Fitre ve Zekatlarımız İhtiyaç Sahiplerine Ulaştırıldı

Her sene olduğu gibi bu sene de Ramazan ayı sonunda Federasyonumuz tarafından ihtiyaç sahibi soydaşlarımıza iletilmek üzere fitre ve zekat kampanyası düzenlenmiştir. Kampanyamıza 21 kişi toplam 6.577,38 TL katkıda bulunmuştur. Yardımlarımız ihtiyaç sahibi soydaşlarımıza Ramazan Bayramı’ndan önce ulaştırılmıştır. Yardımda bulunan herkese teşekkür eder, niyetlerinize uygun şekilde hayırlarınızın kabul olmasını Allah'tan temenni ederiz.nanKaffed

21 Mayıs: Ulusal Yas ve Yeniden Diriliş Günü

  Vatan;bir halkın içinde oluşup geliştiği, dilini, kültürünü, ulusal kimlik ve karakterini oluşturduğu, kanı ve canıyla besleyip kutsallaştırdığı, varlığını borçlu olduğu, geleceğini / kaderini bağladığı bir coğrafyadır.p>   Bu anlamda Çerkesler, vatanın yaşamsal önemini ve değerini en iyi bilen dünya halklarından biridir. Belki binyıllardan beri her Çerkes, Vatanı, Özgürlüğü ve Onuru için gözünü kırpmadan canını verecek bir psikoloji ve ruhla yetiştirilmiştir. Nitekim tarih boyunca sayısız saldırılara, işgal girişimlerine uğrayan Kuzey Kafkasya ve onun bir parçası olarak Çerkesya, bu sayede savunulabilmiş, korunabilmiş, işgalci güçler savuşturulabilmiştir. Bu Vatan sevgisi ve savunma anlayışı, dönemin en güçlü, en korkulan kolonyalist imparatorluklarından biri olan Rus Çarlığının, resmen veya kurumsal olarak 1763’te başladığı kabul edilen, aslında 1606’larda başlayan saldırı ve işgal girişimlerine karşı da aynen sürdürüldü. Rus Çarlığının Kuzey Kafkasya’yı işgal ve ilhak saldırılarına karşı “Ye tıl’ın ye tıl’en: ya onurumuzla yaşarız ya da onurumuzla ölürüz” diyen atalarımızın yazdığı sayısız kahramanlık destanlarına dönemin diğer muktedir güçleri başta olmak üzere tüm dünya tanık oldu. Sayısız soykırım tablolarının yaşandığı bu süreç, kaçınılmaz son olarak 21 Mayıs 1864’te Çerkeslerin mutlak yenilgisi ve sürgünü ile sonuçlandı. Sürgünün kapsamı ve biçimi bilindiğine, sürgün yollarında halkın büyük bir kesiminin fiziksel olarak yok olacağı, fiziksel yok oluştan kurtulabilenlerin de dil, kültür ve ulusal kimlik olarak yok olacağı öngörülebildiğine göre bu sürgünün aynı zamanda bir soykırım olduğu da açıktır.p>   Ne var ki, sürgüne uğrayan dedelerimiz, sanki yaşadıkları bu trajediyi bizlere; altsoylarına anlatmak, aktarmak istemedi. Bizler tarihsel vatanımızın ne kadar güzel bir yer olduğunu duyup dinleyerek yetiştiysek de (en azıdan ben ve pek çoğumuz) ne soykırım ne de sürgün tabloları duyduk. Oysa en değerli varlığı olan Vatanını kaybeden bir halkın, hele de Çerkes halkının, bırakalım olağan anlatıları, onlarca belki yüzlerce soykırım ve sürgün ağıtı yakmış, yazmış, söylemiş olması gerekmez miydi!? Anayurtta yazılıp söylenen, melodisi iliklere işleyen, yürekleri titreten ünlü Yistambılak’ue sürgün ağıtının bile güftesinde soykırım, sürgün imajları çok öne çıkmıyor.   Acaba sürgün edilen dedelerimiz Vatanlarını kaybettiklerini kabul etmek mi istemediler? “Er ya da geç nasılsa tekrar ele geçireceğiz, döneceğiz” diye mi düşündüler? Yoksa, kaderlerine razı olup, “hiç değilse altsoylarımız bulundukları yerlere daha kolay intibak etsinler, daha sakin ve rahat bir yaşam sürsünler” düşüncesiyle mi bizleri geçmişin o acı, uğursuz yaşanmışlıklarından uzak tutmaya çalıştılar?.. *** Her şeye rağmen gençlik ve öğrencilik yıllarımızda 21 Mayıs 1864 tarihini, kimi yaşanmışlıkları okuyarak öğrendik ama bu sembol tarihin temsil ettiği olayları henüz tam anlamıyla tanımlayamıyor; soykırım, sürgün olarak niteleyemiyorduk.p>   Bunun başlıca iki temel nedeni vardı.   Birincisi; belirtildiği gibi, gerçekten yaşanan olayları tam olarak bilmiyorduk. Olay doğal, sosyolojik bir “Göç” gibi de görülebiliyordu. Nitekim rahmetli İzzet Aydemir bile konuyu anlatan ve 1988’de yayınlanan kitabına “Göç” adını vermişti. Gerçekten de köleleriyle, hayvanlarıyla, beşiklerine varıncaya kadar neredeyse tüm taşınır mal varlıklarıyla kafileler halinde göç edip gelenler de olmuştu.   Hatta rahmetli Dr. Vasfi Güsar sürgün veya göç bir yana, olayı “kaçış” olarak nitelemişti. Nitekim kimi demokrat Rus aydınlarının, yazarlarının “vatanınızdan ayrılmayın, gitmeyin” içerikli çağrıları da biliniyordu. Arıca Anayurtta kalabilenler de vardı. Pek dillendirilmese de bu kaçış algısının Anayurtta kalan soydaşlarımız arasında da bulunduğuna çok sonraları ben de bizzat tanık olduğumu ifade edebilirim.p>   Kimileri tarafından doğal göç veya kaçış olarak nitelenebilse bile bu olayın Çerkes halkı için benzersiz bir ulusal trajedi olduğunda hiç kuşku yoktu. Böyle bir kitlesel hareketin yaşam umut ve olanaklarını tümüyle yok eden dayanılmaz boyutlardaki ciddi baskılar olmadan gerçekleşmesinin mümkün olmadığı da açıktı.p>   Yine de olayı doğru tanımlayıp nitelemeye yetecek bilgi birikimimiz yoktu. Bu yüzden Kamçı’da hem nispeten yansız bir söylem olarak hem de özel bir olgu olduğunu vurgulamak adına tırnak içinde “Büyük Göç” kavramını kullanmayı tercih etmiştik.p>   İkinci neden ise; Anavatan kaygımızdı. “Anavatan’a Dönüş” gibi bir amacımız, hedefimiz varsa, buna zarar verebilecek eylem ve söylemlerden kaçınmalıydık. Ayrıca söylem ve eylemlerimizin, Anavatanımızın, anadilimizin, ulusal kimliğimizin adeta ezeli ve ebedi bekçileri konumunda bulunan Anavatan’daki kardeşlerimize nasıl etki edeceğini, onlara yarar veya zarar verip vermeyeceğini de hesap etmek, dikkate almak zorundaydık. Dolayısıyla “Anayurda Dönüş” hareketimizi, Anavatan’daki gelişmeleri gözeterek, onlara paralel bir biçimde yürütmeliydik.   