İnsanlık tarihi süresince doğru-iyi-mutlu yaşam kalitesi sunan kültürler var olmuştur. Aynı dil ailesinden; değişik dilleri konuşan Kuzey Kafkas halklarından bir bölümünün sahip olduğu "ÇERKES/KEBZE/Xebze/Khabze" kültürünün benzeri; gelişmiş ve insanlara "doğru yaşam felsefesi" sunmuş-öğretmiş bu kültürler, erken zamanlarda işgal-karışıma uğradıkları için yok olmuşlardır. +''+ Buzul çağları benzeri tabii olaylar bu kültürlerin izlerini de maalesef yok etmiştir. Yalnız ÇERKES/Kebze Kültürü, bölgenin coğrafi yapısının verdiği avantaj ve Çerkes adı ile anılan halkların kendi bölgeleri dışına ne işgal ne de başka bir şey için çıkmamaları sebepleri ile geç zamanlarda işgal-karışıma uğradığından, ana öğelerinden çok önemli kayıplara uğramasına rağmen günümüze kadar devam etmiştir ve araştırmacılar-bilim adamları bu kültür ile ilgili verilere ulaşabilmiş-ulaşabilmekteler. Çerkes adı verilen halkların kullandıkları dillerine göre, bir iki harf ile ifade edilen Kebze Kuzey Kafkasya'da ve Kuzey Kafkas diasporasında kayıplarına rağmen yaşamakta-yaşatılmaya çalışılmaktadır. Kebze: yazılı olmayan pratiğe dayalı yaşanıp öğrenilebilen bir doğru-iyi-mutlu yaşam biçimidir, diye kısaca tarif edilebilen bu öğretinin gerçek muhtevasını açıklayabilecek kişilerden birisi olan Murat Yağan , Kebze için şöyle açıklamada bulunmaktadır: "Kebze yazılmamış bir öğretidir ve birçokları için bilinmeyen bir konudur. Bu öğreti Büyük İskender'den Atilla'ya, Aksak Timur'dan Cengiz Han'a ve Osmanlı Türklerine kadar son 2300 yılda muhtelif işgalciler tarafından; Kafkasya Bölgesinde yapılan tahribatın bir sonucu olarak, Anavatanı Kafkasya olan insanların bazıları tarafından bile muayyen bir dereceye kadar tam olarak bilinemez. İşgalcilerin her birisi kendine özgü bir şekilde az veya çok tahribat yapmıştır. Ancak, en büyük tahribat 400 yıldır Rusya tarafından verilmiştir ve halen verilmektedir. Çok büyük bir ihtimalle, 90 yaşına merdiven dayamış biri olarak, bu uzaklardaki tradisyonda eğitim alan son kişi ben olabilirim. Kebzeh öğretisinin tamamı üç uygulamalı safhadan oluşur. Aşağıdan yukarıya doğru bunlar: a) Aleishwe b) Kebze c) Amısta Kebze'dir. a) Aleishwe Aleishwe'yi adabı muaşeret/toplum töresi veya nezaket kuralları olarak adlandırabiliriz. Bu, sosyal ilişkileri düzenleyen eğitim/terbiye seviyesidir: Kişisel ilişkiler ile ilgili alışkanlıklar/adetler ve daha fazlasını kapsar. Çalışma hayatını düzenleyen kurallar, giyim kuşam, görgü kuralları, evlenme ve cenaze törenleri gibi seremoniler, kısaca günlük hayatı düzenleyen adetlerdir. b) Kebze Bu seviye, yönetme alanında gerekli olan eğitim ile uğraşan öğreti düzeyidir. Kebze'deki eğitim, entelektüel bilgilenme ve pratik uygulamanın her ikisinin de bir arada uygulanarak icra edilmesidir: Doğumundan ölümüne kadar çocuğun içinde yaşadığı aile ve toplum; onu kucaklayan, varolmasını sağlayan, büyümesi-yetişmesi ve terbiye edilmesi için ihtiyacı olan her şeyi kendisine veren çevreyi teşkil eder. Toplumdaki değerlerin ve konseptlerin homojenliği çocuğa en etkili öğretmen olarak hizmet eder. Oturma odaları, sofralar, çiftlik hayatı/işleri, eğlenceler, av partileri, kutlama törenleri ve diğer sosyal aktiviteler ile toplumun tümü, büyüyen genç için büyük ve sonsuz bir dershane haline gelir. Bu eğitim, kişinin toplum içinde görev alması halinde daha çok gelişir ve onun içindeki O aynı ortak öğretmenin desteği ile daha da büyür. b) Amısta Kebze Kebze'nin uygulamalı pratiğe dayalı bir eğitim olduğu belirtilmişti ve sadece icra edilerek öğrenilebilir. Ancak ilkeleri entelektüel kavrayışla bilinebilir. Amısta Kebze, insanın sahip olduğu melekeleri tümüyle çalıştırmaya-kullanmasını sağlamaya yönelik bir yaşam sanatıdır. Amısta Kebze tatbikatı, şuur için daha iyi çalışabilen bir yer-yuva olabilmesi için, insanın sinir sisteminin geliştirilmesini hedef alan fizik, entelektüel ve spiritüel (ruhsal) birçok seri çalışmaları gerektirir. İnsanlığın İhtiyacı Günümüz insanlığı giderek bunalıma sürüklenmektedir. Özellikle ekonomik yaşam standardı yükselen toplumlarda bu bunalım üst seviyelere tırmanmaktadır. Çerkeslerin de giderek doğru yaşam-mutlu yaşam standardından uzaklaştıkları, eski mutluluklarına sahip olmadıkları gözlenmektedir. İleriyi gören insanların kendileri, özellikle kendilerinden sonraki nesilleri için çok ciddi tasarıları-endişeleri vardır. Ve çıkış noktasının ne-nasıl olabileceği konusunda arayışlar sürmektedir: İnsanlık tarihinde yerini almış öğretileri (yoga, mevlevilik vb.) araştırmaya-öğrenmeye-hayatlarına uyarlamaya çalışan kişi-kişiler-gruplar giderek çoğalmaktadır: Kebze, bu arayışa doğru cevap verebilecek yegane öğretidir. Çünkü Kebze: Dinlerden binlerce yıl önce doğru-iyi-mutlu yaşamın reçetesini insanlığa sunmuştu. Ve Murat Yağan'ın söyleyişiyle: Kebze bir din değildir. Ancak dinlere kendi ışığında bir anlam verebilir. Kebzenin ayıp ile önleyebildiği sosyal eksik-yanlışları dinler günah cehennemde yanarsın yasağı ile önlemeye çalışmış-çalışmakta ve maalesef önleyememiş-önleyememektedir. Ancak, bu kültürün erozyonu süreci hızla yaşandığından hem Çerkesleri hem de insanlığı büyük tehlike beklemektedir. Araştırmalar Pozitif bilimciler-araştırmacılar Kebze'nin kaynaklarına ulaşmakta ve bilim dünyası bu kültürün önemini ortaya koymaktadır. Gelecek on yıllar bu kültürün tüm özelliklerini şaşırtıcı bir biçimde gözler önüne serecektir. Ancak devam eden erozyon önlenmez-önlenemezse Kebze, sadece tarihi bir gerçeğin öğrenilmesinden öte insanlığa fayda veremeyecektir. İşte bu noktada bu kültürü tanıyanlar ile Çerkeslerin tarihi bir sorumluğu-görevi önem kazanmaktadır. Bunlar sorumluluklarının gereğini yaparlar-yapabilirlerse kültürün erozyonu duracak, kültür tekrar yükselmeye başlayacak ve araştırma sonuçlarının gözler önüne serileceği zaman için hazırlık yapılmış olunacaktır. Çerkeslerin Gerçeği Görmeleri Çerkeslerin iki ağır sorumluluğu var. Biri, insanlık için görevleri. Yani, bu kültürü insanlığa faydalı olacağı zaman için yaşatma sorumluluğu. Diğeri, kendi ve kendilerinden sonraki nesillere karşı sorumlulukları. Bu sorumluluğun gereği yapılmaz ve kültürün erozyonu günümüz yöntemleri ile önlemeye devam edilirse, korkulan sonuca hız ile ulaşılacak ve hem insanlık ve hem de yeni nesiller günümüz neslini hayırla anmayacaktır. Büyük ihtimalle lanetle anacaklardır. Tehlikenin boyutu iyi analiz edilip acele edilmeli ama vizyonu olan ve akılcılığı ön planda tutan bir yol-yönteme-hedefe karar verilip özveri ile uygulamasına başlanmalıdır. Diasporanın Sorumluluğu/Görevi Kebze kültürünün anavatanı olan K. Kafkasya'da yaşayan Çerkeslerin de doğal olarak sorumluluğu vardır. Ancak koşuları ihtiyaca uygun vizyon ile hareket etme-çalışma yapmalarını önlemekte-engellemektedir. Bu sebeple diasporada yaşayan Çerkeslerin sorumluluğu-görevi ön plana çıkmaktadır. Diasporadan başlayacak doğru, akılcı, özverili çalışmalar ile; hem diasporada yaşayanlara hem Kuzey Kafkasya Çerkeslerine hem de insanlığa önderlik edilmeli-yardımcı olunmalıdır. Nereden Başlamalı 80'li yılların sonlarına kadar diaspora öncüleri becerebildikleri kadar kimliklerini/örf ananelerini korumak-yaşatmak için gayret içinde oldular. Çok az sayıda aydın daha ilerisinde hedefler için çalışma yapmaya gayret ettiler. 80'li yılların sonlarındaki gelişmelerden sonra diaspora öncüleri yeni durumu analiz edip yeni bir yaklaşım gerektiğini ya görmediler ya da etkili olmadılar ve tarihin kendilerine sunduğu şansı değerlendiremediler. Aradan on seneyi aşkın zaman geçti ve artık; yukarıda değinildiği üzere zamanın iyi-doğru-akılcı kullanılmasının gerektiği devreye gelindi. Etkili-doğru çalışmalar ile ihtiyaca uygun hedefe ulaşılamamasının en önemli sebebi, diaspora yaşayanlarının "hedef için birlik" ihtiyacını iyi anlayamamaları olsa gerektir. Aksi durumda bu kadar dağınık ve değişik hedef söylemleri olan bir yapılanmaya-kurumlaşmaya gidilmezdi. Yapılması gereken işlerden önceliği şu iki husus almalıdır. Çeşitli dış etkenler-şartlanmalar terk edilmeli, bu husus olmazsa olmaz olarak benimsenmelidir. 'İzm' lerin ve 'din' lerin binlerce yıl öncesinde Tanrı şuuru-kavrayışından hareketle doğru yaşam-mutluluk kültürünü felsefesini bulan, uygulayıp mutlu yaşamı kazandıran 'ata' ların doğru mirasını ve anlayışını; bu doğru anlayışa bazı şekil töreleri ilave etmekten öte bir yenilik getirmeyen ve neyin doğru-yanlış olduğunu herkesin ayrı yorumladığı bir yapıya kurban edilmemelidir. Yüce tanrının ayırıcılık gibi bir kavramı-hastalığı insanlara vermediği-vermeyeceği bilinmeli-düşünülmelidir. Din ve benzeri şapkalar ile Çerkesliğe yaklaşıldığında henüz iş başında bölünmeyi sağlayarak işe başlandığı önemle dikkate alınmalıdır: 'Din' in gerçek işlevi için değil bir ideoloji olarak binlerce yıldır samimi insanları yönlendirmek-kullanmak-sömürmek için kullanıldığı; insanlığın geleceğini düşünmek isteyen-zorunda olanlarca artık görülmeli- anlaşılmalıdır. İkinci önemli husus: dağınık kurumsal yapının toparlanması olmalıdır. Ortak hedef-hedefler, ilkeler, kavramlar, belirlenip tarif edilerek; bu konularda birlikte hareket edildiği-edileceği mesajı-bilgisi dünyaya duyurulmalı-verilmelidir. Ve gerçekten verilen mesajın gereği için olağanüstü çalışma-gayret sarf edilmelidir. Sonuç Aydınların sorumluluğu-görevi, evrensel değerleri ihmal-göz ardı etmeden bilinç yaratmak ve hedefin gerektirdiği aktiviteyi başlatmaktır. Kebze'nin yaşatılması sorumluluğu her kültürden insanları ilgilendirmelidir-görevleri olmalıdır. Ancak sorumluluk önceliği-görevinin Çerkes aydınlarında olduğu unutulmamalı ve bu sorumluluğun yerine getirilmesinde genç insanların vizyonu-dinamiği ile akılcı tecrübenin yan yana gelip elbirliği ile çalışması ihtiyacı artık fark edilmeli-görülmeli ve bu bilinç ile yeni bir sinerji yaratılmalıdır. SORUNLARA YAKLAŞIMIMIZ ÜZERİNE DÜŞÜNCELER Giriş Kuzey Kafkas kökenlilerin yaşadıkları ülkelerde karşılaştıkları sorunlara aklın ve bilimin yardımı-yol göstericiliğinde çözüm aradıklarını söylemek maalesef mümkün değil. Mensubu olunan kültürün anlamı ve öğretisi konusunda yeterli bilince sahip olunsa-olunabilse idi, sorun(lar)ın çözülmesi daha kolay mümkün olurdu-olabilirdi. Prensipler Kebze'nin tarifinden hareketle Kebze'nin temel prensiplerinin neler olabileceği konusunda bir düşünce jimnastiği yapılacak olursa, herhalde, aşağıda not edilen hususların Kebze'nin olmazsa-olmaz temel prensipleri olduğu anlaşılır. Akılcılık, Adalet, Sevgi, Merhamet, Mantık, Bilimsel Yaklaşım, Gerçekçilik, Olabilirlik, Vizyon, Evrensel Anlayış, İlahi Anlayış-Kavrayışta Kalıpçılıktan Uzak Yaklaşım, Evrimci Anlayış-Yaklaşım, Analitik Yaklaşım, Danışma, Sorunların Görünen Yüzüne Değil Kökenine İnme ve tüm bu prensiplerin doğumdan-ölüme pratik olarak uygulanması. Yaklaşım Gerçeğimiz Eğer Kebze'nin temel prensipleri bu ve buna benzer kavramlar ise herhalde yaklaşık son 500 yılda be prensiplerden bazıları; özellikle doğru sonuca götürücü olan bazılarının hiç dikkate alınmamış olması çok güçlü bir olasılık. Örnek olarak 'Gerçekçilik' ve 'Olabilirlik' in hiç dikkate alınmadığını söylemek herhalde yanlış olmaz. Neden Not edilen prensiplerin ışığında 'neden biz diasporadayız' diye bir soru sorulabilir. Tüm diğer prensiplerin de göreceli olarak payı vardır fakat 'Gerçekçilik' ve 'Olabilirlik' prensiplerinin dikkate alınmaması sebebiyle diasporadayız demek yanlış-insafsız bir söylem olmasa gerek. Kabahatli Kim Sorun/sorunların kökenine, kaynağına bakmadan-inilmeden yapılacak tüm öngörüler ve çözümler yeni sorunlar yaratmakta, yeni sorunlara kaynaklık etmektedir. Atalarımızı kabahatli görmek, son on yılın olaylarında öncü rol oynayanları veya karşı fikir ileri sürenleri ya da diasporadaki yanlışlık-eksiklikler için günümüze kadar hizmet etmeye gayret etmiş insanları suçlamak, sorunun kaynağına inilmeden tespit yapma, çözüm üretmeye kalkmak olur ki; bu yaklaşım yeni sorunlara kaynaklık etmekten ileriye 'hedef' e götürücü bir etki yapmaz-yapamaz. Kebze'nin ışığından-öğretisinden uzaklaşılmaya başlanılması büyük olasılıkla binlerce sene önce başladı ama özellikle son (yaklaşık) 500 yıldır Kebze öğretisi-ışığı dikkate alınmadan yapılan çalışmalar-hedef belirlemeler bizleri diasporada olmamıza kadar getirdi. Şayet bu varsayım doğru ise o zaman: Ne, göçe kadar bizleri getiren yaklaşımları-önderleri ne de diasporada günümüze kadar öncülük etmeye çalışanları suçlamak yolu ile bir nokta-hedefe varmak mümkün olmaz-olamaz. Ne Yapmalı Sorunun kaynağına inilerek çözüme doğru gidilmeli. Örnek olarak kendimize şu soruları sorabiliriz: Ne zaman bozulma başladı? Dogmaların Kebze'nin öğretilerini etkilemeye başlaması ile başladı. O halde ne yapmalı? Sorunumuzun çözümüne 'izm' ve 'dogma' lardan uzak, Kebze'ye dönerek başlamalı; sorun-hedefin gerektirdiği ortama yalnız Çerkes şapkası giyilerek gelinmeli. Düşman Düşman suçlu mu? Tabii düşman suçlu. Ama biz karşılaştığımız sorunlara aklın-bilimin yani Kebze'nin ışığında –tüm öğelerin yanında- özellikle 'Gerçeklik, Olabilirlik, Vizyon, Evrimci Anlayışla Hedefe Ulaşma' ilkelerine riayet etmediğimiz için en az düşman kadar suçluyuz. Suçu salt düşmana yükleyerek sorumluluktan kurtulamayız. Sonuç Diaspora yaşayanları olarak ilişkilerimizde 'izm' ve 'dogma' lardan uzaklaşıp hedef konusunda net olmalıyız: Kültürün ışığı-öğretisini bozduğu için bizi bu duruma düşüren ayırıcı kavramları bu defa hedefimiz ile ilgili çalışmalara karıştırmamalıyız. Kuzey Kafkasya'ya bakış-ilişkilerimizde de bu kavramlardan uzak durmalıyız. Aklın bilimin yani Kebze'nin (tarihi derinlikte uygulanıp-başarılı olmuş Kebze'nin) ışığında: Yeniden sorunlarımızı ve bunların kaynaklarını analiz edip hedefimizi tarif etmeliyiz. Murat Yağan büyüğümüzün söylediği gibi: 'Beynimiz ve yüreğimiz birlikte çalışmalı'. Varacağı limanı bilmeyen bir yelkenliye hiçbir rüzgarın yardım etmeyeceği-edemeyeceği gerçeğini aklımızdan çıkarmalıyız. Ayrıca toplumsal olaylara sosyolojik açıdan yaklaşılmadan, konu(lar)da uzman insanların olayı derinliğine analiz etmesi sonucunda önerileri alınmadan hedefe ulaşılamayacağı (bu defa) göz ardı edilmemelidir. Murat Yağan, (Vernon/Canada), yagan@home.com The Kebzeh Foundation, www.kebzeh.org Society of Friends of Abkhazia (Sofa), www.friends-of-abkhazia.org Bkz. Erozyonu süren bir kültür üzerine düşünceler.+''+Atay Ceyişakar
İlkçağdaki Anadolu Halkları
