Kullandığımız Kavramlar Üzerine Bir Eleştiri

Son yıllarda Kafkasya ve Kafkasyalılarla ilgili yayınlarda memnuniyet verici bir artış görülüyor. Bununla birlikte, özellikle terminoloji konusunda bir karışıklık göze çarpıyor. Nart Dergisi'nin 5. sayısında, Osetler hakkında yayımlanan yazılarda kullanılan terminoloji vesilesiyle bu konudaki bazı düşüncelerimi belirtmek istiyorum. +''+ Kafkasya gerçekten, adlandırmalar konusunda bir çok kişinin kafasını karıştıran bir çeşitliliğe sahiptir. Bu, Kafkasya'nın çok etnikliliğinden ve halklarının toplumsal yapısından kaynaklanmaktadır. Bugün karşımızda, Kafkas halklarının adlarıyla ilgili birkaç gruba ayırabileceğimiz bir terminoloji vardır. 1. Bazen tartışmalı da olsa, bilimsel literatüre yerleşmiş, tarihi-etnik ve dilbilimsel sınıflandırmaya dayanan terminoloji;2. Kafkas halklarının kendilerine ve komşu halklara verdiği adlardan oluşan, daha çok kendi aralarında bilinen terminoloji;3. Stalin döneminde politik amaçlarla yaratılmış, daha çok yapay idari sınırlara dayanan terminoloji (Çerkesler, Adığeler, Kabardeyler gibi.)Bunlara bir de Türkiye'ye özgü terminolojiyi ekleyebiliriz. (Bütün Kafkas halklarına Çerkes denmesi gibi). Bunlardan birini tercih edenler olduğu gibi, hepsini bir arada kullananlara da rastlıyoruz. Nart dergisinin 5. Sayısında yayımlanan Osetlerle ilgili (köy tanıtımı dahil) sekiz yazıda bunun çok tipik bir örneğini görüyoruz. Hetegkatı Kosta hakkındaki çeviri yazıda İron ve Oset adları eş anlamlı kullanılmış. Sayın Yahya Alpay, Kuzey Osetya ve İron Edebiyatı başlıklı yazılarında Osetler olarak İronlardan bahsediyor. Bir de Alanlar ve Asetinler var. Ayrı yazılarda veya aynı yazının içinde bu adlar aynı anlamda kullanılmış. Konuya yabancı biri bu ad karmaşasından ne anlayabilir? Kafkasya hakkında bu kadar bilgi eksikliği ve terim kargaşası varken, bu konuda biraz daha dikkatli olunması gerekmez mi?Diğer birçok Kafkas halkında olduğu gibi Osetlerin de kendine verdiği ortak bir ad yoktur. Oset halkı, kendilerini İr(tekil İron) ve Digor (tekil Digoron) olarak adlandıran topluluklardan oluşur; yani İron, Osetlerin kendine verdiği ad değil, onu oluşturan topluluklardan biridir. Yazılarda kullanıldığı gibi, eğer İron ve Oset aynı halkın adıysa, o halde Osetya'da Digoronlar yaşamıyor mu veya İron Edebiyatı'ndan ayrı bir Digoron Edebiyatı mı var? "Oset" Gürcülerin verdiği addır. Kökü, bazen batı literatüründe da rastlandığı gibi, "Os" veya "Osi"dir; sonuna Gürcüce'de aitlik bildiren -et takısı eklenmiştir.(Svanet, İmeret, İnguşet vb.) Asetin ise, halk adlarının Rusça'daki kullanımıyla ilgilidir. Rusça'da bazı halk adlarının sonuna -in takısı eklenir (Abazin, Kabardin, Lezgin, Tatarin vb.). "O" sesi ise vurgusuz okunduğunda "a" gibi okunur; yani Asetin, Oset adının Rusça okunuşudur, dolayısıyla Türkçe'de Asetin adını kullanmak tercih edilmemelidir (Abazin ve Kabardin de aynı şekilde).Bir de son zamanlarda ısrarla yaygınlaştırılmaya çalışılan Alan adı var. Osetlerin, tarihteki Alanların torunları oldukları kabul edilir. Kuzey Osetya Parlamentosu geçtiğimiz yıllarda aldığı bir kararla Cumhuriyetin adını Alanya olarak değiştirdi. Bir grup tarihçi-aydının insiyatifinde gelişen bu akım Türkiye'de de yankısını buldu. Bir halkın tarihte ve bugün farklı adlarla anılması sık görülen bir durumdur. Ancak tarihte yaşamış bir halkın bugün aynı şekilde kaldığını iddia etmek mümkün değildir. Alanlar tarihi süreç içinde mutlaka değişmişler, Kafkasya'daki diğer unsurlarla karışarak Oset halkını oluşturmuşlardır. Ayrıca bir adın yaygınlaşması ve yerleşmesi uzun zaman alan bir süreçtir. Bugün hem Türkiye'de hem de dünyada en bilinen ve yerleşmiş ad "Oset"tir. Bunu değiştirmeye veya yanlışmış gibi düzeltmeye çalışmanın ne amacı ve mantığı vardır?Aynı karışıklık diğer Kafkas halklarının adlandırılmasında da sürmektedir. Bu konunun tartışmaya açılarak ortak bir terminoloji konusunda birlik sağlanması gerekli görünmektedir.+''+Murat Papşu

Tarihin Acımasızlığının Kurbanı Çerkesler

Mitolojiye göre, Tanrı yeryüzünü yaratırken, bütün yerküreye dağıtsın diye dağları çantasına doldurdu. Ancak şeytan ne yapıp edip, çantada bir delik açtı ve dağların hepsi Karadeniz ile Hazar Denizi arasındaki bölgeye saçıldı. Kafkasya adı verilen bu bölgede dağlar o kadar fazla, hayat o kadar zordu ki, sonunda Tanrı burayı şeytanın kötülüklerinin ulaşamayacağı, insanların onun etkisinden korunacağı bir yer haline getirdi. +''+ DIV> Kafkasya, tarihi boyunca, yolu buralara düşen gezginler tarafından ılık iklimi, zirveleri yaz-kış karlarla kaplı olan dağları, yüce ormanları, bereketli ormanları, gürül gürül akan ırmaklarıyla hep bir cennet gibi tasvir edilmiştir. Shakespeare'in üzerine şiirler yazdığı zirveleri bu karlarla kaplı Kafkas Dağları'nın yanında yüce Alp Dağları bir cüce gibi kalmaktadır. Avrupa'nın en yüksek dağı olan Elbruz Dağı'nın iki zirvesi arasında uzanan vadiye güneyde Ağrı Dağı yerleşmiştir. Altın Post Ülkesi olarak bilinen Kazbek Dağı, mitolojiye göre uygarlığın Tanrısı olarak bilinen Prometheus'un zincire vurulduğu dağdır. Kafkasya, büyük Rus yazarları Tolstoy'a, Lermantov'a ve Puşkin'e esin veren düşlerin ve söylencelerin ülkesidir. Burası güzel, ahlaklı, onurlu Çerkes insanının ülkesidir. Çerkesler, Karadeniz'in doğusunda kalan bu dağlarla kaplı ülkede çok eski zamanlardan beri yaşamakta olan kadim bir uygarlığın temsilcileridir ve 12 kabileden oluşmaktadır. Çerkeslerin ülkesi tarih boyunca Romalılar, Araplar, Attila'nın, Cengiz Han'ın ve Timur'un orduları tarafından işgal edilmeye çalışılmıştır. Dünyayı işgal etmeye kalkışan Büyük İskender, ilk ciddi sınavını burada vermiştir. Bu nedenle Persler, Kafkasya'yı "Büyük İskender'in Seddi" olarak adlandırmışlardır. Yüzyıllar boyunca ülkelerini yabancılara teslim etmeyen Çerkesler, böylece kültürlerini yabancı etkilerle karşılaşmadan koruyabilmişlerdir. Ancak Çerkeslerin bu durumu, Rus Çarlığı'nın 18.yy sonlarında başlattığı Rus işgaline kadar sürmüştür. Özgürlüklerine aşık olan Çerkeslerin Rus Çarlığı'nın orduları karşısında ülkelerini savunmak uğruna verdiği mücadele, bir efsaneye dönüşmüştür. Tam yüz yıl boyunca, Rus Çarlığı'nın işgaline karşı direnen Çerkesler için "Bir Çerkes 10 kişiye bedeldir" denilmeye başlanmıştır. Çerkeslerin bu büyük mücadele gücü, büyük Rus ozanı Lermantov tarafından Rus-Kafkas Savaşları sırasında şu şekilde ifade edilmiştir: "Çerkeslerin hazinesi rüyalarıdır. Yürekleri ise en büyük servetleri. Ancak özgürlük onlar için her şeyden, barış ve anavatanlarından daha önemlidir." Rus-Kafkas Savaşı, ancak 1864 yılında sonuçlanabildi ve Çerkes toplumunun hemen hemen yarısı bu savaşta yok oldu. Geriye kalanların yarısından çoğuysa Osmanlı İmparatorluğu topraklarına sürgüne gönderildi. Bu, modern zamanlarda tanık olunan kitlesel sürgünlerin en ağırlarından birisiydi. Sürgüne gönderilen Çerkeslerin üçte biri, açlık ve salgın hastalıklara yenik düştü. Eğer bu savaş ve sürgün olmasaydı bugün dünyadaki Çerkes nüfusu 25 milyon civarında olacaktı. Ya da dünyanın dört bir köşesine, dağılmış olmakla birlikte yoğun olarak Türkiye, Ürdün, Suriye ve Kafkasya'da yaşayan Çerkeslerin nüfusu en azından 6 milyondan fazla olacaktı. Çerkesler gidip yerleştikleri ülkelerin kültürel gelişimine önemli katkılarda bulundular. Örneğin, Amman'a yerleşerek orayı yeniden kuranlar Çerkesler oldu. Prens Abdullah (sonradan Kral Abdullah), bugünkü Ürdün topraklarına geldiğinde onu karşılayanlar Çerkesler oldu. Ürdün Emirliği'nin kuruluşunun ilk günlerinde ortaya çıkan isyan sırasında, Çerkesler Prens'in sarayı etrafında kamp kurdular. O günlerin anısına da Kralın Özel Muhafızlığı ile onurlandırıldılar. Bugün hala, Çerkesler o görkemli ve etkileyici giysileriyle sarayı korumaya devam ediyorlar. Bağlılıkları ve dürüstlükleriyle bilinen Çerkesler, Ürdün'de çok önemli üst düzey sivil ve askeri görevlerde bulundular. Ürdün'de bugün 100 bin kadar Çerkes yaşıyor. Avrupalıların, ev diye kendileri için hala daha mağaralar kazıdıkları dönemlerde Çerkesler gelişmiş bir uygarlık düzeyine ulaşmışlardı. Çerkesler, şiirleri, söylenceleri, şarkıları ve danslarıyla eşine az rastlanır zenginlikte bir kültürün temsilcileriler. Toplumsal yaşamları Adığe Khabze denilen, mükemmellik, misafirperverlik, dürüstlük, büyüklere saygı ve yüreklilik gibi erdemlere dayanan bir dizi yazılı olmayan gelenek üzerine kuruluyor. Kadınlar Çerkes toplumunda el üstünde tutuluyorlar ve kamusal yaşama tam bir özgürlükle katılıyorlar. Çerkesler hiçbir zaman çok eşliliği benimsemediler. Birbirlerini kardeş gibi gördüklerinden uzak akrabalarıyla, hatta komşularıyla bile evlenmiyorlar. Çerkesler yüzyıllardır bu çok zengin olan kültürlerini bütün güzellikleriyle yaşatmaya çalıştılar. Ancak, kültürlerini, geleneklerini, dillerini koruyabilmeleri hiç de kolay olmadı. Hızla asimile olmaya başladılar. "Vatanını yitiren, her şeyini yitirir" diyen eski bir Çerkes atasözü, bugün varlıklarını koruma mücadelesi veren Çerkeslerin aklından hiç çıkmıyor. Genç kuşaklar, insanlık tarihini en güzel en etkileyici sayfalarını oluşturan kültürel miraslarına artık sahip çıkamıyorlar. "Tarihini ve kültürünü bilmeyenler, geleceklerine sahip çıkamazlar" deyişi doğrulanıyor. Çerkes ulusu, geçmiş günlerin anısıyla yaşayan, anılarının peşindeki yaşlılar gibi davranıyor. Ancak, komünizmin çöküşü, iletişim teknolojilerindeki büyük gelişmeler, insan haklarının uluslararası ölçekte yaygınlaşmasıyla birlikte Çerkesler bugün toplumsal ve kültürel yeniden doğuş koşullarına, anayurtlarını ve diasporadaki akrabalarıyla ilişki kurma imkanlarına kavuştular. Kendilerini dünyaya bir defa daha nasılsalar o olarak, tek istekleri kültürlerini korumak, dillerini konuşmak, özgürlük, barış ve mutluluk içinde yaşamak olan Çerkes insanları olarak tanıtma imkanlarına kavuştular. Bu durumdan onlar kadar üzerinde yaşadıkları ülkeler de yararlanacak. +''+Prens Ali