Kanaatimce, tüm ulusal sorunlarımızın kaynağı, temel nedeni sürgün olduğuna göre çözüm de bu durumu ortadan kaldırmak yani Çerkes halkını yeniden Anayurdu ile buluşturmak olmalıdır. Yukarıda Anayurt Kaygısı olarak tanımladığım bu anlayış ve yaklaşım, tüm söylem ve eylemlerimizde gözetmemiz gereken ön önemli parametremiz olmalıdır.p>   *** Sovyetler Birliği’nin merkezi örgütlerinden biri olan ve Yurt Dışındaki Soydaşlarla İlişkiler Kurumu olarak tanımlayabileceğimiz “Rodina” örgütü sayesinde 1978’de Anavatan’a yaptığımız ilk resmi veya kurumsal ziyaretimizde Nalçik’teki Rodina örgütü ile yazılı olmayan bir anlaşma yapmıştık. Her yıl biz Anavatan’dan üç kişilik bir heyeti davet edip ağırlayacaktık, Rodina da her yıl bizden üç kişilik bir heyeti davet edip ağırlayacaktı. Böylece ilişkilerimizi geliştirip derinleştirmeye çalışacaktık. Ne var ki, biz hiç sözümüzde duramadık; oradan öyle bir heyet davet edip ağırlayamadık. Onlarsa bizi ve bizden sonra da üçer kişilik iki heyeti daha davet edip ağırladılar.   Bu arada Sovyetler Birliği’nin Ankara Büyükelçiliği ile ilişkilerimizi iyi tutmaya çalışıyorduk. Folklor gösterisi gibi geniş katılımlı etkinlerimize onları davet ediyorduk. Onlar da bizi çeşitli etkinliklerine davet ediyorlardı. Anayurtla ilişkilerimizde olduğu gibi, Anayurttan anadilimizle kitap, kaynak temininde de yardımcı oluyorlardı.   Anavatan ile ilişkilerimizi daha kalıcı, doğru ve etkili biçimde kurmak ve Dönüş Hareketini ona göre şekillendirmek ve geliştirmek amacıyla 1979 yılında 12 kişi ve aile olarak Ankara’da Sovyetler Birliği Büyükelçiliği bünyesindeki Konsolosluk şubesinde sayfalarca denilebilecek boyuttaki başvuru formlarını doldurmak, bir o kadar fotoğraf, fotokopi, belge eklemek suretiyle Anayurda Dönüş başvurusu yapmıştık. Hatta 1980 Ekim ayından itibaren her ay ikişer aile olmak üzere bizi Anayurt’a göndereceklerini söylemişlerdi. Acaba ilk iki aile kim olacak, piyango hangimize vuracak, diyerek büyük heyecan duymuştuk.   Ne var ki, 12 Eylül askeri darbesi, o projeyi de bitirdi. Sorduğumuzda “askeri yönetim ile aramızı bozabileceği düşüncesiyle onları tamamen ortadan kaldırdık” dediler. 12 Eylül yalnızca o başvurularımızı değil, aynı zamanda Anayurt ile ilişkilerimizi hatta Sovyetler Birliği’nin Ankara Büyükelçiliği ile zaman zaman yaptığımız görüşmeleri de sona erdirdi. Büyükelçiliğin bulunduğu semtten geçmek bile riskli hale geldi. *** 1980’li yılların ortalarından itibaren Sovyetler Birliği’nde Gorbaçov öncülüğünde “perestroyka / yeniden yapılanma” ve “glastnost /açıklık” politikaları konuşulmaya, gündem olmaya başladı. Buna paralel olarak da Sovyetler Birliği yavaş yavaş dağılma, çözülme sürecine girmeye, halk cepheleri oluşmaya başlamıştı. Bu çerçevede Nalçik’de rahmetli Nalo Zawur, Maykop’ta rahmetli Şhalaxhue Abu önderliğinde oluşmaya başlayan halk cepheleri – Xaseler, açıkça soykırım, sürgün olarak tanımlamasalar da Yistambılak’ue (İstanbul’a gidiş), Yistambılyiç’ıj (İstanbul’a göç) gibi adlarla 21 Mayıs’ı gündeme getirmeye başlamışlardı.p> Bu, gelecek için bir işaret fişeği niteliğindeydi. O zamana kadar böylesi tarihsel yaşanmışlıklar, barış içinde bir arada yaşama amaç ve ilkesine zarar verebileceği, halklar arasında kin ve düşmanlık duygularını tahrik edebileceği düşüncesiyle gündeme getirilmek istenmiyor, görmezlikten gelinerek unutturulmaya çalışılması tercih ediliyordu.p> 80’li yılların sonlarından itibaren Xaseler gittikçe büyüyor, etkinlikleriyle birlikte etkenlikleri de artıyor, toplumun tamamını kucaklamaya, böylece hükümeti de bürokrasiyi de etkileyip yönlendirmeye başlıyorlardı. Kitlesel katılımlı ilk 21 Mayıs anmaları 1990 yılında Xase önderliğinde Nalçik’te, Maykop’ta ve Türkiye’de de Kaf-Kur ve Derneklerimiz önderliğinde Bursa’da Güvem köyünde yapıldı. Yanlış anımsamıyorsam Bursa’daki bu ilk etkinliğe ben de katılmıştım ama maalesef halkın bilincinde 21 Mayıs’ın temsil ettiği bir ulusal trajedi algısı olmadığı için olayı bir piknik havasından çıkarmakta, piknik niyetiyle hazırlanıp gelen katılımcıları ulusal yas havasına sokmakta zorlanmıştık.p> *** 21 Mayıs 1864, tarihimizin ve ulusal Çerkes varlığının en büyük kırılma noktasıdır. Fiilen 1606, resmi ve kurumsal kabule göre 1763 yılından beri devam eden Çarlık saldırıları, onlara karşı yürütülen cansiperane direniş ve savunma savaşlarımız fiilen bu tarihte son buldu.   Bu savaşların adlandırılması da sorunludur.   Ruslar bu savaşlar için “Kafkas Savaşları / kavkazskaya vayna / кавказская война” diyorlar. Şayet “Kafkas halklarının kendi aralarındaki savaşları“ gibi bir anlamı ima bile ediyorsa elbette bu söylem yanlıştır ve değiştirilmesi sağlanmalıdır. Ama “Rus Çarlığının Kafkasları İşgal ve İlhak Savaşları” anlamına geliyorsa doğru ve yerinde bir isimlendirmedir, bu anlama geldiği açıklamasıyla kullanılabilir.   Kafkas-Rus Savaşları denilmesi tamamen yanlış olduğu gibi Rus-Kafkas savaşları denilmesi de doğru değildir. Çünkü Rus Çarlığı Devletinin orduları ile Kafkas Devletinin orduları karşı karşıya gelip savaşmış değillerdir. Bir tarafta Rus Çarlığı Devleti olmakla birlikte karşı tarafta öyle bir Devlet de orduları da yoktur. Olay, Rus Çarlığının resmi, düzenli, donanımlı ordularıyla Kuzey Kafkasya, Çerkesya topraklarına saldırması, halkın direnişiyle karşılaşınca bu direnişi sayısız soykırım örneği içeren acımasız savaşlarla kırıp yok ederek, kalanları da sürerek topraklarını işgal ve ilhak etmesidir. Belki “Rus Çarlığının Kuzey Kafkasya’yı İşgal ve İlhak Savaşları” anlamındaki bir adlandırma daha doğru ve isabetli olabilir. Bu savaşlarda Kuzey Kafkasya halklarının, özellikle de Çerkes halkının yaptığı şey, kutsal Vatan topraklarını savunmaktan, özgürlüğünü ve onurunu korumak için direnmekten ibarettir.   