Bir varmış bir yokmuş, bu dünya yaratıldığında insandan daha güzel sadece peri kızı varmış. Meryemşavo'nun kız kardeşi Meryemguaşe doğduğunda peri kızından da daha güzelmiş. Ama küçük bir kızken çiçek hastalığına yakalanıp ölümün eşiğine gelmiş. Ülkede bir kâhin varmış, Meryemşavo atına atlayıp onun yanına gitmiş: +''+ -Yarabbi, ecelin bir çaresi var mıdır, demiş. Kâhin yürürken sık sık sakalının ucuna basıp düşermiş, konuğunu karşılamaya çıktığında Meryemşavo hemen atılıp yaşlı adamın sakalını, ipek çilesi tutar gibi iki eliyle kaldırmış. Bu, yaşlı adamın çok hoşuna gitmiş: - Bu dünyada bunu söylediğim kimse yok delikanlı, ama iyi terbiyen hatırına sana söyleyeceğim. Küçük kız kardeşin iyileştiğinde bunu hemen unutacaksın. - Kabul ediyorum. - İyi öyleyse, delikanlı. Şeçerışha'da gür yapraklı, güzel bir armut ağacı yetişiyor, ağacın köklerinden su çıkıyor. Oradan çıkan suyu hava aldırmadan doldurup, ağzı kapalı götürüp kız kardeşine içirirsen ecelin elinden kurtulur. Ama o ağaçta bir anneden doğmuş, süt köpüğü kadar beyaz üç güvercin yaşıyor. Onların izni olmadan bir damla su dolduramazsın, o üç güvercinin dileğini yerine getirirsen istediğin olur, demiş. Meryemşavo yaşlı adama teşekkür edip atına atlamış, Şeçerışha'ya gitmiş. Üç güvercin yeşil armut ağacında oturuyormuş. Mereyemşavo en büyüğünün yanına yaklaşıp dileğini söylemiş: - Küçük kız kardeşim ölüm döşeğinde yatıyor, bu temiz suyunuzdan bir yudum dolduracaktım, ne olur izin verin, demiş. - Bana ne senin derdinden, diye ağlamaya başlamış büyük güvercin. Annemi vurup pşıya yedirmeye götürdüler, tüyleri yolunmadan onu bana geri getirirsen ben de dileğini yerine getiririm. Meryemşavo geri dönmüş, pşının mutfağına gelmiş. Beyaz güvercini tam yolacakları sırada atılıp ellerinden kapmış. Ama avludan çıkarken pşının adamları onu yakalamışlar, güvercini biz vurduk, karşılıksız vermeyiz, demişler. - Bedeli nedir? - Kır bir şağdiy . Meremşavo insanlar arasında öyle atı olan tek kişiymiş. Yalvarmış yakarmış ama atı vermeden bırakmamışlar. Ne yapsın, Meryemguaşe ölüm döşeğinde yatıyor. Atından inip yürüyerek avludan çıkmış, Şeçerışha'ya gidip büyük güvercine annesinin ölüsünü vermiş. O da ağzıyla pınardan bir yudum su alıp ağzına koymuş ve anne güvercin canlanıp kanatlanmış, ağacın tepesine konmuş. Meryemşavo suyu doldurmak için eğildiğinde ortanca güvercin gelip önüne konmuş: - Bu pınarın üçte biri benim hakkım, demiş. - Küçük kız kardeşim ölüm döşeğinde yatıyor, bu temiz suyunuzdan bir yudum doldurayım... - Vallahi, kız kardeşin beni ilgilendirmez, demiş ortanca güvercin. Benim talihsiz üç küçük yavrumu yılan yemek üzere, yemediyse elinden kurtar, yediyse karnından çıkar getir, ondan sonra dileğini yerine getiririm. - Üç küçük yavrun nerede? - Şıgobıkuaşha'da yetişen en büyük ağacın tepesinde bir yuva var, talihsiz üç küçük yavrum işte orada, demiş ortanca güvercin. Meryemşavo hemen Şıgobıkuaşha'ya gitmiş. Orada kocaman bir ağaç varmış, o kadar uzunmuş ki tepesi göğe değiyormuş. Ağaca tırmanmak için bir yılan sürünüp gelmiş. Ağacın altında bir insan görünce yılan dikilmiş, ağzıyla delikanlıyı yakalamaya çalışmış. Meryemşavo okunu çıkarmış, yayına takmış ve yılanın ağzına nişan alıp oku fırlatmış. Yılan, ağzıyla