Avrupa Birliği Temel Haklar Taslak Bildirgesi

Brüksel, 28 Eylül 2000 Bildirge No 4487/00, Sözleşme 50 +''+ GİRİŞ Avrupa halkları, aralarında daha yakın bir birlik oluşturmak için ortak değerlere dayalı barışçı bir geleceği paylaşmaya kararlıdır. Ruhani ve manevi mirasının bilincinde olan Birlik, bölünmez ve evrensel değerler olan insan onuru, özgürlük, eşitlik ve dayanışma değerleri üzerine inşa edilmiştir. Demokrasi ve hukukun üstünlüğü ilkelerine dayanmaktadır. Birlik vatandaşlığını tesis ederek ve bir özgürlük, güvenlik ve adalet bölgesi oluşturarak bireyi, faaliyetlerinin merkezine yerleştirir. Birlik, bu ortak değerlerin korunması ve geliştirilmesine katkıda bulunurken Avrupa halklarının kültürleri ve geleneklerinin çeşitliliği yanısıra Üye Devletlerin ulusal kimlikleri ve bunların ulusal, bölgesel ve yerel düzeylerdeki kendi kamu makamlarının düzenlenmesine saygı gösterir. Dengeli ve sürdürülebilir kalkınmayı teşvik etmeye çalışır ve insanların, eşyaların, hizmetlerin ve sermayenin serbest dolaşımını ve yerleşme özgürlüğünü sağlar. Bu amaçla, toplum, sosyal ilerleme, bilimsel ve teknolojik gelişmeler ışığında temel hak ve özgürlüklerin bir Bildirge'de daha açık bir şekilde ortaya konulması yoluyla bu hak ve özgürlüklerin korunmasının güçlendirilmesi gerekmektedir. Bu Bildirge, Topluluk ve Birliğin yetkileri ve görevlerini ve yetki ikamesi ilkesini dikkate alarak özellikle Üye Devletlerin ortak uluslararası yükümlülükleri ve anayasal gelenekleri, Avrupa Birliği Antlaşması, Topluluk Antlaşmaları, Avrupa İnsan Hakları ve Temel Hak ve Özgürlüklerin Korunması Sözleşmesi, Topluluk ve Avrupa Konseyi tarafından kabul edilen Sosyal Bildirgeler ve Avrupa Toplulukları Adalet Divanı ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin içtihat hukukundan kaynaklanan hakları yeniden teyit etmektedir. Bu haklardan yararlanılması, öteki kişiler, insanlık ve gelecekteki kuşaklar konusunda sorumluluklar ve görevleri beraberinde getirmektedir. Birlik, bu nedenle, aşağıda belirtilen hakları, özgürlükleri ve ilkeleri tanımaktadır. BÖLÜM I : ONUR Madde 1: İnsanlık onuru İnsanlık onuru, ihlal edilemez. Saygı gösterilmeli ve korunmalıdır. Madde 2: Yaşama hakkı Herkes, yaşama hakkına sahiptir. Hiç kimse, ölüm cezasına çarptırılmamalı veya idam edilmemelidir. Madde 3: Kişinin bedensel ve ruhsal dokunulmazlık hakkı Herkes, kendi bedensel ve ruhsal dokunulmazlığına saygı gösterilmesi hakkına sahiptir. Tıp ve biyoloji alanlarında, özellikle aşağıda belirtilenlere saygı gösterilmelidir: yasada belirtilen usullere uygun olarak ilgili kişinin özgürcü ve bilinçli olarak vereceği muvafakat, özellikle kişilerin seçilmesini amaçlayan insan ırkının soyaçekim yoluyla ıslahına yönelik uygulamaların yasaklanması, insan bedeninin ve bölümlerinin ticari bir kazanç kaynağı haline getirilmesinin yasaklanması, insanların kopyalama yoluyla üretilmesinin yasaklanması. Madde 4: İşkence veya insanlık dışı veya alçaltıcı muamele veya ceza yasağı Hiç kimse, işkenceye veya insanlık dışı veya alçaltıcı muamele veya cezaya tabi tutulmamalıdır. Madde 5 : Kölelik ve zorla çalıştırılma yasağı Hiç kimse, kul ya da köle olarak tutulamaz. Hiç kimse zorla çalıştırılamaz ve zorunlu çalışmaya tabi tutulamaz. İnsan kaçakçılığı yasaklanmıştır. BÖLÜM II : ÖZGÜRLÜKLER Madde 6 : Özgürlük ve güvenlik hakkı Herkes kişi özgürlüğü ve güvenliği hakkına sahiptir. Madde 7: Özel ve aile yaşamına saygı Herkes, özel ve aile yaşamına, konutuna ve haberleşmesine saygı gösterilmesini isteme hakkına sahiptir. Madde 8: Kişisel bilgilerin korunması Herkes, kendisine ilişkin kişisel bilgilerin korunmasını isteme hakkına sahiptir. Bu tür bilgiler, belirtilen amaçlar için ve ilgili kişinin muvafakatine veya yasada öngörülen başka meşru temele dayalı olarak adil şekilde kullanılmalıdır. Herkes, kendisi hakkında toplanmış olan bilgilere erişme ve bunlarda düzeltme yaptırma hakkına sahiptir. Bu kurallara uyulması, bağımsız bir makam tarafından denetlenecektir. Madde 9: Evlenme ve aile kurma hakkı Evlenme hakkı ve aile kurma hakkı, bu hakların kullanılmasına ilişkin ulusal mevzuata uygun olarak teminat altına alınacaktır. Madde 10 : Düşünce, vicdan ve din özgürlüğü Herkes, düşünce, din ve vicdan özgürlüğü hakkına sahiptir. Bu hak, din veya inancını değiştirme özgürlüğünü ve din veya inancını tek başına veya topluluk halinde, aleni veya gizli olarak ibadet etme, öğretme, uygulama ve gereklerine uyma şeklinde açığa vurma özgürlüğünü içerir. Bu hakkın kullanılmasına ilişkin ulusal mevzuata uygun olarak dini nedenlerle askerlik görevini yapmayı reddetme hakkı tanınmaktadır. Madde 11 : İfade ve haber alma özgürlüğü Herkes, ifade özgürlüğü hakkına sahiptir. Bu hak, kamu makamlarının müdahalesi olmaksızın ve ulusal sınırlarla kısıtlanmaksızın bir görüşe sahip olma, haber ve düşünceleri elde etme ve bunları ulaştırma özgürlüğünü içerir. Basının özgürlüğü ve çoğulculuğuna saygı gösterilmelidir. Madde 12: Toplanma ve örgütlenme özgürlüğü Herkes, barışçıl bir biçimde toplanma özgürlüğü ile her düzeyde, özellikle siyaset, sendika ve yurttaşlıkla ilgili konularda örgütlenme özgürlüğü hakkına sahiptir. Bu, herkesin kendi çıkarlarını korumak için sendika kurma ve sendikalara girme hakkını da içerir. Birlik düzeyindeki siyasi partiler, Birliğin vatandaşlarının siyasi iradesinin ifade edilmesine katkıda bulunurlar. Madde 13 : Sanat ve bilim özgürlüğü Sanat ve bilimsel araştırma, kısıtlamaya tabi olmamalıdır. Akademik özgürlüğe saygı gösterilmelidir. Madde 14: Eğitim hakkı Herkes, eğitim görme ve mesleki ve sürekli eğitimden yararlanma hakkına sahiptir. Bu hak, serbest zorunlu eğitim görme olasılığını da içerir. Demokratik ilkelere ve ailelerin çocuklarının kendi dini, felsefi ve eğitim konusundaki inançlarına uygun olarak eğitim ve öğretim görmelerini sağlama hakkına saygı gösterilerek eğitim kurumları tesis etme özgürlüğüne, bu özgürlük ve hakkın kullanılmasına ilişkin ulusal mevzuata uygun olarak saygı gösterilmelidir. Madde 15 : Meslek seçme ve çalışma hakkı Herkes, çalışma ve serbestçe seçilmiş veya kabul edilmiş bir mesleği ifa etme hakkına sahiptir. Birliğin her vatandaşı, herhangi bir Üye Devlette iş arama, çalışma, yerleşme hakkını kullanma ve hizmet verme özgürlüğüne sahiptir. Üye Devletlerin ülkelerinde çalışma izni almış olan üçüncü ülkelerin vatandaşları, Birliğin vatandaşlarının çalışma şartlarına eşit çalışma şartlarından yararlanma hakkına sahiptir. Madde 16 : Bir ticari faaliyette bulunma özgürlüğü Topluluk hukuku ve ulusal yasalar ve uygulamalara göre bir ticari faaliyette bulunma özgürlüğü tanınmaktadır. Madde 17 : Mülk edinme hakkı Herkes, yasal şekilde elde ettiği mülküne sahip olma, kullanma, elden çıkarma ve miras bırakma hakkına sahiptir. Bunların kaybı karşılığında zamanında adil bir tazminat ödenmesi koşulu ile kamu menfaati nedeniyle veya yasada öngörülen koşullar çerçevesinde yapılması dışında hiç kimsenin elinden mülkü alınamaz. Mülkün kullanımı, kamu menfaati için gerekli olduğu ölçüde yasa ile düzenlenebilir. Fikri mülkiyet, korunmalıdır. Madde 18 : Sığınma hakkı Sığınma hakkı, 28 Temmuz 1951 tarihli Cenevre Sözleşmesi ve sığınmacıların statüsüne ilişkin 31 Ocak 1967 tarihli Protokol kuralları dikkate alınarak ve Avrupa Topluluğunu kuran Antlaşmaya uygun olarak teminat altına alınmalıdır. Madde 19 : İhraç, sınırdışı veya iade etme yasağı Toplu sınır dışı etmeler yasaktır. Hiç kimse, ölüm cezası, işkence veya başka insanlık dışı veya alçaltıcı muamele veya cezaya tabi tutulması konusunda ciddi bir tehlikenin bulunduğu bir Devlete geri gönderilemez, sınırdışı edilemez veya iade edilemez. BÖLÜM III : EŞİTLİK Madde 20 : Yasa önünde eşitlik Herkes, yasa önünde eşittir. Madde 21 : Ayrımcılık yasağı Cinsiyet, ırk, renk, etnik veya sosyal köken, kalıtımsal özellikler, dil, din veya inanç, siyasi veya başka herhangi bir görüş, bir ulusal azınlığın üyesi olma, hususiyet, doğum, maluliyet, yaş veya cinsel eğilim gibi herhangi bir nedenle ayrımcılık yapılması yasaktır. Avrupa Topluluğunu kuran Antlaşma ve Avrupa Birliği Antlaşmasının uygulanması kapsamı çerçevesinde ve söz konusu Antlaşmaların özel hükümleri saklı kalmak üzere milliyet nedeniyle her türlü ayrımcılık yasaktır. Madde 22 : Kültürel, dini ve dilsel çeşitlilik Birlik, kültürel, dini ve dilsel çeşitliliğe saygı gösterecektir. Madde 23 : Erkekler ve kadınlar arasında eşitlik Erkekler ve kadınlar arasında eşitlik, istihdam, çalışma ve ücret dahil olmak üzere bütün alanlarda sağlanmalıdır. Eşitlik ilkesi, yeterli şekilde temsil edilmeyen cinsin lehine belirli avantajlar sağlanmasını öngören önlemlerin sürdürülmesini veya benimsenmesini engellemez. Madde 24 : Çocukların hakları Çocuklar, kendi refahları için gerekli olan koruma ve ihtimamdan yararlanma hakkına sahiptir. Görüşlerini serbestçe ifade edebilirler. Bu görüşler, kendi yaşları ve ol-gunluk düzeylerine uygun olarak kendilerini ilgilendiren konularda dikkate alınır. Kamu makamları veya özel kuruluşlar tarafından çocuklarla ilgili olarak yapılan bütün işlemlerde, çocuğun çıkarlarının en iyi şekilde korunmasına öncelik verilmelidir. Her çocuk, bunun kendi çıkarlarına aykırı olması haricinde anne ve babasının her ikisi ile düzenli olarak kişisel ilişki ve doğrudan temas sürdürme hakkına sahiptir. Madde 25 : Yaşlıların hakları Birlik, yaşlıların, onurlu ve bağımsız bir yaşam sürdürme ve sosyal ve kültürel yaşama katılma haklarını tanımakta ve saygı göstermektedir. Madde 26 : Engellilerin toplumla bütünleştirilmesi Birlik, engelli kişilerin, bağımsızlıklarını, toplumsal ve mesleki yaşamla bütünleştirilmelerini ve toplum yaşamına katılmalarını sağlamaya yönelik önlemlerden yararlanma hakkını tanımakta ve saygı göstermektedir. BÖLÜM IV : DAYANIŞMA Madde 27 : İşçilerin işletme içinde bilgi alma ve danışma hakkı Topluluk mevzuatı ve ulusal yasalar ve uygulamalarda öngörülen durumlar ve koşullarda işçiler veya temsilcilerine, uygun düzeylerde zamanında bilgi verilmeli ve danışmalarda bulunulmalıdır. Madde 28 : Toplu sözleşme görüşmeleri yapma ve eylem hakkı İşçiler ve işverenler veya bunların ilgili kuruluşları, topluluk mevzuatı ve ulusal yasalar ve uygulamalara göre uygun düzeylerde toplu sözleşmeler müzakere etme ve imzalama ve menfaat ihtilafı olması halinde grev eylemi dahil olmak üzere kendi çıkarlarını korumak için ortak eylem yapma hakkına sahiptir. Madde 29 : İşe yerleştirme hizmetlerinden yararlanma hakkı Herkes, işe yerleştirme hizmetinden ücretsiz olarak yararlanma hakkına sahiptir. Madde 30 : Haksız işten çıkarmaya karşı koruma Her işçi, Topluluk hukuku ve ulusal yasalar ve uygulamalara göre haksız işten çıkarmaya karşı korunma hakkına sahiptir. Madde 31 : Adil ve hakkaniyete uygun çalışma koşulları Her işçi, kendi sağlığı, emniyeti ve onuruna saygı gösteren çalışma koşullarından yararlanma hakkına sahiptir. Her işçi, azami çalışma saatlerinin sınırlandırılması, günlük ve haftalık dinlenme dönemleri ve yıllık ücretli izin hakkına sahiptir. Madde 32 : Çocuk işçi çalıştırmanın yasaklanması ve çalışan gençlerin korunması Çocuk işçi çalıştırılması yasaktır. Gençler için daha elverişli olabilecek kurallar saklı kalmak üzere ve sınırlı istisnalar dışında istihdam edilmek için asgari yaş sınırı, zorunlu eğitimin tamamlanması için belirlenen asgari yaştan daha düşük olamaz. İşe alınan gençler, yaşlarına uygun çalışma koşullarında çalıştırılmalı ve ekonomik sömürüye ve emniyetlerine, sağlıklarına veya fiziksel, ruhsal, ahlaki veya sosyal gelişimlerine zarar verme olasılığı bulunan veya eğitimlerini engelleyebilecek her türlü işe karşı korunmalıdır. Madde 33 : Aile ve meslek yaşamı Aile, yasal, ekonomik ve sosyal korumadan yararlanmalıdır. Aile ve meslek yaşamının bağdaştırılması için herkes, doğumla bağlantılı bir nedenle işten çıkarmaya karşı korunma hakkına ve bir çocuğun doğumu veya evlat edinilmesinden sonra ücretli doğum ve ebeveynlik izni alma hakkına sahiptir. Madde 34 : Sosyal güvenlik ve sosyal yardım Birlik, Topluluk hukuku ve ulusal yasalar ve uygulamalarda belirtilen usullere göre doğum, hastalık, iş kazaları, bakıma muhtaç olma veya yaşlılık gibi durumlarda ve işten çıkarılma durumunda koruma sağlayan sosyal güvenlik yardımları ve sosyal hizmetlerden yararlanma hakkını tanımakta ve saygı göstermektedir. Avrupa Birliği'nde yasal olarak ikamet eden ve dolaşan herkes, Topluluk hukuku ve ulusal yasalar ve uygulamalara göre sosyal güvenlik yardımları ve sosyal avantajlardan yararlanma hakkına sahiptir. Birlik, Topluluk hukuku ve ulusal yasalar ve uygulamalarda belirtilen usullere göre sosyal dışlanma ve yoksullukla mücadele için yeterli imkanlara sahip olmayan herkes için uygun bir yaşam sağlamak amacıyla sosyal ve konut yardımından yararlanma hakkını kabul etmekte ve saygı göstermektedir. Madde 35 : Sağlık hizmetleri Herkes, ulusal yasalar ve uygulamalarda belirtilen şartlar çerçevesinde koruyucu sağlık hizmetlerinden yararlanma hakkına ve tıbbi tedaviden yararlanma hakkına sahiptir. Bütün Birlik politikaları ve faaliyetlerinin tanımlanmasında ve uygulanma-sında yüksek düzeyde bir insan sağlığı koruması sağlanmalıdır. Madde 36 : Genel ekonomik konulardaki hizmetlerden yarar-lanma Birlik, sosyal ve bölgesel uyumunu artırmak için Avrupa Topluluğu'nu oluşturan Antlaşmaya uygun olarak ulusal yasalar ve uygulamalarda öngörülen genel ekonomik konulardaki hizmetlerden yararlanma hakkını kabul etmekte ve saygı göstermektedir. Madde 37 : Çevresel koruma Yüksek düzeyde bir çevresel koruma ve çevrenin kalitesinin iyileştirilmesi, Birliğin politikaları-na dahil edilmeli ve sürdürülebilir kalkınma ilkesine uygun olarak sağlanmalıdır. Madde 38 : Tüketici Koruması Birlik politikaları, yüksek düzeyde tüketici koruması sağlamalıdır. BÖLÜM V : VATANDAŞLIK HAKLARI Madde 39 : Avrupa Parlamentosu seçimlerinde oy kullanma ve aday olma hakkı Birliğin her vatandaşı, ikamet ettiği Üye Devlette, bu Devletin vatandaşları ile aynı koşullar altında Avrupa Parlamentosu seçimlerinde oy kullanma ve aday olma hakkına sahiptir. Avrupa Parlamentosu üyeleri, genel serbest ve gizli oyla doğrudan seçilir. Madde 40 : Yerel seçimlerde oy kullanma ve aday olma hakkı Birliğin her vatandaşı, ikamet ettiği Üye Devlette, bu Devletin vatandaşları ile aynı koşullar altında yerel seçimlerde oy kullanma ve aday olma hakkına sahiptir. Madde 41 : İyi idare hakkı Herkes, işlerinin Birliğin kurumları ve organları tarafından tarafsız ve adil bir şekilde ve makul bir süre içinde görülmesini isteme hakkına sahiptir. Bu hak, şunları içermektedir: - herkesin, kendisini olumsuz şekilde etkileyebilecek herhangi bir işlemin yapılmasından önce görüşlerinin dinlenmesini isteme hakkı; - herkesin, kendi dosyasına erişme hakkı ve meşru gizlilik çıkarlarına ve mesleki ve ticari gizliliğe saygı gösterilmesi; - idarenin, kararları konusunda gerekçe gösterme yükümlülüğü. Herkes, Topluluğun kuruluşları veya görevlilerinin, görevlerinin ifası sırasında yol açtıkları her türlü zararı, Üye Devletlerin yasalarındaki ortak genel ilkelere göre Topluluğa tazmin ettirme hakkına sahiptir. Herkes, Birliğin kuruluşlarına, Antlaşmaların lisanlarından birinde mektup gönderebilir ve kendisine aynı lisanda cevap verilmesi zorunludur. Madde 42 : Belgelere erişme hakkı Birliğin bütün vatandaşları veya bir Üye Devlette ikamet eden veya kanuni adresi bu devlette bulunan bütün gerçek veya tüzel kişiler, Avrupa Parlamentosu, Konsey ve Komisyon belgelerine erişme hakkına sahiptir. Madde 43 : Kamu Denetçisi Birliğin bütün vatandaşları veya bir Üye Devlette ikamet eden veya kanuni adresi bu devlette bulunan bütün gerçek veya tüzel kişiler, adli görevleri çerçevesinde hareket eden Adalet Divanı Bidayet Mahkemesi hariç olmak üzere Topluluk kuruluşları veya organlarının faaliyetlerinde karşılaşılan kötü idare vakalarını Birlik kamu denetçisine havale etme hakkına sahiptir. Madde 44 : Dilekçe ile başvurma hakkı Birliğin bütün vatandaşları veya bir Üye Devlette ikamet eden veya kanuni adresi bu devlette bulunan bütün gerçek veya tüzel kişiler, Avrupa Parlamentosu'nu dilekçe ile başvurma hakkına sahiptir. Madde 45 : Dolaşım ve ikamet özgürlüğü Birliğin her vatandaşı, Üye Devletlerin ülke sınırları içinde serbestçe hareket etmek ve ikamet etmek özgürlüğüne sahiptir. Bir Üye Devletin ülkesinde yasal olarak ikamet eden üçüncü ülkelerin vatandaşlarına, Avrupa Topluluğu'nu tesis eden Antlaşma'ya uygun olarak dolaşım ve ikamet özgürlüğü tanınabilir. Madde 46 : Diplomatik ve konsolosluk koruması Birliğin her vatandaşı, tabiyetinde olduğu Üye Devletin temsil edilmediği bir üçüncü ülkenin topraklarında, herhangi bir Üye Devletin diplomatik veya konsolosluk makamları tarafından, söz konusu Üye Devletin vatandaşları ile aynı şartlarda korunma hakkına sahiptir. BÖLÜM VI : ADALET Madde 47 : Etkili hukuki bir yola başvurma ve adil yargılanma hakkı Birlik hukuku tarafından teminat altına alınmış olan hakları ve özgürlükleri ihlal edilen herkes, bu Maddede belirtilen şartlara uygun olarak bir mahkemede etkili bir hukuki yola başvurma hakkına sahiptir. Herkes, daha önceden yasa ile tesis edilmiş bağımsız ve tarafsız bir mahkemede makul bir süre içinde yapılacak adil ve kamuya açık bir duruşma yapılması hakkına sahiptir. Herkes, kendisine bilgi verilmesi, savunulması ve temsil edilmesi fırsatına sahip olmalıdır. Gerekli imkanlara sahip olmayan herkese, bu yardımın adalete etkin bir şekilde ulaşılmasının sağlanması için gerekli olması koşulu ile hukuki yardım sağlanacaktır. Madde 48 : Masumiyet karinesi ve savunma hakkı Kendisine karşı ithamda bulunulan bir kişinin, yasaya göre suçlu olduğu kanıtlanıncaya kadar masum olduğu kabul edilecektir. Kendisine karşı ithamda bulunulmuş olan bir kişinin savunma haklarına saygı gösterilmesi teminat altına alınmalıdır. Madde 49 : Cezayı gerektiren suçların ve cezaların orantılı olması ve yasada tanımlanması ilkeleri Hiç kimse, işlendiği zaman ulusal veya uluslararası hukuka göre suç oluşturmayan bir fiil veya ihmalden dolayı suçlu bulunamaz. Hiç kimseye, suçu işlediği zaman verilebilecek olan cezadan daha ağır bir ceza verilemez. Cezayı gerektiren bir suçun işlenmesinden sonra yasanın daha hafif bir ceza öngörmesi durumunda bu ceza uygulanır. Bu madde, işlendiği zaman uluslar topluluğu tarafından tanınmış genel ilkelere göre suç sayılan bir eylem veya ihmal nedeniyle bir kimsenin yargılanmasına veya cezalandırılmasına engel değil-dir. Cezaların şiddeti, cezayı gerektiren suçla orantısız olmamalıdır. Madde 50 : Cezayı gerektiren aynı suçtan iki kere yargılanmama veya cezalandırılmama hakkı Hiç kimse, daha önce yasaya göre Birlik içinde kesin olarak beraat ettiği veya mahkum olduğu bir suç nedeniyle mahkemede yeniden yargılanamaz veya cezalandı-rılamaz. BÖLÜM VII : GENEL HÜKÜMLER Madde 51 : Kapsam Bu Bildirgenin hükümleri, yetki ikamesi ilkesi dikkate alınarak Birliğin kurumları ve organlarına ve sadece Birlik hukukunu uyguladıklarında Üye Devletlere yöneliktir. Bu nedenle,kendi yetkilerine uygun olarak haklara saygı gösterecekler, ilkelere uyacaklar ve bunların uygulanmasını teşvik edeceklerdir. Bu Bildirge, Topluluk veya Birlik için yeni bir yetki veya görev tesis etmemektedir veya Antlaşmalarda belirtilen yetkilerde ve görevlerde değişiklik yapmamaktadır. Madde 52 : Teminat altına alınan hakların kapsamı Bu Bildirgede kabul edilen hakların ve özgürlüklerin kullanılmasına getirilecek her türlü sınırlandırma, yasada öngörülmeli ve bu hak ve özgürlüklerin özüne saygı göstermelidir. Orantılı olma ilkesine tabi olarak sınırlandırmalar sadece gerekli olmaları ve Birlik tarafından kabul edilen kamu yararı amaçlarına veya başkalarının hak ve özgürlüklerini koruma gereksinimine gerçekten hizmet etmeleri koşulu ile uygulanabilir. Topluluk Antlaşmaları veya Avrupa Birliği Antlaşmasına dayalı olan bu Bildirgede tanınan haklar, söz konusu Antlaşmalarda belirtilen şartlar ve sınırlar çerçevesinde kullanılır. > Bu Bildirge'nin, İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunması Sözleşmesi ile teminat altına alınmış olan haklara tekabül eden hakları içermesi durumunda söz konusu hakların anlamı ve kapsamı, söz konusu Antlaşma'da belirtilenlerle aynı olacaktır. Bu hüküm, Birlik hukukunun daha kapsamlı koruma sağlamasını engellemez. Madde 53 : Koruma düzeyi Bu Bildirge'de yer alan hiç bir şey, Birlik hukuku ve uluslararası hukuk ve Birlik, Topluluk veya Avrupa İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunması Sözleşmesi dahil olmak üzere Üye Devletlerin taraf olduğu uluslararası anlaşmalarla ve Üye Devletlerin anayasaları ile kendi uygulama alanlarında tanınmış olan insan hakları veya temel özgürlükleri kısıtladığı veya olumsuz şekilde etkilediği şeklinde yorumlanamaz. Madde 54 : Hakların istismar edilmesi yasağı Bu Bildirge'de yer alan hiç bir şey, işbu Bildirge'de tanınan haklar ve özgürlüklerden herhangi birinin ortadan kaldırılmasını veya bunun, burada öngörülenden daha fazla kısıtlanmasını amaçlayan herhangi bir faaliyette bulunma veya herhangi bir fiili gerçekleştirme hakkını verdiği şeklinde yorumlanamaz.+''+Avrupa Birliği