Rus Çarlığının 258/101 yıl süren Kuzey Kafkasya’yı işgal ve ilhak savaşları teknik ve hukuki anlamda “soykırım” olarak tanımlanabilecek sayısız trajediyle doludur.   Bir köyün, sırf Çerkes olması nedeniyle gece karanlığında ordularla kuşatılıp çevrelenerek bütün evlerinin yangın timleri marifetiyle ateşe verilmesi, yanan evlerden çıkmaya kalkan olursa konuşlandırılmış keskin nişancılar tarafından vurulup indirilmesi; aynı şekilde masum çocukların, kadınların, yaşlıların, suçsuz günahsız insanların sırf Çerkes oldukları ve o köyde yaşadıkları için gecenin bir yarısında uykuda iken eve dalan askerlerin süngüleriyle karınları deşilerek katledilmeleri teknik ve hukuki anlamıyla tam birer “Soykırım” örneğidir.   Sürgün sırasında ve sonrasında Çerkes olmak dışında suçu, günahı olmayan insanların gerek fiziksel olarak öleceği, gerekse ulusal kültürel yok oluşunun kaçınılmaz olduğu öngörülebildiğine göre sürgünün de aynı zamanda bir soykırım olduğunda kuşku yoktur.p>   Ne var ki, tarihsel ve sosyolojik gerçekleri, politik ve stratejik amaç ve hedeflere göre değerlendirmek gerekir. “Anayurt Kaygımız” var ise, ulusal-kültürel yok oluştan kurtulmak için önerebildiğimiz tek çözüm “Anayurda Dönüş” ise, başka deyişleulusal-kültürel var oluş için Anayurt’a Dönüş kaçınılmaz bir gereklilik ise her söylem, atılacak her adım buna vereceği yarar ve zarar açısından değerlendirilmelidir.p>   Sürgünve tehcir kavramları bir ölçüde tolere edilebilirse de soykırım kolay kolay kabul edilemeyecek büyük bir insanlık suçudur. Hiçbir ülke en büyük insanlık suçu olan soykırım suçunun muhatabı, mirasçısı bile olmak istemez. Böyle bir suçlama karşısında her devlet, her halk savunmaya geçer ve suçlamayı kabul etmek istemez. Kendisine böyle suçlamalar getiren insanlara da iyi gözle bakmayacağı, sempati duymayacağı gibi, hoşgörülü davranmak da istemez. Dolayısıyla dönmeyi öngördüğünüz bir ülkeyi, beraber yaşamayı düşündüğünüz bir halkı doğrudan soykırımla suçlamanın, akıllıca bir davranış olmayacağı açıktır. Bizim vizesini alarak gideceğimiz, oturma iznini ve vatandaşlığını alarak yaşayacağımız devlete karşı soykırım suçlamalarını yüksek sesle dillendirerek gözüne sokmaya çalışmamız iyi bir strateji ve taktik olmayacaktır. Tam tersine; bindiğimiz dalı kesmek olacaktır.p>   Bizim yapmamız gereken şey, tarihsel ve sosyolojik gerçekleri,  soykırım olarak nitelenebilecek yaşanmışlıkları somut olaylar, olgular olarak ortaya çıkarmak, hatta mümkünse bunları bizzat Rus veya başka halklardan ve ülkelerden bilim insanlarına, insan hakları savunucularına, kanaat önderlerine, sivil toplum aktivistlerine söyletmek, bu süreçte yaşanan somut olay ve olguları onların değerlendirmelerini sağlamak, her fırsat ve olanağı değerlendirerek bunu teşvik etmek, özendirmek ve örgütlemek olmalıdır.  Bu, Anavatan kaygısı olan diasporik bir halk için en doğru ve yararlı yol ve yöntem olacaktır.p>   Elbette “Anayurt Kaygımız”, “Anayurda Dönüş” düşüncemiz olmasaydı biz de “Soykırım” suçlamasını pervasızca en yüksek perdelerden dillendirmekte bir sakınca görmeyebilirdik. Ama Anayurt Kaygımız olduğuna göre, Anayurt Kaygısı taşımayan anti-Rus odakların popülist ve konjonktürel söylemlerinin şehvetine kapılmamalı, provokasyonlara karşı dikkatli ve duyarlı olmalıyız.  p> *** 21 Mayıs anmaları daima halkımızın doğru bilgilenmesine, ulusal bilinç kazanmasına ve bilinç düzeyinin yükselmesine hizmet edecek şekilde yapılmalıdır.   21 Mayıs anmaları Rusya veya Türkiye düşmanlığı içermemelidir. Her iki devleti de kendi devletimiz olarak görmeli, onların bizim için yapmalarını istediğimiz şeyleri yapmaları doğrultusunda etkilemeye, yönlendirmeye, özendirmeye özen göstermeli, ona uygun bir söylem ve üslup geliştirmeliyiz.   Elbette gerektiğinde yanlış bulduğumuz kimi tutum ve davranışlarını eleştirebiliriz. Ancak bu eleştirilerin, yıkıcı eleştiriler olmayıp yapıcı eleştiriler olduğu anlaşılacak ve savunulabilecek biçimde ve düzeyde olmasına dikkat etmeliyiz. Fiilen veya potansiyel olarak mensubu olduğunuz ülkenin saygın ve itibarlı bir çağdaş devlet olmasına katkı amacıyla onun kimi tutum ve davranışlarını eleştirmekte bir sakınca olmamalıdır. Doğru önerilerde bulunmanın eleştiriyi pekiştirip daha etkili hale getireceği de unutulmamalıdır. Eleştiri ve öneriler, yalnızca bize yararı açısından değil, aynı zamanda eleştirdiğimiz ülkenin de yararı açısından değerlendirilerek yapılmalıdır.   21 Mayıs anmaları başta olmak üzere tüm etkinliklerimizde, söylem ve eylemlerimizde asla düşmanca bir yaklaşım sergilenmemeli, daima temel hak ve özgürlükler, uluslararası hukuk metinleri rehber edinilmeli, demokrasi, diplomasi, evrensel hukuk ilkeleri çerçevesinde reel-politik durum ve olası gelişmeler dikkate alınmalıdır. Düşmanlık ve intikam değil, hak ve adalet istenmelidir. Barış içinde bir arada yaşama koşullarının, bu anlamda Çerkes diasporasının Anayurda dönüşünün kolaylaştırılması, her iki tarafa getirebileceği yararlar öne çıkarılmak suretiyle çifte vatandaşlık hakkı verilerek işbirliği olanaklarının geliştirilmesi ve arttırılması talep edilmelidir.p>   Bu çerçeve ve yaklaşım içerisinde 21 Mayıs, ulusal yas ve yeniden diriliş günü olarak kitlesel düzeyde anılırken, çeşitli bilimsel araştırmaların sergileneceği konferans, panel, sempozyum ve sanat sergileri gibi etkinliklerle de zenginleştirilmelidir.nanFahri Huvaj