başaramayınca kuyruğuyla vurup onu yere devirmiş. Meryemşavo'nun orada ne kadar yattığını Tanrı bilir, ama kendine geldiğinde yılan çoktan ağacın yarısına tırmanmış. Meryemşavo başını bir uğultuyla yukarı kaldırdığında kocaman bir kartalın gökte süzüldüğünü görmüş. Kartala: - Kuşların hayatı tehlikede, inip beni yukarı kaldırırsan bu yılanı öldürürüm, üç güvercin yavrusunu kurtarırım, demiş. Kartal yere inmiş, delikanlıyı boynuna bindirmiş ve havalanmış. Meryemşavo'ya demiş ki: - Ben de bu koca yılandan korkuyorum, şimdi yanından uçup geçeceğim, atlayabilirsen atla, yoksa kalırsın. Kartal, ağaca tırmanan yılanın ortasına gelecek şekilde uçup geçerken Meryemşavo kılıcını çekmiş, ortasından vurup yılanı ikiye bölmüş. - Şimdi delikanlı, demiş kartal, - bu öldürdüğün yılanın kanı buharlaşınca güvercin yavruları ölecek, yaptığın da boşa gidecek. Seni kaldırayım da yuvayı al, yavruları sahibine götürelim. - Haydi, acele edelim öyleyse, demiş Meryemşavo. Kartal gökyüzüne kadar yükselmiş, yuvayı alıp ortanca güvercine götürmüşler. Meryemşavo kartala teşekkür etmiş, suyu doldurmak için pınara yaklaştığında en küçük güvercin gelip önüne konmuş: - Bu pınarın üçte biri benim hakkım, demiş. - Küçük kız kardeşim ölüm döşeğinde yatıyor, demiş Meryemşavo. Ne olur bu aydınlık suyunuzdan bir yudum doldurayım... - Vallahi, senin küçük kız kardeşin beni ilgilendirmez, demiş küçük güvercin. Benim kaşenim küsüp İstanbul'a gitti, onu bulup bana geri getirirsen, ben de dileğini yerine getiririm. - Kaşenini nasıl tanıyacağım? - Akça pakça, ak boyunlu bir güvercin. Ak gerdanında siyah bir benek var. "Kır şağdiyim de yok, İstanbul'a nasıl giderim", diye düşünmeye başlamış Meryemşavo. Aklına başka çare gelmeyince kartalın yanına gitmiş, yalvarmış, "İstanbul'a kadar beni götür getir, döndüğümüzde dile benden ne dilersen", demiş. - Sözünde durursun değil mi, diye sormuş kartal. - Yer gök şahidim olsun! Koca kartal Meryemşavo'yu sırtına alıp İstanbul'a götürmüş. İstanbul ormanını aramışlar, aramışlar, ama güvercini bulamamışlar. Dönüp gelirken yolda Meryemşavo'nun ensesine bir şey damlamış. Bu nedir diye başını kaldırıp bakınca bir de ne görsün; ak boyunlu güzel bir güvercin ağlayıp dalda oturuyor, güzel ak gerdanında da simsiyah bir benek var! Meğer damlayan onun gözyaşıymış. - Ne oldu sana küçük güvercin, diye sormuş Meryemşavo. - Sevdiğimin kalbini kırıp buralara geldim. Şimdi de onu özledim, ne yapacağımı bilmiyorum, demiş ak boyunlu güvercin. - Ben onun elçisiyim, kaşenimi geri getir diye beni gönderdi, demiş Meryemşavo. Küçük güvercin sevinmiş, o da kartalın sırtına binmiş ve geri dönmüşler. Meryemşavo kartala teşekkür etmiş, pınarın suyundan doldurmak için yaklaşınca üç küçük güvercin gelip önüne konmuş. - Başka ne kaldı, demiş neşesi kaçan Meryemşavo. - Bir şey kalmadı, demiş büyük güvercin. - Bu dünyada bir kardeşimiz varsa, ikincisi de sensin. Ama bu suyu hava aldırmadan dolduramazsın. Sen git, biz o sudan küçük kız kardeşine birer yudum getiririz, demiş. Delikanlı evine dönmüş, avlu kapısından girerken Meryemguaşe onu karşılamış. - Hoşgeldin ağabey, demiş. - Bu nasıl oldu, seni kim iyileştirdi, diye şaşırmış Meryemşavo. - Vallahi, nasıl oldu bilmiyoruz, demiş annesi. Üç beyaz