GİRİŞ İlkçağ Anadolu tarihinde pek çok gizem vardır. Hitit'lerin dilleri Hint-Avrupa dilinden sayılmakla birlikte bu görüşe başından beri itiraz eden bilim adamları da bulunmaktadır. Arkaik dönemlerden beri kullandıkları çivi yazısının sırrı da halen çözümlenebilmiş değildir. +''+ Hitit'lerin Anadolu'nun yerlisi olup olmadığı konusu da, baskın görüşle Kafkasya'dan geldikleri kabul edilmekle birlikte tartışılmaktadır. Kafkasya'dan geldiğini kabul edenler, bu halkla ilişkili, hatta bu halkın kaynağı olarak gösterdikleri Kafkas Maykop uygarlığını da, Hint-Avrupalı bir uygarlık olarak değerlendirmektedirler. Oysa genel görüş bu uygarlığın Kafkas halklarının uygarlığı olduğu şeklindedir. Son zamanlardaki yeni bulgularla bu görüş daha da güçlenmiştir. Aynı şekilde Hitit'lerin Anadolu'nun yerli halkları olan Hatti ve Hurri'lerle ilişkileri bilimsel bir şekilde aydınlatılabilmiş değildir. Hitit yazılı metinlerinde doğru olarak okunan Assuwa/Aşuwa, Apsuwa ve Apasa gibi adlar, Abhaz'ların halen de kullandıkları özgün boy isimleri olduğu halde, bunları Abhaz'larla ilişkilendiren herhangi bir açıklama yapılmış değildir. Sorun adeta görmezlikten gelinmekte, yok sayılmaktadır. Böyle bir ilişkinin bulunduğu saptamasını yapan yazarlarsa çok haksız duygusal tepkilerin hedefi olabilmektedir ( ). ÇALIŞMANIN AMACI Hitit yazılı metinlerinde görülen Apasa, Assuwa, Apsuwa ve Pissuwa gibi adlarla ilişki bulunup bulunmadığını araştırmak, çalışmanın genel amacıdır. Anadolu'nun ilk halkları olan Hatti ve Hurri'lerin yakın çevriyle, Mora yarımadası, Mezopotamya ve Kafkasya'yla ilişkileri nasıldır? Alacahöyük'de bulunan ve Kafkas Maykop kültürüyle yakın bir ilişkinin kanıtı sayılan alemler ve güneş kursları, yerli Hatti halkının mı, Hint-Avrupalı Hitit'lerin mi ürünüdür? Hititler kullandıkları arkaik çivi yazısını nerede ve ne zaman öğrenmiş olabilirler? Hatti halkının dili konusunda neler biliyoruz? Hurri halkının dili ile Kafkas dilleri arasında nasıl bir ilişki bulunmaktadır? Hitit (Nesa) dili konusunda neler biliyoruz? Pala halkı ve dili konusunda neler bilmekteyiz? Tabletlerde rastlanan Apasa, Aşşuwa, Apsuwa ve Pissuwa adlarının, Abhaz'ların halen kullandıkları özgün boy adları olmasını nasıl açıklamak gerekiyor? Luvi dili arkaik Abhazca mıdır? ÇALIŞMANIN YÖNTEMİ Çalışmada tarihi survey yöntemi kullanılmıştır. Konuyla ilgili yazılı kaynaklar taranmış, tabletlerde adı görünen Aphaz/Abaza ve çerkes halkının kültürü, şimdiki ve geçmişteki yaşam biçimleri, aile yapıları araştırılarak, halen yaşayan kılan aileler saptanmıştır. Alanda yapılan çalışmalar bilim adamlarının saptamalarıyla, Anadolu'da ve Kafkas halkları arasında halen yaşayan arkaik kültür kalıntısı inançlarla, mitolojiyle, masal ve folklorla sürekli karşılaştırılarak, bir sonuca ulaşılmaya çalışılmıştır. ÇALIŞMANIN SINIRLILIKLARI Yabancı dillerdeki özgün kaynaklara ulaşılamayışı bu çalışmanın en önemli sınırlılığı olarak kabul edilmelidir. ÇALIŞMANIN SINIRLARI Çalışmayı çok fazla uzatmamak ve anlaşılmaz duruma getirmemek için yazılı kaynaklarda bulunan ve konumuzu ilgilendiren anlamları ve etimolojisi üzerinde durulmamıştır. Yine aynı nedenle yazılı kaynaklarda rastlanılan, ama epeyce değişmiş tartışılması gereken tanrı adları, kılan isimleri ve coğrafi adlar bu çalışmada zikredilmemiştir. Çalışmada yalnızca çok az değişmiş ya da hiç değişmemiş adlar üzerinde durulmuş, açık benzerliklere dikkat çekmekle yetinilmiştir. Eksik bırakılan konular daha sonra yapılacak çalışmalarla kamuoyuna sunulacaktır. HİTİT'LERDEN ÖNCEKİ ANADOLU TARİHİNE GENEL BAKIŞ Anadolu'nun Hititlerden önceki halkına tabletlerde "Hatti" deniliyor. Büyük bir olasılıkla halk da kendisini böyle adlandırmıştır. Yaklaşık iki bin yıl boyunca Anadolu "Hatti ülkesi" olarak anılmıştır. Hatti'ler Anadolu'nun bilinen ilk halkıdır. Çok erken çağlarda M.Ö. 3000 yıllarının ortalarına doğru siyasi organizasyonlarını tamamlamışlar, krallıklar ve beylikler halinde örgütlenmişlerdir. Hatti halkının daha çok Kapadokya/Kızılırmak yayı ile Güney Doğu Anadolu'da yaşadığı anlaşılmaktadır. M.Ö. 3000'li yıllardan itibaren Batı Anadolu'da görülen ve birbirlerine akraba olan Leleg, Pelasg ve Kar'lar da Hatti'lerle akraba ve aynı soydan halklar olarak kabul edilmektedir. Bu halklar Yunanlılardan önce Ege adalarında ve Mora yarımadasında da yaşamışlar ve hatta buralara da ilk kez yerleşmişlerdir. Bu çağda batı Anadolu'daki en önemli yerleşim Truva 1 yerleşimidir. Bu yerleşim M. Ö. 3000-2800 yıllarında iskan edilmiş ve 5-6 yüzyıl yaşamıştır. M.Ö 2400 civarlarında yıkılan Truva I'in yerine kısa bir aradan sonra yine aynı halk tarafından Truva II şehri kurulmuştur. Truva II kültürü Pisidia bölgesine, Karia bölgesine ve hatta Kıbrıs'a kadar yaygınlaşmıştır. (Truva II kentinin M.Ö. 2000 civarında bir akınla yıkıldığı saptanmaktadır. Bu çağda Anadolu'da görülen ikinci halk Hurri halkıdır. Hurri halkı, Hitit'lerin Anadolu'da görülmelerinden yaklaşık iki yüz yıl kadar önce, M.Ö. 2300 yıllarından itibaren*, şimdiki Mardin, Urfa, Diyarbakır, Kerkük dolaylarında, Habur'dan Amanos'lara kadar olan bölgede yaşamış, pek erken zamanlardan beri beylikler kurmuştur. Hurri halkının yurdu kuzey batıda Elbistan-Göksun dolaylarına , kuzey doğuda Van'a ve hatta Zagros'lara dayanmaktadır. Bu halk daha sonra Van dolaylarında devlet kuran Urartu'ların atalarıdır. Bu çağda Anadolu'da merkezi bir devlet kurulamamıştır. Kapadokya bölgesinde Hatti'lerin kurdukları küçük şehir devletçikleri, güney doğu Anadolu'da Hurrilerin kurdukları küçük krallıklar ve batıda Truva bulunmaktadır. HİTİT'LERDEN ÖNEKİ DÖNEMDE ANADOLU'NUN ÇEVREYLE İLİŞKİLERİ Anadolu'nun Aşağı Mezopotamya ve Asur'la çok eski dönemlerden beri ilişkileri bulunmaktadır. Orta Mezopotamya'da bulunan asur kenti M.Ö. üçbinli yıllardan itibaren Kapadokya bölgesiyle ticari ilişkilere girmiştir. Kayseri yakınlarındaki Kanes şehrinin 2300'lü yıllarda Mezopotamya ile ticari ilişkiler kurduğu, kentte bir Asur kolonisinin bulunduğu bilinmektedir. Daha sonra Asurlular Purushanda, Alişar ve Hatuşada da ticari koloniler kurmuşlardır. Bu kolonilerle Hattiler arasındaki ilişkiler olumludur. Yoğun kültürel alışveriş vardır. Güney doğu Anadolu'daki Hurri halkı ise aynı zamanda Mezopotamyalı bir halktır. Batı Anadolu'daki Truva II, Leleg/Pelasg halklarının kültürü ise bu dönemde "Ege adaları üzerinden Avrupa'ya geçerek Sırbistan içlerine kadar (Vinça) yayılmıştır". Diğer yandan Anadolu'nun çok eski çağlardan beri Kafkasya'yla yoğun ilişkilerinin bulunduğu kanıtlanmaktadır. İki bölge coğrafi olarak bir bütündür. Aralarında doğal engeller yoktur. Ayrıca Anadolu gibi Kafkasya da tarıma ilk alınan bitkilerin anavatanıdır. Çiftçi ekonomisi Kafkasya'nın dağlık bölgelerindeki 7. Binyılın sonlarından itibaren girmiştir. Orta ve Güney Kafkasya'da mezolitik kültürler tespit edilememekle birlikte, Batı Kafkasya'da, tarihsel Kolkhis'de, Karadeniz kıyılarında, mezolitik ve hatta üst paleolitik yerleşimler bulunmuştur. Bulgularbu bölgede, üst paleolitik ve mezolitik kültürlerle ilişkili ve onların evrimi niteliğinde bir neolitik kültürün oluştuğunu göstermektedir. Kültür kesintisiz ve süreklidir. Bu bölgeyle Orta ve Güney Kafkasya ve hatta daha güneydeki Ön Kafkasya ve Mezopotamya arasında kesintisiz ilişkiler bulunmaktadır. "Kafkasya bölgesindeki ilk tarımın evrim mekanizması, esas olarak Küçük Asya ve Kuzey Mezopotamya'daki mekanizmaya benzer görünmektedir. Fazla nüfusun çekirdek bölgeden küçük ölçekli bir göçü ve bu göçün tarımcı olmayan yerli grupları tedricen besin üreticiliğine geçirişi, hızlı bir nüfus artışıyla ve bölgenin aynı ölçüde hazlı bir ekonomik ve kültürel bütünleşmesiyle sonuçlanmıştır. Bu nedenle kültür ağı, yoğun ekonomik bağlara, ortak bir ideolojinin kabulüne ve ideo simgesel normlara dayandırılmıştır. Kültürel kimliğini ve bütünlüğünü korumakla birlikte bu ağ, Ortadoğu'nun tarım bölgeleriyle, özellikle Küçük Asya ve Kuzey Mezopotamya ile çoklu ilişkilere girmişti. Obsidyen ticareti ekonomik etkileşimde önemli bir öğeydi. Küçük Kafkasya'daki sayısız lav akıntısı, bütün Ortadoğu için bu hammaddenin başlıca kaynağıydı." kuzeybatı Kafkasya'da bulunan ve M.Ö.3000'li yılların ortalarına tarihlenen Maykop kültürü Önkafkasya'yla birlikte Kuzeydoğu Kafkasya'yı da etkilemiştir. Bu kültürün etkileri Anadoluda da görülmektedir. Özellikle Aalacahöyük ve Kuzeybatı Anadolu'daki Apolyont (Uluabat) gölünün üstündeki Dorak'ta bulunan arkeolojik kalıntılar bu kültürün etkisindedir. Bu durum Anadolu ile Kafkasya arasındaki yoğun kültürel ilişkilerin kanıtı olarak değerlendirilmektedir. Fakat Maykop kültürünün asıl ilişkide bulunduğu kültür, Orta Mezopotamya ve Elam Kültürleridir. Benzeşme o kadar güçlüdür ki bazı bilginler "Sami kabilelerinin (Amoritlerin) Yukarı Fırat'tan Kuzey Kafkasya'ya göç etmeleri nedeniyle Maykop kültürünün ortaya çıktığını" söyleyerek bir açıklama yapmaya çalışmaktadırlar. Aslında bu benzeşmeye şaşmamak gerekmektedir. Çünkü Güneydoğu Anadolu'nun ve Mezopotamya'nın en eski halkı sayılan Hurri'lerin asıl yurdunun da Orta-Doğu Kafkasya olduğu kabul edilmektedir. Özetle Hitit'lerden önceki Anadolu halkının Mezopotamya, Kafkasya Ege adaları ve Mora yarımadası ile sıkı kültürel ilişkiler içinde bulunduğunu söyleyebilmek mümkündür. HİTİT'LER ÇAĞINDA ANADOLU Anadolu'ya M.Ö. 2000 yılları civarında bazı halkların göç ettikleri kabul edilmektedir. Bilim adamlarının taktıkları bir isimle "Hitit" denilen bu halklar Nesa, Luvi ve Pala halkıdır. Bilim adamlarına göre bu halklar Hint-Avrupa ailesinden bir dil konuşmaktadırlar. Bu halk grubundan Nesa'lılar, nerede olduğu kesin bilinmeyen, ama orta Anadolu'da olduğu kesin olan Kussara kentine yerleştiler ya da bu kenti kurdular. Bu kentin büyük olasılıkla Alişar olduğu kabul edilmektedir. Kussara kralı Anitta, M.Ö.1750 dolaylarında Kayseri yakınlarında bulunan Nesa/Kaneş şehrine saldırarak kenti ele geçirdi ve başkent yaptı. Neşa'dan sonra da Hatuşa"da yerle bir edildi ve lanetlendi. daha sonraki dönemlerde Anadolu'daki diğer kent devletleri de Hitit egemenliğini kabul etmek zorunda kaldılar. Böylece bir tür konfederasyon olan ilk merkezi devlet kurulmuş oldu. Nesa'lılarla birlikte Anadolu'ya geldiği kabul edilen Pala-Tumana halkı Paphlagonia bölgesine, Kızılırmak-Sakarya arasına konuşlandırılmaktadır. Bazı tarihçiler daha kuzeyde bulunan Kaska/Kaşka halkının da Hititlerle ilişkili Hint-Avrupalı bir halk olduğunu kabul etmektedirler. Yine Nesa'lılarla ilişkili sayılan Luvi'lerin yurdu Akdeniz bögesidir. Kizzivatna, güney Kapadokia Luvi yurdu kapsamında sayılmaktadır. Aynı şekilde Batı Anadolu'daki Lydia, Asuwa/Aşşuwa/Truva'lılar da Luvi'li sayılırlar. Mysia ve Bithynia halklarının Thrak olduğu kabul edilmektedir. Güney doğu Anadolu'daysa Hitit egemenliğini kabul etmiş olan Hurri halkı çoğunluğu oluşturmaktadır. Merkezi devletin egemeni olan Hitit'ler, Anadolu'nun kendilerinden öneki halkı olan Hatti ve Hurri'lerle olumlu ilişki içerisindedirler. Hatti ve Hurri tanrılarına tapmışlardır. Tapınaklardaki ayinlerde Hattice de konuşulmuştur. Hitit krallarının adları bile Hatticedir. İki halkın bütünleştiğini düşündürecek kadar yoğun kültürel ilişki vardır. HİTİT HALKINA İLİŞKİN SORUNLAR Hitit tarihine ilişkin çözümlenemeyen önemli sorunların bulunduğunu çalışmamızın başında belirttik. Gerçekten de Hitit'lerin nereden geldikleri konusunu halen açıklığa kavuşturulabilmiş değildir. Baskın görüşle Kafkas'lar üzerinden geldikleri kabul edilmekle birlikte, batıdan geldiklerini iddia edenler de bulunmaktadır. A. Göetze, Anadolu'nun yerli halkı olduğunu iddia eder. Bilge Umar da bu görüşü savunur. Biz bu çalışmamızda bu konulardaki görüşlerimizi saklı tutarak iki önemli sorunu, Hitit çivi yazısı ve Hitit''erin eseri gibi gösterilen Alacahöyük güneş kursları konularını tartışacağız. Alacahöyük Güneş Kursları Kimin Eseridir? Hitit'lerin Kafkas'lar üzerinden geldiğini iddia eden bilim adamları Alacahöyük'de bulunan alemler ve güneş kurslarını Hitit'lerle ilişkilendirerek, "Alemler ve güneş kurslarının Hatti uygarlığına yabancı hala hayvan şekilli tanrılara tapan ilkel bir topluluğa yani Hint-Avrupalı Hitit'lere ait olması gerekir" değerlendirmesini yapmaktadırlar. Alacahöyük'teki güneş kursları ve alemlerin yakın benzerleri, Kafkasya'daki Maykop uygarlığında da bulunmuştur. İki uygarlığın ölü gömme biçimleri ve mezar tipleri de benzemektedir. Bu nedenlerle Maykop uygarlığı da, yerli Kafkas halklarının uygarlığı olarak değil, Hint-Avrupalı halkların uygarlığı olarak değerlendirilmektedir. Çok değerli bilim adamımız Akurgal Hoca'nın yaptığı bu değerlendirmenin doğruluğu konusunda ciddi kuşkularımız bulunduğunu belirtmek durumundayız. Alacahöyük'de bulunan alemler ve güneş kurslarının Kafkas-Maykop kültürüyle bir ilişkiyi kuşkuya yer bırakmayacak şekilde kanıtladığı söylenebilir. Bu görüşe katılmamak mümkün değildir. Ancak alemlerin ve güneş kurslarının Hitit'lerin eseri olduğu konusu çok kuşkuludur. Böyle bir sonuca ulaşılmasını haklı gösterecek yeterli belgenin bulunduğu kanısında değiliz. Nitekim sayın Akurgal'ın yukarıdaki değerlendirmesi de, olması gerektiği gibi bir kuşkuyu belirtmektedir. Böyle olduğu halde sayın hocamız sonuçta bu uygarlığı Hitit uygarlığı saymakta, ama bununla da kalmayarak ve ulaştığı bu sonuçtan hareketle ve yalnızca kendi yargılarına dayanarak, Kafkas Maykop uygarlığını da Hint-Avrupalı bir uygarlık olarak değerlendirmektedir. Oysa sayın Hocamızın da katılacakları üzere, böyle değerlendirmeler yapılırken çok ihtiyatlı olmak gerekmektedir. Alacahöyük uygarlığının gerçekten Hitit'lerin eseri olması durumunda bile, benzerlikler gösteren Maykop uygarlığının hangi halkın eseri olduğu konusunun ayrıca araştırılması gerekmektedir. Nitekim Maykop kültürünün kökenini araştıran bilim adamları, önceki döneme kadar geriye doğru izlenebilecek kesinlikte yerli öğeler saptadılar. Aynı şekilde bilim adamları Maykop kültürünün kaynaklandığı batı Kafkasya'da üst paleolitik dönemden itibaren kesintisiz bir kültürel süreç tespit etmekte, bölgede büyük nüfus hareketinin olmadığını, ideo-sembolik sistemin istikrarlı olduğunu, iletişim sisteminin (dilin) önemli bir değişikliğe uğramadığını ve bu dilin Bask-Kafkas ailesine ait olduğunu saptamaktadırlar. Görüldüğü gibi konu çok önemli olduğu gibi, ulaşılan sonuçlar da çok farklıdır. Bu durumda konunun tartışılmasını normal saymak gerekir. Biz Alacahöyük'de bulunan alemler ve güneş kurslarının Hitit'lerden çok Hatti'lerin eseri olması olasılığını daha güçlü görüyoruz. Böyle düşünmemizin birkaç nedeni var. Birinci olarak, daha önce de belirtildiği gibi Maykop uygarlığının asıl benzerlik gösterdiği uygarlık, Elam ve Orta Mezopotamya uygarlığıdır. Oysa Elam ve Mezopotamya uygarlığı Hint-Avrupa uygarlığı değildir. İkinci olarak Hitit'lerin Kafkasya'dan geldikleri kesin değildir. Bunun büyük bir olasılık olduğu söylenebilir. Ama aynı şekilde Hatti'ler de Kafkasya'dan gelmiş olabilirler. Nitekim bütünüyle Hatti uygarlığını Kafkasya'yla ilişkili sayan bilim adamları bulunmaktadır. Üçüncü olarak Hitit'lerin ilk yerleşim yerleri Kussara'dır. Kussara nerede olduğu bilinmemekle birlikte, Alacahöyük olması olasılığı zayıftır. Alemler ve güneş kursları Hitit'leri Hatti'lerden ayıracak kültürel özellikler olarak kabul edildiğinde, Kussara kentinin Alacahöyük sayılması gerekir. Oysa ne sayın Akurgal, ne de başka bilim adamları böyle bir iddiada bulunmamışlardır. Dördünü olarak Kussara'nın Alişar olması olasılığı fazladır. Oysa Alişarda sözü edilen simgelere rastlanılmamıştır. Beşinci olarak bu simgeler, Hitit'lerin Kussara'dan sonraki merkezleri olan Neşa/Kaneş ve Hatuşa'da da bulunmamaktadır. Sayın akurgl'ın varsayımı doğru olsaydı, bu yerleşim merkezlerinde de güneş kurslarının daha çok görülmesi gerekirdi. Fakat bunlardan da önemlisi biz, "alemler ve güneş kurslarının hayvan şekilli tanrılara tapan ilkel bir topluluğa ait olması gerekir" biçiminde ifade edilen temel varsayıma katılamıyoruz. Alemler ve güneş kurslarında görülen hayvanların, temel geçim biçiminin avcılık olduğu dönemlerden kalan kutsal hayvanlar olarak değerlendirilmesinin daha uygun olacağını düşünüyoruz. Tanrıların insan ya da gök varlıkları olarak düşünüldükleri daha yakın dönemlerde de bu hayvanlar, doğanın üretici gücünün, bolluk ve bereketin, yaşamın ve ölümün, başarının ve zaferin, iyiliğin ve kötülüğün, insana güç ve korku veren çok sayıda tanrıların çok farklı güçlerinin simgeleri olarak varlıklarını sürdürdüler. Tanrıların yanında ve onların kutsal hayvanları olarak çok değişik güçlerin temsilcileri sayıldılar. İnsan biçimli tanrılara inanmak, bu tanrıların çok değişik güçlerinin hayvanlarla simgeleştirilmesine engel olmadı. Hatta böyle yaparak insanlar, tanrılarda bulunduklarını varsaydıkları güçleri daha kolay anladılar, anlattılar. Sümer'de boğa, Gudea'nın kolundaki aslan kuşlar, Mısır'da Apis öküzü, Hitit'de fırtına tanrısının boğası, Ana Tanrıçanın geyiği, Yunan'da ölümden sonra dirilişin ve bilginin gizemli tanrısı Hermes'in yılanlı asası, Hint'de inek böylesi simgelerdir. Aslında bu gerçeği sayın Akurgal da "insan kılıklı tanrıyı onun hayvan biçimli hali üzerinde tasvir ediyorlardı" diyerek kabul etmektedir. Bu durumda alemler ve güneş kursları Hititlerin ürünü olduğu kadar, Hattilerin ürünü olarak da kabul edilebilir. Değerlendirme böyle yapıldığında yalnız Hitit uygarlığının değil, bütünüyle Hatti uygarlığının, Kafkas Maykop uygarlığıyla ilişkili olduğu görülür. Hititler Çivi Yazısını Nerede ve Nasıl Öğrendiler? Hititlerle ilgili önemli bir sorun da, Hitit çivi yazısı sorunudur. Hititler başlangıçtan itibaren Babil-Asur çivi yazısının çok eski bir biçimini kullanmışlardır. "Bu yazının üçüncü Ur hanedanının Eski Babil öncesine (2150-2050) ait olması gereken, ancak örnekleri elimize geçmemiş bir çeşidinden alındığı" kabul edilmektedir. Bilim adamları Hititlerin ortaya çıktıkları andan itibaren kullandıkları kendilerine özgü arkaik çivi yazısını, Anadolu'ya geldikten sonra öğrenmiş olamayacaklarını düşündüler. Çünkü bu yazı, Anadolu'da bulunan Asurlu tüccarlar tarafından kullanılmıyordu. Öyleyse bu yazıyı nerede, nasıl ve ne zaman öğrenmişlerdi? Çivi yazısı Mezopotamya'dan başka bir yerde kullanılmadığına göre, Hititler Asur-Babil'le aynı kökten mi geliyorlardı? Yoksa keşfedilmeyen, ama çivi yazısını kullanan, başka bir uygarlık mı vardı? Hititlerin Mezopotamya halkı olduğu kabul edilmese bile, Anadolu'ya gelmeden önce Asur-Babil halkıyla yazıyı öğrenecek kadar gelişmiş bir ilişki içerisinde yaşadıklarını kabul etmek gerekiyordu. Ancak bu olasılık da çok zayıftı. Çünkü bu yazı çeşidinin Mezopotamya'da kullanıldığı M.