Kaf-Der Bursa Şubesi

Bursa'da Kuzey Kafkasyalıların ilk örgütü, 1965 yılında Kafkas Kültür ve Yardımlaşma Derneği adıyla kuruldu. İlk dernek, Bursalı Çerkeslerin buluşma, dayanışma yeri oldu ve folklor ağırlıklı çalışmalar yaptı. 70'li yılların ortalarından itibaren, Türkiye'de değişen ve hareketlenen siyasi ortam ve taleplerin derneğe yansıması sonucunda, 'kimlik' sorunu dernek gündeminde ağırlıklı olarak yer almaya başladı ve dernek binasında konuya ilişkin çok sayıda seminer düzenlendi. Aynı yıllarda folklor, müzik çalışmaları da, daha örgütlü olarak devam etti. İlk defa, halka açık organize edilen gece etkinliklerinde, anadilde şarkılar düzenlendi. Dernekler arası ilişkilerin gelişmesine paralel olarak, Türkiye'de federasyon kurma tartışmaları başladı ve Bursa Derneği bu sürece aktif olarak katıldı. Bilindiği gibi, Mahmut Özden'in öldürülmesi, Türkiye'de ilk birlik çalışmalarına uzun bir süre ara verilmesine neden oldu. 1980 sıkı yönetiminde faaliyetlerin kısıtlanması nedeniyle, faaliyetsizlikten kapandı. 80 sonrası ilk dernek, 1985 yılında, Bursa Kuzey Kafkas Kültür Derneği adında kuruldu. Önceleri folklor ağırlıklı yürüyen çalışmalar, daha sonra farklı bir içerik kazanmaya başladı. Asimilasyon, kültürel hakların elde edilmesi, dönüş kavramları gündemin ilk sıralarında yer aldı. 'Kimlik' kavramı, özellikle gençler arasında daha çok tartışılmaya başlandı. Bu tartışmalar, Türkiye genelinde diğer gençlik tabanlarıyla birleşerek devam etti. Bölgede etkin iletişimi sağlamak için, köy ziyaretleri arttırıldı, köylerin genç tabanlarıyla ilişkileri geliştirecek etkinlikler organize edildi. Dernekte bir tiyatro grubu oluşturuldu, dernek içi eğitim çalışmaları başlatıldı. "Diaspora'da Çerkes Edebiyatı" konulu panelden div> 1990 yılında yeniden başlayan merkezi yapılanma çalışmalarında, Bursa aktif olarak görev aldı. KAF-KUR'un oluşturulmasından, 1993 yılında kurulan KAF-DER sürecinde yer alan Bursa, 28 Kasım 1993 yılında, tüzel kişiliğine son verip, feshedilerek merkezi oluşumda yerini aldı. Bu karar, Bursa Kuzey Kafkas Kültür Derneği'nin son olağan kongresinde ayakta alkışlanarak karşılandı. Bursa, mevcut örgütlü yapısını terk ederek KAF-DER'e katılan ilk dernektir ve bu anlamda öncüdür. Abhazya ve Çeçenistan'ın işgalinde, Bursa'da tüm siyasi kurum ve kuruluşlarla ilişkiye geçilerek, Kafkasyalıların dışındaki kitleye, Anavatandaki sorunlar ve Çerkes kimliği hakkında bilgi verildi, basınla daha sık ilişki kuruldu. Kamuoyuna yapılan tüm açıklamalarda, farklı etnik kimlik ve kültürel talepler özellikle vurgulandı. Kitlesel olarak yapılan Sürgünü Anma etkinlikleri, Bursa derneğinin öncülüğünde başlatılmıştır. Bu etkinliklerden ilki 1992 yılında Kadirçeşme Köyü'nde, 1993 yılında Karaorman ve Hacıkara Köylerinde organize edildi. Düzenlenen bu etkinlikler, Türkiye geneli ve Dünya Çerkes Birliği'nin katılımıyla gerçekleştirildi. Güvem ve Karaorman köylerinde daha sonraki yıllarda anma etkinlikleri yeniden yapıldı. Bu gün bu organizasyonlar, bölge dernekleri de dahil edilerek genişletilmiştir. Fatıma Carım Bursalı gençlerle div> Sürgünü Anma etkinlikleri, Çerkeslerin kendilerini içinde yaşadıkları topluma da ifade etme amacını taşıması gerektiği düşünülerek, dernek binalarının ve köylerin dışında da gerçekleştirildi. Bu etkinliklerin en önemlisi, 1997 yılında, Bursa kamuoyuna açık bir basın açıklaması ve ardından milli giysiler ve akordeon eşliğinde, Çerkeslerin Türkiye'deki varlığını ve taleplerini içeren bildiri dağıtılmasıdır. Bu güne kadar kültür ve asimilasyon, bu gün ve gelecekte Kuzey Kafkasya, Türkiye'nin Kafkasya politikası, Çerkes toplumunda kadının yeri, Çerkes toplumunun sosyolojik yapısı, Abhazya ve Çeçenistan'daki gelişmeler, tarihte Çerkeslerin sınıfsal yapısı, Türkiye'nin yakın tarihinde Çerkesler, dernek ve dernekçilik, Avrupa Birliği, iletişim, folklor, kimlik, gelenekler vb. konularında her yönetim döneminde, çok sayıda seminer verilmiştir. 4 Haziran 2000 tarihinde, Türkiye'deki Kuzey Kafkasyalı şair, yazar ve aydınların konuşmacı olarak yer aldığı, Adıgey Devlet Başkanı Aslan Carım'ın eşi ve Maykop Kültür ve Sanat Vakfı Başkanı Fatıma Carım ile vakıf sekreteri Swetlana Shalahova'nın katıldığı, "Diaspora'da Çerkes Edebiyatı" konulu söyleşi yapılmıştır. Bu etkinlik, kültürel yapımızın ve beklentilerimizin, içinde yaşadığımız topluma anlatılması açısından önemlidir. Bursa'da yönetime gelen tüm kadrolar, merkezi örgütlenmeyi önemseyen ve çerkes kimliğini ön plana çıkaran programlar çerçevesinde çalışmıştır. İki dönemden bu yana, yönetim organlarında ağırlıklı olarak gençler yer almakta ve bu çizgi doğrultusunda çalışmaktadırlar. Dernekte 1998 yılında Voreyda isimli bir müzik grubu kurulmuş ve 3 yıl süreyle çalışmalarını sürdürmüştür. Bu yıl ara verilen müzik çalışmaları yeniden başlayacaktır. Folklor çalışmaları kesintisiz olarak devam etmektedir. Derneğimizin halkoyunları topluluğu geniş katılımlı organizasyonlarda başarılı gösteriler yapmaktadır. Ayrıca küçükler ekibi de çalışmalarına başlamıştır. Üç yıldan bu yana yayın komisyonu tarafından "Timaf" adlı kültür, sanat ve haber bülteni yayınlanmaktadır. Bursa Derneği'nde gelenekselleşmiş olan Haluj Geceleri periyodik olarak gerçekleşmekte, yaz ayları dışında mutlaka gündeme ilişkin konuları içeren seminer programları uygulanmaktadır. Dernekte şu anda aktif iletişim, yayın, eğitim-seminer, gençlik, müzik çalışmaları, maddi destek sağlama çalışmaları konularında da çalışmalarını sürdürmektedir. Ancak tüm bu çalışmaların yeterli olmadığı, mutlaka daha yoğun çalışma programları ve daha kalabalık katılımın sağlanarak daha geniş kitlelere ulaşılması gerektiği dernek çalışanlarının ortak görüşüdür. Türkiye'deki Kafkasyalıların tüm örgütlerinde yaşanan sorunlar ve hızlı asimilasyon, artık büyük bir kent olan Bursa'nın da en önemli sorunlarıdır. Türkiye'nin her yerinden göç alması, kenti ve kentte yaşayan çerkesleri kozmopolit bir yapıya büründürmüştür. Dernek ortamında konuşulan dil Türkçe'dir ve gençlerin önemli bir kısmı anadilini bilmemektedir. Dernekte her yıl düzenlenen dil/okuma-yazma kursları da sorunu çözmek için yeterli değildir. Bursa'da 30-40 bin civarında olduğu tahmin edilen Çerkes nüfusuna rağmen, etkinliklere bu sayının tamamı dahil edilememiştir. Bu yıl oluşturulan iletişim komisyonu, altı aylık bir çalışmanın sonunda, dernek üyeleri dışında, hane bazında 1000 adres hedefleyerek çalışmalarına başlamıştır. İkinci altı ay için 2000 olarak belirlenmiştir. Üniversite gençliğinin dernek çalışmalarına katılmasında zaman zaman kesintiler olmaktadır. Çok önemli olan bu bağın kesintisiz devamı için çalışmalar yapılmaktadır. Bursa Ekibi Simd'in gösterilerinden div> Kafkasya ile daha yakın ve etkin bir iletişimin olması gerektiği çok açıktır. Şu anda Şamil Jane başkanlığında, Oğuz Çelik, Nuran Arslan, Levent Turgut, Akanda Sah, Özcan Sav ve Hasan Özcan'dan oluşan yönetim kurulu, yeni dönemin çalışma programının ana temasını, bilinçlenmeyi arttırıcı ve asimilasyonu azaltıcı eğitim çalışmaları olarak belirlemiştir.Kaffed

