Olaylar-Olgular ve 21 Mayıs

Aslında gündem olmasını, (belli bir seviyenin altına düşürülmeksizin) tartışılmasını, polemiklere konu olmasını heyecanla karşılıyorum. Zira 21 Mayıs 1864 Çerkes Soykırımı ve Sürgünü bir yandan kavramsal olarak kendini sağlamlaştırırken, düşünsel olgunluk açısından da Çerkes toplumunun farklı siyasal eğilime ve sosyolojik gerçekliklere sahip kesimlerini de iyi kötü bir forma sokuyor.   Her ne kadar biz bu yıl “Soykırım ve Sürgünün” 156. Yılını anacak olsak da bunun bir olgu olarak karşımıza çıkışı 1989 yılında Ankara KKD tarafından düzenlenen 125. Yıl Anma Etkinlikleridir. Bu kronoloji başka bir çalışmanın konusudur ve daha fazlasına değinilmeyecektir. Biz tarihsel olay ve tarihsel olgu penceresinden ve kendi zaviyemizden 21 Mayısın anlamına değinmeye çalışacağız. Zira toplumsal bir patinaj unsuruna dönüşen ve ciddi enerji-motivasyon kaybına sebep olan Olay-Olgu ilişkisine kısaca bakmakta yarar var.   Ünlü Fransız Tarihçi Lucian Febvre bilim disiplini olarak tarih, tarihsel olay, tarihsel olgu ekseninde şu tespiti yapıyor: “Tarih insanlara (sadece) yalıtılmış bir olgular koleksiyonu sunmakla kalmıyor aynı zamanda olguları düzenliyor. Onları açıklıyor ve açıklarken içinde yer alan olguların eşdeğerli olmadığı bir dizi kuruyor.” Edward Hallet Carr ise tarih-olgu ilişkisini daha sıkı bir ilişki zemininde “Tarih, doğrulanmış olgular kümesidir” değerlendirmesinde bulunuyor.  Bu perspektifle bakıldığında Tarihsel Olay kronolojik bir durumu ifade ederken “tarihsel olgu” bu olay ve olayların sebeplerini, yol açtığı sonuçları, ortaya çıkmasında etkili olan faktörleri inceler. Tarihsel olgu bu yaşananlar hakkında toplumsal veya bireysel deneyimlerdir. Tüm bunların ötesinde tarihsel olaylar (taammüden çarpıtılmadığı durumlarda) herkes için geçerli, objektif durumlar iken tarihsel olgular ise net etkileri itibarı ile objektif olamaz.p>   1763 yılında başlayıp 21 Mayıs 1864 tarihinde Çerkeslerin kadim vatanlarından sürülüşünün kararının verildiği zamana değin yaşananlar “Tarihsel Olay” olarak kabul edilebilir. 101 yıl süren ve literatürde Kafkas-Rus Savaşları olarak geçen bu savaşlar Çarlık Rusyası ve Kafkas Halkları arasında geçmişse de (bir futbol müsabakasındaki gibi) salt iki unsurun etkileşimi değildir. Bu savaşlarda ve sonraki sosyal etkilerinde kimin en fazla suçlu ve etkin olduğu izahtan varestedir. Ancak Kafkas-Rus savaşlarının en yıkıcı safhasına geçişin döneminin  “Hükümranlık alanı ve hakkı olmadığı halde” Osmanlı İmparatorluğu’nun Edirne Anlaşması ile Çerkesya’yı Rus Çarlığına terk ettiğini ilan etmesi, Fransızların ve İngilizlerin olan bitene “zımnen” de olsa destek vermeleri ile sundukları “katkı” unutulmamalıdır. Bunlar tarihsel olayın bileşenleridir ve ayrı ayrı katmanlandırılarak değerlendirilebilir. Ancak gerek Rus vahşeti gerek Osmanlı İmparatorluğunun Çerkesya’yı terki ve gerekse Avrupa devletlerinin kıyım ve işgale bigâne kalışları Çerkes Soykırımı ve Sürgünü olgusunu hazırlayan tarihsel olayların en bilinenleridir. Yukarıda zikredilen olaylar tüm yönleri ile değerlendirilebilir, araştırılabilir, itirazlar, karşı çıkışlar olabilir ve bir bilim disiplini olan “Tarih metodolojisi” ile enine boyuna kurcalanabilir. Ancak Çerkes Soykırımı ve Sürgünü artık olgusal bir gerçekliktir ve yapısı gereği tartışmadan uzaktır.   156 yıldır dünyanın pek çok bölgesine savrulanlar ve anavatandaki Çerkesler bir yandan dil, gelenek ve sosyal yaşamların belirlediği özgün kültürel yapılarını korumaya çalışırken diğer yandan özellikle anavatanlarında etnik nüfus kompozisyonunun değiştirilmesi tehlikesiyle baş etmeye çalıştı.  Gerek diaspora gerekse anavatandakiler açısından zamanın ve “devletlerin” çok müşfik olduklarını söylemek objektiflikten ve akılcılıktan uzaktır. Ancak yukarıda özetlenen ilişki biçiminden bakıldığında sevindirici olan artık bir tarihsel olgumuzun (historical phenomenon)  Çerkes dünyasında giderek kabul gördüğü gerçeğidir.   Bu noktadan itibaren yeni bir tartışma alanı ve yeni soru-sorun yumağı bizi bekler.   Ne yapmalı?   Dünyanın “Genocide-Soykırım” tanımı ile tanıştığı 1944 yılından ve BM Soykırım Suçunun Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesinin yürürlüğe girdiği 1951 yılından beri hukuksal olarak “pek az” soykırım kabulü yapılmıştır. Halen BM’in hukuksal kriterleri itibarı ile tam olarak Soykırım tarifine oturmasına karşın (21 Mayıs Çerkes Soykırımı ve Sürgünü de dahil olmak üzere) pek azı kabul görmüş ve hukuksal bir sonuca erdirilmiştir. Zira her soykırımın bir “büyük kabahatlisi ve muhatabı” mevcut ve küresel siyaset halen bu sorunları neticeye erdirmekte yeterince vicdanlı değil.    Meselenin hukuksal boyutunu bir yana bırakalım. Benim de içinde olduğum pek çok Çerkes için, yapılanlar bu tartışmayı gereksiz kılacak kadar açık bir soykırım suçudur ve “Ne yapmalı?” sorusunun cevabı da burada yatmaktadır:   1-Çerkesler anlatılardan, çarpık ve suni tarih tezlerinden, tevatürlerden arındırılmış bir DOSYA hazırlığına başlamalıdır. Bu dosya sürgün ve soykırımın tarihsel olarak Rus Çarlığı ile başlayıp bugün Rusya Federasyonu ile devam ettirilen kodları açığa kavuşturmalı, dinamik süreç ortaya konmalıdır. Bu dosya ilgisiz kişi ve kurumlarca değil, işin ehli hukukçular, siyaset ve devlet adamları, üniversiteler ve bu sürecin mağduru olan Çerkes entelektüelleri ve örgütlenmelerinin ortak aklı ile oluşturulmalı ve ilgili mercilere başvurulmalıdır.   2- Süreç “intikam” maksatlı olmaktan uzak “hak ve adalet” isteğini yükseltmelidir.    3- Çerkesler içinde bulundukları “Sürgün ve soykırım” mağduru psikolojisinden ve edilgen tavrından sıyrılmalı ortak, akılcı, bölgesel aktörlerle işbirliğine açık gelecek tasavvurlarına yönelmelidir.   4- Diaspora Çerkesleri yaşadıkları ülkelerde hak arayışı temelinde örgütlenmeli, kimlik ve kültürel varoluş için tüm enstrümanları kullanma gayretinde olmalıdır.   Çerkes toplumunun diasporada son 30 yılda oluşturduğu bu kavramın akılcı kullanılmazsa çok kısa sürede berhava olacağı unutulmamalıdır. Soykırım ve sürgün kavramları ile buna bağlı talepler 30 yılda hiç de azımsanmayacak bir bilinç ve kitle yarattı. Kalabalıkları niteleyen ve bir arada tutan ortak duygular, harekete geçiren ise ortak ülkülerdir. Artık ihtiyacımız olan “ortak ülküleri” ortaya koymak zamanıdır.nanŞogen Ümit Dinçer

