Kuzey Kafkasya'nın yerli halkı olan ve dünyanın çeşitli ülkelerinde kendi benliğini, gelenek ve göreneklerinden hiçbir ödün vermeden sürdürmeye çalışan Çerkes halkı 1570'li yıllarda özgürce yaşamak adına yayılmacı baskılara karşı ulusal bir mücadele başlatıp savaşmak zorunda kalmıştır. Üç yüz yıl kadar süren bu savaşlar Kuzey Kafkasyalılar'ın yenilgisi ile son bulmuştur. +''+ DIV> Bu savaş neticesinde kazanan taraf olan Çarlık Rusyası 1864'te Kuzey Kafkasyalılar'ı kitlesel boyutlarda Anayurtlarından sürgüne göndererek dünyanın çeşitli bölgelerine dağılmalarına neden olmuştur. Dolayısıyla 21 Mayıs 1864 tarihi Dünya Çerkesleri'nin özgürlük adına verdikleri mücadelenin, soykırım olarak adlandırılan bir sürgünle son bulduğu kara bir lekedir. Kendi topraklarında ulusal bütünlüklerini koruma ve özgürce yaşama arzusunda, uluslaşma sürecini yavaş yavaş tamamlayan Kuzey Kafkasyalılar gerek Osmanlı İmparatorluğu'nun yayılmacı politikası, gerek hızla gelişen Çarlık Rusyası'nın askeri ve politik baskı ve saldırılarına daha fazla dayanamayıp anayurtları Kuzey Kafkasya'dan koparılıp sürülmüşlerdir. Rusya'nın dağıtmacı politikasına karşı kendilerine gösterilen, yaşam koşullarının çok zor olduğu çorak alanlara yerleşmeyi istemeyenler evlerinin yakılmasıyla taşıma kapasitesinin çok üstünde olan gemilere doldurulup insanlık dışı davranışlarla Karadeniz kıyılarına getirilmişler fakat birçoğu henüz sahile ulaşamadan yolda can vermişlerdir. Karadeniz kıyılarına ulaşabilenlerin bir kısmına ise hastalık, açlık ve yoksulluk nedeniyle sürüldükleri bu topraklar mezar olmuştur. Anayurttakiler sürgüne gönderilenlerin boşalttıkları topraklar nedeniyle birbirlerinden ayrılmış ve önceden birçok hakka sahip oldukları topraklarında azınlık olarak kalmış ve belki de gelişmelerine büyük yarar sağlayacak bu hakları değerlendirememişlerdir.1864 Sürgünü'nde Rus Çarlığı kadar Osmanlı İmparatorluğu'nun da etkisi büyüktür. "Gönüllü birlikler" adı altında ordu dışındaki bu birliklerin cephelere gönderilip savaştırılması gibi kendi çıkarları doğrultusunda çeşitli şekillerde yararlanmak için yurtlarından sürülmüş Kuzey Kafkasyalıları kendi topraklarına çekmiştir.Muhacerette yaşayanlar, anayurtlarından sürülmenin yanında diasporada da coğrafi bir bütünlük içinde değillerdi. Dolayısıyla birbirine uzak ve farklı bölgelerde yaşamanın ulusal ve kültürel alanda getirdiği olumsuzluklar vardı. Bu dağınıklık ve kopukluk anadilde iletişimin azalması, gelenek ve göreneklerin unutulması, kültürel açıdan yabancılaşma ve neticesinde de asimilasyon gibi sorunları da beraberinde getirmiştir.Kafkas Sürgünü sırasında ve sonrasında Kuzey Kafkasyalıların anayurtlarından koparılması olgusunu kabul etmeyen bazı devletler ve Rus Çarlığı bugün birçok yazarı ve tarihçisiyle Çerkeslere uygulanmış soykırımı açıkça dile getirmektedirler.Kafkas Sürgünü'nden 134 yıl sonra biz diasporada yaşayanlar ve özellikle gençler, asimilasyondan nasibimizi almış durumdayız. Birçoğumuz anadilimizi bilmiyor, geleneklerimizi sürdüremiyoruz. Toplumsal değişime ayak uydurmanın yanında bizleri Kafkasyalı yapan özelliklerimizden, göreneklerimizden habersiz yaşıyoruz. Fakat bizlere gelenek, göreneklerimizi aşılayan, anadilimizi yaşatma ve bizlere aktarma çabasında olan, ekonomik, kültürel ve sosyal alanda gelişmemize destek veren büyüklerimizin varlığı ve toplumsal birlik çatısı altında toplanma fikrine sahip gençlerimizle güçlüklerin üstesinden gelebileceğimiz düşüncesindeyim. Bu düşüncenin belleklerimizde yer etmesine olanak veren bedenen ve ruhen yanımızda olan büyüklerimize, ulusal kültürümüzü sonraki nesillere aktaracak olan gençlerimize saygı ve sevgilerle... +''+Sine Göksoy
Kaf-Der’den Federasyonlaşma Çağrısı
Dernekler yasasında yapılan değişiklikten sonra Kaf-Der önderliğinde tüm şubelerimizin, diğer derneklerin katılımı ile oluşturulması düşünülen Federasyon hakkında yapılan çalışmalardan sonra, Kaf-Der Genel Merkezi tarafından Türkiye'deki tüm Kafkas derneklerine yapılan çağrı metni aşağıda bilgilerinize sunulmuştur. Ayrıca Kaf-Der kuruluş süreci, amacı, ilkeleri ve Kafkasya politikası ile DÇB konusunda geniş bilgi www.kafder.org.tr adresinde görülebilir. Sayın Başkan ve Yönetim Kurulu Üyeleri, Kaf-Der Başkanlar Kurulu 27.01.2002 tarihinde Ankara'da toplanarak gündemindeki konular ile birlikte yeni dernekler yasasının getirmiş olduğu FEDERASYON kurma imkanı ve NARTCARD konularını detaylı olarak görüşmüş bulunmaktadır. Toplantıda görüşülen konuları ve karar özetlerini aşağıda görüşünüze ve değerlendirmelerinize sunuyoruz. Bilgi alınmasını, değerlendirilmesini, değişiklik önerilerinizle birlikte FEDERASYON oluşturulmasına ilişkin değerli görüşlerinizi iletmenizi önemle rica eder, bilvesile hayırlı çalışmalar dileriz. Saygılarımızla, Muhittin ÜNAL Cihan CANDEMİR Kültürel kuruluşlarımızın finansal sorunlarını çözebilecek yegane Visa kartı olan NARTCARD konusunda her şubenin ve derneğin kendi yöresinde geniş hemşehri kitlesine ulaşılması için profesyonel yaklaşımla çalışma yapması uygun görüşülmüştür. Bu amaçla yakında gönderilecek yeni tanıtım afişlerinin çok sayıda hemşehrilere ait mağaza vitrinlerine astırılması, şubenin bulunduğu il veya ilçe kitle ulaşım araçlarında gerekirse ücreti mukabili tanıtıma sunulması kararlaştırılmıştır. Başlangıçta her yeni kart için 1.500.000.-TL.sı tutarında bir bağışın kart sahibine fatura edileceğinin hemşehrilere söylenmesi , yeni kart alanlardan tahsil edilecek bu meblağa Vakıf tarafından da 500.000.- TL.sı ilave edilmesi suretiyle NARTCARD pazarlaması için çalışanlara kart başına 2.000.000.-TL.sı ödenmesi, Şubenin veya derneğin bulunduğu yerleşim yerine yakın ve dernek bulunmayan yerlerde de aynı çalışmanın şubelerimiz veya diğer dernekler tarafından yapılmasının istenmesi uygun görülmüştür. İkinci olarak da yeni Dernekler Yasasının getirmiş olduğu bir FEDERASYON çatısı altında birleşme imkanı görüşülmüştür. Bu yeni imkanın toplumumuza neler kazandırabileceği ve federasyonlaşma yöntemleri üzerinde bilgi alışverişinde bulunulmuş, taslak Federasyon tüzüğünün Şubelerimizin üye tabanlarıyla tartışarak Şubat ayı sonunda Başkanlar Kurulu'nun yeniden toplanmasına karar verilmiştir. Şubemiz olmayan dernekler tarafından da Federasyon örnek tüzüğü yeterince tartışıldıktan sonra, muhtemelen Mart ayı sonuna doğru da tüm dernekler temsilcilerinin katılımı ile ortak bir toplantının mümkün ve uygun olacağı bu arada bilgilendirme gezilerine devam edilmesi konularında hemfikir kalınmıştır. Dernekler yasasındaki yeni düzenlemelere ilişkin olarak Kaf-Der Başkanlar kurulu toplantısı ve Ankara dışında ve Aralık ayında yapılan üç görüş alma toplantısında üzerinde durulan görüşleri bir arada değerlendiren Merkez Yürütme Kurulumuz; aşağıdaki tespitleri fiili gerçekler olması bakımından bir kez daha hatırlatma gereği duymaktadır: Türkiye'nin değişik kentlerinde kurulu dernekleri bir çatı altında birleştirme çalışmalarının yoğunlaştığı 1990-1996 yıllarında Kamu yararı olmayan derneklerin federasyon kurması imkanı olmadığından zorunlu olarak Merkez-Şube ilişkisi içinde Kaf-Der kurulmuştur. Tek çatı altında toplanma fikrini kabul eden ve Kaf-Der'e katılma taahhüdünde bulunan bazı dernekler mal varlıklarını ve bağımsızlıklarını yitirecekleri endişesiyle yeni oluşuma katılmamışlardır. Bu derneklere, tüzüğe konulan geçici maddeyle 2 devre Kaf-Der organlarında temsilci bulundurma imkanı tanınmış ve bir kısmı da fiilen görev almıştır. Yeni yasa ise malvarlığı ve bağımsızlığın kaybedilmesi endişelerini tümüyle ortadan kaldırmış bulunmaktadır. Kaf-Der, 33 şubeden oluşan geniş tabanıyla önemli icraatlar başarmış, ileriye dönük projeleri, amaç ve ilkeleriyle Yurt içinde ve Yurt dışında (Kafkasya, Almanya, Amerika, Hollanda, Ürdün, İsrail, Suriye) kabul görmüş, Türkiye dışında ve dünyada var olan ve üye ağırlığı Adige-Abhaz halklarından oluşan tüm derneklerin oluşturduğu "DÜNYA ÇERKES BİRLİĞİ"nin kurucusu ve DÇB'de önemli bir yeri olan tecrübeli bir sivil toplum kuruluşu haline gelmiştir. Toplumumuzun bugünkü ihtiyacı, sorunlarımıza köklü çözümler üretecek ve ortak amaçlarımızın gerçekleşmesini sağlayacak geniş katılımlı bir güç birliğinin oluşturulmasıdır. Ancak bu ihtiyaçlara yarar getirmeyecek zoraki bir tabela birlikteliğini ileri bir adım olarak düşünememekteyiz. Kaf-Der Merkez İcra Kurulu olarak yukarıda arz edilen tespitlerin ışığında, Kaf-Der'in amaç ve ilkelerini, Kafkasya politikasını, toplumsal sorunlarımızı ve yükümlülüklerimizi kısaca ana başlıklar olarak bir kez daha hatırladığımızda : Geleneksel yapısı gereği, Kuzey Kafkasyalı halkların demokrat ve laik toplum yapısını korumaya çalışmak, bu çalışmaları yaparken de inançlara saygılı olmak, Çok büyük ekseriyeti sürülen Kafkaslıların Anavatanları'nın Kafkasya olduğunu ve orada hak sahibi olduklarını unutmadan çifte vatandaşlık ve sürgün halk statüsü için mücadele vermeye devam etmek, Kafkasya'ya dönüşü teşvik ederek dönmek isteyenlere yardım etmek, Kafkas halklarının insan sayısını azaltacak savaşlara karşı olarak Abhazya, Çeçenistan ve Güney Osetya'da onurlu barışlara ulaşılmasına katkıda bulunmak, Bölünmüş ailelerin ve halkların yaşamakta olduğu Kafkasya ile Türkiye arasındaki işbirliğini ve beşeri ilişkileri artırarak bölünmüş ailelerimizin zamanla bütünleşmesine çalışmak, Yaşadığımız ülkelerde Kafkaslı kimlik ve kökenimizin bilincinde, dilimizi ve kültürümüzü yaşatarak ,diğer halklarla birlikte barış ve huzur içinde kardeşçe yaşamak, 5 milyonu aşkın nüfusumuz ve almış olduğumuz eğitim anlayışıyla, Türkiye ve Kafkasya Cumhuriyetleri arasında ekonomi ve kültür köprüsü oluşturarak her iki tarafın karşılıklı