güvercin gelip kız kardeşinin ağzına birer damla su bırakıp gittiler, demiş. Ondan sonra iyileşip ayaklandı. Meryemguaşe'nin yüzü çiçek bozuğu olmuş ve bütün güzelliği kaybolmuş. Meryemşavo onu görünce yüreği sızlamış ama bir şey belli etmemiş. Ama böyle bir şey gizlenebilir mi? Meryemguaşe ucube oldu, diye konuşmaya başlamışlar. Küçük kız başına geleni anlayınca çok ağlamış, ama yaşı küçük olduğu için çabucak unutup arkadaşlarının arasına katılmış. Derken zaman geçmiş, Meryemguaşe'nin evlenme çağı gelmiş. Köyün kızları, delikanlıları evleniyor, Meryemguaşe'nin adını kimse anmıyormuş. Arkasından bakan gıpta ediyor, yüzünü gören pişman oluyormuş. Meryemguaşe gittikçe zayıflamış, insan içine çıkmaz olmuş, ağabeyi de bu duruma çok üzülüyormuş. Bir gün Meryemşavo ağzından kaçırmış: - Ah, ağabey, demiş, Meryemşavo'nun kardeşi evde kaldı diye seni utandıracağıma çiçekten ölseydim daha iyiydi. Bu söz ağabeyinin ta yüreğine işlemiş, acıyla orada yerleşmiş. Ne yapsın, yine atlayıp kâhinin yanına gitmiş. - Yarabbi, Tanrı'nın ihsan gösterdiği bu kız kardeşimin derdine bir çare yok mudur? - Olmaz mı, demiş kâhin, vardır elbet, ama onun çaresi çok daha zordur. - Sen söyle! - Söyleyeyim öyleyse: İki gözünü çıkar, kaynat, kız kardeşine etini yedir, suyuyla da yüzünü yıka, sapasağlam olur demiş kâhin. Ben başka çare bilmiyorum. Delikanlı başı önünde dönmüş gelmiş, haçeşe girip oturmuş. İki gözünü çıkarıp bir kaba koymuş. Sonra annesini çağırmış, kendisi başı yorganın altında yatıyormuş. - Ne istiyorsun, oğlum, demiş annesi içeri girerek. – Hasta mısın yoksa? - Hasta değilim anne, uykum geldi de yattım. Bu çanaktaki iki gözü Meryemguaşe için satın aldım, kaynatıp ona yedir, suyuyla da yüzünü yıka! - Olur mu öyle şey, diye şaşırmış annesi. - Olur mu diye sorma da dediğimi yap, diye kızmış göz yuvaları ağrıyan delikanlı. Annesi kabı alıp çıkmış, iki gözü kaynatıp kızına yedirmiş, suyuyla da iki yanağını yıkayıp yatırmış. Sabah kalktığında Meryemguaşe eskiden olduğundan çok daha güzelmiş. Onu gören annesi sevinçten bağırarak haçeşe koşmuş: - Çabuk kalk, oğlum, kız kardeşin nasıl oldu bak, diye delikanlıyı zorla yatağından kaldırmış. - Kaldırdığında bir de bakmış ki oğlunun iki gözü yok. Bunu gören kadın dövünmeye başlamış: - Ah benim aptal oğlum, niye bizi de, kendini de mahvettin! Meryemguaşe gelip ağabeyini görünce: - Ne yapayım ben şimdi bu güzelliği, diye saçını başını yolmuş. O sırada avluya kocaman bir kartal konmuş: - Meryem oğlu Meryemşavo'yu arıyorum, demiş. Meryemşavo bunu duyup kız kardeşinin yardımıyla dışarı çıkmış. - Hoş geldin, eski dostum! - Hoş bulduk, Meryem oğlu Meryemşavo! Küçük alacağım için gelmiştim; bana verdiğin sözü hatırlıyorsun değil mi? - Hatırlıyorum elbette, demiş. Ama görüyorsun ben kör oldum, senin için ne yapabilirim? İstersen sana hayatımı vereyim, demiş. - Senin hayatın daha sana lazım, niye zayıflık gösteriyorsun, demiş kartal. - Ben seni böyle bilmezdim! - Affedersin, eski dostum, diyerek başını önüne eğmiş Meryemşavo. - Haydi dediğin yere gitmeye hazırım. - Hayır, Meryem oğlu Meryemşavo, ben güzel kız kardeşin için geldim buraya, onu oğluma vermeni istiyorum. - Ama bu nasıl olur, diye şaşırmış Meryemşavo. - Kartal insanla evlenir mi? - Sözünü