Çerkeslerin Yas Günü

Mayıs Ayının 21’i Çerkeslerin yas günüdür. Ne mi oldu 21 Mayıs’ta? 21 Mayıs 1864’te Kafkas – Rus Savaşı, Kbaada, Kuabıde-­Къуэбыдэ (Мзымтащхьэ, убых­хэм я лъахэм) bölgesinde Rusların vatanlarını savunan Kafkas güçlerini mağlup ettiği ve dolayısıyla savaşın bittiği tarihin adıdır. Böylece 1763 yılından 1864 yılına kadar süren (101 yıl) işgalcilerin sivillere ve hatta doğaya acımasız saldırıları ile dolu savaş sona erdi. Sonrasında, savaştan ve katliamlardan kurtulan Çerkesler deniz kenarına kadar getirilerek gemilerle Osmanlı İmparatorluğu topraklarına zorla sürüldüler. Ne yazık ki savaş ve sürgün sonrası Kafkasya’da kalan Çerkes sayısı, mevcut nüfusun ancak %5’i kadardı. 21 Mayıs, Rusya’da üç Cumhuriyetin (Adıgey, Kabardey-Balkar, Karaçay Çerkes) yas günüdür. Aynı zamanda Kabardey – Balkar Cumhuriyetinde resmî kurumlar ve okullar tatildir. O gün, Çerkeslerin yaşadığı her yerde anma toplantıları yapılır. Halk, bu programlarla acılarının büyüklüğünü diğer toplumlara hissettirmeyi, dolayısıyla onlara ulaşmayı umuyor. 21 Mayıs, bu cumhuriyetlerde 1990 yılında yas ve tatil günü olarak ilan edildi. Çerkeslerin yaşadığı cumhuriyetlerde, 1997 yılında 21 Mayıs’ın yas günü kabul edildiğine ilişkin resmi karar alındı. Çerkeslerin nüfusu bugün için yaklaşık altı milyondur ve halkımızın çoğu kırktan fazla ülkeye dağılmış şekilde yaşıyor. Birçok uluslararası uzman savaş yıllarında yaşananları, uygulanan baskıları, ölümleri, etnik temizlik politikalarını ve büyük sürgünü soykırım olarak nitelendiriyor. 21 Mayıs’ı biz Çerkeslerin yanı sıra Çerkeslere akraba olan Abhazlar da yas günü olarak kabul ediyor, bu acı günü anıyorlar. Tarih bilinci, kimlik bilincinin en önemli unsurları arasındadır; biz de tarihimizi doğru şekilde öğrenmek, gelecek nesillere aktarmak ve dünyaya anlatmak zorundayız. Özellikle tarihimizin en önemli sayfalarından biri ve belki de en önemli sayfası olan Çerkes Soykırımı ve Sürgününü bilimsel metodlarla dökümante etmeli ve dünya kamuoyuna anlatmalıyız. Vatanı ve halkı için canını ortaya koyarak, başına gelen bütün acı olaylara katlanarak dilimizi, kimliğimizi ve kültürümüzü yaşatan atalarımıza layık olmaya çalışmalıyız. Bunun için de dilimizi, kimliğimizi, kültürümüzü korumak ve geliştirmek için çalışmamız gerekiyor. Kendimiz çeşitli nedenlerle fiilen çalışamasak bile bu konuda çalışan insanlarımıza ve kurumlarımıza destek olmamız gerekiyor. Atalarımızın dediği gibi “Kendisini halkına adayanın cesedi mezara sığmaz”.     Адыгэхэм я щыгъуэ махуэp>   Накъыгъэ мазэм и 21-р адыгэхэм я щыгъуэ махуэщ. А махуэр къызэрыхахар зэпхар мыращ: накъыгъэм и 21 махуэм 1864 гъэм Урыс-Кафказ зауэр Кбаадэ къуэм и деж щиухауэ ялъытэ, урысхэр Кафказым ис цIыхухэм къатекIуэу. Абы къыхэкIыу 1763 гъэм щыщIэдзауэ 1864 гъэ хъуху (илъэси 101) екIуэкIа зауэр апхуэдэ гуIэгъуэшхуэкIэ иухащ. А лъэхъэнэм щыгъуэ адыгэу зауэм къелауэ урысхэм я унафэ щIэтыну хумейхэр хы Iуфэм нэс яшэрти, кхъухьхэм ирагъэтIысхьэурэ Уэсмэн Империем яхурт. Зауэ нэужым Кафказым щыпсэуу щыта адыгэхэм ящыщу Хэкум къинэжар 5% къудейщ. Накъыгъэм и 21 махуэр Урысейм и республикищым (Адыгей, Къэбэрдей-Балъкъэр, Къэрэшей-Шэрджэс) я щыгъуэ махуэщ икIи Къэбэрдей-Балъкъэрым а махуэр мылэжьэгъуэ махуэу щыщытщ.p> А махуэм адыгэхэр куэду щыпсэу щIыпIэхэм зэхуэс щащI, я гуауэм и инагъыр мыдрей лъэпкъхэм ирагъэлъэгъуну икIи нагъэсэну щогугъхэр. Накъыгъэм и 21-р щыгъуэ махуэу икIи мылэжьэгъуэ махуэу 1990 гъэм траухуауэ щытащ. Ар адыгэхэр титул статус яIэу щыпсэу республикэхэм 1997 гъэм цIэ иIэу траухуащ. Нобэ, адыгэхэм я бжьгъэр мелуанихым носыр, абы я нэхъыбапIэр хамэ щIыпIэ, хамэ къэрал 40 щIигъум щопсэухэр. Иныкъуэхэм зауэ зэманым къекIуэкIа цIыхуукIымрэ хэкужьым щхьэхуимыту ирахунымрэ — лъэпкъгъэкIуэду щытауэ ябжыр. Адыгэхэм нэмыщI, накъыгъэм и 21-р я щыгъуэ махуэу щытщ адыгэхэм я благъэ лъэпкъхэм — абазэхэмрэ азгъейхэмрэ, адыгэхэм ягъусэу зауэм и гуауэмрэ хэкум ихуныгъэмрэ дэзыгуэшахэр.   Yazının Çerkesce seslendirmesi için inke tıklayınız :  https://youtu.be/QN4apKeGqRAp>     .p>  nanYemuz Bayazıt Tarakçı

Çerkes Kalma Mücadelesinin En Dinamik Yerlerinden Biridir Orası, Reyhanlı

Reyhanlı Çerkes Derneği-Adığe Khase, 21 Mayıs Çerkes Sürgün ve Soykırım günü öncesi ciddi hazırlıklar yapmış son 1 aydır hemen her gün dokunaklı şiirler peş peşe geliyor, dünyanın neresinde olursa olsun başta Reyhanlılar olmak üzere herkesin eline afişler verilip sosyal medya üzerinde farkındalık yaratmaya çalışıyorlardı. Afişler Çerkesçe, Türkçe, İngilizce, Rusça, Arapça hazırlanıp yüzlerce yere ulaştırılarak Çerkes kalma mücadelesi veriliyordu. Deniz tarihin ihanetini taşıyordu sırtında Evlatlarından koparılmış anneler Canandan koparılmış canlar vardı üstünde   Çığlıklar vardı çığlıkları bastıran hıçkırıklar yürekler donmuş kurumuştu damarlardaki kan susmuştu martılar susmuştu Karadeniz Anneler, dokunamadılar son birkez yiğitlerinin mezar taşlarına sarılamadılar son birkez toprağına. Mevsimlerden kıyamet Aylardan zulümdü Matemin soğuk acısı dolmuş zamana acı, sanki bir alışkanlık sanki bir baba yadigarı acı çıldırtan kimsesizlik bir vatansızlık durağı Zaman aşımına uğramayan acılarımız Kabuk tutmayan yaralarımız var bizim Yılmak yok bu yolda Mazeret yok Geri dönmek hiç yok   Tam bunları okurken Başkan Uğur Pihava’nın 21 Mayıs Program davet geldi. Aklıma bir anda Pandemi bir anda da yıllardır savaşların, bombaların gölgesinde yaşayan çocuklar, kadınlar, kardeşlerimiz geldi. Savaşların bitmediği Ortadoğuya, Suriye sınır komşusu Reyhanlı’yı ilk defa savaş öncesi Doğu Akdeniz Dernekleri olarak Şam, Halep, Marj Sultan Dernek ziyaretleri öncesi görmüştüm. Sonraları bombalar patladı, acı Reyhanlı için normalleşti, ateş düştüğü yeri yaktı hep. Beynim bu muhasebeyi yaparken Uğur Başkanı aradım, emniyet müdürü, belediye başkanı ile görüşüp izin aldığını, sosyal mesafe ve maske kullanımı ile kısa bir anma programı yapacaklarını söyledi.Duygularım, nasıl olsa yaşadığım Adana ve Hatayda kısıtlamanın bittiğini, sıcaklığın 40 dereceyi geçtiğini ve gitmem gerektiğini söylerken beynim de riskleri sıralıyordu. Sonunda duygularım galip geldi. Hazırlandık, kalpağımı, şharxonu, siyahlarımı giydim. Reyhanlı’ya varıp Başkanın yemyeşil bahçe ,kapısı açıldığında ezan sesi geliyordu, binbir emekle hazırlanan sofrada kısa bir yemek ve sohbetten sonra Derneğe doğru yürüdük. Bahçeye girdiğimizde duvarlarda Çerkeslerle ilgili kocaman yazılar, özlemler, özenle işlenmiş resimler göze çarpıyor, hemen bir anı fotoğrafı aldırıyorum.  Zemin önceki gün gençlerin hazırladığı Adığe Bayrak modelli mum dolu. Reyhanlı Kadını bir başkadır, hep ön saflardadır, çoluk çocuk genç demeden alan kalabalıklaşmaya başladı, bin bir zahmetle temin edilen bayraklar, afişler alanı süslemeye başladı. 21 Mayıs haftası coşkulu Reyhanlı insanını dizginlemiş gibiydi, mahsundu.   İskenderun Derneği de gelince alınan izinlere uyarak Derneğin bitişiğindeki Antakya Caddesinde üçerli ve sosyal mesafeye titizlikle uyularak sloganlar eşliğinde alana gelindi. Başkan 21 Mayısın anlam ve önemi ile ilgili kısa bir konuşma yaptı, sonrasında ateşli sloganlar peş peşe geldi, Reyhanlı’nın Çerkes kalma direnci göğe doğru bir kez daha yükseldi. O gece Amik ovası bu direnci bilir gibi sessizde, sıcaktı. Program sonrası yeni yapılmakta olan Dernek binasının içini gezdik, belediyenin de kısmi yardımından, üyelerin katkısından bahsedildi. Mücadelelerinin nesillerce ve sonsuza dek süreceği toplantı ve eğitim salonları, yönetim salonu sonrası ışıklar söndürülüp balkondan mum ile yapılmış Adığe Bayrağı anılarımızda yerini aldı.   SÜRGÜN SOYKIRIM İNSANLIK SUCUDUR. UNUTMADIK UNUTMAYACAK UNUTTURMAYACAĞIZ ! YAŞAŞIN ÇERKES KALMA MÜCADELEMİZ Çerkes Soykırımı ve Sürgünü'nde hayatını kaybedenlerin anısına saygıyla.p> Mayıs 2020 Reyhanlı       nanHağur Turan Akın

