıtın yapımı sözünü verenler yardım severler. Şerelıko Kızbeç anıtının yapılmasına ilişkin konuşan Kültür Bakanı Gazi Çemışo: “Anıt halkın gösterdiği kahramanlığın simgesi olacak. Adığelerin tarihine, toprak sevgisi ve ona bağlılığını hiçbir zaman unutturmayacak ve gelecek nesillere örnek olacaktır” dedi. Stanislav James Bell’in Çerkesya Aslanı lakabını verdiği kahramanın hayatı at sırtında özgürlüğü savunarak geçti. Soylu Şerelıko ailesine mensup.  Tarih onu daha çok 1834 yılında kanlı Abın çatışmasında Tığujın oğlu kahraman Kızbeç adıyla yazdı. 67 yaşındaydı. Afıpsıp köyü yakınlarında dövüştü. Bu yüzden anıt yeri olarak orası seçildi. Anıt, köyün girişinde Afıps Deresi ile Kuban Nehri’nin karıştığı eski adıyla “Kızbeç’ın Geçidi” denilen yere dikilecek. Bir zamanlar “Özgürlük insanın en doğal hakkıdır” nidasıyla kılıcıyla kükreyen kahraman bu yüzyılda özgürlüğe karşı güçlere ve dünyaya barış haykıracak. Her geçen gün bilincini yitiren halkına “kendine dön” diyecek. Adıgey Cumhuriyeti Radyosu Dış Yayınlar Servis Huşt EmelnanKaffed

Abhazya da üzgün

KAFFED (BASIN) 02-02-2012- Geçen cumartesi hayatını kaybeden Türkiye'nin ilk dünya güzeli Keriman Halis Ece Tamer için Abhazya Cumhuriyeti Dışişleri Bakanlığı bir mektup gönderdi. Mektupta şöyle denildi: “Abhazya Cumhuriyeti Dışişleri Bakanlığı, Keriman Halis Ece’nin 28 Ocak 2012’de vefat etmesinden dolayı en içten taziye dileklerini ifade eder. Atatürk tarafından ‘Ece’ soyadı verilerek taltif edilen Keriman Halis’in vefatı, kendisinin Abhaz kökenli Ebjnou sülalesine mensup bir Türk vatandaşı olmasından ötürü yalnızca Türkiye için değil, Abhazya için de acı bir olaydır. Abhazya Cumhuriyeti Dışişleri Bakanlığı, Abhaz halkının Kafkas güzelliğinin bir sembolü olarak hatırlanacak olan Keriman Halis Ece’nin ailesi ve yakınlarına en derin taziye dileklerini iletmenizi rica eder.”  nanKaffed

Suriye’de… arada ölmek!

Nalçik'de beklenen kar yağışı başladı... Yumuşak yumuşak yağan kar, kendi içinde bir yağış ritmi oluştururken, aynı zamanda doğrusal bir düşüşle yağmadığı için de düzensizliğe örnek verilebilir. Yağan kara, rüzgarın müdahalesi olmadıkça bu böyle; bir tür huzur, gökyüzünün temizlenmesi, arınması... Rüzgarla bu kurgu, kurguya bağlı da algı değişir, Boran olunca da; seyirlik olmaktan çıkarak kaos ve kargaşa duygusuna dönüşebilir... Böyle durumlarda babaannem, 'tanrı yakacağı olmayan fakir fukaraya merhamet etsin' derdi. Nedense kar yağışından çok, yağmur daha çok sevilir. Yağmurun her yerde görülebilen ve daha evrensel olması mı, yaşam için öncelikli ve biricik içeceğimiz olan suyun bir biçimi olmasından mı; yoksa karın her şeyi örtmesiyle, bir görme- algılama bulanıklığı yaratmasından mı bilinmez... şair, ''Yağan yağmur olsun, tek kar olmasın / Ölen garip olsun, tek yar olmasın...'' derken, yardan, yağmurdan yana; garip ve kardan yana olmadığını söyler... Karın kendi içinde karmaşık ve ritmik yağışından, her şeyi örterek, iyi-kötü her şeyi kapatarak, tek renge, başlangıç, saflık temizlik anlamında da yorumlanan beyaza boyayarak; düşünmek için masumane başlangıç olabilecek ortam çağrıştırdığını varsayarsam, serinkanlı düşünmeme yardımcı olabilir belki de. Zira mesele dolaşıp gelip ölüme, ölümle yaşamın anlamsız nedenlerle iç içe geçmiş ve bir çok coğrafyada günlük ve sıradan olmuş durumda. Bu yazıda ölüm çığlıklarının geldiği yer, yaşlı dünya üzerinde sıcak çatışmaların iç savaşa dönüştüğü, Suriye. Aşağıdaki çığlık, yüz on beş Suriyeli kardeşimizin Rusya Federasyonu Devlet Başkanı D.A.Medvedev'e, Adıgey Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı'na, Adıgey Parlementosu'na, Adıgey'deki dernekler ve Adıgey halkına hitaben yazılmış mektup. "Son birkaç aydır Suriye Arap Cumhuriyeti'nde siyasi ortam gerginleşti. Her gün çeşitli gruplarla ülkenin iktidar güçleri arasında toplu çatışmalar meydana geliyor, yüzlerce masum insan ölüyor. Biz Suriyeli Adığeler (Çerkesler) son derece zor durumdayız. Her gün kendi hayatımızı, akrabalarımızın ve yakınlarımızın hayatını tehlikeye atmak zorunda kalıyoruz. Ülkede durumun istikrara kavuşması, barış ve güvenlik içinde bir hayat umudu tükendi. Halkımızın bu zor gününde yardım ve kurtuluş çağrısıyla başvurabileceğimiz tek merci Rusya Federasyonu'dur, cumhuriyetlerimiz Rusya'nın içindedir, kardeşlerimiz Kuzey Kafkasya'dadır. Samimi isteğimiz atalarımızın topraklarına dönmek, Kuzey Kafkasya'daki kardeşlerimizle, Rusya halklarıyla barış ve uyum içinde yaşamaktır. Biz aşağıda imzası bulunanlar, size bizi ata topraklarımıza kabul etmeniz, kaçınılmaz trajediden kurtarmanız, bu zor anda yardım elini uzatmanız çağrısıyla sesleniyoruz. Yardım ve kurtuluş çağrımızın karşılıksız kalmayacağına inanıyoruz." Suriye'deki kardeşlerimizin yardım çığlığı bu... Çığlığı çünkü, can ve mal güvenlikleri açısından isimleri açıklanamıyor... Suriye'de, kelimenin tam anlamıyla, kan gövdeyi götürüyor. Vahşi bir iktidar mücadelesi yaşanıyor. Günlük ölüm bilançosu yirmi ile elli arasında değişiyor. O da dışarı yansıdığı kadarıyla. Suriye'de yönetim tam bir klan diktatörlüğü. Bir tür oligarşik yönetim. Son derece acımasız istihbarat örgütleri, keskin nişancıların insan avı yaptıkları, ordu birliklerinin hedef gözetmeksizin ağır silahlarla saldırı altında tuttuğu yerleşim bölgelerinde, savaş yasalarının, evrensel insan haklarının ve vicdanın ertelendiği karşılıklı bir katliam yaşanıyor. İdeolojik olmaktan çok inanç birliği-karşıtlığı üzerine inşa edilmiş bir iç savaş. Şiiler'in yönetimine karşı ayaklanan sünniler. Orantısız bir iç savaşta, kimlik kartları başta olmak üzere, hemen hemen hiçbir hakkı olmayan, sayıca Araplar'dan sonra gelen azınlık olan Suriye'nin paryası kabul edilen Kürtler, aynı saiklerle olmasa da yönetime karşı savaşan saflardalar. Devlet içindeki Çerkes ileri gelenleri kanalıyla yönetimce ikna edilmeye çalışılan Çerkesler, belirgin bir saf tutmamış görünüyor. Doğrudan ayaklanmacıların yanında yer almadıkları gibi, belirgin iktidar yanlısı da değiller. Bu durum, kim kazanırsa kazansın sonuçta kaybetmektir. Dışarı sızan haberlere göre, bir kısmı bir süre sonra 'düzenin yeniden sağlanacağına' inanıyor. Bir kısmı ise, kendi kaderine terk edilmiş, ne yapacağını bilmiyor. Bir kısmı için de bu koşullarda anavatanlarına göç gündeme gelmiş durumda. Bu anlamda yüz on beş Çerkes, göç etme istekleri ile yukarıdaki mektubun sahibi ve imzacılarıdırlar. Sayıları açısından bakılırsa, sorun bundan çok daha öte gibi görünüyor. Durum bireysel ya da grupsal göç değil, toplu bir göç kapsamındadır diye düşünülebilir. 2. Kabardey Balkar Cumhurbaşkanı Arsen Kanoko'nun, geçen hafta sk-news.ru'ya verdiği demeci ve düşündürdükleri, konuyla ilgili. Kabardey Balkar Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Arsen Kanoko'nun yaptığı açıklama, özetlenen biçimiyle şöyle; "Kabardey Balkar Cumhuriyeti'nden çıkmış olan kişilere serbestçe Rusya Federasyonu'na dönme hakkının verilmesi konusunda Cumhuriyet Parlamentosu Rusya Cumhurbaşkanı'na başvurma kararı aldı." "Bir çok kişi, kan kardeşlerimizin repatriyasyonuna (anavatana dönüşlerine) karşı çalışmalar yürütüyor. 'Büyük Çerkesya' klişesi icat ediyorlar, oysa koskoca Rusya'da sadece 140 milyon nüfus var ve yakında çalışacak kimse kalmayacak, Vietnam ve Çinden bile göçmenler davet ediyoruz'' diyor. Bunların kimler olduğundan söz etmiyor. ''Rusya yanlısı, çalışkan, anadillerini ve adetlerini korumuş yurttaşların ülkeye dönmelerinden korkmamak gerek."derken (çeviri: Huaj İbrahim), Rusya yanlısı olmak ne demek, pek açıklamıyor. Ancak, yazıya göre Kanoko diasporadaki Çerkesler'in anavatanlarına dönmesini, şimdilerde kalifiye, ileride her tür iş gücü sıkıntısına katkı olarak mı görüyor acaba? Çerkesler'in sürgün edilişlerinde Osmanlı Yönetimi'nin fikriyle örtüşüyor. Osmanlı Yönetimi'nin de görüşü, Çerkesler'in savaşçı yeteneklerinden yararlanılarak bozulan Osmanlı ordusunu toparlamak ve o zamanlar ihtiyaç olan, demiryolu inşaatlarında bedava-ucuz işgücü sağlamak idi... Böyle de olmadı mı? Cumhurbaşkanından, daha içerden konuşması beklenirdi. Bu demecin cümle aralarındaki anlam; sanki başka bir ülkenin devlet başkanının görüş bildirmesi gibi. Anavatanlarından sürülmüş ve soykırıma uğramış Çerkesleri, potansiyel iş gücü olarak görmek toplumuna yabancılaşmanın belirgin dışa vurumu değil mi? Diaspora Çerkesleri'nin tarihsel olarak anavatanlarına dönmeleri, akrabalarıyla kucaklaşması ve tarihsel haklarının iadesi bir lütuf, bir sadaka değil evrensel bir haktır. Üstelik gasp edilmiş, bu gün de geri verilmeyen bir haktır. Gasp edilmiş bu hakkın koşulsuz olarak iade edilmesi de uluslararası hukukta tartışılmaz bir zorunluluktur. Kanoko; '' Diasporadaki Çerkesler, yaşadıkları ülkelerde yoğun asimilasyon altında hızla dillerini, kültürlerini ve geleneklerini kaybetmektedir. Dünyaya dağıtılmış ve sahipsiz kalmış, yok olmamak için çığlıkları kesilmeyen kardeşlerimizin anavatanlarına dönmeleri, anavatanlarıyla ve kardeşleriyle kucaklaşması ertelenemez, tartışılamaz bir haktır; Kafkasya Cumhuriyetleri olarak bizlerin de kardeşlerimizle kucaklaşmak için bu hakları ve koşulları sağlamak öncelikli görevimizdir'' demeliydi... Yoksa, belli olmayan bir zamanda ortaya çıkması muhtemel iş gücü açığını kapatmak için Vietnamlı veya Çinli işçilerin yerine istihdam sorununa indirgemek yakışmamıştır... Dilim varmasa da 'dervişin fikri, zikridir' metaforu buraya uygun gibi... 3. Gupse Altınışık çevirisi ile Nart Dergisi'nin 81. sayısında yayınlanan, PERIT Derneği tarafından Rusya Parlamentosu'na gönderilen mektuba bakıldığında, Anavatanlarına dönen veya dönmek isteyen Çerkesler'in sürülmüş ve soykırıma uğramış dedelerinin torunları ya da çocukları olmalarından kaynaklanan her hangi bir yasalaşmış hakları yoktur. Kafkas halklarının, Kafkas/ Rus Savaşı'nda Çerkesler'in varlıklarını, kültürlerini ve topraklarını savunma çabasının emperyalist/yayılmacı Çarlık tarafından ezilerek soykırım ve sürgün edildiğini, Rusya Federasyonu eski Devlet Başkanı Yeltsin tarafından kamuya yapılan bir konuşmada resmen kabul edilmiş olmasına; Adıgey ve Kabardey Cumhuriyetleri Yerel Parlamentoları'nda on civarında yasa ve yerel kararlar