TEŞEKKÜR

  21 Mayıs 1864 Çerkes Soykırımı ve Sürgünü Anma Etkinlikleri çerçevesinde, acımızı paylaşan ve demokratik taleplerimize desteklerini açıklayan siyaset, bürokrasi, bilim, sanat, spor, sivil toplum ve basın camialarından dostlarımıza teşekkür ediyoruz.   Her yıl artan oranda desteklerini kamusal mecralarda beyan eden dostlarımızın 21 Mayıs sonrasında da soykırımın tanınması, dönüş hakkı, dil, kültür ve kimliğimizin korunması başta olmak üzere demokratik taleplerimizin hayata geçirilmesi konusunda da toplumumuz ve kurumlarımızın yanında yer alacaklarına inanıyoruz.   Bu doğrultuda, şimdiye kadar olduğu gibi bundan sonra da karşılıklı saygıya dayalı diyalog ve hak savunuculuğu çalışmalarımızı, toplumumuzun desteği ve örgütlülüğümüzden aldığımız güç ile sürdüreceğiz.     KAFKAS DERNEKLERİ FEDERASYONUnanKaffed

21 Mayıs Bilinci

21 Mayıs gününü her yıl KAFFED öncülüğünde kitlesel törenlerle anmaktayız. Ancak, bugüne nasıl geldiğimizi ve 21 Mayıs’ın Çerkes toplumu için anlamını toplumumuzun ve özellikle de genç kardeşlerimizin bilmesi gerektiğine inanıyorum.   Çerkes toplumu yakın tarihin en acı trajedisini yaşadı. Milyonlarca insanını acımasız savaş ve sonrasındaki zoraki sürgün sırasında kaybetti. Bu travma, yaşamın devam ettiği coğrafyalarda, yeni yaşama uyum çabaları içinde unutulmak ve unutturulmak istendi. Özellikle Çerkes halkı diasporada örf adet ve rejimlere sadakatları dışında tarihlerinden soyutlandı. Kentleşme süreci içinde dil de süratle yitirildi. Kısacası hızlı bir “asimilasyon” süreci başladı.   Türkiye coğrafyasını ele alacak olursak, tek parti dönemindeki baskıcı politikalar ve 1950 sonrasındaki soğuk savaş dönemi, Çerkes toplumunun tarih bilincini olumsuz etkilemiştir.  Türkiye’de “Çerkes Ethem Olayı”nın resmî tarihe “hıyanet” olarak yansıtılmasının yarattığı psikolojik baskı nedeniyle Çerkes toplumunun kentleşen kesimi “gönüllü asimilasyon”a zorlandı. Böylece bir toplumu, millet veya ulus yapan “aralarında dil, tarih, duygu, ülkü ve çıkar birliği olan insan topluluğu” yapan değerler parçalandı. Ancak bu süreç içinde olumsuz koşullarda, büyük baskılar altında kurulan derneklerimizin, gençlerin aydınlanma sürecine büyük katkıları oldu. Dernekler içinde yer alan aydın abilerimiz büyük baskılara rağmen ana vatan ile ilk ilişkilerin kurulup, gençleri aydınlattılar. Ben Ankara’da yaşadığım için, aydınlanma sürecinin Ankara boyutunu paylaşacağım.   Ankara’da kurulan “Ankara Kuzey Kafkasya Kültür Derneği” ile 1968 yılında tanıştım. Dernek bünyesinde statükocu, devletten yana abilerimiz ile ana vatan Kafkasya’ya “Çerkeslik bilinci” ile yaklaşan abilerimiz arasındaki tartışmalar içinde bilinçlenen genç gurubuna katıldık. O yıllarda derneğin kurucusu ve “Kafkasya” dergisini büyük özverilerle çıkartmaya çalışan (Çuşha) İzzet Aydemir’i hayırla ve minnetle anmamız gerekiyor. İzzet ağabeyimizin evi bir “dergâh” gibi her gece gençlerle dolar taşardı. Üniversite eğitimi için Ankara’ya gelen gençler zaman zaman aylık derginin yazılarına ve basımlarına katkıda bulundukları gibi (sevgili “Sümer yengemizin” Engin hoşgörü ve sevgisiyle desteklenen) tarih ve kültür üzerine yapılan tartışmalarla bilgi dağarcıklarını genişlettiler, bilinçlendiler. Aklıma gelen isimler, Batıray Özbek, Necdet Hatam, Nihai Özbek, Abaze İbrahim, Özdemir Özbay’dır. Kadroda saydığım isimlere baktığınızda İzzet ağabeyimizin toplumsal aydınlanmadaki rolünü daha iyi anlayacağınızı sanıyorum. Daha sonra bu toplantılar sırasıyla dernek yönetimine seçilen sevgili Yaşar Bağ, ve daha sonra Kemal Cankat abilerimizin evlerinde sürdürüldü. İstanbul’dan Ankara’ya gelen Fahri Huvaj’da genç kadroya önemli bir katkı verdi. O dönemin tüm aydınları gibi, yüzleri Kafkasya’ya dönük bu abilerimiz ve gençler “komünist” damgasıyl büyük mücadeleler verdiler.   Darbeler sürecinde acılar yaşadılar. Bugün geldiğimiz tarih bilincinin oluşmasında büyük katkıları oldu. Burada Ankara dışında olan veya daha sonraki kuşakta mücadele veren arkadaşların adlarını saymam mümkün olmadığı için kusura bakmasınlar.   21 Mayıs’ı ve tarihsel anlamını bizim kuşak işte bu “dergahlarda” öğrendi. Ancak derneklerimizde herhangi bir anma töreni yaptığımızı hatırlamıyorum. Bırakın 21 Mayıs trajedisinin içeriğini, o günlerde “Kafkasya’yı terk” olayının, “gönüllü bir göç” mü yoksa “zoraki sürgün” mü olduğu konusu tartışılıyordu. O yıllarda ilk defa “21 Mayıs Göç mü, Sürgün mü?” konulu bir konferans yapılarak, yaşanan trajedinin doğru tanımı yapılmak üzere ilk adımlar atıldı. Toplantının notları bir kitapçık olarak basıldı. 21 Mayıs bilincinin oluşmasında bunun önemli bir adım olduğuna inanıyorum.   21 Mayıs bilincinin oluşmasındaki en önemli girişim, Ankara’da, 1989 yalında, Derneğimizce düzenlenen “Sürgünün 125. Yıl Anma” etkinliğidir. Kafkasya’dan katılan sanatçı ve bilim insanları yanında, Türkiye’den Çerkes aydınlarının katıldığı toplantı toplumsal bilincin oluşumunda bir dönüm olmuştur. Bu toplantının düzenlenmesinde yukarıda saydığım isimlerin yanında  Sayın Aslan Arı ve rahmetli Süleyman Yançatarol’un emeklerini anmak isterim.   