tutacak mısın, yoksa sözünden dönüyor musun? - Vallahi, eski dostum, sen olmasaydın kız kardeşim de olmazdı. Madem öyle, al, oğluna hayırlı olsun, diyerek Meryemguaşe'yi kartala vermiş. Kartal kızı kapmış, uçup gitmiş. Aradan bir yıl mı geçmiş daha fazla mı, Meryemşavo sopa yardımıyla dolaşmaya alışmış. Bir gün bir yerden gelirken sağ omzuna bir kırlangıç konmuş: - Meryem oğlu Meryemşavo, demiş, kartal yarın ona gelmeni rica ediyor. - Nereye geleceğim? - Sen köyün kenarına çık, ben seni götürürüm, demiş kırlangıç. Ertesi gün Meryemşavo köyün kenarına çıkmış. Küçük kırlangıç gelip omzuna konmuş. Bu tarafa, şu tarafa diyerek onu götürmüş. Gittikleri yerde kız kardeşi onu karşılayıp sarılmış, elinden tutup bir odaya sokmuş, sedire yatırıp "kımıldamadan burada yat" demiş. Meryemguaşe pencereyi açıp seslenmiş. O anda odaya üç güvercin girmiş, ikisi ağızlarındaki suyu Meryemşavo'nun göz çukurlarına, üçüncüsü de ağzına bırakmış ve uçup gitmişler. O anda Meryemşavo'nun iki gözü yerine gelmiş, her şeyi görmeye başlamış. Meryemguaşe sevinç içinde başucunda dikiliyormuş, yanında da utangaç güzel bir çocuk duruyormuş. - Bu kim, diye sormuş Meryemşavo, bu tatlı çocuk kim olabilir? - Ben kartalın oğluyum, demiş çocuk. Böyle bir şeyi ilk kez gören Meryemşavo çok şaşırmış: - Nasıl olur, demiş, - kartal yumurtasından insan çıkar mı? - Ben yumurtadan çıkmadım, demiş kartalın oğlu. - Ben doğduğumda annem babam hastalıktan ölmüşler, kartal da acıyıp beni buraya getirmiş ve büyütmüş. - Nerede benim eski dostum? Meryemşavo'yu evden çıkarıp bir eğlenceye götürmüşler. Yabani hayvanlar ayrı, kuşlar ayrı yiyip içiyormuş. Bir meydanda büyük bir düğün kurulmuş, canı isteyen gidip oynuyormuş. Kartal tek başına bir yerde oturuyormuş. Meryemşavo yanına gitmiş, samimiyetle selamlaşmışlar. Sofra kuruluymuş, oturup houh yapmışlar, yiyip içmişler. Bir ay sürmüş eğlence. Şeçer her zaman periler diyarıdır; gidip bir peri kızına talip olmuşlar, gelin almışlar; damatlarına başlık olarak bir alp vermişler. Meryemşavo'yu ata bindirmişler, periyi de önüne oturtup yolcu etmişler. Bugün hâlâ yiyip içip köyümüzün kenarında yaşıyorlar. İnanmayan gidip baksın. Meryemşavore Bğejımre Tavurıhişe (Yüz Masal), 1992, Nalçik, s.101-107 Derleyen: Nalo Zavur Adıgece'den Çeviren: Murat Papşu Pşı: Prens. Şağdiy: At cinsi. Kaşen: Sevgili, yavuklu. Haçeş: Asıl evden ayrı yapılan konuk evi. Houh: İyi dilek ve kutlama konuşması. Alp: Masal atı.+''+Murat Papşu
Aptalın En Aptalı
Bir varmış bir yokmuş, adamın biri ot biçmekten gelmiş, soğuk bir su getir diye kızını suya göndermiş. Beklemiş, beklemiş, kızı dönmeyince ardından karısını göndermiş. Su derin bir deredeymiş, yamacında da kocaman bir armut ağacı yetişiyormuş. Annesi kızını ağacın altında oturmuş ağlarken bulmuş: +''+ - Ne oldu, kızım, niye ağlıyorsun, diye hemen yanına koşmuş. - Niye mi ağlıyorum? Evlenirsem, oğlum olursa, dışaseye gelirsem, oğlum bu ağaca çıkıp düşerse, Vurıhıj'a düşüp boğulursa ben ne yaparım; işte onun için ağlıyorum. Bunu duyunca annesi de 'vay başımıza gelen' diye kızının yanına oturmuş, o da ağlamaya başlamış. Adam beklemiş, beklemiş, kızıyla karısı dönmeyince atına atlayıp kendisi arkalarından gitmiş. Dereye varınca bakmış, ana kız