Doğuda Savaş: Şark Meselesinin Gözden Geçirilmesi

War in the East, Prof. A. J. Schem tarafından 1878 yılında Amerika'da yazılan, (1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı'nın hemen sonrasında Ayestefanos Anlaşması imzalanmış, ancak devamı olan Berlin Anlaşması henüz imzalanmamışken kaleme alınmış olan) 692 sayfalık İngilizce bir kitaptır. Kitabın Rusya'yı tanıtan bölümünün Kafkasya ile ilgili kısmında yer alan ve "ABD Gözüyle Çerkesler" şeklinde Türkçeleştirilmesi mümkün olan bölüm aşağıda okuyucularımızın bilgisine sunulmuştur. +''+ Kafkasya ismi Karadeniz ve Hazar Denizi arasında yer alan Kafkas Dağları ve etekleri ile kaplanmış bölgeye verilmiş bir isimdir. Bu dağlar Karadeniz'in kuzeydoğu ucundan başlar ve 700 millik bir alana uzanır. Kafkasya coğrafyası uzmanı Mr.Douglas Freshfield'e göre Kafkas Dağları, Tiflis civarında her iki kolu Hazar Denizi'nden başlayan ve Karadeniz'e uzanan "Y" şeklindedir. Güneyde olan kolu, en uzun ve en yüksek olanıdır. Kuzey kolu ise bazı yüksek kesimlere sahiptir ve Güney Kafkasya ile Kuzey Kafkasya arasında sınır görevi yapar. Kafkasya çok eski Antik çağ ve mitolojik devir bakımından çok önemli bir bölgedir. Eski Yunan hikayesindeki Promete, Kafdağı'nın bir zirvesine zincirlenmiş, klasik trajediyi temsil eden ve "Altınpost" için sefere çıkan Jason ile kaderi bağlanmış Medea'nın evi yine bu dağlardadır. Kafkasya Dağları ayrıca Arapların ve diğer Müslümanların Binbirgece Masalları'nda sürekli bir anlam taşımıştır. Kafkasya kabileleri, güçlülüğü, baş eğmezliği temsil etmiştir. Ruslar'ın 1800'lü yıllarda Gürcüstan eteklerini almalarıyla başlayan süreçte, 1859'da Şamil'in teslimine kadar hiçbir güce baş eğmemiş ve bağımsızlıklarını korumuşlardır. Aslında, Kafkaslıların baş eğmez ruhu 1863 yılında yarım milyon insanın Ruslara baş eğmeyip, dindaş ülke Türkiye'nin kapısını açması ile sürgüne gönderilmesinden sonra da değişmemiştir. Zira, Osmanlı-Rus 93 Harbi sırasında, Müslüman Kafkas kabileleri ciddi bir isyan seviyesinde olmasa da, bölgede Rusların çok ciddi boyutta ordular bulundurmasını zorlayacak ölçüde ve biraz da Türklerin yardımlarıyla rahatsızlık yaratmışlardır. Kafkasya Bölgesi halkı Müslüman, Hıristiyan ve Pagan kabilelerden oluşmaktadır. Müslüman sayısı sürgün ve göçlerle çok azalmış ve şu anda toplam nüfusun ancak üçte birini teşkil etmektedir. Şimdilerde nüfusun çoğunluğu Rusya yönetimine sadık kalmayı öğrenmek zorunda kalmıştır. Zira, 93 Harbi'nin heyecanlı ortamına ve Türklerin çağrılarına rağmen Müslümanlar arasında bile ciddi bir direniş doğmamıştır. Kuzey Kafkasya halkları Çeçenler, Osetler ve Çerkesler'den oluşmaktadır. Müslüman olan Çeçenler 150.000 civarında bir nüfusa sahip olup Terek Vadisi-Vladikafkas ve Hazar Denizi arasında yaşarlar. Çeçenler yabancılar tarafından en az güvenilir kabile olarak bilinmektedir. Çeçenler, Şeyh Şamil teslim oluncaya kadar Rus hakimiyetine direnen ve en son Rus yönetimine geçen bir kabiledir. Çeçenlerin diğer halklarla, hatta kendi iç kabileleri arasında düzenli bir bağı bulunmamaktadır. Seyyahların raporları, Çeçenleri güvenilmez ve kaba cesaret sahibi olarak tanımlamaktadır. Savaş taktikleri ise gerilla harbi üzerine kurulu olup, düzenli ordu geliştirme yanlısı değildirler. Osetler ise Çeçen Bölgesi'nin batısında, Vladikafkas bölgesi etrafında yaşamakta olup, 65.000 nüfusludur ve bunun 50.000 kadarı Hıristiyan'dır. Diğer komşularının karakterinin aksine bir karaktere sahiptirler. Birçok etnoloji bilim adamı İndo-German ırkından geldiklerini ifade etmektedir. Rusya ile son yüzyılda barış içinde yaşamışlardır. Çerkesler, Osetler'in batısında yaşamaktadırlar. Üç gruptan oluşmaktadırlar. Khabardeyler, Adığeyler ve Abazalar. Müslüman olan Khabardeyler önceleri Çerkes halkları içinde en kolay ikna edilebilen halktı ve Rusya yönetimini ilk kabul eden halktır. Khabardeyler, komşuları Osetler gibi Şeyh Şamil'in liderliğindeki savaşa iştirak etmemişler, aksine Ruslar'a daha sadık tutum almışlardır. Hatta Kuban kaynakları yanında yaşayan Karaçaylar, bu savaşta Rusya tarafını tutmuş ve son 93 Harbi'nde de bu tutumu ile barışçı bir halk olarak adlandırılmıştır. Adığeyler ya da Rusların söylemi ile Çerkesler veya Çerkezistan halkları, Ruslara en çok düşmanlık gösteren halklardır. Ancak, Adığeylerin çoğunluğu Türkiye'ye göç etmişler ve O'nun ordusunda, askeri çerçevede düzensizlik ve barbarlıkla eş değer bir şöhreti olan Çerkes Çeteleri adıyla yer almışlardır. Adığey Bölgesi batısında, dağların güneyindeki yamaçlarda ve Karadeniz sahili civarında kendini koruyabilmiş küçük Svan kabileleri ile bu bölgenin çoğunluğunu temsil eden Abazalar, 93 Harbi yazında, çok ciddiye alınacak bir önem kazandılar. Abazalar, diğer Kafkas halklarına nazaran farklı ve daha gerilere giden bir tarihe sahiptirler. Tarihleri, lisanları, cesaretleri ve bir bakıma dik kafalılıkları ile diğer halklardan farklılık arzederler. Önceleri Yunan kilisesine bağlı bir Hıristiyan halk olmalarına rağmen sonraları özellikle önder aileler tarafından Müslümanlık kabul edilmiştir. Halk arasında putperestliğe dönme yanılgısının da yayılmasıyla, bazı hurafe dinsel törenler ve yıkıntılar dışında eski Hıristiyanlıktan birşey kalmamıştır. 1863-64'deki Büyük Çerkes Sürgünü esnasında Ruslar, Abazalara tekrar Hıristiyanlığa dönmeleri karşılığında kendi topraklarında kalma hakkını teklif etmiştir. Binlerce Abaza bu teklifin avantajından yararlanmak için, balkondaki papazın elindeki, içine ince bir çubuk batırılmış bir tüp suyun altından geçerek kalabalık bir törenle tekrar Hıristiyan olmuştur. Bu din değiştirme şüphesiz samimiyetten uzaktı ve Abazaları Rusya bağlısı haline getirmek için pek etkisi de olmadı. Abaza asillerinin Rus yönetimine bağlılığı bundan birkaç yıl önce çok ağır bir teste tabi tutuldu. Abazalar için özellikle büyük anlam taşıyan asalet unvanı ve tüm hakları Ruslar tarafından geçersiz ilan edildi. Önceleri tamamen vasallık (kulluk) sistemi hakimdi. Toprak mülkiyet hakkı, sayıları bir hayli fazla olan Prensler ve asiller arasında paylaşılmıştı. Bunların her birinin en az 20 veya 30 evi ve üzerlerinde her türlü mülkiyet sahibi oldukları çalışanları vardı. Bu sistem, 1871'de tamamen geçersiz sayıldı ve asillerin halk üzerindeki tüm hakları kaldırıldı. Tüm mal varlıkları hiçbir tazminat ödenmeden köle ve köylülere tarım maksatlı olarak payedildi. Şüphesiz bu da tüm Rusya'da köleliğin kaldırılması yönünde atılan ciddi bir reformdu ve ülke yararınaydı. Hakları alınmış asillerin öfkesi yeri geldiğinde onları isyana götürecek kadar ağırdı. Yüzeysel bir bakışla bu bölge Türklerin pompalamasıyla ayaklanma için son derece elverişli bir durum kazanmıştı. Ancak, Güney Kafkasya, Mr. Bryce'in "Trans Kafkasya ve Ararat" kitabında "Çarın sadık ve barışçı dominyonu" olarak tanımlamakta ve Hintlilerin İngilizlere duyduğu nefret duygusunun benzerinin bölge halkında Ruslara karşı beslenmediği ifade edilmektedir. Dağıstan Bölgesi, dağların çatallaştığı bölgedir. Lezgi olan bölge halkı sakin, çalışkan ve toprak işiyle meşgul demir ve silah üreten, yarısı Müslüman, yarısı Hıristiyan olan ve edebi kültüre sahip bir toplumdur. Lezgiler sürekli Ruslara bağlanmayı reddetmişler, gereğinde savaşmışlar ve savaşı kaybedince de Rus hakimiyetini kabul etmişler ve barışçı çizgide kalmaya özen göstermişlerdir. Tarihin kaydettiği büyük liderlerin hayatlarında olduğu gibi hayatı serüvenlerle dolu olan büyük Kafkas lideri Şamil bu bölge halkındandı. Dağıstan'ın güney bölgesi önceleri Gürcüstan Krallığına bağlıyken Rusya hakimiyetine geçince Grusya olarak da isimlendirilmiştir. Bölge halkı genellikle Hıristiyan olup, Rusya hükümetine sadıktır ve doğulu halkların üst sınıflarından oluşmaktadır. Bakü'de bölgenin merkezinde pek çok neft kuyularının etrafında ateşe tapanlar ve sürekli olarak kutsal ateşi yakmakta olan birçok tapınak yer almıştır. Kafkaslılar geleneksel olarak fiziksel güzelliği ile ünlüdür ve kadınları, zengin Müslümanların en çok önem verdiği eşleri veya harem mensupları olması bakımından yüzyıllardır aranır olmuşlardır. Kafkas halkları insanları, şüphesiz bedensel bakımdan mükemmelliği temsil etmektedir. Çerkesler, bazı töresel ve huy eksikliklerine rağmen, güzel yapıları, küçük el ve ayakları, geniş omuzları, düzgün burunları, parlak gözleri, düzgün siyah sakalları, elastiki yürüyüşleri, dik alınları ile çok yakışıklı insanlardır. Kadınlar, altın ve gümüş işlemeli, belde pahalı kemerle kavuşan açık parlak mavi ipek gömlek giyerler ve tepeden tırnağa uzanan beyaz başlıkla örtünürler. Çocukluktan itibaren dantel örerler. Kan davası Çerkesler için karakteristik bir anlamı ifade eder. Bu gelenek nesilden nesile aktarılmış ancak, son zamanlarda düşman aileden bir çocuk çalmak ve onu eğitip büyüttükten sonra tekrar babasına iade etmekle kan davsı son bulmakta ve en azılı düşmanlık çok sıcak bir dostluğa dönüşebilmektedir. Bu geleneğin azılı düşman da olsa misafirine hizmet etmeyi ve güvenliğini sağlamayı öngören Hıristiyan misafirperverliğiyle bağlantısı olabilir. Erkek çocuklar, savaş mahareti üzerine ve yakalandıklarında en ağır cezayı alacakları bilinciyle eğitilmektedirler. [ Çeviren: A. Agaça ]+''+Prof. A.J. Schem