Bölgesel ve Azınlık Dilleri Avrupa Şartı Üzerine Bir Değerlendirme

Giriş XX. yüzyılın son çeyreğinde, azınlık haklarının gözlenmesi ve korunması büyük önem kazanmıştır. Yakın zamanda ortaya çıkan bölgesel veya Azınlık Dilleri Avrupa Şartı gibi girişimlerin, azınlık-çoğunluk çatışmalarının düzenlenmesinde ulus devletlerin hem bir taraf hem de kurumsal çerçeve olarak elde ettikleri gücü azaltmak (veya ortadan kaldırmak) gibi bir etkisi bile olabilecektir. ABADB, Avrupa'nın azınlıkları koruma konusundaki yeterliğini sınamak açısından önemli bir metindir. +''+ Bölgesel veya Azınlık Dilleri Avrupa Şartının hazırlıkları -1984'ten 1992'ye kadar- uzun bir zaman almıştır. Bu uzun hazırlık süreci, azınlık haklarının gözlenmesi konusunda çok şey anlatmaktadır. Aslında şart, resmen, sadece dillerle ilgili olmakla beraber linguistik politikalar kültürel kimlik kaygılarıyla ortaya çıkarılmaktadır. Bölgesel veya Azınlık Dillerinin Avrupa düzeyindeki taraftarları, dil kullanımını sağlamanın, azınlıkların durumunu iyileştirmenin bir yolu olduğunu çok iyi bilmektedirler. Ama daha bu noktada bir karmaşa ortaya çıkmaktadır, zira linguistik azınlıklar, azınlıkların sadece bir çeşididir. Bir başka karışıklık, şartın başlığından kaynaklanabilir: "bölgesel veya azınlık dilleri" adı, iki çeşit deyim olduğu anlamına gelmemekte, yazarların, "bölgesel" veya "azınlık" sözcüklerinin her biri çeşitli taraflarca kabul edilemez olduğundan, tek bir sözcük üzerinde karar veremediklerini göstermektedir. Bu daha sonra da üzerinde duracağımız önemli bir noktadır. Böylece bu şart, adına rağmen, Avrupa kurumlarının, azınlıkların korunması konusunda artan müdahelesini örnekleyen önemli bir girişimi temsil etmektedir. Ama burada sorulması gereken temel sorulardan biri; azınlık haklarının ve kaynaklarının koruyucusu olma rolünün devletlerden alınıp Avrupa organizasyonlarına verilmesinin mümkün olup olmadığıdır. Bu şartın açık ve gizli ama-çları nelerdir? • Şart, bir politika sürecinin kendiliğinden ortaya çıkmış bir sonucu değildir. Üzerinde bir anlaşmaya varılması on yıldan uzun zaman almıştır. • Avrupa linguistik azınlıklarının ortak özellikleri çok sayıda olmakla beraber, bu faktör tek başına, bu azınlıkların korunması için uluslarası bir yasal enstrüman ihtiyacını destekleyemez. Devletlerin, azınlık dillerini korumaktansa, varlıklarına yönelik bir tehdit oluşturduklarının farz edildiği anlaşılmaktadır. Demek ki; BADAŞ öncelikle azınlık-çoğunluk ilişkilerini kontrol etmeyi, ikincil olarak da; linguistik azınlıkların haklarını korumayı ve iyileştirmeyi amaçlamaktadır. I. BADAŞ'ın Tarihçesi BADAŞ tarihçesi dört döneme ayrılabilir. 1. 1984 Öncesi Resmi projeye Strazburg'da 1984'te Avrupa Konseyi tarafından düzenlenen bir toplantıda başlanmış olmasına rağmen, bu çeşit bir şart ortaya çıkarma fikri bir kaç yıldır tartışılıyordu. 1981 yılı ekim ayında Avrupa Parlementosu'ndan "Bölgesel Diller ve Kültürler Şartı" ile "Etnik Azınlıkların Hakları Şartı" lehinde bir karar geçti. Buna paralel olarak Avrupa Konseyi Parlamenterler Birliği azınlıklar hakkında bir tavsiye kararı aldı. AET 'daha az kullanılan diller'i desteklemek için özel bir program geliştirdi ve bu çeşit sorunlarla ilgilenmesi için bir danışma kurulu oluşturdu. Yine de bu girişimlerin esas sonucu olarak BADAŞ görülmektedir. 2. 1984-1988. BADAŞ'ın ilk taslağı. Seçenek Sisteminin ortaya çıkması. Şartın hazırlık süreci ilk kez, resmen, 1984'te, Strazburg'da, 250 azınlık temsilcisinin katıldığı toplantıda başladı. Bu toplantının en önemli sonucu, hazırlanacak bir şartın ilk taslağını yazmak üzere uzmanlardan oluşan bir çalışma grubu oluşturulmasıydı. Bu grubun bir metin ortaya çıkarması ancak 1987'nin sonunda mümkün olabildi. Bunun temel se-bebi; grubun, dillerin, hepsi aynı şekilde ele alınamayacak kadar birbirinden farklı olduğunu kavramış olmasıydı. Taraflara, çeşitli konular üzerinde karar verirken, çeşitli seçenekler sunma yoluna gidildi. Bu teknik, tek bir çerçeve içine değişik durumları sığdırmakta işe yaradı; ya da yazarlar böyle zannetti. Daha sonra Avrupa Konseyi Yerel ve Bölgesel Yönetimler Konferansı taslak üzerinde görüşmeler yaptı. Beklenenden çok daha tartışmalı geçen görüşmeler sonrasında, 1988 mart ayında belge geçti. Sonraki basamak olan Bakanlar Komitesi metni yeni bir komiteye gönderme kararı aldı. Bu komite tüm üye devletlerin aday göstere-cekleri uzmanlardan kurulu olacaktı. Böylece ikinci hazırlık dönemi başladı. 3. 1988-1992. BADAŞ İkinci Hazırlık Süreci. Seçenek Sisteminin Genişlemesi. Bölgesel veya Azınlık Dilleri Uzmanlar Komitesi 1989 kışında toplanabildi. Müzakereler 1992'ye kadar sürdü. Bu iki sene boyunca özgün metin üzerinde büyük miktarda değişiklik yapıldı. a. Halklara ya da azınlıklara doğrudan göndermeler çıkarıldı. Sadece dillerden söz edilecekti. b. Şarta, ününü sağlayan seçenek sistemi genişletildi: İmza atan taraflar eğitim, adalet, kamu idaresi, medya vb... alanlarda nasıl davranacaklarını ifade eden paragraflar seçmek dışında, bir de; her biri azınlık ve bölge dilleri lehinde değişik seviyelerde sorumluluklar içeren alt paragraflardan da hangilerini imzalayacaklarını belirteceklerdi. Bu üç yıl boyunca Avrupa'da önemli değişiklikler oldu. Azınlıklar hakkındaki endişeler giderek artmıştı. Doğu Avrupa devletleri demokrasiye geçmişlerdi. Metnin 1980'lerde geçerli olan özellikleri artık kabul edilmez olmuşlardı. Bu değişimin ana sonucu BADAŞ'ın artık tek bağlayıcı metin olmamasıydı, zira 1993 Viyana Zirvesinden sonra, öncelik verilen Ulusal Azınlıkların Korunması için Çerçeve Antlaşması ortaya çıkmıştı. Sonunda şart, devletlerin çoğunluğu tarafından kabul edildi. Yirmi bir ülke metni benimsiyordu. Beş devlet, esasen itiraz etmek istemekle beraber, reddeden azınlığa dahil olmamak için muhalefet şerhiyle birlikte kabul etmişlerdi. Şart, resmen anlaşma şekline getirildi ve 5 Kasım 1992 tarihinde imzaya açıldı. 4. 1992'den sonra: Şartın uygulanışındaki yavaşlık. Şart 1998'e kadar uygulamaya konamadı. Bu yavaşlığın, devletlerin dahili prosedürlerinin uzunluğundan mı, yoksa şarta ilk imza koyanların da aralarında bulunduğu bir çok devletin ilgisizliğinden mi kaynaklandığını belirlemek zor. II. Zaaflar BADAŞ'ın bir Avrupa Koruma Programı oluşu sadece resmi-yette kalmıştır. Çok az ortak ilke içermektedir ve yaptırım mekanizmaları çok kısıtlıdır. Şartın ilkeleri iki grupta olmalıdır: Antlaşma, önce amacını belirlemeli, sonra uygulanacak yöntemleri kararlaştırmalıdır. Yöntemler büyük hassasiyetle tanımlanmıştır. Eğitim, adalet, medya, vb... her bir alan için yöntemler, çe-şitli kabul düzeylerine göre detaylandırılmıştır. Ama yöntemlerde gösterilen bu dikkat amaçlarda gösterilmemiştir. Bu şartın tam olarak hangi dillerle ilgilendiğini anlamak imkansızdır. Madde 1 ve Madde 3-1, bölgesel ve azınlık dilleri hakkında soyut bir tanım ortaya koymaktadırlar. Şartın kendisinde ya da açıklayıcı raporda, nominal bir liste bulunmamaktadır. Madde 1, ilk bakışta keskin çizgilerle belirlenmiş, anlaşılır bir tanım görüntüsü verebilir. Ama bu çeşit bir tanım aslında net değildir. "Dil"i bir kenara ayırırsak "geleneksel", "grup", "bölge" gibi terimleri anlamak zor olabilir. Örneğin di-yalekt ile dil arasındaki fark nedir? Bunun sonucunda, bölgesel ya da azınlık dilleri terimi üzerinde ortak bir standart oluşmamıştır. Ayrıca, Şart tarafından ortaya konan uygulama mekanizmaları da bu hatayı telafi edememektedir. Şart, imzalayan taraflara çok az sorumluluk yüklemekle birlikte, bu sorumlulukları yerine getirmeyenlere uygulanacak yaptırımlar da zayıf kalmaktadır. BADAŞ'a göre Avrupa Konsey'i üyesi, ulus devletlerin çok küçük sorumlulukları vardır. Avrupa Konseyi'nin sözleşmelerini bağlayıcılığı, devletlerin bağlanmak isteğiyle sınırlıdır. Hangi dillerin kapsanacağı da yine serbest bırakılmıştır. Bu açıdan bakınca, şartın, geçici bir süre için de olsa, BADAŞ'ın uygulanması konusunda tek görevli olan devletlerin gücüne güç katan bir doküman olduğu açıkça görülmektedir. Avrupa Konsey'i yaptırımları çok kısıtlı etki sahibi olabilmektedir. Şart, çok karmaşık bir raporlama süreci düzenlemiştir. Devletler her üç yılda bir, sözleşmenin uygulanışı konusunda aldıkları önlemlerle ilgili raporlar hazırlayacaklardır. Fakat bu raporlar hakkında yorumlarda bulunabilecek kurum ve kurulların kullanabilecekleri imkanlar tavsiyeyle sınırlı tutulmuştur. Açıktır ki; Avrupa kurumlarına, metnin uygulamasını sağlamak için yeterli güç verilmemiştir. Bunun sonucu olarak, Uzmanlar Kurulu'nun, devletler arası karşılaştırmalar yaparak, bölgesel ya da azınlık dillerine uygulanacak bir model geliştirmesi olasılığı düşük kalmaktadır. BADAŞ'ın uygulanması devletlerin bir meselesi olarak kaldığında, Avrupa Konseyi'nin ya da Uzmanlar Kurulu'nun bu "iç meselelere" karışması pek de meşrulaşamamaktadır. III. Şartın esnekliğinin gerçek sebebi Resmi açıklamanın aksine Şartın esnekliği sadece azami sayıda devletin katılımını sağlamak kaygısına bağlı değildir. Temelde bu durum, bölgesel veya azınlık dillerinin savunucularının bu dillerin doğası üzerine anlaşmazlığa düşmelerinden kaynaklanmaktadır. Avrupa Konseyi Sekreteryasının üyelerinin ve yazarların çoğu, özgün taslağa eklenen bir çok ilavenin, azami sayıda devleti saflara çekmek ve dolayısıyla Bakanlar Kurulu'nun metne onay vermesini kolaylaştırmak için olduğunu iddia etmektedirler. Bu fikir birliği sağlamak ve olası çekişmeleri, çatışmaları engellemek yolundaki geleneksel diplomatik kaygıları tatmin etmiştir elbette ama tarafların ifadelerine bakarak altını çizmemiz gereken bir fark vardır. Bu görüşmelerde iki çeşit taraf vardır: Bölgesel veya azınlık dilleri hakkında bir şart çıkarılmasını benimsemeyen ve buna karşı çıkanlar ve böyle bir şartı çok destekleyen ama kendi isteklerine daha iyi uyması için çeşitli noktalarda değiştirilmesini isteyenler. Birinci kategori, Fransa, Yunanistan ve Türkiye temsilcileri ve Bakanlar Kurulu'ndaki İngiliz elçisinden oluşmaktadır. Bunlar, sonuna dek bu tutumlarını sürdürmüşlerdir. İkinci kategori ise; kalan temsilcilerin tamamını içermektedir. Esnek ve bağlayıcılığı olmayan seçenekli sistemin geliştirilmesi, kullanılması gereken standartlar hakkındaki büyük belirsizlikten kaynaklanmıştır. Bu da şartın amacının, yani bölgesel veya azınlık dillerinin tanımı ile ilgili daha temel ilkelerde de şüpheler oluşması anlamına gelmektedir. Aslında, bölgesel veya azınlık dillerinin ne olduğunu açıklığa kavuşturacak tam bir tanım da yoktur. Resmi diller örneğini ele alalım: Daha az kullanılan resmi diller "bölgesel veya azınlık dilleri" midir? Madde 1 bu soruya olumsuz cevap verir ama Madde 3.1 bununla çelişmektedir. Bu, dilin statüsü ikilemiyle yakından ilintilidir. Çeşitli karşı görüşlere yer verme kaygısı değil, bölgesel ya da azınlık dillerinin savunucularının dile getirdikleri fikirlerindeki ayrılıklar keskin bir tanımın yokluğunu açıklamaktadır. Bir çok bölgesel dil ya da azınlık dili kısmen, statüleri sebebiyle, "teh-likede" kabul edilmektedir. Resmi dil olmak, yok olmaya karşı bir garanti olarak görülmektedir. Yine de resmi dillerin bir kısmı, savunucuları tarafından tehlikedeki dillerden sayılmaktadır. En yaygın kul-lanılan resmi diller dışındaki tüm diller az çok tehlike altında kabul edildiğinden ve bu da bölgesel ya da azınlık dillerinin korunmasının bu dilleri tehlike altında olmayan dillerle aynı statüye getirmesi anlamına geldiğinden, şar-tın genel, havasıyla uyumlu gözükecektir. Ama bu, Şartın hiç bir yerinde yazılmamıştır. Tersine, Şart, bu resmi dillerin korunmasını amaçladığını belirtmektedir. Bunlar, rahatlıkla, şüphesi olan ülkeleri rahatlatmak için eklenmiş satırlar olarak düşünülebilir. Sonuç olarak, bu Şart, amacının kesin ve açık bir tanımını vermemekte ve bölgesel ve azınlık dilleri olarak ele aldığı dilleri belirleme sorumluluğunu devletlere bırakmaktadır. Neyin "bölgesel ve azınlık dili" olduğu konusunda Şart'ın yazarları arasında bir görüş birliği yoktur; bir nokta hariç: devlet, dillerin varlığına bir tehdit oluşturmaktadır ve dolayısıyla bu dillerin statüsü etkili iyileştirilmesi yoluyla kontrol edilmelidir. Bölgesel ve azınlık dillerini ilgilendiren ortak faydaları ve kimlikleri tanımlamaktaki zorluklar, diğer Avrupa politikalarınınkilerle aynıdır. Sonuç BADAŞ'ın bize sağladığı bu örnek Ulus-Devlet iskeleti dışında azınlık çoğunluk ilişkil-eri düşünülemediğini göstermektedir. Avrupa Şartı durumunda azınlık dillerine sağlam bir ortak koruma getirilmemiştir. Şart aynı zamanda resmen beklenmeyen sonuçlar da ortaya çıkarabilir. Şartı imzalayan devletlerin sayısındaki artış, imzalamamanın bir çeşit marjinalleşme ve dolayısıyla çoğunluğa katılım konusunda artan bir baskı anlamına gelmesine işaret edebilir. Bu gidişatın, ihmal edilemeyecek bazı sonuçları olacaktır. Her devletin en az bir çeşit azınlık dilini, yani bir azınlığı tanıması zorunluluğu anlamına gele-cektir. Kaynakça: COUNCIL OF EUROPE, 1993 European Charter for Regional or Minority Languages and Explanatory Report, Treaty open for signature by the member States and for accession by non-member States on 5 November 1992. European Treaties Series, n° : 148. Strasbourg : Council of Europe. The European Charter for Regional or Minority Languages, Initial Periodical Report presented to the Secretary General of the Council of Europe in accordance with Article 15 of the Charter. 15 March 1999. The Netherlands. MIN-LANG/PR(99)2. Strasbourg : Council of Europe. 29 March 1999. Croatia. MIN-LANG/PR(99)3. Strasbourg : Council of Europe. 12 April 1999. Finland. MIN-LANG/PR(99)4. Strasbourg : Council of Europe. 31 May 1999. Norway. MIN-LANG/PR(99)5. Strasbourg : Council of Europe. 7 September 1999. Hungary. MIN-LANG/PR(99)6. Strasbourg : Council of Europe. 2 December 1999. Switzerland. MIN-LANG/PR(99)7. Strasbourg : Council of Europe. SCHEIDHAUER Christophe. 2001. « European Charter for Regional Minority Languages: A "European" Protection for Minority Languages? ». Paper to be presented to the Conference on: "Voice or Exit: Comparative Perspectives on Ethnic Minorities in Twentieth Century Europe", Humboldt University, Berlin, 2001 http://www.conventions.coe.int http://www.demographie.de/minorities  +''+Kansu Dinçer

Tha Pse Hadrihe (Tanrı, Ruh, Ahret)

Çerkeslerdeki doğa Tanrıları, diğer toplumlarda olduğu gibi mitosların bir kalıntısıdır ve hayal ürünüdür. Eski Hint, Sümer, Mısır, Hitit mitlerinde de Tanrılar, insan suretinde tasarlanmıştır. Bu Tanrıların bir kısmı dişi, bir kısmı erkektir. Tevrat'ta Tanrının insanı, çamurdan kendi suretinde yarattığı ve ruhundan (nefesinden) üflediği yazılıdır. Kur'an'da aynı olay tekrarlanmaktadır. +''+ Eski Çerkes inancının, çok Tanrılı inanç olduğu görüşü, sadece mitos döneminden kalma doğa Tanrıları anlayışına özgü olarak söz konusu olabilir. Ancak bir adım daha atılırsa eksik ve yanlış kalır, çünkü doğa Tanrılarının ötesinde ve üstünde bir THA kavramı vardır ki bu, varlığın da varoluşun da yaratıcısıdır. Hatta bir görüşe göre kendisidir. Çerkesler bunun farkına vararak soyut, tek tanrı THA kavramını oluşturabilmişlerdir. Bu gelişim, olaylar dünyasının gözlenmesinden doğan kopuk ve hayali çok tanrı anlayışından, bütünseli kavrama noktasına gelmiş sezgi ve akıl anlayışına geçiştir. Çerkeslerin bu geçişi erken bir çağda yapmış oldukları anlaşılmaktadır. Doğa Tanrılarının kendi aralarında ve doğa Tanrılarıyla insanlar arasında zıtlaşmalar ve çekişmeler vardır(bunun örneklerine Nart Destanlarında rastlanır), ancak THA ile doğa tanrıları ve insanlar arasında böyle bir zıtlaşma yoktur. Çünkü THA kavramı, kavram kargaşasının sona erdiği bir gelişim noktasıdır. Kafkasya kökenli olan Sümerlilerin bir kısmı, Kasitler, Mısır'a giden Kaslar, Hititler, Etrüskler, gittikleri yerlerin ve komşularının dinlerinden ve tanrı anlayışlarından etkilenmişler ve bu etkinin serpintileri Kafkasya'ya kadar varmıştır. Örneğin Mısır'daki güneş tanrısı RA'nın, Kafkasya'nın bugünkü inanışında ve söylencesinde kalıntıları görülmektedir. Eski çağlarda Ortadoğu'ya ve Akdeniz havzasına kadar inen Kafkaslılarda Tanrı kavramında bir gerileme görülmektedir. Nerede Tanrıların heykelleri yapılmış ve tapınılmışsa orada soyut Tanrı inanışı ya oluşmamıştır ya da gerilemiştir. Nitekim, bu saydığım yerlerde tanrılar ve krallar heykelleştiği ve putlaştığı halde, Kafkasya'da THA anlayışında böyle bir durum görülmemektedir. Tanrıları ve insanları putlaştırmak ya ilkelliktir, ya geriye gidiştir. Kadınları çarşafa sokan Semitik Tanrı ve din anlayışının, Kafkasya Tanrı ve inançlarıyla bağdaştırılmasına imkan yoktur. Bu, Kafkasyalılar için geriye gidiş olur. Fakat bunun için misyonerce çalışmalar vardır. Volter ve başka araştırmacıların yazdığı gibi Hz. İbrahim Kafkas kökenli ise Yahudiler ve Araplar ataları olarak kabul ettikleri Hz. İbrahim'i doğru olarak anlamamışlar demektir, ya da Hz. İbrahim Ortadoğu inançlarının etkisi altında kalmıştır. Kur'an'da, İslam'ın, İbrahim'in dini olan Hanif dini olduğu sık sık tekrarlanmakta ise de bu din hakkında bilgi verilmemektedir. Hz. Muhammed'in ölüm döşeğinde, "Bana kalem kağıt verin, size gerçeği yazacağım" isteği Ömer tarafından geri çevrilmeseydi, belki şimdi kapalı kalmış olan bir çok gerçek ortaya çıkmış olacaktı ve bu günkü dünya da başka bir dünya olacaktı. Başta THA, ADIGE, DIĞE (TIĞE), THAMADE (THAMATE) gibi bazı kelimeler olmak üzere, birçok kelimenin nereden ve nasıl türediği hakkında haklı bir merak ve eğilim vardır. Fakat bu konuda yapılan çalışmalar pek olumlu bir sonuç vermemektedir. Örneğin THA kelimesi üzerinde benzer yakıştırmalar yapılmıştır. Bu tek hecenin nereden türediğini bulmak mümkün değildir, çünkü yapı olarak türemiş veya bileşik kelime değil, basit kelimedir. Yukarıda değinildiği gibi THA kavramı, gelişmiş soyut bir kavramdır, rakipsizliği, benzersizliği, sonsuzluğu anlatmaktadır. İnsan aklı buraya kadar yükselebilmiştir. Dönüp bu oluşumu seslerin gizinde aramanın bir yararı ve anlamı yoktur. Ancak, birden fazla heceden oluşan kelimelerde analiz ve sentez yöntemi kullanılabilir. Örneğin "PSE" kelimesi bir kavramdır, ama iki kelimeden oluşmuştur ve bu iki kelime birleşerek, anlam bakımından, ikisinin de tekrarı olmayan, ama onları da içeren bir üst kavram haline gelmiştir. "PE", önde, ön, ileride anlamına gelir. Bu yüzden yüzdeki organların en öne uzanmış olanına, yani "Burun"a PE denilmiştir. "SE" kelimesi "Ben" anlamına gelir. İkisinin birleşmesinden oluşan "PSE"; benden önceki anlamındadır. Yani "Ben"i insan olarak kabul edersek "PSE", yani RUH, insandan önce olmuştur. Onun bedenlenmesiyle "insan" oluşmuştur. Bu analizden çıkarmak istediğimiz sonuç şudur: eski Çerkes inancına göre RUH, bedenden önce de vardı. Anlam açıklığı nedeniyle "PSE" için kullandığımız bu yöntemi, bütün türemiş ya da bileşik kelimeler için kullanamıyoruz. Örneğin üç heceli "ADIGE" isminin analizinden tutarlı bir sonuca varılamamıştır. Eski Çerkeslerde cennet-cehennem kavramları yoktur, fakat ahret (Hadrıhe) ve ruhun ölümsüzlüğü kavramları vardır. Evliya Çelebi, Çerkezistan anılarında Çerkeslerin "İnsan, ot gibi biter, sonra yiter" dediklerini yazmaktadır. Çerkeslerin bu görüşlerini yadırgamaya gerek yoktur, çünkü Kur'an'daki bir ayette de aynı söz yazmaktadır. Bu ayette şöyle deniliyor: "Allah sizi yerden ot bitirir gibi bitirmiştir."(71/17) Cennet-cehennem kavramları Tevrat'ta yoktur. Yahudiler, M.Ö.6.yy'da Babil'e sürüldükleri zaman, bu kavramları Zerdüşt dininden aldılar ve Tevrat'a geçirdiler. Kur'an'da cennet ve cehennem büyük bir ağırlık kazanmış ve çok tekrarlanmıştır, ancak cehennemden her söz edişte, bunun korkutmak için söylendiği belirtilmektedir. Bunun için bir örnek verelim: "İşte sizi alevlendikçe alevlenen bir ateşle korkuttum." (92/14). Başka bir ayette de bütün insanların cehenneme gidecekleri, ancak iyi olanların sonradan cennete gönderilecekleri söylenmektedir: "Hepiniz cehenneme gideceksiniz, sonradan Allah'tan sakınanları kurtaracağız."(19/71). Eski Çerkes inancına göre, THA önce, PSE'yi (Ruhu), sonra SE'yi (Bedeni) yaratmıştır. Çerkeslerin ahret ve ruh anlayışları masallarda da işlenmiştir. Çerkes Masalları kitabımızdaki "Baba ve Kızı" masalında Çerkeslerin Ahret ve ruh anlayışı görülmektedir. Bu anlatıma göre ahrette de dünyaya benzer bir yaşantı devam etmektedir. Yani dünya ile ahret birbirinin fotokopisi gibidir. Hangisi asıl, hangisi fotokopidir, bilemiyoruz ancak dünyanın bir sınav yeri olduğu inancına bütün toplumlarda rastlanmaktadır. Masallarda bir genç, bir süre önce ölen annesiyle görüşmek için öte dünyaya gitmek ister. Şimdi masaldan konumuzla ilgili alıntılar yapalım: "...Ölüler ülkesine gitmeye karar vermiş. Giyinmiş, kuşanmış, azığını alıp yola çıkmış. Gide gide dünya ülkesinin sonuna varmış ve ölüler ülkesine girmiş. Ormanı, suyu olmayan, çıplak düz bir ovada yol alıyormuş. Gittiği yeri bilmeden ilerlerken kocaman siyah bir şey görmüş. "Allah Allah bu da neyin nesi, tek başına kımıldamadan duruyor." demiş. Yaklaşınca kocaman siyah bir öküz olduğunu fark etmiş. Öküzün kuyruğu kalkık, bir boynuzu yerde, bir boynuzu gökteymiş. Otlayamıyormuş. Delikanlı öküze: -Neden bu kadar kötü durumdasın? Diye sormuş. -Ben de bilmiyorum, o gittiğin yerdekilere sor, demiş öküz. Delikanlı onu geçip yoluna devam ederken bir fırın görmüş. Bir yaşlı kadın fırına ekmek koyuyor, ekmek hemen pişiyor ama yemek için ağzına götürürken birden yok oluyormuş. "Bu da ne acayip bir şey" diye delikanlı hayretler içinde kalmış. Yaşlı kadına sormuş: -Bunlar neden böyle oluyor? -Bilmiyorum, demiş yaşlı kadın, durumumu gördün, bunun nedenini gittiğin yerdekilere benim yerime de sor. Rica ediyorum. Delikanlı orayı geçtikten sonra bir kararıp bir ışıyan bir dünyaya girmiş "Allah Allah, bu nasıl bir dünya? Atımın derisi, iki adımda bir kararıyor, bir ışıyor" demiş kendi kendine. Böyle aç susuz giderken uzakta kararıp ışıyan bir şey görür gibi olmuş. Biraz sonra su kıyısında kaz otlatan küçük yaşlı bir kadına rastlamış. Küçük nine delikanlıyı görünce: -Buyur oğlum, sen uzaklardan geliyorsun, acıkmışsındır, diyerek onu küçük bir eve almış. Kızarmış kaz etiyle karnını doyurmuş, atına da yiyecek vermiş. Genç adam yaşlı nineye sormuş: -Söyler misin bana, bu nasıl bir ülke böyle? Bir kararıyor, bir ışıyor. Bunun nedeni nedir? Küçük nine şöyle cevap vermiş: -Tabii söylerim oğlum, bu geldiğin yer "ÖLÜLER ÜLKESİ" denilen yerdir. Ölülerin geldiği dünya burasıdır. Işıdığı zaman, iyilik yapıp da gelenler için ışır, karardığı zaman kötülük yapıp da gelenler için kararır. Sen buraya gelirken bir boynuzu gökte, bir boynuzu yerde, otlayamaz durumda kocaman bir öküze rastlamıştın. O öküz, insanlara isteyerek hizmet etmediği için öyle oldu. O yaşlı kadının, pişirdiğini yiyememesinin sebebi, yaşamı boyunca yiyecek konusunda başkalarına kötü davranmış olmasıdır. Dünyadayken, pişirdiği ekmeklerden büyük küçük, hiç kimseye yedirmemişti. Şimdi kendisinin de yiyememesinin nedeni budur. Bak oğlum, yüz yılı aşkın bir süreden beri bu suyun kenarındayım. Şimdiye kadar hiç canlı bir insan görmedim. Sen ise canlısın, nereden gelip nereye gidiyorsun? -Ölen annemizin yanına gidiyorum. Hasta olan kız kardeşim, "Annemizin parmağındaki altın yüzüğü getirip parmağıma takarsan iyileşeceğim" dediği için buraya geldim. -Öyleyse oğlum, söyleyeceklerimi iyi dinle. Sen yola çıktığın gün, annen öleli yedi yıl olmuştu, bu gün annen öleli sekiz yıl oluyor, sen bir yıldır yoldaydın. Annenin olduğu yere geldin. Uzakta değil ama oraya atla gidemezsin. Atını burada bırakacaksın, yolda ölü taşıyan bir sandal göreceksin. Sandala binip denizi geçince, toprağa ayak bastıktan sonra anneni bulacaksın. Şimdi yola çıkarım dersen azığını hazırladım. Delikanlı, küçük ninenin verdiği azığı da yanına alarak yola çıkmış. Gide gide ninenin söylediği gibi kütük kadar büyük ve ağır bir ölü sandalına rastlamış. Hiçbir şey demeden sandala binmiş. Sandal, delikanlıyı, büyük bir denizden geçirip öte yakaya çıkartmış. Karaya ayak basınca oturup bir şeyler yedikten sonra yola çıkmış. Çok gitmeden, dönen büyük bir taşa rastlamış. Dönen taşta bir kapı olduğunu görmüş. Kapının üstüne sıçrayınca kapı açılmış, delikanlı odadan içeri girmiş. Oda daracıkmış. Sonra bir kapı daha açılmış, delikanlı oraya bakınca derli toplu tertemiz bir ev ve sedirde yatan bir kadın görmüş. Delikanlı annesini tanıyıp yaklaşmış ve okşamış. Annesi gözlerini açıp doğrulmuş ve şöyle konuşmuş: -Seni buraya getiren nedir oğlum? Şimdi sana söyleyeceklerimi yerine getireceksin. Seni buraya gönderen kız kardeşinin kalbini kırmayacaksın. Babanın da kalbini kırmayacaksın. Beni daha fazla göremeyeceksin. Annesi, yüzüğü oğluna vermiş, kendisi tekrar uzanmış ve ruhu çıkmış. Delikanlı da annesinin yattığı taş odadan ayrılmış. Yine o ölü taşıyan sandala atlayarak denizden bu tarafa geçmiş. Yürüyerek daha önce rastladığı kazları otlatan ninenin yanına gelmiş. Nine onun geldiğini görünce çok sevinmiş, -Altın yüzüğü getirdin mi? diye sormuş. -Getirdim nine, sen olmasaydın o denizi geçemezdim, annemi de göremezdim demiş. Nine, "Öyleyse bir şeyler ye, oğlum diyerek, delikanlıyı iyice doyurmuş. Delikanlı atına binip kız kardeşine gitmek için yola çıkmış..." Yaptığımız bu masal alıntısında görüldüğü gibi eski Çerkesler, ölüm, ahret (Hadrıhe), ruh (PSE) gibi konularda ilginç inanışlara sahiptirler.+''+Yaşar Bağ