Yası Tutulabilecek Toplum

Anavatana ilk gidişim 1991 yılı idi. Sevinç, hüzün, heyecan, acı, coşku vb. birçok duyguyu ulusal mücadele sürecinde yaşamıştım. Fakat gerçek bir yas duygusunu ilk kez Nalçık da 1991 in 21 Mayıs’ında yaşadım.   Binlerce Adıge anma toplantısına sade ve koyu kıyafetler giyerek, sessizce bir hüzün havası içinde geldi. Konuşmalar yapılırken ve Yistanbulako çalarken herkes ulusal yası hissediyor, anmaya katılanların birçoğunun gözlerinden yaş geliyordu. Muhacereti ile tekrar buluşan anavatan sürgün ve soykırımın sonuçları için, kaybettikleri için yasını tutuyordu.   Muhaceret de anavatandakine benzer yaşadığım ilk kitlesel anma Demokratik Çerkes Platformu'nun “Sürgünde Yas” daveti ile 2001 yılında Kızkulesi’nin kıyısında, İstanbul’da oldu. Sonra derneklerimizin bulunduğu bütün şehirlerde, Beşiktaş’ta, Samsun’da, Kefken’de devam etti. Yasımızı tutmaya 125 yıl sonra başlayabildik ve bugün bile tam olarak tutabildiğimizi söyleyemeyiz.   Ulusal konularda mücadele eden halklar için “yas tutma” hakkı çok önemli. Judith Butler’ın yazılarında bu konunun algılanması için önemli açılımlar getirilmektedir. Soru şudur: “Kimin yası tutulabilir? Kimin yaşamı yaşam sayılır? Bir yaşamı yası tutulabilir kılan nedir?”   “Yaşamları had safhada korunanlar makbul yurttaşlardır; bu yaşamların zarar görmesi savaş güçlerini harekete geçirmek için yeterlidir. Dahası bu yaşamlar zarar gördüğünde, yasları kamusal olarak tutulmalıdır; kamusal yas ulusal kimliği inşa eden yastır. Peki diğerleri? Onların yası inkâr edilmek ya da yerinden edilmek suretiyle görünmez kılınmalıdır; imgelerinin, hikâyelerinin, anlatılarının, hatta isimlerinin bile kamusal olarak görünürlüğü engellenmelidir. “    Asimile edilmek istenen halkların yaslarını tutmaları da çok kolay olmamakta. Bu zorlukların örnekleri ezilen halkların mücadelelerinde çok fazla görülmekte. Barış Ünlü, Dipnot Yayınları’nda çıkan “Türklük Sözleşmesi” kitabında bu konuyu detayları ile anlatmakta. Barış Ünlü asimile olarak Türkleşen Müslümanların önemli haklar ve imtiyazlar elde ettiğini ve fakat bu durumun görmeme, duymama, ilgilenmeme ve bilmeme sayesinde mümkün olabileceğini belirtmektedir. Oysa bir halkın yasını tutmaya başlaması bu hallerden kurtulmasına neden olmaktadır.   1864’ten sonra Çerkes halkı önce Osmanlılık sonra Müslümanlık sözleşmelerinin etkisi altında kaldı. Bu iki sözleşme çerçevesinde Çarlık Rusyası’nın kolonyalist politikaları ile sürgün ve soykırım uygulamalarına, Osmanlı İmparatorluğu’nun iskân politikalarının etkileri eklendi. Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemlerinden itibaren ise Türklük sözleşmesi ile asimilasyon politikaları gündeme geldi. Böylece Çerkes halkı, Butler'ın da belirttiği gibi “görünmez kılındı”, “imgelerinin, hikâyelerinin, anlatılarının, hatta isimlerinin bile kamusal olarak görünürlüğü engellen” di.   İşte bu nedenle 21 Mayıslarda Çerkeslerin yaslarını tutabilmesi çok önemli. Yaslarını tuttukça görünür olmaya, ulusal kimliği inşa etmeye başlayacaklar. Kitlesel olarak anılan her 21 Mayıs Sürgün ve Soykırıma olduğu kadar, iskân politikalarına ve asimilasyona karşı da var olmaya; ulusal kimliğin inşasına imkân tanımaktadır. Anavatanla diasporanın kamusal olarak görünür olmasını sağlamaktadır.  nanCan Nart

BASINA VE KAMUOYUNA : HÜZNÜ KATMERLİ BİR 21 MAYIS

Bir takvim yılı içerisinde toplumumuz için en önemli gün hiç şüphesiz Çerkes Soykırımı ve Sürgününün yıldönümü olan 21 Mayıs’tır. Toplumumuz hem anavatanda hem de diasporamızın yaşadığı ülkelerde anma törenleri ve çeşitli etkinlikler ile acısını hem birbiri ile hem de kamusal alanlara çıkarak birlikte yaşadığı halklar ile paylaşır, adalet talebini tüm vicdanlara duyurmaya çalışır. Federasyonumuz da her yıl Başkanlar Kurulu ve Yönetim Kurulu’nda konuyu görüşerek anma etkinliklerimizin hem yerel hem Türkiye geneli hem de anavatan ayağını üye derneklerimiz ile birlikte koordine etmektedir.     Federasyonumuzu oluşturan derneklerin çalışmaları sonucu 125. Yılda başlatılan 21 Mayıs Anma Etkinlikleri, toplumumuzun ve özellikle de yeni yetişen gençlerimizin kimlik bilincinin gelişiminde önemli bir etken olmaktadır. Yapılan etkinliklere onbinlerce kişi katılmakta, kamusal alanlara kimliğimiz, kültürümüz, tarihimiz ve taleplerimiz taşınmaktadır. Son yıllarda artan medya ve siyaset dünyasının ilgisi de sesimizin ülke ve dünya gündemine taşınmasına katkı sağlamaktadır.   Ne yazık ki bu yıl 21 Mayıs, küresel ölçekte yaşadığımız Korona virüsü sorunu ve bu çerçevede alınan önlemler nedeni ile evlerimize çekilmek zorunda kaldığımız bir döneme denk geliyor. Bu çerçevede kamu sağlığına ilişkin ciddi riskler ve yasal önlemler nedeni ile, fiziki olarak kamusal alanlara arzu ettiğimiz ölçüde çıkamayacağız; acımızı kardeşlerimiz ve dostlarımız ile yeterince paylaşamayacağız.   Pandemi şartlarını da göz önüne alarak derneklerimiz ve toplumumuz ile birlikte iletişim kanallarını etkin şekilde kullanarak 21 Mayıs’ı anlamına uygun şekilde anmak için çalışıyoruz. Bu çerçevede, Korona önlemleri döneminde ilk adımlarını 25 Nisan Adıge Bayrağı Günü’nde attığımız sosyal medyayı ve internet yayıncılığını daha etkin kullanma çalışmalarını 21 Mayıs haftasında daha da ileriye taşıyoruz.   İlkokul yaş grubu çocuklarımızın katılımı ile “Hayalimdeki Kafkasya”; ortaokul ve lise grubu gençlerimizin katılımı ile “Çerkes Sürgünü” temalı resim yarışmaları düzenledik. Yine 21 Mayıs anmaları çerçevesinde bir öykü yarışması da düzenledik. Yarışmalarımızın jüri üyeliklerini üstlenen kıymetli sanatçı ve aydınlarımıza da bu vesile ile bir kez daha teşekkür ediyor; derece alan gençlerimizi kutluyoruz.   Dünyanın ve içerisinde yaşadığımız ülkelerin gündemleri ve şartları dönem dönem bazı büyük olaylarla değişebilmektedir. Bugün de Korona virüsü pandemisi ile böyle bir dönemden geçiyoruz. Ancak gerek anavatanımızda gerek diasporada dilini, kültürünü ve kimliğini kaybetme riskine karşı varlık mücadelesi veren bir toplum olduğumuzu unutmamalıyız. Dünyanın ve içinde yaşadığımız ülkelerin gündemlerinden ve şartlarından etkilenmemek mümkün değilse de odağımız daima toplumsal mücadelemizde olmalıdır. Bu hedeften şaşmadan her alanda kurumlarımız ile birlikte örgütlü şekilde çalışmalıyız. Kurumlarımız da toplumumuzu tüm farklılıkları ile toplumsal çalışmalara dahil etmek ve kimlik bilincini başta gençlerimiz olmak üzere tüm bireylerimizde güçlendirmek üzere çalışmalıdır. Bu hedef doğrultusunda 2020 yılını kurumsallaşma yılı ilan etmiştik, bu çerçevede çalışmalarımızı kararlı şekilde sürdürüyoruz.   Çerkes Soykırımı ve Sürgünü’nün yıldönümü vesilesi ile bir kez daha başta Rusya Federasyonu ve içerisinde yaşadığımız ülkeler olmak üzere tüm dünya ülkelerinden soykırımın tanınmasını talep ediyoruz. Çerkes Soykırımı ve Sürgünü’nün sonuçlarının ortadan kaldırılması yönünde dönüş hakkı ve çifte vatandaşlık ile yaşadığımız ülkelerdeki dil, kültür ve kimlik haklarımızın anayasal, yasal ve kurumsal düzenlemeler ile garanti altına alınmasını talep ediyoruz.   Toplumumuz ve kurumlarımızın, savaş, sürgün, soykırım, dağınık iskân, asimilasyon kentleşme ve küreselleşme gibi pek çok zorlukla mücadele ederek bugüne kadar azimle taşıdığı kimliğini, bu olağanüstü dönemde de güçlü şekilde destekleyerek geleceğe taşıyacağına inancımız tamdır.   KAFKAS DERNEKLERİ FEDERASYONU  nanKaffed