çıkarlarına katkıda bulunmaya çalışmak, Gerek Türkiye'mizin ve gerekse Kafkasya'daki Cumhuriyetlerimizin rahatsız olacağı ve zarar göreceği söylemlerden ve eylemlerden kaçınmak, tersine Kafkasya ve değişik ülkelerde yaşayan Çerkes kökenli kardeşlerimizle kuracağımız sağlıklı ilişkilerle her iki tarafa da olumlu katkılarda bulunmak, Son 40 yıl içerisinde giderek hızlanan, kırsal kesimden kentlere taşınma olgusunun beraberinde getirmiş olduğu kültürel aşınmanın ve yok oluşun durdurulması için toplumsal dayanışma ruhunu yeniden ayağa kaldırılmak, Dünya Çerkes Birliği'nin bünyesinde olması gereken tüm derneklerimizin birlikteliğini gerçekleştirip, altıncı kongresinin 2003 yılında Türkiye'de ve bizlere yakışır bir şekilde yapılmasını sağlamak, bu kuruluşumuzun tarih, dil ve ansiklopedi çalışmalarına ve özellikle de uzay kanalı kiralama yoluyla diasporaya yönelik dil TV ile eğitimine başlama projesini desteklemek, gibi vazgeçilmez yükümlülüklerimizin bulunduğu net olarak ortaya çıkar. Bu nedenle de oldukça geniş bir Kafkasyalı kitleye dayanan, her alanda etkili, saygın ve sonuca gidebilecek güçlü bir Federasyonun kurulmasının yararlı olacağına inanıyoruz. Ekli olarak gönderilen taslak federasyon tüzüğünün Şubelerimiz tabanında yeterince tartışılmasından sonra nihai kararımızı vereceğimiz tabiidir. Ancak, prensip olarak Kaf-Der bir bütün halinde ya da zamanla bağımsızlaştırılacak şubeleriyle birlikte Federasyon için üzerine düşen görevi yapmaktan kaçınmayacaktır. Tüm hemşehrilerimize ve okurlarımıza çağrı, Kuruluş çalışmaları devam etmekte olan Dernekler Federasyonu'nun Çerkes toplumunun kültürel sorunlarını çözebilmesi ve etkin bir yapı olarak ortaya çıkması için size göre çalışma konuları ve öncelik sıralaması nasıl olmalıdır? Önerilerinizi lütfen 20 gün içerisinde bizlere ulaştırınız. Katkılarınız için şimdiden teşekkür ediyoruz. NARTMuhittin Ünal
Başbakanlık Arşivinde Sürgünün Gözyaşları
Sürgün yollarında ölen yığınların varoluş umutlarının yeşereceği günlerin anısına... +''+ Bir zelzelenin içerisindeydik. Ne yaşama umudumuz kalmıştı. Ne de mukavemet gücümüz. Takvimler 1800'lü yılları gösteriyordu. Kuzey Kafkasya'da kan durmak bilmiyordu. Karadeniz'in azgın suları kötü kaderin habercisi gibi çıldırmışçasına dalgalanıyor, görenlere korku salıyordu. Bir kavim bilinmezliğe doğru yola çıkmıştı. Ne gidecekleri yer belliydi, ne de konaklayacakları yer. Önderlerinin ardı sıra karmaşık bir meçhule doğru yol alıyorlardı Yol aldılar. Ya yolları bitince durdular ya da kendileri bitince. Gittiler ve büyük bir eve girdiler. Ev sahibi, çaresizlik içindeki konuklarını bol odalı köşkünün, gönlünün el verdiği her hangi birine, her hangi bir şekilde yerleştirdi. Kimsenin yerleştirildiği odadan şikayet etme lüksü yoktu. Kimse itiraz etmedi. Bir şekilde hayatta kalmak gerekiyordu. Göçmenler Komisyonuna üye katipler dur durak bilmeden yazdılar. İsimler, kardeşler, kerimeler, cariyeler, oğullar ve bunlardan ayrı bir sürü karmaşık şey. Ölenler için mezarlar hazırlandı. Mezar masrafları belirlendi. Tek tek notlar alındı, eşkaller tespit edildi ve tezkereler Maliye Nezaretine gönderildi. İskan senaryoları üretildi. Çarlık Rusya'sının himaye iddiasında bulunamaması amacıyla muhacirlerinin ellerinden Osmanlı tâbiiyetine giriş senetleri istendi. Sanki Kafkasyalılar Rus himayesini kabul etmişlermiş gibi. Başbakanlık arşivindeki belge, "Arslan Bey riyasetindeki 101 hanenin Aziziye Sancağına bağlı Karaboğaz Kışlasına iskanından" dem vuruyordu. Büyük bir kısmı yollarda ölen muhacirlerden kalanların, derme çatma iskanından... Bir zelzelenin içerisindeydik. Ne yaşama umudumuz kalmıştı. Ne de mukavemet gücümüz. Ya yok oluş başlıyordu ya da var olmak/var kalmak mücadelesine yeni giriyorduk. İkisi de zorluydu. İkisi de can sıkıyor ve ikisi de korkutuyordu yürekleri. Samsun kasabasında ve sahilde misafireten iskan olunan Çerkes muhacirlerinden vefat edenlerin defni için yapılan masrafların miktarını gösterir vesika" . "Kılıçdede Tekkesinde bulunup vefat eden muhacirlerin kefen parasını havi defter" Okuyorum lakin ne okuma. Yüreğim ağlıyor. Muhacir ya ölmüş ya da ölmek üzere can çekişiyor. Biri harcadığı kefen ve sabunun maliye masarifatındaki uzantısını düşünüyor. Biri ölüyor ve yok oluyor. "Kurupelit mevkiinde toplanan Çerkes muhacirlerinden vefat edenlerin yaş ve isimleri ile kefen masraflarını gösterir defter." Göz yaşlarım döküldü deftere. Bir ırkın, bir kültürün, bir dünyanın, bir rüyanın yok oluşu böyle olmamalıydı. Hissettiğim acı karşısında bütün varlığım yok oluşa karşı müthiş bir direnç geliştirmişti. Artık üzülmüyordum. Ümit kaplamıştı yüreğimi. Eğer bir şeylerin bedelini ödemişlerse ölen insanlar. Beklenen güzel günler gelecekteydi. Filozof haklıydı, "Beklenen güzel günler gelecekse çekilen ıstıraplar kutsaldır." Başbakanlık Arşivi bu ve benzeri belgelerle dolu, himmet bekliyor. Bu belgeler gün yüzüne çıkmalı. Bir kaç eksik çalışma dışında bu belgeler hiç değerlendirilmedi. Bu konuya diaspora aydınları el atmak zorundadır. Düşünsenize... Derbent'de hastalıklar yüzünden vefat edenlerin isimleri ve künyeleri.... (17440) Dereköy'de vefat eden Çerkes muhacirleri... (17439) Terme kazası ve Akçay kazasında vefat eden muhacirler ve isimleri..... (17448) Batum kazası ve civarında iskan olunan Çerkeslerden çiçek hastalığı ile ölenler..... (17459) Çarşamba kazasında vefat eden Çerkeslerin isim, künye ve kabile isimleri... (17470) Kılıçdere'de vefat eden Çerkes muhacirlerin isimleri ve vefat yaşları.... (17581) Bunların dışında iskanın gelişimi, iç göçler, gelen insanların listeleri, Çarlık Rusya'sının sürgün baskıları, Osmanlı Devletinden yardım talepleri gibi bir sürü karanlık noktayı Başbakanlık arşivindeki belgelerle aydınlatmak mümkündür. Sonuç olarak yüzlerce defter araştırmacı tarihçileri bekliyor. Acıya dayanmasını bilen, sabırlı ve iradeli araştırmacıları. "Sürgünün Karanlık Tarihi" Başbakanlık arşivinde aydınlatılmayı bekliyor. Varolmak için sürgünün adını koymalıyız. Nereden geldiğimizi bilmek zorundayız. "Nereden geldiğini bilmeyen nereye gideceğini de bilemez" Kuzey Kafkasyalılar, kültürlerini öğrenmek, bunu yaşamak ve geliştirmek, özünden ayırmadan dünyadaki gelişmelere uyarlamak ve köklerine bağlı gelişmelere açık bir hassasiyetle yeni nesillere aktarmak durumundadırlar. Bütün bunlara rağmen yorumlar yok oluş üzerineydi. İnsanlar umutlarını yitirmişlerdi. Soru acımasızdı: Gelecekten dava adına ne devraldık ki? Hangi davayı nereye götüreceğiz. Aynen sürgünün başlangıcındaki gibiyiz. Ne gideceğimiz yer belli ne de hedeflerimiz. Derme çatma bir iskan, derme çatma hedefler, derme çatma fikirler. Fikirlerimiz kök salmadı toprağa. Bir tarafımız hep eksik kaldı. Hiçbir zaman tam anlamıyla benimsemedik bizim olmayan şeyleri ve ayakta kaldık ama nasıl ayakta kalma. Yarım yamalak ve derme çatma. Hangi malzemeden hangi kurtuluş çaresini çıkartacak aydınımız. Kafkas intelijansiyası diyebileceğimiz neyimiz var. Aydınlandık mı ki aydınlatalım. Aydınlanmadan aydınlatmaya kanat çırpmak boşa kürek çekmek değil mi? Hangi fikir üzerine inşa edeceğiz kurtuluş çaresini. Hangi zemin üzerinde yeşerecek umut? Fırtınaya tutulan, yok oluşun eşiğindeki bir halkın son kurtuluş çaresi nedir? Bu soruyu bu halkın çocukları kendi kendilerine sormayacaklarsa kim kime soracak? O halde! "Ya ölüm şarkılarımızı yarıda keser, ya da elimizden alınan dünyadan daha muhteşemini kurarız kendimize." Yok oluşa meydan okuyoruz. Direniyoruz. Bugün güzel şeyler olsun için dün acı çekti halkımız. Ve öldü. Kurupelit'te, Derbent'te, Samsun'da, Kılıçdere'de, Harput'ta, Terme'de ve Akçay'da . Ve daha nice yerde. Kimse unutmasın! Sürgün nesliyiz biz. 21 Mayıs'da sürgünün yıl dönümü Buna asla hafızamızdan çıkartmamalıyız. Sürgün nesli her an direnç içinde olmalıdır. Sürgün nesli yok oluşa karşı bütün varlığı ile direnmelidir. Unutulmasın ki her şey köklerdedir. Ve umut bir gün geçmişten aldığı güçle yeniden yeşerecektir. Başbakanlık Arşivi, Maliye Nezareti Masarifat Defteri Katoloğu, Cilt IX, (17110) 5.12.1281 – 8.18.1281 Başbakanlık Arşivi, Maliye Nezareti Masarifat Defteri Katoloğu, Cilt IX, (17330) 12.6.1281 – 12.2.1281 Başbakanlık Arşivi, Maliye Nezareti Masarifat Defteri Katoloğu, Cilt IX, (17336) 12.13.1280 – 12.25.1280+''+Murat Yavan
Çerkes Sürgünü: 21 Mayıs 1864