Çağımızın Bir Kahramanı

TOLSTOY, Hacı Murat'ı anlatan romanına "Çağımızın Bir Kahramanı" adını vermişti. 133 yıldır sürgünde yaşamak zorunda bırakılan bir halkın tasa ve kıvançlarını içtenlikle paylaşan, onların kendi kaderlerini kendi ana yurtlarında tayin etmek için çaba gösteren, dünyanın neresinde olursa olsun Adığelerin etkinliklerine koşan bir insana en uygun sıfatın "Çağımızın Bir Kahramanı" olması gerektiğine inanıyorum. +''+ Adını çok duyduğum İhsan ile nihayet 125. Yıl anma toplantısında tanışmıştım. Suriye'ye yerleştirilmiş bir ana ve babanın oğlu olan İhsan Saleh, liseyi Suriye'de bitirdikten sonra Ankara'da tıp öğrenimine başlamış, İstanbul Tıp Fakültesinde bitirmiş. İhtisasını Almanya'da yapmış. Askerliğini Suriye'de yaptıktan sonra Almanya'ya dönerek çalışmaya başlamış. İhsan Saleh, Adığelerin yıllarca çekmiş olduğu acının izlerine hem Anadolu'da hem de Suriye'de tanık olmuştur. Anadiliyle konuşmanın "büyük suç!" kabul edildiği, asimilasyonun önlenemez yükselişinin Adığe halkını kemirdiği, yok olmanın eşiğine getirdiği zamanlarda; bir ulusun gelişmesi, kendi öz değerlerine sahip çıkmasının ancak ve ancak Anavatanda mümkün olabileceği gerçeğini yakalamış. Yaşamını da bu uğurda savaşmaya adamış. İhsan Saleh'i dünyanın neresinde olursa olsun, Adığelerin yaptığı toplantılarda görmek olası. Dünya Adığe Örgütünün kuruluşundan beri aktif üyelerinden. Almanya'da yaşayan işçi hemşehrileriyle dernek çalışmalarını yürütüyor. Onlara Adığe tarihini, Kafkasya'yı öğretiyor. Törelerimizin güzelliklerini yeniden keşfetmeleri için yol gösteriyor. "Almanya'ya ve Suriye'ye vergi veriyorum. Doğu Almanya ile Batı Almanya birleştikten sonra vergi oranlarımız, Doğu Almanya'nın kalkındırılması neden gösterilerek arttırıldı." diyor İhsan Saleh. Yaşadığı, çalışıp kazandığı ülkelere vergi vermekten kaçınmıyor. En vefakar vatandaşlar bu konularda neler yapıyorlarsa İhsan da onlardan geri kalmıyor. "Yalnız" diyor Salah "tüm benliğimizle bağlı olduğumuz Anavatanımıza da vergi vermek zorunda olduğumuzu unutmamak gerekir." İhsan Salih, sözlerine şöyle devam ediyor: "Perestroyka'dan sonra eşim, oğlum ve ben oturduk, Kafkasya için neler yapmamız gerektiğini tartıştık. Oraya yapılması gerekenin çok olduğunu, ancak kendi öz gücümüzle yapabileceklerimizin olduğuna da kanaat getirdik. O çalkantılı, o her yerin toz duman olduğu zamanlarda Kafkasya'daki kardeşlerimizin ilaca, hastahanelerin tıbbi malzemelere, gıda ve giyecek maddelerine ihtiyaçları olduğunu tespit ettik. Yaşadığım kentte bir yardım kampanyası açarak hastahaneler için tıbbi malzemeden tutunda, özürlüler için tekerlekli sandalyeye dek oradaki halkımızı bir nebzecik olsa da rahatlatacak, soluk aldıracak dört tır dolusu eşya götürdük." İhsan'ın sözünü ettiği yardım malzemelerini getirdiği zaman ben de Maykop'taydım. Yeni Cumhuriyet olmuş Adığey, bu malzemelerin getirilişini, dağıtılışını günlerce konuşmuştu. Maykop'da altmış dört ayrı halk yaşıyor. Tam anlamıyla mozaik bir devlet, Adığey. İhsan, hiç bir halkı kayırmadan getirdiği yardım malzemelerini sivil toplum örgütlerine vermişti, ihtiyaç sahiplerine ulaştırılması için. "Biz, hangi dinden, hangi ırktan olursa olsun birlikte yaşamak zorunda olduğumuzun bilincinde olmalıyız. Karşılıklı sevgi, saygı ve anlayış içinde yaşamalıyız." diyordu. İhsan Saleh, "ben buraya kadar getirdim bundan sonrası sizin işiniz." demeden malzemelerin sayımını oğluyla birlikte yapmıştı. Yeri gelmişken hemen söyleyelim: İhsan Saleh Alman olan Dorothee ile evli. Bir çocukları var. Gerek Dorothee gerekse ahrete göç etmiş olan Dorothee'nın annesi, Almanya'da yaşayan Adığey elçilerinden. Almanya'da yaşayan pek çok hemşehrimizin saygı ve sevgiyle onlardan söz ettiğini duymuştum. "Kaçırılma olayları başladığında -Sabancı ve Çeçen dostlarımızın kaçırılmasını ima ediyor- artık Kafkasya'ya gidemeyiz. Baksana, insanlar kaçırılarak fidye isteniyor" dediğimde Dorothee, Ben seni daha yürekli sanıyordum. Demek ki sizi oralardan uzaklaştırmak için planlar hazırlayan, yıldırmak isteyenlerden korkuyorsun, öyle mi?" dedi, diyor İhsan. "Peki, ev aldın Maykop'ta. Oraya yerleşecek misin? Sayın Dorothee'da oraya yerleşecek mi?" diyorum. Şaşırıyor Saleh? Sorumu anlamıyor. "Ne kadar anlamsız bir soru" diyor içinden. Sonra yüzü aydınlanıyor: "Evet, yerleşeceğiz, planımızı gerçekleştirmek için bir engel çıkmazsa 1999'da Maykop'a yerleşeceğim." Diyor.NI PERIT Maykop'ta iken bir gün İhsan Saleh'in beni aradığını, bir konuda konuşmak istediğini söylediler. Buluştuk. Kafkasya'daki nüfusumuzun azlığından, asıl anavatanda olması gereken nüfusun sürgünde bulunmasından yakınıyordu. Sözü fazla uzatmadan "Kafkasya'da en kalabalık nüfusa sahip olan bir aile belirledik. Bu konuda yöneticiler bana çok yardım etti. Onlara teşekkür ediyorum. Benim amacım şu; iki yıl süreyle bu aileye 1000 $ vermek istiyorum. Ayrıca onların gereksinim duydukları yardımı da yapacağım. İki yıl sonunda bu çok çocuklu anneye bir altın madalya takmak istiyorum. Anneye bir isim bulalım." Dedi. Konu hakkında pek çok öneriler getirdim. Konuşmamıza tanık olanlar da öneriler getirdiler. Sonunda, bu vefakar, gerçekten halkını diriltmek için kendini riske sokan bu anaya "NI PERIT" adı verildi. İhsan, kendi ailesi içinde bir yardım fonu oluşturdu. Eşi, çocuğu ve kendisi düzenli olarak her ay belirli bir miktar para yatırıyorlar. "NI PERIT"ı artık sadece Adığey'de aramıyorlarmış. Khabardey Balkar ve Karaçay Çerkesk'te de bu ödül için adaylar arıyorlarmış. İhsan'ın dedelerinin göç etmiş olduğu yörede okuyan öğrenciler için oğlunun oluşturduğu bir fon daha var, Rami henüz Dişçilikte Fakültesinde okuyor. Ancak, öğrenci olsa da onunda Anavatanına karşı görevlerinin, sorumlulukların olduğu unutmaması gerektiğine inanıyor. Oğlu, babasından aldığı harçlıkların bir kısmını biriktirerek 500 $'ını bir öğrenciye veriyor. Bu öğrenci, okulda çalışan tüm öğretmenlerin aday olarak gösterdikleri çalışkan, Adığe kültürüne bağlı, sigara ve içki içmeyen bir öğrenci olması gerekiyor. Öğrencinin öğretmenine de böyle bir öğrenci yetiştirdiği için 500 $ veriliyor. "İsterlerse bu parayı kendileri yesin, isterlerse okulun bir gereksinimini karşılamak için okula versinler. Bu onların bilecekleri bir şey." diyor İhsan. Oğlu her yıl bu ödülü vermek için Adığey'e gidiyormuş. Kendisi ve eşi madden ve manen Anayurdundan uzak kalmadığı gibi oğlunun da uzak kalmasına gönlü razı olmuyor.ANAVATAN FONU "Ben Anavatanımdan uzaktayım. Ne yapabilirim..." demenin hiç bir anlamı yok, diyor İhsan Saleh. "1864 Büyük Sürgününde halkımızın çoğu Anayurtlarını terk zorunda bırakıldılar. Kültürümüz, sözlü ve maddi değerlerimiz dünyanın pek çok yerine dağıldı. Onları toplamak, değerlendirmek bizim en önde gelen görevlerimizden biri. Belki de en önemlisi."diyor İhsan Saleh. Bu konuyu dert edinen on bir kişi bir araya gelerek bir fon oluşturmuşlar. Bir bankaya hesap açtırarak her ay düzenli olarak belirli bir meblağ yatırmaya başlamışlar. Amaçları, bilim adamlarının her yıl bir ülkeye gönderilerek araştırma yaptırmak, kaybolmaya başlamış sözlü, yazılı kültürel değerlerimizi toplamak, bir araya getirmek. Bu yıl Adığey'den dört bilim adamını Türkiye'de araştırma yapmak için görevlendirmişler. Önümüzdeki yıllarda da bu veya başka bilim adamları tarafından kültürel değerlerin toplanması, yayımlanması çalışmaları sürdürülecek. "Siz de bir fon oluşturun"diyor İhsan Saleh. Türkiye'de yedi milyon Çerkes'in yaşadığı söyleniyor. Yılda kişi başına 1 $ verseniz üç milyon dolar yapar. Veremez misiniz amacınız için 1 $'ı?" Evet veremez miyiz acaba? Ben herkesin gönülden kişi başına 1 $ verebileceğine inanıyorum. Ama bunun organizasyonunu yapmak gerekir. Bu 1 $'ların insanlarımız için büyük anlamlar taşıyacağına da inanıyorum. İhsan, Anavatana gittiğinde parasını devlet bankalarında bozdurmaktan tutunda, sanatçılara, edebiyatçılara, yöneticilere nasıl bir yardımda bulunabileceğine kadar her şeyi önceden planlıyor. Söz vermekle kalmıyor, verdiği sözü de yerine getiriyor. Peki, bu insana "Çağımızın Bir Kahramanı" sıfatını yakıştırmak çok mu abartılı? Ben abartyly oldu?una inanmyyorum. Yhsan Saleh'in bu kadar çabasynyn yany syra Türkiye'ye kadar elini uzatarak, ?imdi içinde oturdu?umuz, çe?itli kültürel etkinlikler gösterdi?imiz dernek binamyza azymsanmayacak kadar çok bir para yardymynda bulundu?unu da eklemek istiyorum.+''+Mevlüt Atalay