21 Mayıs’la 22 Mayıs’ları Beslemek

Bir 21 Mayıs daha yaşıyoruz. Yine hüzün, yine acı!   21 Mayıs zihinlere kazınmış unutulmaz bir gün!p>   Unutulur mu hiç, ne acılar yaşandı Mayıs’ta! Tarihinden koparılmak,p> Vatanından kovulmak, Özgürlüğü yitirmek... Sürülmek, ölmek, tükenmenin eşiğine gelmek!p>   Sermayesi, yüreğindeki vatan sevgisi olan çile insanlarının, açlıkla, hastalıkla, yoklukla savaşırken yaşadıkları yürek yakan büyük dramın adıdır 21 Mayıs.p>   Mazisinden, anavatanından, acımasızca koparılan; ailesinden, dostlarından ayrılmak zorunda bırakılan bir neslin acı hikâyesidir 21 Mayıs.p>   22 MAYISLARI YAŞATMAKp> 21 Mayıs’lar asla unutulmamalı, layıkıyla anılmalı ancak 22 Mayıs’ların programı da çok iyi yapılmalı.p> 21 geçmişimiz, 22 geleceğimiz olmalı. Kara kışımızdı 21 Mayıs, baharımız olsun 22 Mayıs!p>   AYNI GÜNDE AYNI DUYGULARLA DOLMAK AMA BİR ARADA OLAMAMAKp> Onlarca farklı ülkede yaşayan aynı dedelerin milyonlarca torunu, aynı günde, aynı acıyla, aynı duyguları yaşıyor.p>   Ah keşke, aynı gün, yüreklerinde aynı acıyı hisseden milyonlar, ortak eylemlerde buluşup aynı duygularla sesini duyurabilse, aynı acıyı paylaşabilse!p> Ah keşke!p> İşte o zaman sesimiz boşlukta yankılanmaz, dünya sesimizle yankılanırdı.p>   21 Mayıs, tek yürek olmanın, ortak noktada buluşmanın tam da yeri ve zamanı olması gerekirken mevcut dağınıklık, yüreklerimizi yeniden kanatıyor.p> Bu toplumsal sorunumuz acil çözüm bekliyor.p>   Çözüm; daha samimi bir duruş, daha kucaklayıcı anlayış gerektiriyor.p> Çözüm; yeni şeyler söylemeyi, farklı eylemler planlamayı gerektiriyor.p>   HEP DÜNÜ KONUŞMAKp> Dilimizde hamaset, yüzümüzde acı, yüreğimizde sancı… dünü konuşuyoruz.p> Yüreklerimizi kanatan geçmişi, 1864’ü.p>   Elbette konuşalım yaşanan büyük acıları! Açlığı, hastalığı, sefaleti, ölümü… Sürgünü, soykırımı...p>   Konuşalım, tartışalım, yaşananlardan büyük dersler çıkaralım.p> Ancak 22 Mayıs’ı unutmayalım! 22 Mayıs’ı, 21’in gölgesinde bırakmayalım.p> Bugünü, yarını bırakıp geçmişte boğulmayalım!   21 Mayıs’ların hamaseti, kanayan yaramızı derinleştirmesin!p> Bu yaranın sarılması lazım, kabuk bağlaması lazım. Doktor lazım,ilaç lazım, merhem lazım…p>   21 MAYIS’LA YATIP KALKMAKp> Yoksa biz hep 21 Mayıs’ı mı konuşuyoruz. Acıyı, sancıyı, sürgünü, ölümü…p> O halde konuşmayalım hep konuştuklarımızı. Tekrar tekrar ağıtlar eşliğinde ezberimizi…     “BİZ, BÖYLE ÖLDÜK İŞTE!”p> Sen, hâlâ 21 Mayıs’ta, ne kadar feci öldüğümüzü ispatlama gayretindeyiz, bu doğru değil, diyorsun.p> Ben de bakarsın bir 22 Mayıs’ta da küllerimizden nasıl doğduğumuzu anlatırız, diyorum.p>     BİTSİN ARTIK SÜRGÜN AĞITLARIp> Şüphesiz, “Tarih, zalimler ve zulümlerin meydanıdır!” Tarihin yaşadığı en trajik ve dramatik olaylardan biri olan bu yürek dağlayan büyük acıyı, şüphesiz kimse unutmamalı!p> Ancak bir bitmeli değil mi sürgün ağıtları!p> Bu halkın, hiç mi mutluk şarkıları söyleme hakkı yok?   22 MAYISLARI DA KONUŞALIMp> Savruldukça savrulan toplumumuzu konuşalım. Umursamaz, vurdumduymaz “üç maymunları” oynayan etkili ve yetkilileri…p> Kuru hamasetle kültürünü yaşatılabileceğini sanan yalancı pehlivanları…p> Üslup fukarası zevatı konuşalım. Nemelazımcılığı, tepkisizliği, hissizliği…p> Yüksek yüksek tepelerdeki “ne oldum delisi” şımarıkları…p> Ortak akılla beslenen, herkesi kucaklayan onurlu bir geleceğin inşasını konuşalım.         HAYDİ, SİZ SÖYLEYİN!p> Siz söyleyin, dünyanın dört yanına savrulmuş bu yürekli insanlar kimliğiyle kültürüyle var olma savaşını sürdürebilecek mi?p> Yoksa köklü tarihleri, renkli kültürleri ve özgürlük sevdalısı yürekleriyle göz göre göre tarihten silinip gidecekler mi?p>   GÜZEL GELİŞMELERp> Çok eleştirdiğimiz 21 Mayıs’lar geride mi kalıyor ne? Artık sesimiz, çok kısık da olsa sanki muhatabına ulaşıyor gibi.p> Gördüğüm, duyduğum, sosyal medyadan, TV’lerden izlediğim kadarıyla geçen 21 Mayıs kısmen de olsa hedefine ulaştı, ulaşıyor. Bu durum karşısında sevindim, duygulandım, ümidim katlandı.p> Anavatandaki muhtelif programları izlerken de bir başka gururlandım. “Bak; oldu, oluyor, olacak!”duygularıyla dalgalandım.p> Siyasi liderlerin mesajları, p> Meclis konuşmaları, STK’ların duyarlılığı… oldukça güzeldi.p> Evet, bu iş oldu, oluyor… Kabuğumuzu kırdık, kırıyoruz!p> Görünür olduk, oluyoruz! Ha marje!   21 MAYIS DİRİLİŞ GÜNÜ OLSUN!p> 21 Mayıs, diriliş, küllerinden doğuş günü olsun! Dilimiz, kimliğimiz ve kültürümüzledünya durdukça yaşama sözü verdiğimiz gün olsun!p> Meşaleler, ümidimizi tutuştursun! 21 Mayıs’lar, özellikle gençlerin, kültürel duyarlılıklarını geliştirdikleri gün olsun!p> Kırmızı karanfiller, bu duygularla, bu kararlılıkla denize bırakılsın! Artık matem; ümide, mutluluğa dönüşsün!   TEBRİK p> Her 21 Mayıs’ta muhtelif yerlerdeki programlara katılarak etkinliklere ruh katan herkesi, özellikle sevgiligençleri,p> Otobüslerle alanlara katılımcı taşıyan dernek yöneticilerini,p> 22 Mayıs’larda daha fazla görünür olabilme amacıyla programların kalitesini arttırmak için büyük emek harcayan değerli tepe yöneticilerini ve gizli kahramanları,p> Bu acılı günde Çerkes toplumunun acısını mesajlarıyla paylaşan sporcuları, sanatçıları, siyasileri, STK temsilcilerini, duyarlılıklarından dolayı yürekten kutluyorum.p>   Büyük sürgünde hayatını kaybeden atalarımızı rahmetle, minnetle anıyorum.p>   Derinliği ve estetiği yüksek 21 Mayıs anma programlarında buluşmak temennisiyle.p>nanYemuz Nevzat Tarakçı