1989 Yılında Ankara’da yapılan, 125.Yıl anma etkinliğinden sonra bir “dünya derneği” kurulması fikri filizlenmiş, Ürdün ve Hollanda’da yapılan toplantılarda bu fikir olgunlaştırılarak, 1991 yılında Nalçik’de yapılan ilk toplantı ile “Dünya Çerkes Birliği Derneği” (DÇB) kurulmuştur. DÇB’nin kuruluşu 21 Mayıs gününe denk gelmiş ve kuruluşunun ilk günü Nalçik şehir stadyumunda büyük bir tören düzenlenmiştir.   Böylece ilk kitlesel 21 Mayıs Töreni DÇB’nin kuruluşu ile yapılmıştır.  Törene halk koyu renk giysileriyle katılmış Nalçık stadyumu hınca hınç dolmuştur. Dönemin devlet adamları, sanatçıları, yazarları törende konuşmalar yapmış, 21 Mayıs’ın gelenekselleştirilmesi kararı alınmıştır. Tören sırasında Nalo Zavur unutulmaz bir konuşma yapmıştır. Böylece 1991 yalından itibaren derneklerimizde, 21 Mayıs günleri çeşitli şekillerde anılmaya başlanmıştır. 22 Kasım 1996’ya kadar Ankara Derneğimiz tarafından ve Kafkur sürecinde bazı çalışmalar yapılmış, ancak bu çalışmalar kamuoyuna yeterince duyurulamamıştır. Federasyonlaşma yasaları çıkmadan önce 22 Kasım’da merkez-şube ilişkisi içerisine derneklerimizin tek çatı altında toplanmasıyla ülke çapında örgütlü çalışma dönemi başlamıştır.   1996 yılında Nalçik’ten yola çıkan 26 atlı “Sürgünün Çileli Yollarında” yürüyüşünü gerçekleştirdi. 21 Mayıs 1997’de 133. Yıl nedeniyle Bedri Habiçoğlu, Ali Dinçer ve Anıl Çeçen’in konuşmacı olduğu bir anma konferansı yapıldı. Anıtkabir ve Cumhurbaşkanı ziyaret edildi. 21 Mayıs 1998’de 134. Yıl anma programı çerçevesinde NART Dergimizde Setenay Şami, Sevda Alankuş, Erol Taymaz ve başka akademisyenlerin katkıları ile özel bir sayı yayınlandı. 21 Mayıs 1998 günü ilk Uzunyayla Festivali düzenlenerek toplumda kimlik bilinci yaygınlaştırıldı. Aynı yıl içinde Prens Ali’nin “Ürdün’den Kafkasya’ya büyük atlı yürüyüşü” gerçekleştirildi.   1999 yalında 135. Yıl anma törenlerinde DSİ salonunda büyük bir konferans düzenlendi. Konferansın konuşmacıları, Cahit Tutum, Süleyman Erkan, Sedat Özden ve Aleksander Toumarkine olurken Prens Ali’de davetli olarak katıldı.   2000 Yılında 136. Yıl etkinliklerinde Çemişo Gazi, Yaşar Bağ, Özdemir Özbay ve Mevlüt Atalay’ın konuşmacı olduğu konferans düzenlendi. 2001’den itibaren konferanslara ilaveten görsel medya üzerinden açılım yapıldı. Dönemin KAFDER Genel Başkanı Muhittin Ünal TRT, TRT2, TRT İnt, E Kanal, Kanal D, TV8 de katıldığı programlarla 21 Mayıs trajedisi konusunda geniş bir kitleyi aydınlatırken, gazetelerde 4-5 yıl sürgün ilanları yayınlandı.   2001 yılından sonra da benzer programlar yapılmıştır, ancak yer darlığı nedeniyle sonraki yılların detaylarına giremiyorum.  Federasyonumuzun bünyesinde her yıl yapılan 21 Mayıs anma programları çerçevesinde, 2004 yılından itibaren kitlesel anma törenleri düzenlenmeye başlanmıştır. İlk büyük toplantı Samsun Doğu Park’ta yapılmıştır. 2005 Yılında ise toplantı mekânımız Üsküdar sahilleri olmuştur.   Türkiye’nin her tarafından hemşerilerimizin katıldığı büyük toplantılar, bir grup gencimizin çabalarıyla Kefken’e taşınmıştır. KAFFED’e bağlı bölge derneklerimizin yerel yönetimlerle kurdukları olumlu ilişkiler sayesinde, Karaağaç Köyü’ndeki mezarlıklar koruma altına alınmış, bir anıt inşa edilmiş, deniz kıyısındaki mağara ve çevresi SİT alanı olarak tescil edilerek düzenlenmiştir. Burası Türkiye’de bizim toplumumuz adına tescil edilen ilk tarihi SİT alanı özelliği ile öne çıkmaktadır. Bugüne kadar Kefken yanında, İstanbul Beşiktaş sahili, Samsun ve İstanbul’da Kartal ilçesinde Türkiye’nin her yanından gelen hemşerilerimizle kitlesel, büyük törenler düzenlenmiştir ve artık 21 Mayıs merkezi anmaları gelenek haline gelmiştir.   Bu kısa tarihçeyi toplumumuzla ve özellikle de gençlerimizle paylaşmaktaki amacım şudur. Halkları ayakta tutan şey duygu ve düşünce birliğidir. Sosyal bilimde, millet, ulus tanımı en kısa şekliyle “aynı topraklar üzerinde yaşayan, aralarında dil, tarih, ülkü, duygu, gelenek ve görenek birliği olan insanların oluşturduğu topluluk” olarak yapılır.   Bunlar arasından hiç birini çıkartamazsınız. Özellikle tarih bilinci, duygu ve ülkü birliği olmazsa olmaz. Ben sizlere yok olma aşamasındaki tarih bilinci, duygu ve ülkü birliğinin nasıl yeniden canlandırıldığını anlatmaya çalıştım. Bu yeniden canlanma döneminde KAFFED ve DÇB gibi kurumlarımızın oynadığı rolü vurgulamak istedim.   Dönemi yaşayan bir kişi olarak anlattıklarımın ne zor şartlarda gerçekleştiğini, bu uğurda çalışan arkadaşlarımızın özveri ve çektikleri sıkıntılara bizzat şahit oldum. Şimdi çoğu ebedi aleme göçmüş, kalanların da 70’li yaşları aşmış mensupları olarak bayrağı size bırakıyoruz. Bundan sonra Çerkes toplumu diliyle kültürüyle var olacak ise bunu siz gençlerimiz gerçekleştireceksiniz. Bu satırları 19 Mayıs Atatürk’ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramı gününde yazıyor olmam anlamlı bir tesadüf diye düşünüyorum. Umudumuz gençliktedir. Siz gençlerin yaratacağı birlik ve beraberlik ruhundadır.  nanCihan Candemir