Kafkasya, kuzeyiyle ve güneyiyle tarih boyunca stratejik önemi olan bir coğrafyadır. Bu nedenle de sürekli saldırılara ve işgallere sahne olmuştur. Esas itibariyle dağlık bir ülke olan Kafkasya'da yerleşim yerleri genellikle yüksek yaylalar ve derin vadilere yayılmıştır. Yüksekliği fazla olan bu dağ silsilesi, bölgedeki insanların tarihlerini, kültür ve karakterlerini başkalarından farklı kılmıştır. +''+ Askeri açıdan büyük ölçüde savunma imkanı sağlayan dağlar, kültür ve etnik bakımından bölünmüş bir coğrafyanın doğmasına sebep olduğu gibi Kafkasyalıların birleşmesini de önleyen bir faktör olmuştur. Esas konumuza geçmeden önce üç kavramın anlamını bir daha hatırlayalım. GÖÇ: İşgal ya da başkaca bir zorlayıcı nedenlerle topraklarında eskisi gibi rahat yaşama olanağı kalmayan bir halkın veya halkların başka yörelere veya ülkelere kendi kararlarıyla gitmeleridir. SÜRGÜN: İşgal edilen ülkedeki insanların tümüyle ve zorla topraklarından çıkartılması ve başka yerlere gönderilmesi ve yerlerine başka halkların ikamesidir. SOYKIRIM(Jenosit): İşgal edilen topraklardaki halkları planlı bir şekilde ve bir daha toparlanamayacak şekilde toptan yok etmek, imha etmek ve yerlerine işgalcileri veya yandaşlarını yerleştirmektir. İlk çağlardan başlamak üzere medeni alemin ağırlık merkezlerinden biri olan Akdeniz havzasının siyasi ve ekonomik hayatında Kırım ile Kafkasya'nın müstesna bir yeri bulunmaktaydı. İpek yolu, doğuya uzanan transit ticaret güzergahının kritik geçitleri ve kavşağı olan Kırım ve Kafkasya, aynı zamanda tarım, hayvancılık ve yer altı kaynaklarıyla ihmali mümkün olmayan bir konumdaydı. Rusların güneye inmesine set görevi yapan ve aynı zamanda Kırım ve Kafkasya'yı doğrudan yöneten Altınordu Devleti ile Ruslara karşı sağlıklı bir Devlet Politikası oluşturup uygulayamayan Kırım'ın, Slavları birleştirip önemli bir güç haline gelen Ruslar tarafından yıkılmasıyla beraber tehlike çanları Çerkesler için çalmaya başlamıştır. 1556'da tahta geçen Çar 4. İvan'dan başlayan ve I.Petro'yla giderek güçlenen ve batıdan aldığı silahlarla ordusunu geliştiren Rusya'nın Karadeniz sahiline sıcak sulara inme emelinin gerçekleşebilmesi için ortadan kaldırılması gereken en önemli engel Kuzey Kafkasya'dır ve neye mal olursa olsun be mesele halledilmek zorundadır. İşte bu nedenle Kafkas-Rus Çarlığı arasındaki savaşlar ta 1556'larda başlamıştır. Çar 4.İvan (Korkunç İVAN) önce Kabartay topraklarına saldırır. Prens TEMİROKA, kızı MARİA'yı Çar İVAN'a eş olarak verir. Bu vesileyle bir süre barış dönemi yaşanır. Ancak 4.İvan öldükten sonra savaşlar yeniden başlar ve zaman zaman ara verilerek tam 306 yıl sürer. 1556-1762=206 yıl hazırlık dönemi, 1763-1845 =82 yıl sürekli savaşlar ve 1846-1864=18 yıl sonuç savaşları olarak cereyan eder. Ruslar, çok arzuladıkları Hazar Denizi, Karadeniz sahili ve Kafkasya'yı ele geçirebilmek için 306 yıl, bıkmadan usanmadan ve 1.500.000 asker kaybına rağmen saldırdılar. Her yıl Kafkasya'nın etrafındaki çemberi biraz daha daralttılar. Modern cihazlarla donatılmış ve devre dışı kalan her askerin yerine daha fazlasının konulabildiği böylesi bir güce karşı koyan Çerkeslerin artık bu topraklarda tutunması söz konusu değildi. Daha önceleri Kazan ve Kırım'da en acımasız şekliyle uyguladıkları ve artık klasik bir yöntem haline gelen, "kaçırmak veya göçürmek istiyorsan, evleri, tarlaları yak-yık,kaçmaktan ya da aç kalıp ölmekten başka bir seçenek bırakma..." metodu 1857'den itibaren Kafkasya'da en acımasız şekliyle sahnelenecektir. Çok sayıda Rus, İngiliz, Amerikalı, İtalyan, Polonyalı ve Türk kökenli yazar, araştırmacı, Komutan, tarihçi ve diplomatın ağzından Çerkeslerin sürgünü ve sürgün sırasında yaşananlarla ilgili bazı söylemleri birer cümle veya paragraf halinde sunduğumuzda sorunu daha iyi kavramak mümkün olacaktır. ÇAR I.PETRO-1722 : "Rusya'nın çıkarları için mümkün olabildiği kadar İstanbul'a ve Hindistan'a yaklaşmak lazımdır. Buraları elinde tutan Dünya'ya hükmeder. Bunun için de ne gerekiyorsa onu yapmalıyız..." PRENS BARYATİNSKİ (Çar Naibi): "Karadenizin kıyılarını bir Rus denizi ve toprağı haline getirmek için dağlıları kıyıdan temizlemek zorundaydık. Dağlı Çerkeslere ulaşabilmemize engel olan Kuban ötesi halkların da tümüyle yerlerinden kaldırılması gerekiyordu." GRAND DÜK MİCHAEL: " Dağlılar teslim olmuyor diye biz görevimizi yarıda bırakamazdık. Yarısının temizlenebilmesi için öbür yarısının yok edilmesi gerekiyordu." KAFKASYA ORDULARI KURMAY BAŞKANI MİLYUTİN: "..Dağlıları, zorla ve bizim istediğimiz yerlere göndermeliyiz. Gerekiyorsa Don yöresine sürmeliyiz. Bizim esas gayemiz Kafkas dağlarının eteklerindeki bölgelere Rusları yerleştirmektir. Ancak bunu şimdiden dağlılara hissettirmeyelim..." M.İ. BENYUKOV: (Dağlılara karşı savaşan ve anısını yazan): "Batı Kafkasya'nın iskanı ile ilgili resmi projenin uygulanmasından sorumlu Kont Yevdokümov, Kuban bölgesiyle pek ilgilenmiyordu. Çok pahalıya mal olan savaşı bitirebilmek için bütün dağlıların denizin karşı tarafına kovulması O'nun hedefiydi. Kuban ötesinde kalanların da tehlikeli olma ihtimaline karşın, sayılarının azaltılması ve yaşam şartlarından yoksun kılınmaları için her çareye başvurmaktı." KONT YERDOKÜMOV'un Savaş Bakanlığı'na 1863 Kasım ayında gönderdiği yazıda "Batı Kafkasların fethi ile ilgili plan açısından şimdi de kıyı şeridini temizlemeliyiz..." (Devlet Tarih Arşivinden) Rus Tarihçi SULUJİYEN: "Dağlılar teslim olmuyor diye biz davamızdan vazgeçemezdik. Silahlarını alabilmek için yarısının kırılması gerekti. Kanlı savaşta bir çok kabile tümüyle yok oldu. Ayrıca,çoğu anneler bize vermemek için kendi çocuklarını öldürüyorlardı..." Rus Tarihçi ZAHARYAN : "Çerkesler bizi sevmezler. Biz onları, özgür çayırlarından çıkardık. Avullarını yıktık. Bir çok kabile tümüyle yok edildi..." Rus Tarihçi Y.D. FELİSİN: "Bu, gerçek ve acımasız bir savaştı. Yüzlerce Çerkes köyü ateşe verildi. Ekin ve bahçelerini imha için atlara çiğnettik, sonuçta bir harabeye dönüştü." KONT LEV TOLSTOY: "Köylere gece karanlığında dalıvermek adet haline gelmişti. Gece karanlığının örtüsü altında Rus askerlerinin,ikişer üçer evlere girmesini izleyen dehşet sahneleri öylesineydi ki, bunları hiçbir rapor görevlisi aktarmaya cesaret edemezdi..." Muhaliflerden N.N. RAYEVSKİ:" Bizim Kafkasya'da yaptıklarımız, İspanyolların Amerika topraklarında yürüttükleri savaşların olumsuzluklarının aynısıydı. Dilerim ki, Yüce Tanrı Rus tarihinde kan izlerini bırakmasın..." Çar II. ALEXANDRE'nin Kont Yerdokümov'a kutlama mesajında : "Üç yıl içerisinde Batı Kafkasya'ya boyun eğdirilerek uyuşmaz yerli halkları temizleyip çıkardınız. Uzun yıllar süren kanlı savaşın zararlarını kısa sürede bu verimli topraklardan çıkartabiliriz..." JAN KAROL: "Rusya'nın Kafkasya'yı fethi, çağımızın barbarlık tarihinin en feci tablosunu oluşturur. Kafkas dağlılarının direnişini kırabilmek için 60 yıllık askeri terör ve kıyım gerekti..." HAKHURAT Ş.Y.- LİÇKOV L.S. "Adegeya isimli kitaplarında: "Çarlık yönetimi, yüz binlerce Çerkesi Kafkasya'dan sürgün etti. Kanlı savaşla dağlı halkları vatanlarından kovarak yok ettiler..." Rus Çarları tarafından çok önceleri planlanan ve adım adım gerçekleştirilen Çerkeslerin tarihi topraklarından sürülüşü olayı tarihin ender kaydettiği acılar ve ızdıraplarla doludur. Olayı yaşayan komutan, konsolos, gazeteci ve seyyahlara ilaveten konuyu araştıran tarihçilerin sürgün olayıyla ilgili görüşler de özetle şöyledir: GRAND DÜK MİCHAEL: Savaşın sonlarında Kafkasya'ya geldiğinde, Çerkes beylerinin ziyaret edip, mağlup olduklarını, Rus yönetimini kabul ederek kendi topraklarında yaşamalarına izin verilmesini istediklerinde verdiği cevap: "Size bir ay süre veriyorum. Bir ay içerisinde ya Kuban ötesinde gösterilecek yere gidersiniz ya da Osmanlı topraklarına gidersiniz. Bir ay içerisinde sahile inmeyen köylüleri ve dağlıları savaş esiri sayıp ona göre işlem yapacağız." Y. ABRAMOV- Kafkas Dağlıları kitabında: "O zamanlar dağlıların başına gelenleri anlatmaya sözcüklerin gücü yetmez. Binlercesi yollarda, binlercesi açlık ve sefaletten öldüler. Kıyılar ölü ve ölmek üzere olan insan doluydu. Annesinin soğumuş cesedinde süt arayan yavrular, donup öldüğü halde çocuğunu kucağından bırakmayan analar ve sırf ısınmak için sıkışarak yattıkları yerde birlikte donarak ölen gruplar, Karadeniz sahilinde olağan manzaralardı..." Rus İ. DZAROV : " Osmanlı'ya göç etmek üzere yola çıkanların yarısı bile oraya ulaşamadı. Bu denli bir perişanlık insanlık tarihinde çok azdır." Rus St.PETERSBURG GAZETESİ : "Savunmaları ile ölümsüzleştirdikleri sahillerden kaçış başladı. Çerkesya artık yok. Dağlardaki artıkları da askerlerimiz yakında temizleyecek ve savaş kısa zamanda sona erecek..." Fransız FONVİLL: "Gemicilerin gözü doymuyordu. 50-60 kişilik gemiye 200-300 kişi alıyorlardı. Biraz su ve ekmekle yola çıkmışlardı. 5-6 günü aşınca bunlar tükeniyor ve açlıktan salgın hastalıklara yakalanıyorlar, yolda ölüyorlar ve onlar da denize atılıyorlardı. 600 kişiyle çıkan gemiden ancak 370 kişi sağ çıkabilmişti." Polonyalı Albay TEOFİL LAPİNSKİ: "Göçmenlerin sorunu felakete dönüşüyor. Açlık ve hastalık had safhada. Trabzon' gelen 100.000 kişi 70.000 kişiye indi. Samsun'a 70.000 kişi indi. Günlük ölü sayısı 500 kişidir. Trabzon'da bu sayı 400 kişidir. Gerede Kampı'nda 300 kişi, Akçakale ve Sarıdere'de günlük ölüm 120-150 kişi arasındadır. İtalyan Dr. BARAZZİ'nin raporlarında şu ibareler dikkat çekicidir (İnsanlar,uzun süre bitkiler,bitki kökleri ve ekmek kırıntılarıyla hayatta kalmaya çalışıyorlar." Rus Araştırmacı A.P.BERGE: " Novorovski koyunda 17.000 kadar dağlının toplandığı kıyıda gördüklerimi unutamam. Onların bu durumunu görenler Hıristiyan da olsa, Müslüman da olsa, Ateist de olsa dayanamaz, çökerdi. Kışın soğuğunda, karda evsiz, yiyeceksiz ve doğru dürüst giyeceksiz bu insanlar tifo, tifüs ve çiçek hastalığının pençesindeydiler. Anasız kalmış çocuklar ölmüş annelerinin göğsünde süt arıyorlardı... Rus tarihinin yüz karası olan bu acılı sayfa Adige tarihi açısından büyük zararlara yol açtı. Sürgün, sosyal, ekonomik ve kültürel gelişmelerinin tarihini ve politik bir birlik olma sürecini uzun yıllar kesintiye uğrattı." Tercüman-ı Ahval ve Tasvir-i Efkar GAZETELERİ: "Ruslar, Kafkasya'nın tamamını yerle bir ettiler. Köyleri ateşe verdiler. Savaştan sonra da yerli halkları vatanlarından sürüyorlar, onlar da terkediyorlar..." İng.Elçi LORD NAPİYER: "Çerkeslerden boşaltılan yerlere derhal Slavlar veya başka Hıristiyanlar yerleştiriliyorlar." İng. Konsolos GİFFORD PALGRAVE: "17 Nisan 1867 günü tüm Abhazya'yı dolaştım. Rus olmamaktan başka bir suçu olmayan Abhaz halkının böylesine yok edildiğine ve ülkenin tahrip edildiğine tanık olmak çok acı verici..." İng. Konsolos R.H.LANG : "Samsun'dan çıkan 2718 yolcu Kıbrıs'a geldiğinde 853 kişi ölmüş ve diğerleri de ölüden farksızdı. Günlük ölüm sayısı 30-50 arasındadır" İngiliz Parlamenter M. ANSTEY'in Parlamentoda ki konuşması : "İngiltere'yle ticari ilişkiye girmeye inandırılmış,İngiliz yandaşı yapılmış olan Çerkesya'ya ihanetle suçluyorum sayın Lord Palmeston'u. Hindistan'daki çıkarlarımızla beraber Bağımsız Kuzey Kafkasya'yı bilerek ve iterek Ruslara teslim ettiğiniz için aynı zamanda İngiltere'ye de ihanet ettiniz..." Lord PALMESTON 8 yıl sonra aynı parlamentoda konuşurken şunları der: "Sayın Lordlarım, Çerkesleri kendi başlarına büyük felaketlerle baş başa bıraktığımız doğrudur. Oysa, biz onlardan yardım istedik ve onları büyük fedakarlık ölçüsünde de kullandık..." Çerkes sürgünü olayını, nedenlerini, Osmanlı İmparatorluğu'nun politikalarını iskan şekillerini ve sayısını inceleyen araştırmacıların görüşleri de özetle şöyledir : PINSON: "Karadeniz sahilinde Çerkeslerin ölüm oranı % 50'ye yakındır. Sırf Trabzon'da 53.000 kişi öldü. Savaş artığı "yüzen mezarlar" olan gemilerden kaç tanesinin battığı bilinmiyor. Kafkasya'dan Balkanlara sürülen aile sayısı 70.000 ailedir. Edirne: 6.000, Silistre-Vidin: 13.000, Niş-Sofya: 12.000, Dobruca-Kosova-Priştina-Svista: 42.000 ailedir. Yaklaşık 350.000 kişi. Ölüm oranı daha az ve % 15-20 dolaylarındadır..." Prof. Kemal KARPAT: "Ruslar, Çerkesleri tamamen imha ederek dağların iç kesimlerine, Çerkes mevzilerine doğru adım adım ilerlediler. Teslim olanlara 3 seçenek sundular: a)Kuban vadisine gitmek, b) Çar ordusuna katılmak, c) Hıristiyan olmak. Kabul etmeyenler Osmanlı ile Ruslar arasındaki bir anlaşma uyarınca göç ettiler. 