21 Mayıs’ta Dünya Gündemi

Çerkes Soykırımı ve Sürgünü'nde hayatını kaybedenlerin anısına saygıyla...p> I. Girişp> 156. yılında 21 Mayıs ile ilgili pek çok etkinlik gerçekleştiriliyor. Covid-19 salgınından dolayı bu yıl etkinliklerin büyük bir kısmı sosyal medya üzerinden düzenlenecek. Bu doğrultuda yeni teknolojilerin sunduğu olanaklar başarılı bir şekilde kullanılıyor. 21 Mayıs’larda Çerkes Soykırımı ve Sürgünü’nün anılması ve tanıtılması için çalışılmalar yapılması son derece önemli. Aynı zamanda geleceğe bakılması, geleceğe yönelik çıkarımların da yapılması gerekiyor. Geleceğe yönelik çıkarımları yaparken, Çerkes Soykırımı ve Sürgünü’nün yaşandığı coğrafyayı, Kafkasya’yı, dünyadan izole bir bölge olarak düşünmemek gerekli. Kafkasya’da 156 yıl önce yaşananlar, o dönemin dünya gündeminden bağımsız değildi. Bu nedenle geleceğe yönelik çıkarımlar yapmak, politika ve programlar geliştirmek istiyorsak Kafkasya’yı dünya gündemi içerisindeki yeri ile birlikte değerlendirmemiz gerekiyor.   II. Kafkas-Rus Savaşlarıp> Öncelikle yaşanan tarihi kısaca özetleyelim. Çerkes Soykırımı ve Sürgünü’nün temel aktörü Çarlık Rusyası 4. İvan tarafından 1547’de kuruldu. Çarlık Rusyası kurulduktan sonra hızlı bir şekilde batıya (Avrupa), güneye (Kafkasya ve Afganistan) ve doğuya doğru (Sibirya ve Orta Asya) genişledi. Çarlık Rusyası ve Kafkas halkları arasında bu dönemden itibaren askeri ve ticari ilişkilerin olmasına karşın, Kafkas-Rus Savaşları açısından belirleyici tarih 1763’de Mozdok kalesinin inşa edilmesidir. Mozdok kalesinin inşa edilmesinden sonra Kafkasya’nın sistemli bir şekilde işgali başladı. Bu nedenle genellikle Çerkes tarihçiler Kafkas-Rus Savaşları’nın 1763’de başladığını söylüyor. Kafkas-Rus Savaşları’nın ikinci önemli dönüm noktası 1783’de Rusya’nın Kırım’ı ilhak ve Gürcistan’ı himayesine altına alarak Kuzey Kafkasya’yı kuzey ve güneyden kuşatmasıdır. Rusya 1801’de Gürcistan’ı ilhak ederek bu süreci tamamladı. Bu kuşatmaya ve Çarlık ordusunun sayı ve teknik üstünlüğüne karşın özellikle Çeçenistan ve Kuzey-batı Kafkasya’da direniş çok güçlü oldu. Bu güçlü direnişi kırmak için Çarlık orduları en vahşi yöntemlere başvurdular. Kuzey Kafkasya’nın direniş mücadelesinde en önemli ve son fırsat Kırım Savaşı oldu (1853-1856). Çarlık Rusyası Osmanlı İmparatorluğu-İngiltere-Fransa ittifakına karşı savaşı kaybetti fakat bu kayıp Kuzey Kafkasya’daki konumunda ciddi bir değişikliğe yol açmadı. Kırım Savaşı’ndan sonra Çarlık Rusyası’nın Kuzey Kafkasya’daki savaşı yoğunlaştırması sonucu 1859’da Doğu Kafkasya’da Şeyh Şamil teslim olmak zorunda kaldı. Kuzey-batı Kafkasya’da ise direniş tüm olumsuz koşullara karşın beş yıl daha sürdü. 2 Haziran 1864’da (eski Rus takvimine göre 21 Mayıs’ta) Çarlık tüm Kuzey Kafkasya’nın işgalinin tamamlandığını ilan etti. III. Uluslararası Ortamp> Kafkasya’da bu acımasız savaş sürerken dünyada neler oluyordu? 18 ve 19. yüzyılda dünyadaki en önemli gelişme şüphesiz Sanayi Devrimi oldu. 18. yüzyıl ortalarında İngiltere’de üretim süreçlerinin makinalaşması ile başlayan Sanayi Devrimi devletler arası ekonomik-teknolojik-askeri güç ilişkilerinde köklü dönüşümlere yol açtı. Rusya Sanayi Devrimini bir ölçüde yakından izledi, bu dönüşümü öngören. I. Petro ile başlayan yenileşme çalışmaları, Sanayi Devrimi’nin başladığı günlerde II. Katerina tarafından başarılı bir şekilde sürdürüldü (1762-1796). Zamanın teknolojilerine adapte olan Çarlık Rusyası askeri gücünü geliştirerek batı, doğu ve güney yönünde genişlemeye devam etti. Kuzey Amerika’nın doğu sahilleri İngiltere ve Fransa tarafından 17. yüzyıldan itibaren sömürgeleştirilmeye başlandı. Kuzey Amerika’daki 13 sömürge bir araya gelerek 1776’da bağımsızlığını ilan etti. İngiltere egemenliğini koruma amacıyla başlattığı savaşı kaybetti ve Mozdok kalesi inşa edildiği yıl, 1783’de yapılan bir anlaşma ile ABD’nin bağımsızlığını kabul etmek zorunda kaldı. Çarlık Rusyası Kuzey Kafkasya’yı işgal etmeye çalışırken, bağımsızlığını yeni kazanan İngiliz sömürgeleri, ABD de, Atlantik’ten Pasifik’e doğru hızla genişlemeye başladı. 1770’lerde ABD’nin “beyaz” nüfusu sadece 2.5 milyon kişiydi. Aynı dönemde Kuzey Amerika’daki Kızılderili nüfusu 4-18 milyon arasında tahmin ediliyordu. 18 ve 19. yüzyıllardaki acımasız savaşlar, hastalıklar, sürgünler ve yatılı bölge okulları gibi asimilasyonist baskılar sonucu Kızılderili nüfusu 1890’da 250,000’e kadar düşürüldü. Güney Amerika 16-18. yüzyıllarda İspanya ve Portekiz tarafından tarafından sömürgeleştirildi. Avrupa’nın bu iki küçük ülkesi denizcilikteki üstünlükleri nedeniyle sömürgeleştirme sürecini başlattılar, fakat Sanayi Devrimi’ni yakalayamadıkları için sömürgelerden elde ettikleri tüm zenginliğe karşın (veya bu zenginliğin yağma sonucu elde edilmesi nedeniyle) üstünlüklerini devam ettiremediler. 18. yüzyıl sonlarından itibaren Güney Amerika’nın artık İspanyolca ve Portekizce konuşan halkları bağımsızlıklarını ilan etti. Güney Amerika bağımsızlığına kavuştuğu ve Kuzey Amerika ABD’nin sömürge alanı olduğu için 19. yüzyılda Batı Avrupa devletleri Asya ve Afrika’ya yöneldi ve bu dönemde özellikle İngiltere ve Fransa arasında bir sömürgeleştirme yarışı yaşandı. Kıyılardan başlayarak bütün Afrika kıtası ve (Hindistan dahil) Asya’nın büyük bir kısmı Batı Avrupa ülkeleri tarafından sömürgeleştirildi. Ulus devletini geç kurabilen Almanya bu yarışa 19. yüzyılda katılabildi. Almanya’nın girişimiyle 1884-1885’de Berlin’de 14 devletin katıldığı konferansta Afrika paylaşıldı. 19. yüzyıldaki sömürgeleştirme sürecinde Hindistan’a ayrıca değinmek gerekli. Hindistan’da ilk batılı yerleşimleri 1600’lerde başladı. Sanayi Devrimi sayesinde dünyada hegemonik bir güç haline gelen İngiltere 19. yüzyılın ilk yarısında tüm Hindistan’ı sömürgeleştirmeye başladı. Kırım Savaşı’ndan bir yıl sonra yaşanan ayaklanmayı bastırdıktan sonra, 1858’de, tüm Hindistan İngiliz yönetimine bağlandı. Özetlersek, 18 ve 19. yüzyıllar dünya açısından sömürgecilik yüzyılları oldu. Bu dönemde ABD, İngiltere, Fransa ve Rusya genişleyen imparatorluklar olurken, Sanayi Devrimi’ni yakalayamayan Osmanlılar ile Avrupa’nın ortasında kalan Avusturya-Macaristan gerileyen imparatorluklardı. 19. yüzyılın siyasi haritası bu imparatorluklar arasındaki mücadele tarafından belirlendi. 1914’de başlayan 1. Dünya Savaşı da bu devletler arasındaki bir paylaşım savaşıydı. Şekil 1, 1550-1914 dönemindeki bu süreci özetliyor. Şekil 1. Sömürgecilik süreci, 1550-1914 Kaynak: Wikimedia Commons, Atlas of Colonialism, [https://commons.wikimedia.org/wiki/Atlas_of_colonialism]p> IV. Kafkasya’nın Önemip> Kuzey Kafkasya’daki direniş dünyanın dikkatini çekebildi mi? Dünya literatüründe “Çerkes”, “Çerkesya” ve “dağlı” gibi kelimelerinin hangi oranda kullanıldığına bakarak Çerkeslerin ne kadar ilgi çektiğini görebiliriz. Google tarafından taranan İngilizce kitaplarda 1800-2010 döneminde “Circassia” ve “Circassian” kelimelerinin ne kadar sıklıkta kullanıldığı Şekil 2’de özetleniyor. Bu şekilde de görüldüğü gibi Çerkeslerden bahsedilme sıklığı 1840 ve 1850’lerde artıyor, işgalin tamamlanması ile birlikte ilgi hızla azalıyor ve ancak 1990’lardan sonra kısmen artıyor. Şekil 2. İngilizce kaynaklarda “Çerkes” ve “Çerkesya” kelimelerinin kullanım sıklığı Aynı analizi Rusça kitaplarda “dağlı”, “Çerkes” ve “Kabardey” kelimeleri için yaptığımızda benzer bir eğilim görüyoruz (Şekil 3). İngilizce ve Rusça kaynaklar arasındaki önemli bir fark, Rusça kaynaklarda “Çerkes” kelimesinin 1820-1830’larda çok kullanılması, savaşın giderek daha acımasız olduğu 1850 ve 1860’larda “dağlı” kelimesinin “Çerkes”ten daha çok kullanılması. Rusça kaynaklarda da 1990’lardan sonra bu üç kelimenin daha sık kullanıldığını görüyoruz. Şekil 3. Rusça kaynaklarda “dağlı”, “Çerkes” ve “Kabardey” kelimelerinin kullanım sıklığı Savaş döneminde Çerkeslerin isminin daha çok geçmesi doğal (belki bu nedenle son yıllardaki artışa dikkat etmek gerekebilir). Fakat Kuzey Kafkasya’nın işgal sürecine dünya bağlamında bakıldığında, bu süreci imparatorluklar arasındaki rekabetin bir parçası olarak da değerlendirmek gerekiyor. Örneğin 1850’lerde İngilizce literatürde Çerkeslere olan ilgi, İngiltere’nin Rusya ile olan rekabetinin bir yansıması. İngiltere Hindistan’ı sömürgeleştirirken bir tehdit olarak gördüğü Rusya’nın Kuzey Kafkasya ve Afganistan üzerinden güneye inmesini yavaşlatmak istiyordu, bu nedenle İngiltere’nin önceliği Kuzey Kafkasya’daki savaşın sürmesiydi, Kuzey Kafkasya’nın özgürlüğü değil. V. Tarihin Öznesi Olabilmekp> 18 ve 19. yüzyılı sömürgecilik yüzyılları. Sömürgeleştirilmek istenilen halklar dünyanın her yerinde bu sürece karşı koydular, katliamlara, sürgünlere, soykırımlara maruz kaldılar. Sömürgeci ülkeler, bazen birbirleri ile savaştılar, genellikle küçük halklar üzerinden vekalet savaşları yürüttüler ve çoğu durumda birbirleri ile açık veya zımni olarak anlaştılar, ülkeleri, halkları kendi aralarında paylaştılar. 21 Mayıs’lar bir daha yaşanmasın, hiçbir halk bir daha bu acıları çekmesin istiyoruz. Tarihin tekerrür etmemesi bizim elimizde. Bu acıların bir daha yaşanmaması için sayıca küçük halkların, emperyal güçlerin mücadelesinde bir araç olmaması, kendi kaderlerini kendi ellerine almaları, bir başka deyişle tarihin öznesi olmaları gerekiyor. Küçük halkların bunu tek başlarına gerçekleştiremeyeceği açık, bu nedenle baskı ve zulme karşı çıkan her kesimin desteğini ve dayanışmasını talep etmeliler. Bu dayanışmayı sağlamak için kendi acılarımızın ve trajedimizin başkaları tarafından bilinmesini istediğimiz kadar, başkalarının acılarını ve trajedilerini de bilmemiz gerekiyor...nanErol Taymaz