İnsanlık Tarihinin Gördüğü En Büyük Trajedidir 21 Mayıs

Egemen güçlerin, emperyalistlerin hayallerinin eseri, 156 yıldır unutmamanın ve unutturmamanın günüdür 21 Mayıs.     “Bütün gece yıldızları sayıyorum, Saçlarımızın sayısınca insan kaybettik.”     Direniştir! Haykırıştır! Varız, yok olmayacağız diyerek; Geçmişle olan bağımızı unutmadan, Geleceğe umutla bakmaktır 21 Mayıs.     “Bize verilen ad ‘İstanbul Yolcuları’, Gideceğimiz yeri bilmeden yola koyulduk.”     Çerkes halkı için  Umutla bakarak geleceğe  Kin ve nefret kusmadan Unutmadan, unutturmadan Anavatan gerçeklerini gözeterek Dirilişin günüdür 21 Mayıs.     “Kara vapurlar Karadeniz kıyısına yaklaşıyor, Ortada kaldık, bir meçhule gidiyoruz.”     Kanlarımızla sulanan Anavatan topraklarının hasretiyle doğup büyüyen tüm diaspora halkının ahı, kabullenilmeyen bu soykırımın faillerinin üzerinde her daim olacaktır.     Çerkes halkının yaşadığı bu felaketi hiçbir halkın yaşamaması ve bir sonraki yılda anavatanda olmak/anmak dileğiyle.     Sürgün yolunda yitirdiklerimizin ruhları şad olsun.  nanVacit Kadıoğlu