Ö. 2100-2000 yıllarında Hitit'ler de Anadolu'da görülüyordu. Bu durumda geriye tek bir olasılık kalıyordu. Bu yazıyı Anadolu'ya gelirken yolda öğrenmiş olabilirlerdi. Bu açıklama kabul edildi. Ancak bu açıklamayla da her şey çözümlenebilmiş değildi. Hatta hiçbir şey çözümlenemiyordu. Açıklama mantıklı olmakla birlikte, belgeli değildi. Temelsiz ve soyuttu. Sözü edilen yazının nerede , ne zaman, ne şekilde öğrenildiği sorularına, "ikibinli yıllardan önce ve yolda" şeklinde çok genel ve yetersiz bir yanıt veriyordu. Ayrıca Hititler ister Thrakia'dan, ister Kafkasya'dan gelmiş olsunlar, yolları üzerinde Asur-Babil halkıyla karşılaşmış olamazlardı. Sonunda yazının Anadolu'da öğrenildiği kabul edildi. Yeni teze göre Hititler çivi yazısını, Anadolu'da eski krallık zamanında, Babil kentini zaptetmelerinden sonra, Hurri'lerden öğrenmişlerdi. Bu konuda Akurgal, "Hititler kullandıkları çivi yazısını bu dönemde Kuzey Suriyeli bir yazı okulundan aldılar. Bu yazı tipi eski Babilden önce kullanılan bir çeşitti. mitannide egemen olan Hurrilerin de aynı yazı tipini kullanmış olmaları ilginçtir" demektedir. Bu yeni tezi de tartışmamız gerekmektedir. Bu teze göre Hititler çivi yazısını Anadolu'da, M.Ö.1650 yılları civarında öğrenmişlerdir. Çünkü Babil 1660-1630 yılları arasında krallık yapan 1. Hattuşili zamanında fethedilmiştir. Babili fethettiklerinde Hititler, üçyüz elli dört yüz yıldan beri Anadolu'da yaşıyorlardı. Hititlerin yaşadıkları kentlerde, Neşada ve Hatuşada Asur çivi yazısı Hititler tarih sahnesine çıkmadan önce de kullanılıyordu. Teze göre Hititler bölgeye geldikten sonra 350-400 yıl bu yazıya kayıtsız kalmışlar, bu yazıyı kullanmamışlardır. Ama neden? Bu tez Hititlerin üçyüz elli dörtyüz yıl, kendi egemen oldukları topraklarda kullanılan bir yazıya niçin kayıtsız kaldıklarını açıklamamakta, açıklayamamaktadır. Kendi topraklarında kullanılan bu yazıya bu kadar kayıtsız kalan ve kullanmayan Hititler, ele geçirdikleri bir ülkede, Babilde çok eskiden , ama ülke ele geçirildiğinde kullanılmayan bir yazı çeşidini ele geçirip hemen kullanmaya başlıyorlar. Ama neden? Bir yazı kullanacaklarsa kendi ülkelerinde kullanılan bir yazıyı değil de, yabancı bir yazıyı niçin tercih etsinler? Dörtyüz yıl yazıyı kullanmamakta direnen Hititler, Babili alır almaz, niçin yazıya ihtiyaç duysunlar? Böyle bir tercihin mantıklı açıklaması yapılamaz. Ancak belge varsa açıklamanın mantıklı olup olmamasının önemi yoktur. Ancak teszi doğrulayan belge de bulunmamaktadır. Eldeki belgeler de bu tezi doğrulamamaktadır. Çünkü Hitit çivi yazısının M.Ö. 1750'lerde kral Anitta döneminde, Neşa'da kullanıldığı biliniyor. Bu tarih bizi Babil'in fethinden yüz yıl öncesine götürüyor. O zaman nasıl bir açıklama yapılmalıdır? Eldeki belgelerle çelişmeden ve tamamen onlara dayanarak, bilim adamlarının görüşlerine değer verilerek, iki türlü açıklama yapabilmek olanaklı görülmektedir. Bu konuda bize, Akurgal Hoca yol gösteriyor. Değerli Hocamıza göre Hint Avrupalılar, "Kafkasya üzerinden Anadolu'ya üçbinli yılların son çeyreğinde girmişler, doğu ve güney doğu Anadolu bölgelerinde uzunca bir süre kaldıktan sonra orta Anadolu'ya yerleşmişlerdir. Anadolu Hint-Avrupalı göçmenlerce birden yapılan saldırı ile değil, tersine çok uzun süren bir tür sızma ile ele geçirilmiştir". Bu saptamalar durumu yeterince aydınlatmaktadır. Hint-Avrupalı halkların iki yüz yıl kadar doğu ve güney doğu Anadolu bölgesinde Hurriler ve diğer Mezopotamya halklarıyla yakın ilişki içerisinde yaşadıkları anlaşılmaktadır. Buralarda yaşarken yavaş yavaş orta Anadolu'ya doğru hareketlenmeye başlamışlardır. Hitit kralı Muvattalinin tartışmalara konu olan duasını da düşünerek , özellikle Nesa halkının Van gölünün batısında, daha önceki dönemlerde yine Kafkasya'dan gelmiş olan Hurri'lerle iç içe yaşamış olmaları olasılığını fazla görüyoruz. 2100'lü yıllardan önce doğu Anadolu'da yaşayan Hititler, birlikte yaşadıkları Hurri'lerden ve hatta yakın ilişkilerde bulundukları aynı yazıyı kullanan "Eski Babil öncesi üçüncü Ur hanedanından" bu yazıyı öğrenmiş olabilirler. Bu yazıyı yanlarında getirerek Kussara'ya gelmiş olmaları büyük olasılıktır. İkinci açıklamayı daha zayıf bir olasılık olarak değerlendiriyoruz. Ancak doğu Anadolu'da yaşayan Hititler, çivi yazısını o sırada öğrenemedilerse, Orta Anadolu'da ilk yerleştikleri Kussara kentinde 1900-1800'lü yıllar civarında da öğrenmiş olabilirler. Bu durumda da yazıyı, Neşa kenti Kussara kralı Pithana tarafından fethedilmeden önce Hurrilerden öğrenmişlerdir. Bilindiği gibi bu çağdaki Hurri yerleşimleri Orta Anadolu'nun içlerine kadar uzanmaktadır. Neşa, Hattuşa gibi kentlerde Hurri dili konuşulmaktadır. İkibinli yıllardaki bir Hurri beyliği olarak kabul edilen Mama kenti Göksun dolaylarına konuşlandırılmaktadır. Mama kentiyle orta Anadolu'daki Hatti beylikleri arasında çok eski ilişkilerin olduğu bilinmektedir. Kussara kenti başka Hurri beylikleriyle de ilişkiye girmiş olabilir. Hititler bu sıralarda, Anadolu'daki Hurri beyliklerinin herhangi birinden bu yazıyı öğrenip kullanmış olabilirler. Böylelikle Neşa'da ve diğer Anadolu kentlerinde kullanılan Asur çivi yazısına niçin itibar etmedikleri de açıklanmış olmaktadır. Bu yazıya itibar etmediler, bu yazı Hititleri etkilemedi. Çünkü Anadolu'ya geldikleri dönemlerde kendileri de çivi yazısını kullanıyorlardı. 8. İLKÇAĞDA ANADOLUDA KONUŞULAN DİLLER ilkçağda Anadolu'da konuşulan dilleri; Hititlerden önce konuşulan diller ve Hititlerden sonra konuşulan diller olarak iki gruba ayırmak mümkün görülmektedir. Hititlerden öne konuşulan üç yerli dil bulunmaktadır: Hatti, Hurri ve Leleg/Pelasg dilleri. Bunlardan Leleg/Pelasg dilinin çok arkaik dönemlerde batı Anadolu'da, Ege adalarında ve Mora yarımadasında konuşulduğu kabul edilmektedir. Bu dil hakkındaki bilgimiz çok azdır. Bu nedenle bu çalışmamızda ayrıca üzerinde durulmayacaktır. Anadolu'da Hititlerden öne yerli olmayan Sümer, Akkad ve Asur dillerinin konuşulduğu anlaşılmaktadır. Bu diller Hititlerden sonra da konuşulmuştur. Bu dillerden Akkad dili Sami dillerinin atasıdır. Sümer, Asur, Hatti ve Hurri dilleri bilim adamlarının "asyanik" dediği ve şimdi ölü sayılan dillerdir. Yine şimdi ölü olan Nesi, Luvi ve Pala dilleri Hititlerin Anadolu'ya gelmesiyle Anadolu'da konuşulmaya başlanmıştır. Bu diller Hint-Avrupa dili olarak kabul edilmektedir e birbirleriyle akraba sayılmaktadır. Sümer, Avur ve Akkad dilleri, Anadolu'da konuşulmakla birlikte Mezopotamya dilleri olduklarından çalışmamızın kapsamı dışındadır. Yerli Hatti ve Hurri dilleri ve yine Anadolu'da konuşulan Luvi, Nesi ve Pala dilleri çok genel bir şekilde incelenmeye çalışılacaktır. Hatti Dili Hatti halkı Anadolu'nun en eski halkı, Hatti dili de en eski dilidir. Bu dilde yazılı belge bulunmadığından, Hatti halkının yazıyı kullanmadığı kabul edilmektedir. Hitit metinleri sayesinde bu halkın kültürü ve dili halkında bazı bilgilere sahip bulunuyoruz. Bu dilin Anadolu dışında bir yerde konuşulmadığı kabul edilmektedir. Aslında bilginlere göre bu dil, Hititler döneminde Anadolu'da da konuşulmamaktadır. Götze bu dilin ikinci binde önemini kaybettiğini, belli tanrıların kültleri dışında konuşulmadığını ileri sürmektedir. Günaltay'a göre, yeni imparatorluk döneminde ölü diller arasındadır. Umar da bu görüşlere katılır. Ancak Akurgal, Hitit'ler döneminde de geniş bir alanda konuşulduğunu kabul eder. Bu dilin geniş şekilde ön-ek kullandığı ve kelime çekimlerinde takının arkaya gelmesi bakımından da Kuzey-Doğu Kafkas dilleri ile benzerlik gösterdiği saptaması yapılmaktadır. İşte bu noktada dilde kullanıldığı saptanan bazı sözcüklerin önemi artmaktadır. Önce halkın adı olan "Hatti" sözcüğü dikkatimizi çekmektedir. Bu sözcükle, Kafkas halkı "Adiğe/Adige" sözcüğü aynı kökten olabilir.* "Hat" kökünden sözcükler, boy ve "klan aile" isimleri olarak Adiğe'ler de halen kullanılmaktadır. Adiğe boyu olarak Hatkoy, kılan aile adı olarak Hatko, Hatuk, Hatukoga ilk akla gelenlerdir. Bu konuda Akurgal, "binu=çocuk, Lebinu=çocuklar, anlamına geliyordu" demektedir. Bu saptamanın önemi şuradadır ki bu sözcük, hem Arapça'da hem de Adığe dillerinde aynı anlamda halen kullanılmaktadır. Arapça'da "bin" erkek çocuğu, "bint ve bintül" ise kız çocuğunu ifade etmektedir. Benzerlik ortadadır. Şimdi bu sözcüğü Adiğe dilinde inceleyelim; Bın=çocuk, sibın=çocuğum, Vubınır=(senin) çocuğun, (xabı) yıbınır=onun çocuğu, sibinhar=çocuklarım, Vubınhar=çocukların, yıbınhar=çocukları... Fakat ilginçlik bununla bitmiyor. Çünkü Neşa/Kaneşa, Hatuşa, Nenaşşa, Zalpa ve Nerik/Nerikka gibi yerleşim merkezleri, Nerik, Kaşku/Kasku, Mezulaş/Mezula gibi tanrı adları ve Kilammar sözcüğü bu kez Aphazca olarak açıklanabilmektedir. Burada asıl ilgimizi çöken sözcük "Nerik" sözcüğüdür. Nerik/Nerikka bir Hitit kentidir. Sözcük Hatticedir. Kentte "Nerik" adında bir tanrıya tapılmaktadır. Bu tanrı Hatti asıllı Hlitit güneş tanrıçası Vuruşemu ile fırtına tanrısının oğludur. Kendisi de fırtına tanrısıdır. Bu tanrıya Van'da Urartu'lar da tapmışlardır. Bu sözcük ilgimizi çekiyor. Çünkü "Nerik" adı, "Narik" biçiminde Abhaz'lar tarafından şahıs adı olarak kullanılmaktadır. Halen Şarkışla'nın Tavladere köyünde bir Aphaz'ın adıdır.*** Sözcük Abhazca birleşik bir kelimedir. Beş bin yıldır hiç değişmeden kullanılması, bu inancın çok güçlü olduğunu gösteren bir kanıt sayılabilir. Aslında sözcüğün aslına tam uygun bir şekilde, şimdi kullanıldığı gibi, "Narik" olarak kullanıldığı da anlaşılmaktadır. Bu konuda smet Zeki Eyuboğlu "Bu tanrının adına Narih, Narik de denir. Sözün sonundaki sessizin (k) mı, (h) mı olduğu kesin değildir" demektedir. Hatti dili ile Nesi/Hitit dili arasında bir köken birliği bulunmadığı anlaşılmaktadır. Hatti dilinden kelimeler Hitit dilinden ekler alarak kullanılmıştır. Hatti dilinin halen kullanılan Abhaz dilinin atası olduğunu saptadığımız Luvi-Pala dili ile, ilişkisi konusunda aynı şeyleri söyleyebilmek mümkün değildir. Hatti dilinden olduğu söylenen kelimelerden bir çoğunun Luvi-Abhaz dili ile kesiştiği, hatta özdeşleştiği söylenebilir. Araştırmanın başından bu yana sunulan belgelere ve uzman görüşlerine dayanarak Hatti dilinin Anadolu'da konuşulan arkaik bir Kafkas dili olduğunu, yine arkaik Kafkas-Abhaz dili olan Luviceye kaynaklık yaptığını ve yerini iki binli yıllardan itibaren, bu dile bakarak tarih sahnesinden çekildiğini söyleyebilmenin mümkün olduğunu düşünmekteyiz. Hurri Dili Hurri halkı Mezopotamya ve güney doğu Anadolu'nun en eski halklarından biridir. Hurri dili Sami dili olmadığı gibi, Hint-Avrupa dili de değildir. Bu dili M.Ö. binli yıllarda Van dolaylarında devlet kuran Urartu halkı da konuşmuştur. Hurri dili ve inançları Hitit'leri çok etkilemiştir. Hititlerde görülen fırtına tanrısı Teşup ile karısı Hepat Hurri kökenli tanrılardır. Hitit başkenti Hattuşa da konuşulan sekiz dilden biri de Hurricedir. Bir çok Hitit kralının Hurrice isimler kullandıkları görülmektedir. Rus bilim adamlarından Diakonoff son yıllarda yaptığı çalışmalarla Hurri dilinin Kafkas dilleriyle akraba olduğunu saptamıştır. Bu bilgine göre Hurri dili, Çeçen-inguş ve Batsbilerin konuştukları Nakh dili ve Abhaz-Adiğe diliyle akrabadır. Diakonoff'un ulaştığı sonucu doğrulayacak bazı ek kanıtlar sunmak istiyoruz. Urartu başkenti Tuş-ba adı, Nakh/Nokhçi (Çeçen) halkının "Tuş" boyunu , Abhazca Tuş-oğlu şeklinde işaret etmektedir. Hurri başkenti Vaşuga-ni/Vaşugani adının Abhaz boyu Aşuwa/Aşuğa ilişkisi görülebilmektedir. Aynı şekilde Hurri ülkesinin Oront/Orontes bölgesindeki Zahi/Zak beyliğinin adı bu kez Adiğeleri işaret etmektedir. Bilindiği üzere Zah/Zak adı, Adiğelerin arkaik isimlerindendir.* Bu ad halen Adiğe boylarından Abzah/Ab-zahların adı olarak yaşamaktadır. Hurri yurdu kapsamında bulunan Nusaybin/Nısa-yıbın adının Hatti dilini de incelerken karşılaştığımız "bın" sözcüğüyle ilişkili Adiğece bileşik bir sözcük olduğu ilk bakışta anlaşılmaktadır. Hurrilerle ilgili sorunlardan biri de, Mitanni dilidir. Birçok bilim adamı, Hurrilerle ilişkili olan Mitannileri, Hint Avrupalı bir halk olarak değerlendirmektedir. Ancak biz bu görüşe katılamadığımızı belirtmek istiyoruz. Elbette ki bu konunun çok detaylı bir şekilde tartışılması gerekmektedir. Fakat böyle bir tartışma bu çalışmanın kapsamını çok aşmaktadır. Bu çalışma kapsamında şu kadarını söyleyelim ki, Mit/a/ anni sözcüğü Abhazca birleşik bir sözcüktür. Bu sözcüğü Mata/anne biçiminde, ailemizin en yaşlısının eşi için**, (kılan ailenin en yaşlı annesi için) mensup olduğumuz aile kullanıyordu. Çocuklar o yaşlı annenin adını bile bilmezlerdi. O hepimizin sevgili, kıymetli büyük annesi Mata-annesiydi. Mitanni krallarını koruyan askerler için kullanılan "Marianni/Mari-anni" adı da, E.Meyer'in zannettiği gibi Mitannilerin Hint-Avrupalı olduklarını gösteren bir kanıt olarak kabul edilemeyeceği gibi, Marianniler Hint-Avrupa dilleri konuşan Abhazca güneş ve ana sözcükleriyle ilişkili bileşik sözcüktür. Asıl ilginç olansa Huri tanrıçası Hepat/Hapat'ın adının Aphaz ve Adiğelerde şahıs adı olarak halen yaşatılmış olmasıdır. Abhazyada "Hapat" adını kullanan bir aile bulunduğu gibi, Uzunyayla'nın Kazancık ve Yahya Bey köylerinde "Habad" adı şahıs adı olarak kullanılmıştır. Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz. Hurri-Mitanni dili arkaik bir Kafkas dilidir. Büyük bir olasılıkla bu dil, Kuzey Doğu Kafkas dilleriyle, kuzey batı Kafkas dillerinin ortak atası, proto Kafkas diliydi. Belki de Hurri halkı proto Çeçen-İnguş dili ve proto Abhaz-Adiğe dili olmak üzere arkaik iki lehçede konuşuyordu. Görünen odur ki, daha işin başındayız. Daha kesin konuşabilmek için daha fazla araştırma yapmamız gerekmektedir. Hitit (Nesa) Dili Hititler Anadoluda tarih sahnesine çıktıkları erken dönemlerde Kayseri yakınlarındaki Nesa/Neşa kentini zaptederek başkent yaptılar. Dillerine de bu nedenle Nesa/Neşa dili denilmektedir. Nesa dilini çözümleyen Hrozny, bu dilin Hint-Avrupa dili olduğunu da saptadı. Ancak bazı bilim adamları baştan beri bu görüşe karşı çıktılar. Çeşitli şekillerde açıklamaya çalıştılar. Bu çalışmaların hepsi de başarısız oldu. Yalnız bu dilin Kafkas etkileri gösterdiğini Hrozny de kabul etti. Bunu da anlamak mümkündür. Çünkü Nesa dili arkaik Kafkas dilleri olduğunu saptadığımız Hatti, Hurri ve Luvi dilleriyle sürekli etkileşim içerisinde bulunmuştur. Bu dille ilgili önemli sorunların bulunduğu görülmektedir. Önce bu dili konuşan halkın adı bilinmemektedir. Neşa/Nesa adı bu halka oturduğu kentten dolayı verilmektedir. Ancak bu kentte de Nesa dili hiçbir zaman çoğunluk dili olarak konuşulmamıştır. Bu kentte Anadolu da konuşulan dillerin tamamı konuşulmaktadır. İşin daha da ilginç olan tarafı Nesa dilinin Anadolu'nun hiçbsir kentinde çoğunluk dili olarak saptanamamasıdır. Gerçekten de Anadolu'nun egemeni olan Nesalılar küçük bir azınlık durumundadırlar. Bütün Nesa/Hitit halkının "birkaç bin kişiden fazla olmadığı" tahmin edilmektedir. Tanrı ve kral adları Hatti ve Hurri kökenli olduğu gibi, yerleşim merkezlerinin çoğunluğu da Luvi dilindendir. Bu adlar Nesa dilinden ek almaktadırlar. Ancak bu dil Hlint-Avrupa asıllı Kussara hanedanının ana dili olduğu, bu hanedana mensup halk ve saray tarafından kullanıldığı, ancak geniş halk kitleleri tarafından konuşulmadığı anlaşılmaktadır. Büyük bir olasılıkla Nesa halkı iki dil kullanmıştır. İki dille konuşmuştur.