Dayı-Yeğen İlişkisi Üzerine

Çerkes kültürünün en önemli öğelerinden biri akrabalık ilişkileridir. Bilindiği gibi akrabalık ilişkileri içerisinde dayının özel bir yeri vardır. Geleneksel Çerkes kültüründe dayının yeğeni ile ilişkisi son derece yakındır; dayı yeğeninin yetişmesi sürecinde çeşitli hak ve görevler yüklenmiştir. Buna karşın baba ve çocuk arasındaki ilişkiler oldukca "resmi"dir;baba, özellikle büyüklerinin yanında, çocuğu ile ilgilenemez, hatta onunla konuşamaz. Kent yaşamında çekirdek aile yapısının baskın olduğu durumlarda bile baba-çocuk ilişkileri geleneksel biçimini koruyabilmektedir. +''+ Dayının akrabalık ilişkilerinde özel bir konuma sahip olması Çerkeslere özgü bir özellik değil. Yapısal antropolojinin kurucularından ünlü bilimadamı Lévi-Strauss'un bu sayımızda sunduğumuz yazısı, farklı toplumlarda dayı-yeğen ilişkisinin aldığı biçimleri ve bu biçimlerin varoluş nedenlerini inceliyor. Bu yazı Çerkeslerdeki akrabalık ilişkilerinin nasıl incelenmesi gerektiği ve kent yaşamında aile-içi ilişkilerde çıkan sorunların anlaşılması konusunda önemli ipuçları içeriyor. Lévi-Strauss, en küçük akrabalık biriminin baba, anne, dayı ve çocuktan oluşan yapı olduğunu söylüyor. Bu yapı içerisinde ikisi aynı nesil içinde (baba-anne ve anne-dayı), ikisi de nesiller-arası (baba-çocuk ve dayı-çocuk) dört önemli ilişki tanımlanabilir. Nesiller arasındaki ilişki insest yasağı sonucu erkeğin eşini "dışarıdan" alması gerekliliği tarafından belirlenirken, nesiller arası ilişkide akrabalık ilişkisinin sürekliliğini sağlayan bağ oluyor. Lévi-Strauss'a göre aynı nesil içindeki ve nesiller arasındaki iki ilişkiden biri olumlu/samimi ise diğeri olumsuz/resmi olmak zorunda. Dayı-yeğen ilişkisinin yakın olduğu toplumlarda baba-çocuk ilişkisi daha uzak ve ciddi. Benzer şekilde baba-anne ilişkisi resmi olursa, anne-dayı ilişkisi yakın/samimi olmaktadır. Bu anlamda dayı-yeğen ilişkisini belirleyen soy biçimleri (anaerkil veya ataerkil) değil, akrabalık ilişkilerinin yapısıdır. Bu konuyla ilgili olarak dergimizin bu sayısında Claude Lévi-Strauss'un Structural Anthropology (Anchor Books: 1967) kitabından daha önce Türkçe yayınlanmamış bir bölümü okuyucularımıza sunuyoruz.Dayı ve yeğen ilişkisi konusunun incelenmesindeki önemli aşamaları gözden geçirelim. 19. yüzyıl boyunca ve Sydney Hartland'ın çalışmalarına kadar antropologlar aile ilişkilerinde dayının önemini anasoyun kalıntısı olarak değerlendiriyordu. Bu yorum tamamen spekülasyona dayanıyordu ve gerçekte Avrupa örnekleri ile çelişiyordu. Ayrıca Rivers'in güney Hindistan'da dayının önemini kuzenlerin karşılıklı evliliği ile açıklama çabası içler acısıydı. Rivers, kendi yorumunun sorunun tüm yönlerini açıklayamadığını kabullenmek zorunda kaldı. Rivers, bir kurumun varlığını açıklayabilmek için (kuzenlerin karşılıklı evliliği dahil olmak üzere) şimdi ortadan kalkmış pek çok farklı adete ihtiyaç olduğu hipotezini geliştirdi. Böylece bu açıklamalara atomizm ve mekanizm egemen oldu. Avunculate sorununda "modern dönem" olarak tanımlayacağımız dönemi başlatan Lowie'nin anasoyu kompleksi üzerine önemli makalesi oldu. Lowie, dayının önemi ile anasoyu arasında varsayılan ilişkinin dikkatli bir analize dayanamayacağını gösterdi. Gerçekte, avunculate hem anasoyunda, hem de babasoyunda gözlemleniyordu. Dayının rolü, anasoyu akrabalığın sonucu veya kalıntısı olarak açıklanamaz; bu sadece "belirli toplumsal ilişkileri, ana veya baba yanına bakmaksızın belirli akrabalık biçimleri ile ilişkilendirme yönündeki genel eğilimin" özel bir uygulamasıdır. Lowie'nin 1919'da ilk defa önerdiği bu ilke uyarınca, akrabalık sistemleri teorisinin tek ampirik temelini oluşturan, tutumları tanımlama yönünde genel bir eğilim başladı. Fakat, aynı anda, Lowie bazı soruları cevapsız bırakıyordu. Avunculate dediğimiz gerçekte nedir? Farklı adetleri ve tutumları bu tek terim altında kaynaştırıyor muyuz? Ve, bütün tutumları tanımlama yönünde bir eğilim olduğu doğru ise, neden bütün olası tutumlar değil de araştırılan gruba bağlı olarak sadece belirli tutumlar avuncular ilişki ile bağıntılı görülüyor? Bu konuda bazı ek gözlemler, bu sorunun gelişimi ile dilbilim teorisinin evrimindeki belirli aşamalar arasındaki şaşırtıcı benzerliğin altını çizebilir. Kişiler-arasındaki ilişkiler alanında olası tutumların çeşidi adeta sınırsızdır; aynı şey (birkaç aylık bebekte görüldüğü gibi) boğazımızdan çıkabilecek sesler için de geçerlidir. Fakat her dil bu seslerin ancak bir kısmını kullanır ve bu konuda dilbilim iki soru sorar: Niçin belirli bazı sesler seçilir? Seçilen bir veya daha fazla ses ile diğerleri arasında nasıl bir ilişki vardır? Avuncular sorununun tarihi gelişimi üzerine eskisimiz tam aynı aşamadadır. Dil gibi toplumsal grubun da kullanabileceği geniş bir psiko-fizyolojik malzeme vardır. Dil gibi toplumsal grup da sadece belirli öğeleri kullanır; bu öğelerin bir kısmı en farklı kültürlerde bile bulunur ve çeşitli yapılar oluştutur. Öğelerin seçimi ve (bir yapı oluşturmak üzere) birleşme yasalarının incelenmesi gereklidir. Avunculate özel sorununu anlamak için Radcliffe-Brown'ın çalışmalarına bakmamız gerekiyor. Güney Radcliffe-Brown'ın Afrika'da dayının konumu üzerine ünlü makalesi , "tutum tanımlanması genel ilkesi" olarak tanımladığımız modalitelerin anlaşılması ve incelenmesi yönünde ilk çabadır. Artık klasikleşmiş bu çalışmadaki temel düşünceleri kısaca inceleyeceğiz.Radcliffe-Brown'a göre dayılık terimi iki çelişkili tutum sistemini içerir. Bir yanda, dayı aile otoritesini temsil eder; dayı korkulan ve itaat edilen kişidir ve yeğeni üzerinde bazı haklara sahiptir. Diğer yanda, yeğen dayı ile ilişkisinde yakın (samimi) olma ayrıcalığına sahiptir. İkincisi, erkek yeğenin dayısı ve babasına yönelik tutumları arasında bir bağıntı vardır. Her iki durumda, iki tutum sistemi gözlüyoruz, fakat bu tutumlar ters ilişkilidir. Baba ve oğlu arasındaki ilişkinin yakın ve samimi olduğu gruplarda yeğen ve dayı ilişkisi saygı ilişkisidir; babanın aile otoritesinin yüksek saf temsilcisi görüldüğü durumda samimi olarak davranılan kişı dayıdır. Bu nedenle bu iki tutum sistemi (yapısal dilbilimcilerin ifadesiyle) bir karşıtlık çifti oluşturur. Radcliffe-Brown makalesinin sonuç kısmında aşağıdaki yorumu önermiştir: Son tahlilde, karşıtlıkların seçimini belirleyen soydur. Baba ve baba soyunun geleneksel otoriteyi temsil ettiği ataerkil toplumlarda, dayı "erkek anne" olarak görülür. Dayıya genellikle aynı şekilde davranılır ve hatta bazen aynı isimle, anne diye çağrılır. Anaerkil toplumlarda tam tersi olur. Anaerkil toplumlarda otorite dayıdadır; samimiyet ve yakınlık, baba ve baba soyundan gelenlerle olan ilişkide geçerlidir. Evrimci metafiziği etkili ve acımasız şekilde eleştiren Lowie'yi izleyerek, ampirik temelde bir senteze ulaşmak için ilk çalışmayı yapan Radcliffe-Brown'ın katkılarını abartmak gerçekten zor. Bu çalışmanın tamamen başarılı olamadığını söylemek, bu büyük İngiliz antropoloğun çalışmasının önemine gölge düşürmez, fakat Radcliffe-Brown'ın makalesinin bazı temel sorunları yanıtsız bıraktığını da görmeliyiz. İlk olarak, dayılık ilişkisi tüm anaerkil veya tüm ataerkil sistemlerde görünmediği gibi bu ilişki ne anaerkil, ne de ataerkil olan bazı sistemlerde de tesbit edilmiştir. Ayrıca, dayılık ilişkisi iki kişi arasında değildir, fakat dört kişiyi, erkek kardeş [dayı], kız kardeş [anne], kayınbirader [baba] ve yeğeni [oğul] ilgilendirir. Radcliffe-Brown gibi araştırmacıların yorumu, bir bütün olarak ele alınması gereken global yapının bazı elemanlarını gelişi güzel bir şekilde izole etmektedir. Malenezya'daki Trobriand Adaları'nda gözlenen toplumsal örgütlenme anaerkildir; baba ile oğul arasındaki ilişkiler serbest ve samimi iken yeğen ve dayı arasındaki ilişki belirgin bir zıtlıktır. Diğer yanda, ataerkil yapıya sahip olan Kafkasya'daki Çerkeslerde baba ve oğul arasındaki ilişki resmidir, dayı yeğenine yardım eder ve evlendiğinde yeğenine bir at hediye eder. Bu noktaya kadar hala Radcliffe-Brown'ın modeli çerçevesinde kalıyoruz. Şimdi diger aile ilişkilerini de inceleyelim. Malonowski, Trobriandlılarda karı-kocanın müşfik, yakın olduğunu ve ilişkilerinin karşilılık ile tanımlandığını göstermiştir. Diğer yanda, dayı ve anne arasındaki ilişki son derece sert tabular tarafından belirlenmektedir. Şimdi bu ilişkinin Kafkasya'da nasıl olduğuna bakalım. Burada erkek ve kız kardeş arasındaki ilişki çok yakındır - o kadar yakın ki, Pşavlar arasında erkek kardeşi olmayan bir kız, erkek kardeş rolünü oynayacak bir "kardeş" "evlat edinebilir". Fakat eşler arasındaki ilişki tamamen farklıdır. Bir Çerkes başkalarının önünde eşi ile birlikte olmaz, eşini ancak gizlice görebilir. Malinovski'ye göre, Trobriandlı bir adama kız kardeşine benzediğini söylemek en büyük hakarettir. Kafkasya'da ise benzer bir yasak vardir: bir erkeğe eşinin sağlığını sormak ayıptır. Çerkes ve Trobriand tipindeki toplumlara baktığımızda, baba/oğul ve dayı/yeğen arasındaki tutumların bağıntısını incelemenin yeterli olmadığını görüyoruz. Bu bağıntı, birbirlerine organik olarak bağlı dört ilişki tipinden oluşan global sistemin sadece bir yanıdır. Bu sistemi oluşturan ilişkiler erkek kardeş/kız kardeş, koca/karı, baba/oğul ve dayı/yeğen ilişkileridir. Örneğimizdeki iki gruptan aşağıdaki yasayı elde ederiz: her iki grupta da dayı ve yeğen arasındaki ilişki erkek ve kış kardeşler arasındaki ilişkiye, baba ve oğul arasındaki ilişki de eşler arasındaki ilişkiye benzemektedir. Bu nedenle bu ilişkilerden ikisi bilindiğinde diğer ikisini de bilinmektedir. Diğer bazı örnekleri de inceleyelim. Tonga'da (Polinezya) soy, Çerkeslerde olduğu gibi, ataerkildir. Eşler başkaları önünde görünebilirler ve ilişkileri uyumludur. Aile içi kavga azdır. Kadın genellikle daha üstün olsa da, koca "... yine de bütün aile içindeki kararlarda yetki sahibidir ve hiç bir kadın eşinin otoritesine karşı gelmeyi hayal bile etmez." Yeğen ve dayının ilişkisi de son derece serbesttir. Yeğen fahudur, samimi olduğu dayısı ile ilişkisinde ayrıcalıklı bir konuma sahiptir. Baba/oğul arasındaki ilişki ise dayı/yeğen ilişkisinin tam tersidir. Baba tapudur; çocuk babasının başına veya saçına dokunamaz; babası yemek yerken ona dokunamaz, yatağında yatamaz, yiyecek veya içeceğini paylaşamaz, babasının eşyaları ile oynayamaz. Fakat en sert tapu, hiçbir şekilde aynı evde kalmayan erkek ve kız kardeşler [dayı ve anne] arasındadır. Yeni Gine'deki Kutubu Gölü'nün yerlileri de ataerkil olmasına karşın, bu toplumdaki yapı Tonga'dakinin tam tersidir. F.E.Williams, "baba ve oğul arasında buradaki kadar yakın ilişkiyi hiçbir yerde görmedim" demektedir. Eşler arasındaki ilişki, kadına verilen çok düşük konum ve "erkek ve kadının çıkarlarının belirgin bir şekilde ayrışması" ile tanımlanır. Williams'a göre, kadının "efendileri için yoğun bir şekilde çalışması beklenir. ... kadınlar bazen itiraz ederler fakat itirazlarına dayak ile karşılık verilebilir." Kadın kocasına karşı korumak için herzaman erkek kardeşinden yardım isteyebilir, kardeşinin yanına sığınabilir. Yeğen ve dayı arasındaki ilişki " 'saygı'kelimesi ile en iyi şekilde özetlenebilir. ... tinged with apprehensiveness", dayı yeğenine küfredebilir ve ciddi şekilde yaralayacak kadar dövebilir (Afrika'daki Kipsigi'lerde olduğu gibi). Williams tarafından incelenen toplum, ataerkil soyuna sahip olmasına karşın, anaerkil olan Bougainville'deki Siuai'lerle aynı yapıya sahiptir. Erkek ve kız kardeşler arasında "... dostca etkileşim ve karşılıklı cömertlik" mevcuttur. Baba/oğul arasındaki ilişki üzerine Oliver "... 'baba'kelimesinin düşmanlık veya sert otorite veya derin saygı hissi uyandırdığına ilişkin bir kanıt bulamadım" demektedir. Fakat dayı ve yeğen arasındaki ilişki "sert disiplinden karşılıklı bağımlılığa" kadar değişmektedir. " ... görüşme yapılan kişılerin çoğu, yeğenlerin dayılarına karşı saygılı/uzak durduğunu (awe***), babalarından çok dayılarına itaat edeceklerini belirtmiştir. ..." Eşler arsında karşılıklı anlayışa dayan uyuma az görülmektedir. "Eşine sadık kalan geç kadınların sayısı azdır. ... Genc kocaların çoğu eşlerinden sürekli şüphelenmektedir ve çoğu zaman kıskançlık nöbetine tutulmaktadır. ..." Aynı durum, daha keskin bir şekilde, anaerkil olan Dobulularda görülmektedir. Dobuluların komşusu olan Trobriandlılar da anaerkil olmasına karşın yapıları tamamen farklıdır. Dobulularda evlilikler istikrarsızdır, eşini aldatma yaygındır ve eşler sürekli, eşinin yaptığı büyü ile ölmekten korkmaktadır. Fortune'nin belirttiği, "kocasının duyabileceği şekilde bir kadının büyüsünden bahsetmek en büyük hakarettir" yorumu, daha önce bahsettiğimiz Trobriand ve Kafkasya'daki tabunun bir biçimidir. Dobu'da annenin kardeşi, tüm akrabalar arasında en sert olanıdır. "ebeveynlerin çocuğu dövmeyi bıraktığı dönemden sonra bile dayı yeğenini dövebilir. Dayının isminin söylenmesi yasaktır. Annenin kızkardeşinin kocası ile ilişki daha yakındır. Baba dayıdan "daha yumuşak" olarak görülür ve miras yasalarına karşın, baba ***uterine yeğeninin aleyhine oğlunu gözetir. Ve, son olarak, "tüm toplumsal bağların en güçlüsü" erkek ve kız kardeşler arasında olanıdır. Bu örneklerden çıkarabileceğimiz sonuç nedir? Soy tipleri [anaerkil ve ataerkil soylar] ve dayılık biçimleri arasındaki bağıntı sorunu çözmüyor. Farklı dayılık biçimleri, anaerkil veya ataerkil olsun, aynı tipteki soy ile beraber görülebilmektedir. Fakat bütün bu örneklerde, sistemi oluşturmak için gerekli olan dört çift karşıtlıkta aynı temel ilişkişi saptıyoruz. Bu, örneklerimizi gösteren şekilde daha açık görülmektedir. Bu şekilde + serbest ve yakın ilişkileri, - ise zıtlıktık ve sürtüşme ile tanımlanan ilişkileri göstermektedir. Bu bir basitleştirmedir fakat bu basitleştirmeyi geçici olarak kullanacağız. Böylece eş anlı (senkronik) bağıntı yasası diakronik olarak olarak da geçerli olabilir. Howard'ı izleyerek Orta Çağlarda aile ilişkilerinin evrimini, "dayının kız kardeşi üzerindeki otoritesinin zamanla azaldığı ve kocanın otoritesinin arttığı" şeklinde özetleyebiliriz. Bu süreçle birlikte baba ve oğul arasındaki bağ zayıflamakta, dayı ve yeğen arasındaki güçlenmektedir. Bu evrim, Léon Gautier tarafından derlenen belgelerde olumlu ilişki genellikle baba ve oğul arasında tanımlanmakta, ve bu olumlu ilişki tedrici olarak dayı ve yeğene doğru dönüşmektedir. Dayılık ilişkisini anlamak için onu sistem içindeki bir ilişki olarak değerlendirmeliyiz. Bu sistem, yapısının anlaşılabilmesi için bir bütün olarak incelenmelidir. Bu yapı dört öğeye dayalıdır (dayı, anne, baba ve oğul). Bu dört öğe iki çift karşıtlık ilişkisi ile birbirine bağlıdır: her iki nesil içinde iki ilişkiden bir olumlu (pozitif) ise diğeri olumsuz (negatif) olmaktadır. Peki bu yapının doğası nedir, işlevi nedir? Bu yapı, var olabilecek en temel akrabalık biçimidir. Bir başka deyişle dört öğeden oluşan bu yapı en küçük akrabalık birimidir. Bu ifadeyi desteklemek için mantıksal bir önerme öne sürülebilir. Akrabalık yapısının olabilmesi için her zaman üç tip akrabalık ilişkisinin olması gereklidir: kardeşler arası ilişki, eşler arası ilişki ve ebeveyn ile çocuk arasındaki ilişki. Yukarıda tanımlanan yapının bu üç ilişkiyi de içerdiği açıktır. Burada tanımladığımız biçimiyle temel akrabalık birimin basit ve indirgenemez özelliği, evrensel insest tabusunun direkt sonucudur. İnsan toplumunda bir erkek eşini, başka bir erkekten (o kişinin kızı ve kız kardeşi) alır. Bu nedenle, tanımladığımız akrabalık birimde niçin dayının da bulunduğunu açıklamamız gerekmiyor: Dayı bu ilişkide başından beri vardır. Gerçekte dayının varlığı, akrabalık yapısının var olması için gerekli önkoşuldur. Sydney Hartland, "Matrilineal Kinship and the Question of its Priority", Memoirs of the American Anthropological Association, 1917, No.4. Soyun anneden geçti?i akrabalyk ili?kisi (ç.n.). W.H.R.Rivers, "The Marriage of Cousins in India", Journal of the Royal Asiatic Society, Temmuz 1907. Age, s.624. R.H.Lowie, "The Matrilineal Complex", University of California Publications in American Archaeology and Ethnology, 1919, Cilt XVI, No. 2. Roman Jakobson, Kindersprache, Aphasie und allgemeine Lautgesetze, Uppsala: 1941. A.R.Radcliffe-Brown, "The Mother's Brother in South Africa", South African Journal of Science, 1924, Cilt XXI. Soyun ataerkil veya anaerkil şeklinde değişmesine karşın dayı ile yeğenin ilişkisinin daima samimi olduğu Yeni Gine'deki Mundugomorlarda olduğu gibi. Bkz. Margaret Mead, Sex and Temperament in Three Primitive Societies, New York: 1935, s.176-185. B. Malinowski, The Sexual Life of Savages in Northwestern Melanesia, Londra: 1929, 2 cilt. Dubois de Monpereux (1839), aktaran M. Kovalevski, "La Famille matriarcale au Caucase", L'Anthropologie, IV (1893). Aynı eser. E. W. Gifford, "Tonga Society", Bernice P. Bishop Museum Bulletin, Sayı 61 (Honolulu: 1929), s.16-22. F.E. Williams, "Group Sentiment and Primitive Justice", American Anthropologist, XLIII, N.4, Kısım 1 (1941), s.523. F. E. Williams, "Natives of Lake Kutubu", Oceania, XI (1940-1941), s.266. Aynı eser, s. 268. Aynı eser, s. 280. Ayrıca bkz. Oceania, XII (1941-1942). Douglas L. Oliver, A Solomon Island Society: Kinship and Leadership among the Siuai of Bougainville, Cambridge, Mass.: 1955, s.255. Aynı eser, s. 251. Aynı eser, s. 257. Aynı eser, s. 168-9. R. F. Fortune, The Sorcerers of Dobu, New York: 1932, s. 45. Aynı eser, s. 8, 10, 62-4. G. E. Howard, A History of Matrimonial Institutions, 3 cilt, Şikago: 1904. Léon Gautier, La Chevalerie, Paris: 1890. Ayrıca bkz. F. B. Gummere, "The Sister's Son", An English Miscellany Presented to Dr. Furnivall içinde, Londra: 1901, W. O. Farnsworth, Uncle and Nephew in the Old French Chanson de Geste, New York: 1913. Havidko Mensur, o dönemin en ünlü üç Adığe reisi arasında yönetim ve askeri alanlarda en önde geleni ve lider durumunda bulunan kişidir. J. Bağ, Çerkesya'da Sosyal Yaşayış, Ankara: 1969, s.121'de genişçe bilgi var. Kıymetli tarihçi merhum A. Canbek Havjoko 1827'li yıllarda Anapa üzerinde 12 yıldızlı yeşil bayrağın dalgalandığını yazar ki o dönemde henüz Adığeler arasında bir birleşme olmadığı düşüncesiyle bu görüşü yerinde bulmuyoruz. Bak: Kafkasya Dağlıları, Rusça-Türkçe dergi (Varşova), Sayı.49, s.6. 12 bölgeye ait isim listesi bazı yayınlarda değişiktir, fakat araştırmalarımızın en sağlıklısı bu listedir. Örnek olarak İsmail Berkuk merhumun verdiği listedeki isimler şunlardır: Şapsuğ-Nathoç, Abzeh, Kemurgiyev, Barakay, Bjeduğ, Kabardey-Besleney, Hatukuvey, Mahoş, Başılbey, Teberdi, Abhazya ve Ubıh-cih'lerdir. Sydney Hartland, "Matrilineal Kinship and the Question of its Priority", Memoirs of the American Anthropological Association, 1917, No.4. Soyun anneden geçtiği akrabalık ilişkisi (ç.n.). W.H.R.Rivers, "The Marriage of Cousins in India", Journal of the Royal Asiatic Society, Temmuz 1907.