ağlaşıp ağacın altında oturuyorlar. - Ne oldu, niye ağlıyorsunuz, diye sormuş endişeyle. - Daha ne olsun, demiş kadın. Bu kızımız evlenirse, oğlu olursa, dışaseye gelirse, çocuk ağaca çıkıp düşerse, Vurıhuj'a düşüp boğulursa ne yaparız; işte onun için ağlıyoruz. - Hay Allah cezanızı versin, insan buna inanır mı, diye kızmış adam ve ikisini de kovalamış. – Ne kadar aptalsınız! Sizden aptalı var mı acaba bu dünyada? Yer gök şahidim olsun, bu dünyada sizden aptalı varsa bulmadan dönmeyeceğim diyerek kocaman sopasını alıp yola düşmüş. Az gitmiş, uz gitmiş, dere tepe düz gitmiş, tanımadığı bir köye varmış. Yorulduğu için bir eve konuk olmuş. Ama konuk olduğu evde tuhaf bir durum varmış. Evdekiler ellerinde birer p'asta dilimiyle tavan arasına çıkıyorlar, elleri boş iniyorlarmış. Yeniden alıp çıkıyorlar, yine elleri boş iniyorlar, çıkıyorlar, iniyorlar... Yarabbi, ayıp olmazsa bir şey soracağım, demiş adam. Niye ayıp olsun, sor, demiş ev sahibi. Bu yaptığınızı açıklar mısınız? Birer p'asta dilimiyle tavan arasına çıkıyorsunuz, eliniz boş iniyorsunuz, bunun anlamı nedir? Yiyoruz da ondan, başka ne anlamı olabilir, diyerek herkes birbirine bakmış. – P'asta aşağıda odada duruyor, kaymak da tavan arasında. P'astayı yukarı götürüp banıp yiyoruz, aşağı inip tekrar alıyoruz... Sen başka nasıl yenir biliyor musun? Peki p'astayı yukarı götürseniz ya da kaymak çömleğini aşağı indirseniz, yanına koyup yeseniz olmuyor mu? Vallahi, doğru söylüyor! Bu niye aklımıza gelmedi, diye kaymak çömleğini indirmeyip p'asta sofrasını tavan arasına çıkarmışlar. Adam arkalarından bakıp: Hay Allah cezanızı versin, siz daha aptalsınız, diyerek tekrar yola koyulmuş Az gitmiş, uz gitmiş, dere tepe düz gitmiş, derken, karşıdan ağlayıp dövünüp gelen kalabalık bir kadın grubuna rastlamış: Mahvolduk, perişan olduk, diye ağlanıyormuş aralarından yaşlı bir kadın. – Annen de talihsizdi, kaynanan da talihsizdi, kocan da ne kadar bahtsızdı... Tek sıra halinde giden bu topluluğun önünde başına küp geçirilmiş bir kadın yürüyormuş. Bakmış, şaşırmış adam, buna bir anlam verememiş. Bacılarım, demiş, beni ayıplamazsanız size bir şey soracağım. Buyur sor, demişler. Bu yaptığınızı açıklar mısınız? Bu taze gelini gömmeye götürüyoruz. Niye, diye şaşırmış adam, canlı canlı gömmek adetiniz mi? Bu canlı değil, demişler. – Küpün dibinde kalan kaymağı yalamak için başını soktu, Allah tuttu, bırakmadı. Annesi perişan, kaynanası kendini paralıyor, zavallı kocası mezarlıkta ağlayıp mezar kazıyor. Bu duyunca adam sopasıyla vurup küpü kırmış ve yeni gelini gün ışığına kavuşturmuş. - Allah Allah, bu bizim tanrımız, tanrımız gelinimizi kurtardı, diye dualar etmişler, adamı davet edip yedirmişler, içirmişler. "Hay Allah cezanızı versin, siz daha aptalsınız" diyerek adam ellerinden kurtulmuş ve yola koyulmuş. Az gitmiş, uz gitmiş, dere tepe düz gitmiş, derken bir yere varmış. Yorgun ve aç olduğu için birinin haçeşine konuk olmuş. Konuk olmuş ama daha yemeden içmeden "nereden geliyorsun" diye guaşe birini göndermiş. Öbür dünyadan geliyorum. Guaşeye bunu ilettiklerinde hemen getirin buraya diye yanına çağırtmış. Öbür dünyadan geliyorsan, söyler misin, geçen yıl ölen oğlumu gördün mü? Görmez olur muyum? Ben oğlunun elçisiyim. Allah