Söz Verelim

Çerkes Soykırımı ve Sürgünü’nün 156 yılında öncelikle yüz yıl süren Rus-Kafkas Savaşlarında ve sürgün yollarında yaşamını kaybeden atalarımızı rahmetle anıyor, aziz hatıralarının önünde saygıyla eğiliyorum.   Bu yıl maalesef içinde bulunduğumuz tüm dünyayı etkisi altına alan Covid-19 Pandemisi nedeni ile, yine bayraklarımızı alıp mesafe tanımaksızın KEFKEN’de, anavatanda ve bulunduğumuz illerde yaptığımız anma etkinliklerimizi gerçekleştiremeyeceğiz. Fakat aynı hassasiyetle, aynı duygularla sosyal mecralarda yaşadığımız soykırım ve sürgün konusunda farkındalık oluşturacağımıza; unutmadığımızı ve unutturmayacağımızı haykıracağımıza inancım tamdır.   Toplumlar tarihi açıdan önemli günlerini anma etkinlikleri ile hatırlar. Soykırım veya sürgün gibi bir halkın yüreğinde derin yaralar açan trajedilerin anılması bireylere kim olduklarına dair güçlü bir hatırlama ve hatırlatmadır. Böylesi anmalar tarihi yaşayarak öğrenmenin ve bu bilinçle kimlik kazanmanın önemli yollarından birisidir.   Bu bilinçle hareket eden Federasyonumuz, “Karadeniz’in İki Yakasındayız” şiarı ile diasporamızda düzenlemiş olduğu etkinliklerin yanı sıra aynı zamanda atalarımızın bir kısmının sürgünde izledikleri yolu araçlarla takip ederek Anavatandaki kardeşlerimizle anma etkinliklerinde buluşmuş, Anavatan-Diaspora birlikteliğine çok ciddi katkı sunmuşlardır. Ankara, İstanbul ve çeşitli illerden bir araya gelip vatan yoluna çıkarak varoluş mücadelemize emek veren herkese teşekkür borçluyuz.    Hepimiz biliyoruz ki, bugün kendi vatanımızda olmamız gerektiği gibi 20-30 milyonluk bir halk olarak değil, tüm dünyaya dağılmış toplamda 6-7 milyon kişilik diasporik topluluklar halinde yaşıyorsak, bunun en başat sorumlusu uğradığımız soykırım ve sürgündür.   Sovyetler Birliği’nin dağılması sürecinde birbirine kavuşan anavatan ve diaspora örgütlerimiz, ulusal sorunumuzun, çözüm önerilerimizin ve taleplerimizin gündeme gelmesi için yoğun çaba gösterdiler. Gücümüzü birleştirmek ve ortak taleplerimizi savunmak için bir araya geldik, Federasyonumuzu kurduk.   Federasyonumuzun çabaları sonucu 21 Mayıs kitlesel olarak anılmaya, taleplerimiz kitlesel olarak kamusal alanlarda daha etkili şekilde dile getirilmeye başlandı.   Aynı dönemde Anavatan’daki parlamentolar soykırımı tanıyan kararlar aldılar. Yaşanan tarihsel acıların telafisi için Rusya Federasyonu’na başvurular yapıldı. Tanınmayan Uluslar ve Halklar Örgütü UNPO Çerkes Soykırımın tanınması için çağrıda bulundu.   Bugün taleplerimizi yine haykırmalıyız:   Muhataplarımız Rusya Federasyonu ve Türkiye Cumhuriyeti Çerkes Soykırımı’nı tanımalı, yaşanan tarihsel trajedinin telafisine yönelik adımları atmalıdır. Anayurda dönüş hakkı ve çifte vatandaşlık hakkı tanınmalı, dil ve kültürümüzü yaşatmak için gerekli kamusal destek sağlanmalıdır.   Yaşadığı tüm acılara karşın, Çerkes halkı hiçbir halkın düşmanı değildir, intikam almak gibi bir düşünce içerisinde değildir. Biz sadece hakkımız olanı istiyoruz. Biz sadece temel insan haklarının Çerkesler için de geçerli olmasını talep ediyoruz. Tarihsel acıların telafisi ve haklı taleplerimizin tanınması için tüm muhataplarımızla karşılıklı saygıya dayalı yapıcı diyaloglar geliştirmek istiyoruz. Yaşadığımız ülkelerin arasındaki ilişkilerin gelişmesi ve güçlenmesini için çalışıyoruz.   Bugün görmekteyiz ki toplumsal taleplerimizin yılmadan dile getirilmesi ve takipçisi olunması çok önemlidir. Sadece birlikteliğimizden doğan bir güç ve kararlılığımız ile Türkiye ve Rusya yönetimlerinin tavır ve tutumlarını değiştirebiliriz.   Bugünlerde sokaklarda, derneklerimizde, Kefken’de yaktığımız NART ateşini yakamasak da anavatandaki kardeşlerimizin de bizlerin de yüreğimizdeki NART ateşi ebediyen yanacaktır. Bizler yüzyıllar süren bir savaşın kurbanlarının sürgündeki torunları olarak, anavatanda yaşayanlarımızla ve dünyanın 40 ülkesine savrulan kardeşlerimizle birlikte, hala bir bütünüz. Biliyoruz ki bugünlerde hepimizin yüreğinde aynı acı, dudaklarımızda aynı titreme ve gözlerimizde aynı gözyaşı var. Biz yüzyıllardır yok edilemeyen yürekli ve güçlü bir halkız.   Atalarımız bu topraklara gelirken sadece yaşanmış acıları değil, eşsiz dilimizi, kültürümüzü ve saygıya dayalı özgün bir yaşam biçimini de getirdiler. Bu kıymetli mirası yaşayarak ve yaşatarak, bugünlere gelmesini sağlayan herkese minnettarız. Biz de kültürümüzü geleceğe aktarmakla mükellefiz. Bu uğurda yürütülen çalışmaların şu veya bu şekilde bir parçası olmanın hepimizin kendimize ve atalarımıza borcumuz olduğunu düşünüyorum.   Geliniz tüm dünyanın Covid-19 pandemisi başta olmak üzere birçok sorunla boğuştuğu şu sıkıntılı günlerde atalarımızın eşsiz mirasını, karşılıklı sevgi ve saygı içinde, sonsuza dek yaşatmak için kendi kendimize ve birbirimize yeniden söz verelim. Geliniz yaşadığımız soykırımı unutmayacağımıza, gelecek nesillere de unutturmayacağımıza, adalet mücadelemizin her zaman bir parçası olacağımıza yeniden söz verelim.    nanYaşar Aslankaya

“Hayalimdeki Kafkasya” ve “21 Mayıs Çerkes Sürgünü” Konulu Resim Yarışmaları Sonuçlandı

  KAFFED'in çocuklarımıza ve gençlerimize kimlik bilinci kazandırmak, "Kafkasya ve 21 Mayıs 1864 Çerkes Sürgünü" ile ilgili farkındalık yaratmak amacıyla iki farklı yaş kategorisinde düzenlediği resim yarışmaları sonuçlandı.   7-12 yaş grubunda "Hayalimdeki Kafkasya" ve 13-18 yaş grubunda "21 Mayıs Çerkes Sürgünü" konularıyla düzenlenen yarışmalarda toplam 60 eser değerlendirmeye alındı. Dereceye giren çocuklarımızın ve gençlerimizin adları aşağıda listelenmiştir.   7-12 Yaş Grubu:   1. Nisa ANGI 2. Nilsu SÜRÜCÜ  3. Elanas KALYON   13-18 Yaş Grubu:   1. Şûra YASA 2. İrem Nur AYSAN 3. Zeynep IŞIK   Jüri:   Faruk KUTLU Ahmet ÖZEL Meral FIDAN  Sevim SEYHAN Özcan ATICIER   Yarışmaya katılan tüm çocuklarımıza katılım belgesi verilecektir. Resimler eser sahiplerinden izin alınmak kaydı ile KAFFED internet sitesinde sergilenecektir.    Yarışmaya katılan tüm çocuklarımıza, onları bu konuda destekleyen velilerimize ve değerlendirme konusunda emeklerini esirgemeyen jüri üyelerine çok teşekkür ediyoruz.   https://youtu.be/z8T1-pFoapEdiv>          nanKaffed

“21 Mayıs Çerkes Soykırımı ve Sürgününün Yansımaları” Konulu Öykü Yarışması Sonuçlandı