Mumya Buluntusu Çin Kültürüne Bakişi Değiştiriyor

Çin'de 4000 yıl öncesine ait mumyanın bulunması, şimdiye kadar mevcut olan Çin kültürünün gelişimine bakışı değiştiriyor. Batılı bilim adamları bulunan mumyaların kökeninin Asyalı olmayıp, Avrupa kökenli olduğunu açıkladılar. Bu buluş şimdiye kadar var olan Çin kültürünün dıştan hiç etkilenmeden kendi kendine oluştuğu anlayışının aksini iddia ediyor. +''+ Fakat şimdi görülen gerçek şu ki, Çinlilerin 4000 yıl önce tamamen kendi başlarına yalnız yaşamadıkları. Mumyaların bulunuşu yeni değil, mumyalar 1988 yılında batı Çin'de Xinjian bölgesindeki Taklamakan Çölündeki kazılarda, tuz içeriği bol olan kumların altından çıkarıldılar. Binlerce yıl önceki tarihlerde Çin'de Avrupalıların yaşadığı konusu politik yönden hassas bir konu olduğu için, batılı bilim adamları bu mumyaların varlığından şimdiye kadar haberdar edilmediler. Mumyalar tuzlu kumun altıda kalmaları nedeniyle aşırı derece iyi konserve edilmişler. Bilim adamları mumyaların sarışın, iri göz boşluğu ve Avrupai çene yapısına sahip olduklarını ve Kafkasya kökenli olduklarını, buraya da Kafkasya'dan geldiklerini tahmin ediyorlar. Eski Çin yazıtlarında bu uzun boylu sarışın halktan Tokharians olarak bahsediliyor. Onlar Çin'e bizim bugün ipek yolu olarak bildiğimiz, tarihin büyük ve çok kullanılan trafik damarından geldiler. İpeğin ticari malzeme olarak kullanımından bin yıldan fazla zaman öncesi Kafkasya halkı bu yolu biliyordu. Mumyaların genetik profilleri dışında bir başka buluş da, onların vatanının Doğu Avrupa olduğunu ispatlıyor. Mumyaların giysilerinin Avusturya'nın Salzburg şehrinin kuzeyindeki tuz madenlerinde bulunan giysilerle aynı cinsten olduğu anlaşıldı. Kumaşın dokuması, giysilerin kesimi aynı. Uzmanlar bu benzerliğin bir tesadüf olmadığını belirtiyorlar. Tokharians devamı olan nesil bugün hala Xinjian bölgesinde Uygur halkı arasında yaşıyor. Mavi göz ve normalin üzerinde uzun boy, bugün hala sıkça görülüyor. Mumyaların bulunması Uygur halkı arasında tarihi bir övünç kaynağı oldu. Şöyle ki, "Loulanlı güzellik" adıyla anılan 4000 yıllık mumya bölgede favori bir sembol oldu. Bunun yanında Uygur halkı bölgelerinin Çin'den ayrılıp bağımsız olmasını istiyor. Mumyaların Avrupa asıllı olduklarının Pekin'e bildirilmesi hiç de panik uyandırmadı. Başkan Jiang Zemin, mumyaların Avrupa asıllı olmalarının hiçbir sakıncası olmadığını açıkladı. [Danimarka'da çıkan Politiken gazetesinden (10 Mart 1999) Şakir Canbek tarafından Türkçeye çevrilmiştir.]+''+Nikolaj Thomassen

Toplumsal Değişim ve Düğünlerimiz

ne tuhaf kadehler insanı kaldırıyorlardıve insanlar dillerini unutupulusal söylevler veriyorlardıve gelenekleri yargısız infazlayıp alnının şakından ya çağdaş versiyon ya ilerici enternasyonalizm ya da yeni dünya düzeni diyorlardı adına ya da üzüm üzüme baka baka herkeseve her şeye rağmen * +''+ Ulusal kültürün, kimliğin göstergesi olan gelenekler ve bu geleneklerin kuralları, içinden çıktığı toplum tarafından konulur. Yine o toplum tarafından geliştirilir ya da değiştirilir. Bir gelenek zamanla toplumsal niteliğini kaybetmişse varlığını yitirir, yerini değişimle bağdaşan yeni bir geleneğe bırakır. Toplumsal değişimin istila, işgal, göç gibi nedenlerle gerçekleşmesi durumunda ise başka kültürün etkisine girmiş, toplum değişimini asimilasyon yönünde gerçekleştirmiş olur. Nitekim 1864'de gerçekleşen sürgün sonrasında dört bir yana dağılan Çerkes halkı aynı durumla karşı karşıya kalmıştır. Önceleri dışa kapalı köy yaşantılarında, yani diğer kültürlerle iletişimin az olduğu dönemlerde benliklerini, kimliklerini ve geleneklerini koruyabilmişler fakat, daha sonra ortaya çıkan teknolojik gelişmeler beraberinde endüstrileşmeyi ve toplumsal hareketliliği de getirince, değişen zaman ve çevreye göre yeni gelişmelere uygun olarak bu gelenek ve göreneklerimizin, kısacası kültürümüzün çözülmeden nasıl yaşatılabileceği sorunu ortaya çıkmıştır. İşte kaçınılmaz olan toplumsal değişim karşısında, şairimiz Thatsı Tamer'in büyük bir endişe ile dile getirdiği asimilasyonu ürkütücü boyutuyla yaşamamak için ne yapabilirdik bilinçli Çerkes gençleri olarak? Yani, dememek için ilerde:.........mavi küre yine dönüyordu aynı hızıyla silahlanma yarışında hiç kimse galip gelemiyordukavgamızsa ele avuca sığmıyorduama bir benimdiyen de pek az çıkıyorduve çocuklar artıkkardeş halklar masalını sevmiyordu ne tuhaf........diye. Kültürümüzün en belirgin öğesi olan düğünlerimizi nasıl yaşatabilirlik özüne uygun olarak, neydi olması gerekenler? Hani şu düşünmesi bile hayali olan, öylesine gerçek olan olması gerekenler... Bizler yeterince yaşayamamanın ve görememenin burukluğunu hep hissederek yirmi küsürcük yaşımıza kültürümüzden neler katabilmişsek, buna göre köy düğünlerinin şehirde yapılan salon düğününe ne şekilde uyarlanabileceği üzerine düşüncelerimizi ve rahatsız olduğumuz konuları kaleme almak istedik.Bu konuda da öncelikle davetin ne şekilde yapılabileceğini ele alalım dedik: Düğüne davet edilen konuklara gönderilecek olan davetiyelerin, damadın düğünden önce bir arkadaşının evine misafir olarak gitmesi, gelin geldikten sonra misafir alan evin düzenlediği bir törenle baba evine getirilmesi geleneğine uygun olarak, damadın yakın arkadaşları tarafından dağıtılmasının uygun olacağını düşünüyoruz. Gelin ve damadın düğüne katılmaması geleneğinin devamı ise salon düğünü açısından oldukça zordur. Çünkü düğünlerimiz toplumsal değişimin etkisiyle eskisi gibi haftalarca sürmüyor. Bir sorun da akrabaların sık görüşemiyor olmalarından, yakınının düğününe gelen davetliler gelin ve damadı bir arada görmek konusunda hemfikirler. Fakat çiftlerin özellikle de gelinin oynamaması hala korunan ve korunması da gerekli olan bir geleneğimizdir. Katıldığımız düğünlerde dikkat ettiğimiz ve edilmesi gerektiğine de inandığımız diğer bir konu dansa katılacak gençlerin ve diğer konukların da giyimlerine özen göstermeleridir. Bayanların fazla dikkat çekmeyecek şekilde sade olduğu kadar zarif görünmeyi sağlayan ve kaftan geleneğinin devamı olarak uzun etek giymeleri, bayların ise yapılan düğüne, dansa katılan bayanlara hürmeten ve nezaketen blue-jean değil kumaş pantolon giymeleri daha hoş karşılanmaktadır. Rahatsız olduğumuz diğer bir konu, düğüne içkili olarak gelinmesidir. Ayrıca, kültürümüze yabancı konuklar için, sırf onlar Çerkes düğününün ne şekilde yapıldığını görsünler diye, yalnızca orkestranın çaldığı Şeyh Şamil'le değil, kültürümüzü yaşatmanın bilinciyle sadece akordeonla ve tüm danslarımızı düğün boyunca oynayarak gerçekleştirmeliyiz. Salon düğünlerinin olmazsa olmaz bir bölümü olan takı merasimi ise Çerkes kültüründe olmadığından, gelin ve damada bir armağan verilecekse bunun, tebrik maksadıyla yanlarına gidildiğinde verilmesi daha makbule geçmektedir. Bizler kültürümüzün tacı olan düğünlerimizin özüne uygun olarak salon düğünlerinin nasıl gerçekleşebileceği konusundaki düşüncelerimizi yaşadığımız deneyimler ( başta da belirttiğimiz gibi yirmi küsürcük yaşımıza sığdırabildiklerimiz ölçütünde) ile bu yazımızda dile getirmeye çalıştık. Yazımıza son noktayı koyarken dileğimiz, düğünlerimizi sonsuza dek sürdürebilmek... İstiyoruz ki yaşatamadığımız değerlerimiz de yazılı olarak bırakılabilsin bizden sonrakilere. Yazılı olarak kalabilsin ki okunduğunda mantıklı bir yorumla ne şekilde korunarak devam ettirebileceğimizi sorgulayabilelim hep birlikte... Bu konudaki eksikliklerimizin sayın büyüklerimizin yardımıyla, yaşatabilme kaygımızın da sevgili arkadaşlarımızın, gençlerimizin yani bizlerin çabasıyla giderilebileceği inancındayız. Saygı ve Sevgilerimizle...Ayşe MERMERCİ, Banu BAYBURTLU, Nejan HUVAJ, Sine GÖKSOY(*) Thatsı Tamer, İçimdeki Köyün Delisi, 1997, s.36 small>p>+''+Ayşe Mermerci