1862-1870 arasında gelenlerin sayısı 1.200.000-2.000.000 arasındadır. Sahilde ölenlerin sayısı 500.000 den az değildir. Ayrıca Balkanlara giden Çerkes sayısı da 400.000 civarındadır. Halifelik yükümlülüğü, nüfus kazanma ve iyi asker sağlama gibi hesapların olduğu biliniyor..." NEDİM İPEK: 1829'da başlayan savaş 1863'e kadar sürdü. 1864'te Çarlık hükümeti Batı Kafkasya'daki halkları bir ay zarfında Kafkasya'yı terke zorladı, Rumeli'ye 175.000 Çerkes, Anadolu'ya 600.000 kişi göçürüldü. 1867'den sonra gelenler de Tatarlar dahil 500.000 kişi kadardır. Gelenler stratejik yerlere yerleştirildi. Çanakkale ve Marmara'da Müslüman erkek azalmıştı. Oraya yerleştirildi. İstanbul'da yakın yerlerde, Suriye ve Filistin'de reisleri şehir merkezine alınıp diğerleri dağınık yerleştirildi. Geleneksel şeflerin otoriteleri kırıldı. Zamanla yerli ahaliye karışıp gittiler. ABDULLAH SAYDAM: Osmanlı'ya göçlerde çekici etkenlerden çok itici etmenler ön plandadır. Rusların ele geçirdikleri yerlerdeki Tehcir politikası, hiç değişmeden devam edip gitmiştir. Yapılan baskı ve zorlamalar beraberinde tepki olarak göçü getirmiştir. Dolayısıyla göçler Rusya'nın zulmünden kurtuluş olarak görülmüştür. Osmanlıda sırf insani açıdan kapılarını açmıştır. 1.000.000-1.200.000 Kırım ve Kafkaslı geldi. SÜLEYMAN ERKAN: Rusya, Çerkeslere tümüyle sürgün gözüyle baktığından insanları bir ay içerisinde terke zorladı. Ve dramatik sahneler limanlarda ve deniz yolunda yaşandı. Mallarını yok fiyatına elden çıkartıp günlerce vapur beklediler. Fazla yolcu ve azgın dalgalarda perişan oldular. Binlercesi yolda öldüler. Açık denizdeki deniz kazaları bilinmiyor. Rusya'nın sürgün politikası 1863'den sonra adeta SOYKIRIM'a döndü. 40-50.000 göçte mutabık iken sadece 1864 baharında 400.000 kişi geldi. Ermeniler aynı ülke içerisinde bir yerden bir başka yere tehcir edildi. Ruslar ise Çerkesleri bir daha dönmemecesine başka ülkelere sürdü. Batılıların ilgisizliği çifte standarttır. Ermeni, Pontus soykırımlarını parlamentolarına taşırken bilimsel olarak apaçık olan ÇERKES SÜRGÜNÜ'nün aynı ilgiyi görmemesi üzücüdür. Her ulusun kendi toprağında kendi kültürünü yaşayarak yaşaması esastır. Bu konuda Çerkesler herkesten çok hak sahibidirler. Ama dağınıklık herkesten çok hak sahibidirler. Ama dağınıklık aksiyon birliğini zorlaştırır. Şimdilik Çifte VATANDAŞLIK çıkar yol gibi görünüyor. 1856-1876 arası göç-sürgün rakamları farklıdır. 1.000000-1.200.000 arası gibi 1878-1914 arasında da 500.000 Çerkes geldi. Krasnodar-Lapinsk yöresine yerleştirilenlerden 1889 7a 24.000 kişinin sürülmesi PAN-SLAVİST politikaların etkisiyledir. Kuban'da 106.795 iken sayı 61.231'e düşmüştür. FAHİR ARMAOĞLU: II. Aleksandre sadece Kafkasya'daki özgürlük hareketini söndürmekle kalmadı. Çerkesleri kendi topraklarından sürmesinin nedeni onların yenilmesi olduğu kadar Rus olmayanları planlı bir şekilde Ruslaştırmadır. Nikolay İLMİNSKİ'nin fikir babası olduğu PAN-SLAVİZM'in devreye konduğu tarihlerle Çerkeslerin sürülüşü aynı tarihtir. Bu politika üç aşamalıdır. Rusya'ya karşı savaşan ve destekleyenleri savaş suçlusu sayıp sürmek, Kovulanların topraklarını Ruslara ve Rus Kazaklarına vermek, Rus olmayanları da Ruslaştırma politikası izlemek. (20.yy. Siyasi Tarihi-Süleyman) OSMANLI GÖÇ POLİTİKASI: Halife Abdülhamit annesi de Çerkes olduğu için tüm gelen Çerkesleri kabul etti. Oysa anlaşma 40-50.000 içindi. Stratejik yerlerde denge sağlama (Marmara ve İstanbul'da azalan Türk nüfusu için yerleştirmeler) Savaşlarda Müslüman erkekler yer alıyordu. Bu nedenle Müslüman erkek azalmıştı. Denge sağladı. Nüfusunu tamamladı. Balkanlarda, Suriye-Filistin'de-TAMPON- olarak kullanıldı. Güçlü asker ve özellikle gerilla eksiğini gidermede çok sayıda kullandı. Tarım alanlarını ıslah edip ekonomisini düzeltme kullandı. Zira Çerkesler hayvancılık ve tarıma yatkındı. Politik bir örgütlenmeye meydan bırakmamak için Çerkesleri bilinçli olarak dağıtarak yerleştirdi. Geleneksel olarak şeflerine bağlı ve silahlı oldukları bilindiğinden şefleri kent merkezlerine alınırken diğerleri gruplara bölünerek yerleştirildi. Başkalarına Orduda rütbe verdi. Potansiyel tehlike olmalarını baştan önledi. Böylelikle asimile edilmeleri biraz daha kolaylaştı. SÜRGÜN Yüzyıllık yaşanılmış bir sürgün gümüşsüz eğerleriyle yırtık çizmeleriyle bir gölge gibi sessiz ağır ve aksak gelip geçti dün... Atını ve kalpağını yitirmişti Sanırım maviydi gözlerindeki hüzün. Geldiği, gittiği yeri sordum, duymadığım bir dağın adıyla yanıt verdi. Dağın adı mı? Bilmem, unuttum. Refik Özdemir (Kafdağı Dergisi, Yıl: 3, Sayı: 25/26) +''+Nart
21 Mayıs Anma Etkinlikleri
21 Mayıs 1864; yaklaşık 300 yıl süren Kafkas - Rus savaşlarının sona ermesi ve Kuzey Kafkas halklarının sürgüne zorlanmasının başlangıç tarihidir. Bu tarihten sonra Çerkes halkları dünyanın çeşitli ülkelerine dağılmışlardır. Sürgün süreci içerisinde birçok insan hayatını kaybetmiş, sürüldükleri topraklarda ise hastalık, açlık ve yoksulluk gibi problemlerle karşı karşıya kalmışlardır. +''+ Çerkesler tarihleri boyunca yaşadıkları coğrafyanın da etkisi ile pek çok saldırıya maruz kalmışlardır. (Moğol, Pers istilaları gibi...) Ama Çarlık tehlikesi uzun yıllar sürecek çatışmalara gebe olmuş, Rus Çarlığının sıcak denizlere inme politikası sebebiyle bu tehlike büyük bir savaşa dönüşmüştür. Çerkeslerin, bulundukları jeopolitik konum nedeniyle ortaya çıkan bu savaşlar yıllar boyunca Çerkes halkının kaderi olmuştur. Bu savaşlarda Çerkes halkının büyük bir kısmı yok olmuş, kalanlar ise kendi topraklarından sürülmeye zorlanarak yok olmaya mahkûm edilmişlerdir. İnsanlık Tarihi bir çok savaş ve soykırımla doludur. Tarihte bilinen ilk soykırım ve bunun sonucunda yaşanan sürgün olayı Firavun II.Ramses zamanında Yahudiler'in Mısır topraklarından sürülmesi ile meydana gelmiştir. Bu olay yaklaşık bir milyon insanın yaşadıkları topraklardan zorla göç ettirilmesi ile ortaya çıkmıştır. Yaşanan sürgün - o zamanki şartlar ele alındığında - güç koşullarda yayan olarak ve birçok insanın hayatına mal olarak gerçekleşmiştir. Günümüze doğru gelindiğinde Filistin halkının sürgün ile karşı karşıya kalması da buna örnek olarak gösterilebilir. 21 Mayıs sadece Çerkes tarihinin değil, insanlık tarihinin de en büyük trajedilerinden biridir. Çerkesler'in Anayurtlarından sürgün edilmesi, sistematiği, kapsamı ve kayıpları açısından modern tarihin belki de en büyük soykırımıdır. Bu trajedi, büyüklüğüne karşın, maalesef uluslararası kamuoyunda yeterince bilinmemekte ve tanınmamaktadır. Bunun bir nedeni de, 21 Mayıs'ın bizim tarih bilgimiz ve bilincimizde yeni yer edinmesidir. Bunun bir göstergesi de, yakın tarihimize kadar geniş katılımlı organizasyonların düzenlenememesidir. Türkiye diasporasında düzenlenen ilk geniş çaplı anma etkinliği 1989 yılında Ankara'da düzenlenen "125.yıl sürgün Anma Törenleri"dir. Daha önceki yıllarda gerek 21 Mayıs'ın anlam ve önemi ile ilgili bilgilerimizin yetersiz oluşu ve gerekse Türkiye'nin siyasal durumu nedeniyle anma etkinlikleri geniş katılımlı olarak organize edilememiştir. 