hazırlanarak kabul edilmesine rağmen, Kafkasya'ya gelerek oturum almak, yerleşmek veya vatandaş olmak isteklerinde; bir Alman, bir İngiliz ya da her hangi bir Afrikalı millet ya da devlet vatandaşından farklı bir yasal hakka sahip değildirler... Hatta bu isteklerine hafif kuşkuyla bile bakılır... (Kafkas Cumhuriyetleri'nin bazılarında yeşil pasaportları sorun olduğu için, Türkiye'ye gelip iade edip mavisini alanların olduğu biliniyor...) Yurt içinde veya yurt dışına sürülen milletlerin 'haklarının iadesi öneri ve yasalarının', hemen hemen kimsenin ismini olumlu anmadığı Yeltsin zamanında yapıldığı görülür. Ancak bu yasaların bölgelere göre uygulanmasındaki özel politika nedeniyle, Kafkasya kapsam dışında kalmış gibi şimdilik. Bundan yararlanan bir çok azınlık oldu. Başta Kabardey'deki Balkarlar'ın geri dönüşü olmak üzere, Tatarlar, Çeçenler gibi... Putin döneminde ise bu haklar gündeme gelmemiştir. Oysa Putin'in yüzde yüzlere yaklaşan yükseklikteki oyu da Kafkasya'dan alıyor/almış olması anlamlı değil mi?... 4. KAFFED'in (Kafkas Dernekleri Federasyonu) Suriye'deki gelişmeleri ve anavatana dönmek isteyen kardeşlerimizin sorununu Rusya Federasyonu Elçiliği düzeyine ve Türkiye Parlamentosu'nun bazı alt komisyonlarına, bireysel vekillere taşımış olması ile iyi niyetli bir çaba içinde olduğu görülüyor. Ancak , Türkiye'nin hangi gerekçelerle olursa olsun, bu işte taraf olması önemli. Ocak ayı sonlarında Türk Dışişleri ile Rusya Federasyonu Dış İşleri Bakanları görüşmesinde gündeme geleceği umudumuzu büyütmek isterim. Öte yandan KAFFED de sorunu 'dönüşe istekli olanlarla' sınırlı tutuyor görünüyor. Toplamını kapsayan öneri, tedbir ve çözüme sahip değil sanki. Bunu anlamak mümkün. İşi, güç oranında omuzlanması doğal sayılmalı. Gerçekçi gibi görünüyor. Ancak, kriz son derece büyük. Bu büyüklükteki bir krizi yönetmek ve çözmek için asgari düzeyde olsa bile bazı olanaklara önceden sahip olmak gerekir. Bir bakıma bir buçuk asırlık diaspora Çerkesleri'nin anavatanlarına dönmeden varlıklarını sürdüremeyeceği, asimilasyon karşısında güneşli günde kar gibi erimekte olduğu hepimizin ortak bilinci ve ortak düşüncesi. Bu günlerde anavatana dönüş için hevesli Çerkesler'den de pek söz edemeyiz. Ancak, Suriye'deki durum, Suriye'deki Çerkesler için bir toplu dönüş olanağı, hatta kardeşlerimiz için bir zorunluluk durumunda olduğu da düşünülmeli sanırım. Bu başarılırsa, büyük bir emsal olacağı düşünülmesi gerekmez mi. Sorun yukarıda anlatılmaya çalışılan; Suriye'deki gerilimin korkutucu boyutu içinde, Çerkeslerin sahipsiz kalmış olması. Çerkesler'in bu krizin içinde yer alış biçimi. Oysa geç kalınmadan, tüm dünya Çerkesleri, Suriye'deki kardeşlerimizin yanında durmalı ve cesaretle taraf olmalı. Buna uygun yapılanmaya gidilerek, her olanağın harekete geçirmesi çabasına girmelidir sanırım. Bu çaba için KAFFED, tüm diasporayı kapsayacak şekilde, iş ve amaç üzerinden yeniden örgütlenmesi gerekebilir mi acaba ... Akla gelen iş ve önlemlerin bir kısmı şunlar olabilir. 1.Gerekli yasal düzenleme. Kafkasya Cumhuriyeti'nde özel, Rusya Federasyonu'nda genel anlamda, gerekli yasal düzenlemelerin yapılması gerekir. 2.Gerekli olan para. Kafkasya Cumhuriyetleri'nin bütçelerinden bu konuya ayrılmış/ayrılacak para ( fon ) ayrıca KAFFED tarafından ulusal ve uluslararası boyutta yürütülmüş/yürütülen maddi kampanya sonunda oluşturulmuş bir fon yok sanırım. Bu konuda acilen adım atılamaz mı acaba?. 3. Süreci yürütecek hukuksal ve siyasi destek kurum ve kuruluşların oluşturulması. 4. Anavatan'a göç edeceklerin tam bir bilançosunun çıkartılması işini yürütecek kurum ya da kurumları oluşturmak. 5. Bu sürecin sonunda göç edecek Çerkesler'in kazanılmış hak ve kazançlarının güvence altına alınması için gerekli yasal düzenlemelerin sağlanması işi... 6. Anavatanlarına dönecek sürgündeki yurttaşlara verilmek üzere ayrılmış, arazi, arsa gibi olanakların sağlanması için Anavatan Cumhuriyetlerle görüşmeler 7. Anavatan'a dönecek ailelerin çocuklarının dil ve eğitim sorunları için çözüm üretmek. 8. Dönen/dönecek ailelerin geçimlerini sağlamak için istihdam olanaklarının araştırılması... Cumhuriyetler ve KAFFED bu konularda bir çalışma yapmalı sanırım. Sovyetler Birliği dağılalı, yirmi beş yıla yakın zaman oluyor. Yukarıda sözü edilen şeylerin düşünülmesi ve oluşturulması gereken zaman şimdi değil, çok daha öncelerden olmalıydı. Sürgündeki vatandaşlarıyla ilgili yeteri kadar kaygı ve endişe taşımayan Anavatan Yöneticileri, Suriye olayı gibi sıcak gelişmeler nedeniyle olsa bile, durumu geçiştirmenin ötesine geçemeyecek tedbir ve çağrılar toplumsal yeniden yapılanmamızı sağlayamayacağı düşünülmelidir. İzmir Ekonomi Üniversitesi'nde İletişim dersleri veren arkadaşım Doç. Zafer Yörük anlatmıştı bu yaz sonu. Zafer, Londra da siyaset bilimi eğitimi aldığı sırada, İngiliz vatandaşı Jane ile evlenmişti. Jane'ı biz de tanımış pek de sevmiştik. Zaferin kayınpederi, İngiliz bir kadınla evlendiği için Yahudi cemaati tarafından inanç ve sosyal yapıdan tecrit etmiş bir Yahudi'ydi. Öte yandan, Yahudilerde aile soy ağacı kadın üzerinden yürütülür. Buna rağmen Jane ve kardeşleri yedi yaşına geldiğinde İsrail Hükümeti bunları Londra da bulmuş ve tüm kardeşlere, İsrail pasaportu ve vatandaşlığı vermeyi önermiş... Onlar da kabul etmişler... Bizim böyle yönetimlerimiz ne zaman olacak bilmiyorum ama, şimdilik, Anavatanına dönmek isteyen sürgündeki bir Çerkes'i herhangi bir yabancıdan ayıracak yasal hakların ve düzenlemelerin sağlanması bile büyük bir adım olacaktır... Sonuç yerine: Yukarıda sözü edilen sorunlar ve çözümler için senkronize hareket etmesi gereken devletler ve kurumlar çok açık. Adım atılacak mı acaba. Musibetin nasihatten daha öğretici olduğu metaforuyla, Suriye'deki bu durum bize bir çıkış yolu öğretecek mi bilmiyorum, ama umuyorum. Yağan karın ritmik karmaşası zihnimi terk etmemiş. Ritmine bağlı düzenli sesler çıkardığı için kimi zaman yağmuru dinleriz, kar yağışı ise daha çok seyirlik... Bilinçaltımda dinlenen ve yığılan ne varsa ayaklanmış ve bu yazıya dönüşmüş ise, sürgünde yaşamak zorunda olanların sahipsiz kalmışlığın dayanılmaz çaresizliği, denize düşenin yılandan medet umması saflığı içindeki çabaların karmaşasından başka ne olabilirdi ki... Ben bunları yazmaya çalışırken, hatta düzeltme sırasında kaç Suriyeli yaşanan kör çatışmada öldü; bunun kaçı Çerkes diye düşünmeden edemiyorum. Yeryüzünün neresinde olursak olalım, güvenli evimizde, bir yemekte, eğlenirken, yolda yürürken Suriye'deki kardeşlerimiz aklımıza düşmeli ve kaygılanmalı; yapabileceğimiz bir şeyler olmalı duygusunu, isteğini ve görevini aklımızda dolaştırmalıyız. Bu toplumsal bilince ulaşmadığımız sürece gelecek kaygılarımızın, yuvarlanan kar topu gibi büyüyeceğini bilmeliyiz... Ölümün en anlamsızlarından biri, tarafı olmadığın bir çatışmanın arsasında kalarak, arada ölmek... Bunun adı pisi pisine ölmek, kim vurduya gitmek değil mi... Kar yağışı dünyadaki kara lekeleri kapatarak saf beyaza çevirmesi gibi kalbimdeki kaygıları, kör noktaları ve kararan kısımları kapatsa, beyaza boyasa, daha çok sevecektim. Yağmurlara da küsmeden... Herkesi, gücü, yetkisi ve işgal ettiği makama bağlı olarak, ayna karşısında vicdanlarıyla yüzleşmeye çağırıyorum... MANSUR BALCI, 27. OCAK. 2012 NALÇİK

Aslan Thak’uşıne Yemin Ederek Göreve Başladı

    Rusya Federasyonu Başkanı Dimitri Medvedev’in Aslan Thak’uşıne’yi ikinci kez atamasını, Adıgey Cumhuriyeti Parlamentosu 12 Aralıkta yaptığı olağanüstü toplantıda oybirliği ile onaylamıştı. 13 Ocak’ta Aslan Thak’uşıne törenle görevine başladı. Maykop Kültür Sarayında yapılan törene, Duma ve yerel bölge temsilcileri, Güney Bölge sorumlusu Vlademir Ustinov, Adıgey Bakanlar Kurulu, Parlamenterleri, bazı siyasi parti ve sivil toplum kuruluşları temsilcileri ile çok sayıda davetli katıldı. Parlamento Başkanı Feodor Fedorkov toplantının açılışını yaptı ve yönetti. Fedorkov “Rusya Federasyonu Devlet Başkanı Dimitri Medvedev yasalar uyarınca Adıgey başkanlığına Aslan Thak’uşıne‘yi yeniden getirdi” dedi. Feodor Fedorkov daha sonra Dimitri Medvedev’in gönderdiği telgrafı okudu. Telgrafta "Başkanlık görevi süresince toplum sorunları ile yakından ilgilenen Aslan Thak’uşıne önemli derin tecrübeler sergilemiştir" ifadeleri yer aldı. Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov ve bazı bölge başkanları da Aslan Thak’uşıne’ye gönderdikleri telgraflarla başarı dileğinde bulundular. Yemin töreni Cumhuriyetimizin iki resmi dili Adığece ve Rusça olarak yapıldı. Aslan Thak’uşıne’ye Adıgey Cumhuriyeti devlet mühürü, amblemi ve bayrağı teslim edildi. Yemin töreninden sonra Bakanlar Kurulu istifa etti. Adıgey Cumhuriyeti Radyosu Dış Yayınlar Servisi Huşt Emel   nanKaffed

Lobi…