* Nesa/Kanesaya ve daha sonra Hatuşaya egemen olan Kussaralı hanedan yazışmalarda ve belki de sarayda kendi ana dilini egemenliğinin, üstünlüğünün ve farklılığının simgesi olarak, halkın dilini ise pratik ihtiyaçların doğal sonucu olarak, ama en çok da egemenin hoşgörüsü ve iyi niyeti, halka yakınlaşmanın bir aracı ve onları bir teba olarak benimsemenin bir göstergesi olarak kullanmaktadır. İsmet Zeki Eyuboğlunun saptadığı gibi, bu dil Osmanlıca'ya benzemektedir. "Hititçe'nin durumu bizim Osmanlıca'nınkine benzer. Arapça-Farsça-Türkçe'den Osmanlıca doğmuş. İkisinin de üçlü karışımı bütün açıklığıyla kendini gözlerimize sunuyor... Hitit dili üzerinde yapılacak bir inceleme Sümer-Akad-Asur dilleriyle olan yakınlığını, o dillerden alınan sayısız sözleri serer gözlerimizin önüne. Sonuç olarak, Nesa dilinin Hint-Avrupalı bir dil olduğu saptaması genel kabul görmektedir. Ancak Hint-Avrupa dili olarak kabul edilen, ama böyle olmadığını saptadığımız Luvi diliyle yakın akraba olması, bu dilin ait olduğu ailenin yeniden ve daha ayrıntılı incelenmesini de herhalde gerekli hale getirmektedir. Pala Dili Pala halkının kimliği hakkında fazla bir şey bilinmemektedir. Bu dilde özgün belgeler ele geçirilememiştir. Belki de yazı kullanmıyorlardı. Bu dildeki metinler, Hlitit çivi yazısıyla ve Hititler tarafından yazılmıştır. Bu dilin de Hint-Avrupa ailesinden olduğu belirlenmiştir. Ancak bu saptamalara katılamıyoruz. Bu konuda bilim dünyasına bazı yeni belgeler sunabilecek durumdayız. Önce Pala halkının Abhaz kılan ailesi olarak halen varlığını sürdürdüğünü saptıyoruz. "Pala/Pal" ailesi halen Abhazya'da yaşadığı gibi, Hendek ilçesinin Nüfren köyünde de yaşamaktadır. Bu kanıt tekil bir kanıt olmayıp sunulan e sunulacak olan diğer belgelerle tam bir uyum göstermekte, bu aileyle Pala halkının ilişkisini kanıtlamaktadır. Pala halkıyla birlikte görülen "Tum(m) ana" halkı da Abhazları işaret etmektedir. Bu halk, Tu/mana (büyük mana) şeklinde* Abhaz kral ailelerinden "Maan/Mağan" ailesi olabileceği gibi, Adiğe kılan ailesi "Tuman/Duman" ailesi de olabilir. Belki de iki aile arasında arkaik bir ilişki bulunmaktadır. Konunun bu açıdan da araştırılması gerekir. İşin ilginç yanı Pala ülkesinde Abhazların başka kılan aileleri de görülmektedir. Halen Abhazya'da ve Hendek ilçesi Uzuncaorman köyünde yaşayan "Gasi/Kasi" kılan ailesi "Gas(s)iia/Kassiia" ve "Gasipa/Kasipa" şeklinde halen Abhazya ve Uzunyayla'da yaşayan "Mid/Mıd" kılan ailesi "Midduua" şeklinde , Halen Abhazyada ve Nüfren köyünde yaşayan "Masa" kılan ailesi "Masa" şeklinde , tabletlerde görülmektedir. Bu nedenlerle Pala halkı dilinin Hint-Avrupalı bir dil değil, Luvi diliyle aynı olan arkaik Abhaz dili olduğunu söylemenin mümkün olduğunu düşünüyoruz. Luvi Dili Bilim adamlarına göre Luvi dili de Hint-Avrupa halkının dilidir. Hitit dilinin yakın akrabasıdır. Bu çağda Luvi dilinin bütün güney Anadolu'da konuşulduğu gibi, Truva dahil batı Anadolu'da, Mysia ve Bithyniada, Kuzey Anadolu'nun kuzey-kuzeybatı kesiminde, Pala v Kaska ülkesinde, Samsun-Amasya dolaylarında, Kayseri-Sivas-Niğde merkez olmak üzere bütün orta Anadolu'da, Erzincan, Erzurum ve Harputta konuşulduğu anlaşılmaktadır. Bu geniş coğrafyada rastlanan ve sonunda assa, issa, assos, issos, wanda, anda, anta, anthos, inda, inthos bulunan coğrafi adların bu dilden olduğu kabul edilmektedir. Bilim adamları Luvi dilinin Hint-Avrupa dil ailesinden olup olmadığı konusunu artık tartışmıyorlar. Onlara göre bu dilin Hint-Avrupa dil ailesinden olduğu bilimsel olarak kanıtlanmıştır. Ancak biz yine aynı görüşte değiliz. Bu dilin Aphaz dilinin atası olduğunu kanıtlayacak yeterli kanıtları da bize yine bilim adamları sunuyor. Abhaz halkının etnik kimliğini açıkça belirten Apasa/Abaza Assuwa/Aşşuva ve Apsuwa (Abzu/Abzueni/Abzuia/Abzuua) adları ve bu adın article almamış biçimi Pissuwa tabletlerde okunmaktadır. Bu kentlerin ilkçağda Anadolu'da bulunduğu kanıtlanmaktadır. Ancak nedense, bu adlarla Abhazlar arasındaki ilişkiyi ifade etmek, bilim dünyası için çok zor oldu. Ancak bilim adamları için çok zor olan bu konu, tabletlerde isimleri bulunan halkın çocukları için, elbette ki çok kolaydı. İşte şimdi biz, bilim adamlarının ortaya koydukları bu kanıtları yine bilim adamlarına sunarak, Luvi dilinin arkaik Abhazca olduğunu kanıtlamış olacağız. Tabletlerde okunan ve nerede olduğu tartışılan "Apasa" kenti, "Abaza" halkının öz adıdır. "Apasa/Abaza" kentinin bilim adamları tarafından "Ephes-os/Aphaz" olarak doğru şekilde konuşlandırıldığı düşüncesindeyiz. Çünkü "Ephesos" sözcüğünün sonundaki Helen dilinden olan "os" eki atıldığında geriye Luvi/Lydia dilinden kök sözcük "Ephes" kalır ki, bu sözcük "Aphaz" sözcüğüyle aynıdır. "Ephes" sözcüğü "Aphas/Aphaz" sözcüğünün Helen dilinde kullanılan ve o dile uydurulan bozuk biçimidir. Bilindiği gibi Apasa/Abaza halkının, diğer adı da "Ephes/Aphaz"dır. Aslında bu sözcçük, doğru biçimiyle "Abhas" olarak, iaonia/Yanya'da bir ırmağın da adıdır. Aynı bölgede Aphaz boylarından Assuwa/Aşşuwa'lar da* bir devlet kurmuşlardır. Assuwa/Aşşuwa devletinin başkentinin Sart şehri olduğu sanılmaktadır. Aynı bölgeye "Maionia"da denilmektedir. Bu ad "Meon" ve "Maen" şekillerinde de görülmektedir,. Şüphesiz ki bu şekillerin hepsi de Yunan dilindeki çarpıtılmış şekillerdir. Sözcük Luvi dilindendir. Türk ağzında da "Menye" olarak çağımıza kalmıştır. "Menderes" adı da bu sözcükle ilişkilidir. Büyük bir olasılıkla bu sözcük Abhaz'larda krali aile olarak görülen Maan/Mağan'larla ilişkilidir. "Assuwa/Aşşuwa" adının halkın adı olarak, "Maionia" adının krali ailenin adı olarak kullanıldığı anlaşılmaktadır. Bu bölgede görülen Abhaz kılan ailelerinden biri de "Kos/Koz" ailesidir. "Kos" adı, şimdiki istanköy adasının ilkçağdaki adıdır. Kos'luların daha eski kentlerinin "Astypalaia" olarak adlandırılması, boy ismi olan "As/Aş" sözcüğünün bu yerleşimin başında bulunması, bu adanın Kos/Koz ailesiyle güçlendiren bir kanıt sayılmak gerekir. Ayrıca yine aynı bölgede Maiandros nehri kıyısında bu aileyle ilişkili olabilecek "Koskinia" adı da dikkatimizi çekmektedir. Şimdiki Muğla dolaylarında bulunan Karia/Karıwa halkının adı da büyük bir olasılıkla Abhaz boylarından Açkarıwa/Çıkarıwa'larla ilişkilidir, çünkü bölgedeki coğrafi adlarından bir kısmı Abhazca açıklanabilmektedir. Bölgedeki "İasos" kentinin adı Abhaz Yas/Yaş kılan ailesini hemen akla getirmektedir. İlgimizi çeken bir yerleşim de "Killa" kentidir . Bu sözcük Abhazcadır. Sözcükten de anlaşılacağı gibi kutsal bir yerleşim anlatılmak istenmektedir. Gerçekten de kent Apollo tapım merkezidir. "Kil/Kila" kılan ailesi halen Adığe'ler arasında yaşamaktadır. Psidia'nın adı Abhazcadır. Abhazcada "ölüm ülkesi, ruh yeri" anlamlarına gelmektedir. Bu bölgede bulunan "Side" kentinin Abhaz kılan ailelerinden "Side/Sid" lerin yerleşim yeri olduğu anlaşılmaktadır. Halen Kafkasya'da "Side" adlı bir yerleşim yeri bulunduğu gibi, Sid'lerin Türkiye'deki yaşadıkları köye de Abhaz'lar "Sid Köyü" anlamında "Sid Kıt" demektedirler. Aynı şekilde tabletlerde okunan Luuiia [Luviya, Luvya ] Luuana, Lusa, Lusna , Lykia ve Kilykia adları da, Abhazya'da da krallık yapan "Lov-Luv-Lo-Lu-Li" aileleriyle ilişkili olabilir*. Fakat "Lo/Lov" halkının asıl ülkesi "gümüş ülkesi" olarak adlandırılan "Alybe-Alope-Alobe" dir . Abhaz kılan ailelerinden Atan/Adan ailesinin adı ile, "Adana" kentinin adı arasında bir ilişki var mıdır? Bölgedeki Abhaz yoğunluğu dikkate alındığında, bunun çok güçlü bir olasılık olduğu söylenebilir. Bu olasılığı güçlendiren şimdi burada sayamayacağımız başka belgeler de bulunmaktadır. Anadolu'nun "Mysia" bölgesi de, "Mys/Mız" adından da anlaşılacağı gibi yine Abhaz'ları işaret etmektedir. Bu bölgenin egemeni olarak görülen "Masa" kılan ailesi, daha önce de belirtildiği gibi Abhaz ailesidir. Mysia bölgesindeki "Alazia" kenti de, yine Kafkaslı bir halk olan "Laz" halkını işaret eder**. Bölgenin adı "Alazonia" ve halkı da "Alazonlar" dır . Kıbrıs adasının bu çağlardaki adı olan "Alasia" adının da Laz'larla ilişkili olup olmadığının araştırılması gerekmektedir. Bölgeye yakın bir yerleşim olarak görülen "Lazpa/Laz-pa" adınınsa, Abhazca Lazoğlu anlamında Laz'ları işaret ettiği kesin sayılmalıdır . Son olarak, Helen'ler öncesi dönemde Aigina adasında tapkı gören "Aphaia" adlı ana tanrıça dikkat çekmek istiyoruz. Çünkü bu sözcük, bu biçimiyle tamamen Abhazcadır. "Apha yeri" anlamında bir yerleşimi, ya da "Apha'lı" ve "Apha'sal" anlamında ana tanrıçayı anlatıyor olabilir. Kök sözcük "Apha" ise, Aphazca anlamlı olduğu gibi, bir Aphaz kılanının da adıdır. Belli ki bu kılan ailesi tanrıça Apha ile ilişkilidir***. 9. SONUÇ Sonuç olarak ilkçağda Anadolu'da yaşayan Hurri'lerin Kafkas halkı olduğunun artık kesinleştiği söylenebilir. Aynı şekilde Anadolu'nun en eski halkı olan Hatti'ler de Kafkasya'yla ilişkilidir. Konuştukları dil, Abhaz dilinin atası sayılan Luvi diline kaynaklık yapmıştır. Yukarıda sunulan belgelerden de anlaşılacağı üzere, Luvi halkı Hint-Avrupalı bir halk değildir. Bu Kafkas halkı olup konuşulan dil de Abhazca'nın atasıdır. Tabletlerdeki adları "Lov/Luv" olarak okunan Luvi halkı büyük bir olasılıkla Abhaz'ların krali aileleri olan "Lov/Luv" ailesidir. Aynı şekilde Pala halkı "Pal/Pala" kılan ailesi olarak, "Masa" halkı, "Mas/Masa" kılan ailesi olarak, "Maion" halkı "Maan/Mağan" ailesi olarak, halen Abhaz'lar arasında yaşamaktadırlar. Yine adları tabletlerde okunan Atan/Adan, Aka/Akha, Apha, Tumana/Duman, Kasi/Gasi, Mıd, Sid, Kos/Koz, Kil/Kila, İas/Yas/Yaş, İaion/Yağan/Yawan kılan aileleri de Abhaz-Adığe aileleridir. Abhaz/Abaza halkının adı da Ephes/Aphas/Aphaz olarak, Apasa/Abaza olarak, Assuwa/Aşşuwa ve Apsuwa/Apsua/Pissuwa olarak, açık bir şekilde görülmektedir. Alazia, Alazon, Alazonia, Lazpa adları da, yine Kafkas halkı, Laz'ları işaret etmektedir. Tabletlerde görülen Narik, Hepat, Apha gibi tanrı adlarının Aphaz ve Adığeler tarafından hemen hiç değiştirilmeden, kılan aile ve şahıs adı olarak binlerce yıl yaşatıldığı anlaşılmaktadır. Tabletlerdeki adların yaşayan bir halkla bu kadar uyum göstermesi yalnızca ilginç değil, çok da şaşırtıcıdır. Aslında şaşırtıcı olan, öldüğü kabul edilen Luvi dilinden pek çok sözcüğün ve halk adının halen canlı şekilde yaşadığının kanıtlanmasıdır. Bize göre ulaştığımız sonuçları destekleyen belgeler yeterlidir. Bu belgelerin birbirlerinden soyutlanmadan, birlikte değerlendirilmesi durumunda başka bir şekilde yorumlanabilmesi de mümkün görülmemektedir. Ama elbette ki, bu belgeleri değerlendirmek bilim adamlarının görevidir. Elbette ki, bilim dünyası, sunduğumuz bu belgeleri yeniden inceleyecek, yeniden değerlendirecek, en doğru şekilde yorumlayacaktır. Araştırmacı olarak bize düşen görev de, bu belgeleri bilim dünyasına her gün biraz daha çok sunmaktır. Bunu bir görev olarak kabul ettiğimizi, görevimizi en iyi şekilde yerine getirmek için çaba göstereceğimizi belirtmek isteriz. Ümit Özveri KAYNAKÇA A. Müfid Mansel, Ege ve Yunan Tarihi, T.T.K. yay., Ank., 1998. A. Muhibbe Darga, Eski Anadolu'da Kadın, İ.Ü.E.F. yay., İst., 1976. Adil Alpman, Tarih Araştırmaları Dergisi, 1981-1982, cilt: XVI, D.T.C.F. yay., Ank., 1982 Bilge Umar, Türkiye Halkının İlkçağ Tarih, E.Ü.B.Y.Y.O. yay., İz., 1982. Bilge Umar, İlkçağda Türkiye Halkı, İnkılap yay., İst., 1999. C.W. Ceram, Tanrıların Vatanı Anadolu, Remzi Kitabevi, İst., 1984. Ekrem Akurgal, Anadolu Uygarlıkları, Net yay., İst., 1989. Ekrem Akurgal, Anadolu Kültür Tarihi, Tübitak yay., Ank., 1998. Erhan Akyıldız, Taş Çağından Osmanlı'ya Anadolu, Milliyet yay., 1987. Hayri Ertem, Hitit Devletinin İki Eyaleti: Pala-Tum(m) ana, D.T.C.F. yay., Ank., 1980. Hayri Ertem, Boğazköy Metinlerinde Geçen Coğrafi Adlar Dizini, D.T.C.F. yay., Ank., 1973. İsmet Zeki Eyüboğlu, Tanrı Yaratan Toprak Anadolu, Der yay., İst., 1990. M. Şemseddin Günaltay, Yakın Şark II Anadolu, T.T.K. yay., Ank., 1987. Nezahat Baydur, Kültepe (Kanes) ve Kayseri Tarihi Üzerine Araştırmalar, İ.Ü.E.F. yay., İst., 1970. Ömer Çapar, Tarih Araştırmaları Dergisi, 1981-1982, Cilt: XVI, D.T.C.F. yay., Ank., 1982. Pavel Dolukhanov, Eski Ortadoğu'da Çevre ve Etnik Yapı, İmge Kitabevi, Ank., 1998. Server Tanilli, Yüzyılların Gerçeği ve Mirası, İnsanlık Tarihine Giriş, Say yay., İst., 1998. Strabon, Coğrafya, Anadolu (Kitap: XII, XIII, XIV), Arkeoloji ve Sanat yay. Şamil Mansur, Çeçenler, Sam yay., Ank. Bilge Umar, Türkiye Halkının İlkçağ Tarihi, I. cilt, s. 47. Ekrem Akurgal, Anadolu Uygarlıkları, s. 30. Pavel Dolukhanov, Eski Ortadoğu'da Çevre ve Etnik Yapı, s.485. Akurgal, a.g.e., s.31 M.Şemseddin Günaltay, Yakın Şark II Anadolu, s.343. A.Müfid Mansel, Ege ve YunanTarihi, s.19 Mansel, a.g.e., s.24 Günalatay, a.g.e.s. 342 * Verilen tarih Hurri halkının tabletlerde adının görüldüğü tarihtir. Gerçek yerleşimse çok eskidir. Akurgal'a göre (a.g.e. s.119) M.Ö. 2500, Tanilli'ye göre Akkatlardan ve Asurlulardan da eskidir. Dolukhanov ise M.Ö. 5000. Yıla tarihlemektedir (a.g.e, s.432) Server Tanilli, Yüzyılların Gerçeği ve Mirası, s.121 Akurgal, a.g.e. s.119 Günaltay, a.g.e. s.263-266 Günaltay, a.g.e. s.318 Tanilli, a.g.e. s.158 Nezahat Baydur, Kütepe (Kanes) ve Kayseri Tarihi Üzerine Araştırmalar, s.34 Akurgal, a.g.e. s.46 A. Muhibbe Darga, Eski Anadolu'da Kadın, s.14-15. Baydur, a.g.e. s.49 Mansel, a.g.e. s.27 Dolukhanov, a.g.e. s.309 Dolukhanov, a.g.e. s.310 Dolukhanov, a.g.e. s.316 Dolukhanov, a.g.e. s.308-309 Dolukhanov, a.g.e. s.436 Dolukhanov, a.g.e. s.439 Dolukhanov, a.g.e. s.432 Erhan Akyıldız, Taş Çağından Osmanlı'ya Anadolu, s.64 Bilge Umar, İlkçağda Türkiye Halkı, s.115 Akurgal, a.g.e. s.44 <p< Hayri Ertem, Hitit Devletinin İki Eyaleti: Pala-Tum(m) ana, s.7-38 Umar, a.g.e. s.41 Umar, a.g.e. s.63 Umar, a.g.e. s.81-82 C.W.Ceram, Tanrıların Vatanı Anadolu, s.71-72 Umar, a.g.e. s.47-50-51-57 Akurgal, a.g.e. s.44 Akurgal, a.g.e. s.37-38 Dolukhanov, a.g.e. s.440 Dolukhanov, a.g.e. s.316 Tanilli, a.g.e. s.117 Akurgal, a.g.e. s.105 Akurgal, a.g.e. s.55 Ceram, a.g.e. s.73 Ömer Çapar, Tarih Araştırmaları Dergisi, 1981-1982 Cilt: XIV, 2.388 Akurgal, a.g.e. s.57 Akurgal, a.g.e. s.43 Akurgal, a.g.e. s.42 Ceram, a.g.e. s.72Adil Alpman, Tarih Araştırmaları Dergisi, 1981-1982, cilt:XIV, sayı:25, s.290 Akurgal, a.g.e. s.31 Baydur, a.g.e. s.51 Günaltay, a.g.e. s.172. Umar, a.g.e. s.25 Akurgal, a.g.e. s.31 Günaltay, a.g.e. s.172 Baydur, a.g.e. s.52 * Bu konu ayrıca inecelenecektir. Akurgal, a.g.e. s.31 Hayri Ertem, Boğazköy Metinlerinde Geçen Coğrafya Adları Dizini, s.100 Akurgal, a.g.e. s.31. *** Narik amcaya saygı ve selamlarımı sunuyorum. İsmet Zeki Eyüboğlu, Tanrı Yaratan Toprak Anadolu, s.297. Dolukhanov, a.g.e. s.484-490 Şamil Mansur, Çeçenler, s.40. Günaltay, a.g.e. s.274. * Abhazlar, Adığelere Zakuw/Azakuwa demektedirler. Ekrem Akurgal, Anadolu Kültür Tarihi, s.175. ** Uzunyayla'nın Karacaören köyüNden rahmetli Xan Hacı Abdullah ve eşi rahmetli Mataanne. Günaltay, a.g.e. s.268. Umar, a.g.e. s.30 Ceram, a.g.e. s.82-82. Ceram, a.g.e. s.93. * Göçmen halklar böyle bir sorunsalla hep karşılaşmışlardır. Bugün Kafkasyalı, özellikle Dağıstan'lı bir köylü pazardaki ihtiyaçlarını karşılayabilmek için 2-3 dil bilmek zorundadır. Bu durum Anadolu'da da görülebilmektedir. Benim köyümde benden önceki nesil üç dil konuşuyordu: Abhazca, Adığece ve Türkçe, yazı diliyse Arapçaydı. Eyüboğlu, a.g.e. s.97-116. Umar, a.g.e. s.41 * Bu ailenin Mağan olması daha büyük olasılıktır. Daha sonra "Baş mağan" anlamında Ko-mana/Ko-mağan denilmiş olabilir. Bu aileyle Doğu Roma İmparator ailesi Komnenos'lar arasında bir ilişkinin bulunması güçlü bir olasılıktır. Ertem, Boğazköy Metinlerinde Geçen Coğrafya adlar dizini, s.30, 31, 70, 71. Ertem, Hitit Devleti'nin İki Eyaleti: Pala-Tum(m) ana, s.28 Ertem, a.g.e. s.32. <p< Umar, a.g.e. s.43. Ertem, a.g.e. s.12. Ertem, a.g.e. s.21. Ertem, a.g.e. s.1. Ertem, a.g.e. s.111. * A.M.Mansel, Ege ve Yunan Tarihi, TTK 1947, s.89. Bilge Umar, Türkiye Halkının İlkçağ Tarihi, 1.cilt, s.54. Strabon, Coğrafya, Anadolu (Kitap: 12,13,14,), s.202-212. Strabon, a.g.e. s.134-136. Hayri ertem, Hitit devleti'nin İki Eyaleti: Pala-Tum (m) ana, s.7. Hayri Ertem, Boğazköy Metinlerinde Geçen Coğrafya Adlar Dizin, s.89. * Abhazların son kral ailesi Açha/Çaçba ailesi ile, Lov/Luv ailesi aynı kılan ailesinin iki koludur. Strabon, a.g.e., s.30. Akurgal, a.g.e., s.82. ** Bu sözcükler Abhazca olup baştaki "A" harfi artikeldir. Strabon, a.g.e. s.30-32. Ertem, a.g.e. s.86. *** "Apha" kılan ailesi halen Türkiye'de yaşamamaktadır. Kafkasya'da da bu aileye rastlayamadık. Bilebildiğim kadarıyla ailenin son temsilcisi Deli Şükrü ve Küçük Bekir'le birlikte eşkıyalık yapan Apha Hamza'dır.+''+Ümit Özveri)