1989 yılında düzenlenen bu anma töreninde Anavatanla koordinasyon sağlanarak, Anavatandan gelen katılımcılarla gerçekleştirilen bu tören büyük yankılar uyandırmşıtır. Bu tarihten sonra da Türkiye'nin çeşitli yerlerinde 21 Mayıs, Çerkesler'in Anavatanlarından sürülmelerinin yıldönümü olarak anılmaya başlanmştır. Geçtiğimiz senelerde Anavatanda yapılan törenlere bakacak olursak; 21 Mayıs günü Adıge ve Rus bayraklarının üzerlerine birer siyah bant takılır ve bayraklar yarıya indirilir. O gün Alkollü içki satışı yasaktır, hükümet tarafından düzenlenen törenlerde sürgün anıtına konulan çelenk ile etkinlikler başlar, bunu takiben 21 Mayıs gününün anlamı, savaşın sonuçları, tarihimizdeki önemi, bugün gelinen nokta çeşitli konuşmalar ve paneller ile ortaya konur. Katılan kadınların başları kapalı vaziyette ve koyu renk elbiseleriyle, erkekler ise kalpakları ile, günün anlam ve önemini ifade eden bir matem havasında törende yerlerini alırlar. Geçmişteki savaşlarda yitirilen insanların ardından yapılan törenler ve anma etkinliklerinin nasıl yapıldığını ancak yazılı olmayan kaynaklardan yani ağıtlar ve söylencelerden çıkarabiliriz. Mesela yitirilen bir savaşçının ardından o kişinin öldüğü/savaştığı yerden geçen bir kimsenin onun için yazılmış bir ağıtı söylediği ve onun anısına saygısını bu şekilde gösterdiğine dair bulgularımız vardır. Eğer o bölgeden geçen; bir topluluk ise, atlarından inerek kalpaklarını çıkararak hep bir ağızdan ağıtlar söyleyerek anma törenini gerçekleştirirlerdi. Başka milletlerin anma törenlerine bakıldığında da benzer örneklerle karşılaşılabilir. Bask bölgesinde yaşayan halkın uğramış olduğu saldırılar ve yapılan savaşlar sonucu kaybettikleri insanları anma törenleri, önceleri Gernika ağacının (Bask dilinde: Gernikako Argola) altında, şimdilerde ise Anayasa Meydanında yapılıyor. Bu törenlerde geleneksel kıyafetler giyiliyor. Toplanan grup, saygı duruşunda bulunuyor ve günün anlam ve önemini belirten konuşmalar yapılıyor. Bir başka örnek de Hiroşima'dır. 6 Ağustos 1945' te Hiroşima'ya atılan atom bombasının yıkıcı etkileri nedeniyle çok sayıda insan yaşamını kaybetmiştir. Bu yüzden bu günde anma törenleri yapılmaktadır. Bu törenlerde; bombanın atılmış olduğu yere yapılan Barış Parkında toplanılarak, ölenlerin sayısınca mum yakılır ve gruplar halinde, parkın tam karşısındaki "Mozo le" nin önüne kadar yürünüp saygı duruşunda bulunulur. Bu günde, dünyanın çeşitli bölgelerinden çocuklar, özel bir tarzda katlanarak yapılan kağıt kuşları, Hiroşima Barşı Parkında bulunan "Çocukların Barşı Anıtı" na konmak üzere, buraya gönderir. Halkların tarihlerinde yer alan bu tip özel ve anlamlı günlerin anılması gerekliliği tartışılmaz bir gerçektir. Fakat bu gereklilik gençlere yeterince anlatılamamaktadır. Bunun kanıtı olarak Çerkes gençlerinin durumu örnek gösterilebilir. Gerek içinde bulunduğumuz ülkenin siyasi koşulları, gerekse günümüz gençliğinin bilinçsizliği 21 Mayıs'ın anlamından bihaber olunmasında etkin olmuştur. Yaşadığımız ülkede kendi kimliğimizin bile, yeterince bilinmeyişi büyük bir sorundur. 21 Mayıs anma etkinlikleri bulunduğumuz ülkeler tarafından daha iyi anlaşılmamızı, tanınmamızı sağlamakta önemli rol oynayabilirler. Dolayısıyla bu güne gereken önemi vermek hepimizin toplumsal sorumluluğudur. Bu günü hem daha iyi kavrayabilmek, hem de kavratabilmek için yapılacak olan etkinliklerde azami katılımı sağlamak, bu yolda kendi insanımızı bilinçlendirmek şarttır. Bu yolla, yapılacak olan etkinliklerin kitle iletişim araçları kullanılarak daha geniş katılımı sağlamak amacıyla tanıtılması ve 21 Mayıs'ın anlam ve öneminin vurgulanması, kendimizi ifade edebilmemizin en önemli yollarındandır. Aynı zamanda, yapılacak olan paneller ve konferanslar ile 21 Mayıs hakkında insanlarımızı daha çok bilgilendirmek de bu yolda atılacak büyük bir adım olacaktır. Bu yolla, insanlarımızın kendilerini sorgulamalarını, tarihimizde yaşanan olayları daha iyi değerlendirmelerini sağlamak ve her geçen yıl, bir önceki yıla oranla daha çok bilinçlenmek, daha çok okumak ve bilgi edinmek, bilmeyenlere bildiklerimizi aktarmak hedef olmalıdır. Etkinliklerimizi, geleneklerimizin gerekleri çerçevesinde düzenlemek de önemli bir noktadır. Tarihimize ve kültürel kimliğimize sahip çıkmanın temeli, halkımız için önemli olan bu ve bunun gibi özel günlerimize, gereken önemi vermekten geçer. Çerkes sürgünün bu 138. yılında, tüm insanlarımızı bilinçlenmeye ve bu günün kederini paylaşmaya çağırıyoruz.+''+Ömür Enes
Erol Bilbilik’e Cevap
DEMOKRATİK ÇERKES PLATFORMU'NUN KAREN FOGG İLE DERİN İLİŞKİSİ AB'nin Çerkes sürgününü anma oyunu Karen Fogg' la derin ilişki içindeki Demokratik Çerkes Platformu, 19 Mayıs'ı "Sürgünü anma günü" ilan etti. 21 Mayıs 1864'te sona eren Rus-Kafkas Savaşı'ndan 138 yıl sonra, Çerkes sürgünü anma gününün gündeme getirilmesi, AB'nin Türkiye'yi Yugoslavya gibi bölme çabasının bir parçasıdır. EROL BİLBİLİK (E. Deniz Binbaşı) Demokratik Çerkes Platformu'nun 19 Mayıs 2002 tarihli Milliyet'te, "Sürgünde Yas" başlıklı bir ilanı yayınlandı. Bu ilan büyük boy olarak sokaklardaki panolarda da sergilendi. İlanda, "1864 Çerkes Sürgünü'nü ve sürgün yollarında ölen sevdiklerimizi anmak üzere 19 Mayıs 2002 Pazar günü saat 20.00'de İstanbul/Üsküdar'da Kız Kulesi karşısında denize çiçek bırakacağız" deniyor.21 Mayıs 1864'te sona eren Rus-Kafkas Savaşından 138 yıl sonra Çerkes sürgünü anma gününün gündeme getirilmesi ve bunun her yıl kutlanmasının yolunun açılmış olması, menhus bir planın parçasıdır. Çerkes sürgün gününün anılması Demokratik Çerkes Platformu'nun (DÇP) 138 yıl sonra mı aklına gelmiştir? Rus Kafkas Savaşı 21 Mayıs günü sona ermişti. Sürgün günü olarak 21 Mayıs yerine neden 19 Mayıs seçilmiştir? Çerkesler, 138 yıldan bu yana Türkiye, Suriye, Ürdün, İsrail, Rusya, Yugoslavya, Almanya, İngiltere, Fransa ve ABD'de yaşadıklarına göre DÇP, o ülkeler adına da bir sürgünü anma günü kampanyası başlatmakta mıdır? "Sürgünü anma günü"nün gündeme getirilişinin, Türkiye, Rusya, Irak, İran, Suriye ve Orta Asya Cumhuriyetleri arasındaki ilişkilerin en iyi olduğu bir döneme rastlaması bir tesadüf müdür? Sonuç olarak, Sürgünü anma gününün ilerde "Çerkes soykırımını anma günü"ne dönüştürülmesi ve Rusya'ya karşı bir koz olarak kullanılması veya ABD ve AB'nin Kürtler için dayattığı "özgürlükler"in Çerkesler için de gündeme getirilmesi planlanmaktadır. FOGG-DÇP BULUŞMASI DÇP'nin AB Temsilcisi Karen Fogg'la yaptığı görüşmeler bilinmese söz konusu değerlendirmelerin gerçekçi olmadığı kanısına varılabilir. Ne var ki, DÇP, Karen Fogg ile derin ilişkiler içindedir."DÇP Çalışma Grubu" üyeleri ve Kaf-Der yöneticilerinin talebi üzerine 6 Kasım 2001'de Karen Fogg'la AB Büyükelçiliği binasında bir toplantı yapıldı. Toplantıya DÇP'den Fuat Uğur, ODTÜ Ekonomi Bölümü Başkanı Erol Taymaz, Kaf-Der Başkanı Muhittin Ünal ve Doç. Dr. Ayhan Kaya katıldı. Fuat Uğur, Fogg'a Çerkes faaliyetleriyle ve sivil toplum örgütü olarak tanıttığı DÇP'yle ilgili detaylı bilgi verdi. DÇP'nin bin denekli "Türkiye'de Çerkes kimliği" başlıklı sosyolojik araştırmasını anlattı ve araştırmanın anket broşürüyle DÇP'nin yayınladığı deklarasyonun İngilizce çevirisini takdim etti. Kaf-Der Başkanı Muhittin Ünal, Dernekler Yasası ile getirilen sınırlamalardan şikâyet etti. 2002 yılında gerçekleştirilmesi düşünülen uluslararası bir sempozyum projesini aktaran Muhittin Ünal, Fogg'dan destek talebinde bulundu. FOGG: ÇERKESLERİ ÇOK ÖNEMSİYORUZ Konuşmaları dinledikten sonra Fogg şu açıklamalarda bulundu: "Çerkesler'i çok önemsiyoruz, Çerkesler ve Balkan göçmenleri Türkiye'nin en önemli reformist güçleridirler. Türkiye'deki etnik gruplar için azınlık tanımının kullanılması doğru değildir. Bu tanım Avrupa'da terk edilmeye başlanmıştır, günümüzde Avrupa'da 'çok kültürlülük' kavramı da yerini, 'kültürel çoğulculuk' kavramına terk etmiş bulunmaktadır. Etnisitenin yaşadığı sorunlar AB'nin ilgi alanındadır ve biz sizlere bu çalışmalar doğrultusunda elimizden gelen desteği sunmaya hazırız. Avrupa'nın kültürel ve dilsel çeşitliliği bir zenginlik ve yaratıcılık kaynağı olarak görülmektedir. Çeşitliliği korumak AB için önemli bir görevdir."Her anadil, ister 1000 kişi, ister 100 milyon kişi tarafından konuşulsun aynı derecede önemlidir. Nispeten daha az kullanılan dil, Avrupa için bir zenginleşmedir. Sarddinyla, Sorb, Sami, Gal, Galiçya, Katalan, Greko dilleri vardır ve 40 milyondan fazla insan bu dilleri konuşmaktadır. Az sayıda insanın konuştuğu bu dillerle bilgi ve eğitimi desteklemeye yönelik MERCATOR adlı bir özel AB programı vardır. Kırktan fazla bu türden dil vardır ve AB'nin genişlemesiyle bunların sayısı hızla artacaktır. Türkiye Avrupa Birliği'ne katıldığında Lazcadan, Süryanice'ye, Çerkesçe'den Kürçe'ye kadar ve eğer yaşamaya devam ederse başka pek çok dil bunların arasına girecektir. "Avrupa Komisyonu 2001 yılının 'Avrupa Diller yılı: Birlik = Çeşitlilik' olarak ilan edilmesi doğrultusunda bir öneri sunmuştur. Oysa halen Türkiye'de Anayasa'nın 26 ve 28. maddeleri dilde yasaklamayı öngörmektedir. Bu konuda bir an önce yapıcı bir tartışmaya girilmesi gereklidir. Hem Demokratik Çerkes Platformu'na hem de Kaf-Der'e yapacakları somut çalışmalarda destek vereceğiz, kültürel çalışmalar ve dil üzerine geliştirilecek tüm projelerin bütçeleriyle birlikte bana sunulması gerekmektedir." Sayın Erol BİLBİLİK "AB'nin Çerkes Sürgününü anma oyunu" başlıklı yazınız hk. AYDINLIK dergisinin 2 Haziran tarihli nüshasında yer alan yazınızı hayretler içerisinde okudum. İki sene önce Ankara'da Milli Kütüphanede düzenlenen panelinizi izlemiş ve farklı şeyler düşünmüştüm. Yazınız "demek ki yanılmışım" dedirtti. Teşekkür ederim. Bu konuyu işlemeden önce sorma ve araştırma gereği duysaydınız Çerkes Sürgünü konusunu ve tarihini öğrenmiş olur ve böylelikle okurlarınıza da yarar sağlardınız. Demokratik Çerkes Platformu adına İstanbul'dan gelen arkadaşlarla birlikte sayın Karen FOGG'u bürosunda ziyaret edip ilk ve son kez görüştüm. Görüşme sırasında konu olan Dernekler Yasası değişikliği, bir sır değildir ve aynı konuyu çok daha detaylı olarak Meclis'teki tüm parti ileri gelenlerine ve 50 'den fazla parlamentere de iletmiş bulunmaktayım. Kültürel çalışmalara destek konusu ise, evrensel kültürün önemli bir parçası olan ve günümüzden 5000 yıl önce Maykop'ta maden çağına imzasını atan ve Anadolu arkeolojisinde önemli payının bulunduğu bir çok bilim adamınca kabul edilen bir halkın kültürünün layık olduğu şekliyle tanıtılabilmesi adına, tüm kültürlerin yaşaması gerektiğine inanan her merci ile konuşulabilir bir konudur. Kaldı ki, Avrupalıların desteğini almak için ille de Karen Fogg'dan yardım istemek gerekmiyor. Bu gün Avrupa'nın çok sayıda kentinde bizim gibi Dünya Çerkes Birliği'nin kurucusu olan kardeş kültür derneklerimiz vardır. Onlar kanalıyla da aynı konular görüşme konusu edilebilirdi. Ama biz öküzün altında buzağı aramadığımız için, gizlimiz saklımız olmadığı için görüşmekte hiçbir sakınca görmedik. Bundan sonra da görüşmek gerekirse, demokrat ve laik görüşlü diyaloglardan yana bir kişi olarak yine görüşmekte sakınca görmem. Gelelim öğrenmek istediklerinize, 1- Çerkes Sürgünü anma törenlerine, Karen Fogg'dan çok önceleri 1978'li yıllarda başladık ve 1991 yılından beri düzenli olarak her yıl panel, açık oturum, konferans ve anma törenleri düzenleyerek devam ediyoruz. Tümü de devletimizin malumudur. Bu konuda yayınlanmış dergi ve kitapları biraz karıştırsaydınız, birlikte yaşadığınız 5 milyonu aşkın bir halkın tarihi sorunlarına birazcık duyarlılıkla yaklaşsaydınız böyle yanılgılara düşmezdiniz. 