Nalçik’e kış geldi. İki gün sonra şiddetli kar yağışı bekleniyor. Evde kapalı günler yakın demek. Arap Yarımadası’nda kış olmaz ama hala oluk oluk kan akarken, insanı dehşete düşüren Kahire Azatlık Meydanı’nda kadınların dayaktan geçirilmesi, öldürülmesi haberleri televizyon ekranlarında eksik olmuyor. Kuzey Kore devlet başkanı Kim Yong İl ölümünden çok, Korelilerin abartılı yas tutmaları daha çok ilgi çekti. Yıllar önce On Kasımlardaki Türkiye’nin bundan farkı yoktu. Şimdi bu durum gülümsemeyle izleniyor. Ünlüler arasında göğüs kanserinde patlama olmuş. Estetik göğüs ameliyatlarda Fransa’da ve Türkiye’de sanayi silikonu kullanılmış. Patlamayla ilişkisi araştırılıyor. Beş bin asker Cudi Dağı’nda elli PKK’lı militanı dört kobra tipi helikopter ve insansız hava aracı ile kuşatmış, Otuzu izini kaybettirmiş…Kamu emekçileri bir günlük grevde, Fransa Parlamentosu için rutin, belki de sıradan bir kanun teklifi görüşmesi nedeniyle Türkiye Parlamentosu buna kilitlenmiş durumda günlerdir. ‘ Ermeni soykırımı aleyhinde konuşmak ‘ yasaklanacak Fransa’da. Benzer bir çok değişik konu içinde hayli ilgimi çeken konu bunların dışında. Ermeniler, nasıl bu kadar güçlü olabildiler? Biz Çerkesler’in bundan öğreneceği şeyler olmalı sanki… Dünya üzerindeki Ermeni nüfus sayısı tartışmalı. Değişik kaynaklarda değişik sayılar veriliyor. On milyon diyen de var. Ortalama kabul gören sayı 6,5 milyon civarı. Bunların 3,5 milyonu Anavatanları Ermenistan’da, Rusya Federasyonunda 1 milyon, ABD’de 900 bin, Fransa’da 400 bin, Ukrayna, Lübnan, Türkiye, Arjantin, Suriye, Güney Kıbrıs, Mısır, İran, Dağlık Karabağ, Kanada, Türki Cumhuriyetleri, Bulgaristan, Gürcistan, Polonya, Almanya gibi başka bir çok ülkede büyük küçük nüfuslar olarak yaşamaktadırlar. Örneğin, Türkiye’ de 40 bin. Hırant Dink’e bir sohbette sormuştum , ‘maksimum 25 bin’ demişti… Ermeniler, anavatanları ve Türkiye dışında yaşayanlara; Diaspora Ermenileri deniyor. 1915 yılında Osmanlı Yönetimi tarafından Erzurum-Kars yöresi Ermenileri’nin, Suriye’ ye zorunlu göç ettirilmesi dışında, Diaspora Ermeniler’i gönüllü olarak anavatanlarını terk etmişler. Bu göç günümüzde de sürmektedir. İkinci Dünya Savaşı sonunda, Stalin tarafından ikna edilerek Avrupa’dan, özellikle Fransa’dan 100 bin Ermeni tekrar çağrılmış ve Ermenistan’a dönmüşler. Stalin’in ileride Türkiye’den toprak talebi planı gereği getirilen Ermeniler’in, verilen vaadler gerçekleşmeyince, pek çoğu tekrar göç etmişlerdir.1925-1938 arasında Suriye, Lübnan, Türkiye, Yunanistan ve Ermenistan’dan 63 bin Ermeni Fransa’ya göç etmiştir. 1900’lerın başında Fransa’da 4000 Ermeni yaşarken, günümüzde sayıları 400 bin’e ulaşmışlar ve 65 milyonluk ülkede son derece etkili bir politika yürütmektedirler. 800 bin civarındaki Ermeni Cemaati, 308 milyon nüfuslu ABD’de de, Fransa kadar olmasa da oldukça etkilidirler. Bunu, son derece sabırlı ve kararlı şekilde yıllardır yürütülen lobi faaliyetleriyle başarmaktadırlar. Peki bunu nasıl başarmışlar? Ermeniler ve Ermeniler’in siyasi yaşamları ile ilgili kaynak, makale ve yayınlanmış diğer yazılar incelendiğinde, bu başarının nasıl bir tükenmez enerji ve inatla yapıldığının yanı sıra; on yıllardır yürütülen diplomasi ustalığının, sabrın ve titizlikle korunan birlik ruhunun ne kadar önemli olduğunu görmek mümkündür. Yaşadıkları ülke nüfusu ile Ermeni nüfusu arasındaki korkunç orantısızlığa rağmen, ürettikleri muazzam güç ve yaptırım etkilerini üreten yaşama biçimi, kullandıkları aparatlar, politika ile bireysel ve toplumsal ilişkileri ve kendi iç ilişkilerindeki dayanışmanın ne kadar önemli olduğunu anlamak gerekir. Konuya daha yakından bakılınca görülen araçların başında siyasi partiler, dernekler ve süreli-süresiz yayınlar gelir. Partilerden başlanırsa, Hınçak Partisi Marksist ve popülisttir. Eski Sovyet Ermeni Cumhuriyeti yanlısı, Fransa’daki etkisi sınırlıdır.Taşnak Partisi ya da ‘Ermeni Devrimci Federasyonu’ 1914’den önceki Ermeni faaliyetlerinin önde gelen partilerindendir. 1918–1920 arasında Ermenistan Cumhuriyeti’nin yöneticileri bu partidendirler. Ermenistan’ın Sovyetleşme’sinden sonra üyelerinin çoğu sürgün edilmiş ve faaliyetlerini diasporada sürdürmüşlerdir. Bugün de en geniş Ermeni siyasal hareketi, Taşnak Partisi ve bu partiye bağlı dernekler olduğu görülmektedir. Ramgavar Partisi ise Ermenilerin liberal burjuva kesimini temsil etmektedir. Daha çok elit ve zengin tabakaya hitap eder. Ermeni Genel Yardımlaşma Birliği isimli kurum bu partiye bağlıdır.1930’lardan itibaren, bu partilere bağlı olarak, Osmanlı İmparatorluğu’nda bulunan bütün Ermeni teşkilatları Fransa’ya taşınmıştır. Bu teşkilatların ki bir çoğu yardımlaşma dernekleridir, Ermeni kimliğinin Fransa’da korunmasındaki katkıları çok yüksektir. Bu dernek ağında en başarılı olan Taşnak Partisi olarak görülmektedir. Partinin Paris’teki merkezi aynı zamanda birçok derneğin de merkezi durumundadır, bunlardan en önemlileri ‘Nor Seround’ ve ‘Fransa Ermenileri’nin Mavi Haçı’dır. Gene bu merkezde ‘Ermeni Kültür Evi’, Genç Taşnaklar Hareketi ( Hayastan isimli bir yayın organı var), ‘Ermeni İzcileri’, gibi teşkilatlanmalar görülebilir. Siyasi plandaki farklılık, dernekler bazında da görülmektedir. Taşnak Partisi’nin rakibi Hınçak Partisi’nin de etrafında birçok dernek bulunmaktadır. Bu eski Sovyet yanlısı Partinin yandaş kuruluşları, Ermenistan kurulduğundan beri diğer derneklere yaklaşmaya çalışmışlardır. Bu kuruluşların başlıcaları, ‘Kızıl Haç’ ( Mavi Haç’ın rakibi), ‘Fransız Ermeni Gençliği Hareketi’ ‘JAF yanlısı İzciler Organizasyonu’ olarak belirtilebilir. JAF Fransa’nın kurtuluşu sırasında kurulmuştur ve bu dönemde Fransız Komünist hareketinin ne kadar güçlü olduğu göz önünde bulundurulursa Hınçak’ın bu dönemdeki önemi ve gücü daha iyi anlaşılabilir. 1948’den itibaren Décines, Lyon, Valence, Paris, Alfortville, Sevran gibi şehirlere yayılmıştır. Ancak daha çok Sovyet Ermenistan’ı ile ilgilendiği için diasporada çok fazla karşılık bulamamıştır. Dernek iki alanda örgütlü; daha yaşlıların bulunduğu Fransa Ermenileri Fransız Kültür Birliği ve daha gençlerin bulunduğu JAF. Özellikle 1960’lara kadar bu iki derneğin düzenlediği balolar, tiyatro gösterileri vb. bütün Ermenileri aktif tutmakta idi ve hayli popülerdi… Ramgavar Partisi’nin etrafındaki derneklere bakılırsa; Üst ve orta sınıf partisi durumunda olan bu partinin en önemli kuruluşu ‘Ermeni Yardımlaşma Genel Birliği’dir (U.G.A.B.). Oldukça eski bir dernek olan bu kuruluş (1906’da Kahire’de kurulmuştur), 1910’lu yıllardan itibaren Marsilya’da faaliyet göstermektedir. Bütün Avrupa’da 22 000 üyesi vardır ve son derece güçlü bir mali yapıya sahiptir. 1990’larda sermayesinin 700 milyon Frank’a ulaştığı söylenmektedir. Bu servet sayesinde birçok okul ve kültür merkezini de işletmektedir. Ayrıca biri Suriye’de diğeri ise ABD’de olmak üzere iki de tatil kampı bulunmaktadır. Her yaz bu kamplarda çok sayıda Ermeni ağırlanmaktadır. Ermenistan ile ilişkileri oldukça güçlüdür. Ramgavar Partisi’nin öncelikli görüşü, Ermenistan, Türkiye’ye karşı en büyük güvencedir. 1989’dan sonra da mali kaynaklarının büyük bir bölümü gene Türkiye’ye karşı güçlü bir Ermenistan’ın yapılandırılması için kullanılmaktadır. Kısacası bu partinin ve etrafındaki derneklerin kaynaklarının büyük bir kısmı Ermenistan’a yönelmekte ve diasporayı ikinci planda tutmaktadır. Ancak, Fransa’daki 5 şubesiyle (Marsilya, Lyon, Vienne, Valence ve Paris) UGAB Fransa Ermenileri’nin zengin tabakasını bir arada tutmaktadır. Öte yandan, Paris’teki, 30.000 cilt belge bulunan Ermeni Etütleri Kütüphanesini gene bu dernek tarafından açık tutulmaktadır. Ayrıca, Raimcy’de bulunan Tebrotzassère Ermeni Okulu, Paris’teki Ermeni Öğrenciler Evi ve Manukyan Kültür Merkezi yine bu derneğe bağlıdır. Bütün adı geçen siyasi partiler ve bunlara bağlı dernekler Fransız Ermenileri’nin sosyal yaşam çevrelerini oluşturmaktadırlar. Aralarında ideolojik ayrılıklar olsa da hepsini birleştiren nokta zaten çok küçük olan Ermeni toplumunun diasporada kaybolmasını önlemektir. Hepsi, kendi çaplarında, sosyal faaliyetlerin yanında de facto birer propaganda kurumları şeklinde çalışmaktadırlar. Bu derneklerin sosyal faaliyetlerinin yanında Ermeni cemaatinin Fransa’daki görünürlüğünü sağlamaktadır. Genç nesillerin bu dernek faaliyetlerine aktif olarak katılmaya devam ettikleri gözlemlenebilir. Ancak bu faaliyetlerin mahiyetinde ve derneklerin doğasında konjonktüre bağlı değişiklikler de yaşanmaktadır. Bütün göçmen topluluklardaki gibi, dördüncü ve daha genç nesillere mensup olanlar ‘anavatan’ kavramından uzaklaşıp kendi vatanları olarak gördükleri doğdukları ülkeye odaklanmaktadırlar. Anavatana olan bağlılık sürse de göç fazla ilgi görmemekte, faaliyetler her geçen gün yaşanılan ülkede yoğunlaşmaktadır. Bu durum Fransız Ermenileri’nde de görülebilir. Yeni dernek faaliyetleri biraz böyledir. Öte yandan Fransa’da adı geçen partilere bağlı olmadan çalışan 300’den fazla Ermeni Derneği bulunmaktadır. Bu dernek ağı her meslek ve sosyal kategoriyi içine alacak şekilde yaygınlaşmıştır. Biraz da partilere bağlı derneklere bir tepki olarak doğan bu kuruluşlar kültürel, sosyal ve mesleki faaliyetlerin yanında, dolaylı olarak lobicilik faaliyetlerinde bulunmaktadırlar. Yardımlaşma dernekleri, spor kulüpleri, dans grupları, kültür dernekleri ve mesleki birlikler bu ağı oluştururlar. Bu ağ içindeki İki önemli meslek kuruluşu çok etkili ve önemli: ‘Fransa Ermeni Doktorlar Birliği’ ve ‘Ermeni Mesleklerarası Grubu’. Bu listeye eklenmesi gereken birkaç kuruluş daha vardır. 1975–1985 yılları arası, yani Ermeni militanların Türkiye’ye karşı suikastlerini sürdürürken kurulan ve terörist faaliyetlere destek olma, bu faaliyetlerin lehine kamuoyu oluşturma amacını güden dernekler. ‘Ermeni Milli Hareketi’ (M.N.A), Fransız Ermeni Dayanışması ve Toprak ve Kültür Derneği bunlardan bazılarıdır. Bu son dernek oldukça geniş bir ağa sahiptir. 1977’de terörizme destek vermek için Ermeni militanlarca kurulan derneğin bugün Fransa’da yaygın üyesi bulunmaktadır. Ayrıca İsviçre’de, İngiltere’de, Arjantin’de, Ermenistan’da ve ABD’de şubeleri bulunmaktadır. 1991’den beri bu dernekler Union Internationale des Organisations Terre et Culture (UIOTC) isimli bir federasyonda birleşmişlerdir. Siyasi partilerden bağımsız olan bu federasyon, kuruluşundan bu yana, ‘Ermenistan’a dönüş’ için çalışmaktadır. 1988’de Ermenistan’da yaşanan büyük deprem yeni insiyatiflerin doğmasına neden olmuştur. Tüm diaspora, özellikle Fransız Ermenileri, 530 000 evsiz Ermeni’ye yardım için çeşitli organizasyonlar düzenlemiş, dernekler kurmuşlardır. Bu hareketlilik diaspora Ermenileri’nin ‘yeniden uyanışları’ olarak nitelendirilmektedir. Fransa’da yardım için bir çok dernek harekete geçmiştir. Bunların içinde ‘Croix Bleu des Arméniens de France’ gibi eski dernekler olduğu gibi, ‘Aznavour Pour L’Arménie’, ‘SOS Arménie’ gibi yeni kurulan dernekler de vardır. Özellikle sanatçı Charles Aznavour’un önderliğinde kurulan ‘Aznavour pour L’Arménie’ 1989’dan beri son derece etkili olmuş ve Fransız kamuoyunda Ermenistan’a karşı bir sempatinin uyanmasında büyük rol oynamıştır. Fransız Ermenileri’nin hayatında Ermenistan’la ilgili son 20 yılda önemli değişimler ve gelişmeler de olmuştur. 