Yüzellilikler Listesi ve Çerkesler

Kurtuluş Savaşı kazanıldıktan sonra sıra iç hesaplaşmaya gelmiştir. Bu amaçla yeni kurulan cumhuriyetin otorite ve saygınlığının yurt içinde pekiştirilmesi ve yeni kurulan cumhuriyete karşı girişilmesi muhtemel eylemlere karşı önlem alınması düşünülmektedir. Ankara'da bu amaçla T.B.M.M.'nde 16 Nisan 1924 tarihinde ilk defa kapsamlı ve uzun süren bir toplantı yapılmış ve bu toplantıda bu listeye (150'likler listesi) girecek isimlerin saptanması ele alınmıştır. Bu liste hazırlanırken (ne yazık ki kişisel çekişmelerin ve düşmanlıkların sonunda) haksız yere ismi geçen kişiler, yanlış değerlendirmelerle ve esas listeye girmesi gerekenlerin dışında ikinci, üçüncü hatta hiç girmemesi gereken kişiler alınmıştır. +''+ 150'likler Listesinin Hazırlanması: 24 Temmuz 1923 tarihli Lozan Antlaşması'nın koşullarından bir tanesi de bu listenin hazırlanmasıyla ilgilidir. Yeni cumhuriyet yönetimi her savaş sonunda olduğu gibi vatana ihanet edenlerin cezalandırılmalarını kesinlikle istemekte ve buna kararlı görünmektedir. Lozan'daki antlaşma ile bu listenin 150 kişiyi aşmaması kesinlikle kabul edilmiştir. Oysa İçişleri Bakanlığı'nın (Emniyet Genel Müdürlüğü) bu yolda hazırladığı liste 600 kişiyi kapsamaktadır. Ancak Lozan Antlaşması 150 kişi dışında bütün suçluların affını öngördüğünden bu 600 kişinin 150 kişiye indirilmesi işlemi yeni cumhuriyetin yöneticilerine büyük sorun yaratmıştır. Meclisin gizli oturumunda o dönemin meclis başkanı ve eski başkanlardan Fethi Okyar oturuma başkanlık etmekte, Avni Doğan ve Kütahya Milletvekili Ragıp Soysal da yazmanlık yapmaktadırlar. Oturumda ilk sözü, dönemin İçişleri Bakanı Ahmet Ferit Tek almış ve bu 600 kişinin 150 kişiye indirilmesinin güçlükleri karşısında izlenmesi gereken yolun ne olması gerektiğini sormuştur. Güçlükler başlıca Lozan Antlaşması'nın koşullarından kaynaklanmaktadır. Sonuçta ayıklanan liste 300 kişiye indirilmişse de bu da anlaşmalara aykırı görülerek 149 kişilik bir isim listesi üzerinde karar kılınmıştır. 150'likler adı verilen ve 23 Nisan 1924 tarihinde Bakanlar Kurulu ve T.B.M.M.'nin oturumunda saptanan bu listeye 1 Haziran 1924 tarihindeki kararla Köylü Gazetesi sahibi Refet Bey de eklenerek kesin şekliyle 150 kişi olarak kabul edilmiştir. 150'likler listesi adıyla yurt içinde oturmaları ve Türkiye'ye girmeleri yasaklanan kişilere ait yasa 26 Haziran 1938 yılında, 15 yıl sonra yürürlükten kaldırılmışsa da yurda dönen pek az kişi olmuştur. 150'likler Listesinin Düşündürdükleri: Yukarıda da belirtildiği gibi bu liste önceleri 600, sonra 300 ve daha sonra da 150 kişi sınırında kalmıştır. Bu güne değin listeye isimleri yazılan 150 kişi dışında 600 ve 300 kişinin kimler olduğu, yani 150 kişi dışında kara listeye geçmesi düşünülenlerin isimleri hala açıklanmamış ve gizliliğini korumaktadır. Bu durum akla şu soruyu getirmektedir: Bu kişilerin kimlikleri hala önemli mevkilerde bulunan ve saygın olarak geçinen kimselere ait olduğu düşüncesiyle bir sır olarak gizli tutulmaktadır. Listeye giren 150 kişinin çoğunluğunu oluşturanlar da ikinci ve üçüncü sınıf suçlamalarla listeye alınmışlardır. Esas suçlanması gereken kişilerden Hıristiyan azınlıklara mensup olanlar, Avrupalı devletlerin Lozan'da anlaşmaya koydurdukları maddelerle bir çeşit dokunulmazlıklar kazanmaları nedeniyle, diğer bir bölümü zaten çok önceden hanedanla birlikte, bir kısmı da yakınlarının entrikalarıyla ya yurt dışına kaçmış ya da yakayı kurtarmış olarak af kapsamına girmişlerdir. Listede yaptığımız araştırma ise Çerkesler açısından çok büyük bir önem taşımaktadır. Şöyle ki: 150 kişilik listede ismi geçenlerden 9 kişi Çerkes Ethem ve taraftarları, 18 tanesi "Şark-i Karib Çerkesler'i Cemiyeti" kongresine katılan Çerkesler, 40 kişi Gönen ve dolaylarında Anzavurla işbirliği, çetecilik ve eşkıyalık yaptıkları gerekçesiyle suçlanan Çerkesler, 11 kişi mülki ve askeri görevlerindeki tutumlarından ve 8 kişi de Kuva-i İnzibatiye ve Vahdettin'in maiyetinde bulunmaktan dolayı listeye alınanlardan oluşmak üzere listedeki toplam 86 kişi Çerkestir. Yani listenin çoğunluğunu Çerkesler oluşturmuştur. Olayın bir ilginç yanı da, bu listeyi, hazırlanışından sonra TBMM'ne sunan dönemin İçişleri Bakanı Ahmet Ferik'e (Tek) bazı milletvekilleri tarafından "Bu listenin düzenlenmesinde hangi ölçüler esas alınmıştır, prensip nedir?" şeklinde yöneltilen sorudur. Bakanın verdiği yanıt ise "Efendim, prensip diye ne istiyorsunuz? Hain...Hain...Ne prensibi? Yalnız hainliğin yönü ve türü bakımından ancak bir sınıflandırma yapılabilir" şeklindedir. İşte listeye girecekler hakkında bu biçimde düşünen dönemin İçişleri Bakanı, birkaç gün sonra 21 Mayıs 1924 tarihinde (Damat Ferit hükümetinde Bayındırlık Bakanlığı yaptığı dönemde Atatürk ve Kuva-i Milliye aleyhindeki tutumları ve sınır dışı edilmiş olan Ermeni zenginlerinin yurda yeniden girmelerine yardımcı olmaktan) hain diye suçlanarak ve suçu da kanıtlanarak görevinden azledilir, yerine İçişleri Bakanı olarak atanan Çerkes kökenli Recep (Peker) de 150'likler listesinin yürürlüğe girmesini sağlayan kararnameye imza atar!... 150'likler listesinin hazırlanmasında TBMM'nde sürdürülen tartışmalarda Çerkesler hakkında yapılan konuşmalardan bazıları şöyledir: "Ferit Bey (Devamla): Evet, Yüzbaşı Sami. Çerkes Halil İbrahim. Hulusi Bey (Karesi): Çerkes değildir efendim." (Yani Çerkes olmadığı için listeye girmemesi gerekir demek istiyor. İ.A.) "Ragıp Bey (Kütahya): Mesela, süllüler, sülükler giriyor da, Uşak Belediye Reisi Hulusi'yi göremedim. O girmiyor. Bu nasıl oluyor? Hulusi Bey (Karesi): O söylediğiniz Çerkesler'in bir tanesi bir tabur askerdir." "İsmet Bey (Çorum): Yalnız bu listede Vahdettin'in bütün tedbirlerini idare eden bir adam vardır. Hazineci Refik. Refik'in yerini tutacak ve ona mukadil burada kimse yoktur. Refik'i koymak ve onun yerine bir Çerkes çıkarmak lazımdır." "Bunun gibi Çerkes Kongresi delegelerinden, Lampat Yakup, Kumpat Hafız Sait gibileri, bunlar isimlerini Rumca anarlar." (Bu isimler Rumca değil Çerkesçe isimlerdir. Bu olay bile o dönem milletvekillerinin kimliklerini anımsamaya yeter. -İ.A.) 150'likler Listesine Alınan Şark-ı Karib Çerkesler'i Temin-i Hukuk Cemiyeti (Yakın Doğu Çerkesler'inin Haklarını Sağlama Derneği) Kurucuları ve Yönetici Kurulu: Bağ Talustan Bey: Derneğin başkanı, Adapazarı delegesi. İsmail Hakkı Bey: Derneğin sekreteri, Adapazarı delegesi. Çöle İbrahim Hakkı Bey: İzmit delegesi. İzmit mutasarrıfı, 1932 yılında Mısır'da öldü. Çiyo Kazım Bey(Çuv): İzmit delegesi. Adapazarı, Şahinbey Köyü'nden., Kıbrıs'ta öldü. Bağ Osman Bey: Hendek Sümbüllü Köyü'nden, Yunanistan'da Karaferiye Preduramus Köyü'nde öldü. Maan Ali Bey: Düzce delegesi. Hamta Ahmet Bey: Düzce delegesi. Maan Şirin Bey: (Stri diye de geçiyor) Kandıra ve Karasu delegesi. Selanik'te (Yu) öldü. Ançok Yakup Bey: Yalova Karamürsel delegesi. Bağ Rıfat Bey: Bilecik delegesi. Bağ Kamil Bey: Eskişehir delegesi. Adapazarı Talustan Bey Köyü'nden. Yunanistan'ın Karaferiye Preduramus köyünde 1933 yılında öldü. Çöla Arslan Bey(Beslen Bey): Geyve delegesi. Harun-el Reşid Efendi: Bursa delegesi. 1929'da Romanya Yassıören'de öldü. Ançok İsa Nuri Bey: Biga delegesi. Lampet Yakup Efendi: Gönen delegesi. Sahakomit (Lampet) Hafız Sait Efendi:Gönen delegesi. 1935 yılında Bulgaristan (Varna)'da öldü. Şhapli(Şahabel) Hasan Bey: Erdek delegesi. Ançok Hasan Bey: Bandırma delegesi. Brau Sait Bey: Bandırma delegesi. Mısır İskenderiye'ye gitmiş, Manyas'ta öldü. Berzeg Tahir Bey: Bandırma delegesi. Bjedug Sait Bey: Balıkesir delegesi. İzmir'de dava vekili idi. Pşov Reşit Bey: Manisa delegesi. Yunanistan'a sığındı, Bandırma'da öldü. Gotsa (Kavaca) Hüseyin Bey: Aydın delegesi. Açofit Sami Bey: Kütahya delegesi. Geç Abdullah Bey: Gönen delegesi. Ş.K.Ç.T. Hukuk Cemiyeti üyelerinin bazıları 150'likler listesi hazırlanmadan öldüğünden listeye geçirilememişlerdir. Listenin Türkçesinde 23, Fransızcasında ise 25 kişinin isimleri bulunmaktadır. Çeşitli Suçlamalarla 150'likler Listesine Sokulan Çerkesler: Vaşo Zeki Paşa: Hademe-i Hassa Kumandanı. 16 Aralık 1928 yılında Fransa (Nis) da intihar etti. Hağur Tarık Mümtaz (Göztepe): Kuva-i İnzibatiye Makineli Tüfek Komutanı, Damat Ferit'in yaveri, Cumhuriyet döneminde yazar. Suriye'ye sığındı, Şam'da Çerkesçe Marj Gezetesi'ni çıkardı. İstanbul'da öldü. Kuşçubaşı Hacı Sami: Kuşçubaşı Eşref Sencer'in kardeşi. Yunanistan'a sığınmış, İzmir'e dönüşünde Atatürk'e suikast girişimi şüphesi ile pusuya düşürülerek öldürülmüştür. Açokampt Sami: Mısır (Kahire) a sığınmış, Türkiye'ye dönmüş ve anılarını yazmıştır. Ahmet (Demir Kapılı): Suriye'ye sığınmış ve 1935 yılında Şam'da ölmüştür. Maan Ahmet Bey: Yunanistan'a sığınmış ve orada ölmüştür. Sefer Hoca: 1935 yılında Yunanistan'da, Atina Köyleri'nde kızını almak isteyen birisi tarafında öldürülmüştür. Binbaşı Ahmet Bey: 1924 yılında Yunanistan'a sınır dışı edilirken İzmir Hapishanesinde öldürüldü. Çerkes Ragıp Bey (İngiliz) Bekir Sıtkı Bey (Getsev): Binbaşı, Midilli Adasında ölmüştür. Koç Ali Bey: Gönenli, Gümülcine'de ölmüştür. Canbulat Bey: 1924 yılında sınır dışı edilirken İzmir Hapishanesinde öldürülmüştür. Kazım Bey: Değirmenboğaz Köyünden, Yunanistan'a sınır dışı edilmiştir. Not: Bu listede 30 kişiden fazla Çerkes'in kimliği yeterli şekilde değerlendirilemediğinden yazılmamıştır.+''+İzzet Aydemir

Adıge Khabze Öldü mü?