2- Geçmiş yıllardaki örneklerine bakarsanız, etkinliklerin, 21 Mayıs tarihine en yakın hafta sonunda yapıldığını kendiniz tespit eder ve 19 Mayıs'ın özel anlamıyla ilgilendirmezdiniz. Kaldı ki, 19 Mayıs tarihinin özel anlamı kimsenin tekelinde değildir. Ayrıca, bu ülkenin vatandaşları olarak o günlerde yollara çıkan, cephelere koşan kadroları ve Kurtuluş Savaşı'nın hazırlık dönemini iyi incelemiş olsaydınız bunları yazmanızın ne kadar gereksiz olduğunu kendiniz de takdir ederdiniz. 3- Saydığınız ülkelerdeki derneklerimizde aynı gün ve aynı saatlerde değişik boyutlarda sürgünü anma törenleri yıllardan beri yapılmaktadır. Zira, o gün dünyada yaşayan tüm Çerkeslerin kara günüdür. 4- Çerkes Sürgününü anmanın bir çok ülkenin ilişkisini neden bozacağını anlamak kabil değildir. Yapılan söz konusu törenlere, saydığınız devletler üst düzey temsilcilerle katılmakta hiçbir sakınca görmemektedirler. 5- Türkiye'nin Rusya Federasyonu ile ilişkilerini zedeleme ihtimalini ima ediyorsunuz. Siz müsterih olun. Rusya Federasyonu bu konuda sizden çok daha rahat. Bir çok Rus tarihçisi ve aydını sayısız eserler verdiler ve eserlerinde Çerkes halklarına uygulanan soykırım ve sürgünü net bir şekilde ortaya koydular. Ayrıca, Rusya Federasyonu içerisindeki Cumhuriyetlerimizde 21 Mayıs günü anma tarihi olarak belirlenmiş olup o gün zorunlu iş günü değildir, dileyen törenlere katılır dileyen işine gider. 6- Bilmediğiniz bir başka konuyu daha belirtmek isterim. Dünyada mevcut Adıge-Abhaz halklarınca kurulmuş olan Çerkes Kültür derneklerinin ortak kuruluşu olan ve merkezi halen, Rusya Federasyonuna bağlı Kabartay-Balkar Cumhuriyeti'nin başkenti, NALÇIK'da bulunan DÜNYA ÇERKES BİRLİGİ' nin girişimi ile UNPO 'nun 15 Temmuz 1997 tarihli 5. Genel Kurulunda ; "19.Yy.da Çerkes ulusuna soykırım ve sürgün uygulandığını, çıkarılacak bir yasayla Çerkesler'e sürgünde yasayan halk statüsü, çifte pasaport - çifte vatandaşlık hakkı ile Anavatanlarına özgürce geri dönüş hakkı tanınmasını" isteyen bir karar alınmış ve Rusya Federasyonu Devlet Başkanlığına tebliğ edilmiştir. DÇB'nin Genel Kurullarında 1991'den itibaren alınan benzeri kararlardan birisi kendisine tebliğ edildiğinde, o zamanın Rusya Federasyonu Devlet Başkanı Yeltsin, sürgünün 130. yıldönümünde yayınladığı bir bildiriyle " Çerkes halklarının Çarlık rejimi tarafından mağdur edildiğini, uğranılan haksızlığın uluslararası kurallara göre giderilmesi gerektiğini" dünya kamuoyuna ilan etmiş ve ardından da dönüş yasaları yürürlüğe konulmuştur. Sonuç olarak AB ve Karen Fogg ile sizin kavganız olabilir ve bunu anlarım. Ama uzaktan yakından ilgisi olmayan, 138 yıldır süren bir sorunumuzu ille de Avrupalıların tezgahı imiş gibi göstermeye hakkınız yoktur. Basın ahlak yasası, asgarisinden hakkaniyet ve asker mertliği, cevabımın ayniyle neşrini gerektirir. İyi günler dileğiyle. Ankara, 18.06.2002 Muhittin ÜNAL Kaf-Der Genel Başkanı Kaynaklar : http://www.aydinlik.com.tr/arsiv/2002/06/09/anasayfa.htmlMuhittin Ünal
21 Mayıs’ın Düşündürdükleri
Bilindiği gibi Çerkes halkı, 138 yıldan bu yana Türkiye, Ürdün, Suriye, İsrail, Mısır, Lübnan ve daha bir çok bölgede, anavatanları Kafkasya'dan ayrı yaşamak zorunda bırakılmışlardır. 1570 - 1864 yılları arasında, anavatanlarında özgürce yaşamak arzusuyla çok büyük mücadeleler veren halkımız, Çarlık Rusya'sının baskılarına daha fazla dayanamamış ve Osmanlı- Rus çıkarları doğrultusunda, çoğunluğu Anadolu'ya olmak üzere bir çok bölgeye dağıtılmışlardır. Özellikle 1863-1864 yılları, sürgünün en yoğun yaşandığı yıllardır. +''+ Çarlık Rusya'sının soykırım olarak nitelendirilebilecek yayılmacı politikası sonucunda, Kafkas halkının % 80-85'i kendi iradeleri dışında, yetersiz ve çok zor koşullarda, Karadeniz'de Osmanlı limanlarına sürülmüşlerdir ve ne yazık ki, nüfusun % 30 kadarı olumsuz koşullar nedeniyle yollarda ve götürüldükleri limanlarda can vermiştir. Gerek Rusya'nın, Çerkes halkının özgürlüklerine düşkünlüklerini bir tehlike olarak görmesi ve Karadeniz kıyılarında söz sahibi olmak istemesi, gerekse Osmanlı'nın kendi çıkarları doğrultusunda aldatmacı yaklaşımı sonucunda, ülkelerinden uzaklaştırılan Kafkas halkı, sürüldükleri bölgelerde de coğrafi bir bütünlük içerisinde bırakılmamışlar, Osmanlı'nın uyguladığı iskan politikası sonucunda farklı bölgelere hatta ülkelere dağıtılmışlardır. Bu parçalanmış yaşamın getirdiği en büyük sorun, kültürün ve dilin yok olmaya yüz tutmasıdır. Bugün neredeyse 25 yaşın altındaki arkadaşlarımızın büyük çoğunluğu anadilini bilmiyor. Zira, bu kültürel asimilasyonun önüne geçilebilmesinin tek yolu, Kafkasya temeline dayanan bir yaşamdır. "Kafkasya temeline dayalı" derken, anavatanla bir şekilde bağlantılı bir yaşamdan söz ediliyor. Bu anlamda, kurulabilecek en birincil bağlantı DÖNÜŞ'tür. Çünkü dönüş, 1864'ten bu yana, yani sürgün sözcüğü her dile geldiğinde, yüreğimizde duyduğumuz acının hemen sonrasında, yüzümüzde beliren umut ışığının ifadesidir. 21 Mayıs 1864'den sonra Abhazya, Adigey, Kıyı Boyu Şapsığ ve Karaçay -Çerkes nüfusunun büyük çoğunluğu, sürgünden nasibini almış ve azınlık durumuna düşmüştür. Bu nedenledir ki, "en kısa zamanda en fazla nüfus transferinin" gerçekleşmesi gerekmektedir. Elbette ki, ekonomi, iskan, iletişim, güvenlik gibi sorunlar, anavatanımızda da yaşanmaktadır. Fakat, bu koşulları olumlu hale getirmek, birlikte bir ulus olarak hareket etmekle mümkün olabilir ve elbette ki, şu an için, herkesten dönmesini beklememiz imkansız. Belirli bir yaşam standardını ya da gerekli koşulları sağlamak için zaman gereklidir. Fakat unutulmaması gereken, dönüşe inanmak ve dönüşü savunmak demek, hemen yarın, yeterli koşulları sağlamadan anavatana gitmek demek değildir. Tatillerimizi Kafkasya'da geçirmek, orada yatırım yapmak, Kafkasya yararına yapılan kampanyalara katkıda bulunmak, dönüşün desteklenmesi anlamına gelen çok büyük adımlardır. Yazının başında 138 yıldan bu yana anavatanımızdan ayrı yaşamak zorunda bırakıldığımız belirtilmişti. Fakat düşünecek olursak, 138 yıl önce sürüldüğümüz ve vatanımızdan ayrı yaşamak zorunda bırakılışımız doğru ama hala bu zorunlulukta olduğumuz yanlış. Çünkü kimse bize "geri dönemezsiniz" demiyor. Aksine dönüşü kolaylaştıran bir sürü hakkımız var. Dolayısıyla hala sürgündeymişiz gibi düşünemeyiz. Eğer Kafkasya'yı hiç görmeden ve dönme fikrini benimseyip bu yolda adımlar atmadan, sürgünüz diye ağıt yakıyorsak, atalarımızın 138 yıl önceki sürgününün arkasına sığınıp, bunu bahane ediyoruz demektir. Şu anlaşılmalıdır ki; biz sürgün değiliz, sürgün edilen bir halkın çocuklarıyız. Ve bu nedenledir ki diasporada yaşayan Çerkesler olarak yaşamımızı anavatanımız Kafkasya'ya yönelik sürdürmemiz gerekmektedir. Ancak bu şekilde dilimizi, kültürümüzü, gelenek ve göreneklerimizi yaşatabiliriz. Bu sene sürgünün 138. yılı anavatanımız Kafkasya'da, Türkiye'de ve Çerkeslerin yaşadığı diğer bölgelerde çeşitli şekillerde anıldı. Ama sanırım ilk kez, tam bir birlik, bütünlük içinde ve sanki tek bir yürek olarak attı kalbimiz bu 21 Mayıs'ta. Belki de artık yavaş yavaş 21 Mayısın sadece ağıt günü olmadığı, Çerkes kimliğimizi yaşatmamız için neler yapmamız, nerede yaşamamız gerektiğini düşünmeye başladık. Kefken'de ve Üsküdar'da karanfillerimizi bırakırken denize, artık nihai sonuç DÖNÜŞ bir daha çıkmamacasına yerleşti düşüncelerimize. Sonuçta, her 21 Mayısta, yaşanan büyük sürgünü, yapılan haksızlığı ve zulmü dile getirmek, çekilen acıları yüreklerimizde hissetmek, ancak dönüşe destek vererek asıl anlamını bulacaktır. Unutulmamalıdır ki, hala Abhazya'da ve Çeçenistan'da acılar dinmiş değildir. Tüm bu güçlüklerin üstesinden birlikte hareket edip, Kafkasya yararına düşünerek gelebiliriz. Bundan sonraki 21 Mayısları anavatanımızla ilişkili olarak gerçekleştirdiğimiz olumlu gelişmelerden bahsederek anmak dileğiyle... +''+Sine Göksoy
Kaf Dav Bilim Kurulu Yönetmeliği