1988 depremi, 23 Eylül 1991’de bağımsız Ermenistan’ın ilanı ve Azerbaycan ile yaşanan Dağlık Karabağ sorunu bunların arasında sayılabilir. Ermenistan’ın kuruluşu Fransız Ermenileri’nde yeni bir bölünmeye yol açmıştır. Bir kısmı Ermenistan’ın yaşaması için komşusu Türkiye ile yakınlaşması gerektiğini düşünüp, reel bir politik duruşu savunurken, diğer bir kısım, ne olursa olsun Türkiye ile hiçbir şekilde ilişkiyi onaylamamakta, ve Ermenilerin milli davası olan ‘soykırımın’ tanınmasını her türlü yakınlaşmaya önkoşul olarak görmektedir. Ermenistan’ın siyasi geleceği ile ilgili bölünmeyi önlemek ve farklı duruşları önlemek için 1991’de Paris’te ‘Ermeni Dernekleri Forumu’ çatısı altında toplanmışlardır. Amaç; kilise, siyasi partiler ve bu partilerin etrafındaki eski derneklerin artık cevap veremediği Fransız Ermenileri’ni bir arada tutmak ve siyaseti yeniden canlandırmaktır. Günümüzde 1988 depreminden sonra kurulmuş 60 kadar Ermeni Derneği de bu foruma üyedir. Forumun üç ana amacı var. Birincisi, Fransız Ermeni topluluğunu resmi olarak temsil edecek bir kurum yaratmak. Gerçekten de Fransız siyasal sistemi Türk siyasal sistemine benzer bir şekilde cemaatler üzerine değil, kişiler (yurttaş) üzerine kurulmuş olduğu için bugüne kadar, Ermeni toplumunu resmi olarak temsil eden bir kurum olamamıştır. Ancak 1990’lardan itibaren Fransa’daki çeşitli gruplar, ki bunların başında Cezayir, Tunus, Türkiye gibi ülkelerden gelen göçmen grupları bulunmaktadır.Bunlar bir tür cemaatleşme imkanını bulmuşlardır. Aynı örneği takip ederek Fransız Ermenileri de bu Forumla cemaatleşme çabasına girmişlerdir. Bu çabaları başarılı olmuş ve lobicilik faaliyetlerini iyice güçlendirmiştir. Bu güçlenmenin en büyük kanıtı Fransız Parlamentosu’ndan geçen ‘Ermeni Soykırımı’ Kanunu’dur. Forumun ‘Ermeni Davası’na, ‘soykırımın’ tanınması, Ermenistan-Fransa ilişkileri gibi konularda çok güçlü lobi faaliyetleri yürüttükleri söylenebilir. Forumun ikinci amacı Fransa Ermenilerinin varlığını sürdürebilme koşullarını canlı tutmaktır. Fransa Ermenileri’nin en büyük korkularından biri asimilasyondur. Asimilasyona karşı olmamak, Ermeni ileri gelenleri için, ‘davanın’ terk edilmesi anlamına gelmektedir. Bu yüzden de Ermeniliği koruyacak her türlü çalışma ödüllendirilmekte ve cesaretlendirilmektedir. Yine Ermeni entelektüellerinin gözünde Fransa’da ünlü olmuş her Ermeni asıllı Fransız’ın, en önemli amaçlarından biri ‘Ermeni Davası’na katkı sağlamaktır. Les Nouvelles D’Arménie isimli dergide yapılan bütün röportajlar bu içerikte olup, Ermeni olduğunu açık ve net ilan etmeyenler kötü gözle görülmektedir. Örneğin, asıl ismini kullanmayan Ermeni asıllı ünlü Fransız sinema yönetmeni Henry Verneuil’ün Ermeniler’in Osmanlı İmparatorluğu’ndan Marsilya’ya göçünü konu eden Mayrig isimli filmini cemaatin baskısıyla çektiği bilinmektedir. Bu açıdan bakıldığında Ermeni ileri gelenlerinin gözünde Fransız Ermenileri’nin iki görevi vardır: birincisi, asimile olmamak, yani Ermeniliğini korumak diğeri de ‘davayı’ Fransız kamu gündemine yerleştirmek… İkincisi, bu forumun amaçları arasında Fransız Ermeni cemaati ile Ermenistan arasında köprü olmaktır. Bu amaçla, çeşitli hayır organizasyonlarını Ermenistan’da bu forum tarafından yürütülmekte, bağların gevşemesine izin verilmemeye çalışılmaktadır. Bütün bu faaliyetlerinin ötesinde, forumun amacı Ermeni cemaatini birlik halinde tutmaktır. Ancak bunun için forumun cemaatin güvenini diri tutması gerekmektedir. Ne de olsa partilere bağlı dernekler köklü ve tarihi kuruluşlardır, bu durumda onların üzerine çıkmak zor olsa da, bu güveni canlı tutmak cemaat içinde ve Fransız kamuoyunda inanılır olmanın tek yolu medyatik olmaktır. İşte bu yüzden de kurulduğundan beri Forum birçok konuda medyada ses getirecek lobicilik faaliyetleri yürütmüştür ve yürütmektedir. Amerikalı tarihçi Bernard Lewis’in Le Monde gazetesinde yazdığı ve ‘soykırımı’ reddeden yazısı üzerine açılan davaya Forum müdahil olarak katılmış ve Lewis aleyhine bir kamuoyu yaratarak, tarihçinin mahkum olmasında önemli katkısı olmuştur. Yine ünlü Fransız tarihçi Gilles Veinstein’ın Collège de France’da kurulacak Türk ve Osmanlı Çalışmaları Kürsüsü’ne seçilmesi söz konusu olduğunda, bu tarihçinin 1995’de yazdığı ‘Ermeni soykırımının’ kesin olmadığı yönündeki yazısı tekrar çıkarılmış ve kendisine karşı büyük bir kampanya, Forum tarafından organize edilmiştir. Bütün çabalara rağmen bugün Gilles Veinstein bu kürsünün başındadır. Ancak bu olayda önemli olan, Le Monde, Libération gibi önemli gazetelerin konuya eğilmeleri ve Ermeni tezlerinin kamuoyunda yankılanmasını sağlamalarıdır. Bu açıdan bakıldığında Forum, Ermeni Cemaati’nin güvenini kazanmış, onu resmî temsilcisi olmuş görünmektedir. Kaldı ki, Fransız Parlamentosu’nda kabul edilen, ‘Ermeni soykırımını’ tanıyan yasada da Forum’un propagandası önemli rol oynamıştır. 22 Aralık 2011 tarihinde Fransa parlamentosunda yasa olarak kabul edilen ‘soykırımın’ aleyhinde konuşmanın cezalandırılacağı yasanın kabul edilmesinde baş rolde bu forum var denilebilir. Propaganda ve lobi Anglosakson ülkelerde pozitif bir kavram, olarak kabul gören lobicilik, Latin siyaset kültüründe -ki buna Türkiye’yi de katabiliriz- tam aksine negatif olarak nitelendirilmektedir. Her devirde ve her toplumda baskı grupları, çıkar grupları ya da güç grupları olarak nitelendirebileceğimiz topluluklar olmuştur ve olacaktır. Mesleki, siyasi, etnik, dinsel veya coğrafi gruplaşmalar bu baskı gruplarına en iyi örneklerdir. Hatta daha ileri giderek sanayileşme sonrası batı toplumlarında zevk ve boş zamanları değerlendirme açısından bir araya gelenlerin siyasi baskı grubu oluşturdukları bile görülmüştür. Örnek, Fransa’daki çok güçlü olan avcılar lobisidir. Ancak, lobicilik denince akla ekonomik çıkar grupları ve etnik gruplar gelmektedir. Lobi faaliyetlerinin yeni cazip alanı, Avrupa Birliği’dir. Çünkü, Avrupa Birliği, entegrasyon ve egemenlik kavramını merkezi devletten ayrı güç olduğunu ve kademeli olarak geçişi öngörmektedir. Bu güne kadar siyaset kültürlerinde bireyleri cemaatlerden üstün tutan Fransa gibi ülkelerde bile, bölgesel ve etnik cemaatleşme artık kabul görmeye başlamış görünmektedir. Bölgesel cemaatleşmeye Korsika, Alsace ve Bretagne bölgeleri örnek olarak verilebilir. Yine aynı ülkede etnik ve dinsel cemaatleşme, sancılı da olsa kabul görmeye başlamıştır. Müslüman göçmenlerin kurumlaşmasına göz yumulmakta, hatta bu kurumlaşma cesaretlendirilmektedir. Bu çerçevede ABD’de olduğu gibi Fransa’da da bir kurumlaşmış Ermeni lobisinin gitgide güçleneceğini öngörmek zor değildir. Daha önemlisi Fransız kamuoyunun bu faaliyetleri her geçen gün daha çok kabul etmesi ve normal olarak görmesidir. İşte bu durumda Fransa’daki Ermeni toplumunun bazı kesimlerinin üzerlerine görev olarak aldıkları Türkiye aleyhine ve Türkiye’nin ‘soykırımı’ tanıması yönünde propaganda Fransız kamuoyunda karşılık bulmaktadır. Propagandayı, kamuoyu oluşturma olarak tanımlayabiliriz. Çeşitli tanımlar arasında siyasi açıdan en kapsamlısı: ‘Bir ülkenin iç ve dış politikasına dair herhangi bir davanın kazanılmasında etkin rolü olan şahıslar, zümreler ve kitlelere etki yapabilecek faaliyetleri denilebilir’. Propagandanın amacı: ‘Fertlerin kabule gönüllü ve zorunlu olmadıkları bir düşünceyi, istekleriyle kabule, yapmaya zorlanamayacakları bir hareketi, kendi istekleriyle yapmaya ikna etmektir’. Ermeni propagandasının amacı fertleri değil, toplumu ve toplum aracılığıyla siyasi erki etkilemektir. Bu spesifik propagandada fertleri etkilemek amaç değil ancak toplumu etkilemek için araç olarak görmektedir. Fransa Ermeni Cemaati’nin propagandasının temel amacı; her ne yolla olursa olsun, Fransa’nın Türkiye Devleti’ne ‘1915 Ermeni soykırımını’ tanıması yolunda baskı yapmasını sağlamaktır. Bu amaç birkaç faaliyet planı şeklinde yürütülmektedir. Birincisi, Fransız kamuoyunu ‘soykırımı’ gerçek ve tarihî bir olay olduğuna ikna etmektir. İkinci etap aynı kamuoyunun Fransız Parlamentosu’na, Senato’suna, Hükümeti’ne, Fransız Şehirleri’nin Belediye Meclisleri’ne, kısacası devletin bütün organlarına baskı yapmasını sağlamaktır. Üçüncü etap, adı geçen organların resmî olarak ‘soykırımı’ tanımaları ve bu yolla onu bir tez halinden meşru bir tarihî gerçeğe çevirmeleridir. Bu üç etap Fransa’da hemen hemen tamamen gerçekleştirilmiş durumdadır. Bundan sonrası etaplar Türkiye’yi yaptırıma zorlamaya yöneliktir. Amaç Fransa’nın Türkiye’ye siyasî, ekonomik ve psikolojik baskı yapması ve Türkiye Devleti’nin 1915’olaylarının bir ‘soykırım’ olduğunu tanımasını sağlamaktır. Fransız Ermenileri’nin büyük bir çoğunluğu için son amaç bu gibi olsa da, propaganda ve lobi faaliyetlerine hakim çevrelerin (Ermeni politikacılar, gazeteciler, dernek ileri gelenleri vs.) daha ileri etapları olduğu görünen bir gerçektir. Daha ilerisi, Türkiye’den tazminat talebi ve en nihayet Ermeni literatüründe ‘Batı Ermenistan’ olarak nitelendirilen Kars Bölgesi’nin Türkiye’den tazminat karşılığı olarak Ermenistan’a dahil edilmesi olarak ifade edilebilir. Bu hedefi şimdilik ütopya gören bir kesime rağmen. İkinci amaç daha soyuttur. Fransa Ermenileri’nin propaganda çalışmaları Türkiye’ye karşı kamuoyu yaratmayı genele yaymış durumdadır. Yani, sadece Ermeni sorunu değil, Türkiye’yi ilgilendiren her konuda Türkiye’yi haksız gösterme çabasıdır. Konunun Ermeniler’le ilgili olup olmaması bir önem taşımamaktadır. Amaç ilkel, antidemokratik, vahşi bir Türk Devleti imajını Fransa’da yaymaktır. Bu amaçla, Les Nouvelles d’Arménie isimli aylık dergide sık yer alan makalelerle, aşağıdaki konular işlenmektedir: Türkiye’nin bölgede yalnız, izole ve bütün komşularıyla kötü ve düşmanca ilişkiler içinde olduğu imajı yaratmak. Türkiye Devleti’nin uzlaşmaz ve saldırgan olduğu. Türkiye’nin Yunanistan, Kıbrıs, Bulgaristan, Gürcistan, hatta İran ve Irak ve Suriye ve Ermenistan ile olan ilişkilerinde ‘haklı’ tarafın daima Türkiye’nin karşısındaki taraf olduğu. Bunların yanı sıra konularda en çok yer tutan konu, Türkiye ve Azerbaycan ilişkileridir. İki ülke tekmiş gibi gösterilmekte, Ermenistan’ın ekonomik ve siyasi sorunlarından sorumlu bu iki ülke gösterilmektedir. Karabağ sorunu, Türkiye sınırının kapalı olması, ambargo uygulaması, vs. Türkiye Avrupa Birliği ilişkileri konusunda makaleler, röportajlar, araştırma yazılarının sayısız denecek kadar çok olduğu görülür. Genel olarak yaygınlaştırılmak istenen tez; Türkiye’nin yeterince demokratik olmadığı, ekonomisinin