- Khabze Üzerine İki Yazı - Bu sayımızda Adıge Khabze üstüne iki ayrı görüşe yer veriyoruz. Birincisi, Zarina Kanukova'nın IWPR'de yayımlanan "Adıge Khabze'nin İflası" başlıklı yazısı, ikincisiyse Kanada'da Murat Yağan tarafından kurulan Kebzeh Foundation'dan gelen "Ahmusta Kebzeh'in Yeniden İhyası" başlıklı cevap. Okuyucularımızın bilgisine sunarız... +''+ 1. ADIGE KHABZE'NİN İFLASI Zarina Kanukova Uyuşturucu kullanma ve alkol gibi yeni sosyal olgular, hiçbir şeyden habersiz yeni Adıge jenerasyonunu avcunun içine almış durumda. Adıge görgü kurallarının (Adıge Khabze) modern toplumun gerekleri karşısında yeterli olmadığı görülüyor. Sosyologlar, Kuzey Kafkasya'daki aile hayatı üzerinde hakim olan kuralların, genç nesil tarafından reddedildiğini söylüyor. Ve Adıge Khabze; Batı filmleri, ucuz filmler ve Rus gangster kültürünün egemen olduğu yeni değerler düzeniyle yer değiştiriyor. 1917'deki Ekim Devrimi öncesi Adıge görgü kuralları, Çerkes, Kabarday ve Adıge boylarının sosyal davranışlarının köşe taşlarını oluşturuyordu. Khabze en başta, yerel toplumda yüksek bir konuma sahip eski nesle saygıyı gerektiriyordu. Adıge Khabze'de ayrıca her fert, işlediği suçu toplu olarak paylaşan kendi ailesine karşı utancını yansıtıyordu. Sonuç olarak Adıge Khabze, sadece aile çevresine değil sosyal etkileşimin tüm yönlerine hakimdi. Daha kesin bir ifadeyle söylersek Khabze, gayrıresmi "halk mahkemesinin" esaslarını oluşturuyordu. Çocuklar, Adıge görgü kurallarını doğduklarından itibaren öğreniyorlar, aile fertlerinden ve daha sonra emsallerinden öğrendikleriyle geliştiriyorlardı. Eve misafir geldiğinde genç neslin masaya oturması yasaktı. Bunun yerine misafirlere bakmakla yükümlüydüler. Gençler, kendinden büyüklere karşı doğrudan konuşamazlar ya da onların tartışmalarına giremezlerdi. Sadece doğrudan soru sormalarına izin veriliyordu. Adıge Kabze, eski jenerasyonun mensuplarına; kuralları ihlal edenleri cezalandırma ve işlenen suçun utancını ailelerine yükleme hakkı veriyordu. Böylece aileden olmayan bir yaşlı, uygun şekilde giyinmeyen, kötü davranan ağzı bozuk delikanlılara yaklaşabiliyor ve uygun gördükleri cezayı verebiliyordu. Sovyet otoriteler, kolektif varlık için bir tehdit olarak gördükleri Adıge görgü kurallarının kökünü kurutmak için ellerinden geleni yapıyorlardı. Ve Adıge Kabze prensipleri; devlet programına tam tabiyet isteyen bürokratik bir makineyle hızla tahrip edildi. Ancak çoğu Adıge ailesi - özellikle kırsal bölgelerde yaşayanlar- eski gelenekleri ayakta tutuyorlar. Kimileri için bu, Sovyet cumhuriyetlerinin Ruslaştırılması sürecine karşı bir direniş çabası olarak görülürken kimilerine göre ise bu, eski hayatın son kalıntılarının korunması isteğini ifade ediyor. İşin farkında olan birkaç komünist lider, Adıge Khabze'nin -özellikle Sovyet ideolojisi tarafından yıpratılan ahlaki değerler olarak- bölücü bir anakronizm (çağaşım) olmaktan çok toplumu bir arada tutan bir tutkal olduğunu fark ettiler. Sovyet döneminde; yaşlı bir köylünün otobüste kendisine yer vermeyen genç bir adamı ayıpladığını veya ters ters baktığını ya da milletin içinde ona sövdüğünü görmek olağandışı bir davranış değildi. Kapalı kapılar ardında Adıge Kabze, zor zamanlar geçiren veya büyük kayıplar verenler için bir refah kaynağı olmayı sürdürdü. Bugün Adıge görgü kurallarını tatbik edenlerin sayısı çok az. Geçmişte Adıgeliler, maddiyata saygı göstermiyorlar ve bir insanın sahip olabileceği en değerli varlığın doğruluk, dürüstlük ve şeref olduğuna inanıyorlardı. Ancak sahiplik ve mülkiyetle ilgili yeni kanunlar; aileler arasında ayrılıkların meydana gelmesine sebep oldu. Babalarının arazisini paylaşamayan kardeşler birbirlerini yemeye başladılar. Adıge Khabze'nin, Adıge toplumunda yeni bir olgu olarak göze çarpan uyuşturucu ve alkol kullanımıyla mücadele etmede yetersiz kaldığı açıkça meydandadır. Genç nesil, ataerkil toplumun kurallarını reddederek, Sovyet dönemi sonrası yaşanan kültürel boşluğu dolduran Batı kültürünün istilasına maruz kaldılar. Adıge Khabze'nin bugün Kuzey Kafkasya'da kendisine yeni bir rol biçmesi konusunda fazla ümit yok. Çeçenistan'daki savaş, Dağıstan'daki saldırılar ve Karaçay-Çerkes'teki ayaklanmalar gibi son gelişmeler, maceraperestlik duygusunu ön plana çıkardı. AHMUSTA KEBZEH'İN YENİDEN İHYASI Kebzeh Foundation Zarina Kanukova'nın (IWPR Caucasus Reporting Service No:80, 1 Mayıs 2001'de yayınlanan) Adıge Xhabze'nin çağdaş topluma uymadığı yolundaki beyanına cevaben yazıyoruz. Bayan Kanukova, Adıge Habze'nin çağdaş topluma uymadığı şeklindeki kanaatinin sebebini, büyük çapta Rus ve Batı etkilerine dayandırmaktadır. Biz, daha kuvvetli bir sebepten bahsedeceğiz. Abhaz dilindeki ifadesiyle Ahmusta Kebzeh geleneğinin 20,000 yılı aşan bir geçmişi vardır ve orijinal olarak Kafkasya dağlarında yerleşik olarak korunmuştur. Bu eski geleneğin üç seviyesi vardır. Bunların birisi Aleishwe veya bayan Kanukova'nın tarif ettiği görgü kurallarıdır. Bu kişilik geliştirme yöntemiyle günlük hayattaki sosyal davranışların daha kaliteli olması amaçlanır. Bu kurallar manzumesiyle topluma yapılan rehberliğin amacı, çalışma hayatında, giyimde, selamlaşmada, evlenme, cenaze törenleri ve özel olaylarda olumlu, yapıcı ilişkiler geliştirmektir. İkinci seviyede Kebzeh gelir. Bu seviye hayatın yönetim alanında gerekli olan bilgi ile ilgilenir. Tarih içindeki feodal sistemin ferdine verilen Kebzeh eğitimiyle, yaşadığı topluma faydalı bir kişilik geliştirmesi amaçlanır. Bu eğitim her vesileyle verilir. Yaşadığı toplum çocuk için sınırsız bir okul sınıfı gibidir. Üçüncü seviye Ahmusta Kebzeh'tir. İnsanların beşeri yeteneklerini sınırsız olarak kullanabilmeleri için insanları hazırlama bilimidir. Burada insanlara uzun süren fiziki, zihni ve ruhi egzersizler yaptırılarak, beşeri sinir sistemini aklın emrine hazırlamaktır. Ahmusta Kebzeh bir din midir, diye sıkça sorulur. Cevap, hayır'dır ve ayrıca herhangi bir din ile de karşı karşıya değildir. Bu tatbiki bir bilimdir. Bereketli bir yaşama ulaşmak için insanca yaşama sanatıdır. Bunların her üçü, Çerkes toplumunda homojen değer yargıları olarak, birbirini tamamlayan, destekleyen bir şekilde bir arada varolmuşlardır. Bunlar yakın zamana kadar sözlü gelenek olarak tatbik edilmiş ve Zarina Kanukova'nın tarif ettiği görgü kuralları kısmıyla günümüze erişmiştir. Ahmusta Kebzeh ve Kebzeh ise, en yaşlılarca bilinebilir. Yeni nesiller bunları belirsiz rivayetler şeklinde algılayıp, geçmişte kalmış ruhi disiplin denemeleri diye hatırlamaktadırlar. Gerçek teknik ve tatbikat tamamen ortadan kalkmıştır. Çerkes Kebzeh toplumunda, 'Birimiz hepimiz için, hepimiz birimiz için' hayata geçmişti, yaşanıyordu. Özgeciliğe dayalı karşılıklı bir dayanışmaydı. Liderler ve yaşlılar gerçek hizmet veriyor, halk da lider ve yaşlılara gerçek destek veriyordu. Bunlar yiğitçe kavramlardı, ama bu günün dünyasında bunlar unutuldular. Sosyal davranışlardaki alçalma, toplumların mevcut problemleri (uyuşturucu, alkol, gangster kültürü) çözmedeki başarısızlığı, Kuzey Kafkasya'ya mahsus bir olay değildir. Dünyayı saran ve ağır sonuçları olan bulaşıcı bir hastalıktır. Kanada'da yaşayan bizler, sosyal davranış ve ahlakın çöküşüne şahidiz. Televizyon kültürü nesilleri silip süpürmüş ve her şeyde özgürlük teşvik edilmiştir. Post modernizm küresel tehditlere hiçbir çare sunamamaktadır. Aksine, gerçek bir medeniyette olması imkansız özgürlük kavramına dayanan, bencil bir bireyselciliği teşvik etmektedir. Kafkaslardaki Sovyet egemenliğinde Ahmusta Kebzeh geleneği, kültür mirasının ürünü bir müze eşyası gibi terkedilmiştir. Ruslaştırma yıllarından kısmen kurtarılan yalnızca görgü kurallarıdır, ki bununla Batı kültürü ve Sovyetizasyonun olumsuz etkilerinden korunulmaya çalışılmıştır. Ahmusta Kebzeh'in her bir seviyesinin tatbiki faydası vardır. Ama toplumun azami istifadesi, her üç seviyenin birlikte tatbikatına bağlıdır. Aleishwe, Kebzeh ve Ahmusta Kebzeh'in üçü birden eşzamanlı olarak ve birbirine paralel olarak tatbik edildiklerinde, bugün başa çıkmaya çalıştığımız konuları göğüsleyecek beşeri derinlikler elde edilebilir. Büyük bir geleneğin yalnız bir parçası olan görgü kurallarını (ki bunlar Kafkasya'da uzun süredir buzdolabındaydı) yargılayıp başarısız ve geçersiz ilan etmek gerçekçi değildir. Uzun süre ahırda tutup uzun süre binmediğiniz atınızı birgün aniden sarp bir araziye çıkarıp dörtnala geçmesini istemenize benziyor bu. Netice olarak, Ahmusta Kebzeh geleneği insanların daha fazla insan olmalarını sağlayan bir ruh bilimidir. Bununla daha iyi bir komşu, daha iyi bir koca veya daha iyi bir eş, daha iyi bir vatandaş ve daha iyi bir arkadaş olunabilir. Bugün bunlar, tarihin hiçbir döneminde olduğundan daha kolaylıkla tatbik edilebilir çünkü bilimsel gerçekler ve entelektüel gelişme bunları desteklemektedir. Kafkasyalı yaşlıların ve yiğitlerin asırlarca bilip yaşadıkları cihanşümul gerçekler ve prensipler bugün bilim tarafından onaylanmaktadır. Ahmusta Kebzeh eğitimi alan insanların yaşam ve toplum sevgisi onları efsanevi kahramanlara dönüştürmektedir. Bugünün dünyasında ve Kafkasya'da bastıran problemleri çözmek için görgü kurallarının yetmediği bir gerçektir. Beşeri yeteneklerini sınırsız kullanabilen insanlara ihtiyaç vardır. Ahmusta Kebzeh, geçmişte olduğu gibi şimdi de, bu beşeri yetenekleri canlandırır ve geliştirir. Bir gelenek ancak tam olarak yaşandığında, bayan Kanukova'nın "Uysal, itaatkar ve soyut değerler" olarak tanıttığı değerleri aşar. Ve işte ancak o zaman, Adıge Habze bugünün Kuzey Kafkasya'sında etkili bir rol üslenebilir... Allah bize geleneklerimizi unutturmasın. ([email protected]'dan alınmıştır.)  +''+Zarina Kanukova

Türkiye Çerkeslerinde Köleliğin Kaldırılması ve Dumanişzade Mahmut Efendi’nin Etkisi