Şapsığ Ulusal Rayonu
Karadeniz Kıyıboyu'nda yaşayan Şapsığlar 26-29 Ağustos 1924 tarihinde Tuapse'de yaptıkları IV. kongrede Şapsığ Ulusal Rayonu'nu kurma kararını almışlardı. Bu karar Karadeniz Bölge Yürütme Komitesi Prezidyumunca 30 Ağustos 1924 tarihinde onaylanmıştı. 23 Eylül 1924 tarihinde de karar Kuzey Kafkasya Kray'ı Yürütme Komitesi Küçük Prezidyumunca kabul edilmişti. +''+ Karadeniz Bölge Yürütme Komitesi Prezidyumu'nun kararına göre Şapsığ Ulusal Rayonu'na 10 köy bağlanmıştı ama Rayona bağlı gerçek köy sayısı 8 idi. Bunlar: Karpovka (Kybişevka, şimdiki Aguy köyü), Psibe, Ş'oyuku, Kodeşhap, I ve II. Krasna-Aleksandrovska (şimdiki Kalej ve Lığoth), Neciko ve Şeheçey idi (Rayona girmeyen iki köyün durumuna ilerde değinilecektir). Şapsığ Ulusal Rayonu'nu yönetmek üzere Devrim Komitesi oluşturulmuştu. Bu komitede Aydemir Beğuşe (Başkan), Musa Alale, Yusuf Kadiy, Pegoş Kobl ve Gulyayev (ismi belirtilmiyor) yer alıyorlardı. 17-21 Mart 1926 tarihinde yapılan Şapsığ Uısal Rayonu'na bağlı Köy meclisleri 2. kongresine kadar söz konusu komite yönetme yetkisini elinde bulundurmuştu. Tuapse rayon sınırları içerisinde olmamasına rağmen yönetim merkeziydi. Şapsığ Rayonu Devrim Komitesi Tuapse'de Paris Komünü caddesi No:1'de görev yapıyordu. Şapsığ Ulusal Rayonu'nun kuruluşu sorunlu olmuştu. 1920 yılı Aralık ayında Kuban Karadeniz Ülke Devrim Komitesi, Kuban ve Karadeniz kıyısında yaşayan dağlı halklar için kendi yönetimlerini oluşturma kararı almıştı. 2-8 Mart 1921 tarihinde Krasnodar'da yapılan Kuban Karadeniz Ülkesi Dağlı Halkları II. Kongresinde dağlılara otonomi verilmesi konusu ele alınmış ve Dağlı Yürütme Komitesi seçilmişti. 25 Mayıs 1921 tarihinde, Rusya komünist Partisi RKP (B) Ülke Komitesi Kuban ve Karadeniz dağlılarına otonomi verilmesi ile ilgili söz konusu kongre kararını onayladı. 31 Mayıs 1921 tarihinde Kuban-Karadeniz Ülke Yürütme Komitesince Dağlı Yürütme Komitesi göreve başlatıldı. Dağlı Yürütme Komitesi, Kuban-Karadeniz Yürütme Komitesine bağlı olarak çalışacaktı. 7 Temmuz 1921 tarihinde yapılan Karadeniz Kıyıboyu Şapsığları'nın I. kongresinde yukarıda kurulduğu bildirilen Dağlı Otonom Bölgesi'ne katılma kararı alındı. Dağlı Yürütme Komitesi 1921 yılının kalan ikinci yarısında, Dağlı Otonom Bölgesi'nin oluşturulması için üst makamlara yapılacak önerileri hazırladı. Bu bağlamda 19 Eylül 1921 tarihinde yaptığı toplantıda, Tuapse Rayon Yürütme Komitesi'nin bu rayona bağlı olup Şapsığ yerleşim yeri olan Krasna-Aleksandrovska nahiyesinin nayondan çıkarılıp Dağlı Yürütme Komitesi'ne bağlanması ile ilgili önerisini görüştü. Tuapse Rayonu'na bağlı Şapsığ köylerinin bu rayondan çıkarılıp ayrı bir rayon yapılması Merkeze önerildi. Kuban-Karadeniz Ülke Sovyetlerinin 7-10 Aralık 1921 tarihinde yapılan üçüncü kongresinde dağlılara otonomi verilmesi konusu ele alındı. Kurulacak olan otonom bölgeye Krasnodar ve Maykop yöresi ile Tuapse Rayonunda bulunan Adığe yerleşiminin bağlanması kararlaştırıldı. Üçüncü Kongre Yürütme Komitesi'ne Kuban ve Karadeniz kıyı boyunda yaşayan dağlıları kapsayacak şekilde otonom bölgeyi kurma görevi verdi. Söz konusu otonom bölgede o tarihte 100 bin Adığe ve 25 bin Rus yaşıyordu. Üçüncü kongre çalışmalarında Sapsığ delegeleri de yer almışlardı. Adığelere otonom bölge verilmesi konusu 1922 yılının ilk yarısında, Kuban-Karadeniz Ülke Yürütme Komitesinde, RSSFC'nin Halk Komiserliğinde ve Rusya Merkez Yürütme Komitesinde ele alındı. 26 Ocak 1922 tarihinde Halk Komiserliğinde yapılan toplantıda,sadece Kuban yöresi Adığelerini kapsayacak şekilde 'Çerkes Otonom Bölgesi' kurulması kararı alınmıştır. Son kararı verecek olan Rusya Merkez Yürütme Komitesi'ydi ama onun vereceği kararda artık belli oluyordu. Konu Halk Komiserliğince bu şekilde karara bağlandıktan sonra, Tupse Rayon Yürütme Komitesi Başkanı'nın da hazır bulunduğu Kuban Karadeniz Ülke Komitesi Prezedyumu'nun toplantısı 17 mart 1922 tarihinde yapıldı. Bu toplantıda Krasna-Aleksandrovska köylerinin talepleri görüşüldü. Bu köyler Çerkes Otonom Bölgesi'ne katılmak istemiyorlar, Tupse Rayonu'nda kalmak istiyorlardı. Prezedyum, Dağlı Yürütme Komitesi'nin "Köylülerin taleplerini dikkate almadığı, yanlış uygulamalar yaptığına ve insanların kişisel haklarına zarar verdiğine" karar vermişti. 27 Temmuz 1922 tarihinde, Rusya Merkez Yürütme Komitesi Adığe Otonom Bölgesi'nin kuruluşunu onayladı. Şapsığlar otonom bölgeye dahil edilmemişlerdi ve buna gerekçe olara da Kuban Adığelerine olan uzaklıkları gösterilmişti. Konuyu görüşmek üzere III. Şapsığ Kongresi toplandı. Şapsığların Adığe Otonom Bölgesi'ne alınmama kararını kabul etmediklerini dile getirdiler. Bir önceki kongrenin vermiş olduğu Adığe Otonom Bölgesi'ne girilmesi ile ilgili kararı kaldırdılar. Şapsığ Otonom Cumhuriyeti kurma kararı verdiler. Bu kongrenin başkanlığını Musa Alale, sekreterliğini de Yusuf Neğuç yapmıştı. Kongreye katılan delegelere Yusuf Neğuç şöyle hitap etmişti: "RSSFC anayasasına göre her halka kendini yönetme hakkı tanınmıştır. Bu hakkı Şapsığlar da kullanmalıdır. Ben Şapsığ Sovyet Cumhuriyeti'nin kurulmasını uygun buluyorum". Yusuf Neğuç'un şu önerisi de kongre kayıtlarına geçmiş bulunmaktadır: Şapsığ Sovyet Cumhuriyeti RSSFC'ne katılır. Bu kongrede seçilecek olan yürütme kurulu tarafından idare edilir. Şapsığ Sovyet Cumhuriyeti'ne Tuapse ve Soçi Bölgesi, Pşad nehrinin doğusuna kadar olan bölge dahildir. O zamanlar bu bölgede 50 bin kişi yaşamakta idi. Şapsığ Cumhuriyeti'nin kanun yapma yetkisi vardır. Şapsığ Cumhuriyeti dış işleri hariç, askeri, mali, adli, eğitim ve içişlerinde kendi kendini yönetir. Şapsığ Cumhuriyeti'nin sınırları içerisinde kalan şehirler, demiryolları, limanlar, tarım arazileri, ormanlar ve dağlar Şapsığ Cumhuriyeti'nin malıdır. Zorla topraklarından sürülmüş olan Şapsığlar Cumhuriyet'te yaşayanlarla aynı haklara sahip olmalıdırlar. Şapsığ Cumhuriyeti'nde yaşayan diğer Şapsığ olmayan halkların da bu cumhuriyette kalma ve yaşama hakları vardır. RSSFC'nin merkezi organları Şapsığ Cumhuriyeti'ni kabul ettikten sonra yapılacak anlaşma şartlarına göre Şapsığ Cumhuriyeti Federasyonu'na katılır. Şapsığ Cumhuriyeti Yürütme Komitesi Başkanlığına Cambolet Neğuç, sekreterliğine de Abdul Tleç'ese seçilmişlerdi. Kongre tarafından alınan bu kararın pratiğe geçirilmesi görevi Yusuf Neğuç ile Ali Neğuç'a verilmişti. O tarihlerde Şapsığlar aldıkları bu kararın uygulamaya geçirilebileceğinden hiç şüphe etmiyorlardı. Şapsığ Cumhuriyeti kurulması ile ilgili haber duyulduktan sonra cumhuriyet karşıtı propagandalar da hız kazanmıştı. Şapsığların kendilerine ait ayrı bir yönetim oluşturmalarının kendilerine bir yarar getirmeyeceğine halk ikna edilmeye çalışılıyordu. Halkın sayıca az ve fakir olması nedeniyle kurulacak ayrı bir yönetimin sadece zarar getireceği söylentileri yayılıyordu. Kurulacak yönetimin vergi yükü altında ezileceği, Sovyet düzeninin desteği olmadan Şapsığların kendi başlarına yaşayamayacakları anlatılıyordu. 1923'lü yıllara gelindiğinde birçok Şapsığ otonomiden vazgeçmişti. Yönetim Şapsığların ekonomik durumunu düzeltmek için bir tedbir almıyordu. 1922-23'lü yıllarda Şapsığlar yönetim kademelerine defalarca başvurup köylerinin tarımsal alanlarının genişletilmesini talep etmişlerdi. 1924 Şubatına kadar yöneticiler bu taleplere eğilmemişlerdi. Köylerin, yolu, okulu ve hastanesi yoktu. Onlar ticari kooperatiflere de dahil edilmemişlerdi. Şapsığların ayrı yönetimleri olmasına karşı harekete halk fazlaca itibar etmiyordu. Halk otonom idareden, ulusun varlığını koruması, yaşam koşullarının düzeltilmesi, özgürlük ve kendi kendilerini yönetme haklarını sağlayacağını umut ediyordu. Tuapse Rayonundan çıkılıp ayrı bir Şapsığ yönetimi oluşturulması fikrine en çok Hacok ve Thağepş köyleri karşı çıkıyorlardı. 1923 yılı sonu itibariyle onların bu görüşleri daha da kesinlik kazanmıştı. Bu köylerin temsilcileri 1924 Şubat başlarında Moskova'ya gitmekte olan Yusuf Neğuç'a bu görüşlerini bir kez daha bildirmişlerdi. 1924 Şubat başlarında Yusuf Neğuç Moskova'da Halk Komiserliği toplantısına katıldı. Toplantıda III. Şapsığ Kongresi'nin karaları ele alındı. 23 Şubat 1924 tarihinde Yusuf Neğuç'un Şapsığ Otonom Cumhuriyeti ile ilgili önerisi şu şekilde akrara bağlanmıştı: "Şapsığ halkına otonomi verilmesine imkan bulunduğu kabul edilmiş ve bu konuda komisyona çalışmalarda bulunma görevi verilmiştir". Bu karar çıkmadan önce 7 Şubat 1924 tarihinde Kuban Karadeniz Ülke Yürütme Komitesi Prezidyumu'nda Şapsığ konusu ele alınmıştı. Konunun burada ele alınmasının nedeni Şapsığların kötü yaşam koşulları ve onlara yardım edilmesi gereğiydi. Toplantıda köylere yeni tarım ve orman arazisi ile bedelsiz meralar verilmesi kararı alınmıştı. Köy yollarının yapımı için plan yapılacaktı. Okulların dereceleri yükseltilecek ve ihtiyaçlarının karşılanması için kaynak sağlanacaktı. Köylerde hastaneler açılacaktı. Köyler Ticari Kooperatifler Birliğine dahil edileceklerdi. Prezidyum'da "Şapsığların ihtiyaçlarının belirlenmesi ve onlara yardımda bulunulması için alınacak önlemler" görüşülüp karar bağlanmak üzere Şapsığ Kongresi'nin toplanması kararı da alındı. Prezidyum'da Şapsığ otonomisi konusu ele alınmamıştı. Yusuf Neğuç Moskova'dan geldikten kısa bir süre sonra Türk ajanı olduğu gerekçesiyle kardeşi Ali ile birlikte tutuklandı ve Sibirya'ya gönderildi. Şapsığlar onları hiçbir zaman unutmadılar. Serbest bırakılmaları herkesin dileğiydi. Şeheçey köylüleri 1925 Eylül ayında Şapsığ Rayonu Devrim Komitesi'ne verdikleri dilekçede şöyle diyorlardı: "Şapsığ halkının bu önemli gününde (Şapsığ Rayonu'nun 1. Kuruluş yılı kastediliyor) Şapsığların kendilerine ait yönetimlerinin olması için büyük mücadeleler yürüten ve sevgili vatanlarından sürülmüş bulunan Yusuf Neğuç'u hatırlamadan geçemeyiz. Onun serbest bırakılması için yüksek yönetim organlarına başvurmanızı rica ediyoruz". Yusuf Neğuç'un tutuklanması olayı kanaatimce, Tuapse Rayonu'ndan çıkılmasına karşı onlar da "otonomi" istemenin tehlikeleri konusundaki düşüncelerini pekiştirmelerine neden olmuştur. IV. Şapsığ Kongresi'nin hazırlıkları yapılırken, Şapsığları 10 köy olarak ayrı bir rayon oluşturmaları görüşü ağırlık kazanmaya başlamıştı. Bu çözüm şekli Yusuf Neğuç'un III. Kongrede kabul edilen önerisine ve buna istinaden 23 Şubat 1924'te Halk Komiserliğinde alınan karara uygun düşmüyordu. O zamanki belgelerden anlaşıldığına göre devlet organları da tam olarak bu çelişkinin farkındaydılar. Bu organlar ilk günlerden itibaren Şapsığ Rayonu'nun ekonomik yönden hiçbir dayanağı olmadığını görmüşlerdi. 26 Ağustos 1924 tarihinde IV. Şapsığ Kongresi'nin başlaması gerekiyordu. Şapsığ Rayonu fikrine karşı olan köyler bu konunu ele alınacağı bir kongreni yapılmasına karşı çıkıyorlardı ve bu kongreye delege göndermeme kararı almışlardı. Ancak kongrede köyleri işleyeceği toprak konusu da ele alınacağından göndermeleri gereken altı delegeden ikisini gönderdiler. Birkaç kişi de misafir olarak katıldılar. Hacok ve Thağepç köyleri temsilcileri Şapsığ köylerinin Tuapse Rayon'nundan çıkarak ayrı bir rayon oluşturulması fikrine karşı çıktılar ve bu yüzden de kongreyi terk ettiler. IV. kongreden Şapsığ Royonu kurulmasına dair karar çıkınca Hacok ve Thağepçe köylüleri toplanarak bu rayona katılmayacaklarını ve yönetimin kararlarına uymayacaklarını açıkladılar. Krasna-Aleksandrovska köy Sovyeti'ni de Şapsığ Rayonu Devrim Komitesi'nin emirlerine uymaması için uyardılar. Bu köylari ivedi olarak Şapsığ yönetimini kabul etmelerine dair Şapsığ ve Tuapse Rayon yönetimlerinin ortaklaşa aldıkları karar da bir işe yaramadı. Böyle bir kararı Karadeniz Bölge Yürütme Komitesi de almıştı. Söz konusu iki köyün yöneticilerinin de içinde yer aldıkları Krasna Aleksandrovska Köy Sovyeti, kendilerine uygulanan baskılara cevap olarak Krasna Alesandrovska'nın adını Lığoth Ptlıj (Kızıl Lığoth) Boji Vadisi'nin ismini de Thağepş olarak değiştirdiklerini Şapsığ Rayon yönetimine bildirdiler. Karadeniz Bölge Yürütme Ko-mitesi'nin de haklarında almış olduğu kararı haksız bularak Moskova'ya itiraz dilekçesi göndermeye karar verdiler. Köylüler haklı olduklarına ve isteklerinin yerine getirileceğine inanıyorlardı. Yeni sovyet düzeninin kendilerine istedikleri yönetimi seçme hakkı verdiğine inanıyor ve bu yüzden de Şapsığ Rayonu'na girip girmeme hakkının kendilerin ait olduğunu kabul ediyorlardı. 1922 yılı Mart ayında bölge yönetiminin Dağlı Yürütme Komitesi hakkında yapmış oldukları şikayette kendilerini haklı çıkardığını da bildiklerinden yine böyle bir sonuç elde edebilmeyi umuyor-lardı. 