zayıf olduğu, insan hakları ihlallerinin olduğu ve Türkiye’nin Avrupa Birliğine ‘layık’ olmadığıdır. Ancak,Türkiye ‘soykırımı’ tanırsa, negatif kavramların bir anda silineceği anlayışını yaymak. Dergiye göre, Türkiye’deki insan hakları sorunları, demokrasi eksikliği gibi problemlerin temelinde ‘soykırımı’ tanımamak bulunmaktadır. Bu çerçevede Türkiye- AB ilişkilerindeki sorunlar alkışlanmakta, yakınlaşmalar ise son derece eleştirilmektedir. Türkiye aleyhine yazıların bir çoğu da, Kürt sorunudur. Bu onlarca makalede verilmek istenen fikir, Kürtler’le Ermeniler’in ‘Türkler tarafından ezilmiş birer millet olarak’ bir nevi kader birliği içinde bulunduklarıdır Türkiye Kürtleri’ne geniş desteğin ötesinde PKK’ya ve Abdullah Öcalan’a verilen destek yüksektir. Özellikle Öcalan’ın mahkumiyetinden sonra Ermeni yayın organları yargının taraflı olduğu, Öcalan’ın kötü koşullarda tutulduğu gibi konulara geniş yer ayırmıştır. Bu konuda en önemli sonuç Türkiye’nin Kürt sorununun çözülmesi için yapması gereken ilk şeyin ‘soykırımı’ tanıması gerektiği tezidir. Ermeni yayınlara göre Ankara’nın Güney Doğu politikası 1915’in bir devamından ibarettir. Bütün makale ve röportajların incelendiğinde edinilen intiba, Türklerin Kürtler’e kötü davranmasının ‘normal‘ olduğudur. Bu yaklaşım diğer azınlıklar için de böyledir. İlginç bir durum ise, bu yayınların, Türkiye Ermenileri konusunda son derece sessiz kalmasıdır. Fransa Ermenileri, Türkiye Ermeni azınlığı yeterince aktif bulmamakta, azınlığın ‘soykırımın’ tanınması için çaba göstermemesine, Ankara’nın yanında bir tavır koymasına içerlemektedir. Türkiye Ermeni Azınlığı ile ilgili tek tük yazılar daha çok dini konulardadır. Oysa bu azınlığın çeşitli sorunları olduğu düşünülürse, örneğin vakıf malları gibi… Bu konularda hemen hemen hiç makale bulunmamaktadır. Fransa Ermenileri’ne göre diasporanın en pasif kısmını Türkiye Ermenileri oluşturmaktadır. Türkiye’nin ekonomik sorunları hakkında da sık sık yazılar yayınlanmaktadır. Bu yazılardan çıkan sonuç, Türkiye’nin bir mafya ülkesi olduğu, bir ‘muz cumhuriyeti’ konumunda bulunduğu ve bu ekonomik sorunların yine ‘normal’ olduğudur. Kısaca, aşırı sağ dışında siyasi yelpazenin her kesiminden politikacıyla röportajlar yapılmakta, ancak sorular sadece ‘soykırım’ etrafında dönmektedir. Son on yılda Fransa Ermeni Cemaati’nin Türkiye’ye karşı yürüttüğü propagandaya iki yeni parametre eklenmiştir. Bunlardan birincisi Avrupa Birliği’nin önemli bir siyasi aktör olarak ortaya çıkmasıdır. Sancılı olsa da son on yılda Türkiye A.B. ilişkilerinin sıklaştığı yadsınamaz, daha doğrusu bu son on yılda A.B.’ye entegrasyon Türkiye’nin ‘Devlet Politikası’ haline gelmiştir. Bu durumda Fransız Ermenileri Türkiye’ye karşı yeni bir koz elde ettiklerini düşünmektedirler. Avrupa Birliği yeni ve Fransa üzerinden yapılacak baskıdan daha güçlü bir baskı alanı olarak görülmektedir. Bu yüzden de hem Brüksel’e (Avrupa Komisyonu) hem de Strasburg’a (Avrupa Parlamentosu) yoğun bir baskı yürütmektedirler. Bu baskının hedefi Komisyon’un ve Parlamento’nun Türkiye’nin adaylığına vazgeçilmez önkoşul olarak ‘soykırımı’ tanımasını sağlamaktır. Avrupa Parlamentosu’nun kabul ettiği son raporlara bakılırsa, Ermeni lobiciliğinin, kısmen başarılı olmuşsa da, Avrupa Parlamentosu’nun gücü ve yetkileri Brüksel’e (Avrupa Komisyonu) nazaran daha düşük olduğundan, lobi faaliyetleri daha çok Brüksel üzerinde yoğunlaştırılmış görünmektedir. İkinci parametre bağımsız Ermenistan. Öncelikle: ne olursa olsun Fransa Ermenileri bağımsız bir ‘Anavatan’a sahip olmaktan gurur duymaktadırlar. Özellikle Sovyet Ermenistan’ına soğuk bakan çevreler, Anavatan mitosunu yeniden bulmanın sevinci içinde Ermenistan’a sarılmış görünmektedirler. Elbette Ermenistan içindeki siyasal rekabet, çok keskin olmasa da Fransa’da da vardır. Bu nedenle, yazının başlarında bahsedilen siyası partiler ve sivil toplum oluşumları, kısmen bir bölünmeye yol açmaktadır. Ancak, genel anlamda Ermenistan’ın var olması ve güçlenmesi, hepsinin ortak amacıdır. Ermenistan konusunda en önemli nokta diasporanın, özellikle kendini ‘gerçek ve saf Ermeni’ olarak kabul eden Fransa Ermenileri’nin, Ermenistan politikasında söz sahibi, hatta biraz da güç sahibi olmak istemeleridir. Ermenistan’daki aksak demokrasi eleştirilmekte, hükümetlerin diasporayla daha yakından ilgilenmesini istenmekte ve mafyalaşma, endişeyle karşılanmaktadır. Ermenistan hakkında Fransız Ermenilerini en çok düşündüren iki nokta Ermenistan’ın her geçen gün biraz daha boşalması ve Ermeni hükümetlerinin ‘soykırımı’ yeterince savunmamalarıdır. Birinci konuda, göç nedeniyle giderek ağırlaşan bu kanamanın her ne yolla olursa olsun durdurulması gerektiğine herkesin hemfikir olmasıdır. Ermeni yayın organları 1991’den sonra Fransa’dan ya da başka yerden dönüp Ermenistan’a yerleşenleri birer kahraman olarak tanıtmakta ve tekrar vatana dönüşü cesaretlendirmektedirler. Ancak tersine göç vakaları son derece azdır. Cesaretlendirilen başka bir konu da Ermenistan’dan göçü önlemek için bol maddi yardım kampanyalarıdır. Yardım konseri, yardım gecesi, müzayede veya yardım çağrısı olmayan bir ay yok gibidir. Elbette bu kadar çok yardım kampanyası Ermenistan’ın çok fakir ve yaşanması zor bir ülke olduğu imajını körüklemekte ve yerleşmek isteyenlerin cesaretini kırmaktadır. Öte yandan, artık dördüncü nesle ulaşmış olan diasporanın tekrar Anavatan’a yerleşmesi oldukça zor görünmektedir. Kaldı ki Fransa gibi sanayi ötesi çağı yaşayan bir ülkeden Ermenistan’ın zor yaşam koşullarına gitmek kolay iş değildir. Diaspora Ermenileri’nin temel siyasi sorunu, Anavatan merkezli düşünme geleneği tam gelişmemiş olması görülebilir. En önemli sorun olarak gördükleri asimilasyona karşı direnmek gibi görünüyor. Asimilasyona karşı durmanın temel koşulu, birlik yapılarını korumak olarak düşünüyorlar. Birlik ruhunu ise, ‘soykırım’ düşüncesini Cemaat’te canlı tutmakla mümkün olduğu ciddi saplantı halinde. Tüm propagandayı buna hizmet etmesi ciddi şekilde önemsenir. Bu propagandanın da belirgin üç adresi vardır: Fransa Ermenileri için; Asimilasyonu önlemek, Ermeni’liği korumak, Türkiye’ye karşı yeni nesiller yetiştirmek. Fransızlar için; Türkiye aleyhine kamuoyu oluşturmak, Türkiye’yi antipatik göstermek, ‘soykırımın’ varlığına inandırmak. Fransa devleti için; Türkiye ile iyi ilişkilere girmemek, Türkiye AB ilişkilerinde Türkiye aleyhine tavır alınmasını sağlamak, Ermenistan’la iyi ilişkiler kurulmasını sağlamak, ‘soykırımı’ tanımak ve Türkiye’nin tanıması için siyasi baskı yapılmasını sağlamak. Çok etkili sureli/süresiz yayın… Bu üç değişik adrese üç değişik araçla hitap edilmektedir. Fransa Ermeni Cemaati’ne direkt hitap, süreli yayınlardan geçmektedir. Günümüzde Fransa’da Ermenilerce okunan üç adet aylık dergi (les Nouvelles d'Arménie, France-Arménie, Azad Magazine), iki adet haftalık dergi (Achkhar, Lettre de l’UGAB) ve iki de günlük gazete bulunmaktadır (Gamk ve Haratch). Dergiler Fransızca veya Fransızca/Ermenice, gazeteler ise Ermenice yayınlanmaktadırlar. Bütün bu yayınlar, aralarında ideoloji ve strateji farklılıkları olsa da Fransa Ermeniliğini korumayı amaçlamakta ve kendi çerçevelerinde ‘davaya’ hizmet ettiklerini savunmaktadırlar. Ama bu yayınlardan çok sözlü ve aile içi ‘eğitimin’ yeni nesillerin Ermeni karakterlerini korumalarını sağladıkları ve ‘dava’ya yeni neferler yetiştirdiklerini düşünebiliriz. Ermeni yayın dünyasında özel yeri olan Les Nouvelles d’Arménie dergisinde her ay ünlü bir Ermeni asıllı Fransız’la röportaj yayınlanır. Röportaj yapılan kişinin faaliyetleri kısaca geçildikten sonra bütün sorular bu kişinin ‘dava’ ya ne kadar angaje olduğu, Ermeniliğini nasıl yaşadığı, ‘soykırım’ için ne yaptığı gibi konular etrafında dönmektedir. Ermeniliğe uzak olduklarını, her şeyden önce Fransız olduklarını belirtenler ince bir dille eleştirilmekte, onlara bir çeşit Ermenilik dersi verilmektedir. Başarılı Ermeniler tanıtılarak yeni nesillere hem Fransız, hem Ermeni hem de ünlü ve başarılı olunabileceği aşılanmakta, ‘davaya’ hizmet etmemenin son derece ayıp bir şey olduğu mesajı işlenmektedir. Genel olarak Fransız kamuoyuna mesajlar ülkesel basın aracılığıyla yapılmaktadır, Le Monde, Libération, Le Figaro, hatta Le Canard Enchainé gibi kamuoyunda son derece etkili gazetelerde, ülkesel ve bölgesel televizyonlarda, radyolarda sık sık ‘Ermeni soykırımını’ tanıtan yayınlar yapılmakta, konferanslar düzenlenmekte, broşürler, kitaplar basılmakta, konulu veya genel dergilerde makaleler basılmaktadır. Bunun dışında onlarca Fransızca kişisel veya kurumsal internet sitesi dünyanın her yerinden takip edilebilmekte ve bu sitelerde en büyük yeri “soykırım” iddiaları tutmaktadır. Bilindiği gibi Fransa’da Yahudi soykırımını açıkça reddetmek hatta bu soykırıma karşı makale, kitap, bilimsel çalışma yapmak Gayssot kanunu’yla cezalandırılmaktadır. Ermeni lobisinin Fransa’daki yeni amacı bu güne kadar sadece Yahudilere uygulanan katliamı reddetmeyi kapsayan bu yasanın çerçevesini genişletmek ve ‘Ermeni soykırımı’na’ da uygulanır hale getirmekti. Bu yasayı, 22 Aralık 2011 tarihinde, 477 üyeli Fransız parlamentosu’ndan 44 evet 6 hayır oyuyla geçirmişlerdir. Yasa, Senato’nun onaylamasına kalmıştır. Tarihçi Bernard Lewis’e açılan davada, gene tarihçi Gilles Veinstein’a karşı yapılan propagandada amaç bu yönde bir ilk oluşturmak gibi görünmekteydi. Bu yasa Senatoda da onaylanırsa, en azından Fransa’da, Türkiye’nin on yıllardır savunduğu ‘Tarih’in tarihçilere bırakılması’ tezi tamamen kadük hale gelecek, ‘soykırım’ kavramı tarih çerçevesinden siyaset çerçevesine, oradan da; daha da katı olan hukuki ortama taşınacaktır. Fransa’nın bu yasayı Senatoda’da kabul etmesi halinde, Ermeni Lobiciliği yeni bir düzleme sıçramış olacaktır. Son olarak propagandanın adresi olan Fransız yönetim ve devlet mekanizması. Les Nouvelles d’Arménie –ki, çok önemsenir- Dergisi’nde yer alan politikacı röportajları Ermeni cemaati’nin hangi partiden olursa olsun, Fransız iç politikası içindeki siyasi pozisyonu ne olursa olsun, bütün siyasi erk sahibi kişi ve kurumların ‘dava’ hakkında görüşlerinin alındığı hatta daha ileri gidilerek bu kişilerin angaje olması için bir tür baskının yapıldığı açıkça görülmektedir. Belediye Başkanları, milletvekilleri, bakanlar, seçimlere aday olanlar, sendikacılar, dernek başkanları vb. Ermeniler, Ermeni ‘soykırımı’, Ermenistan ve Fransa-Türkiye ilişkileri konusunda sorular yöneltilmekte, bu konular hakkında hiç düşünmemiş olsalar da röportaj esnasında kendilerini Türkiye aleyhinde pozisyon almak zorunda hissetirilmektedirler. Bu baskıya direnenler olunca ‘gazetecinin’ soruları sertleşmekte, soru olmaktan çıkıp bir ahlak dersi haline gelmekte, röportaj yapılan politikacı kendini defansif bir durumda bulmaktadır. 