Allah, gökte ararken yerde bulduk seni. Nasıl benim rahmetli oğlum? Oğlun iyi, keyfi yerinde. Şimdi cennete gönderdiler, biraz ibadet yapmak için parası yetmedi de bin altın som getir diye beni gönderdi. Biricik oğlum için bin som mu esirgeyeceğim, diye dolu bir kese altın vermiş. – Üstü başı nasıl rahmetlinin, diye sormuş tekrar. Çok üstsüz başsız kaldı, demiş adam... İnsan içine çıkacak kıyafeti yok, kışın giyecek kalın bir şeyi de kalmadı. Ona biraz giyecek götürür müsün, diyerek guaşe pantolon, gömlek, çerkeska, güzel bir şapka, samur kürk, gonşerık , mest, lhey hazırlatmış. Güzelce yedirmişler, iyi de bir yolluk verip adamı yolcu etmişler. "Hay Allah cezanı versin, bu hepsinden aptal" diyerek adam yola koyulmuş. Bir iki saat sonra pşı eve gelmiş. Guaşe onu kapıda karşılayıp: Bugün kim geldi biliyor musun? Kim geldi? Öbür dünyadan oğlumuzun elçisi bir adam geldi! Ne diyorsun? Vallahi, doğru söylüyorum, diyerek yaptığını, verdiklerini anlatmış. Yaya mıydı atlı mıydı? Yayaydı. Ah, bineceği bir at niye vermedin, diyerek pşı geri dönmüş, yola düşmüş. Rastladığı yolculara sora sora adama yetişmiş. Öbür dünyaya giden sen misin, diye sormuş. Adam, yaptığımı anlayacak diye telaşlanıp: Vallahi, beyim, demiş, hepimiz o yolun yolcusuyuz. Oraya kadar yayan mı gideceksin? Eh, biz alışığız, zararı yok, ama oğlunuz yayan çok zahmet çekiyor. Zahmet olmazsa bu atı oğluma verir misin, diyerek pşı atından aşağı atlamış, adamı bindirerek kendisi yayan geri dönmüş. "Hay Allah cezanı versin, bu hepsinden de aptal" diyerek adam evine dönmüş. DELEM NAHRA NAH DELEJ Tavurıhişe (Yüz Masal), 1992, Nalçik, s.21-23 Derleyen: Nalo Zavur Adıgeceden Çeviren: Murat Papşu +''+Murat Papşu
Kabardey-Balkar Cumhuriyeti Dönüş Yasası
Bu yasalar kesin dönüş yapanlar için KBC’nin onlara tanıdığı statüyü, hakları, yüklediği görevleri (sorumlulukları) ve onlara devletin yapacağı katkıları,…
Saçmasapan Bir Şiir
"Kedi Pepik". Evet, Kendisi bir çeşit bilgelik taşır "Çuv Köpek" ise öldü. Ömrümün yorgun kısımlarıdır Aklımla ben birbirimizi oynatıyoruz Tarlam yağmura esintiye deliliğe açıktır +''+ Kaç gündür boş duran bir tabanca gibiyim İnsan şapkasız da delirebilir kumral ve sarışınsa Aklımdan geçenler bugünlük bunlar ve tabii birtakım hovardalıklar Vergi ödemeden yaşıyor olmalıyım Yüzüm de bir kedidir boş zamanlarımda Kalbimde kuş kadar bir köpek havlar Kafkas Haritasından Çerkes köylere indik biz Atlarını vurdu ve-gömdü, kente-yerleşti Gümüş eğerlerini karartıp sakladı Ne diye homurdanır sanki Dedem İğdiş geyik gibidir Çerkes tabanca olmayınca Çaresi arada kovboy sinemaları Kamu düzeni ile aramda fark var Şakayla öfkeyle geçti şu son beş on yılın delilikleri Bir köpektir Çerkes aklı, ağzından bulutlar akar Ben maymundan falan türemek istemedim Kediden, köpekten ve attan gelirim Evde herkesten daha iyi yazarım Arada bir pencereden bakarım ve daha eğlencelisi Yokuştan ilk çıkanı öldürmektir işim Tuhaf bir adamım arada tabancam tutukluk yapar Aklımdan geçenler bugünlük bunlar Ben asılırken bile gülen adamım Sevr ve Lozan bana vız gelir Çerkesler bile eskir zamanla Fakat Şimdi anladım ki bende Ölüm kokan bir dalgınlık Yaşar Kaç kere söyledim evdekilere "N'olur bir kedi alalım, n'olur bir köpek alalım "İnsan