Sorgula-ma

Dün gece karmakarışık düşlerle uğraşıp durdum. Daha önce hiç görmediğim kadar büyük kalabalıklar içinde yolumu bulmaya çalışıyor, çok ama çok korkuyordum. Herkes oradan oraya savruluyor, dört bir yandan kime ya da kimlere ait olduğunu seçemediğim ağıt sesleri benim çığlıklarıma karışarak göğe yükseliyordu.p> Bir çocukluğuma, bir ilk gençlik yıllarıma, bir bugünüme gidip geliyordum. Hangi yaşımda olursam olayım annemi ve evimizi arıyor ama bulamıyordum. Tam tanıdık birilerini gördüm derken arkamdan birileri beni itekliyor, yerde yuvarlanıyordum. Bir ara kalabalıkta ezilmemek için kenara çekildim ve kalabalığa korku dolu gözlerle bakmaya başladım. Kadın, erkek, yaşlı ve gençler ellerinden tutarak sürükledikleri şaşkın bakışlı çocukları, kucaklarında ağlayan bebekleri, sırtlarında taşıyabildikleri birkaç parça eşyaları, mızıkalarıyla peşlerinden ayrılamayan kedi ve köpekleri hatta atları ile birlikte kaçmaya çalışıyordu.  Herkesin gözünden şaşkınlık, korku ve keder okunuyordu. Sanki kendi suçlarıymış gibi kaçarken, toz duman içinde yuvarlanırken, itilirken, dipçik yerken incinmesin diye kimse bir diğerinin gözünün içine bakmıyordu. Gençler bir yandan yaşlı, hasta ve çocuklara yardım ederken bir yandan da taa atalarından devraldıkları, toplumlarını simgeleştiren vazgeçilmez gururla sürekli bunlar bitecek yine evimize, toprağımıza döneceğiz diyerek türküler ve marşlarla kalabalıktaki umudu, inadı, güveni, inancı dik tutmaya çalışıyorlardı. Küçük çocuklar tüm kalpleriyle gençlere inanarak bu karmaşaya direnmeye çalışsalar da yaşlılar bu gidişin dönüşünün çok geç olacağının ya da hiç olmayacağının farkında olduklarından mıdır, gençlerin umudunu ve gururunu kırmak istemedikleri için midir bilinmez ruhlarını, inançlarını ve öfkelerini içlerine gömerek sessizce, bilgece ağır aksak ilerliyorlardı. Kalabalığın arkasında, tökezleyen, düşen, yaralanan hatta ölenlere aldırmayan, suretleri insana benzeyen ama kalpleri ve kafalarında kocaman kara kara taşlar bulunan büyük bir grup vardı. Grup içinde tanıdığım yüzlere de rastlıyordum. Yıllarca beraber yaşadığımız insanlar tarafından neden kovalandığımıza ve toprağımızdan, evimizden, barkımızdan atılmaya çalışıldığımıza bir anlam veremeden arka bahçeden erken öten bir horozun sesiyle uyandım. Odamın içi, dışarıda yağan kara ve soğuk havaya karşın yeni yanan sobanın ısısıyla sıcacıktı. Annem her zamanki gibi sobanın üstünde çayı demlemiş, okula geç kalmayayım diye kahvaltıyı da hazır etmişti. Yataktan hızlıca kalkıp giyindim. Kahvaltıya başladığımda geceki düşü neredeyse unutmuştum.  Bir yandan da bugün gireceğim okul bitirme sınavı için notlarıma göz gezdiriyordum. Bir süre sonra avluda işlerini bitiren annem girdi odaya ve havadan sudan, okuldan, sınavdan konuşmaya başladı ama alışık olmadığım hüzünlü, durağan hali hareketlerine ve gözlerine yansıyordu. Neden böyle kederli olduğunu sordum. Önce geçiştirmeye çalışsa da, durdu ve “kızım bugün 21 Mayıs; Çerkeslerin anavatandan zorla sürüldükleri gün” dedi. Nasıl da unutmuştum? Birden geceki düşü anımsadım. Annemle kafamızda farklı dillere ait düşünceler olsa da aynı derin hüzün ve duyguyla, elimizde içinde soğuyan çaya aldırmadan kıracak gibi sımsıkı tuttuğumuz çay bardaklarımızla gözümüzün gördüğü değil gönlümüzün uzandığı kadar uzaklara, çok uzaklara bakarak uzun bir süre öylece kalakaldık sofra başında. Annem, Türkçe konuşabilse de yaşamının uzun bir dönemini geçirdiği Çerkes Köyü’nde kendini hep Çerkesce ifade ettiği için halen düşünceleri de hep anadilinde kurar. Çocukları lise çağına geldiğinde büyük kentte yaşamak zorunda kalan annem, bir bahane ile kentteki yaşamını hep köyüne ve Çerkeslere bağlar ve tabi ilk fırsatta da ailesi, akrabaları ve arkadaşlarının olduğu köyüne koşar. Günün geri kalanında düşte miyim, düşüncede miyim, sorguda mıyım bilemeden, gittikçe büyüyen çelişkiler yumağı halinde oradan oraya yuvarlanıp durdum. Her soluklandığımda aklıma ilk gelen düşünce “Neden anavatandan zorla yollandık idi?”  Bu sorular gün içinde gittikçe çeşitlendi çeşitlendi… -Sureti farklı olsa da teni, dili, inancı, inadı ve gururu aynı Çerkesleri kimler ve ne için yurtlarından sürmüşlerdi? -İnsan insana neden ve ne uğruna böyle bir zulmü yapardı? -İnsanın hiç mi empati yeteneği olmazdı? -Kim beni böyle bir zulüm yapmak için zorlayabilirdi ki? -Ben kendim için, ailem, çevrem ya da ırkım için nasıl bu kadar kendimden geçer ve tüm bahaneleri nasıl haklı kılardım? -Hepsinden öte yüzlerce, binlerce yıl, belki ilelebet soyumun zalim olarak mı mazlum olarak mı anılmasını isterdim? Düşündüm… düşündüm… Böyle bir konuda hangi karara varılabilirdi? Ancak, gelinen noktada görebildiğim, anlayabildiğim, inanabildiğim kadarıyla şu çıkarımda bulunacaktım: Tüm dünya,  çektikleri zulüm ve haksızlık için ÇERKESLERİ mazlum; taa en başında yurtlarını terk eden ihtiyarların kalplerine gömdükleri kültürleri -dil, inanç, umut, sağduyu, inat, gelenek-görenek ve tabii bitmek tükenmez gururları- başka başka topraklarda, başka başka dillerde, yüreklerde, bedenlerde, soylarda değişerek, dönüşerek,  gelişerek, bozulmadan çoğalarak nesilden nesile aktararak, kökü çok derinlere giderek yüzünü güneşe dönen, kollarını  evrene uzatan insanlar- Çerkesler olarak anacaklar ama hiç mi hiç  zalim olarak anamayacaklardı. Bugün nerede olursak olalım özümüzü, Çerkesya’dan gelen esintiyle canlandırarak sonsuza değin var olacağımızdan hiç kimsenin kuşkusu olmasın.nanBirsen Babacan Çengel