1994-2001 arası Les Nouvelles d’Arménie Dergisi’nde yer alan yazıların niceliği ve niteliği, Fransız politikacılar tarafından ne kadar önemsendiğini göstermektedir. Aşağıdaki liste bunu açıklamaktadır sanırım: Ségolène Royale, (Deux-Sèvres milletvekili, eski Sosyalist Bakan), Lionel Jospin, (Cumhurbaşkanlığı seçimine sosyalist aday), Edouard Balladur, (Cumhurbaşkanlığı seçimine sağ aday), Michel Barnier, (Avrupa İşleri Bakanı), François Mitterrand, (Cumhurbaşkanı) François Rochebloine, (Fransa Parlamentosu’nda Fransa Ermenistan Dostluk Grubu Başkanı), Patrick Devedjian, (Antony Belediye Başkanı ve Milletvekili), Laurant Fabius, (eski Başbakan, Mecliste Sosyalist Grubu Başkanı), Robert Hue, (Fransız Komünist Partisi Birinci Sekreteri), Gilles de Robien, (Amiens Belediye Başkanı ve Milletvekili, Mecliste UDF -Merkez Sağ- partisinin Grup Başkanı), Philippes De Villers, (Mouvement Pour la France Partisi Başkanı (Milliyetçi Sağ), Avrupa Parlamentosu Milletvekili), François Rochebloine, (Loire Milletvekili, Loire Bölgesi genel Konseyi Başkan Yardımcısı), André Santini, (Issy-Les-Moulineaux Belediye Başkanı ve Milletvekili), Paul Mercieca, (Alfortville Milletvekili), Patrick Devedjian, (Antony Belediye Başkanı ve Milletvekili), Jean-Pierre Foucher, (Clamar Belediye Başkanı ve Milletvekili), Jean-Paul Bret, (Sosyalist Milletvekili, Villurbane Belediye Başkan Yardımcısı, Fransa Parlamentosu’nda Fransa Ermenistan Dostluk Grubu Başkanı), Jacques Oudin, (Vendée Senatörü, Senatoda Fransa Ermenistan Dostluk Grubu Başkanı), Jacques-Richard Delong, (Haute Marne Senatörü, Fransa-Türkiye Dostluk Grubu Başkanı), François Bayrou, (Eski Bakan, UDF Partisi Başkanı)Pierre Lelouche, (Paris Milletvekili), François Hollande, (Sosyalist Parti Birinci Sekreteri), Noël Mamere, (Gironde Milletvekili -Yeşiller), Philippes Douste Blazy, (Lourdes Belediye Başkanı ve Milletvekili), Alain Krivine, (Avrupa Parlamentosu Milletvekili, Lutte Communiste Revolutionnaire (Troçkist parti sözcüsü), Jack Lang, (Blois BelediyeBaşkanı ve milletvekili, eski sosyalist kültür bakanı), Philippe De Villiers, (Vendée Miletvekili, RPF Partisi ikinci Başkanı), Jean Tibéri, (Paris Belediye Başkanı), Christian Poncelet, (Senato Başkanı), Jean-Paul Bret, (Fransa Parlamentosu’nda Fransa Ermenistan Dostluk Grubu Başkanı), François Rochebloine, (Loire Milletvekili), Jean-Claude Gaudin, (Marsilya Belediye Başkanı ve Milletvekili), Bertrand Delanoë, (Paris BelediyeMeclisi Sosyalist Grubu Başkanı), Patrick Devedjian, (Antony Belediye Başkanı ve Milletvekili), Hélène Luc, (Val de Marne Senatörü ve Komünist Grubu Başkanı), Jean-Paul Bret, (Fransa Parlamentosu’nda Fransa Ermenistan Dostluk Grubu Başkanı), Marie Anne Isler Béguin, (Avrupa Parlamentosu Milletvekili -Yeşiller), André Santini, (Issy-Les-Moulineaux Belediye Başkanı) Görüldüğü gibi siyaset yelpazesinin her tarafından politikacıların görüşleri alınmakta, konuyla ilgili olmaları sağlanmaktadır. Bütün bu politikacıların dışında, sık sık Ermeni yayın organlarında milletvekili ve senatörlerin adresleri verilmekte ve Fransız Ermenileri’nden bu politikacılara baskı yapmaları istenmektedir. Bu tür baskılar özellikle ‘Ermeni soykırımını’ tanıyan yasa tasarıların parlamentodan geçip Senato’da görüşülmeyi beklerken yoğunlaşmaktadır.11 Mart 2000’de 12 000 kişi Paris’te güçlü bir miting yapmış, bu mitingde; ‘ La Turquie massacre, le Sénat enterre’ (Türkiye kıyıyor, Senato gömüyor) gibi Türkiye’yi ve Fransız Devleti’ni rencide eden sloganlar kullanılmıştır. Bu baskılar sonunda 8 Kasım 2000’de Senato 164 Evet 40 Hayır oyla yasayı kabul etti. 18 Ocak 2001 tarihinde Senato ve Parlamento’nun toplamı olan Milli Meclis yasayı oybirliği ile kabul etmiştir. Bu olayın Fransa’da herkes tarafından benimsendiğini söylemek yanlış olur. İtirazlar, eleştiriler olmuştur ancak yine de Fransız kamuoyunun bu kararı fazla bir tepki göstermeden kabul ettiğini de belirtmek gerekir. Bu anlamda yeni kabul edilen yasanın da Senato’ya geleceğine göre, lobi faaliyetlerinin yoğunlaşacağı ve onaylanacağı düşünülebilir. Bu onaydan sonra, Ermeni lobisi iki hedefe yönelecektir. Birincisi ‘soykırımı’ Türkiye’nin tanıması için Fransa’nın ve Avrupa’nın Ankara’ya baskı yapmasını sağlamak ve bunun sonucu Ankara’dan tazminat isteyebilmek. İkincisi, diğer ülkelerin ve şehirlerin ‘soykırımı’ tanımalarını yakından izlemek, baskılar ve propagandayı Avrupa Parlamentosu’na yoğunlaştırmaktır. Sonuç yerine: Başta söylediğim gibi, güncel konulardan ne K. Kore devlet başkanı için gülümseten toplumsal yas, ne de Fransız Parlamentosu’nca kabul edilen Ermeni yasasının kendisi. Ne de yavaş yavaş başlayan kar yağışından çok, beni etkileyen Ermenilerin lobi faaliyetleriyle üretmiş oldukları muazzam güç…Çerkesler’de bir söz vardır. ’Danışacak kimsen yoksa, kalpağını önüne koy ona danış’ derler. Çerkesler gerek birey olarak gerekse kurumlar olarak şapkalarını ya da kalpaklarını önlerine koyup iç konuşmalar yapmalı. Diasporada bunca nüfusa rağmen hakların dağıtıldığı siyaset ve hukuk alanında ‘etkisiz eleman’ olmamızın nedenini çözmemiz gerek. Anavatana sahip çıkmak ve geliştirmek fikirleri ve projeleri olup olmadığını herkes kendisine sormalı. Diaspora Çerkesleri’nin kırk yaşının altındakilerin çoğunun artık ana dillerini unuttukların, ya da kullanmadıkları konuşulur olmuştur. Kocaman Uzun Yayla’da yüz köyde dört okulun kaldığını geç olmadan düşünmeliyiz. Başkalarından farkımız olan geleneklerimizi ve geleneksel ilişkilerimizi zaman ve kapitalizm bizi şehirlere taşıyarak çözmeye devam etmektedir. Muhatapları farklı olsa da Ermenilerle sorunlarımız hemen hemen aynı. Ya da çok benzer. Benzemeyen tarafımız, ortak ideal sahibi olmayışımız ve hayatımızın kendisini bu ideal ile biçimlendirmemiş olmamız. Bir avuç Ermeni’nin yarattığı olanaklar karşısında kendi olanaklarımızı, dayanışma-yardımlaşma eksikliğimizi düşünmemiz gerekmiyor mu? İki yüz bin seçmen oyunun bazen kocaman ülkelerin dış politikasını belirler güçte olduğu bir dönemde yaşadığımızı artık bilmeliyiz sanırım. Yazının uzunluğunun farkındayım. Ancak, yok olmak istemeyen bir başka milletin zamana ve asimilasyona direnmenin inanılmaz çabasını, enerjisini, inadını ve ürettikleri muazzam gücün ruhunu anlatmak açısından gerekliydi… Biz Çerkesler’in bundan çıkaracağımız bir çok dersin olduğunu düşünüyor ve umuyorum. İlgilenen için tabi… Mansur Balcı, NALÇİK , 23 Aralık 2011

‘Birlik’ Kazandı

Kafkas Dernekleri Federasyonu’muzun (KAFFED) 5. genel kurulu (3-4 Aralık, Ankara), her bakımdan çok başarılı geçti. Dinamik, çoksesli, tartışmalı ve düzeyli bir genel kuruldu. Kazanan ‘birlik’ oldu. Katılan ve katkı veren herkesi kutluyorum... Genel kurulun ilk günkü istişare toplantısı çok iyi oldu; delege olsun-olmasın tüm katılımcılara eşit söz hakkı verildi, düşünceler tartıştı, hitabetler yarıştı, bildiriler uçuştu, herkes eteğindeki taşları döktü. Federasyon başkanlığı boyunca uğradığı pekçok haksız eleştiriye ve ahlaksız karalamaya sabır gösteren Cihan Candemir, yüce gönüllülüğünü yönettiği bu istişare toplantısında da gösterdi; varoluşlarını kendisini karalamak ve federasyonu yıpratmak üzerine kurmuş olanlara da söz verdi, aynı sabırla dinledi, nezaketi elden bırakmayan bir üslup ve eksiksiz bir hitabetle cevapladı. Candemir, bu genel kurulda bilgi, tevazu, hoşgörü ve duygusallıkla harmanladığı performansıyla hepimizin gönlünü fethetti ve yüreklerimize insan sıcaklığı ekti. Teşekkürler başkan... İkinci günkü resmi genel kurul toplantısı da gayet iyiydi; iktidar partisinin deneyimli-etkin hatibi Hüseyin Çelik ile anamuhalefet partisinin yükselen yıldızı Emine Ülker Tarhan’ın konuşmaları içerikli, samimi ve umut vericiydi. İki başkan adayımız (Vacit Kadıoğlu ve Yalçın Karadaş) ile delegelerin konuşmaları yapıcı ve kapsayıcıydı; toplumumuzun karşı karşıya bulunduğu pek çok sorun gündeme getirildi, daha iyi bir gelecek için düşünceler savunuldu, öneriler sunuldu. Bu genel kurul, tam da genel kuruldan önce yaptığımız ‘Çare birliktir, birlikte yürümektir’başlıklı çağrımızda belirttiğimiz üzere, federasyonun temel kuruluş felsefesini ve bugüne dek sürdüregeldiği ‘birlik’ çizgisini korumak bakımından çok kritik bir öneme sahipti. Federasyonu oluşturan pekçok dernek başkanı, yönetim kurulu üyesi ve delegesiyle birlikte 500’ü aşkın kanaat önderimizin imzaladığı bu çağrıda, son yıllarda hem diyasporada hem de anavatanda, bizi bugüne kadar ayakta tutan birliğimizin ve ancak bu sayede koruduğumuz gelecek umudumuzun, Kafkasya üzerinde hesabı olan büyük güçlerin açık tehditi altında olduğu belirtilmiş ve bu genel kurulun birliği korumak için hayati değer taşıdığı ifade edilmişti. Yanılmadık. Özellikle Adığe-Abaza birliğini yıkmaya yönelik ABD-Gürcistan eksenli planlı girişimin ve siyasetin gölgesini genel kurula taşımak isteyenler oldu; şaşırtıcı ittifaklar eşliğinde boy göstermeye ve provokasyon yaparak dikkat çekmeye çabaladılar. Ama genel kurul öyle güçlü bir sağduyu ortaya koydu ki, bu ittifakların hiçbiri birlikte yürüme kararlılığımıza bir fiske dahi vuramadı. Aksine, federasyonun kuruluşundan beri sürdürdüğü sağlam çizgisi daha da güçlendirildi ve birlik bayrağı daha da yükseltildi. Başta Sakarya Kafkas Derneği Başkanı Muharrem Saran (ki, bence genel kurulun yıldızıydı) olmak üzere, birliğin kazanmasını sağlayan tüm genel kurul katılımcılarını kutluyor ve toplumumuz adına teşekkür ediyorum... Vacit Kadıoğlu başkanlığında görevi devralan yeni yönetim kurulumuz, çok zor şartlarda tarihi bir sorumluluk üstlenmiştir. En önemli görevleri, federasyonun örgütsel gücünü ve etkinliğini genel kurulda vücut bulan sağduyuya uygun bir çizgide yükseltmek ve toplumumuzu federasyon çatısı altında daha da bütünleştirmektir. Artık anlaşılmıştır ki, sadece Adığeler ve Abazalar açısından değil tüm kardeş Kuzey Kafkas halkları bakımından çare, aynı federasyon çatısı altında güçleri birleştirmektir. Genel kurul, yeni başkana ve yönetim kuruluna bu yolda çaba göstermeleri için hem görev hem yetki vermiştir. Bu genel kurul, daha kurumsal bir istişare mekanizmasına olan ihtiyacımızı da net olarak ortaya koymuştur. İlk günkü toplantıda da görüldüğü gibi, ana ekseni federasyon çizgisinde olmak üzere, farklı düşünce ve önermeleri de kapsayacak bir danışma meclisinin kurulması ve bunun siyaset üreten bir kurum olarak konumlandırılması, federasyona güç ve dinamizm kazandıracaktır. Bu yolla federasyon hem daha fazla düşünce ve proje üreten bir yapıya kavuşacak hem de kendi dışındaki unsurlarla daha yapıcı-sinerjik bir işbirliğine imkan yaratacaktır. Federasyonumuzun yeni yönetimi, 2014’e kadar sürecek ve her geçen gün daha da keskinleşecek olan çok kritik bir süreçte görev yapacak. Kolay olmayacak. Başarılı olmalarını diliyorum. Güveniyorum. Onlara bu görevi veren bizler yanlarında olursak, gereken desteği verirsek başaracaklardır. Yolları açık olsun... Sezai Babakuş, 8 Aralık 2011