1924 yılı Ekim ayında Karadeniz Bölge Yürütme Kurulu ve Kuzey-Kafkasya Ülke Yürütme Kurulunca sorunu çözmek üzere ortak bir komisyon görevlendirildi. Komisyon görüşmelerde bulunmak üzere Krasna-Aleksandrovska Köy Sovyetine geldi. Komisyon üyeelri köy yöneticileri ile ayrı bir görüşme yapamadılar ancak 85 kişinin katıldığı genel bir toplantı yapıldı toplantıda komisyon tarafından Şapsığlara ayrı bir yönetim verilmesinin önemini vurgulayan konuşmalar yapıldı. Şapsığ Rayonu'nun sağlayacağı yararlar, bu yönetimin sosyo ekonomik problemleri çözebileceği, sovyet düzeninin rayon yönetimine her türlü destek ve yardımda bulunacağı anlatıldı. Toplantıda konuşan köylülerin tamamı ise Şapsığ Otonom Cumhuriyeti kurulması için ajitasyon çalışmaları yapılırken resmi organları bunun olmazlığı ile ilgili takındıkları karşı tavırların aynısı ile yüz yüze olduklarını söylediler. Sovyet düzeninin Şapsığ Ryonu'na ekonomik yardımda bulunacağına inanmadıklarını, Tuapse Rayonu'nda kaldıkları takdirde kendilerinin de Ruslar gibi yardımlardan yararlanacaklarını dile getirdiler. Şapsığ Rayonu yöneticilerinin Türk ajanlarıyla (Yusuf Neğuç kastediliyor) ilişkili oldukları yönündeki resmi makamlarda oluşmuş kanının da Rayon halkına zarar vereceğini söyleyenler de oldu. Komisyon üyeleri konuşmacılarca öne sürülen iddiaların gerçek olmadığına köylüleri iknaya çalıştılar. Köy Sovyeti'nin aldığı rayona girmeme kararını kabul etmemeleri için köylüleri sıkı sıkıya uyardılar. Aksi takdirde başka tedbirler alınabileceğini de hatırlattılar. Tüm bunlara rağmen köylüler, Moskova'ya gönderdikleri dilekçe cevabı gelinceye kadar rayona katılmama konusunda aldıkları kararı değiştirmeme kararı aldılar. Komisyon tarafından yürütülen çalışmaları sonucuna dayanılarak Karadeniz Bölge Yürütme Komitesince konu ile ilgili bir karar alındı. Bu kararda sorunun çözümü için köylülere 7 gün süre verildiği, bu süre içerisinde verilen karar uygulanmazsa köy sovyetinin dağıtılacağı, üyelerinin mahkemeye verileceği ve üç kişilik yeni bir yönetimin oluşturulacağı belirtiliyordu. Adığe Otonom Bölgesi, Şapsığ Otonom Cumhuriyeti, Şapsığ Rayonu gibi her türlü ulusal yönetim şekline köylüler uzun süre neden karşı çıkmışlardı? Ekonomik yönden en fazla öne sürülen gerekçe toprak sorununun çözümlenmemiş olması ve Şapsığ köylerindeki toprak azlığıydı. Komisyon üyeleri bu sorunu ayrı bir rayon olma görüşünden yana veya karşı olanların görüşleriyle ilişkilendiriyorlardı. Ayrı bir rayon olunmasına karşı olanlar, yönetimleri ile Rusya'dan ayrıldıkları takdirde devletin kendilerin ilgi göstermeyeceğini varsayıyorlardı. Komisyon tarafından hazırlanan raporda belirtildiğine göre, Şapsığ Rayonu kurulduğundan itibaren iki aylık süre içerisinde halkın yaşamını düzeltmek için bir şey yapılmamıştı. Toprağın adaletli bir biçimde dağıtılması için çalışılmamıştı. Bu amaçla Şapsığ Rayonu yönetimine gönderilmesi gereken maddi kaynak girmemişti. Toprak sorununun çözümünde Şapsığ Rayon yönetimine yer verilmiyordu. Tüm bu sorunların çözümünden sorumlu olacak kişi de Karadeniz Bölge yönetimince belirlenmemişti. Yolların yapımı konusunda bir ilerleme sağlanamamıştı. Rayonun Ticari Kooperatifler Birliğine alınmaması için çalışma yapıl-mamıştı. Okulların ancak 1 Kasım tarihinde açılabilmesi düşünülüyordu ve öğretmenlerin hepsi Rustu. (Sadece Aguy'de ikinci öğretmen Adığeydi) Şapsığların orman ve meralardan yararlanma hakkı yoktu. Yine komisyon raporuna göre köyleri ulusal rayona girmemelerinin bir nedeni de Yusuf Neğuç ve onu destekleyenlerin Türk ajanı gibi görülmelerinden dolayı Rus halkının kendilerine karşı olan tutumlarının değişmesinden korkmalarıydı. Kanaatimize göre Komisyon tarafından tespit edilen bu sorunların dışında köylülerin tutumunu etkileyen başka nedenler de vardı. Kafkas savaşlarının üzerinden 60 yıl gibi bir süre geçmişse de köylerde hala bu savaşların yol açtığı güçlükleri görmüş insanlar vardı. Onlar halkın büyük çoğunluğuna çarlık yönetimince vatanın terk ettirilmiş olduğunu biliyorlardı. İçlerinden bazıları ormanlarda saklanarak birkaç yıllarını geçirmişlerdi. Rusya yönetiminin kendilerine reva gördüğü bu ağır, kötü yaşam koşulları nedeniyle Adığeler Ruslardan uzak durmaya çalışıyorlardı. Onlar tarafından başlatılan her işe karışmamaya özen gösteriyorlardı. Politik olaylara, devrim mücadelelerine karışmak istemiyorlardı. Ne yaparlarsa yapsınlar suçlanacaklarından korkuyorlardı. Sovyet düzeni kurulurken ve Kubandaki iç savaş yıllarında politikadan pek fazla anlamayan kimi Adığeler, Kızıllar-beyazlar arasındaki savaşa düşmüşlerdi. Bu yüzden de büyük zarara uğramışlardı. 1918 yılında Kızıllar Adığe köylerini yakıp insanlarını katletmişlerdi. O zamanlar Sapsığlar gelecek üzerine dilek yapacakları vakit şöyle derlerdi: "Köylerimizde barış içinde kanunlara uyarak yaşayalım. Başka halklara bir zarar vermeyelim. Ancak böyle yaparsak rahat ve güvenli oluruz. Kimseye uymayalım kendimizi sakınalım." Bu sözleri iyi yaşam umudu ile söylemişlerdi. Kyaşam savaşları,kendi topraklarında özgür olmadan yaşamak,kendilerine uymayan yaşam tarzlarına zorlanmak demekti. Söz konusu Hazok ve Thağepeş köyleri topraklarından sürüldükten sonra Kuban yöresinde hiçbir hakka sahip olmadan yaşamışlardı. Thağepeş köyü 1870 yılında, vatandan sürülmüş olanlarla bağlantılı oldukları gerekçesiyle yeniden sürülmüşlerdi. Sonradan her iki köye de topraklarına dönüş hakkı tanınmıştır. Yeni düzeni Sapsığlar da diğer Adığeler gibi iyi şeyler umut ederek karşılamışlardı. Çünkü bu düzen, onlara her türlü felaketi getiren çarlığı ortadan kaldırmıştı. Herkese eşit haklar vade diyordu. Bu yüzden sovyet düzenine destek oluyorlardı. Bu düzende barış olacağını, diğer halklarla eşit olacaklarını, toprağı işleyebileceklerini, vatanlarına iş yapma imkanlarına sahip olarak yaşayacaklarını umut ediyorlardı. Daha özgür bir yaşamları olacağına inanıyorlardı. Ancak devlet organlarınca her şey istedikleri gibi çözümlenmiyordu. Özellikle Sapsığların her isteğine devlet hayır diyordu. Otonomi elde edip kalkınmak, ilerlemek istemelerini boşa çıkarmak için yapılanlar az değildi. Yerel devlet organları Sapsığların Adığe Otonom bölgesine girmelerini veya Sapsığ Cumhuriyeti kurmalarını istemiyordu. Bu şartlar altında Hacok ve Thağepeş köylüleri Şapsığlarla yönetim ve Rusların arasının bozulmaması için her türlü ulusal yönetime karşı çıkıyorlardı. Bu nedenlerden dolayı Sapsığ Rayonu'na girmemek için çaba gösteriyorlardı. Toplantının üzerinden fazlaca zaman geçmeden rayona karşı direnen köy yöneticileri tutuklandılar. Tehu Çilezeha, Bevlet Lithuş, İbrahim Heşh, Biram Şıj, Gerb Hace tutuklanan köy yöneticileriydi. Toplu cezalandırılmaktan korkan köylüler 16 Kasım 1924 tarihinde yapılan Sapsığ Rayonu Köy Sovyetleri'nin I. kongresinde rayona katılmayı kabul ettiklerini bildirdiler. Kongreye katılanlar tutuklanan köy yöneticilerinin serbest bırakılması için Rayon yönetimine baş vurdular. Kongreye katılanlar köylerde toprağın adil bir şekilde dağılımı ve okulların ihtiyaçlarının karşılanması için Karadeniz Bölge Yürütme Komitesi'ne de ricada bulundular. 1925 yılında Sapsığ Rayonu'na şu beş köy sovyeti dahildi: Karpovska, Psevuşho, Kiçmayska, Krasna-Aleksandrovska, Karmir-Astahovska. Rayonda toplam 3396 Sapsığ ve 334 Rus olmak üzere 3730 kişi yaşıyordu. Toplam 14 yerleşim yerine sahipti. 1930 yılı temmuz ayında Sapsığ Rayonu'nun merkezi (Sapsığlar istemeseler de) Tuapse'den 2. Krasna-Aleksandrovska'ya (Kalej) alınmıştı. 1930 yılı ekim ayında ise rayon merkezi Sovyet Kuace kasabasına getirildi. Tuapse Rayon'undan çıkılması ile tüm ulaşım yollarından istifade edilemez hale gelinmesi Sapsığ Rayonu'nun gelişimini çok olumsuz etkilemişti. 1925 yılında Karadeniz Bölge Yürütme Komitesi ve Tuapse Rayon yönetimince Sapsığ Rayon yönetimi ve ona bağlı köy sovyetlerinin çalışmaları denetlenerek hazırlanan raporda şöyle denmektedir. "Sapsığ Rayonu, Sapsığ halkının yaşadığı belli sınırları ve toprak bütünlüğü olan bir bölge değildir. Tuapse Rayonu toprakları rayonu birkaç yerden bölmektedir. Rayon yönetimi köylerin ihtiyaçlarını karşılayacak imkanlardan yoksundur. Bu nedenle köyler kendi imkanları ile yaşamak zorunda kalmaktadırlar". Yine bu raporda belirtildiğine göre, rayon bölgesindeki yerleşim yerlerinin nehir kıyılarında ve ana yollardan uzakta olmaları nedeniyle kent merkezleri ve pazarlarla bağlantı kurmaları güçleşmektedir. Bu nedenle köyler merkezden kopmaktadır ve ekonomik gelişme gösterememektedirler. Rapora göre ekonomik sıkıntıların diğer bir nedeni de tarımsal arazilerin azlığıdır. 23Şubat 1924' te Ülke Toprak İşleri Dairesi Orman yönetimine Sasığlara yardımcı olmaları için talimat veriyorsa da bundan da bir sonuç çıkmıyordu. Toprağın adil bir şekilde düzenlenmesi IV. Sapsığ kongresinde ele alınmıştı. Toprak dağıtımı ile ilgili hazırlanan projede kişi başına 1 desyatin olmak üzere 3424 desyatin toprak verilmesi isteniyordu. 1926 yılı Şubat ayında köy sovyetleri yeniden seçilmişlerdi. 17-23 Mart 1926 tarihinde de Şapsığ Rayonu Köy sovyetlerinin II. kongresi yapıldı. Rayon Yönetim Başkanlığına Murat Huşt seçildi. Rayon tarihindeki bir önemli olay da şuydu. Mayıs 1926'da Rayon Yönetimi Karadeniz Bölge Yürütme Komitesi'ne başvurarak Tiflis'ten getirilip Adığe müzesine konmuş olan Şapsığ Bayrağı'nın kendilerine teslim edilmesini istemişlerdi. Çok eski ve yıpranmış durumdaki bu tarihi bayrak onarılmış olup bugün Adığey Devlet Müzesinde layık olduğu gibi korunmaktadır. Şapsığ Rayonu toprakları bölünmüşlüğü 1934 yılında giderilmişti. Bunun için Tuapse Rayonuna bağlı Lazarevsk kasabası Şapsığ rayonuna bağlanmış, rayon merkezi buraya alınmıştı. Böylelikle Şapsığ Rayonu'nun toprakları deniz, kara, demiryoluna ulaşmıştı. Lazarevsk kasabasının Şapsığ Rayonu'na alınması ile rayon toprakları genişlemiş ancak rayonda Şapsığların nüfus oranları düşmüştü. 1935 yılında Tuapse Rayonu'nun dağıtılmasıyla bu rayona bağlı olup çeşitli milliyetlerin yaşadıkları Makopsinske köyü de Şapsığ Rayonu'na bağlanmıştı. 1940 yılında ise Tuapse Rayonu'nun yeniden kurulmasıyla Şapsığ Rayonu'nda bulunan Şapsığ köylerinden Kubişevske ve Psibinske Tuapse Rayonu'na bağlandılar. 1942 yılı itiberiyle Şapsığ Rayonu'nun toprakları 1.500 km. kare idi. 4 bini Adığe olmak üzere 17.500 kişi yaşıyordu. 1943 yılında Komünist Partisi'nin Şapsığ Rayon Komitesine rayonun adının Lazarevsk Rayonu olarak değiştirilmesi görüşüldü. Bu toplantıda sadece iki kişi ( Komsomol Gençlik Örgütü Rayon Sekreteri M.P.Huşt ile Rayon Toprak İşleri Başkanı A.M.Hleças) bu görüşe karşı oy kullandılar. 24 Mayıs 1945 tarihinde Şapsığ Rayonu'nun adının Lazarevsk Rayonu olarak değiştirildiğine dair RSSCF Yüksek Sovyeti Prezidyumu'nun kararı yayınlandı. [ Türkçeye çeviren: İbrahim Çetao. ]+''+Tamar Polovinkin
Xabze Üzerine
Kavram, kapsam ve ilkeler Türkçe'de "gelenek" kavramı genellikle "gelenek ve görenek", "örf, adet", "an'âne", "töre", "görgü kuralları" gibi deyimlerle ifade edilir. Ahlak kurallarıyla birlikte bütün bu deyimlerle ifade edilen kavramlar, toplumu düzenleyen geleneksel kurallar kapsamında değerlendirilebilir. "Din kuralları" ile "Hukuk kuralları" da toplumu düzenleyen diğer iki temel kural grubudur. +''+ Geleneksel kurallar içinde yer alan kurallar nispeten farklı olmakla birlikte bu farklar çok belirgin ve kesin değildir. Görgü kuralları : İnsan ilişkilerinde uyulması hoş olan nezaket ve saygı kurallarıdır. Bu kurallara uyanlar nazik veya kibar insan olarak takdir edilirken uymayanlar ise "kaba" ya da, argo deyişle, "kıro" gibi olumsuz nitelemelerle dışlanırlar. Görenek : Daha çok iş ve meslek yaşamında bir şeyi eskiden beri görüldüğü şekilde yapma alışkanlığıdır. Uyulması uyan kişiye bir takım kolaylıklar sağlarken, teknoloji gelişimi açısından da geciktirici , olumsuz rol oynayabilir. Gelenek : Daha çok sözlü kültür alanında olup, uzun süreden beri kuşaktan kuşağa aktarılan mitolojik ve tarihsel olaylar, öyküler öğretiler toplumsal alışkanlık ve yapış-ediş-lerdir. Aynı geleneksel değerleri paylaşan insanlar aynı şeylerden aynı biçimde haz alırlar ve kendilerini birbirleriyle daha yakın hissederler. Bunlara an'âne de denir. Adet: Toplumda aynı şekilde yapılagelen davranışlar, uyulması gereken davranış kuralları olup, öncekilere göre daha etkilidir. Adetlere uymayanlar ayıplama, kınama gibi geleneksel yaptırımlarla karşılaşabilirler. Adet ile Töre aşağı yukarı aynı değerdedir. Töre bir toplumda benimsenmiş toplumsal alışkanlık ve uygulamalar bütünü demektir. Her ne kadar genellikle örf-adet biçiminde söyleniyor olsa da örf kavramı, adetten daha önemli kurallar içermekte olup, yaptırımlarda daha etkilidir. Hatta örf kuralları yerine göre hukuk kurallarına dönüşebilir, veya kaynaklık edebilir veya hukukun referans kabul ettiği somut bir dayanak oluşturabilir. Ahlak kuralları ise iyi veya kötü biçiminde değerlendirilebilen insan davranışlarına ilişkin olup, manevi boyutu da olan, toplumun daha önemli saydığı davranış kural ve kalıplarını ifade eder. Sosyoloji bilimi bu kavramlar arasında daha belirgin sınırlar buluyorsa da sosyolog olmayanlar için sınırlar o kadar belirgin değildir. Din kuralları genel olarak Tanrısal kökenli ve inanç temeline dayanması ile ayrılır. Hukuk kuralları ise yetkili yasa koyucu otoriteler tarafından oluşturulan aynı yolla değiştirilebilen veya yürürlükten kaldırılabilen pozitif kurallardır. Çerkes kültürü içinde "geleneklerimiz" denildiği vakit (din kuralları dışında)bütün bu kurallar ve kavramlar ifade edilmiş olur. Esasen hepsinin amacı insanı ve toplumu daha iyiye daha güzele götürmek, birey ve toplumun huzur ve güvenini sağlayacak mutlu bir dünya ve yaşam kurmak ve bunu korumaktır. Adıge gelenekleri, geniş kapsamlıdır Görgü kurallarından hukuk kurallarına kadar bütün toplumsal davranış kurallarını içerir. Neredeyse İslam dini gibi, doğum öncesinden ölüm sonrasına kadar insan yaşamının ve toplum ilişkilerinin her evresini kapsar. Toplumsal yaşam pratiği içinde doğa-insan, insan toplum ilişkileri çerçevesinde kendiliğinden oluşan, tam anlamıyla "geleneksel" boyutu ve kesimi olduğu için, doğrudan demokrasi ilkeleri çerçevesinde bilinçli, istençli çabalarla oluşturulan doğal hukuk kuralları denilebilecek boyutu ve kısmı da vardır. Bu anlamda gelenek daha doğru ve özgün deyişle "Xabze " , "Xase*" nin aldığı veya yasama organının kabul ettiği kanun anlamına gelir. *Bu kelimedeki "x" harfi "ks" değil, Adıgecede ki ince "k" ve "h" seslerinin karışımı olan özel bir sesi ifade eder. Evet, Xase'nin aldığı karar Xabze'dir. Xase toplumun en yetkili ve biricik yasama organıdır. Bir toplum kesiminde (örneğin bir yerleşim merkezinde, köyde) geneli ilgilendiren bir konuda bağlayıcı bir karar almak gerektiği takdirde, toplumun ileri gelenleri tarafından Xase için toplantı çağrısı yapılır. Buradaki "ileri gelenler" daha önceden seçilmiş, görevlendirilmiş yöneticiler olabileceği gibi, böyle yöneticiler yoksa toplumun yaşlılarından, bilgelerinden bir grup, o da yoksa soruna vakıf olan, toplumun nispeten saygı duyup ciddiye alacağı duyarlı bir grup da olabilir. Ancak yine de toplantının yöneticiliğini yaşlı ve bilge kişilerin yapması esastır, daha önemli ve etkili sonuçlar doğurur. Köy bazında Xase toplantısını el alalım. Girişimci grup, toplantının konusunu, uygun yer ve zamanını belirleyip tüm köylüye duyurur. Her ailenin büyüğü, ailenin diğer ileri gelenleriyle, katkıda bulunabileceğini düşündüğü bireyleriyle görüşüp görüşlerini belirler, netleştirir. Xase'ye doğrudan kendisi katılır veya güvendiği birini gönderir. Böylece aile temsilcilerinden oluşan kurultay açılır. Toplantıyı yönetmek üzere en az üç kişilik bir kurul seçilir. ( Thamate/Thamade : Başkan, Thamate guadze/Thamade Khuedze: Başkan yardımcısı, Pşeriha/ Pşşaf'e: yaver, ulak) Başkan toplantıyı yönetir. Herkese söz verilir. Genel eğilime göre farklı görüş ileri sürenler ikna edilmeye çalışır. Tam ikna olmayanlar bile nezaketen çoğunluğun görüşüne katılır ve kararlar oybirliğiyle alınır. Alınan kararlar delegeler tarafından aileye, aile bireylerine tebliğ edilir. Artık kararlara uymak zorunludur. Bu zorunluluğun temel nedeni saygı, özsaygı ve sözünde durma ilkesine dayanan disiplin anlayışıdır. Toplantıya katılan ve kendisine söz hakkı verilen kişi, kendi iradesi ile o kararın oluşmasına katıldığına göre ; bundan sonra öyle yapacağına söz vermiş olmaktadır. İyi bir çerkes sözünde durmalıdır,öyleyse bu karara uymaması sözünde durmamak anlamına gelecektir. Sözünde durmamak ise onur kırıcı, aşağılık bir davranıştır. Kişinin kendisine saygı duymaması anlamına gelir. Alınan karar, kişinin kendi görüşüne aykırı bile olsa, çoğunluğun aldığı karara uymak, topluma saygının gereğidir. Köy bazındaki bu Xase uygulaması, bölge ve ülke düzeyinde de aynıdır. Yalnızca bölge Xasesinde aile temsilcileri değil köy temsilcileri, ülke düzeyinde de bölge temsilcileri görev yapar. Bu görevler ilke/kural olarak onursal görevlerdir. Adıge Xabze thamate/Thamade odaklıdır Denilebilir ki Adıge Xabze Thamate/Thamade çevresinde örülmüştür. Thamate : Thame yate : Tanrılara veren ( sunakta yiyecekler sunan) demektir. Thamade: Thaxem yade : Tanrıların (huzura ) kabul ettiği kimse demektir. Tanrıların huzuruna çıkmak onlara yiyecekler, kurbanlar sunmak sıradan insanların değil ancak seçkin kişilerin işidir. Dolayısıyla Thamate/Thamade toplumun en bilge, yetenekli, becerikli, ehliyetli, seçkin kişilerine verilen bir onursal ünvandır. Thamade, belirli toplum kesimine özgü bir görev, yada nitelik değildir. İslam'daki imamlık statüsüne benzer. Herkes, kendisinden daha ehliyetli birinin bulunmadığı bir toplumda, ortamda, imamlık yapabilir. Thamadelik de öyledir. Herkes kendisinin herhangi bir zamanda, herhangi bir zamanda bir şekilde Thamate olabileceğini hesaba katarak buna hazırlanmak zorundadır. Her aile de çocuğunu buna hazırlar ona göre yetiştirir. Adıge toplumu, örgütlü bir toplumdur. Xabze'ye göre iki kişi birlikte bir iş yapacak olsa, biri Thamate, diğeri yardımcısı (Khuedze/Guadze)dir. Her iş olabildiğince grup halinde yapılmaya çalışılır. Her ailenin, mahallenin, köyün, bölgenin ve ülkenin bir Thamade'si vardır. Ayrıca yapılacak işlere ve toplum kesimlerine göre grup Thamade'si (Gup Thamade) de olur. Düğün Thamade'si, Gençlerin Thamade'si, Genç kızların Thamade'si v.b gibi) Thamade, bu görevi yerine getirdiği sürece sorumlu O'dur ve O mutlak otoritedir. Ama bu otoritenin kaynağı da toplumsal, yani demokratik ve Xase'de olduğu gibi saygı, özsaygı ve disiplindir. Zira Thamade, bu görevi yürüttüğü sürece kararlarını Xabze gereği ve Xabzeye göre davranarak oluşturur. Kararlarını mümkünse toplumun tümüne veya değişik kesimlerine, küçük grup Thamadeleri'ne, en azından , varsa Nexhıjj Thamade'ye, hiç değilse yardımcısına danışarak alır. Nispeten demokratik olarak alınan kararların uygulanmasında merkeziyetçilik esastır. Bu anlamda Thamade otoritedir. Genel olarak ona mutlak itaat esastır. Thamade, toplumun yapılacak işe göre en bilgili, birikimli ve dirayetli kişisidir. Bu kişi genellikle toplumun en yaşlılarından biri olur. Çünkü dirayetli olmak, öncelikle bilgi birikimi gerektirir. Geleneksel toplumda bilginin yegane kaynağı tecrübedir. Çok yaşayıp çok görmüş olan, çok bilgi sahibi olduğundan daha dirayetli olma şansına da sahiptir. Dolayısıyla Thamade olmaya daha layıktır. Amacı bir kez daha vurgulayalım ki ; genellikle yaşlının Thamade olmasının temel nedeni bilgili ve dirayetli olmasıdır. Thamade olmak için yaşlı olmak değil, bilgili, becerikli ve dirayetli olmak esastır. "Savaşta kılıcı, barışta dili ile önde olan başımızdır" sözü, Adıge kültüründeki demokrasi ve Thamade anlayışının özlü bir anlatımıdır. Thamadelik, yalnızca bir saygınlık statüsü değil aynı zamanda bir görevdir, bir sorumluluk ve yükümlülük ifade eder. Dolayısıyla Thamadelik bir külfettir de. Bu nedenledir ki; hem bu külfetten esirgenerek korunması, hem de Thamade'nin saygınlığından yararlandırılmak üzere, bir bakıma eylemsi, Thamade denilebilecek bir Nexhıjj Thamade (Yaşlı Thamade) statüsü vardır. Thamade kim olursa olsun, yaşlı Thamade daha saygın yerde, Thamade'nin sağında ve doğal danışmanlık konumunda bulunur. Adıge toplumunda bilgisi, birikimi, yeteneği, dirayeti ne olursa olsun her yaşlı daima saygıdeğerdir ve saygı görür. Yaşlıya kayıtsız, şartsız saygı esastır. Ama itaat yaşlıya değil, Thamade'ye, yani fiilen toplumu yöneten, sorumluluk taşıyan kimseye yapılır. Adıge Xabze, geniş ve etkili bir otokontrol mekanizması ile denetlenir. Klasik Adıge toplumunda, toplumun en uç kesimlerine kadar uzanan etkili ve geniş bir sanal devlet örgütlenmesi var gibidir. Zira herkes her koşulda kendisi ve toplum karşısında, Xabze kurallarına uymakla ve uyulmasını sağlamakla yükümlüdür. Bu kavramdaki temel ilke şudur: "Pfeşuaşer ğetsaç'e, selheç'ı P'ow şüaşem Wyimıç'!/ Pxuefaşşer ğezaş'e solheç'ır jip'ew şşapxhem wyimıç'! : Sen sana layık olanı yerine getir!Gücüm yetiyor diye sınırı / haddi aşma!" Buna göre her Çerkes, her yerde daima kendisinin, ailesinin, toplumunun kendisinden beklediği, bekleyeceği, hiç değilse onaylayabileceği biçimde davranmalı, başka türlü davranmaya gücü, fırsatı ve olanağı var olsa bile başka türlü davranmamalıdır. Bu Adıge Xabze'nin en büyük güvencelerinden biridir. Bu etkili ve yaygın oto kontrol mekanizmasının, başka deyişle, Adıge yaşamının ve anlayışının temel dayanağı ve kaynağı olan bir başka ilke de şöyle ifade edilebilir. "Zıfeşuaşem feşüaşer feğeşüaş! Zıfemışüaşem pfemışüaşe khızfyemığeşüaş! Zıxueffaşşem xuefaşşer xueğefaşşe, Zıxuemıfaşşem pxuemıfaşşer khızxuyemığefaşşe! : Layık olana layık olanı layık gör! Layık/ haddi olmayanın sana, layık olmadığını layık görmesine izin/fırsat verme!" Bunun en önemli anlamı; toplumda herkese karşı ölçülü, saygılı, adalet ve hakkaniyet ilkelerine uygun davranmak, herkesten de aynı şekilde bir davranış beklemektir. Adıge Xabze geniş bir aile ve akrabalık ilişkisini öngörür. Denilebilir ki; insan, çevre ile zamanın ürünüdür. Yaratılış/oluş ilke ve kurallarını/doğa yasalarını Tanrı koymuş/kurmuştur. Ancak bu kurallar gereğince yaratılış veya oluşa, insanın da katılması Tanrı iradesinin gereği olup, bu; insanın sorumluluğunun da kaynağıdır. Bir bebeğin, şöyle veya böyle, şu veya bu yetenekte olmasında anne ve babasının, yedi kuşak boyu dede ve ninelerinin, onların aldığı gıdaların, yaşadıkları ortamların, bedensel, ruhsal/psişik yapılarının dahi etkisi/katkısı vardır. Bu anlamda her Adıge bireyi, Adıge anlayışının, Adıge yaşam biçiminin, Adıge Xabze'nin, anayurt Kafkasya doğal çevresinin ve bu doğal çevrede doğup, oluşmuş Adıge toplumsal çevresinin ve tarihsel yaşam deneyim , birikimlerinin (yani zamanın) ortak ürünü ve bileşkesidir. Bu yüzdendir ki; özgündür, özeldir, daha güzeldir. Ve başka yerde yaşatılması, korunması, kendi iç dinamiği ve anlayışı içinde geliştirilmesi hiç kolay değildir, hatta olanaksızdır. Evet, insan ve değerleri çevre ile zamanın ürününün bileşkesidir. İnsanın en önemli ürünü ise sözdür. Her söz bir öz taşır, bir yaşam deneyiminin ifadesidir. İnsanın başka insanlara karşı bulduğu ilk sözler belki selamlaşmaya ilişkin sözlerdir. Adıge kültüründe eylemden soyut bir selamlaşma söylemi yoktur. Bütün selamlaşma söylemleri bir eyleme bağlıdır. Bu selamlaşma söylemlerine burada giremiyorum. Ancak bu söylemlerin hemen hepsinden sonra söylenen "yeblağ/yeblağe!" veya "Gyeblağ/geblağe!" söylemi üzerinde duracağız. Adıgece'de "blı" yedi demektir ve en ilginç eklerden biridir. Sanki biraz kutsal gibidir. Adıgeler'in, haftanın yedi günü olduğunu öteden bildikleri anlaşılıyor. Pazartesi: blıge/blışha: "yedinin başı" demektir. Gökteki takım yıldızı "jöğue zeşibl / veğue zeşibl: yedi yıldız kardeştir. Yedi gün, yedi yıl, yedi kuşak Adıge kültüründe önemlidir. Selamlaşma sözlerinden sonra söylemler gelen "yeblağe/gyeblağe" söylemi "yaklaş", "yakınlaş", "akraba ol", "akraba arasına katıl", "yedi kuşak arasına gir" anlamlarına gelir. "L'ewıjjır bjjiblç'e mawe:soy/gen yedi kuşak öteye sıçrar deyişi hem tıbbi/genetik bir yaşam pratiğine, bilimsel ve teknolojik bir düzeyde işaret eder, hem de Adıgeler'deki geniş akrabalık anlayışını belirtir. Adıgeler'de aynı soydan gelen yedi kuşak, akraba sayılır ve bu akrabalar arasında evlenme olmaz. Bu anlayışın tam olarak geçerli ve egemen olduğu dönemlerde Adıgeler'de doğuştan, zeka engelli veya özürlü insanların görülmediği, yabancı gözlemcilerin tespitlerindendir. İşte " Yeblağe" bu yedi kuşak arasına katıl anlamına gelir ki Adıgeler'de bir aileye hamil olan kimse ile o aile arasında, akrabalık düzeyinde bir saygı ve bağlılık oluşur. Blağe : yakın akraba hısım demektir. "Blaner gızşalhfiğem yek'uel'ejı / blaner şşalhxuam yok'uel'ej: yiğit olan doğduğu yere döner" anlamına geldiği gibi "hiç değilse yedincisi doğum yerine döner anlamına da gelir." Kısacası, Adıge Xabze'de yedi kuşağı kapsayan geniş bir akrabalık anlayışı esastır. Bu da sağlıklı ve güçlü bir toplum oluşumu ve düzeni açısından büyük önem taşır. Adıge Xabze'ye göre toplumda herkes özgürdür. Gençler daha da özgürdür. Denilebilir ki; Adıge yaşamının temeli bireysel özgürlük ve buna karşılık bireysel sorumluluktur. Toplum özgüveni tam, kişilikli özgür bireylere dayanır ve böyle bireyler yetiştirmeyi hedefler. Adıge toplumunda, feodal dönemde kölelere bile dahili ölçüler içinde Hak ve özgürlükler tanınmıştır. Başka bazı toplumlarda görüldüğü gibi, Adıge toplumunda kölelerin mal yerine konulduğu, eza ve cefa edildiği (belki bazı çok özel istisnalar dışında) görülmemiştir. Adıge toplumunda her birey, oluşumuna aileler bazında özgürce katıldığı düzenleyici toplumsal kurallara Xabze'ye veya Adıgağe'ye (Çerkeslik ilke ve kurallarına, değerlerine, anlayışına) veya Ts'ıfığe'ye (insanlık değerlerine) uygun davranma sorumluluğu dışında tam anlamıyla özgürdür. Bu kurallar evlenmemiş gençlere daha büyük ve geniş bir özgürlük tanır. Ancak gencin de bu geniş özgürlüğü hak edecek biçimde Xabze kurallarını öğrenmesi, ona uygun davranmayı becermesi, o şekilde yetişmesi/yetiştirilmesi esastır. "Wıç'eleme wıdyel, wıdyeleme wetxhe/wış'elexu wodyele, wıdyelexu wotxhe: Gençsin/genç olduğun sürece delisin, deliysen/deli olduğun sürece mutlusun" deyişi gençlere gösterilen hoşgörünün tanınan geniş özgürlüğün mizahi bir anlatımıdır. İnsan evlendikten sonra ise artık sorumluluğu armış, doğal olarak özgürlük oranı daralmıştır. Kabul ve itiraf etmek gerekir ki; burada kadının özgürlüğü kocasına göre daha dardır. Örneğin evli erkek evlilik öncesinde olduğu gibi düğünlere katılarak gönlünce oynayıp eğlenebildiği halde, evli kadın düğünlerde ancak pasif bir seyirci olarak yer alır. Evli erkek dilediği her yere gidip dilediği herkesle dilediğince görüşüp ilişki kurabilirken, evli kadının özgürlük alanı kendi ailesi ve yakın akrabaları, kocasının ailesi ve yakın akrabaları ve yakın arkadaşlarıyla sınırlı gibidir. Kocasının, büyüklerinin bilgisi ve izni dışında bu sınırı aşamaz. Bu anlayış da toplumda ailenin taşıdığı büyük önem ve değerden kaynaklanır. Aile toplumun temel yapı taşıdır. Aile oluşturan bireylerin bu yapı taşını koruyup, güçlendirme, örnek olma sorumlulukları da vardır. Yeni evlenen delikanlı da zaman içinde bu ölçülere uymak zorundadır, bu ölçülere uyduğu ölçüde ailesini ve toplumunu temsil yeteneği kazanır, saygınlık ve itibarı artar. Adıge Xabze katı , dogmatik kurallar bütünü olmayıp, kendi mantalitesi içinde esnek, devingen ve değişkendir. Her Çerkes, bulunduğu yer, zaman ve konuma göre davranır. Bu duruma uygun bir Xabze kuralı yoksa veya bilmiyor olsa bile, o, kendisinin ve toplumun kendisinden bekleyebileceği biçimde davranırsa Xabze'ye uygun davranmış olur. Nitekim "Yek'ur Xabzeşş: uygun olan töredir" ve "Mıxhume zerexhow ş'ı!: olmuyorsa olduğu gibi yap/nasıl oluyorsa öyle yap!" deyişleri bunu ifade eder. Bu ikinci söylemin bir başka anlamı da şudur: "Giriştiğin bir işi, baştan kararlaştırdığın gibi gerçekleşemeyecek olsa bile, vazgeçme, bir başka biçimde; o işi gerçekleştir, sonuca ulaştır. Adıge Xabze, esas olarak feodal dönemde ve sınıfsal temelli olarak oluşturulmuş olsa da bireysel başarı ve üstünlük temelinde biçimlenir. Adıge Xabze, aslında, feodal öncesi dönemden, belki en eski, ilkel dönemden bu yana oluşan yaşam deneyimi, birikimleriyle oluşmuş olmakla birlikte, feodal dönemin derin izlerini ve damgasını taşır, hatta Adıge Xabze'ye "Werkh Xabze": soylu töresi de denilir. Ancak Adıge feodal/sınıfsal yapısı, başka bazı toplumlarda olduğu gibi doğuştan ve aşılmaz sınırlarla çevrili bir kast yapısı taşımaz. Yukarıdan aşağıya doğru Pşı: prens, "l'ekhuel'eşkhşövalye, Werkh: soylu sanları, liyakat ölçüsüne göre Xase tarafından demokratik usullerde oy birliğiyle verilir ve geri alınır. Yukarıda değinildiği gibi, savaşta kılıcı, barışta dili ile önde olan başımızdır." ilkesi esastır. Daha çok Batı Adıgelerinde egemen olan wıl'ime wıl'akhu: erkeksen/yiğitsen soysun/soylusun/sülalesin/ailesin deyişi bu ilkenin daha açık bir başka anlatımıdır. Adıge Xabze'nin erkek egemen bir toplumsal yapının damgasını taşıdığı inkar edilemez. Bununla birlikte, Adıge töresinde kadının çok özel, çok saygın bir yeri ve konumu vardır. Çerkes toplumunda, erkek egemen görüntüye rağmen, asıl egemenlik kadındadır. Özellikle bilge Adıge kadını, bilge kadınlar piri Setenay Guaşe örneğini izleyerek, erkeğin egemen görüntüsünü bozmadan, onu yönetir ve yönlendirir. Zorunluluk olmadıkça kadın evi dışında çalıştırılmaz. Çalışıp kazanmak erkeğin, kazanılan şeyi evde değerlendirmek, kullanmak, kadının işidir. Evde, avluda, bahçede kadın egemendir. Toplumsal yaşamda en saygın yer ve statü öncelikle kadına, sonra konuğa, sonra yaşlıya, sonra Thamade'ye ve sonra da toplumsal statü önceliklerine göre diğerlerine aittir. Kadın, kim olursa olsun, ilke olarak erkeğin sağında, daha saygın konumda yer alır. Yalnızca o erkeğin kendi karısı, bu özel ilişkiyi belirtmek üzere solunda yer alır. Adıge Xabze korunmalı mı? Adıge Xabze elbette korunmaya çalışılmalıdır ama tümüyle korunması elbette düşünülemez. Çağa, yaşam koşullarına uygun düşmeyen, gelişmeyi, ilerlemeyi engelleyen ve zorlaştıran kalıplar elbette ayıklanmalı ve terk edilmelidir. Atın toplumsal yaşamdan çekildiği bu dönemde ata bağlı kuralların, davranış kalıplarının korunması hem anlamsız hem olanaksızdır. Aynı şekilde, feodal sınıflara bağlı kurallar ancak sosyal statüye uygulanarak korunabilir. Çocuk eğitimine ilişkin P'ur veya Khan uygulaması aynı biçimde uygulanamaz ama tatil dönemlerine uyarlanarak sürdürülmesi düşünülebilir. Bilindiği gibi ailede çocuğun eğitimi, babadan çok dede-nine, amca-dayı vb. büyüklere, aileye aittir. Çocuk, bu geniş aile ortamında eğitilir ancak bu tür genel ve doğal eğitim de yeterli olmadığından, çoğu zaman aileler annesine bağımlılıktan kurtulan çocuklarını eğitilmek üzere, güvendikleri başka bir aileye gönderirler. 10-12 yaşlarına kadar özel bir özenle yetiştirilen ve eğitilen çocuk, o ailenin P'uru yani Khan'ı olur. 10-12 yaşında özel hediyelerle ve törenlerle çocuk kendi ailesine götürülür, teslim edilir. Bu ilişki nedeniyle iki aile akraba haline gelir. Bu uygulamanın, aynen korunamayacağı açıktır. Ancak bu uygulama, tatil dönemlerinde, bir bakıma staj mahiyetinde olmak üzere, çocuğun bir iki hafta/ay süreyle, başka bir aileye, tercihen de anayurt Kafkasya'ya gönderilmek suretiyle günümüze uygulanabilir ve taşınabilir. Adıge Xabze gerçekten korunabilir mi? Başta da belirtildiği gibi insan, çevre ve tarihin ortak ürünü/bileşkesi olduğuna göre Adıge Xabze'nin gerçek yapısıyla kendi mentalitesi doğrultusunda, kendi iç dinamiği ile geliştirilerek sürdürülmesi ancak o kuralların oluşup doğduğu çevrede yani anayurt Kafkasya'da mümkün olabilir. Başka deyişle Kafkasya'da oluşup biçimlenen değerlerin başka yerlerde aynen korunması ve yaşatılması hiç de kolay değildir, hatta olanaksızdır. Buna rağmen, Adıge törelerini öğrenmek, çağdaş yaşam koşullarına uygulayarak yaşamaya ve yaşatmaya çalışmak, her Adıge için ve onların örgütlü oldukları yegane sivil toplum kuruluşları olan kültür dernekleri için en önemli doğal ulusal görevlerden biri olarak değerlendirilmelidir. Av. Fahri Huvaj'ın 19-01-2002 tarihinde Bursa'da ve 20-01-2002 tarihinde Bandırma'da verdiği konferansların özetidir. Bu kavramlardaki "x" harfi "ks"değil, Adige-cedeki ince "k" ve "h" seslerinin karışımı olan özel bir sesi ifade eder. (Bkz: "Adige Alfabeleri"adlı eser-Av.Fahri Huvaj)+''+Fahri Huvaj
Antik Çağ Kafkasyası ve Halikarnassoslu Heredotos