Her 21 Mayıs’ta Bir Başka Ağlarım

Yıl 1864; Kafkasya’nın buram buram dağ çiçeklerinin kokusunu doğaya cömertçe bıraktığı, mavi, pembe, mor çiçeklerin şavkıyarak ışıldadığı, sümbüllerin kokularının hareler yaparak dalga, dalga yayıldığı, mavi kelebeklerin kanat çırparak çiçeklerin dallarına inip kalktıkları, renk renk kuşların bahar şarkıları söyleyip uçtuğu, dağların sivri kayalarına çarparak akseden mızıka ve akordeon sesinin müziğinin özgürce çalınıp söylendiği, incecik belleri, upuzun boyları, üzerlerindeki yamçıların omuzlarından aşağıya verev daireler çizerek dökülen, bellerindeki Çerkes kamaları, Kafkas atlarının sırtlarına vurulan eyerlerin gümüş telkâri işçiliğinin en ışıldayan parlaklıkları ve Çerkes eyerlerinin görkemli güzelliği içinde asil atlarını koşturduğu kırların, yemyeşil ormanların içindeki beyaz badanalı evlerin bulunduğu Avullarında zamanın Rus Çarlarının üç yüz yıl süren saldırılarında bir türlü diz çökmeyen ‘’ÇERKES’’ halkı 21 Mayıs 1864 tarihinde tarihin kara sayfalarına siyah harflerle yazılacak bir sürgüne maruz bırakıldı. Karadeniz’in azgın sularında filika ve köhne ahşap gemilerle üst üste dizilerek zorunlu sürgüne gönderildiler. …… Doğası sert, insanı mert Müziği dingin, doğası zengin Kaması sivri, kılıcı keskin Vücudu yay gibi, Çerkes genciyim…   Saygıda kusur yok, sevgidir ilkem İlelebet payidar, değerli Ülkem Ha bu gün, ha yarın geleyim derken Kaybolan zamana, yazıktır derim…   Büyükler anlatır, geçmişimizi Küçükler bilsinler, çektiğimizi Asırlar geçse de, hiçbirimizi Yabana atmayın, yazıktır derim...   Dünya’da ne verir eldeki mülküm Yoksa inandığın, ne dava, ne ülkün Yürekler yakıyor, yediğin sürgün Kaybolan zamana, yazıktır derim…   Adı Karadeniz, dalgalar hırçın İnsafla düşün, var mı? Bir borcun Sahile vurdular, Anayla, bacım Aldığın canlara, yazıktır derim…   Diyerek çıktığımız sürgün tam 156 yıl oldu. Acısı ise hala taptaze yüreğimizde. Yılın her Mayıs ayında Annemin açık havada gökyüzünde şavkıyarak yalp yalp ışıldayan Ayın, parlayan yıldızların altında gökyüzüne bakarak, dedesinin anlattığı göç macerasını yaşarcasına Ay dedeye şikâyetlerine tanık olan son nesil ben. Geldikleri zaman dilini bilmedikleri bir memlekette şimdi kendi dillerini unutmuş bir vaziyette 5. nesil yaşıyoruz. Her 21 Mayısta aynı atalarımızın yaşadığı acıları bizler hala yaşıyoruz. Kaybolan dilimize mi yanarsın, yok olan kültürümüze mi yanarsın? Yanacak o kadar çok şey var ki kelimelere sığmaz. Rus tarihçi Zaharyan şöyle diyor: ‘’Çerkesler bizi (Rusları) sevmezler. Biz onları, özgür çayırlarından çıkardık. Avullarını yaktık. Birçok kabile tümüyle yok edildi’’ Zorunlu göçe tabi tutularak sürgün edilen halkımızın bu gün yas günü. Karadeniz’in azgın, karanlık ve buz gibi sularında 156 yıl önce boğularak hayatını kaybeden atalarımızın kafataslarının Karadeniz kıyılarına yıllarca vurduğu, dedelerimizin sakallarından, ninelerimizin saçlarından kuşların yuva yaptığı ‘’Çerkes’’ Halkı olarak, geldiğimiz bu coğrafyada aidiyet bilinci ve ahde vefa ile bu ülkeyi ikinci vatanımız belleyerek Kurtuluş Savaşında ve Cumhuriyetin kuruluşunda canımızı siperlerde bırakarak katkıda bulunduk. ……… Karadeniz’e çattım bugün Dalgalar yanımdan peş peşe geçti Ne Anavatandan bir ses getirdi Ne bir koku getirdi, ne de bir esinti…   Dolunaya çattım bu gece Gökyüzünde yine yapayalnızdı Ne içimi ısıttı, ne bir ses verdi Sadece parlak bir ışıltı saçtı…   Kefken sahiline çattım bu gün Karaağaç, Babalı sahilinde Mağara da taşlara kazıdığın Tüm çıplaklığı ile sürgün anıların…   Sahilde kumsala çattım bu gün Hani nerede dışarıya attığın Kurumuş kafatası, yaşadığın anıların 156 yıl önce kumsalda yaşadıkların…   Ağaçlara çattım bu gün Saçlarından, sakalından Kuşların yaptığı yuvaların Göster diye yalvardım hani nerede atalarım   diyerek Babalı’daki Karadeniz sahiline serzenişte bulunuyoruz. Bundan sonra da kaybolan dili ve kültürü ile, bulunduğu ülkenin ortak kültürünün harman olduğu bir sofrada, aynı vatan bilinci ile yaşamaya devam ediyoruz. Vatanları için hayatlarını kaybeden tüm insanları rahmetle yâd ediyorum… Kim derdi ki bu günleri göreceğimizi? Akdeniz’in Anadolu’ya açılan penceresi Berit dağının geçidini geçtikten sonra Göksun ovasının kuzeyine konumlanmış bir köy. Kuruluş tarihi hakkında kesin bir tarih olmamakla birlikte 1864 Çerkes sürgününde Kuzey Kafkasya’nın çeşitli bölgelerinden gelenlerden kurulu bir köy. Mehmet Bey Köyü. Çerkes’çe adı Huvajhable. Köyün iki kilometre kuzey batısından kaynak olarak doğup köyü ortadan geçen Terbüzek çayı, (Psı’ğho) yine köyün tam kuzeyindeki Binboğa dağlarının düzlüğünde doğup köyün hemen yanından geçen Küçük Su (P’sij’sıg) köyün çıkışında V şeklinde birleşip Ceyhan nehrinin kolları ile birleşerek Akdeniz’e dökülür. Köyümüzde Abzax’ler çoğunlukta olmak kaydıyla Şapsığ, Hatukay’lardan oluşan yaklaşık doksan hanelik bir köy olarak oluşturuldu. Bu köyde üçüncü nesil olarak Mayıs ayının tam birinde 960 yılında doğmuşum. 1969 yılında evimize giren ilk radyodan istasyonu karıştırırken frekansını yakaladığımız Maykop radyosundan Çerkesçe piyesi ilk duyduğumda yaşadığım şaşkınlığımı hiç unutamam. Net ve anlaşılabilir bir lehçe ile Şapsığ ve Abzax lehçesi karışımı ile vurgulu bir şekilde mükemmel konuşuyordu. Arada bir radyo frekansına karışan yabancı dillerin karmaşası içerisinde bu radyo istasyonunu dinlemek artık vazgeçilmezimiz olmuştu. Büyüklerimiz yüzeysel olarak nereden geldiğimiz hakkında bilgiler aktarsa da dilimiz örf ve adetlerimiz açısından çevremizde yerleşik halk tarafından ayrıcalıklı olarak kimi zaman eleştirel, kimi zaman beğeni ile karşılanıyorduk. Net olarak aidiyetimiz hakkında bir bilgi sahibi olamasak da kendi köyümüzde konuştuğumuz dilimiz ve uygulanan gelenekler açısından içe kapalı bir köy yaşantısı içerisinde geçti çocukluğum. Bazen bağlı olduğumuz küçük bir Anadolu kasabası olan ilçede diğer köylerden gelen bizim soydaşlarımızın Çerkesçe konuşmalarına tanık olduğumuz zaman başka köylerinde olduğunu anlıyorduk. Bunların kimisi Kabardey diyalektiyle, kimi Çeçence, kimi Lezgi diliyle konuşuyordu. …… Sana bir şey söyleyeceğim Ne zaman bir sürgün görsem İçime damlar gözyaşı Terk edilmişliğin acısını yaşarım… Geçmişime koşarım bazen Hiç görmediğim Dedemin Hiç tanımadığım Ninemin Anlatamadığı masalları hayal ederim… Rüzgârın getirdiği mızıka nağmelerine Bazen eşlik ederim çılgınca Dans ederek, Bütün dillerde ağlarım dünyaya… Kendi dilimizle acı çekmeyi Paylaştık sevincimizi, acımızı kardeşçe Yıkadık yağmurlarıyla hayallerimizi… Masal sesleri kaldı kulaklarında Anlatırken içine akan ağıtları Yuvarlanan gözyaşları eşliğinde Şikâyet ederdi ay ile yıldızlara Bizi vatanımızdan eden aymazları… Gün oldu rüyalar gördük kendi dilimizle Bilen