boş bir tabancadır ama bakarsın birgün patlar! Komşulardan çekinmesen hüngür müngür ağlarsın O zaman da hergele gazeteler yazar Aklımdan geçenler bugünlük bunlar Oğlum Ergin sen galiba üzüntülü adamsın Tanrı bile baksana senle oyalanıyor Çerkesce konuşmayı bilmezsin, Lazca bilmezsin Unuttun bıçak atmayı ve saplamayı Adam olsan bir köpek ve bir tay edinirdin Ellerini yalar keçilerin sabah esintisinde Bana kalırsa kendinden boşan Bir celsede boşanırsın Yeter artık bu kadar yabancılaşman!+''+Ergin Günçe
İkindiye Mandalinalar
Gülseren içinKocaman yüreğimi süsleyen sam yeli Uykudadır şimdi bütün çerkes çocukları +''+ Atlar kişniyor neremde kimbilir atlar kişniyor Zaten beni çingeneden aldılar Ben kötüyüm babam karaduta bağladı Köpeklerimi vurduğunda bir tren aradım Üstlerine çam örttüm bildiğim kadar Toprak bir gün sonra da kımıldıyordu O yaz zaten deliydim bir bahçe Herkes bilir incir ağaçlarımı Cumartesi bayrak direğindeki baykuş Gerçi bütün ötüşleri çıktı O sabah avluda oturdum mızıkam bozuk O, arada, uçurtmaya kadar süzülüyordu Bütün gün ne oldu da görünmedi Birazdan gelir cebinde mandalinalar Üstümü örter, ıhlamur kaynatır Hastayım gözlerimde, dizer alnıma saçlarımı Benim yüzüm çerkes yüzüdür Öğünür eğlenirken sam yeli kulaklarımla Nişanlısını uzak bir yere götürmüşler "her şeyi bilirim ama" dedim, o zaman ağladı Ey göklerde boğulan uçurtması Hepsinden beyaz ve en yüksekte Saat kulesine her zaman tünemezdi Birşeyi doğrulamak ister gibiydi bu Pazar Baktım göğü dolaşır, sarı kafamı kaldırıp Yağmur üçümüzü ovada yakaladı Kim indirmiş o usta baykuşumu En güzel ölümü bana saklardı +''+Ergin Günçe
Orhan Alparslan’ın Anısına
nan+''+ SARI SIMHA BİR KELEBEK Sarı bir kelebek uçuyor tepemizde.Okşuyor rüzgarıyla herkesi.Çocukları öpüyor;Kutsuyor Diasporalı Çerkes'i.p>Ne ağaca konuyor;Ne ota,Ne çiçeğe.Bir ışık gibi ağıyor gökyüzüne;Bağlıyor Geçmiş'i Gelecek'e.p>Havaya yazıyor kanatlarıyla:"Yaşasın Anayurt!Yaşasın Adigece!p>Ve...biliyorum ki Kafkasya'datüm ateşböcekleriO'nun adını yazacaklarDağlara, taşlara...Bu gece.p> [28 Haziran 2002] Kafder Kayseri Şubesi Bahçesi. ŞENLİKTE ATEŞBÖCEKLERİ Ve...O gece.Başlayınca müzik, dans, eğlenceLacivert gökyüzünde sarı yıldızlarSülün gibi salınırken sahnedeO Adige kızlar...Ortaya çıktılar ateşböcekleri.Birden aklıma geldi onları görünce:Kafkasya'da kaybolduğumuz gece.Nereye gittiğimizi bilmedenKaranlıkta,Yolumuzu ışıtmışlardı saatlerce.p>"Ölürse ten ölür;Canlar ölesi değil!"Demiş ya, Koca Yunus;Gerçekten,Ölüm;Görece.p>[29.Haziran.2002]Şenlik Alanı, Kayseri. p> YILDIZ SARAYI, BEN, ABDÜLHAMİTVe Yine O KELEBEKh4> Sırtımda Sultan giysileri,Çenemde takma sakal.Yıldız Sarayı Bahçesindeyim.Ben kimim?Neredeyim?Neyim?p>Birden, bir ışık kesti önümü.Kimse görmedi benim gördüğümü.Yine,O,Sarı,Kelebek!p>Tuttu ucundanÇözdü gitti dansederek;İçimdeki kördüğümü.p>Sahi,Sizce,Sımha Orhan...Öldü mü?p>[20.Temmuz.2002]Yıldız SarayıBüyük Mabeyn Bahçesip> METAMORFOZ O, sarı bir kelebekti.Tüm yaşamınıAdigelik uğruna tüketti.p>O, artık,Dörtbin yaşında bir Hatti.Çalıştı,Üretti,Gitti...p>O,şimdi,Karadeniz'deBir Deniz Feneri.İzle onun ışığını!Marje!Marche!Avanti!İleri!p>[31.Temmuz.2002]Hotel Grand Star, İstanbulp> TR>TABLE>+''+Çetin Öner
Kafkasya’yı Geceleyin Boydan Boya Geçerken