Dergimiz Çıkarken

22 Aralık 1996 tarihinde yapılan genel kurulumuzda dile getirmiş olduğumuz çalışma programımızda yer alan hususlardan bir tanesi de kapsamlı, kaliteli ve uzun ömürlü bir dergiye sizleri kavuşturmaktı. Başlangıçta istenilen kalitede olmasa bile zamanla çok kaliteli bir hale gelebileceğine yürekten inandığımız dergimiz NART'ın ilk sayısına, Yayın Kurulu'nun isteğine binaen bu satırları yazmaktan çok mutluyum. Kafkas halklarının tarihsel geçmişlerine, çekilen bunca acıya birazcık saygımız varsa birlik ve dayanışma yönündeki örgütsel birliktelikten yana olup, ona destek verelim. Kuzey Kafkas kökenli Türk vatandaşı olarak çok sayıda bilim adamı, yazar, gazeteci, ressam, karikatürist ve yayıncıya sahip bulunmaktayız. Görüşleri, düşünce tarzları, Kafkas kültürüne ilgileri farklı farklı da olsa, bu hemşehrilerimizin demokrat düşünceyi rehber edinen dergimizde imzalarını görmek istiyoruz. Dergimiz, sadece hemşehrilerimize değil Kuzey Kafkas tarihine, kültürüne ve Kafkasya'nın geleceğine ilgi duyan bilim adamı, yazar, çizer ve düşünen herkese sayfalarını açık tutacaktır. Kuruluşunun tamamlanması için çalışmaları hızlandırılan Vakıf, hükmi şahsiyeti kazanıncaya kadar NART dergisi tek dergi olarak yayınına devam edecektir. Vakfın kurulmasıyla birlikte yönetim ve yayın çalışmalarında tamamen özerk bir yapıda çalışacak olan Bilim Kurulu'nun yönetiminde tamamen bilimsel çalışmaların yayını ile yükümlü ikinci dergiye kavuşacağız. Bilim adamlarımızın emrine sunulacak olan bu ikinci dergi ile birlikte bilimsel araştırma, derleme, tercüme ve yayın işlevi tümüyle bilim adamlarımızın yönetimine tevdi edilecek ve Bilimsel Araştırma ve Dokümantasyon Merkezi'mizin ilk harçları da böylelikle atılmış olacaktır. Derneğimizi temsil eden bir heyetin Kuzey Kafkasya'daki üç cumhuriyete yapmış olduğu son seyahat sırasında iletişim ve yayınlarımız arasında işbirliği konusu görüşülmüş ve bazı müşterek prensip kararlarına varılmıştır. Ayrıca DÇB ile birlikte Maykop ve Nalçık kentlerinde üyelerimizin kurmuş oldukları iki yeni kardeş dernek vasıtasıyla fazlaca gecikme olmadan Kafkasya haberlerini temin ve okurlarımıza aktarma imkânına kavuşacağız. Derneğimize bağlı olsun olmasın Türkiye'deki bazı dernek, vakıf ve benzeri kuruluşlarımız çalışanlarının çıkartmakta oldukları çok sayıda bülten mevcuttur. Bir taraftan bu bültenler yaşatılırken, diğer taraftan da dergimize gerek yazı yazarak, gerekse abone kaydederek yardımcı olunacağına inanıyorum. Özellikle de Yayın Kurulu'nca derginin belirli bir bölümünün tahsisi düşünülen, Türkiye genelinde ve kendi aralarında iletişim kurarak güzel şeyler üretebileceklerine inandığım ve geleceğimiz olan gençlerimize güveniyorum. Bu derginin ve çalışmalarımızın asıl hedefimiz olan tabana ulaşmasında gençlerimiz birinci derecede görevlidir. Yakın bir tarihte Kafkas Birliği'ne güç veren derneklerimiz ve diğer kardeş kuruluşlarımız kanalıyla bir anket uygulamak istiyoruz. Bu anket sonucunda bizlerin değil, asıl taban kitlemizin ne düşündüğünü ve nelerin yapılmasının istendiğini öğrenmiş olacağız. Bilim adamlarımız tarafından hazırlanmış olup son rötuşları yapılmakta olan anketin köylerimiz dahil bizim insanlarımızın yaşadığı her yere giderek birebir tatbik edilmesi için Kuzey Kafkasya ve Kuzey Kafkaslıların davasına inanan herkesten ve özellikle gençlerimizden özverili bir çalışma bekliyorum. Kafkas Birliği Derneği olarak, bu sene dergi dışında çalışma programı kapsamında ilgili derneklerimize konularını bildirdiğimiz konferans ve panellere ait metinleri ayrı ayrı kitaplar halinde yayınlayarak (tahminen 5-7 kitap) yeni kitapları üyelerimizin ve tüm dileyenlerin kütüphanelerine kazandırmayı hedeflemiş bulunuyoruz. Yayına hazır durumda olan başkaca araştırma, tercüme ve derleme çalışmalarıyla birlikte bu sayıyı 10 adede çıkartabilmemiz pekâla mümkündür. Ancak yayın kuruluna tahsis edilebilen kaynak sınırlıdır. Bu itibarla, daha önceleri olduğu gibi bugün de kitapsever hemşehrilerimizin katkılarına ihtiyacımız vardır. Batılı seyyahların Kuzey Kafkasya'daki halklarımız arasında uzunca süre kalıp, onları tüm yönleriyle tanıdıktan sonra yazmış oldukları seyahatnamelerinde, Kafkas halklarının batılılardan ileride sayılabilecek medeni bir yaşayışa ve doğal parlamentoya sahip bulunduklarını büyük bir hayranlık içerisinde anlattıklarını biliyoruz. Bu seyyahların hayretle naklettikleri ve sebebini bir türlü anlayamadıklarını söyledikleri bir başka acı gerçek de Kafkas halkları arasında birlik ve beraberlik mefhumunun istenilen seviyede olmadığı hususudur. Bu tespit bugüne kadar da maalesef geçerli olmuştur ama artık geçerli olmamalıdır. Olmayabilir de... Türkiye'nin muhtelif kentlerindeki 60'dan fazla sayıya ulaşan derneğin 39 tanesi, Kafkas Birliği Derneği çatışında bir araya gelmişlerdir. Bazı nüans farkları taşısalar da, hedefe yönelik yöntemlerinde farklılıklar olsa da, kullanılan kavramlar arasında telâffuz farklılıkları bulunsa da hizmetine talip olduğumuz kitle Kuzey Kafkasyalılardır. Nihai hedef de hem Türkiye, hem de Kuzey Kafkasya'dır. Hal böyle olunca neden hala bireyci ve küçük meselelerle uğraşıyoruz? Neden kendimizi aşamıyoruz? Gelin hep birlikte el ele verelim. Önce küçük meselelerle, kısa vadeli hedeflerle ve kendi hesaplarımızla uğraşmayalım. Kafkas Birliği Derneği olarak hep birlikte güzel şeyler hedefliyoruz. Bir taraftan iş adamlarımız KAFİYAD çatısı altında örgütlenme çalışmalarına başladılar. Bir taraftan bilim adamlarımız Bilim, Araştırma ve Dokümantasyon Merkezi çatısı altında toplanma hazırlığındadır. Bir taraftan da çok geniş hemşehri kitlesini hedef seçen kültürel, bilimsel, sağlık ve sosyal yardım amaçlı bir vakıf oluşturuluyor. Derneklerdeki bölünmüşlüğün, dağınıklığın Vakıfta da yaşanmaması için ikinci bir vakıf çalışması yapmakta olan hemşehrilerimize çok net ve açık çağrıda bulunduk. Üç bilim adamamızın hazırlayacağı uzlaştırıcı statüye imza atmaya hazır olduğumuzu bildireli iki ayı aşkın bir zaman geçti. Bekledikçe telâfisi mümkün olmayan zaman akıp gidiyor. Bir an önce çalışmalara başlamak zorundayız. Esasen haddinden fazla geç kalınmıştır. Dünyanın en medeni toplumlarından biri olarak, Batılı seyyahların da açıkça ifade ettikleri üzere cennet gibi bir vatanda, medeni kanunların bugün bile henüz ulaşamadıkları güzellikte gelenek ve göreneklere dayalı toplumsal bir yaşamın sahibi iken dünyanın dört bir tarafında saçılmış olan Kuzey Kafkasyalıların torunları olarak bu topraklara dört neslimizi gömdük. Bu toprakların vatan olmasında atalarımızın kanı vardır. Bu itibarla Türkiye de, Kuzey Kafkasya da bizim vatanımızdır. Her ikisinin de sevinçleri bizleri sevindirir, üzüntüleri bizleri üzer. 1864 sürgünü öncesi Kuzey Kafkasya yaşamını ve yapısını kim istemez. Ama hayalci olmayalım. Bugünkü gerçekleri baz alarak ileriye doğru uzun vadeli düşünelim. İster Türkiye'de yaşasın, isterse Kafkasya'da yaşasın, isterse kendi iradesiyle geri dönüş yapsın, insanlarımızın ve vatanlarımızın çok büyük sorunları vardır. Bu sorunları yakın gelecekte çok daha büyük boyutlara ulaştıracak tehlikelerle karşı karşıyayız. Dolayısıyla sen-ben zamanı değildir. "Falanlar yaptı da biz neden yapmayalım" demenin zamanı değildir. Zaman birlik ve beraberlik zamanıdır. Bizlerden hizmet, yardım, rehberlik ve katkı bekleyen sayısız hemşehrimiz, geri dönüş ve bireysel veya ortak yatırımlar bekleyen Anavatanımız=Atavatanımız birçok riziko ile karşı karşıya kalırken daha fazla parçalanmanın hiçbir haklı gerekçesi olamaz. Düşüncelerimiz ve yapılanmalarımız farklı farklı olsa bile gelin birlikteliği seçelim. Düşünce ve yapı farklılıklarımızı demokratik yollardan yönetimlere taşımaya çalışalım. Ne olur etrafımıza ve yakın tarihe bir bakalım. Bizden başka bu tür bir dağınıklık içinde olan başkaları var mı?Muhittin Ünal

Avrupa Diller Yılı

Dünyada, günümüzde yaklaşık 6,000 dil bulunmaktadır, her biri, Dil Bilimci Michael Krauss'un deyişi ile '...insanın kolektif dehasının eşine az rastlanan bir başarısıdır.' Yıl, bu kültürel mirasların biyolojik türler ve arkeolojik çalışmalarda olduğu gibi korunması ve gün yüzüne çıkarılmasını temel almıştır. +''+ Dil, bütün iletişim araçlarının en üstünde yer alan, ve insanlar ile olması gereken iletişimi en iyi şekilde sağlayabilecek olan aracıdır. Başka bir dilin öğrenilmesi insanlar arasındaki toleransın ve anlayışın geliştirilmesi ve anlaşmazlıkların önlenmesinde bir yoldur. Dilsel farklılık, Avrupa ve Dünyanın kültürel mirasının bir elementi ve geleceğidir. Dünya üzerinde konuşulan tüm diller bunda hayati bir role sahiptir. Bu kapsamda dil yılı, çok kullanılan dillerin kullanılarak uluslararası iletişimin kolaylaştırılması değildir. Eğer birini gerçekten anlamak istiyor ve kültürünü öğrenmek istiyorsan, ona ait olan dili öğrenmen gerekir. Bu kültürel anlaşma dil öğreniminin getirebileceği fırsatlardan sadece biridir. Herkes yeni bir dili öğrenebilir ve konuşabilir. Dil öğrenimi ömür boyu süren bir süreçtir. Dilleri öğrenmek kapıları açar ve herkes bunu başarabilir!. 'Avrupa Diller Yılı' Avrupa Birliği (AB) ve Avrupa Konseyi'nin inisiyatifinde ve UNESCO'nun da desteği ile Avrupa Birliğine üye olan ve olmayan toplam 47 ülkenin katılımı ile gerçekleştirilmiştir. "2001 Avrupa Diller Yılı"nın temel gayesi, Avrupa'nın dil ve kültür mirasına sahip çıkmak, AB'ye üye ülke vatandaşlarında çok kültürlü ve çok dilli Avrupalılık şuurunu geliştirmek, kendi ana dilleri dışında en az iki Avrupa dili daha öğrenmeleri için ilgi ve istek uyandırmak. Birleşen Avrupa'da, çok dilliliğin fert ve toplum için ne denli önemli olduğunu anlatarak, dil öğrenimi konusunda halkı bilgilendirmek ve teşvik etmektir. Hedef, en çok konuşulan ve uluslararası ilişkileri kolaylaştıracak dillerin öğrenilmesi ve öğretilmesi değil; AB'de daha farklı dilleri konuşan insanları gerçekten anlayabilmek, kültürlerini tanıyabilmek ve özelliklerini kavrayabilmek için halkı, çok az ilgi gören dilleri de öğrenmeye yönlendirmektir. Özellikle çok dilliliğin, başka diller karşısında hassasiyetin ve kültürler arası iletişimin önemi konusunda yediden yetmişe herkesi aydınlatmak ve her yaşta yeni bir dil öğrenilebileceğini kafalara yerleştirmektir. "Herkes yeni bir dil öğrenebilir; bunun için ne çok geçtir, ne de çok erkendir." Bu çağrı ile, ayrıca halkın "ömür boyu öğrenmek" konusunda aydınlatılması plânlanıyor. Nihaî hedef ise, yeni nesil Avrupalıların en az üç dil öğrenerek yetişmelerini sağlamaktır. Kısaca, Avrupa'nın dil çeşitliliği ve kültür mirası hakkında halk bilinçlendirilecek, yeni diller öğrenmeye isteklendirilecek, (yabancı) dil öğrenimi hakkında bilgilendirilecek, çok dillilik (azınlık ve göçmen dilleri, komşu dilleri ve çok az öğrenilen diller) teşvik edilecek. Bütün bu etkinlikler ile Avrupa'da farklı dil ve kültür tarihine sahip insanlar arasında iletişim daha da kolaylaştırılıp hoşgörü geliştirilerek, Avrupa'nın hareket kabiliyetinin yükseltilmesi hedefleniyor. "Diller öğrenelim, insanları anlayalım, toplumu şekillendirelim" sloganıyla AB ve AK tarafından desteklenen "2001 Avrupa Diller Yılı Etkinlikleri", Türkiye'nin de içinde bulunduğu 47 ülkenin katılımıyla gerçekleştiriliyor. Etkinliklere katılanlar arasında hemen her sahadan kurum ve kuruluşlar yer alıyor: Çocuk yuvaları, okullar, yüksek okul ve üniversiteler, pedagoji enstitüleri ve akademiler, yetişkinler için eğitim kuruluşları, belediyeler, gençlik merkezleri, yaşlı birlikleri, dernekler ve vakıflar, sivil toplum örgütleri, özel girişimciler, sendikalar, basın-yayın mensupları, dil uzmanları, kültürü oluşturanlar, siyasî karar mercileri... Etkinlikler, 18-20 Şubat 2001 tarihleri arasında İsveç'in Lund kentinde yapılan "Açılış Şöleni" ile başlatıldı. Şölene Avrupa Konseyi'ne üye 45 Ülkenin Milli Eğitim Bakanları ve temsilcileri katıldı. Bu kapsamda Türkiye'de de bir takım etkinlikler düzenlendi. Bu etkinliklerin koordinatörlüğünü, Hacettepe Üniversitesi Eğitim Fakültesi öğretim üyesi Prof. Dr. Özcan Demirel üstlendi. Yıl içinde Türkiye'de uluslararası, bölgesel ve ulusal düzeyde kutlama etkinliklerinden, 1-4 Mart 2001'de Ankara'da, 19-22 Nisan 2001'de İzmir'de ve 1-2 Aralık 2001 tarihleri arasında da Antalya'da dil kutlama etkinlikleri, uluslararası düzeyde "Avrupa'da Türkçe'nin İkinci Dil Olarak Öğretimi" konusunda bilimsel bir sempozyum 25-26 Ekim 2001 tarihleri arasında düzenlendi. Bu etkinliklerin yanı sıra, 5-11 Mayıs 2001 tarihleri 'Yetişkinler Dil Öğrenme Haftası' ve 26 Eylül 2001 tarihi 'Avrupa Diller Günü' olarak ilan edildiğinden bu hafta ve gün, tüm Avrupa'da ve Türkiye'de bir takım etkinliklerle kutlandı. Bütün bu etkinliklerin özet gayesi; AB'nin sınırları içindeki dil çeşitleri ve kültür mirası hakkında insanları bilgilendirmek; her sahada iletişimi kolaylaştırarak, dil ve kültür birliği konusunda halkı daha fazla şuurlandırmak gibi görünse de asıl amaç, üye ülkelerin kendi dillerinin topluluk içerisinde kullanımını artırabilmek. Almanya, Fransa, Avusturya ve Avrupa'nın daha birçok ülkesinde, İngilizce hakimiyetine karşı başlatılan girişim ağı, gün geçtikçe genişlemektedir. Özellikle AB'nin bünyesinde, resmi diller arasında tam bir hakimiyet çatışması bulunmaktadır. Dolayısıyla, "Avrupa Diller Yılı"nı destekleyen her Avrupa ülkesinin asıl gayesi, ülkesindeki azınlık veya göçmen dillerinin değil, özellikle kendi ülkesinin ana lisanını, Avrupa'da en çok konuşulan dil haline getirmektir. Bir başka ifadeyle, Avrupa'nın dil politikasını şekillendirmektir. Çünkü; Avrupa'daki toplam dil sayısı 220 ve bu dillerden en sık konuşulanların sayısı ise 40 olarak ifade ediliyor. Bunun 11'i de AB'nin resmi dilidir. Esasında, son iki yıl içinde yapılan araştırmalardan yola çıkarak, AB'nin dil haritasını çizmek mümkün. Zaten Avrupa'nın hemen hemen yarısı çok dilli. AB'ye üye ülke vatandaşlarının % 44'ü ana dillerinin yanı sıra başka bir dil daha biliyorlar. Hollânda, Danimarka ve İsveç'te her 10 kişiden sekizi, birden fazla dil biliyor. Fakat, İngiltere, İrlânda ve Portekiz'de başka bir dili konuşma oranı, en az seviyede. Zira, AB'ye üye bütün ülkelerde, hatta neredeyse dünyada en çok öğretilen ve öğrenilen yabancı dil İngilizce. Fransızca ikinci sırada yer alıyor. Eurobarometer'in araştırmasına göre, AB'nin sınırları içinde, AB'nin 11 resmi dilini, "ana dil" olarak konuşanların oranı şu şekilde: Almanca %24, Fransızca %16, İngilizce %16, İtalyanca %16, İspanyolca %11, Hollandaca %6, Yunanca %3, Portekizce %3, İsveççe %2, Danca %1 ve Fince %1. Fakat, bu dilleri konuşan AB vatandaşlarının oranı ise daha farklı: Almanca %32, Fransızca %28, İngilizce %47, İtalyanca %18, İspanyolca %15, Hollandaca %7, Yunanca %3, Portekizce %3, İsveççe %3, Danca %2 ve Fince %1. Bu oranlardan da anlaşıldığı gibi, AB vatandaşlarının yaklaşık %50'si İngilizce konuşuyor. "Ana diliniz dışında, faydalı olduğuna inandığınız hangi yabancı dili öğrenmek isterdiniz?" sorusuna verilen cevap, AB'nin dil haritasının büyük bir bölümüne, gelecekte de İngilizce'nin hakim olacağını gösteriyor. Ana dilleri dışında bir başka yabancı dili öğrenmek isteyenlerin oranı şu şekilde: İngilizce %69, Fransızca %37, Almanca %26, İspanyolca %15, İtalyanca %7,8, Rusça %4,9 Portekizce %0,6 ve İsveççe %0,5. Zira, AB üyesi ülkelerin çoğunda, ilkokul öğrencilerinin %90'dan fazlası İngilizce, %32'si Fransızca, %18'i Almanca ve %8'i İspanyolca öğreniyor. "Avrupa Diller Yılı" münasebetiyle 6-23 Aralık 2000 tarihleri arasında, AB'ye üye 15 ülkede, yeni bir Eurobarometer-Araştırması daha yapıldı. Avrupa Fikir Araştırma Grubu'nun INRA (Europe) ile ortaklaşa yaptığı bu alan araştırmasına, 15 yaşından büyük 15 bin 900 kişi katıldı. Bu araştırmanın sonuçlarına göre, ankete katılanların %53'ü, ülkeden ülkeye büyük farklılıklar olmasına rağmen, iki dil biliyor. Lüksemburgluların hemen hemen tamamına yakını iki veya daha fazla dili konuşuyor. Bu oran İngilizlerde ise sadece üçte bir. Avrupalıların %56'sı İngilizce konuşuyor (%16'sı ana dil, %40'ı da yabancı dil olarak). Avrupa'da en çok konuşulan diğer diller ise; Fransızca (%35) ve Almanca (%34). Ankete katılanlar, başka dilleri öğrenmenin tatil, iş ve şahsî sebeplerden dolayı çok faydalı olduğuna inanıyorlar. Anketten çıkan diğer bir sonuç da, ücretsiz dil kurslarının (yabancı) dil öğrenmeyi daha çok teşvik ettiği yönünde. Yine ankete katılanların dörtte üçü, İngilizce bilmenin çok faydalı olduğuna inanıyor; ikinci sırada ise Fransızca (%40), üçüncü sırada Almanca (%23) ve dördüncü sırada İspanyolca (%18) geliyor. Ankete göre, dil öğrenmenin önündeki en önemli üç büyük engelin kurs ücretleri, vakit sıkıntısı ve isteksizlik olduğu ortaya çıktı (3). Kısaca, Avrupa Birliği'nin normlarına göre genç Avrupalıların en az üç dil bilerek yetişmeleri isteniyor. Avrupa Eğitim Komisyonu 1995 yılında yayımladığı 'Öğrenen Topluma Doğru' başlıklı bildiride Avrupa Birliği vatandaşlarının anadillerinin dışında en az iki Avrupa dilini yeter düzeyde bilmelerini ilke olarak benimsemiş ve bu konuda bireylere yardım edilmesini kararlaştırmıştır. Çok dilliliğin birleşen Avrupa için artık bir zorunluluk hâline geldiğini anlayanlar, bunu halka da yaymaya çabalıyorlar. Dil toplumsal gelişimde rol alan en önemli araçtır. Görülüyor ki, sadece büyük Avrupa Devletleri değil ana dillerini koruma ve yaygın hale getirmek çabası güden. Gerçi ana dillerinin kullanım alanını genişletmek çabası bizim kendi öz dilimizi koruma uğraşlarımızdan bir takım temel farklılıklar içerse de, kullanılacak önlem yolları aynı direngi noktalarından geçmektedir. Önlem olarak kullanılabilecek yolların öğrenilmesi ve hayata nasıl geçirileceğine ilişkin detaylar bu ve benzeri organizasyonlar tarafından oluşturulabilmektedir. Belki, Avrupa Dil Yılı bizim için pratik değerleri tam olarak içermese de umarım gelecekte bu tür yapıları kendimiz oluşturur da, bizler kendi çocuklarımız ile kendi dilimizde anlamlı ilişkiler içerisinde bulunabiliriz. Kaynaklar http://www.sprachen-2001.at http://europa.eu.int/comm/education/languages/de/lang/europeanlanguages.html http://europa.eu.int/comm/education/languages.html/ http://www.eurolang2001.org  +''+Rahmi Lale