Ne İstediğini Bilmek

Aslında bu yazıya bir “cevap” ile başlamak geliyor içimden. Fakat, bir defaya mahsus, söylemek istediklerimin çoğunu yutarak doğrudan asıl meseleye gelmek istiyorum. Çerkeslerin sorunları, akşamdan sabaha ortaya çıkmış ve hiç ummadığımız anda kucağımızda bulduğumuz sorunlar değildir. Bizler bunun içerisine doğduk. Sürgün topraklarda başka bir milletin ve kültürün içinde yurdumuza hasret, gün be gün tükenerek yaşıyoruz birer sığıntı gibi. Bunun acısını duyanlar her dönem çareler aradılar bizi yok edip bitiren bu soruna, herkes kendi çapında kafa yordu. 1908’lerde başlayan vatana yönelme ve kendine yol arama çabaları, günümüze kadar çeşitli biçimlerde sürdü gitti. Çerkeslerin bir ulus olması gereğini, bir vatan sahibi oldukları gerçeğini bu gün keşfetmedi halkımız. Birileri bunu yeni farkettikleri için, süreci ve Çerkes hareketlerinin geçmişini “kendi uyandıkları sabahtan” başlatmak istiyorlarsa da bu doğru değil tabii ki. Bu yolculuk dün vardı, bu gün de var, yarın da olacak. Marifet Çerkes sorununu tespit etmek, tarif etmek değildir, bu zaten yapıldı milyon defa. Marifet Çerkes sorununa çözüm önerebilmektir. Kazandıklarınızı da kaybetmeden, günümüz gerçeklerini ve içerisinde bulunduğunuz koşulları göz ardı etmeden, uygulanabilirliği olan akla yatkın çözümler ortaya koyabilmektir maharet. Bu meseleler için samimiyetle endişe eden bir kısım insanı ve özellikle canı yanan gençleri istismar etmeden , bu güne kadar zorlu süreçlerden geçerek ortaya çıkmış kurumları ve yapıları yerle yeksan etmeden; tam da bir mücadeleye davet ettiğiniz süreçte, oluşturulmuş bütün ittifakları yıkarak halkınızı yapayalnız bırakmadan bu işi başarabilmektir marifet. Şimdilerde uyanan bir “teorisyen” esip gürlüyor son fetvasında, edep dairesine sığmayacak ifadelerle kendisi gibi olmayanları suçluyor, aşağılıyor ve “Çerkesya’yı tozlu raflardan indirerek , Çerkes halkını uluslaştıracaklarını “ buyuruyor. Herhalde internet üzerinde grup oluşturmakla, ulus oluşturmayı aynı şey sanıyor. Ama unutmamak gerekir ki bu işler slogan atarak olmuyor. Akılla, plan program irade ve azimle oluyor. Şu uluslaşma meselesini kabaca ele alalım : Uluslaşmak iki şekilde olur önümüzdeki pratiklere göre. a) Devlet eliyle uluslaşmak. b) Millet eliyle uluslaşmak. Devlet eliyle uluslaşmak, ”baştakilerin” yani siyasi askeri idari ve bilumum toplumsal elitin kontrollü girişimleri ve yönetimleriyle sağlanan, niteliksel fakat evrimci bir değişimdir. Örnek isterseniz “Türk milleti” yaratma projesi bunun tamamlanamamış kötü bir örneğidir. Millet eliyle uluslaşmak olarak tanımlanan diğer yöntem ise, tabanda halk hareketleriyle başlayıp süren, devrim niteliğinde değişimlerle sağlanan bir sonuç alma biçimidir. Çok bilinen Fransız devrimi de bunun bir örneğidir. Şimdi; Eğer bu halk devlet eliyle uluslaşmak yöntemini seçmişse (ki öyle görünüyor), ayak altından çekilip “devletin” bu yönde yapacaklarına yol açmak ve elden geldiğince katkı sağlamak gerekir. Tabii ki mevcut cumhuriyet yapılarımızın şu halleri ile bu yönde radikal bir değişim sağlamaları, bu gün içerisinde bulundukları genel yapı itibariyle mümkün değildir. Yapılabilecek olan ve onların da yaptıkları “yumuşak bir geçiş sürecidir” ki, bu bile henüz üstesinden gelemediğimiz kabileci yaklaşım, etrafımızdaki diğer halkların provokatif tepkilerinden doğan çatışma riski ve göbekten bağlı bulunduğumuz yapının merkezi kontrolcü baskıları nedeniyle çok ağır ve zor ilerleyen bir süreçtir. Şu anda bizim cumhuriyetlerimizin idari kültürel ve siyasi elitleri tarafından yapılan budur. Yani o hiç birimizin beğenmediği ortak gazete çıkartma, ortak kurumsal yapılar oluşturma , ortak bilimsel , akademik, kültürel çalışmalar yürütme çabaları ; ortak günler, bayramlar , ortak yazı dili ve alfabe yaratma gayretleri bu yumuşak geçiş sürecinin utangaç adımlarıdır. Siz, çıkar bu yapılanların yeterliliğini , yapanların yöntemlerini tartışırsınız sadece. Bu başka bir şeydir ve buna da kimse itiraz etmez zaten . Yani uluslaşmak adına şu aşamada yapılabilecek olan tek mantıklı şey ,kör topal ilerleyen sürecin daha hızlı, daha doğru işlemesine katkı sağlamaktan ibarettir. Eğer bu yapılanlar birilerince kökten reddediliyor da ikinci yol tercih ediliyorsa ve radikal bir değişim sağlayarak millet eliyle uluslaşmak düşünülüyorsa, kimsenin umudunu kırmak istemem ama bu millet henüz o aşamada değil. Henüz ulus bilinci, mensub olma duygusu ve tarih bilinci oluşmamış , kabile anlayışından sıyrılamamış, üstelik mevcudunun yüzde sekseni diasporada asimile olmuş ve mücadele önceliklerini değiştirmiş bir halktan, devrimci yöntemle ulus yaratılamaz.Yaratılacaksa bile bu hareket, durumu malum diasporadan başlatılamaz. Yani özetle, şu aşamada aşağıdan yukarıya radikal bir değişim ve devrimci yaklaşım sözkonusu bile değildir. Bunların dışında bir yöntem varsa, içi boş slogan ve hikaye dinlemek yerine bu yöntemleri dinlemeyi tercih ederim şahsen. Ulusal yapıyı oluşturmak kimin görevidir ? Şüphesiz Çerkes hareketinin dünyaya dağılmış tüm parçalarına, “ulus olma” ve “geleceği kurma” mücadelesinin anavatan merkezli olması gereğini ve diasporaların da anavatana bağlı hareket etme zorunlulukları olduğunu tekrar hatırlatmaya lüzum yok. Bu konularda eylem ve hareket inisiyatifi anayurttadır. Diaspora ancak anayurttaki “bu yapıyı kuracak olan iradeye (olumlu yada eleştirel) katkı sağlayan” konumunda olabilir. İşte bu nedenle diaspora kurumlarından beklenen, beklenmesi gereken “kökten değiştiren-oluşturan” özelliklerde bir örgütlenme değildir. Diaspora kurumlarından beklenen; toplumsal varlığı muhafaza edip, bireylerini uluslaşma yönünde “geliştirme ve dönüştürme” kabiliyeti olan bir yapıdır. Dolayısıyla, diasporadaki bir kurumu “ulusal oluşumun çekirdeği” gibi tanımlamak, yada o yönde dönüştürmeye çalışmak ve bu beklentilerinize cevap veremediği için onu parçalamaya kalkışmak, hıyanetle suçlamak olsa olsa bilgisizliktendir. Değilse artniyettendir. Özetle; teorik ukalalıklar yapmak yerine, diaspora kurumlarının asli görevinin “mevcudu muhafaza edip geliştirmek ve ana yapıya aktarmak” olduğunu bilirsek; “ulus” dediğimiz yapıda ve “uluslaşma” dediğimiz harekette anayurdun belirleyici olacağını / olması gerektiğini bilirsek, kimi suçlayacağımızı yada kime saldıracağımızı daha isabetle tayin edebiliriz. Yukarıda da söyledik, Ulus oluşturmak öyle internet üzerinde grup oluşturmaya benzemez. O nedenle biraz daha aklıselim olmakta yarar var. Ne istediğimizi, ne için istediğimizi, gerçekleşebilirlik oranını, bizi çevreleyen koşulların uygunluğunu ve daha buna benzer bizi etkilemesi muhtemel bir dünya olguyu gözardı edemeyiz. Şunu asla unutmamalıyız ki; “Bir toplumun faaliyetine kendi iradesi dışındaki doğal etkenler ve denetleyemediği koşullar hükmettiği sürece, o toplum kendi tarihini yapmaktan uzaktır.” Yani Çerkes hareketinde öncelik, toplumun dönüştürülüp “kendi iradesini koyabilecek” noktaya getirilmesidir. Denetleyemediğiniz koşullara hükmedebilir, en azından etki edebilir hale gelmektir birinci adım. İşte bu nedenle; senelerden bu yana ulusal bilincin geliştirilmesinin, aidiyet duygusunun pekiştirilmesinin, mevcut durumumuzdan tek tek bireyler olarak sorumlu olduğumuz düşüncesinin yerleşmesinin, “geleceğimiz için olmazsa olmaz bir zaruret” olduğunu anlatıyor,döne döne bu konuyu işliyoruz. Çünkü bu halkın asıl sorunu, bilinç ve o bilincin bilediği bir kararlılığın yokluğudur. O nedenle gelişmeler karşısında güçlü duramıyor ve dolayısıyla oluşturduğumuz yapıları da güçlü kılamıyoruz. Biz bunları anlatırken her kesimden insanla her türlü tartışmaya da girdik, ama fikrimiz hiç bulanmadı, inancımız örselenmedi...Tam tersine, üstüne üstüne gidiyoruz. Gün geldi inançlarına Çerkesliği alet etmek isteyenlerle karşı karşıya geldik, gün geldi ideolojilerine Çerkesleri hizmetkar kılmak isteyenlerle, gün geldi kendi kişisel egolarına kader birliği ettikleri insanları ve davaları kurban etmek isteyenlerle. Bu gün ise, yıllardır tekrar tekrar dikkat çektiğimiz “Çerkes bireylerinde ulus bilincinin zayıflığı” meselesini adeta yok sayarak, duygu yüklü söylemler ve ajitatif yönlendirmelerle cemiyeti bir erken doğuma zorlayanların karşısındayız. Biz uyarı görevimizi yapıyoruz. Her kim olursa olsun, yanlış gördüğümüze “yanlışsın” demekten ve halkımızın geleceği için endişe ederek doğru bildiğimizi söylemekten vazgeçecek değiliz. Aynı üslubu kullanarak cevap vermiyorsak, yöntemi yanlış bile olsa “ulus kaygısı taşıdığını söyleyen” bir yaklaşıma şimdilik müsamaha gösterdiğimiz içindir. Yine söylüyoruz, güzel şeyler istemek, o anda güzel şeyler yapabileceğiniz anlamına gelmez. Dış dünyadaki gelişmeleri/değişmeleri yok sayarak kendisine yol çizmeye çalışanlar çok uzağa gidemezler.