kalmadı anlatamadık Kabuk bağlayan yaralarımızı… Sızladıkça acıyla gülümsedik Sakladık hep gizli gizli içimizde…   Temel eğitimimiz Türkçe, ortak dil olarak kullanılıyordu resmiyette. Kendi dilimizi kullanıp konuşmamamız hakkında çeşitli baskılar olsa da kendi evlerimizde hep Çerkesçe konuştuk. Sevincimizi, üzüntümüzü hep Çerkesçe paylaştık. Kendi dilimizle ağlayıp, kendi dilimizle sevindik. Kültürümüzün en önemli Enstrümanlarından olan Mızıka ve Akordeon ile düğünlerimizi yapıp şarkılarımızı, şiirlerimizi onlarla icra ettik. En büyük birleştirici unsurlarımız düğünlerimizdi. İlerleyen yıllarda Uzunyayla’dan tutun da, Adana’ya kadar her taraftaki Çerkes köyleri ile bağlanma ve tanışma vesilemiz oldu düğünler. ……. Yorgun ve üzgün bir mızıka. On dört tuşunda sürgün ağıtı. Ne notaları belli, ne rotaları, Her hünerli elde bir başka ağlar. Kimi zaman iç çeker, gözleri yaşararak… Bazen de makas değiştiren trenin tıkırtıları… Kimi zaman rahvan yürüyen bir çerkes atı, Kimi zaman bir ahal teke… Bazen vuruşan bir kılıç sesi, Bazen bir nal şakırtısı, Ritmine kapıldığı zaman her dilde ağlayan… Elbruz’un tepesi gibi yüce, Kuban ırmağı kadar coşkun, ulu meşe ağacı gibi gölge, Kafkas kaması kadar sivri… Sesindeki nağmelerde, kaybolup giden Geçmişe ağlar… …… Bu bahsettiğimiz günlerden sonra teyp kasetleri icat olduğunda onlara yapılan kayıtlarla tüm müziklerimiz yöresel tatları ile kayıt yapılıp elden ele dolaşarak açlığımıza katık oldu. Teknolojinin, görsel medya ve televizyonculuk tekniğinin gelişmesi ile oluşan geniş kitlelere ulaşma olanaklarından payımıza düşeni biz de aldık. Dünyadaki global değişiklikler ile sınır tanımadan paylaşılıp ulaşılan değerler artık insanların, toplumların ortak olduğu değerlere dönüştü. Sınır tanımayan ticaret anlaşmaları, ülkelerarası ticari faaliyetler kimi zaman kültürel zenginliklerin de paylaşımına bolca katkı koydu. Kurulan kültür dernekleri ile yapılan çalışmalarla kaybolmaya yüz tutmuş değerlerimiz muhafaza edilmeye çalışıldı. Günümüzde internet çağının sınırı olmayan bir mecraya yayılması ile tüm dünya topluluklarıyla entegre olduk, dünya insanları ile kucaklaşıp tanıştık. ….. Biz Çerkesiz Biz daldan eğme değil Anadan doğma çerkesiz Biz böyle yaratılmışız Birbirimize aşığız…   Hayatımız bir bilmece Bazen gündüz, bazen gece Dilimizle hece, hece Konuşalım hep Çerkesçe…   Biz Elbruz dağına vurgun Yurdumuzdan yedik sürgün Kurda kuşa hepten dargın Biz Çerkesiz, Çerkesiz…   Kimimiz Adıge, kimimiz Vubıh Kimimiz Abzeh, kimimiz Kabardey Kimimiz oynar Vaynah Kimisi söyler Vored Daridey…   Başımızda kalpak, belimizde Kama Hepimiz birer Abrek’iz korkmayız ama Nefes almak için çıkarız dağa Anayurdun adı Kuzey Kafkasya…   Elbruz Dağına vuran güneşin şavkı Gün gelir vatana döneriz belki Atlarımız artık özgür, olmuşlar yılkı Çok acılar çekti inanın şu Çerkes halkı… …….. Bu kapsamda yaklaşık 156 yıllık bir anavatan hasreti ile yanıp tutuşan bir Diaspora öz vatanındaki insanlarla buluşma imkânı yakaladı. Bu imkân değerlendirilerek serbest piyasa ekonomisinin de katkıları ile resmi kanallardan bağ kurulmasının yolu açıldı. Kuşkusuz tüm bu çalışmalara emek veren o kadar çok isimleri zikredilecek insan var ki sayfalar almaz. Hep ellerindeki olanaklarla katkı koydular, tanışıp tekrar kaynaşmamıza vesile oldular. İşte bu günlerde bunun en önemli semeresini alıyoruz. Anavatanımız olan Adıgey Cumhuriyeti’nin Başkanı ve maiyetindeki bakanları, ticaret adamları, sivil toplum örgütleri ile geniş kapsamlı bir ziyaret gerçekleştirdiler diasporaya. Devletimizin iş adamları ile sivil toplum örgütleri ile pek çok konuda çalışmalar yapıldı. Misafir edildiler. Karşılıklı olarak sevinçler paylaşıldı. İleriye dönük yapılacak olan çalışmaların temeli oluşturuldu. Anavatana dönmenin özlemini uzakta olsak da hayal ederek. …… At üstünde nara atan Sağa sola caka satan Varlığına selam çakan Canım kurban Anavatan…   Kaşı kalkık bakışıyla Gönülleri yakışıyla Mızıkanın nağmesiyle İnleyesin Anavatan…   Gümüş kama ince bele Kaptırmıştı gönlü sele Selam olsun nazlı yâre Ne güzelsin Anavatan…   Özleminle yanar gönlüm Seni sevdim güzel gözlüm Bekle beni güzel nazlım Geleceğim Anavatan...   Yüreğimiz pare, pare Engel olmaz derde çare Adıgey’e güle, güle Koşacağım Anavatan...   Diyerek umut ektik beklentilerimize… Türkiye Cumhuriyetimizin daveti ve katkılarıyla bir buçuk asırdır birbirine hasret halklar en üst düzeyde kucaklaştılar. Yaren oldular. Unutulmayan çok önemli değerlerimizin hala yaşatıldığını görmüş oldular. Kültürel rengimizin ve zenginliğimizin ne kadar büyük sinerji yarattığının farkına vardılar. Son yıllarda diasporada yetişen yazarlarımızın kaleme aldıkları kültürümüzle ilgili kitaplar, umutlarımızı yeşerterek toplumumuzun uzun yıllar hasret kaldığı bir kültür mirasına kavuşması şeklinde tezahür etti. Değerli yazarlarımızdan rahmeti bol olsun Osman Çelik’in (Genar), Elbruz Aksoy’un (Benim Adım 1864), Adeje Ayça Atçı’nın (Kağıttan Gemiler), Mehdi Nüzhet Çetinbaş’ın (Elveda Çerkesyası), Güner Kuban’ın (Bir Vatan Aşkına), Lider Erşan’ın (Setenay’ı), Eda Tokuç Balbay’ın (Zişan), (Şovda), Kutarba Pınar Korkmaz’ın (Gumısta), (Pınar), Marguş Vezir’in (Yazgı), Süha Baytekin’in (Çerkes Sürgünnamesi) ve daha ismini sayamayacağım kadar çok değerli yazarların 156 Yıllık sürgünden önce ve sonrasına ait yazdıkları kitaplar yüz akımız olmayı sürdürüyorlar. Müteşekkiriz kendilerine. Hep anlatılagelen Saraya verilen Çerkeslerin yaşam hikâyelerinden dinlenen, anlatılagelen yaşanmışlıkların dünyanın binbir türlü entrikalarına konu edilen hayatlarından kesitlerin şiirlere konu edildiği yaşanmışlıklar…   Yine bir sürgün hikâyesi Yine bir ağıt Nadir paşa konağında. Takma adı Kısmet ti, Bir diğeri Setenay Mevsim baharsa filbahri, hanımeli Diğerleri gül kokar. Ne Agavni’lerin evi Ne de Büyükada ormanı Güneşin batmak için Heybeli’ye döndüğü Her akşam saati… Ya tuttuğu elden koparılan kardeşi Aklına gelip durur, her gece dolunayda. Saşe’nin gün batımındaki Rengi gelir aklına. Hem ağaçların yeşili bir başka Hem de denizin mavisi… Martılar çığlık atarken Benim çığlığım başka… Bunları düşünürken Yanağıma süzülen iki damla gözyaşı Kor gibi sıcacıktı, aktığı yerleri yaktı…  nanÇelesket Adil Bozkurt

Reyhanlı Çerkes Derneği Adığe Khase 21 Mayıs Etkinliği

Reyhanlı Çerkes Derneği Adığe Khase aşağıdaki programla 21 Mayıs anma etkinliği gerçekleştirecektir :     Tarih   : 17 Mayıs Pazar   Yer     : Dernek önündeki Antakya Caddesi girişi   Saat   : 20:30 - 21:30   Pandemi dolayısıyla sosyal mesafeyi koruyarak yapacağımız programımıza tüm halkımız ve Çerkes dostlarını davet ediyoruz.   Reyhanlı Çerkes Derneği Adığe Khase Yönetim ve Çalışma Grubu     {gallery}/haber/federasyon/2020/Reyhanli_Der{/gallery}div>nanKaffed