Sür atını ! Gecenin ortasından sür! Sür; gecenin içinden. Görüntüler... Anılar... Gök gürültüsünden süzülen yankılar. +''+ Şimşekler, kahkahalar... Binlerce güvercinin sesinde çığlıklar. Sür atını ! Gecenin ortasından sür! Sür; gecenin içinden. Karanlığın kadife örtüsü, Sessiz ağaçların belirsiz görüntüsü... Durmuş bakıyorlar. Ki, yaşamın gizine ermiş tanıklardır onlar. Sür atını ! Gecenin ortasından ! Sür; gecenin içinden. Mahmur tepelerde balkıyan yıldızlar, Raks ederek denize dökülüyorlar. Sen, atını dörtnala koştururken ülkende, Onun yumuşak eli hep üzerinde. Nereye gidersen git, Çizer kaderini de. Sür atını ! Gecenin ortasından sür ! Sür, gecenin içinden. Beni de al, beni de al gezine, Götür beni de zamanın ötesine. Sözcükler yitip gitti, Sığındı sesler orman kilisesine. Yanıtlar bul, sorular sor. Ulaş köklerine o antik ağacın, Al götür beni danslara, şarkılara Süreceğim atımı Ay'la denizin buluştuğu ufuklara... Sür atını ! Gecenin ortasından sür ! Sür; gecenin içinden sür! ["Night Ride Across The Caucasus: The Book of Secrets" albümünden çevirenler: Çetin Öner, Uğur Öner]+''+Loreena McKennitt
Dağlarda Yazı Soluyor
Çetin Öner'e "Henüz vakit varken gülüm" N. Hikmet +''+ Havalanır Adana'dan koca bir tarla pamuk Papaklanır dağlarının başında Altında insanlar yaşar Nasıl bir yaşamaksa Yaşanır yaşanmasına da kendin olamadan/da Dağ gülleri nasıl yaşıyorlarsa teneke saksılarda Onlar ki direnmiş Destan zamanlardan beri Rus'un zulmüne Başlarına ne çoraplar örülmüş Alameti emperyalist farika İnklarından yemişler kazığın çatalını Bir ucunda adı beye çıkmışlar Kalın ucunda Osmanlı Hainin iğvasına uyanlar çıkar elbet İhanetlerini yazmaz onurlu hiçbir tarih Ne ikinci ne de öz yurtlarına Adı karaya çıkmış denizin keşke bir dili olsa Ve konuşsa Anasının koynunda kokusu çıkmış bebekler Çölün örümcek ağını yırtma bir çerkeskalem Dillendirse Kafkaslı destanları Uyandırsa Seteney'i Nartlar'ı+''+Bilal Kayabay
Sürgün Düşler
Sürgün düşünür, düşler yaratır gece yarılanda. +''+ Sürgün düşlerini kucaklar, koklar, okşar... Düşler, yavrusudur sürgünün. Büyütür, ninni söyler uyutur. yedirir, içirir. Masallar anlatır, konuşmayı öğretir. Kanat çırpar düşler uçmayı öğrenir... Sürgün uğurlar düşlerini sonsuzluğa... Ve her gündüz, sonsuzluktan parıltı gelir... Sürgün hazırlanır geceye. Ve sürgün düşünür, düşler yaratır, gece yarılarında... Sürgün düşsüz, geceler sürgünsüz yaşayamaz... Ve sürgün, ölümüne özler gece yarısı düşlerini...+''+Halil Hatko
Sevgili Hüznüm
Yollar sonsuzGündüzler umutsuzGeceler yorgunArkamdan ölüm kovalarBeni bıraktığınHer coğrafyada... +''+ Tesadüftür doğuşumDoğru amaÇerkes oluşum.Farkında değilimBakıyorum nafileMaalesefKör olmuşum.Beynim iki bin yıllıkYüreğim her gün yaralıBen meğerKültürlü yoksulmuşum.Kraldan çok kralcıTüm sorunlara yabancıBir kimliksizliğeHapsolmuşum.Neredeyim, kimlerleyimKonuştuklarım anlaşılmıyorKonuşulanlarıAnlamamaktayım.Memleketimdenbir karış uzaklıktayım.Kovalıyor beniÖlümlü rüzgarMezarımı hazırlamışlar.Neredesin sevgili hüznüm134 yıl yetmedi miDönmezsen ben deÖtekiler gibiTeslim olacağım.Yalvarıyorum sanaYüzünü bir göreyimTenine bir dokunayımYok olmadanGötür beniGetirdiğin yereSevgilim sevgili hüznüm...+''+Halil Hatko