Dil Üzerine

Dil toplum yaşamının temelidir ve şüphesiz ki; insan faaliyetlerinin en eskilerinden biridir. İnsanla birlikte gelişmiş olduğu savunulmaktadır fakat nasıl meydana gelmiş olduğu bir sırdır, kesin olarak hiç bir şey söylenememektedir ve tahminlerde bulunmak güçtür. +''+ İnsanların çoğu tek bir dil , onun da ancak bir kısmını konuşabilir. Fakat dünyada konuşulan üç binin üzerinde dil olduğu sanılmaktadır ve bunların bir kısmı da tükenmeye yüz tutmuştur. Bir dilin dünya sahnesinden tamamen çekildiğini görmek insanlık adına büyük kayıptır, fakat dil kuşaktan kuşağa aktarılmadıkça, yok olması kaçınılmazdır. Ancak anadilini bilen ve başka diller öğrenmek isteyen bir kimseye, bütün diller aynı derecede güç gelmeyecektir çünkü; bazı diller birbirleriye akrabadırlar, bu nedenle birbirlerine benzeyen diller için "aynı linguistik aileye (ya da gruba) ait denir. Buna örnek vermek gerekirse; en geniş dil grubu Hint Avrupa dil grubudur. Asya kolunda; Hintçe, Farsça, Ermenice, Hititçe ve Toharca sayılabilir. Avrupa kolu ise daha geniş bir dağılıma sahiptir. Germen dilleri; Almanca, İngilizce, Flemenkçe ve İskandinav dilleridir. Romen dilleri; Latince, Fransızca, İspanyolca, İtalyanca, Portekizce ve Romencedir. Slav dilleri; Rusça, Bulgarca, Sırpça, Lehçe ve Boşnakçadır. Bunun yanında, bazı diller de tamamen bağımsızdır. Bunlar hiç akrabası olmayan yalnız insanlara da benzetilebilir. Orta ve Güney Afrika'da konuşulan Bantuğ dilleri ve Bask dili bu tür bağımsız dillere örnek olarak gösterilebilir. İspanya ve Fransa'da Pireneler'in batı yörelerinde konuşulan Bask dili, belki de tarih öncesinde yaşamış ilk insanların, taş devrinde konuşmuş olduğu yaygın bir dilin son kalıntısıdır. YAZILI VE SÖZLÜ DİL: Dil hem yazılı hem sözlü olabilir. Konuşma dili yazının icadından binlerce yıl öncesinden beri gelişmiştir. Elbette, yazı dili ile konuşma dili arasında önemli farklar vardır, temel öğeleri farklıdır. Biri kelimelerden, diğeri seslerden oluşur. Yazı dilinin biçimi gelenekler ve gramerciler tarafından konuşma diline oranla çok daha dikkatli bir şekilde düzenlenmiştir. Konuşurken ve yazarken kullanılan kelime dağarcığı genellikle daha geniştir. Bundan başka, konuşma ve yazı dillerinin gramerleri farklıdır. Bu iki yolla farklı dilde bilgi aktarma eğilimi vardır. Ayrıca konuşma dilinde, yazı diline oranla daha fazla tekrar ve fazladanlık vardır. Buna ana dilimizden örnek vermek gerekirse; yazı dilinde genellikle "c" olarak yazılan ses, diaspora kabardeylerinin konuşma dilinde "g" olarak söylenmektedir. Yine aynı şekilde "Cegu" yazılıyor "Gegu" okunuyor. Başka bir örnek de; "ç" yazılanlar genellikle "k" okunuyor. "Çapse", "kapse" okunuyor. "-di'li geçmiş" fiil çekimlerinde fiilin sonu "-di'li geçmiş" takısı olarak yazıda kalın "ş" ile bitiyor, diaspora kabardey konuşma dilinde "s" olarak söyleniyor. DİL VE KÜLTÜR: Dilin kültür açısından da ne kadar önemli olduğunu biliyoruz. Şimdi biraz daha derinlemesine bakalım. Kültür, bilindiği üzere, çok geniş ve tanımlanması zor bir kavramdır. Kültürle ilgili bir çok tanım vardır. Marks: "Kültür, doğanın yarattıklarına karşılık, insanoğlunun yarattığı her şeydir. der. Bir başka kültür tanımı ise; "kültür bir toplumun ya da bütün toplumların birikimli uygarlığıdır. şeklindedir. Başka görüşlerde de kültür; bir insan ve toplum teorisidir, bir dizi sosyal sürecin bileşkesidir. Kültür; içgüdüsel veya kalıtımsal değil, her bireyin doğduktan hemen sonra başlayan yaşantısı içinde kazandığı alışkanlıklardır. Mademki kültür; öğrenilen, eğitimle kazanılan bir olgudur, öğrenmenin kurallarına, yasalarına ve ilkelerine uygun olmak zorundadır. Kazanılan bu alışkanlıkları ve öğrenilen bilgileri-tümüyle-bir sonraki nesline aktarabilen tek varlık insandır. Bu da doğrudan insanın konuşma yetisiyle ilintilidir. Yani kültürün kendini devam ettirebilmesi, diline sahip çıkabilmesine bağlıdır. Diller kendilerini konuşan toplumların kültürüyle şekillenir ve kültür değişmelerinden elbette ki- diller de etkilenir. Fakat dilin bu tip kültür değişmelerine adaptasyonu sağlanmalıdır; yoksa bu değişime yetişemez ve o toplumun yaşayışını karşılayamaz hale gelir. Dinamik bir süreç olarak dil değişimi ve kültürleştirme başlıca üç şekilde meydana gelir: 1. İlişki içinde bulunduğu kültürlerden yeni kelimeler alır. Bu süreç kaçınılmazdır fakat bu durumun ilerlemiş hali de ciddi bir dil asimilasyonuna- dolayısıyla da kültürel asimilasyona- neden olabilir. Bu nedenle dile, başka dillerden gelen sözcüklerin en kısa zamanda, o dil tarafından kendine uygun biçime getirilmesi şarttır. Bir çok dilde bu tip örneklere rastlanılır fakat, yakın bir örnek olması itibariyle Türkçe'den örnek verelim. Arapça'dan Türkçe'ye geçen "Muhammed" adı-halen bu şekilde kullanımına rastlanıyor olsa da- zamanla kendiliğinden Türkçeleşerek "Mehmet" halini almıştır. Bir başka örnek; İngilizce 'deki "student" (öğrenci) sözcüğü "stüdınt" biçiminde okunurken, Rusça'da aynı şekilde "student" yazıldığı halde, "e" harfine vurgu yapılarak, yazıldığı gibi telaffuz edilir. Yani dilin kendi ahengine göre biçimlenmiştir. 2. Yeni kelimeler yapılandırır. Dil kendini yenilemek zorundadır. Ait olduğu kültürün ve ilişki halinde bulunduğu kültür -ve dolayısıyla dillerin- değişimine, bir şekilde ayak uydurmak zorundadır. Çünkü kültürler değişime uğradıkça, yeni kavramlar, yeni bazı durumları ifade etmek için türetilmesi veyahut da dil biçimlerine göre; yapılandırılması gerekir. Eğer o dil bu gibi yenilikleri karşılayacak sözcükleri kendi üretmezse, etkileşim halinde olduğu diğer dillerden sözcük almak durumunda kalacaktır ve bunun da -az önce söz ettiğimiz üzere- uzun vadede, bir dil asimilasyonuna sorununa neden olabilir. 3. Mevcut kelimelere yeni anlamlar yükler. Sözünü ettiğimiz kültürel değişim dahilinde, yukarıda belirtilen iki durum dışında bir üçüncü yaklaşım da budur. Varolan sözcüklere yeni anlamlar yükleyerek, ilişki halinde bulunduğu dillerden sözcükler alma ve belli bir süreç sonunda- getirebileceği olumsuzluklardan uzak kalınmış olur. Sözcüğe yeni anlamlar yüklemenin bir diğer olumlu yönü ise; ikinci durumda belirtilen "yeni sözcük yapılandırma" nın zorluğundan kurtulmuş olmaktır. Çünkü bilindiği gibi- yeni türetilen ya da yapılandırılan sözcüklerin günlük hayatta kullanılır hale gelmesi uzun süreç isteyebilir. Toplumlar için geçerli olan "yeni gelen sistemi kabul etmek ve ona alışmak zordur. " İlkesi dilde de bu anlamda geçerlidir. Halk sözcüğü hayata geçirmezse, bu çaba herhangi bir sonuç vermekten aciz kalacaktır. Dolayısıyla, halkın zaten kullanmakta olduğu sözcüklere anlam yüklemek daha uygun bir hareket olacaktır. En ilkel bir toplumun dilinin bile yeni gereksinimlere cevap verecek sınırsız bir yeteneğe sahip olması son derece ilginç bir olgudur. Fakat ilkel bir toplumun dilinden kasıt; dilin ilkel olması demek değildir. Hiç bir ilkel dil, bir diğerine göre daha ilkel değildir, hepsinin kökleri zamanın derinliğinde, konuşmanın yeni başladığı dönemlere uzanır. İngilizce gibi bazı dillerin son hallerini günümüzdeki diğer bazı dillerden (Yunanca gibi) çok daha yakın geçmişte almış olmalarına rağmen, hepsinin geçmişi son derece uzundur. Dilin ilkelliği ile varoluş süresi arasında hiç bir ilişki yoktur. Aynı şekilde; bir dili konuşan insanların ilkel oluşu, dilin de ilkel olmasını belirtmez. Avustralya yerlileri, dünyanın en ilkel materyal kültürlerinden birine sahiptir, bununla birlikte, kültürlerinin diğer yönleri oldukça karmaşıktır ve dilleri çok gelişmiş bir dildir. Fakat dilde asıl önemli olan, kendini yenileme ve değişime ayak uydurabilme yetisidir. Sonuç olarak; öğrendiğimiz dillerle; aynı zamanda o toplumlar hakkında da bilgi sahibi oluruz. Kültür ve dilin bu doğrudan ilişkisinin zorunlu kıldığı sonuç ise; dilin yeni kuşaklara aktarılması kültüre, kültürün ise dile bağlı olduğudur. KAYNAKLAR: Anthony Giddens-Sosyoloji, Bozkurt Güvenç -İnsan ve kültür, Bozkurt Güvenç- İnsan ve Dünyası, C. T Morgan - Psikolojiye Giriş, Av. Fahri Huvaj.  +''+Nefin Huvaj