Yemin…

Evimin arkasındaki bahçeye ektiğim sebzeler artık tüketilmeye hazır hale geldi. Hazır hale geldi derken, sadece Biber, Roka ile Salatalık tüketilebilir durumda. Domates, erken mahsul Patates, Patlıcan ve Reyhan henüz daha zaman istiyor. Kıvırcık ektim ahşap kasaya fide için, bahçenin bir köşesine de Maydanoz, ama üçüncü defa ekmeme rağmen bir tür kalabalık karınca kolonisi tarafından tohumlarım çalındı. Uygun ilaç varmış ama, amaç hiç kimyasal madde kullanmadan üretmek olduğu için ekim yerlerini değiştirmek gerek sanırım. Doğal ürünlerle beslenmek çocukluktan başlayarak sürmesi gereken bir iş olmalı. Ama, yine de bahçenden toplayarak taze şeyler tüketmek ayrı, küçük ama hoş duygular yaratıyor. Sabahları bir iki saat bahçeyle uğraştıktan sonra sabah haberlerini kahve içerek izlemek burada yapılabilecek iyi etkinliklerden biri. Rusça bilmiyorsan uydu anten yardımıyla Türk Televizyon kanalları tek seçenek durumunda. Haberleri izlemek dünyadan kopmamak için gerekli ve iyi oluyor. Eskiden köylüler mutlaka radyodan ana haberleri dinlerlerdi, buna ; ‘ajansı almak’ derlerdi. Dünya ile en önemli bağlantı bu haberler değil miydi… Bu aralar tüm kanallar yemin krizi ile açılıp kapanıyor nerdeyse… Yemin denince de, ilk akalıma gelen ilkokulda her sabah ciyak ciyak bağırtılarak yıllarca bize okutulan ‘ andımız ‘ geliyor. Yıllarca süren bu uygulama beynimizi nasıl biçimlendirdi, nasıl yıkadı düzenledi, hangi beğenmediğimiz/beğenilmeyen davranışlarımız bunun ürünü bilemiyorum doğrusu. İnan bana... Dillerin yapısal özellikleri açısından şöyle de bakılabilir mi acaba? Bazı diller konuşma esnasında konuşmacı tarafından anlaşılır halde kullanmak zorunlu. Bazı dillerde ise, dinleyen anlamak zorunda… Bana göre İngilizcede konuşmacıyı dinleyen anlamak zorundadır. Bu nedenle dinleyici konuşmayı anlamadığı yerlerde keserek anlamadığı şeyi sorar. Sorulmadığı sürece konuşmacı, konuşma anlaşılıyor kabul eder ve başını alır gider. Türkçe de ise, konuşmacı konuşmasını anlaşılır halde kullanmak zorundadır gibi. Yani, konuşanın anlaşılır olmasından sorumlu galiba. Bu nedenle de, konuşmacı dinleyiciyi ciddi izler; anlaşıldığını anlayıncaya kadar değişik tekrarlarla konuşması uzar gider… Türkçe konuşmalarda anlata bildim mi? anlaşıldı mı? yani, demek istiyorum ki, şunu demek istiyorum gibi cümleciklerle kendi konuşmasını keserek, aynı konuyu başka tekrarlarla sürdürür… Bu konuşma sırasında aralara serpiştirilen, inanır mısın? inan bana, Allah seni inandırsın, yeminle, yemin ederim ki gibi pekiştirme sözleriyle anlatılırken, inandırmaya da çalışıldığı sık görülür. Bu yemin bile sayılmayan gündelik konuşma dilinde sık kullanılan pekiştirme edatı gibi. Bazen bunun yerine kısa yeminler de eder. Allahıma, Allahıma/kitabıma… diye başlayan konuşma kutsallık üzerine bindirilerek inandırıcı hale getirilmeye çalışıldığı olmaz mı. Bazen dinleyici ya da ikili konuşmalarda biz de araya girerek yemin ettiririz. Karşımızdaki konuşmacının cümlesinin sonunda ya da araya girerek, ‘ yemin et ‘ dediğimiz olmaz mı? Hatta bazılarımız, bu cümleyi sık kullanmaz mı? Bir tür konuşma tiki gibi… Fakat bu onaylatma cümlesi her kullanılma sırasında farklı anlam yüklenir. Cümleyi kullanırken yüz mimiklerimize, yaptığımız vurguya bağlı anlamı farklı. Hatta bazen konuşmacının kolunu tutarak konuşmasını durdurup, yüzümüzdeki ifademizi dondurup; ‘ yemin et’ dediğimizde onaylatmak değil de şaşkınlık ünlemi yerine kullanırız. Yemin etmenin ve ettirmenin en sıradan, masum biçimi olan bu tarz dışında ağdalı ağır yeminlere geçilir… Yemin değil, tören krizi Altmışıncı dönem parlamento açılırken yemin kriziyle ‘arıza’ çıktı gibi. Bir kaç gündür tüm basın-yayın kanalları ve sayfaları bu konuyla meşgul. Bu konuda konuşmayan, yorum yapmayan kalmadı neredeyse… Birkaç dönem yemin sorunu yaşamış olan Parlamento’da, genelde krize neden olan kişi bertaraf edilir, toplu bir saldırıyla Meclisin ‘ yüce saygınlığına’ helal getirmeden halledilirdi. Bu defa üstünlük, krizi çıkartanlara geçti gibi görünüyor. En azından ‘pat’ durumunda. Çünkü genel olarak politikada, ‘krizi çözemez isen krizin çapını büyüt, hacmini genişlet ki krizin kendisi büyüyen hacmin içinde kaybolsun’ anlayışı geçerli ilkedir. Örnek, vekillerin büyük kısmı yemin etmiyor ise krizi ‘ erken seçim ‘ hacmine taşı. Krizin konusu ve kendisi değişmiş olur. Fakat buna cesaret edemedikleri için, ‘pat’ durum da çok vahim olmadığı için ‘beklemek’ politikası benimsendi gibi görünüyor… Aşağıdan yukarıya, yukarıdan aşağıya turlar atılır ve çözülür… Hem herkes eteğindeki taşları dökmüş olur, yeni siyasi güç odakları el enselerle bir birlerini sınamış olur, hem de iş yapılmış duygusu da yaratılmış olur… Aslında, yemin edildiği andan itibaren fazla bir geçerliliği ve hiçbir bağlayıcılığı ve yaptırımı olmayan bir ritüel olmaktan öte bir şey değil. Bu güne kadar yeminine bağlı kalmadığı için kimse ne sorgulandı ne de cezalandırıldı. Yemin ederek başladığı işte suç işleyen hiç kimseye hukuki suçlama ya da ceza dışında ‘ sen yeminini de bozdun’ diye ek olarak ne soru soruldu, ne de bir ek ceza verildi… Ama yemin etme ritüeli o kadar abartılır ki, en yüksek makamda işe başlayacak kişi bile yemin etmeden işe başlayamaz, yetki kullanamaz… Krize neden olması da bundan sanırım. Yani törenin yapılamıyor olması kriz, yeminin kendisi, yemine sadık kalmak ya da kalmamak değil… Herkes yemin etmiş ama… Cumhurbaşkanı, devlet memuru sayılan herkes göreve yeminle başlar. Ayrıca, Millet Vekilleri,Öğretmenler, Askerler, normal ve Yüksek Yargı Mensupları, Avukatlar göreve başlarken, Hekimler, Seçim Sandık Kurullarının Başkan ve üyeleri ayrı ayrı, Değer Tespit ve Takdir Komisyon Üyeleri, Bankaların Yönetim Kurul Üyeleri ile Müdürler Kurulu Üyeleri ve Başkanları, Bankacılık Denetleme Kurulu Üyeleri ve Başkanı, Tüm Fonların Başkan ve Üyeleri, Elektrik Piyasası Denetleme Kurul Başkan ve Üyeleri…ayrıca onlarca benzer komisyon, kurul ve kurum üye ve başkanları göreve başlamak için özel yemin etmek zorundalar. Hepsini yazsam yazı o kadar uzayacak ki… Mahkeme tanıkları, Tutanak Katipleri, Polisler yemin ettirildiği gibi, ayrıca yeminli kurumlar, ‘ Yeminli Mali Müşavirler ’ ve ’ Yeminli Bilir Kişiler ‘ de var… Yeminler, bazen özel protokol kurularak ( Anayasa Mahkemesi Başkanı) bazıları Yargıtay tarafından bazıları Asliye Hukuk Mahkemeleri önünde bazıları da kendi bünyesinde bayrak ve silaha el bastırılarak yaptırılır. Bu iş ‘ acele işlerden sayılır ’ şeklinde yasaya ek açıklama konmuş. Yani yemin ettirecek kurum işi erteleyemez. Yemin metinleri yasa hükmünde olup tamamına yakını ‘ yemin metni olarak hazırlanıp’, tamamına yakını Bakanlar Kurulu kararıyla resmi gazetede yayınlanarak yürürlüğe girmiştir… Yani, kanun hükmünde… 'Türkiye Cumhuriyeti Anayasasına, Atatürk inkılâp ve ilkelerine, Anayasada ifadesi bulunan Türk Milliyetçiliğine sadakatla bağlı kalacağıma; Türkiye Cumhuriyeti kanunlarını Milletin hizmetinde olarak tarafsız ve eşitlik ilkelerine bağlı kalarak uygulayacağıma; Türk Milletinin milli, ahlakı, insanı, manevi ve kültürel değerlerini benimseyip, koruyup, bunları geliştirmek için çalışacağıma; insan haklarına ve Anayasanın temel ilkelerine dayanan milli, demokratik, laik bir hukuk devleti olan Türkiye Cumhuriyeti’ne karşı görev ve sorumluluklarımı bilerek, bunları davranış halinde göstereceğime namusum ve şerefim üzerine yemin ederim. '' Devlet memuru olurken edilen yemin metni. Türk olmayan biri için dehşet verici bir metin. Kim uymak ister ki bu yemine…Hani vatandaşın beyanı esastır dedikleri çağdaş devlet-yurttaş ilişkisine ne oldu? Bu kadar yeminle yalan yaşayan toplum devlet ve kurumlar arasındaki ilişkilerde ciddi sorunyok mu... Yukarıdaki yemin metni 1982 de yürürlüğe girmiş. Zaten çoğu yemin metni 1982 tarihli. Askerlerin metni, 1961, Sermaye Piyasası Kurlu’nunki 1981, Anayasa Mahkemesi Üyelerininki 1983 de kabul edilmiş. Bu daha trajik. Zira Anayasayı korumak için yemin eder. "Türk milleti tarafından demokrasiye âşık Türk evlatlarının vatan ve millet sevgisine emanet ve tevdi olunan Türkiye Cumhuriyeti Anayasasını koruyacağıma; görevimi doğruluk, tarafsızlık ve hakka saygı duygusu içinde, sadece vicdanımın emrine uyarak yapacağıma, namusum ve şerefim üzerine andiçerim.’’ Korumaktan ne anlaşılmalı acaba, şu sıralar toptan değiştirmeyi düşünmüyorlar mı ki… Avukatlık yemini 1969 da, tanıklık yemini, 1927 de, diğerleri 1981 ile 2008 yılına kadar tarihlerde kabul edilmiş… Merak eden birazcık araştırsa yemin metinlerinin dili, uzunluğu, içerikleri, hele hele yemin törenin kendisi o kadar abartılı ve komik ki, eğlenceli olabilir. Örneğin, Avukatlık yemini Baro’da yönetim huzurunda yaptırılır, metin yönetim tarafından tutanak altına alınıp yönetim ve aday avukat tarafından imzalanır ve yemin metni de eklenerek dosyasına konur…gibi. Görüldüğü gibi en küçük memurdan Cumhurbaşkanına kadar yeminliyiz. Kimimiz birden fazla yeminli olmasına rağmen, bilindiği gibi işlerin düzgün yapılmasını ve yürümesini sağlamıyor. Yeminini tutmadığı için de kimse suçlanmadı ceza da almadı… Tören sever bir toplum olmamız, işin kendisinden çok tören kısmı önemli olduğu için krize neden oluyor galiba. Yani yemin değil, yemin töreni krizi yaşanıyor gibi doğrusu… … Evimin arka bahçesindeki sebzelerime dadanan zararlıları izlemek, hırsız karıncalara karşı tedbir bulmaya çalışmak, çok somut ve daha keyifli işler. Eve dönüp kahve hazırlayıp sabah haberlerini izlemeye başlayınca birden soyut ve sanal bir dünyaya taşınıyorsun. Anlamsız, yaşamda ciddi bir karşılığı olmayan yalan/yemin tartışmalarını izlemek bıktırıcı olmuş. Zira akşamları da tüm kanalların tartışma konusu da aynı… En azından benim için böyle. Yemin ederim ki böyle… MANSUR BALCI, 28 HAZİRAN 2011, NALÇİK