Köle ve kölelik, yaratılışında kişisel yararını aşırı derecede korumak eğilimi bulunan İnsan'ın var olduğu ilk zamanlardan beri olagelmiştir. +''+ Köleciliğe, önce ahlaki kurallarla engeller oluşturulmuş ancak, içgüdüsünde egoizmin hakim olduğu köle sahibinin ahlakı ve vicdanı (acıması) köleliği tam önlemediğinden, emredici din ve hukuk kuralları yaptırımlar getirmiş, bir çok milletler arası sözleşmeler de konu köleliği ortadan kaldırmaya çalışmış, büyük ölçüde başarı sağlamış, fakat, 20. asrın sonunda, özellikle geri kalmış ülkelerde kölelik hala tamamen ortadan kaldırılamamıştır. A- Köleliğin Tarihçesi Fransız Filozofu Felicien Challaye'in Philosophie yeni SCIENTIFIQUE ET PHILOSOPHIE MORALE adlı önemli eserinin 594. safasında yer alan ve; "La propriete individuelle ne s'est d'abord appliquee qu'aux femmes, aux esclaves, aux animaux et objekts servant directement a la personne, chevaux, armes bijoux" şeklinde bulunan açıklamaya göre, insanda ilk mülk konuları:- Kadınlar,- Harp esirleri, köleler,- Hayvanlar,- İnsana yararlı eşyalar,- Atlar,- Silahlar,- Ve süs eşyalarından, oluşmaktadır. Kitapta belirtildiğine göre, malik erkeklerin kendilerini güvencede görmek için zorunlu bulunan bu mülk unsurlarından eşyalarla hayvanlar, sahibinin ölümü halinde cesetle birlikte mezara gömülmekte ve bu kural, zaman zaman ilk mülk kadınlarla esirlere de uygulanmaktadır. F. Challaye'nin eserinin 517. sayfasında açıklandığına göre, kuvvetlerin (erkeklerin) zayıflara tecavüzü şeklindeki bu mülk kavramı, galiplerin mağluplara uyguladığı genel bir kural olup, esirler ve üstün yaratık erkeklerin eş kadınlarla, erkek veya kız çocuklarını gereğinde öldürme ve satma hakkını da kapsamakta ve bu kural ilk insan cemiyetlerinin tümünde görülmektedir. 2. En azından İsa'dan önce, 3000 yıllarından itibaren hüküm süren Mısır kralları firavunlar da köleler kullanmış, halen tarihi eser olarak mevcut firavun mezarları ehramları, harp esirleri kölelerin eserleridir. Yahudi peygamberi Yakup'un 12 oğlundan 11'I efsaneye göre, en küçük kardeşleri Hz. Yusuf'u kıskançlık nedeni ile kuyuya atmış, develerini bu kuyudan sulayan kervanlar, Yusuf'u kuyudan çıkarıp köle olarak bir Mısırlıya satmış, Firavunun rüyasını isabetle yorumlayan Yusuf, Firavun sarayında önemli bir mevkiye gelmiş, kölelikten kurtulmuştur.3. Kur'anı Kerim'in Beled Suresinin 11-13. Ayetlerinde "insanlığın aşamadığı sarp yokuş" olarak nitelenen köleliğin kaldırılması emredildiğine göre, eski Araplarda kölelik yaygındır.4. Romalılarda da köle ve kölelilik yasaldır. Dünyada ilk Ansiklopedi olarak 18. Asırda basılan ve Fransız yazarları Diderot & D'alembert ikilisinin sorumluluğu altında hazırlanan eserin Selahattin Hilav tarafından Türkçeleştirilen 1996 yayımı kitabın 179. sayfasında verilen bilgiye göre: "Romalılar zamanında herhangi bir kimse, bir savaşta düşman eline düşmüşse ya doğal özgürlüğünü kaybediyordu ya da işlediği herhangi bir cürümden cezalandırılması gerektiğinde, köle haline getiriliyordu."H. Petitmangin adlı Fransız yazarının eseri 1954 yayımı "Versions Latines" adlı kitabın 18. sayfasında verilen bilgiye göre, İsa'dan önce 254 yılında doğan ve bir çok tiyatro eseri günümüze intikal etmiş bulunan Romalı Platue (Plautus) da borçlarını ödeyemediği gerekçesi ile esir kölelere özel çalışma zorunluluğuna tabi tutulmuştur. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesindeki Hocamız Ord. Prof. Dr. Andreas B. Schwarz'ın 1948 yayımı Borçlar Hukuk Dersleri adlı eserin 82. sayfasında açıklandığı üzere, İsa'dan önce 451-449 yıllarında Roma'da ilk yazılı kanun metni Oniki Levha Kanunu da, borçlarını ödemeyen borçluların, önce öldürülüp etlerinin alacaklılar arasında bölüşülmesini kanunlaştırmış iken, "borçlunun öldürülmesinin gayri iktisadi olması" gerekçesi ile, daha sonra bu yaptırımdan feragat edilmiş ve borçlunun köle olarak çalıştırılması sitemine geçilmiştir. Daha sonra borçlunun köle olarak çalıştırılması yararı da kaldırılmış, borçlunun hapis edilmesi usulü kabul edilmiştir. Dr. Schwarz'ın eserinin 84. sayfasında yapılan açıklamaya göre: "Kadim Mısır'da M.Ö. 8. Asırda şahsa yapılan cebri icra kral Bokchoris tarafından Atina'da (Yunanistan'ın diğer kısımlarında değil) M.Ö. 6. Asrın sonunda Solon'un kanunları ile kaldırılmıştır. Roma'da eski ius civile'nin çok sert olan şahısla mesutliyeti Pretor Hukuku ve İmparator Hukukunca bertaraf ediliyor. Böylece bugünkü kültür aleminde şahıs ile mesuliyet hemen umumiyet itibarı ile terk edilmiştir. Borç için hapis usulü, Almanya'da 29 Mayıs 1868 tarihli kanunla ve Avusturya'da 4 Mayıs 1868 tarihli bir kanunla, Fransa'da, muayyen bazı istisnalarla, 22 Haziran 1867 tarihli bir kanunla kaldırılmıştır."5. Diderot ile D'Alembert'in adı geçen eseri Ansiklopedi'nin 179. sayfasında belirtildiği üzere Hıristiyanlık köleliğe karşı çıkmış, "Hıristiyanlar savaşlarda inançsızlardan aldıkları tutsakların, özgür olabilecekleri düşüncesi ile barışta ve savaşta köleliği kaldırmışlardı ve bundan ötürü tutsaklardan birini öldüren kimsenin, katil suçu işlemiş olduğunu ve cezalandırılması gerektiğini ileri sürüyorlardı. Üstelik bütün Hıristiyan devletler, efendiye, esirlerinin hayatta kalması ya da ölmesi konusunda karar verme hakkını tanıyan bir kölelik durumunun, Hıristiyan dininin insanlardan istediği yetkinlik haliyle bağdaşmaz olduğunu kabul etmişlerdi. Ama Hıristiyan devletleri, bu aynı dinin, doğal haktan bağımsız olarak, zencilerin köleliğine karşı çıkmış olduğunu nasıl düşünmemişlerdi? Düşünmemişlerdi, çünkü, sömürgeleri, plantasyonları ve maden ocakları için bu kölelere ihtiyaçları vardı. Auri sacra fames! (İğrenç altın açlığı!)" Üçüncü bin yılın eşiğinde zencilerin köleliği birçok Afrika ülkesi ile Güney Amerika'da halen de devam etmektedir. Uluslararası düzeyde etkili olmak üzere imzalanan:26.8.1789 tarihli İnsan ve Yurttaş Hakları Beyannamesinin 1. maddesinde "İnsanlar hukuken hür ve müsavi doğarlar ve hür ve müsavi olmakta devam ederler.",Roma'da imzalanan 4.11.1950 tarihli Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 4. maddesinde "Hiç kimse köle ve kul olarak tutulamaz."denmesine ve bu nitelikte diğer bir çok Milletlerarası sözleşme ve protokole rağmen özellikle Zenci köleliği hala ortadan kaldırılamamıştır.B- Osmanlı İmparatorluğu'nda Yaşayan Çerkesler'de Köleliğin Yasaklanması26.8.1859 tarihinde büyük kahraman Şeyh Şamil'in Ruslara teslim olması neticesinde ve 1864 yılından itibaren Osmanlı İmparatorluğu'na dahil ülkelere göç etmek zorunda kalan Çerkesler de, yukarıda özetlenen tarihi nedenlerle oluşmuş kölelik rahatsızlık nedeni olmuştur.Çerkesçe'de, ağanın adamı veya kulu manasına gelen pşşı-llı adı ile anılan kölelere werk, pşı gibi adlarla anılan köle sahipleri arasında öteden beri devam eden huzursuzluk ve anlaşmazlıklar yirminci asrın başlarında can güvenliğini tehdit eder dereceye yükselmiş ve köleliğin kaldırılması girişimleri artmıştır.Bu girişimlerden biri, Kayseri ilinin Aziziye ilçesine yerleşen Çerkeslerden Dumanişzade Mahmut Efendi tarafından Osmanlı Sarayına ulaştırılan bir mektuptur. İstanbul'da yayımlanmakta olan ve Çerkesçe kılavuz-rehber ve haber anlamına gelen GUAZE Gazetesi'nde bu mektuba dayalı haberin öz Türkçeleştirilmiş metni şöyledir:"Osmanlı topraklarında köle ve cariyelerin en geniş olarak bulunduğu yer Sivas'a bağlı Aziziye (Pınarbaşı) ve çevresidir. Öteden beri geçen zaman içerisinde en önemli meseleyi kölelik teşkil etmiştir.Bu mesele, bu civarda çözülmesi gerekli olan en önemli problem olarak bulunmaktadır. Köleliğin ve cariyelik probleminin çözülmesi gerekli bir sorun olduğu artık yavaş yavaş anlaşılmaktadır. Dumanişzade Mahmut Efendi'nin 5 Mart 1325 tarihinde kendi imzası ile Aziziye'den göndererek gazetemize tevdi edilmiş olan mektupta bildirilen haberler iyi değildir. Bu mektupta bildirilen haberlere göre: Bu yöredeki köleler efendilerine karşı isyan etmeye açıkça karar vermişlerdir. İş şunu gösteriyor ki, kölelerle efendiler, iki taraf da kendi çıkarları doğrultusunda hareket ederek birbirlerine karşı tavır almışlardır. Her iki tarafın kendi kendilerine uzlaşması mümkün değildir. Bunun için iki tarafı uzlaştırabilecek bir arabulucuya ihtiyaç vardır. Bu da ancak Hükümetin elinden gelir. Hükümet, tarafları incitmeyecek derecede yumuşak ve manevi bir anlayışla şeriat kurallarına aykırı olmayacak şekilde bir kanun yaparak taraflara arabuluculuk yapabilir. Rusya hükümetinin ilan ettiği hürriyeti Kafkasya'da uygulaması hem kölelerimiz hem de hükümetimiz için dikkat çekicidir. Rusya gibi bir devlet ilan etmiş olduğu hürriyetten Kafkasya'daki müslüman unsurları yararlandırmamayı uygun bulmadı. Kölelerimiz için de bu durum çok dikkat çekicidir. Zira Rusya devleti bunu kendi bildiği gibi yapmadı, İslam şeriatına dayanarak kölelerle ilgili özel hükümleri göz önünde bulundurarak ortadan kaldırdı. Bu köleler artık işi tabii akışına bırakmalıdırlar ve meselenin soruşturulmasını Teavün Cemiyeti'ne bırakmalıdırlar. Esasen kölelerin elinde artık bu sorunun çözümü için ciddi bir koz da vardır. Onun için kendilerinin ayaklanmasına ve acele etmesine gerek yoktur. Zira Osmanlı Hükümeti artık bu soruna çare bulacaktır. Buna inancımız kesindir. Daha önce de Aziziye'de kölelerin iskanı için Sivas'a 6000 lira para tahsis ederek göndermiştir. Ayrıca Hükümet köleliğin ortadan kaldırılması yönünde harekete geçerek bir adım atmıştır. Bu da sorunun çözümü yönünden bir başarı sayılır. "Osmanlı İmparatorluğu'nda 1876 tarihli Anayasanın 9. maddesinde yer alan ve "Osmanlıların kaffesi hürriyet şahsiyelerine malik ve aherin hukuku hürriyetine tecavüz etmekle mükelleftir."şeklinde bulunan emredici hüküm, köleliği ve esareti yasakladığı halde, Çerkeslerde kölelik ile genelde zenci ticareti fiilen devam ettiğinden, bir bölümü yukarıda açıklanan şikayet ve girişimler neticesinde köleliğin ve zenci ticaretinin açıkça yasaklanması gündeme gelmiş, 14 Ekim 1909 tarihli "Meclis mahsusu vükela mazbatası" üzerine aynı tarihi taşıyan padişah fermanı ile, "Çerkes ve sair köle ve cariyelerle esir zencilerin" hürriyete kavuşturulması sağlanmıştır. Padişahın onayladığı 14 Ekim 1909 tarihli özel komisyon teklifinin öz Türkçeleştirilmiş ve numaralanmış şekli şöyledir:İçişleri Bakanlığı ve bazı ilgili daireler esir ticaretinin yasaklanması konusunda başvuruda bulunmuşlar.Özel komisyonumuz (Meclis-i Mahsusa) Şeyhülislam ile yazışma yapmış, Şurayı Devlet Tanzimat (Hukuk Bürosu) Dairesi tarafından metin haline getirilen görüşleri tartışmıştır. Neticede şunlar kararlaştırıldı:İslam diyarında hürriyet asıldır. Köle veya cariye oldukları iddia olunmayanlara müdahele edilemez. Ancak efendilerinin elinde köle olduklarına dair isbat edici belge bulunanlar hakkında, herhalde şer'i bir duruşma yapılması Şeyhülislamlık tarafından belirtilmiştir.Esasen Osmanlı Devletinde esir (ticareti) yasaktır. 1876 tarihli anayasa da bunu teyid etmiştir.Tamamen hür olan Çerkeslerin köle ticaretine konu olmaları hukuken mümkün değildir. Ancak Çerkes köle ve cariye oldukları ve alınıp satılabilecekleri efendileri tarafından iddia olunursa, haklarında derhal şer'i bir duruşma yapılması gerekir.Ve bazı vatandaşların da esaret (kölelik) altına alınmalarına müsade edilmemesi için İçişleri, Adliye Bakanlığı ile Şeyhülislamlığa yazı yazılmalıdır. 14 Ekim 1909"Yukarıda da açılandığı üzere, bu özel komisyon önerisi yine 14 ekim 1909 tarihli Padişah Fermanı ile kanunlaşmıştır. GUAZE Gazetesinin verdiği haberden de anlaşıldığı üzere, Rusya, 1920 yılından önce köleliği kaldırmıştır. Osmanlı İmparatorluğu'nda yaşayan Çerkeslerde de köleliğin yasaklanması tarihi bir hatadan dönmektir, emeği geçenlere şükranlarımızı sunarız.+''+Hayri Domaniç