Ve Atlar da Gitti

At; insanoğlunun evcilleştiremediği ilk hayvanlardan. Bu soylu ve sadık hayvanın zoolojideki bilimsel adı latincede "Equus Caballus" dur. Dünyanın bir çok yöresinde, eski uygarlıkların başlangıcından beri, insanoğlunun en önemli yardımcısı, savaş aracı, tarım aracı,ulaşım aracı, et kaynağı, süt kaynağı, içki hammaddesi kaynağı olarak sayısız işlevi olmuştur. +''+ M.Ö.II.Bininci yıla kadar Mezopotamya' da atın tanınmadığı, Ortadoğu ve Akdeniz Dünyasına kuzeyden Karadeniz Kıyılarından, Kuzey steplerinden ve özellikle Kafkasya'dan geldiği ve burada ilk at yetiştiricisi kavmin Kafkasya ile irtibatlı Hurriler olduğu bugün artık bilinmektedir(Gezgin Prjevalski). At Mısır'a Hiksos'lar tarafından götürülmüştür. Hiksos'ların Mısır'dan ayrılmasından sonra Mısırlıların arabalarına yeniden eşek koşmaya başladıkları bilinmektedir. At kültürü Kafkasya' da antik Kuban kültürü ile yaşıttır, hatta daha da eskilere uzanmaktadır. Sind-Meod, Bosfor-Kimmerien, Alan ve Sarmat mezar kalıntılarında, sahipleri ile birlikte gömülen atlar, bu mezarlarda bulunan at kültürüne ilişkin eşyalar bu tarihin en güzel kalıntılarıdır. Poseidon kültü ile ilişkisi dolayısıyla at, eski Grek dünyasında büyük saygı görürdü. Korinth Oyunları Poseidon Hippios' a adanmıştı. Her yıl güz döneminde atlar, Apollon'un savaş arabalarına yeni koşum atları sağlamak amacıyla denize atılırdı. Bazı atların tanrısal soydan geldiğine inanılırdı. İliada' da, Boreas'tan doğmuş atlardan söz edilmektedir.(1) Akhilleus' un atları ise Harpigi ve Zephiros' tan doğmuş kabul edilirdi. Antik Yunan'da çok bilinen bir öykü vardır; Ünlü kanatlı at Pegasos, Helikon Dağında Musa' ların kutsal koruluğunda ayağını yere vurunca bir su fışkırır, Hippokrene denilen bu kutsal pınarın çevresine toplanan ilham perileri Musa' lar ezgiler söyleyip hora teperlermiş. Pınarın suyu ozanları esinlermiş.(2) Pegasos motifini Maykop kültüründe de görmekteyiz. Proto-Çerkes uygarlığı bu ünlü kanatlı atı uzun yüzyıllar şiirlerinde, destanlarında, masallarında, günlük kullandığı eşyalarda yaşatmıştır.(3) Atı olmayan bir Nart kahramanı düşünülemez. Hele Sosrıkua gibi, Abrıtskıl gibi baş kahramanların kişilikleri atları ile bütünleşmiştir. Denizaltı Tanrıçası'nın (Psıtıhaguaşe), Pıce ve Pızğaş kardeşlere denizin derinliklerinden çıkararak verdiği Aygır' ın soyundan gelen Sosrıkua' nın atı Tığujey (Abhazcada Bzow) kanatlı bir attır. Bir sıçrayışta Oşhamahue (Elbruz) tepelerine konar. Abhaz mitoloji kahramanı Abrıtskil' in atı da aynı derecede ünlüdür. Abrıtskil' in tanrılar tarafından kapatıldığı mağarada sahibini kurtarmak için, onun bağlandığı zincirleri koparmak için binlerce yıl zincirleri kemirip dururmuş. (4) Kuzey Kafkasya' da at o denli halkın yaşamına girmiştir ki, kimi zaman "atlı=şıwu" (Adığe şivelerinde), "çıuğ" (Abazaca) sözcüğü "adam" ya da "erkek" sözcüklerinin yerine kullanılır olmuştur. Kafkasya' ya ilk gidişim 1978 yılında idi. O zaman yol boyu karşımıza çıkan yaylalar, ovalar dolusu yılkıları anımsıyorum. Hayran olduğum bu güzelim atları konu alan romanlar da okumuştum. Hatta bu romanlardan ünlü Adığeyli yazar Çeraşe Tembot' un "Şapsığ Pşaşe=Şapsığ Kızı" sinde "Abuk Atı", "Jereştı Atı", "Şevlokh Atı" gibi cinslerin varlığından da söz ediliyordu. Sırası gelmişken bu romanın tatsız bir anısını da yansıtmak istiyorum. Çeraşe Tembot' un çok hoşuma giden bu romanını Karaçay-Çerkes Bölgesi yazarlarından rahmetli Huran Şahımbiy Adığece' den Kuzey Abazaca'sına çevirmişti. Ben de Adığece orijinal baskısı ile Abazaca çevirisini birlikte kullanarak Türkçe' ye çevirmeye çalışıyordum. 12 Eylül olayından hemen sonrası idi. Bir gece kitabın son formasının çevirisini bitirmiştim ki, sabaha karşı saat üçte kapım çalındı, içeriye dalan bir silahlı tim gözlerimi bağlayarak beni bilmediğim bir yerlere götürdü. Arada kitabın Adığece orijinali, Abazaca nüshası ve tüm çevirilerim, sözlüğüm götürüldü. Bu belgelere bir daha ulaşamadım. Şimdilerde bile üzülerek anımsarım. Sözden söze atlayarak nerelere geldik, Sayın Okurum kusura bakmasın. Evet, Çerkes atlarından söz ediyorduk. Bu güzel ve kutsal atlara kaç yıl sonra, Çerkes Sürgünü' nün 130. Yılında , sürgünde atalarımızın geçtiği yolları aşarken gördük. Nalçık' tan hareketle Anadolu üzerinden Ürdün' ün başkenti Amman' a gittiler, atalarımızın uğradığı felakete aynen uğradılar, hem de bir iki yıl içerisinde. Şu anda bu atların dağıtıldığını ve yok edildiğini üzülerek öğrenmiş bulunuyorum. Çerkes atları Kafkasya dışında Uzunyayla' da da yaşatılmıştır. Hem de 1970 li yılların başına dek. Biz Uzunyayla çocukları gözümüzü atlarla açtık, kaç kuşak atlarla büyüdük. Çocukluk anılarım arabalara, dövenlere, pulluklara koşulan, gelin arabalarını süsleyen, düğünlerde, şölenlerde yarışan, şığacegu müziği ile sıraya girip terbiyeli sirk atları gibi danseden , çevik delikanlıların kızlardan mendil almak için tırmandıkları merdivenlere çıkan, gelin arabalarının üzerine dikilen örtüyü (Guışhateypkhua) kapıp kaçmaya çalışan delikanlıların altında köpük köpük kabarıp, burunlarından buhar fışkırarak koşan atlarla doludur. Al' ı, Doru' su, Kır' ı,Yağız' ı ... ama hepsinin üzerinde ince meşinlerle süslenmiş keçelerin ve gümüş savatlı Çerkes eğerlerinin parladığı atlara bırakın binmeyi, bakmaya bile doyamazdık. Atlar bu halleri ile, yani eğitilmiş bir biçimde kapımızın önüne gelmiyordu elbet. Binek çağına gelen taylar genellikle, bahara doğru karların gevşemeye başladığı, güney rüzgarlarının bahar kokularını getirdiği günlerde eğitilirlerdi. Başına bir yular geçirilen tay, gevşemeye başlamış kalın kar yığınının içerisinde uzun süre oynatılırdı. İyice yorgun düşürüldükten sonra sırtına hafif bir keçe konulur, bu hali ile yine kara sürülürdü. Üzerinde keçe taşımaya alışan taya bu kez hafif ve çevik bir çocuk bindirilirdi. Tay böylece yeniden kara sürülürdü. Bu aşamalardan sonra taya eğer vurma sırası gelirdi. Atlar yaşlarına ve cinslerine göre isimlendirilirdi; Köyümde kullanılan Abazaca at isimlerini saymadan geçemeyeceğim; Çıc'ıs =tay Nabğuş=bir yaşındaki tay (Khabardeyce Nabğaf) Kunan=üç yaşındaki erkek Dunan=üç yaşındaki dişi (kısrak) Ç'an= kısrak Xek'ua=aygır Atlar Don' larına (renklerine) göre de isimlendirilirlerdi. Çarakhsa=Doru Pakhu=kestane K'ara=siyah Laraj=kır Yade'ua=demir kırı Ğua=al Günlük işlerde kullanılan, ya da binek olan atların dışında kalanlar, özellikle damızlık kısraklar, aygırlar ve taylar Yılkı' nın içerisinde özgürce, dağ, bayır otlayıp dolaşırlardı. Yılkı beslemek,Yılkı gütmek başlıbaşına bir meslek, çok özveri ve beceri isteyen, bir iş sayılırdı. Yılkı çobanlığı ise bir o kadar daha zor ve yiğitlik isterdi. Yılkı çobanlığı bir bakıma bir zenaat sayılırdı. Geceler boyu uyumadan, at üzerinde dere tepe dolaşmak, sürüyü izlemek, zifiri karanlıkta, yar, uçurum, kurt saldırısı gibi tehlikelere karşı hayvanları korumak, doğuran atlara, körpe taylara yardımcı olmak büyük bilgi birikimini ve güçlü olmayı gerektirirdi. Anımsadığım en eski yılkı çobanı, bir öyküme de konu olan yüzyıllık Khuda idi. Khuda' nın yılkı çobanlığı yılları çok gerilerde kalmış, ben o yıllara yetişemedim. Ancak, uzun yıllar bu işi yapan Hamid Khaxu' u anmadan geçemeyeceğim. Ona Hamid Çıkuın (Küçük Hamid) de derlerdi, fakat bana hiç de küçük görünmezdi. Kayzer Wilhelm' vari burulmuş kırmızı bıyıkları, kızıl çilli yüzüne kaldıramayacağı kadar bir ciddiyet verirdi. Binici pantolonu, safari kesimli ceketi, mahmuzlu parlak çizmeleri ile kısa boyuna karşın belleğimde çok iri yapılı, gösterişli bir görünüm yer almıştır. Yılkı karların erimesi ve otların yeşermesi ile köyden ayrılırdı. Dağlarda, vadilerde geceler boyu otlayan hayvanlar, gündüz kuşluk vakti, her zaman toplandıkları yere yönelirlerdi. Daire şeklinde toplanan sürünün tam ortasında taylar, daha genç atlar yer alırdı. Anaç kısraklar ile aygırlar dairenin dış yüzünü oluşturacak biçimde, başları çemberin içerisinde, arka ayakları tehlikelere karşı çifte savuracak şekilde dairenin dışında sıkı sıkıya yerleşerek at vücudundan bir duvar oluştururlardı. Bu şekilde bekleşen yılkıya dışarıdan yaklaşan kötü niyetli insan ya da hayvanın vay haline. Yüzlerce çifteden oluşan bu savunma duvarının yanında Maginot hattına kim gereksinim duyardı. Bu düzen içerisindeki bekleyiş havanın serinlediği ikindi vaktine dek sürerdi. Güneş batı ufkuna yaklaşırken daire çözülür ve atlar yavaş yavaş otlayarak uzaklaşırlardı. Bu süre içerisinde evinde uyuyarak dinlenen yılkı çobanı, atını hazırlar, azık heybesini, sarılarak şekillendirilmiş kemendini (Arkhan) ve bükerek rulo haline getirdiği yamçısını, tüfeğini eğerine ve terkiye bağlayarak yerleştirirdi. Yamçı deyince hep iç çekerim. Çocukluğumda büyüyüp giymek istediğim yamçı' ya duyduğum heves kadar hiçbir giysiye arzu duymamışımdır. Biniciyi yekpare ve daha bir heybetli gösteren bu dış giysi, Karagöl koyununun o kızılımsı siyah yününden yapılırdı. Bildiğim kadarı ile iki tür yamçı yapılırdı; Birincisi biniciler içindi, at üzerinde bu uzun giysiyi giyen binicinin bacakları, ayaklarına kadar örtülür, kardan, yaştan, yağmurdan, soğuktan korunurdu. Daha kısa olan yamçıları ise araba ile yolculuk edenler ve araba sürücüleri giyerdi. Arabalardan inip koşum hayvanlarına yol göstermek gerektiğinden ya da arabanın yanı sıra yürümeyi gerektiren hallerde ayaklara dolaşmasın diye...(6) Yaz başlarında, yılkının içinde kalan damgalanmamış genç atları ve tayları damgalamak, tırnaklarını kesip bakımdan geçirmek, yarası olanları tımar etmek gibi nedenlerle yılkı belli bir günde köye getirilirdi. Yılkının köye gireceği gün at ayağı altında kalmamaları için kuzu, kedi, köpek, tavuk gibi hayvanlar kapatılırdı. Çocukların dışarı çıkmasına izin verilmez ya da, duvar gibi, sundurma gibi, dam gibi yüksek yerlerden atların geliş ve gidişini izleme izni verilirdi. O hızlı at sürüsünün tozu dumana katarak köye girişi ne görkemli olurdu. Hiçbir Western' i izlerken köyümdeki o muhteşem görünümü yakalayamadım. Gök gürler gibi, şimşek gibi dar sokaklara giren sürü, Huy, Hey ünlemleri arasında yönlendirilerek büyük taş avlulara, yüksek duvarların arasına kapatılırdı. Avluların kapıları uzun, ağaç kalaslarla örtülürdü. İlgilenilmesi gereken her at, arkhan denilen at kılından örme uzun kementlerle yakalanırdı. Bu yakalamalar kement atma, isabet ettirme yarışlarına dönüşürdü, kim daha çok at yakaladı, kim en azgın aygırı yakaladı, günlerce söylenirdi. Avlunun köşesinde yakılan ateş yığınının içerisinde kızaran her ailenin damgası, o aileye ait taylar yakalandıkça ateşin içerisinden alınıp tayın sağrısına bastırılırdı, kişneyen, zıplayan tayların gürültüsü ile tüy ve et yanığı kokusu birbirine karışırdı. Tırnağı düzeltilen, yarası tımar edilen, yelesi ve kuyruğu düzeltilen, yabani bir görünüm kazanan tüyleri kırpılan atlar, kemendin ve yuların bağımlılığından kurtuldukça zıplayarak, kişneyerek sürünün beklediği tarafa koşardı. Bu tür imeceler bayram gibi, festival gibi renkli, eğlenceli ve coşkulu geçerdi. Yaşamında büyük yeri olan atlarla haşır neşir olan köyümün insanları bu tür damgalama ve bakım günlerine özen gösterirlerdi. İşler bittikten sonra herkes yaş grubuna göre, sosyal mevkiine ya da misafir oluşuna göre belirlenmiş sofralara davet edilir, o gün için kesilen koyunlardan, ya da başka hayvan etlerinden oluşan Çerkes yemekleri ile süslü sofralarda, belli bir seremoniye katılan görevliler gibi bekleşirlerdi. Thamade' nin yaptığı Huahua ile yemeğe başlarlar, güle, şakalaşa yerlerdi. Akşam üzeri bakımdan geçirilmiş sürü aynı gürültüyü çıkararak köyden kırlara doğru uzaklaşırken imeceye katılan herkes mutlu bir yorgunluk içerisinde evinin yolunu tutardı. Kışın bu sürüler genelde köyün içerisinde dolaşırdı. Koyun sürülerine karlar üzerinde öbek öbek verilen kuru otlardan arta kalanları toplarlar, ya da ayrıca beslenirlerdi. Kış süresince uzayan ve yapağı gibi kalınlaşan tüyleri Uzunyayla' nın dondurucu soğuğunda bu atları korurdu. Çocukluğumda kimi atlara özel ilgi duymuşumdur. Devlet memuru olan babam memurluğunun yanı sıra Hayvancılıkla da uğraşırdı. Maaşını çocuk yardımı olarak aldığı paranın benim hisseme rastlayan kısmını biriktirmiş, bu birikim ile bana demir kırı bir tay almıştı. Yelesi ve kuyruğu beyaz olan bu sevimli tay, çok güçlü, çok gösterişli bir aygır olmuştu. Ben ona çayırdaki otların en güzellerini, en yumuşaklarını toplayarak yedirirdim. Bu at üç veya dört yaşına geldiğinde elimden çıkmıştı, bu kaybı uzun yıllar ta yüreğimde bir acı olarak hissettim. Neden elimden çıktığını da anlatayım. At Uzunyayla halkı için önemli bir geçim kaynağı idi. O zamanlar orduda ata hala gereksinim duyulurdu. Süvari birlikleri ile top çekimi için her bahar ordu at satın alırdı, ya da bir nevi kamulaştırırdı. Anlatılanlara göre Ordu' nun at gereksinimini büyük ölçüde bölgemiz karşılarmış. At seçmeye gelen ordu mensupları Mayıs-Haziran aylarında çıkagelirlerdi. Bunların gelişi "Miri geldi, Miri geldi" diye ağızdan ağıza herkese duyurulurdu. İşte böyle bir günde yılkımız köye getirilmiş, yine bir taş avluya kapatılmıştı. Kementler atılarak yakalanan atların yüksekliği, boyu, göğsü subaylarca ölçülüyor ve beğenilenlerin tırnağına numaralar damgalanıyordu. Ne kadar çok at beğenilirse o kadar gelir gelecek demekti. Bu işler devam ederken, yılkıdan ayrı, içeride tavlada yem yiyen benim sevgili atım çok yakınında kokusunu aldığı atların yanına gidebilmek için kişneyerek tepiniyordu. O kadar çok gürültü çıkarmış olacak ki, askeri heyetin başkanı olan binbaşının dikkatini çekti, "Binbaşı Nail" adlı bu subay babama dönerek, "_ Mazhar Bey, yabanilerin dışında da atlarınız var galiba, neden onları göstermiyorsun?" demişti. Babam da ev sahibi olmanın gerektirdiği nezaketle heyeti tavlaya götürmüştü, ben de atımı beğenmelerinden duyacağım çocukça gurur ve "Ya onu da alırlarsa" endişesi karışımı bir ruh hali içerisinde arkalarından sürüklendiğimi anımsıyorum. Tabi benim atım çok övgü almıştı, ancak o övgü dışında ayağına numara da damgalanmıştı, artık devletin malı idi. Babam ne kadar ricada bulundu ise de, ne kadar "Çocuğun atı satılık değil" dedi ise de askeri heyetin direnişi ağır basmış ve sevgili atım seçilen diğer atlarla birlikte jandarmalar denetiminde uzaklaşıp gitmişti. Günlerce gizli gizli ağladım. Çocuk dünyam, kaldıramayacağım bir sıkıntıyla kararmıştı. Üzüntümü giderebilmem, atımı unutabilmem için beni anneannemin yanına, dayımlara yolladılar. Aradan iki ay gibi bir süre geçmişti, Ağustos ortalarıydı, bir sabah henüz alacakaranlıkta kapımızın çok şiddetli şekilde dövülmesiyle hepimiz uyandık, bu kapı dövmeden ziyade tekmelemeyi andırıyordu. Hepimiz kapıya koştuk. Babam biraz da endişeli bir şekilde, yavaşça kapıyı araladığında, karşımızda sevinçten, keyiften yerleri tırmalayan sevgili atımla karşılaşmayalım mı? Şaşkınlıktan ve sevinçten ne yapacağımı bilemiyordum. Güzel atım, bir çamur deryasına, o güzelim beyaz yelesi ve kuyruğu kıpkızıl çamurlara bulanmış ve kurumuştu. Onu el birliği ile yıkayıp temizledik, götürüp yerine bağladık. Önüne yiyecek taze otlar yığdık. Annem babama yalvarıyordu " Bedelini iade et, bu uğurlu at bu evde kalsın" diye. Babamsa üzüntü içerisinde konuşuyordu. "Olur mu? O şimdi devlet malıdır, akşam olmadan jandarmalar çıkagelir diyordu. Babamın söyledikleri aynen gerçekleşti, öğleden sonra gelen bir jandarma timi onu sıkı sıkıya bağlayarak büyük reo' ya bindirdiler ve uzaklaşarak gittiler. Zavallı atım jandarmalardan öğrendiğimize göre, Gaziantep' in Araban ilçesiyle Adıyaman' ın Besni ilçesi aralarında bir yerlerde birliğinden kaçmış, dağlar, ırmaklar aşarak evine geri dönmüştü. Aradan yıllar geçmişti, ben üniversite öğrencisiydim. Uzun bir süre köye gidememiştim. Bu yıllarda ordunun giderek motorize olması, atlı birliklerinin kaldırılması Uzunyayla at üreticilerini kötü etkiliyordu. Çok hızlı çoğalan ve satın alınamayan atlar dağı taşı kaplamış, koyun ve sığır sürülerinin otlaklarını daraltmış hatta tahrip eder hale gelmişti. Bu sırada, bir yabancı firma, yanılmıyorsam bir Fransız firması peydah olmuş, bu at sürülerine talip olmuştu. At sahibi herkes bir iki binek atı dışında bütün atlarını çok düşük bir bedelle elden çıkartmak zorunda kaldılar, satın alınan atların İskenderun Limanı' na, oradan da Fransa' ya gemi ile götürülmek üzere Şarkışla Garı' ndan vagonlara bindirilişi hem at sahipleri hem de zavallı atlar için bir işkence halini almıştı. Vagonlardan ürken, binmek istemeyen o güzelim atların itilip kakılması, acı içinde kişnemeleri, herkesin gözlerini yaşartmıştı. Başlarını uzatarak kişneyen atların uzaklaşması çok hazindi. Çerkes kültürünün çok önemli bir motifi halktan kopmuş uzaklaşıyordu. Tıpkı diğer kültür güzelliklerimizin yok oluşu gibi. Garın at yüklenen rampasına yavaşça çöktüm, uzaklaşan katarın arkasından hıçkırarak inledim. Dudaklarımdan isyanla sözler dökülmüştü. "_VE ATLAR DA GİTTİ........" Notlar 1. Homeros, İliada, Çeviren Azra Erhat-A.Kadir. Sander Yayınları: İstanbul, 1967. 2. Azra Erhat, Mitoloji Sözlüğü, Remzi Kitabevi: İstanbul, 3.Basım ,1984. 3. N.B.Anıfimov, Drevnee Zoloti Kubani (The Kuban's Ancient Gold ), Krasnodarskoe Kınjnoe İzdatelstvo, 1987. 4. Ö.Özbay, Mitoloji ve Nartlar, Kafdağı Yayınları: Ankara, 1990, No.1. 5. Haydar Özdemir'in yayınlanmamış derlemeleri. 5. Acbakh Hacismeyl Abaza, "Sıpsıhua Abıjkua", Journal Mejdunarodnoy Abhazo-Abazinskoy Accociyasia, Çerkessk, 1997.+''+Özdemir Özbay