Amaç Madde 1. Bilim Kurulunun Genel Amacı: Vakıf senedinin ikinci maddesinde yazılı amaçlara ulaşılmasını sağlamak üzere yapılacak çalışmalara bilimsel katkıda bulunmak; bilimsel inceleme ve araştırmalar yapmak / yaptırmak; bilimsel yayınları yönlendirmek ve desteklemek, karşılaşılan sorunlara bilimsel çözümler üretmektir. Kuruluş Madde 2. Bilim Kurulu Aşağıda Belirtildiği Şekilde Oluşturulur: Bilim Kurulu, Vakıf Yönetim Kurulu tarafından, biri kendi üyelerinden olmak üzere, seçilen on iki üyeden oluşur. Bilim Kurulu üyeleri; Kafkasya ve Kafkas kültürü konusundaki inceleme ve araştırmaları, eserleri, bu alandaki bilgi, deneyim ve çalışmaları ile tanınmış veya bu konulara özel ilgi duyan veya bu konudaki çalışmaları bilimsel yönden yönlendirebilecek kişiler arasından seçilir. Bilim Kurulu üyeleri, iki yıl süre ile Aralık ayında seçilir. Bir üyenin, üyelikten ayrılması durumunda yeni seçilen üye, eski üyenin süresini tamamlar. Bir üye, izleyen dönemlerde de yeniden üyeliğe seçilebilir. Bilim Kurulu kendi üyeleri arasından bir başkan, bir başkan yardımcısı ve bir sekreter seçer. Görevler Madde 3. Bilim Kurulu Aşağıda Belirtilen Görevleri Yerine Geti-rir: Kafkasya ve Kafkasyalıların tarihini, yerleşim durumlarını, özel-liklerini, nüfusunu, toplumsal, ekonomik, siyasal ve kültürel gelişme sorunlarını incelemek ve araştırmak. Kafkasya ile ilgili olarak değişik dillerde yayımlanan kitap, belge, rapor ve istatiksel bilgileri derlemek, Türkçeleştirmek, gerektiğinde başka dillere çevirtmek ve vakıf bünyesinde bir bilimsel araştırma ve dökümantasyon merkezi oluşturmak. Yapılan araştırmaların sonuçlarını rapor, kitap, broşür, dergi vb. araçlarla yayımlamak. Ülkemizde ve diğer ülkelerde mevcut üniversite, enstitü, araştırma merkezi gibi kuruluşlarla akademik işbirliği sağlamak, araştırmacı ve öğrenci değişimi programlarını geliştirmek. Çalışma alanına giren konularda ulusal ve uluslar arası seminer, sempozyum, kongre ve benzeri çalışmalar yapmak, geziler ve toplantılar düzenlemek. Yayın önceliklerini ve kriterlerini saptamak. Amacı doğrultusunda çalışmalar yapan araştırmacıları destek-lemek, çalışmalarının yayımlanmasını sağlamak, bu konuda yapılacak çalışmaları özendirmek, bu amaçla teşvik edici yarışmalar düzenlemek. Çalışma Yöntemi Madde 4. Bilim Kurulu Aşağıda Belirtilen Esaslara Göre Çalışır: Bilim Kurulu Başkanı, kurulu temsil eder ve çalışmaları yönlendirir. Başkan yardımcısı, başkana yardım eder, başkanın bulun-madığı hallerde Bilim Kuruluna başkanlık eder. Sekreter üye, kurulun yazışmalarını yürütür. Bilim Kurulu, çalışma düzenini önceliklerine göre kendi düzenler. Kurul, gündemli olarak toplanır. Başkanlık tarafından hazır-lanacak gündem, toplantıdan en az bir hafta önce üyelere yazılı olarak bildirilir. Kurul, kendi üyelerine veya vakıf üyelerine veya vakıf dışından belirleyeceği kişilere inceleme ve araştırma projeleri verebilir, bilim çalışma gurupları ve hakem heyetleri oluşturabilir. Çalışmalar sonucunda hazırlanan inceleme-araştırma eserleri ve raporlar için gerekli görüldüğü taktirde telif hakkı ödenebilir. Bilim Kurulu, yıllık çalışma programı yapar ve bu çalışma programını gerçekleştirmek için gerekli bütçeyi hazırlar, Vakıf Yönetim Kurulunun onayına sunar. Bilim Kurulu, üye tam sayısının 2/3' ü ile toplanır ve toplantıya katılanların çoğunluğu ile karar verir. Oyların eşit olması halinde başkanın bulunduğu tarafa ağırlık verilir. Kaffed
Erol Bilbilik’e Cevap
DEMOKRATİK ÇERKES PLATFORMU'NUN KAREN FOGG İLE DERİN İLİŞKİSİ AB'nin Çerkes sürgününü anma oyunu Karen Fogg' la derin ilişki içindeki Demokratik Çerkes Platformu, 19 Mayıs'ı "Sürgünü anma günü" ilan etti. 21 Mayıs 1864'te sona eren Rus-Kafkas Savaşı'ndan 138 yıl sonra, Çerkes sürgünü anma gününün gündeme getirilmesi, AB'nin Türkiye'yi Yugoslavya gibi bölme çabasının bir parçasıdır. EROL BİLBİLİK (E. Deniz Binbaşı) Demokratik Çerkes Platformu'nun 19 Mayıs 2002 tarihli Milliyet'te, "Sürgünde Yas" başlıklı bir ilanı yayınlandı. Bu ilan büyük boy olarak sokaklardaki panolarda da sergilendi. İlanda, "1864 Çerkes Sürgünü'nü ve sürgün yollarında ölen sevdiklerimizi anmak üzere 19 Mayıs 2002 Pazar günü saat 20.00'de İstanbul/Üsküdar'da Kız Kulesi karşısında denize çiçek bırakacağız" deniyor.21 Mayıs 1864'te sona eren Rus-Kafkas Savaşından 138 yıl sonra Çerkes sürgünü anma gününün gündeme getirilmesi ve bunun her yıl kutlanmasının yolunun açılmış olması, menhus bir planın parçasıdır. Çerkes sürgün gününün anılması Demokratik Çerkes Platformu'nun (DÇP) 138 yıl sonra mı aklına gelmiştir? Rus Kafkas Savaşı 21 Mayıs günü sona ermişti. Sürgün günü olarak 21 Mayıs yerine neden 19 Mayıs seçilmiştir? Çerkesler, 138 yıldan bu yana Türkiye, Suriye, Ürdün, İsrail, Rusya, Yugoslavya, Almanya, İngiltere, Fransa ve ABD'de yaşadıklarına göre DÇP, o ülkeler adına da bir sürgünü anma günü kampanyası başlatmakta mıdır? "Sürgünü anma günü"nün gündeme getirilişinin, Türkiye, Rusya, Irak, İran, Suriye ve Orta Asya Cumhuriyetleri arasındaki ilişkilerin en iyi olduğu bir döneme rastlaması bir tesadüf müdür? Sonuç olarak, Sürgünü anma gününün ilerde "Çerkes soykırımını anma günü"ne dönüştürülmesi ve Rusya'ya karşı bir koz olarak kullanılması veya ABD ve AB'nin Kürtler için dayattığı "özgürlükler"in Çerkesler için de gündeme getirilmesi planlanmaktadır. FOGG-DÇP BULUŞMASI DÇP'nin AB Temsilcisi Karen Fogg'la yaptığı görüşmeler bilinmese söz konusu değerlendirmelerin gerçekçi olmadığı kanısına varılabilir. Ne var ki, DÇP, Karen Fogg ile derin ilişkiler içindedir."DÇP Çalışma Grubu" üyeleri ve Kaf-Der yöneticilerinin talebi üzerine 6 Kasım 2001'de Karen Fogg'la AB Büyükelçiliği binasında bir toplantı yapıldı. Toplantıya DÇP'den Fuat Uğur, ODTÜ Ekonomi Bölümü Başkanı Erol Taymaz, Kaf-Der Başkanı Muhittin Ünal ve Doç. Dr. Ayhan Kaya katıldı. Fuat Uğur, Fogg'a Çerkes faaliyetleriyle ve sivil toplum örgütü olarak tanıttığı DÇP'yle ilgili detaylı bilgi verdi. DÇP'nin bin denekli "Türkiye'de Çerkes kimliği" başlıklı sosyolojik araştırmasını anlattı ve araştırmanın anket broşürüyle DÇP'nin yayınladığı deklarasyonun İngilizce çevirisini takdim etti. Kaf-Der Başkanı Muhittin Ünal, Dernekler Yasası ile getirilen sınırlamalardan şikâyet etti. 2002 yılında gerçekleştirilmesi düşünülen uluslararası bir sempozyum projesini aktaran Muhittin Ünal, Fogg'dan destek talebinde bulundu. FOGG: ÇERKESLERİ ÇOK ÖNEMSİYORUZ Konuşmaları dinledikten sonra Fogg şu açıklamalarda bulundu: "Çerkesler'i çok önemsiyoruz, Çerkesler ve Balkan göçmenleri Türkiye'nin en önemli reformist güçleridirler. Türkiye'deki etnik gruplar için azınlık tanımının kullanılması doğru değildir. Bu tanım Avrupa'da terk edilmeye başlanmıştır, günümüzde Avrupa'da 'çok kültürlülük' kavramı da yerini, 'kültürel çoğulculuk' kavramına terk etmiş bulunmaktadır. Etnisitenin yaşadığı sorunlar AB'nin ilgi alanındadır ve biz sizlere bu çalışmalar doğrultusunda elimizden gelen desteği sunmaya hazırız. Avrupa'nın kültürel ve dilsel çeşitliliği bir zenginlik ve yaratıcılık kaynağı olarak görülmektedir. Çeşitliliği korumak AB için önemli bir görevdir."Her anadil, ister 1000 kişi, ister 100 milyon kişi tarafından konuşulsun aynı derecede önemlidir. Nispeten daha az kullanılan dil, Avrupa için bir zenginleşmedir. Sarddinyla, Sorb, Sami, Gal, Galiçya, Katalan, Greko dilleri vardır ve 40 milyondan fazla insan bu dilleri konuşmaktadır. Az sayıda insanın konuştuğu bu dillerle bilgi ve eğitimi desteklemeye yönelik MERCATOR adlı bir özel AB programı vardır. Kırktan fazla bu türden dil vardır ve AB'nin genişlemesiyle bunların sayısı hızla artacaktır. Türkiye Avrupa Birliği'ne katıldığında Lazcadan, Süryanice'ye, Çerkesçe'den Kürçe'ye kadar ve eğer yaşamaya devam ederse başka pek çok dil bunların arasına girecektir. "Avrupa Komisyonu 2001 yılının 'Avrupa Diller yılı: Birlik = Çeşitlilik' olarak ilan edilmesi doğrultusunda bir öneri sunmuştur. Oysa halen Türkiye'de Anayasa'nın 26 ve 28. maddeleri dilde yasaklamayı öngörmektedir. Bu konuda bir an önce yapıcı bir tartışmaya girilmesi gereklidir. Hem Demokratik Çerkes Platformu'na hem de Kaf-Der'e yapacakları somut çalışmalarda destek vereceğiz, kültürel çalışmalar ve dil üzerine geliştirilecek tüm projelerin bütçeleriyle birlikte bana sunulması gerekmektedir." Sayın Erol BİLBİLİK "AB'nin Çerkes Sürgününü anma oyunu" başlıklı yazınız hk. AYDINLIK dergisinin 2 Haziran tarihli nüshasında yer alan yazınızı hayretler içerisinde okudum. İki sene önce Ankara'da Milli Kütüphanede düzenlenen panelinizi izlemiş ve farklı şeyler düşünmüştüm. Yazınız "demek ki yanılmışım" dedirtti. Teşekkür ederim. Bu konuyu işlemeden önce sorma ve araştırma gereği duysaydınız Çerkes Sürgünü konusunu ve tarihini öğrenmiş olur ve böylelikle okurlarınıza da yarar sağlardınız. Demokratik Çerkes Platformu adına İstanbul'dan gelen arkadaşlarla birlikte sayın Karen FOGG'u bürosunda ziyaret edip ilk ve son kez görüştüm. Görüşme sırasında konu olan Dernekler Yasası değişikliği, bir sır değildir ve aynı konuyu çok daha detaylı olarak Meclis'teki tüm parti ileri gelenlerine ve 50 'den fazla parlamentere de iletmiş bulunmaktayım. Kültürel çalışmalara destek konusu ise, evrensel kültürün önemli bir parçası olan ve günümüzden 5000 yıl önce Maykop'ta maden çağına imzasını atan ve Anadolu arkeolojisinde önemli payının bulunduğu bir çok bilim adamınca kabul edilen bir halkın kültürünün layık olduğu şekliyle tanıtılabilmesi adına, tüm kültürlerin yaşaması gerektiğine inanan her merci ile konuşulabilir bir konudur. Kaldı ki, Avrupalıların desteğini almak için ille de Karen Fogg'dan yardım istemek gerekmiyor. Bu gün Avrupa'nın çok sayıda kentinde bizim gibi Dünya Çerkes Birliği'nin kurucusu olan kardeş kültür derneklerimiz vardır. Onlar kanalıyla da aynı konular görüşme konusu edilebilirdi. Ama biz öküzün altında buzağı aramadığımız için, gizlimiz saklımız olmadığı için görüşmekte hiçbir sakınca görmedik. Bundan sonra da görüşmek gerekirse, demokrat ve laik görüşlü diyaloglardan yana bir kişi olarak yine görüşmekte sakınca görmem. Gelelim öğrenmek istediklerinize, 1- Çerkes Sürgünü anma törenlerine, Karen Fogg'dan çok önceleri 1978'li yıllarda başladık ve 1991 yılından beri düzenli olarak her yıl panel, açık oturum, konferans ve anma törenleri düzenleyerek devam ediyoruz. Tümü de devletimizin malumudur. Bu konuda yayınlanmış dergi ve kitapları biraz karıştırsaydınız, birlikte yaşadığınız 5 milyonu aşkın bir halkın tarihi sorunlarına birazcık duyarlılıkla yaklaşsaydınız böyle yanılgılara düşmezdiniz. 