  KAFFED'in Çerkes Edebiyatı dünyasına yeni yazarlar kazandırmak amacıyla düzenlediği “21 Mayıs Çerkes Soykırımı ve Sürgününün Yansımaları” konulu öykü yarışması sonuçlanmıştır.       Sanatsal, kültürel, tarihi veya geleneksel değerlerimizi başarıyla öykülerine yansıtan tüm katılımcılara teşekkür ederiz.   Yarışmada yer alan 26 katılımcının her biri bizleri umutlandırmıştır. İlk beş içerisinde yer alan öyküler, Çerkes Hikayeleri Antolojisinde yer alacaktır.     SEÇİCİ KURUL   Elbruz AKSOY  Eda TOKUÇ BALBAY  Ayça ATÇI Sinem ÖZKAN Filiz ÇELİK   DERECEYE GİREN ÖYKÜLER   Ömer  DAĞLI           Dirilerle Başbaşa Harun GERGİN        İlk Adım Sinefin GIŞ              "Ben de!" Özge ARSLAN         Çerkes Ali Bey Ayhan KAN               Özgürlüğün Kanatları   https://youtu.be/1N9RPKa5vx0div>nanKaffed

Dede, Nine, Vatanım… Ben Geldim

Dede, ben geldim.   Açlıktan, yıkımdan, savaşlardan arta kaldım da geldim. Dünyanın dört bir yanına savruldum; filizlendim, çiçek açtım ama hep eksik kaldım. Dede… Sana geldim. Özlemden daha büyük bir derdim yok; eksiğim biraz, tamamlanmayı bir türlü beceremedim. Köküm bastığım hiçbir toprağı sarmadı, hiçbir yere ait olamadım. Savruluyorum dede, tut beni diye geldim.   Nine, sana geldim.   Sofranda eksik kalanım ben; ağzındaki o buruk tat, benim. Tadın, tuzun, suyun olmaya geldim. Sen anlarsın beni nine, yarım kalan şarkımı sen tamamlarsın, başı karlı dağın devlerinden ateş çalan Sosruque masalını anlatırsın diye geldim. Kulağıma kendi dilimdeki ninniyi sen söyle bana saçlarımı okşayarak uyuturken.   Xeky, ben geldim.   Dilimde kalan son seslerle sana hasreti anlatayım diye geldim. Bir toprak nasıl bir avuç köze dönüşür insanın yüreğinde, bir rüzgâr nasıl yakar insanın etini, bulut ne zaman bulut olur, gökyüzü ne zaman senin evin olur anlatmaya geldim. Hep bir şeylere yetişmeye çalıştım, hep kendimi anlatmaya uğraştım, hep buruk gülümsedim fotoğraflarda… Nedenmiş anladım. Sana varmak içinmiş çıktığım bütün yollar, sana anlatmak için yaşamışım her bir anı, seni görmek için kısmışım gözlerimi her ufka daldığımda ve… Senin kokunu getirir diye sevmişim ben rüzgârı ve yağmurları…   Dede, ben geldim.   Beni vatanımdan ayrı bırakma demek için çağlar öncesinden geldim. “Xeky’dan kopma, ben hiç doğmayayım bu yarım kalmış hayatı yaşamaktansa” demek için geldim.   Kendi masalımla, kendi toprağımda büyümeyeceksem bunu büyümekten nasıl sayayım ben? Bak; bir türlü büyüyemedim, gör diye geldim.   İçimde kendi toprağında doğmadığı için bir türlü büyümeyen o huysuz, çilli, kumral ve cılız saçları çok kıymetli kızı görün diye geldim. İçimdeki küf kokan bu marazlı yerleri anlattıkça iyileşmiyorum, “Benim yaram var burada” dedikçe tuz basanları duvarıma çentikle işaretliyorum dede, yaramı sen üfür diye geldim.   Dede, nine, vatanım… Ben geldim.   “Sizden kalan ne varsa hepsi kutsal emanetimdir. Gözümü kırpmadan korurum sizden kalanları” demeye, bunun andını içmeye geldim.   Çerkes doğdum, Çerkes kalacağım, ruhuma başka ellerin dokunmasına müsaade etmeyeceğim, dilimle, bayrağımla, içimde yanan vatan aşkıyla var olacağım, var edeceğim, bunun sözünü tüm dünyaya vermeye geldim.nanAyça Atçı

Looking Towards The Future

I would like to start with this quote: "Refugees did not just escape a place. They had to escape a thousand memories until they would put enough time and distance between them and their misery to wake to a better day.” —Nadia Hashimip>   Some of us left and some of us stayed. While both groups went through particular hardships, the group that left was scattered like ashes around continents and countries. They had to learn new languages, adjust to different societies, and eventually, became the minority in their new land. Despite the many obstacles they faced, like assimilation looming over them, they managed to hold onto their cultural identity and recreate themselves.   And we did wake to better days in the following years. To this, we owe thanks to the resilience of our ancestors, which is something to be upheld and admired.   Today, we mourn the losses of our people from the genocide and displacement, especially those that perished in the Black Sea and on its shores. Yet we must praise ourselves for surviving. We won't forget our past, but we have to look towards the future. It's been 156 years and here we stand. Alive. Free. Knowing.   div> GELECEĞE BAKMAK   Bir özlü sözden alıntı ile başlamak istiyorum: “Göçmenler sadece bir “yer”den kaçmazlar. Onlar, acıları ile aralarına zaman ve mekân olarak yeterince mesafe koyabilene ve daha iyi bir güne uyanabilene kadar bin türlü acı hatıradan da kaçmak zorundadırlar.” Nadia Haşimi.   Bazılarımız gitti ve bazılarımız kaldı. Her iki grup da belirli zorlukların içinden geçerken, gidenler küller gibi savruldular kıtalara ve ülkelere. Yeni diller öğrenmek, yeni toplumlara uyum sağlamak ve sonuçta da yeni ülkelerinde azınlık olmak durumunda kaldılar. Üstlerine çöken asimilasyon ve benzeri karşılaştıkları pek çok zorluğa karşın, kültürel kimliklerine bağlı kalmayı ve kendilerini yeniden oluşturmayı başardılar.   Ve sonraki yıllarda gerçekten daha iyi günlere de uyanabildik. Bunu sağladıkları için, atalarımızın yüceltilmesi ve hayranlık duyulması gereken dayanıklılığına şükran borçluyuz.   Bugün Soykırım ve Sürgünün halkımıza yaşattığı kayıpların yasını tutuyoruz. Özellikle de Karadeniz’de ve sahillerinde kaybettiklerimizin… Fakat aynı zamanda varlığımızı sürdürdüğümüz için kendimizi de takdir etmeliyiz. Geçmişimizi unutmayacağız ama geleceğe bakmak zorundayız. 156 yıl oldu ve işte burada ayaktayız. Capcanlı. Özgür. Bilinçli…   *Quasbic Kaghado (ABD New Jersey Çerkes Yardımlaşma Derneği Başkanı/President of Circassian Benevolent Association in New Jersey, USA)  nanQuasbic Kaghado