Avrupa Birliği-Türkiye İlişkileri ve Azınlık Hakları

SUNUŞ Günümüzde azınlıklar ve azınlık hakları konusu insan hakları ile bağlantılı olarak giderek artan öneme sahiptir. Azınlıklar konusu ülkelerin iç ve dış politikalarını etkileyen bir faktördür ve ülkemiz Türkiye açısından bunun en yakın örneği Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne (AB) tam üyeliği sürecinde yaşanmaktadır. +''+ Türkiye-AB ilişkilerinde azınlıklar konusunun ele alındığı bu yazıda; öncelikle azınlık ve bağlantılı kavramların tanımlaması yapılacak, bu konudaki tarihçe verildikten sonra AB'de ve Türkiye'de azınlıklar ve azınlık haklarına geçilecek ve son kısımda da azınlıklar konusunun Türkiye-AB ilişkilerine etkileri üzerine yorumlara yer verilecektir. I-GENEL TANIMLAR: 1-AZINLIK: Sosyolojik olarak: Bir toplulukta sayısal bakımdan azınlık oluşturan, başat olmayan ve çoğunluktan farklı niteliklere sahip olan gruptur. Hukuksal olarak ise bu konuda şimdiye dek yapılan en önemli tanım, BM İnsan Hakları Komitesi'nin Ayrımcılığın Önlenmesi ve Azınlıkların Korunması Alt Komisyonu Özel Raportörü Capatorti'nin 1966'da yapılmış BM Medeni ve Siyasi Haklar Uluslararası Sözleşmesi'nin azınlıkların korunmasına ilişkin 27.maddesi bağlamında hazırladığı incelemede yaptığı tanımdır: "Başat bir durumda olmayıp, bir devletin geri kalan nüfusundan sayısal olarak daha az olan, bu devletin uyruğu olan üyeleri etnik, dinsel ve dilsel nitelikler bakımından nüfusun geri kalan bölümünden farklılık gösteren ve açık olarak olmasa bile kendi kültürünü, geleneklerini ve dilini korumaya yönelik bir dayanışma duygusu taşıyan grup." Dünyadaki kullanım açısından ırk, dil ve din azınlıkları (racial, linguistic, religious minorities) deyimi Milletler Cemiyeti döneminde kullanılıyordu. Sonra 1950'ye kadar ırksal azınlıklar (racial minorities) deyimi kullanıldı. Ama "ırk" terimi yalnızca etnik gruplar arasındaki fiziksel farklılıkları ve özelde de renk farkını anlattığı için artık daha geniş bir terim olan "etnik/etnik azınlık" kullanılıyor çünkü "etnik" terimi kültürel farklılığa vurgu yapıyor. 2-DEVLETLERİN AZINLIKLARA KARŞI TUTUMLARI: 2.1-Asimilasyon: Sistem toplumun homojen kılınmasını amaçlar. Birbirinin aynı parçalar üretir. Azınlık kültürü dikkate alınmaz, azınlığın çoğunluk kültürü içerisinde eritilmesi amaçlanır. Mutlak anlamda asimilasyon azınlık kimliğinin ortadan kalkması ve toplumsal belleğin sıfırlanması ile sağlanır. Asimilasyon doğal olarak veya zor yoluyla da gerçekleşebilir. Azınlığın gönüllü olarak da asimile olması mümkündür. (Yahudi Dönmeler gibi) 2.2- Entegrasyon: Bu sistemde bir ülkedeki etnik gruplar kendi kimliklerini koruyarak bir bütün oluştururlar. Alt-kimlikler halinde bir üst-kimliğin altında yaşarlar. Etnik ve diğer sınırlamalar kaldırılarak ortak bir toplumsal kimliğin yaratılmasın amaçlanır. Ama entegrasyon süreci ülkenin çoğulcu bir yapıya sahip olup olmamasına bağlı olarak asimilasyona da kayabilir. Devlet "eşitlik" kavramını gözetse de "özel farklılıkları" gözetmez. 2.3-Ayrımcılık (Segregasyon): Başat-çoğunluk kültür ve diğer azınlık kültürleri arasında sert bir hiyerarşik ayrım vardır. 2.4-Soykırım (Jenosit): Azınlık grubunun fiziksel olarak ortadan kaldırılmasıdır. II-AZINLIKLARIN KORUNMASI ve AZINLIK HAKLARI 1-GENEL OLARAK HAKLAR: Günümüzde azınlıkların korunması ile ilgili olarak esas olarak 3 ana örgütten söz etmek mümkündür: Birleşmiş Milletler (BM), Avrupa Konseyi (yani AB), Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı (AGİT). Uluslararası hukuk azınlıkların korunması alanında 3 yol tanımaktadır: a-Varolma Hakkı: Bu hak fizik ve kültürel olmak üzere iki şekilde anlaşılabilir. Bu hak daha çok insan hakları ile ilgilidir. b-Ayrımcılığın olmaması: Herkese eşit muamele yapılması. Bu da daha ziyade insan hakları kapsamında düşünülebilir. c-Kimlik Hakkı: Azınlıkların farklı kimliklerini sürdürmelerine izin verilmesidir. Bu hak doğrudan gerçek azınlık hakkı sayılır. Ayrımcılığın önlenmesi; kişilerin ya da grupların istedikleri eşit muameleyi reddeden her türlü eylemin engellenmesidir. Ayrımcılığın önlenmesi azınlıkların korunması için bir ön koşuldur. Ancak bazı devletler ayrımcılığın önlenmesini azınlık bilincini yok etmek için kullanmaktadırlar. Ayrımcılığın önlenmesi azınlık ve çoğunluk arasında bir eşitlik sağlanana kadar uygulanması gereken geçici bir uygulamadır. Azınlıkların korunması; çoğunlukla eşit muamele görmek istemekle birlikte, temel özelliklerini korumak için farklı muamele talep eden başat olmayan grupların korunmasıdır. Azınlıkların korunmasının sürekli bir uygulama olması gerekir. Azınlıkların korunması azınlık bilincinin güçlenmesini ve sürekli olmasını sağlar. AB'nin kültürel hedeflerinden birisi de budur. 2-BİREYSEL ve KOLEKTİF HAKLAR: Azınlık haklarını koruyan devletler vurguyu azınlık grubundan çok azınlığı oluşturan bireylere yapmaktadırlar. Yani grup azınlık kimliğinden çok birey azınlık kimliği öne çıkartılmaktadır. Aksinin ülke bütünlüğünü parçalayıcı etkiler yapmasından korkulmaktadır. Dolayısıyla günümüzdeki azınlık hakları kolektif bir boyutu olan bireysel haklardır. Bireysel haklar azınlık kimliğini ifade, azınlık dilini kullanma, öğrenme, öğretme, kamu hayatında, yazılı ve görsel basında, yayıncılıkta kullanma türü hakları içermektedir. Uluslararası hukukta ve Avrupa Birliği belgelerinde kastedilen haklar bunlardır. Kolektif haklar ise idari haklardır. Özerklik, federasyon gibi hakları içerir. Bu anlamda azınlık hakları bireysel haklardır. Kolektif haklar azınlık bireylerinin değil "halkların" (1) haklarıdır. Kolektif hakların insan-vatandaş hakları anlamında şahsi haklarla çatıştığı durumlar da söz konusu olabilir. Bir azınlık grubu kendisine ve üyelerine verilen hakların korunması için devletten kendi kolektif haklarına dışarıdan müdahalenin önlenmesi (bu zaten azınlık haklarının özüdür) ve kolektif hakların grubun kendi üyelerine karşı da korunması talebinde bulunur. Burada grup kendi içinden gelebilecek bir muhalefeti devletin de desteğiyle engellemek istemektedir. Bir dinsel grup bu şekilde topluluğun kurallarına muhalefet eden üyelerine yaptırım uygulayabilir ya da kendini savunma mekanizması geliştirmiş olur. Örneğin Kanada'daki Hutterity Kilisesi grubu ve ABD'deki Amish cemaati dış dünya ile fazla temas edip grup kurallarına isyan edebilecekleri endişesi ile çocuklarını 16 yaşından evvel okuldan alabilme hakkına sahiptirler. Bu hakkı federal hükümet ile yapmış oldukları eski antlaşmalardan alırlar. Bu tip kolektif haklar birey haklarıyla çelişmektedir çünkü kolektif haklar adına bireylerin eğitim görme hakları ellerinden alınmaktadır. İlginç bir şekilde Osmanlı İmparatorluğu'nda da buna benzer bir sistem vardı. Osmanlı yapısı içinde bireyler "milletleri" (dini cemaat kategorisi) içinde ele alınıyordu. Bir milletin üst düzey ruhbanı kendi cemaatinden bir kimsenin cemaat kurallarını ihlal ettiğini gördüğü zaman o kişiye karşı devlet gücü yardımıyla yaptırımda bulunabiliyordu. Grup haklarının bu örneklerde de görüldüğü gibi birey haklarından önce geldiği durumlar eleştirilmektedir. 3-ÖZEL GRUP HAKLARI (UYGULAMADA KOLEKTİF HAKLAR) Uluslararası hukukta ve genelde (yukarıda da açıklandığı gibi uluslararası hukukta ve AB'de "azınlık grubu" değil "azınlığa mensup birey" hakları söz konusudur) olmasa da kimi federatif-çokkültürlü toplumlarda (aslında hemen hemen bütün toplumlar fiilen çokkültürlüdür) ulusal düzeyde bazı etnik-dini gruplara hak tanındığı görülür. Bu hakları ise 3 gruba ayırmak mümkündür: 3.1-Özel Yönetim Hakları (Self-Government): Grup kendi kendini yönetir. Grup siyasi-bölgesel idari özerkliğe sahiptir ve/veya bazı konularda kendi kararlarını merkezi hükümete bağlı olmaksızın alabilir. Bu hak biçimi azınlığın kendini çoğunluktan ayırma yöntemlerinden biridir ve azınlıkla çoğunluğun birlikte yaşaması için başka bir yol kalmaması durumunda başvurulan bir yöntemdir. Devletler özellikle bölgesel düzeyde özel yönetim hakkı vermek örneğin federal sisteme geçmek konusunda oldukça isteksizdirler. Bunun toprak bütünlüğünün parçalanmasına yol açmasından çekinirler. Bu yüzden devletler kendi adlarına üniter sistemi tercih ederler. Özel yönetim hakları her zaman ayrılıkçılığa bölünmeye yol açar diye bir kaide de yoktur. Aksine sosyal entegrasyonu ve siyasal birliği sağlayıcı etki yapabilir. Çünkü çoğunluk ile azınlık arasındaki önemli bir gerilim meselesi ülkenin toprak bütünlüğü bozulmadan sağlanmış olur. Ancak ülke koşullarına bağlı olarak bu sistemin başarısız olması da mümkündür. 3.2-Etnik/Dinsel Haklar: Bazı gruplar kendi kültürlerinin devletçe desteklenmesini ister. Kendi geleneklerini uygulayabilmek için genel kanuni kurallardan bağışıklık talep ederler. Örneğin ABD ordusunda görevli Yahudilerin askeri hizmet sırasında yarmulka(küçük yahudi takkesi) takabilme talepleri gibi. Burada topluluğa katılmaktan çok kendini tecrit amaçlanmaktadır. Bu tip haklar genellikle bir devletin kurulması aşamasında verilen haklardır. Örneğin Amishler kendi grup haklarını ABD'ye katılmanın bir karşılığı olarak elde etmişlerdir. Bu tip hakların sonradan verilmesi ise pek söz konusu olmamaktadır. Bu duruma örnek olarak da Batı Avrupa ülkelerindeki Müslüman göçmenlerin türban takarak okula gitme taleplerini gösterebiliriz. Bu talepler olumsuz cevap almışlardır. 3.3-Özel Temsil Hakları: Dezavantajlı gruplar demokratik ülkelerde bile sayılarıyla orantılı olarak temsil edilemezler. Kendilerine temsil kontenjanı tanınmasını isterler. Ancak bu hak özel yönetim hakkından farklıdır çünkü grup "dışarıdan" yönetilmeyi kabul etmektedir ve bu açıdan özel temsil hakkının özel yönetim hakkına karşı bir alternatif olduğu söylenebilir. Özel grup haklarının ülke-toplum bütünlüğünü pekiştirici ya da zayıflatıcı olup olmaması: - Azınlığın çoğunluğa katılmayı/birlikte yaşamayı isteyip istememesine, - Azınlıklara-gruplara verilen hakların ülkenin sistemini doğrudan etkileyip etkilememesi ve bu etkinin derecesine, (idari anlamda bir etki olabilir) - Çoğunluğu azınlığın kriterlerine göre yaşamaya yöneltip yöneltmemesine bağlıdır. (örneğin çok-dinli bir ülkede toplum yaşamının düzenlenmesinde bir dinin ya da mezhebin kurallarının öne çıkması) III-GEÇMİŞTEN GÜNÜMÜZE AZINLIKLARIN ve AZINLIK HAKLARININ KORUNMASININ TARİHÇESİ: Dinsel azınlık anlayışı 16. Yüzyıldan itibaren reformasyon ve laikleşme hareketlerine bağlı olarak ulusal azınlık anlayışına dönüştü. Ulusal azınlık kavramı daha sonra çokuluslu Avusturya-Macaristan ve Rusya'daki fikir akımları ve olaylar sonucu gelişti. Bu konunun siyasal ve diplomatik açıdan önem kazanmasının 3 temel sebebi: a-Ulusal azınlık kavramının doğduğu iki ülke olan Avusturya-Macaristan İmparatorluğunun dağılması ve Rusya'daki karmaşa b-Barışçı ve sosyalist grupların azınlıkların statüsünün tanımlanması çabaları c-I.Dünya Savaşı galiplerinin savaş sonrasında ortaya çıkan sınır değişikliklerinin yaratacağı sorunlar konusundaki endişeleridir. Azınlıklar konusuna olan bu ilgi ABD'de de ortaya çıkmıştır. Zaten Wilson planının ilkeleri de ABD'nin azınlıklar konusunda yaptığı araştırmaların bulgularına dayanmaktadır. I.Dünya Savaşı'ndan sonra galip devletler Milletler Cemiyeti bünyesinde azınlıkların korunması için önemli aşamaların kaydedilmesini sağladılar. Ancak Milletler Cemiyeti'nde alınan bu kararlar evrensel ve standart değildi. Galip Batı Avrupa devletleri kendilerini ve Almanya'yı yükümlülüklerden muaf tutmuşlardı. Azınlıklarla ilgili yükümlülükler bu dönemde Doğu Avrupa ülkeleri ve Osmanlı Devleti için geçerli idi. Olayı Osmanlı açısından ele aldığımızda, Avrupalı devletler uzun bir süredir Osmanlılara azınlık hakları konusunda baskı yapıyorlardı. Doğu Avrupa'da ise devletler bu düzenlemeyi istemeyerek de olsa kabul ettiler. Ancak fiilen uygulamama şansını iki dünya savaşı arası dönemde yaşanan ekonomik kriz ve hemen yanı başlarındaki Almanya'da yükselen ırkçılık akımı sayesinde yakaladılar. Bu durumda İngiltere'nin kendi İrlanda sorunu yüzünden azınlık hakları konusunda fazla ısrarcı olamaması da etkili oldu. Osmanlı Devleti'nin devamı olan Türkiye de Lozan'ın azınlıklar konusunda getirdiği bazı yükümlülüklerden çeşitli şekillerde fiilen muaf olmayı başardı. Örneğin Lozan'ın İmroz ve Bozcaada Rumlarına yerel özerklik veren 14. Maddesi yerel cemaatin de bu yöndeki tutumuna bağlı olarak hiçbir zaman uygulanmadı. Batı uzun süre azınlık haklarını daha çok kendi dışındaki ülkelere karşı bir dış politika malzemesi olarak kullandı. Azınlık ve insan haklarının daha samimi bir şekilde ele alınması ise ancak 1990'lara doğru Avrupa kamuoyunun bu konularda siyasetçilere baskı yapması ve AB'nin kurulması sayesinde oldu denilebilir. Şu an gelinen noktada insan hakları ve azınlıklar konusu AB'nin dış politika ve genişleme kriterleri arasında üst sıralarda yer almaktadır. Bu insanlık adına da oldukça önemli bir gelişmedir. Dünyada 1990 sonrasında insan ve azınlık hakları mekan olarak genişledi; eski sosyalist ülkeler uluslararası örgütlere girme isteklerine bağlı olarak insan ve azınlık haklarına saygı gösterme ilkesini kabul ettiler. Uluslararası göç dalgaları da bu konunun önem kazanmasında etkili oldu. Asya ve Afrika ülkelerinden Avrupa'ya gelen göçmenler kalıcı idiler ve azınlık haklarına tam olarak sahip olamasalar da fiili azınlık grupları oluşturdular. Pek çok Üçüncü Dünya ülkesi Batı desteğini sağlamak için çok partili sisteme geçtiler. Bu insan ve azınlık haklarına verilen önemi nispeten arttırdı. Diğer yandan azınlık hakları niteliksel açıdan da güçlenmeye başladı; ayrımcılığın önlenmesinden azınlıkların korunmasına doğru bir gidiş görülüyor. Azınlıkların korunması konusunda devlete "engellememe" görevi veriliyordu, şimdi gitgide "yardımcı olma" görevi veriliyor. Yalnızca vatandaşların azınlık sayılmasından, vatandaş olmayanların da korunmasına doğru gidiş eğilimi var. Bir devlette azınlık olup olmadığı konusunu, o devletin kendi takdirine bırakıp bırakmama eğilimi de güçlendi. Genel olarak 'ulusal azınlıklar' yada 'etnik azınlıklar' deyimleri kullanılıyor ve bu azınlıkların kültür, din ve dil açısından çoğunluktan farklı olduğundan söz ediliyor. Böylece bir sözleşmeyi imzalayan ülkenin 'Benim iç mevzuatıma göre bende azınlık yoktur' demesi bir şey ifade etmiyor. Belki de en önemlisi AGİK çerçevesinde yapılan 1991 Cenevre Uzmanlar Toplantısında açıkça ilan edilmiştir ki, ulusal azınlıklar konusu artık 'milli yetki'ye dahil sayılmamakta, yani ülkelerin iç işleri kabul edilmemektedir. Bu konu artık "meşru uluslararası ilgi konusu"dur. Bunun yanı sıra şunu da bilmek gerekir ki, Türkiye için bu konunun milli yetki sınırları içinde (yani iç mesele) sayılması hususu ülkemizin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesine katıldığı 1954 yılında kuramsal olarak, bireysel başvuruyu kabul ettiği 1987 tarihinde de pratik olarak sona ermiş bulunmaktadır. Bütün bu gelişmeler Türkiye'yi de bağlamaktadır ve yazının geri kalan kısmında bu gelişmelerin yarattığı etkiler ışığında yorumlar getirmeye çalışılacaktır. IV-AVRUPA BİRLİĞİ'NDE AZINLIKLAR: 1- GENEL DURUM: AB içerisinde 40 milyon kişi içinde yaşadıkları AB üyesi devletlerin resmi dillerinden başka bir dili anadil olarak konuşmaktadırlar. AB Komisyonu tarafından 1996'da basılan "Euromosaic" incelemesine göre AB içerisindeki 48 azınlık dilin-den 23 tanesinin ya "sınırlı" yaşama şansı vardır ya da "hiç" yoktur. Diğer 20 azınlık dilinin ise "tehlikede" olduğu düşünülmektedir. AB içerisindeki "azınlık/bölgesel diller" yanında, "bölgesel olmayan" Çingene (Gypsy) ve Yidiş dilleri de mevcuttur. AB'nin geleceğine dönük model arayışları içerisinde azınlıklar konusuna da önem verilmektedir. Farklı etnik kimliklerin de AB'nin bütünleşmesi (hem genişleme hem de derinleşme anlamında) sürecine dahil edilmesi amaçlanmaktadır. Bu oldukça gerçekçi gözüken model arayışı, Avrupa'da barışı ve istikrarı tehdit eden savaşlar ve yerel çekişmelerin egemen devletlerin egemenlikleri altında tuttukları halklar ve azınlıkların kendi kaderlerini tayin etme istek ve ira-delerine karşı gösterdikleri hoşgörüsüzlükten beslendiği düşüncesine dayanmaktadır. Bu yüzden istikrarsızlıkları önlemek için etnik azınlıkların da AB bütünleşmesi sürecinde hesaba katılması gerektiğine inanılmaktadır. Günümüze kadar Avrupa'da sağlanan tüm önemli gelişmelere rağmen, AB içerisinde bile hala azınlık hakları ile ilgili sıkıntılar vardır. Bazı AB ülkeleri açıkça azınlık karşıtı politikalar uygulamaktadırlar. Örnek vermek gerekirse, Yunanistan'ın Arnavutlar, Makedonlar gibi azınlıkların varlığını kabul etmekte pek de istekli olmadığı açıktır. Aynı şekilde Müslüman Türk azınlığa ve Bulgarca konuşan Pomaklara karşı ayrımcı politikalar izlemektedir. Yunanistan AB içerisinde kendi ülkesinde Avrupa Azınlık Dilleri Ofisi'nin bir şube açmasına izin vermemiş olan tek ülkedir. Diğer bir tipik örnek olarak da Fransa'yı verebiliriz. Ulus-devlet yapısına özel önem veren Fransa Baskların, Bretonların, Alsaslı Almanların, Katalanların, Korsikalıların, Hollandalı ve Provence'lı azınlıkların temel kültürel ve dilsel haklarını reddetmiştir. Fransa'da azınlık dillerinin kullanımının, Fransızcayı tek resmi dil olarak kabul eden Fransız Anayasası'nın 2.maddesini ihlal ettiği düşünülmektedir. Ancak bu politikalarda olumlu yönde bir değişim söz konusudur. Fransa 1992 tarihi Bölge ya da Azınlık Dilleri Avrupa Sözleşmesi Mayıs 1999'da imzalamıştır. Böylelikle Fransa ilk defa Fransa'daki çok-dilliliği kabul etmiştir. Hukuksal açıdan baktığımızda ise Avrupa Parlamentosu'nun kültürel ve dilsel zenginliğin altını çizen çeşitli kararları yanında Maastricht ve Amsterdam antlaşmaları da ulusal ve bölgesel farklılıklara saygı duyulmasını talep etmekte ve AB'yi değişik kültürleri desteklemeye sevk etmektedir. Özellikle azınlıklar konusunu ise daha dolaysız bir şekilde 1992 Bölge ya da Azınlık Dilleri Avrupa Sözleşmesi ve 1995 Ulusal Azınlıkların Korunması Çerçeve Sözleşmesi ele almaktadır. 2- BÖLGE YA DA AZINLIK DİLLERİ AVRUPA SÖZLEŞMESİ (1992) Özel olarak bir azınlık hakları belgesi olmamakla beraber, azınlık dilleri konuşanlar için önemli bir belgedir. Bu sözleşmenin amacı azınlık dillerinin yok olmasını engellemek, onların öğretimini, sosyal ve ekonomik boyutu da içerecek şekilde kamu hayatındaki sözlü ve yazılı kullanımlarını teşvik etmektir. Sözleşme etniklikten çok kültürel-dilsel boyutu öne çıkarmaktadır. Azınlık dilleri ya da bölgesel diller Avrupa kültürel mirasının bir parçası oldukları için koruma altına alınmaktadırlar. Bu sözleşme Avrupa'da kültürlerarası anlayışın geliştirilmesinde Konseyin attığı önemli bir adımdır. Sözleşme azınlıklar için bireysel veya kolektif haklar getirmemektedir. Sözleşmenin birinci kısmı azınlık dillerini "konuşanlarının sayısının bu dillerin konuşuldukları ülkenin geri kalan nüfusundan az olan ve resmi-olmayan diller" olarak tanımlamaktadır. Resmi ülke dilinin lehçeleri ve göçmenlerin dilleri bu tanım dışında bırakılmaktadır. Ancak hangi dilin azınlık dili sayılması gerektiği konusunda kesin sınırlamalar getirmemekte ve bu konuda ve anlaşma maddelerinin uygulanmasında imzacı devletlere önemli esneklikler tanımaktadır. Ancak imzacı devletlerin hangi dilleri azınlık dili olarak kabul edeceklerini açıkça belirtme yükümlülükleri vardır. Resmi dillerin şiveleri ve göçmen dilleri sözleşme kapsamı dışında kalmaktadır. Bu duruma göre Almanya'da konuşulan Türkçe sözleşmenin kapsamına girmezken Yunanistan'da konuşulan Türkçe sözleşme kapsamında yer almaktadır. Devletler ayrıca sözleşme maddelerinin uygulanmasını takip eden Genel Sekreterliğe periyodik ve kamuoyuna açık raporlar sunmak zorundadırlar. Bu raporlar daha sonra bir uzmanlar komitesi tarafından değerlendirilmektedir. AB üyesi olmayan ülkelerin de sözleşmenin yürürlüğe girdiği tarih olan 1 Mart 1998'den itibaren bu sözleşmeye katılabilme imkanları vardır. Şu an sözleşmenin yürürlükte olduğu ülkeler aşağıdaki gibidir: Hırvatistan, Finlandiya, Macaristan, Liechtenstein, Hollanda, Norveç, İsviçre. Sözleşmeyi ayrıca Avusturya, Kıbrıs, Danimarka, Lüksemburg, Malta, Romanya, Slovenya, İspanya, Makedonya, Ukrayna ve Fransa da imzalamıştır. AB Türkiye'den bu sözleşmeye uymasını beklemektedir. 3-ULUSAL AZINLIKLARIN KORUNMASI ÇERÇEVE SÖZLEŞMESİ (1995) 1993 Viyana Deklarasyonu'nun bir sonucu olarak, Avrupa Konseyi 1992 Bölge ya da Azınlık Dilleri Avrupa Sözleşmesi'nden sonra ve 1995 Ulusal Azınlıkların Korunması Çerçeve Sözleşmesi'ni kabul etmiştir. Her iki sözleşmeyi onaylayan devletlerin sayısı bu sözleşmelerin yürürlüğe girmeleri için gerekli olan sayıya ulaşmıştır. Kolektif değil, bireysel olarak kullanılabilecek haklardan söz eden Çerçeve Sözleşmesi azınlıklara mensup bireylere kendi dillerini öğrenme, bu dilde bilgi edinme, yayın yapma, eğitim kurumları açma, ad ve soyadı kullanma, gerçek ihtiyaç halinde yerel idari makamlarla ilişkilerini azınlık dilinde yürütme, bu dilde sokak adları kullanma gibi haklar vermektedir. Sözleşmenin ülke topraklarının nerelerinde ve kimler için geçerli olacağı imzacı ülke tarafından belirtilecektir. Örneğin Almanya Sözleşmeyi ülkesinde yaşayan Türkleri dışarıda bırakan bir beyanla onaylamıştır. Bu bildirimi geri almak mümkündür, ama bu geri alma ancak 3 ay sonra geçerli olmaya başlayacaktır. Sözleşmeden her zaman vazgeçmek mümkündür, ama bu da bildirimden 6 ay sonra geçerli olacaktır. 1 Şubat 1998'de yürürlüğe giren bu belgeyi Türkiye imzalama-mıştır. NOTLAR: 1-Halk azınlığa göre daha güçlü bir vurguya sahiptir çünkü içinde self-determinasyon hakkına sahip olmayı da taşır. Bu yüzden bazı azınlıkların milliyetçileri kendilerinin azınlık olarak değil de halk olarak kabul edilmelerini isterler. Devletler yerli etnik gruplar hariç, self-determinasyon hakkını da içerecek şekilde "halk" tanımlamasını azınlıklar için kullanmaktan kaçınmışlardır. SEÇİLMİŞ KAYNAKÇA: * Christiane Duparc, Avrupa Topluluğu ve İnsan Hakları, Avrupa Komisyonu Yayını, Ekim 1992 Avrupa Birliği Komisyonu, * Avrupa Birliği ve dünyada insan hakları, Avrupa Birliği Bülteni Ek3/95, Birikim Yayınları, * Birikim Dergisi Etnik Kimlik ve Azınlıklar Özel Sayısı, Mart-Nisan 95, No:71-72 * Peter Alford Andrews, Türkiye'de Etnik Gruplar, Birinci Baskı, Ant Yayınları, İstanbul, Aralık 1992 * Radikal Gazetesi * Ayyıldız Gazetesi *İnternet: www.uoc.es/euromosaic www.eureptr.org.tr www.coe.fr/eng/legaltxt/148e.htm European Charter for Regional or Minority Languages www.riga.lv/minelres/coe/RML_exr.htm European Charter for Regional or Minority Languages Explanatory report http://ue.eu.int/pesc/human_rights/main99.asp?lang=en (EU Annual Report on Human Rights ) www.tosav.org www.lib.byu.edu/~rdh/wwi/1918p/lausanne.html (Lozan Antlaşması'nın İngilizce Metni)+''+Argun Başkan