2- Geçmiş yıllardaki örneklerine bakarsanız, etkinliklerin, 21 Mayıs tarihine en yakın hafta sonunda yapıldığını kendiniz tespit eder ve 19 Mayıs'ın özel anlamıyla ilgilendirmezdiniz. Kaldı ki, 19 Mayıs tarihinin özel anlamı kimsenin tekelinde değildir. Ayrıca, bu ülkenin vatandaşları olarak o günlerde yollara çıkan, cephelere koşan kadroları ve Kurtuluş Savaşı'nın hazırlık dönemini iyi incelemiş olsaydınız bunları yazmanızın ne kadar gereksiz olduğunu kendiniz de takdir ederdiniz. 3- Saydığınız ülkelerdeki derneklerimizde aynı gün ve aynı saatlerde değişik boyutlarda sürgünü anma törenleri yıllardan beri yapılmaktadır. Zira, o gün dünyada yaşayan tüm Çerkeslerin kara günüdür. 4- Çerkes Sürgününü anmanın bir çok ülkenin ilişkisini neden bozacağını anlamak kabil değildir. Yapılan söz konusu törenlere, saydığınız devletler üst düzey temsilcilerle katılmakta hiçbir sakınca görmemektedirler. 5- Türkiye'nin Rusya Federasyonu ile ilişkilerini zedeleme ihtimalini ima ediyorsunuz. Siz müsterih olun. Rusya Federasyonu bu konuda sizden çok daha rahat. Bir çok Rus tarihçisi ve aydını sayısız eserler verdiler ve eserlerinde Çerkes halklarına uygulanan soykırım ve sürgünü net bir şekilde ortaya koydular. Ayrıca, Rusya Federasyonu içerisindeki Cumhuriyetlerimizde 21 Mayıs günü anma tarihi olarak belirlenmiş olup o gün zorunlu iş günü değildir, dileyen törenlere katılır dileyen işine gider. 6- Bilmediğiniz bir başka konuyu daha belirtmek isterim. Dünyada mevcut Adıge-Abhaz halklarınca kurulmuş olan Çerkes Kültür derneklerinin ortak kuruluşu olan ve merkezi halen, Rusya Federasyonuna bağlı Kabartay-Balkar Cumhuriyeti'nin başkenti, NALÇIK'da bulunan DÜNYA ÇERKES BİRLİGİ' nin girişimi ile UNPO 'nun 15 Temmuz 1997 tarihli 5. Genel Kurulunda ; "19.Yy.da Çerkes ulusuna soykırım ve sürgün uygulandığını, çıkarılacak bir yasayla Çerkesler'e sürgünde yasayan halk statüsü, çifte pasaport - çifte vatandaşlık hakkı ile Anavatanlarına özgürce geri dönüş hakkı tanınmasını" isteyen bir karar alınmış ve Rusya Federasyonu Devlet Başkanlığına tebliğ edilmiştir. DÇB'nin Genel Kurullarında 1991'den itibaren alınan benzeri kararlardan birisi kendisine tebliğ edildiğinde, o zamanın Rusya Federasyonu Devlet Başkanı Yeltsin, sürgünün 130. yıldönümünde yayınladığı bir bildiriyle " Çerkes halklarının Çarlık rejimi tarafından mağdur edildiğini, uğranılan haksızlığın uluslararası kurallara göre giderilmesi gerektiğini" dünya kamuoyuna ilan etmiş ve ardından da dönüş yasaları yürürlüğe konulmuştur. Sonuç olarak AB ve Karen Fogg ile sizin kavganız olabilir ve bunu anlarım. Ama uzaktan yakından ilgisi olmayan, 138 yıldır süren bir sorunumuzu ille de Avrupalıların tezgahı imiş gibi göstermeye hakkınız yoktur. Basın ahlak yasası, asgarisinden hakkaniyet ve asker mertliği, cevabımın ayniyle neşrini gerektirir. İyi günler dileğiyle. Ankara, 18.06.2002 Muhittin ÜNAL Kaf-Der Genel Başkanı Kaynaklar : http://www.aydinlik.com.tr/arsiv/2002/06/09/anasayfa.htmlMuhittin Ünal
Kafkas Araştırma Kültür ve Dayanışma Vakfı Kuruluş Çalışmaları
Vakıflar, gönüllü ve istekli insan gücünü ve potansiyelini değerlendirmeyi hedef alan, madde ve manevi yönden katılmayı, paylaşmayı, birlikte başarmayı ilke kabul eden kuruluşlardır. Vakfımız amaçlarını gerçekleştirmek üzere tescil edilmiş resmi senede bağlı tüzel kişiliği olan bir kuruluştur. Temel amacı Kuzey Kafkasyalılara hizmet ve yardım etmektir. Kafkas Derneği Genel Başkanı Sayın Muhittin Ünal'ın çağrısı üzerine başlatılan vakıf kuruluş çalışmaları aşamalarına göre maddeler halinde aşağıdaki şekilde özetlenebilir: Kafkas Derneği Ankara Şubesi salonunda vakfın kurulması hakkında çalışmalara başlamak üzere 1997 yılı Mart ayında iki toplantı düzenlendi. Yapılan görüşmeler sonunda Avukat Sayın Olcay Mis, Sayın Yahya Gış, Sayın Hikmet Kandemir, Sayın Ömer Küçüközcan ve Sayın Rauf Bozkurt tarafından Vakıf Senedinin hazırlanması uygun görüldü. Hazırlanan taslak Nisan ve Mayıs aylarında yapılan toplantılarda tartışıldı. Vakıflar Genel Müdürlüğü Hukuk Müşavirleri ile görüşüldü ve Sayın Dr. Cahit Tutum'un katkılarıyla geliştirildi. Hazırlanan Vakıf Senedinin kapsamını açıklamak ve kuruluş çalışmalarını başlatmak amacıyla çok sayıda hemşehrinin katıldığı bir toplantı daha yapıldı ve sayın A. Haydar Taymaz, sayın Muhittin Ünal, sayın Olcay Mis, sayın Atay Çeyşakar, sayın Özdemir Özbay, sayın Yahya Gış ve sayın Mevlüt Atalay'dan oluşan müteşebbis heyet oluşturuldu. Bu sıralarda Birleşik Kafkas Konseyi Derneği'nin de bir vakıf kurmak üzere girişimde bulunduğu haberi alındı. Bu haber üzerine Konsey Başkanı Sayın Enver Kaplan'la görüşerek iki dernek yönetimini bir araya getirmeyi teklif ettim. Sayın Cahit Tutum ile birlikte organize ettiğimiz ve Konsey binasında yapılan toplantıya Birleşik Kafkas Konseyi Derneği ve Kafkas Derneği başkanları, yönetim kurullarının bazı üyeleri ile vakıf senetleri hazırlayanlardan bazıları katıldı. Toplantıda Ankara'da benzeri amaçla, hizmet edeceği toplumu aynı olan iki vakıf yerine güçlü bir vakıf kurmanın sağlayacağı yararlar tartışıldı. Sonunda iki tarafın hazırlayacağı vakıf senetlerinin bir aya kadar üç bilim adamından oluşturulacak bir komiteye verilmesi, onların incelemelerinden sonra hazırlayacakları tasarıyı esas alarak tek vakıf kurulması şeklindeki öneri uygun görülmesine rağmen, Konsey kendi vakıf senedini hazırlayarak ve çalışmalarını sürdürerek, hemşehrilerimize yazılı olarak kurucu olmaları çağrısında bulundu. Dernek çalışmalarına sürekli destek veren değerli büyüğümüz Prof. Dr. Sayın Hayri Domaniç de Kafkas Derneği ve Birleşik Kafkas Konseyi Derneği Başkanları ile ayrı ayrı görüşerek iki derneğin bir araya gelerek bir vakıf kurmaları önerisinde bulundu. Ancak bu görüşmeden de sonuç alınamadı. Vakfımızın kuruluş çalışmalarını yürütmek üzere oluşturulan müteşebbis heyet, vakfın kurulması için yapılan çalışmaları açıklayan ekinde vakıf senedi taslağı bulunan kapsamlı ilk yazıyı 5 Eylül 1998 tarihinde 220 hemşehrimize ve Kafkas derneklerine gönderdi. Daha sonra 15 Aralık 1998 tarihli yazıyla hatırlatma yapıldı. Vakıflar Bankası Emek Şubesinde kurulmakta olan vakıf için A. Haydar Taymaz ve Muhittin Ünal adına Türk Lirası ve Dolar hesapları açıldı. Yatırılan paralar sürekli olarak repoda tutuldu. Sayın Muhittin Ünal'ın telefonla üç kez yaptığı konuşmadan sonra Prof. Dr. Sayın Hayri Domaniç 25 Ocak 1999 günü İstanbul Sürmeli Otel'de yemekli bir toplantı düzenledi. Müteşebbis Heyet adına Muhittin Ünal ile katıldığım bu toplantıda, Muhittin Ünal yapılan çalışmaları açıkladı. Toplantıya katılanların bir kısmı iki derneğin bir araya gelerek tek vakıf kurmaları önerisinde bulundular. Ben de söz alarak Birleşik Kafkas Konseyi Derneği yöneticileri ile yaptığımız görüşmeyi ve konseyin vakfını kurmakta olduğunu, bizimde bu vakfı kurma girişimini sürdürmek niyetinde ve kararlı olduğumuzu açıkladım ve yardım etmelerini istedim. Daha sonra Sayın Yusuf Ay ve Cihan Candemir'in ellerine kalem ve kağıdı alarak toplantıya katılanlara yaptığı çağrı ile toplantıda bulunanlar toplam olarak 51000 Dolarlık taahhütte bulundular, taahhütte bulunan hemşehrilerimizin bir kısmı ödemelerini zamanında yaptılar. İlk yazımıza olumlu cevap veren hemşehrilerimize 24 Mart 1999 tarihinde gönderilen üçüncü yazıda banka hesap numaraları bildirildi ve kurucu üye olabilmek için gerekli belgeler ile ekindeki vekaletnameyi düzenleyerek göndermeleri istendi. Kuruluş için gerekli yasal işlemlere Avukat Olcay Mis tarafından Temmuz 1999 ayı içinde başlandı. İlgili mahkeme tarafından Emniyet Müdürlükleri kanalı ile kurucu üye adaylarının sicil kayıtlarının sağlanması için yazılar yazıldı. Yazılar izlenmesine rağmen beş kurucu adayımızla ilgili yazılar zamanında gelmedi. Bu üyelerimiz Sayın Osman Özden, Sayın Mahmut Özden, Sayın Selami Genel, Sayın Sadettin Atığ ve Sayın Baha Çakıroğlu'dur. Vakıf kuruluşunun 2000 yılına kalması halinde gereken sermayenin arttırılacağı istihbaratına binaen işlemlerin hızlandırılması uygun görüldü ve 21 Aralık 1999 tarihinde ilgili mahkeme tarafından kuruluşa izin verilerek, tebligatı da Vakıflar Genel Müdürlüğü'ne yapıldı. Vakıflar Genel Müdürlüğü tarafından vakfımızın 48 üye ile kurulduğuna dair ilan Resmi Gazetenin 24 Ocak 2000 tarihli nüshasında üçüncü şahıslara duyuruldu. Temyiz süresini bekleyen mahkeme 28 Şubat 2000 tarihinde kararını vermiş ve vakfımız kuruluş işlemini resmen tamamlamıştır. Vakıf için gerekli defterler ve belgeler sağlanmış, Vakıflar Bölge Müdürlüğü'nde de işlemler yapılmıştır. Vakfımızın kuruluşunda Kafkas Derneği Ankara Şubesi Yönetim Kurulu üyeleri özellikle bu binada ellerinden gelen hizmeti esirgemediler. Vakfın kurulması ile ilgili ilk yazıyı yazdığımızda kurucu üyelerimiz ile bazı katılımcı üyelerin bir kısmı paralarını yatırdılar ve gerekli belgeleri göndererek yardım ettiler, desteklediler ve bize moral verdiler. Kendilerine şükran borçluyuz. Bu arada kurucu üye olmak üzere paralarını zamanında yatıran ve belgelerini gönderen ancak Emniyet Müdürlüğü kanalı ile sicil kayıtları zamanında sağlanamayan beş katılımcı üyemizin kurucu üye olamamalarından dolayı üzgünüz, ancak kendileri katılımcı üye olarak aramızda olacaklar ve hizmet verebileceklerdir. Vakfımızın kuruluşu ile ilgili görüşü ortaya koymada, toplantıları düzenlemede, yazıları hazırlamada, üyelerle ilişki kurmada ve iletişimi sağlamada, paraların bankaya yatırılması ve repo zamanlarının izlenmesinde, kısaca bugüne kadar yapılan tüm çalışmalarda Kafkas Derneği Başkanı Sayın Muhittin Ünal olağanüstü çaba sarf etmiştir. Kurucu ve katılımcı üyelerin çoğu ile yüz yüze ve telefonla sağladığı diyalogla parayı toplamıştır. Hizmetlerinden ve başarılarından dolayı kendisini tebrik ediyor, kutluyor ve teşekkür ediyorum. Haydar Taymaz