Gönen-Manyas Çerkeslerinin Sürgünü

Mondros Mütarekesinin imzalandığı tarihlerde Marmara bölgesi son derecede karışıktır. Çok sayıda etnik gurubun birlikte yaşadığı yöre; kışkırtmalara, isyanlara ve her türlü anarşiye elverişlidir. Bir taraftan İngilizlerin, diğer taraftan da Milli Mücadele yanlılarına karşı tavır alan İstanbul Hükümetlerinin neden olduğu bir kargaşa vardır. İttihat ve Terakkicilere karşı bir tavır içindeki Hürriyet ve İtilaf Partisi yanlılarının da etkin oldukları bu kargaşada Çerkeslerin zarar görmemesi için İstanbul'dan Binbaşı Çerkes Sıtkı Getsev ve Mustafa Butbay nasihat heyeti olarak gönderilmişse de istenilen sonucu alamamışlardır. İşte böyle bir ortamda Ege'de temeli atılan Kuva-i Milliye çalışmalarına, Çerkes Ethem Beyin çağırışına uyup da en önce koşanlar yöre Çerkesleridirler. Bu hususu Yunan tarihçileri de açıkça yazmaktadırlar. +''+ Yunanlıların ilerlemesini durdurduğu gibi Anadolu'yu bir yangın gibi saran isyanların bir bir Ethem Bey tarafından bastırılmasını takiben düzenli ordu kuruluşuna geçildiğinde yaşanan krizler sonucu iradesi dışında da olsa Ethem Bey'in geçiş protokolü ile Yunanlılara teslim oluşundan sonra serbest bırakılan adamları genellikle yöredeki köylerine geri dönmüşlerdir. O ana kadar büyük fedakarlıklar gösteren ve düşmanın karşısına ilk dikilen yöre Çerkeslerinin aleyhinde bir hava hakim olmaya başlamıştır. Henüz yayınlanmamış olan Ahmet Haratoka'nın anılarında da yer aldığı üzere açıktan olmasa da Ankara'dan talimat verilmiş görüntüsü içerisinde Çerkeslere karşı bir sindirme politikası uygulanmaktadır. Kara Hasan ve Arnavut Çetelerinin terörü, Ahmet Anzavur'un bu mıntıkada İstanbul Hükümeti lehine çalışmalara ve isyanlara başlamış olması, kimi parayla kandırılarak kimi de hatır zoru Anzavur'a uyan bir kısım Çerkesin ve Ethem yanlılarının ekseriyetini oluşturduğu, adamı olanların listelerden çıkartıldığı, sahipsiz ve savunmasız bir çok Çerkesin listeye konulduğu, sağlıklı olarak düzenlenmediğinde araştırmacıların mutabık bulunduğu 150'likler listesine 1924 yılında genellikle yöre insanları ve daha çok da Çerkesler alınarak mükerreren cezalandırılmışlardır. Lozan Antlaşmasına göre af dışı bırakılan 150'likler listesine alınan Çerkesler için dikkate alınan gerekçelerin aynılarına ilaveten özellikle Bulgar göçmenleri başta olmak üzere ekonomik ve sosyal yaşam düzeyi Çerkeslerden geri olan diğer etnik kökenli köylülerin tahrikiyle ve tarihte örneği az görülen bir uygulamayla, 150'likler listesinin düzenlenmesinden bir yıl önce yöredeki 14 Çerkes köyündeki tüm insanlar suçlu-suçsuz, çoluk-çocuk, yaşlı-genç ayırımı yapılmadan cebren sürgüne gönderilmişlerdir. Üstelik Başbakan Rauf Bey ve bir çok Çerkes kökenli Paşanın varlığına rağmen. Çerkesler adeta oyuna getirilmiş ve bazıları için ikinci, bazıları için de üçüncü kez sürgün başlatılmıştır. Savaştan galip çıkan Cumhuriyet Türkiye'sinin milliyetçi kadrolarından bazılarının; Gönen, Manyas ve Bandırma'da yerleşik Çerkesleri; Afyon, Sivas, Tokat, Urfa, Muş, Bitlis, Konya ve Malatya taraflarına dağıtarak açıktan söylenmese bile onları asimile etmeyi amaçladıklarında bir mutabakat vardır. Sürgün uygulamalarının ilki 18 Aralık 1922 tarihinde Gönen'in Mürüvvetler (Çizemuğ hable) köyüne tatbik edilmiştir. Topluca sürülen bu köyle ilgili etkin bir tepkinin olmadığı görülünce de diğer 14 Çerkes köyünün sürgün kararnamesi 2 Mayıs 1923 tarihinde uygulamaya konulmuştur. Her ailenin ancak bir kağnı arabasının götürebileceği kadar eşyasını alabileceği sınırlamasıyla başlatılan sürgünde, Çerkesler mallarını yok fiyatına elden çıkarmak zorunda bırakılmışlardır. Jandarmalar tarafından kuşatılan köylere giriş-çıkışlar yasaklanmış, belirli alıcıların insafına bırakılan satışlarda; normal fiyatı 200 lira olan bir çift öküz en çok 30 liradan, koyunun çifti 7-8 liradan, en kaliteli atlar 20-25 liradan elden çıkarılmıştır. GÖNEN'E BAĞLI KÖYLER VE SÜRGÜN TARİHLERİ 1- Üçpınar köyü 28 Mayıs 1923 Pazartesi 2- Muratlar köyü 5 Haziran 1923 Salı 3- Armutlu (Sızıköy) 9 Haziran 1923 C.tesi 4- Dereköy (Keçidere) 13 Haziran 1923 Çarşamba 5- Çınarlı (Keçeler) 17 Haziran 1923 C.tesi Not: Gönen'in Çerkes köylerinden Karalarçiftliği, Bayramiç, Hacı Menteş ve Ayvalıdere köyleri de tüm malları sattırılmış ve göçe hazır vaziyette uzun süre bekletilmişlerdir. MANYAS'A BAĞLI KÖYLER VE SÜRGÜN TARİHLERİ 1- Boğazpınar (Mürüvvetler) Aralık 1922-Ocak 1923 arası 2- Kızılkilise (Kızılköy) 7 Haziran 1923 3- Yeniköy 7 Haziran 1923 4- Dümbe (Tepecik) 7 Haziran 1923 5- Ilıca (Ilıcaboğaz) 11 Haziran 1923 (Şimdi Susurluk'a bağlı) 6- Karaçallık 13 Haziran 1923 7- Bolağaç 13 Haziran 1923 8- Değirmenboğazı 21 Haziran 1923 9- Hacıosman 21 Haziran 1923 Not: Manyas İlçesine bağlı Işıklar, Hacıyakup, Süleymanlı, Durak, Çakırca, Elkesen, Çavuşköyü, Kızık, Kulak, Eskimanyas, Tatarköyü, Haydar, Esen, Ergili, Salur, Hamamlı, Muradiye, Geyikler köyleri de mallarını hiç fiyatına satmış olup hazır bekletilmişlerdir. SÜRGÜNE TEPKİ 14 Çerkes köyünün sürgünü olayına karşı, kitle hareketi olarak sayılabilecek bir tepki olmamıştır. Nitekim Mürüvvetler köyünün göçürülmesi sırasında bir karşı tepkinin olup olmayacağı adeta gözlemlenmiş, tepki olmayınca da diğer köylerin göçürülmesi kararnamesi yayınlanmıştır. Buna karşın değerli bir düşünür, yazar ve Kafkas milliyetçisi olan MEHMET FETGEREY ŞOENU, peş peşe kaleme alıp Türkiye Büyük Millet Meclisi'ne sunduğu iki önemli yazı ile ferdi tepkisini ortaya koymuştur. -Çerkes Sorunu Hakkında Türk Kamuoyu ve T.B.M.Meclisi'ne Sunu l. (18 Ağustos 1923 tarihli ve 16 sahifeden ibarettir.) -Çerkes Sorunu Hakkında Türk Kamuoyu ve T.B.M.M'ne Sunu 2 (15 Kasım 1923 tarihli ve 20 sahifeden ibarettir.) Çerkeslerin bu ülke için yaptıkları, Türk topraklarında Çerkes Devleti kurmak gibi bir amaçlarının olmadığı, Çerkeslerin özellikleri, Sürgün sırasında yaşanan ızdıraplar ve kayıplar, Meclisin ne yapması lazım geldiği gibi oldukça geniş ve okunması, bilinmesi gereken bu sunular sonucu yaşam boyu bir daha yayın yapmamak gibi bir cezaya çarptırıldıysa da F.Şoenu amacına ulaşmıştır. Çerkes aydınlarının (Rauf Orbay, Hunca Ali Sait Paşa ve diğerleri) gayretleri de eklenince sürgün olayı durdurulmuş ve bir yıl sonra per perişan ve ellerinde bir şeyleri kalmamış durumda 14 köyün sakinleri önemli zayiatlarla (Sadece Üçpınar köyü yollarda 45 zayiat vermiştir) köylerine geri dönmüşlerdir. Ancak bu sefer de başka aksiliklerle karşılaşmışlardır: -Hacıosman köyü örneğinde olduğu gibi köylerine Bulgar göçmenleri yerleşmiş oldukları için onları evlerinden çıkartmakta sıkıntılar çekilmiş ve evleri, bağ-bahçeleri talan edilmiş bir manzarayla karşılaşmışlardır. Köy halkı toplu olarak dönemeyince bir komşu köyde toplanıp sayıları çoğalınca kendi köylerine geri gitmişlerdir. -Dereköy örneğinde olduğu gibi geri dönenler uzunca bir süre kendi muhtarlarını dahi seçememişler. Kaymakamlıkça atanan yöneticiler tarafından idare edilmişlerdir. Ayrıca kendi düğünlerini milli oyunları ve mızıka ile yapamamışlardır. Girişimde bulunanların mızıkaları parçalanmış ve "Burası Rusya değil" diyerek düğünleri dağıtılmıştır. SÜRGÜNDEN ÜÇPINAR VE DEREKÖY'ÜN ÖYKÜLERİ Sürgün söylentileri başladıktan kısa süre sonra köy Jandarmalar tarafından kuşatılır ve tüm çevre köyleri ile irtibatları kesilir, acele toparlanmaları talimatı verilir. Geceden götürebilecekleri eşyalarını tamamlayan köylüler eşyalarını arabalarına veya hayvanlara yüklerler. Sabahın erken saatinde hayvanlar ve insanlar karışık bir şekilde konvoyla köyden çıkarlar ve Edincek'e kadar gidilir. Burada verilen molada erkekler, çocuklar ve kadınlar ayrı ayrı öbekler halinde toplandıktan sonra tümüne diz çöktürülür ve uzun süre bekletilir. Mola sırasında, tuvalet ihtiyaçlarının görülmesi bile Jandarma gözetiminde olabilmiştir. Bir süre sonra gelen bir habercinin ilgililerle görüşmesini takiben konvoy tekrar yola koyulur ve Bandırma'ya kadar gidilir. Burada insanlar ve hayvanlar karışık bir vaziyette vagonlara doldurulup Balıkesir üzerinden Afyon'a ulaşılır. Afyon'da üç ay kalınır ve sonuçta tüm hayvanların satılması talimatlanır ve gereği yapılır. Oradan başlayan yolculuk önce Ulukışla'da iki ay molayla, sonra da Niğde de bir ay mola verilerek kesilir ve nihayet bir kısmı BOR'da bırakılır, geri kalanlar Malatya'ya gönderilirler. Geri dönüş daha iyi koşullarda olmaz. Nitekim Hatko ailesi örneğinde olduğu gibi yaya olarak geri dönenler de olur. Giderken de gelirken de bir hayli insan ölür ve onlar da öldükleri yerlere gömülürler. Dereköylülerin sürgünü sırasında da ancak bir kağnının alabileceği eşya yanlarına alabilecekleri kendilerine tebliğ edilir. Hareket zamanı belli değildir. Jandarma denetimindeki köyde adeta bir bit pazarı kurulmuştur. Mallar yok fiyatına satılır ve nihayet 13 Haziran 1923 tarihinde yolculuk başlar. Komşu nahiye Sarıköy'e geldiklerinde nahiye halkı yollara çıkıp Çerkeslerle alay etmeye başlarlar. Bunun üzerine Thamateler gençlere talimat verir ve tüm gençler en güzel elbiselerini giyerler ve içleri kan ağlarken Sarıköy mızıka çalınıp düğün yapılarak geçilir. Bundan sonra Sarıköylüler "Bu Çerkeslerle başedilmez, ölüme bile düğün yaparak gidiyorlar" demek zorunda kalırlar. İki gün yolculuktan sonra Bandırma'ya varılır. Burada hayvan nakil vagonlarına doldurularak önce Afyon'a sonra da Konya'ya götürülürler. Birkaç ay burada kalırlar ve nihayet Niğde'ye götürülürler ve burada çok yoksul bir yaşamla bir yıllarını doldururlar. Daha perişan bir halde de yakılmış ve yıkılmış köylerine geri dönerler. Köyler topluca sürgüne gönderilirken, ayırım yapılmadığı için izinli askerler, Kurtuluş Savaşı şehitlerinin ve gazilerinin eş ve çocukları, asker aileleri gibi çok sayıda insanın itirazları ve hak arama istemleri dinlenilmediği için sonradan durumları anlaşılınca serbest bırakılmışlarsa da bin bir ızdırabı yaşamak zorunda bırakılırlar ve döndüklerinde de mal varlıkları kalmayan fakir insanlar durumuna düşerler. Bu gün aynı köylerde yaşayan ve sürgün olayını çocukken yaşamış olan yaşlılar mevcuttur. Ne var ki olayları anlatmaktan ve yazılmasına katkıda bulunmaktan adeta çekinmektedirler. Kendilerine sebebi sorulduğunda verdikleri cevaplar birbirine benzemektedir ve özetle şöyledir: "Sizler şanslı ve rahat nesillersiniz. Yüce Tanrımız bizim çektiklerimizi hiç kimseye yaşatmasın. Jandarma dipçiği nedir bilmeyenlerin bizi anlaması oldukça zordur. Lütfen mazur görün..." [Bu yazı Sn. İzzet Aydemir'in gönderdiği belge ve yazılardan kısaltılarak hazırlanmıştır.]+''+İzzet Aydemir