Heredotos'a 'Tarihin Babası' demişler kaç bin yıl önce; Peki Tarih Nedir? Heredotos'tan bu yana binlerce yıl geçmiş olmasına karşın, yaşayan bir çok dilde HISTORIA olarak geçen sözcüğün tam anlamı bugün bile tartışma konusu olmaktadır. Antik yunan dilinde 'Historien' diye bir fiil vardır. 'Öğrenmeye çalışmak, araştırmak, incelemek, keşfe çıkmak, gezerek tanımak, sormak, soruşturmak, sorarak bilgi edinmek, bilmek, tanımak ve sonunda söz ve yazı ile bildiğini anlamak' anlamına gelen bu fiilin türevi olan 'Historia' sözcüğü de, ilk anlamda 'araştırma, bilgi edinme, keşif ve sonunda elde edilen bilgilerin dile getirilmesi, anlatılması' demektir1. +''+ Heredotos'un da bu anlamda kullandığı 'Historia' sözcüğü binlerce yıllık bir gelişme sonucu bir bilim dalına ad olmuştur. Heredotos yapıtında; 'Bu Halikarnasos'lu Heredotos'un kamuya sunduğu bir araştırmadır. İnsanoğlunun yapıtları zamanla unutulmasın, gerek Hellenlerin ve gerekse Barbarların (Yunanlı olmayanların) meydana getirdikleri harikalar bir gün adsız kalmasın, tek amacı budur; bir de bunlar birbirleri ile neden dövüştülerdi diye merakta kalınmasın' demektedir2. Heredotos bu dizeleri söylerken, bir tarih yapıtı yazdığını, bir bilim dalının temelini attığını söylememektedir. Ya da bunların farkında değildir. Günümüzde bile Heredotos'un ne menem bir tarih yazdığı ya da yazdığının tarih yapıtı olup olmadığı tartışmaları süre gelmektedir. Örneğin, ünlü Fransız Araştırmacı François Hartog, Heredotos üzerine bu güne kadar yapılan araştırmaların en güzelini 'Le Miroir D' Héredote= Heredotos'un Aynası'nı yazarken' 'tarih' dememiş, 'Heredotos'un Aynası' değimini kullanmıştır3 . Zaten Heredotos çağının araştırmasını 'Kamu'ya sunarken 'Hellenlerin ve Barbarların' meydana getirdikleri harikalar bir gün adsız kalmasın, bir de bunlar birbirleri ile neden dövüşürlerdi diye merakta kalınmasın' derken çağının olaylarını bir ayna berraklığı ile günümüze yansıtmıyor mu? O halde bu yansıtıcı yapıt tarihin kendisi olmuyor mu? Bu ünlü yapıtımı neden yazdığını yukarıdaki tümceleri ile açıklayan Tarihin Babası Heredotos (M.Ö.490) yılında, Anadolu yarım adasında Halikarnasos'(bugünkü Bodrum)da doğmuştur. Genç yaşlarında edebiyata ilgi duymuş, uzun gezilere çıkmıştır. Ünlü Sopokles'in yakın arkadaşı olmuş, Karadeniz kıyılarının, Güney İtalya'yı, Mısır'ı, Tyre, Babylon, Ekbatan, Ninova, Suse, Atina gibi ağdaşı olan kentleri gezmiş, bu gezilerde gördüklerini, araştırmalarını olağan üstü bir bellek gücü ile aklında tutmuş, daha sonra da bütün bu konuları 'İon' dili ile yazmıştır. Bu yazılarından bu tarih yapıtı oluşmuştur. Bu yapıtta Yunanlıların ve Yunanlı olmayanların (Barbarların) genel anlamda bir tarihini vermek Yunan-Pers çatışmalarını anlatmak, bu çatışmayı zaman zaman mitolojik kökenine kadar araştırmak amaçlanırken antik çağlardan günümüze ışık veren şiirsel anlatımlı bir tarih yapıtı ortaya çıkmıştır. < Bu yazımızda neden Heredotos ele alınmıştır? Dilerseniz anlatalım; Bilindiği üzere gerek Kafkas Dernekleri çevresinde ve gerekse Çerkesler dışındaki kişiler Kuzey Kafkasya'ya ve Çerkeslere yönelik kimi tarihsel yapıtlar çevrilerek yayımlanmaya ya da yazılmaya başlanmıştır. Bütün bu çeviriler ve özgün kitaplar XVI. ve XVII. yüzyılların ötesine geçmemekte, Slav-Çerkes karşılaşması ile başlayan ve XIX. yüzyılın ikinci yarısında soykırım ve sürgün gibi felaketlere ulaşan savaşlar ve bu savaşların sonucu anlatılmaktadır. Çerkes Ulusu'nun tarih sahnesine çıkmasını bu kadar yakın bir tarihe taşımak, tarih bilimi açısından büyük eksiklik, Çerkesler açsından ise büyük haksızlık olur. Hitit, Sümer, Asur, Mısır ve giderek Antik Yunan Uygarlıkları ile çağdaş yaşamı olan bu ulusun ataları hakkında ilk kez bir şeyler yazanlardandır Heredotos, işte bu nedenle Heredotos'u yüzeysel de olsa ele alıp, dergimiz okuruna sunmak gereksinimini duymuş bulunuyoruz. Heredotos'un bu ünlü yapıtı dokuz kitaptan oluşmaktadır: Birinci Kitap: Klio İkinci Kitap: Euterpe Üçüncü Kitap: Thalia Dördüncü Kitap: Melpomone Beşinci Kitap: Terpiskhore Altıncı Kitap: Erato Yedinci Kitap: Polymnia Sekizinci Kitap: Urania Dokuzuncu Kitap: Kalliope İsimlerini taşıyan, yeryüzünün bilinen ilk tarih yapıtı olan bu büyük külliyede bugünkü Kuzey Kafkasyalıların (Çerkeslerin) ataları olan Massaget, Med, Kimmer, Trak, Saspein, Kolkhid, Halizon, Sarmat, Thyssaget, Tauri, Neuri, Agathyries, Skyth boyları; coğrafya ve geleneksel açıdan tanıtılmakta ve bu toplulukların Yunanlılar ve Persler ile olan ilişkileri çok detaylı bir biçimde anlatılmaktadır4. M.Ö.425 yılında öldüğü tahmin edilen Heredotos'un bu yapıtının Proto-Çerkes boyları diyebileceğimiz Antik Kuzey Kafkasya boyları ile onların çevresinde yaşayan diğer topluluklar ile ilgili pasajların kitaptaki sırası ile yayımlanmasının yararlı olacağına inanmaktayız. Birinci kitap: Klio; Antik Kuzey Kafkasya halkları ile ilgili ilk bilgiler, 2 numaralı bölümde yer almaktadır. Bu bölümde İoniya'lıların "Uzun bir gemiye binerek Kolkhis" deki (AİA) kentine kadar kürek çekmeleri, ve kendilerini buralara kadar getiren isteklerin hepsini elde ettikten sonra dönerken Kralın kızı Medeia'yı kaçırışlar, Kolkhis Kralının peşlerine adam salarak hakkını arayışını, kızını geri isteyişini anlatmaktadır. Sözü edilen olay Antik Yunan'ın en ünlü destanı olan İliada ve Odisseia dan daha eski olan Argonotların (Argos Gemicilerinin) altın postu ele geçirmek için Kafkasya kıyılarına yaptıkları seferdir. Altın postun Kafkasya'da aranması Altın Tüylü Koç'un Kafkasya'da bulunması bizi başka bir mitolojik motife götürmektedir ki bu da Çerkes Halk Destanları ve özellikle de Abhaz varyantlı destanlarda anlatılan ilk tekstürel uygarlığın Kafkasya'da doğuşudur. Şimdilerde ince ve sık dokumalı aranan bir kumaşın Gabardin (Kabardin) adını taşıması destanların örttüğü kimi gerçekleri yorumlama anlamında çok önem taşımaktadır. Klio (ya da Kleo), insanların unutulmaması gereken ünlü, şanlı eylemlerini dile getirdiği için, tarih alanına ayrılmış, tarih yazarlarını esinleyen peri sayılmıştır. Sözcük anlamı ise kutlamak, övmek anlamına gelen "Kleio" filinden türemiş olan Klio, Musaların biridir. Musalar ise Yunanca'da "mousa", Latince'de "Musa" diye adlandırılan; Hafıza tanrıçası Mnemosyne ile büyük tanrı Zeus'un çocukları olan, ozanlara, sanatçılara, müzisyenlere esin veren ilham (esin) perileridir. Klio'nun sağ elinde boru, ya da gitar bulunur. Kahramanlıkları müzik eşliğinde dile getirilir. Diğer elinde su saati (yani klepsydra) vardır, olayların akışını simgeler. Medeia ise Kolkhis Kralı'nın kızı olan bir Kafkasya prensesidir. Tanrı Helios'un torunu, Tanrı Hekate'nin yeğenidir. Güneş Soylularındandır. Klio'nun 96 numaralı bölümünden başlayarak Medler'in Persler ve İmparator Kyros ile olan ilişkileri anlatılmaktadır. "Medler ya da kimi araştırmacılara göre Meotlar" Proto-Çerkes halk gruplarındandır. Bosphor-Kimmerian İmparatorluğu'nun yıkılmasından sonra Kavimler Göçü diyebileceğimiz akımın önünde Kuzey Doğu Anadolu ve Media diye anılan Kuzey İran'a bugünkü Ermenistan ve Azebaycan dahil bütün bu ülkelere girmişler, Pers İmparatorluğu'nun en önemli unsuru olmuşlardır. Bu gün bu isim küçülerek "Mıd, Met" gibi şekiller alarak aile isimleri haline gelmiş olarak Çerkes halkının arasında yaşamaktadır. Heredotos, Klio'nun bu bölümünde Medlerin özellikle Asurlularla savaşarak özgür olmalarını , böylece Tyranlığa dönmelerini, kahraman Deiokes'i kral olarak seçmelerini anlatmaktadır. Klio'nun 100. Bölümünden itibaren Med boyları anlatılmakta, bunlar, Buslar, Paratakenler, Strakhatlar, Arizantlar, Budiler, Maglar olarak sayılmaktadır. Med kralı Deiokes'in oğlu Phraortes'in iktidar zamanında bütün evresini egemenliği altına alarak Asur başkenti Ninova'yı yağmalayışı anlatılmaktadır. Kral Kyaxeres zamanında Protothyas'ın oğlu Kral Madyas'ın komutası altında ilerleyen ve daha önce Kimmerleri de yenen Skyth ordusunun Medyayı işgal edişleri çok detaylı bir biçimde anlatılmaktadır. Heredotos yapıtında Skythlerden ilk kez Klio'nu 104. bölümünde söz etmektedir. "Sırtı hafif bir adam, Maiotis gölüne, Phasis ve Kolkhis'e otuz günde yürür. Kolkhis'den sonra Media'ya kadar aşılacak yol o kadar uzun değildir. Zira bu iki bölge arasında bir tek ulus vardır. Onlar Saspeirlerdir. Ve onlar arkada kaldıktan sonra gelinen ilk yer Media'dır. Ama Skyth yayılması buradan gelmiş değildir. Bunlar, çok daha uzak olan kuzey yolundan, Kafkasya dağlarını sağlarına alarak sapmışlardır. Medler Skythlerle savaşa tutuşmuşlardır. Ama yenilmiş olduklarını bilmekteyiz. Böylece Skythler bütün Asya'ya yayılırlar. Heredotos'un açıklamalarından anlaşılacağı üzere Skythler kuzeyden orta doğuya inerken tarihsel Çerkezistan ve onun bir bölümü olan kolkhidia'yı sağlarına almışlar, bu durumda bugünkü Dağıstan, Azerbaycan üzerinden güneye, Hazar kıyılarını izleyerek inmiş olmaları gerekmektedir. Asya (Anadolu ve Ortadoğu), Heredotos'a göre, yirmi sekiz yıl Skhythlerin işgali altında kalmıştır. Medlerin yeniden güç kazanması, Ninova'yı ele geçirmeleri, Babil dışında bütün Asur kentlerini kendile-rine bağlamalarından sonra Kral Kyaxeres ölmüş, oğlu Astyages hükümdar olmuş ve diğer komşu ulusları yeniden Med egemenliği altına almıştır. Massagetler: Birinci kitap Klio'nun 201 ve 202. bölümlerinde sözü edilen Massagetler yukarıdaki bölümlerde de açıklandığı üzere bir Kafkas halkı idi. Heredotos'un açıklamalarına göre büyük ve güçlü bir topluluk olan Massagetler Arax (bugünkü Aras) ırmağının kuzeyinde,Kafkasya'nın kuzey batısında yaşarlardı. En yakın komşuları olan İssedonların karşısında otururlardı ki bunların Skyth soyundan olduklarını söyleyenler de vardı. Heredotos'un Hazar Denizi ve onun gün batısı yönünde yer alan Kafkasların antik dünyada bilinen en yüksek ve en uzun dağlar olduğu konusundaki açıklama-larından hemen sonra Kafkaslarda çok çeşitli insan soylarının yaşadığından söz etmesi, adeta bugünkü Kafkasları anlatır gibi net bir ifade kullanılması çok ilginç-tir. Bu dönemde Massagetler kocasının ölümünden sonra tahta geçmiş olan bir kraliçenin yönetiminde bulunuyorlardı. Heredotos bu kraliçenin adının TOMRİS veya THOMYRS (Adığe dillerinde Tameris-Dameris yani omuzlarda taşınan anlamına gelmektedir) olduğunu söylemektedir. Bir antik çağ kraliçesine de ancak böyle anlamlı bir ismin yakışacağı açıktır. Pers-Med kralı Kyros (Keyhüsrev II) bu dul kraliçeyle evlenip Massaget topraklarını da kendi imparatorluğuna katmak istemiştir. Teklif reddedilince Massagetler'le savaşa tutuşur. Uyguladığı bir hile ile Massaget ordusu'nun komutanı olan kraliçenin büyük oğlu olan Spargapises'i esir eder, prens kendini öldürür. Sonunda savaşı Massagetler kazanır. Kraliçe, esir düşen kral Kyros'un başını kan dolu bir kaba sokarak onu boğar. Oğlunun öcünü alır. Kraliçenin düşman kralın kafasını kan dolu bir vazoya daldırdığı sahne, Modenalı ressam Luca Ferrari, Maltalı Mattia Pretti ve özellikle de ünlü ressam Rubens'e ilham vermiştir. Rubbens konuyu iki kez işlemiştir. Bu eserler bugün Lourve ve Boston müzelerinde sergilemektedir. Kraliçe Tomris'in Kyros'un başını kanlı vazoya sokarken söylediği sözler çok ünlüdür: "Canım sağ ve savaştan zaferle çıktım, hile ile oğlumu yakaladın ama işte sonun geldi, sana önceden söylediğim gibi, benim elimde kana doyuyorsun." Bu sözler bir çok antik drama metinlerine malzeme olmuştur. Heredotos, Massagetlerin giyiniş ve yaşamlarını Skythlere benzediğini, ok, kargı, hançer, Segerys denen baltalarla savaştıklarını, savaş araçlarını altın kabartmalarla süslediklerini, atların göğüs cebelerinin, gem, kantarma, şakakları koruyan plakaların altın yıldızlı olduğunu anlatırken, günümüze ulaşan ve bildiğimiz Çerkes binek ve koşum takımlarını tanımlar gibidir. Dördüncü Kitap: Melpomene Heredotos'un dördüncü kitabına isim olan Melpomene, hafıza tanrıçası Mnemosyne ile Zeus'un kızları olan "Musa"lardan, ilham perilerinden biridir. Bu isim Tragedyayı simgeler. Heredotos'un Melpomene'nin adını taşıyan kitabın 1 numaralı bölümünden başlayarak 36 numaralı bölüme kadar ki metinlerde Skythler anlatılmaktadır. Skythlerin yurdunu tanımlayan, sınırlarını çizen ünlü tarihçi aynen şu açıklamayı yapmaktadır; "İranlıların ülkesi, Erytheria Denizi denilen güney denizine dayanır. Kuzey sınırlarında Medler oturur. Medlerin üst yanında Saspeirler, Sasperilerin daha üstünde de Kholkhysler, ki bunlar Phasis Irmağının döküldüğü Kuzey denizine kadar giderler. İki deniz arasındaki bütün bu alanı bu dört ulus tutar. İran'dan kuzeybatıya doğru uzakta Medler, Saspeirler ve Kholkhsler uzanır." Skyth ülkesinde ırmakları ise şöyle saymaktadır: "Denzie baş ağızdan dökülen İstros (Tuna), sonra Tynas (Dinyeper), Hypanis (Kuban), Borysthenes (Dinyester), Pantikapes (Paol), Tanais (Don) ve işte bunların geçtikleri topraklar Skyth ülkesidir." Heredotos bu ırmakları anlatırken Kuban Irmağını (Hypanis) şöyle tanıtmaktadır; "Kaynağını Skythya'da, çevresinde beyaz yaban atların otladığı, bir gölden alır. Bu gölden çıktıktan sonra Hypanis Irmağının suları beş günlük gemi yolculuğu boyunca tatlıdır. Sonra acılaşır. Çünkü tuzlu bir kaynağa rastlar, bu kaynak çiftçi Skythler (bu-günkü Osetlerin atası olan Alanlar) ile Halizonların (Adığelerin antik ataları) arasındaki sınır üzerindedir." (sürecek) 1 Heredotos : Heredotos Tarihi, Türkçesi Müntekim Ökmen ve Azra Erhat, Remzi Kitabevi, 1973 İst. 2 Heredotos : a.g.e., s 21. 3 Franois Hertog : Le Miroir d' Héredot, Edition Gallimart, 1991, Paris. 4 Heredotos : a.g.e.+''+Özdemir Özbay
Anadolu’daki Çerkes-Asuwa Devleti
1. ÇALIŞMANIN AMACI ve KAPSAMI Nart Dergisinin Mart-Nisan 2000 tarihinde yayımlanan 17. sayısında açıkladığımız bir tezimiz bulunmaktadır (1). Bu teze göre ilkçağda yaygın olarak konuşulan ve bilim adamlarının Hint-Avrupa dili olarak kabul ettikleri Luwi dili, Hint-Avrupa olmayıp Abaza/Abhaz dilinin atasıdır. +''+ Bu çalışmamızda tezimizi destekleyen yeni kanıtlar sunacak, bilim adamlarının Luwi diliyle konuştuğunu kabul ettikleri Asuwa/Aşuwa devletinin Abhaz/Abaza devletiyle ilişkisini inceleyeceğiz. Çalışmamızda Asuwa/Aşuwa devleti, Lydia'nın kurulduğu döneme kadar incelenecek, bölgenin Homeros'ta anılan "Maionia/ Meonia" ve "Asia" adları, Herodotos'ta anılan "Maionia" adı ve Strabon tarafından belirtilen "Maionia" adı üzerinde durulacak, Aşuwa halkının aynı dönemde Lydia bölgesi dışında, ama Anadolu'da görüldüğü çeşitli yerleşim yerleri açıklanmaya ve belirlenmeye çalışılacak, bu halkla ilişkili olabilecek Anadolu dışındaki yerlerden söz edilmeyecek, başka bir çalışmada ele alınmak üzere, bu çalışmanın kapsamı dışında bırakılacaktır. 2. BİLİM ARAŞTIRMALI ve TARTIŞMALIDIR Hitit yazılı belgelerinde sözü edilen devletlerden biri de Asuwa/Aşuwa devletidir(2). Batı Anadolu'nun Büyük Menderes ırmağının kuzeyindeki bölgesi, çok eski zamanlardan beri, M.Ö. 2000 tarihlerinden itibaren Assuwa/ Aşşuwa olarak anılmaya başlamışlardır(3). Aşşuwalar bölgenin yazılı kaynaklarda anılan ilk halkıdır. Peki, kimdir Aşşuwalar? Bilim adamları onların Hint-Avrupalı bir halk olduklarını söylüyorlar. Konuştukları dile de "Luwi Dili" diyorlar. Luwi soyundan Aşşuwa halkı, Hint-Avrupalı hiçbir halkla somut bir şekilde ilişkilendirilemiyor.Bilim adamları bu dilin artık konuşulmadığını söylüyorlar. Ama yaşayan bir Aşuwa halkı var. Aşuwa adını, kendi dilinde kendisi için kullanan bir halk var. Abaza'ların bir boy, kendisini Assuwa/Aşşuwa olarak adlandırıyor. Bu adlandırma tamamen bir rastlantı mıdır? Yoksa ilkçağda Anadolu'da yaşayan ve bir devlet kuran Assuwa/aşşuwa halkıyla, Abhaz/Abazaların Aşuwa boyu arasında bir ilişki mi bulunmaktadır? Bilim adamları bu soruları hiç sormadılar. Anadolu'daki Asuwa/Aşuwa devletiyle, Çerkes'lerin Aşuwa boyu arasındaki ilişki konusunu hemen hiç tartışmadılar. Böyle bir ilişki bulunduğunu söyleyen az sayıdaki bilim adamı da çok ciddiye alınmadı. Bu ilişkiyi kuranlar, böyle bir ilişki bulunmadığına inananlar tarafından bilim adamlığına yakışmayacak şekilde ve bilimsel olmayan bir dille eleştirildiler(4). Oysa bilim bu soruları sormak ve tartışmak zorundadır. Bilim bu konudaki gerçekleri araştırarak, bu ilişkiyi kabul etmek ya da reddetmek zorundadır. Tartışmamak, Konuşmamak, araştırmamak!.. Bilim adamları olarak bunları yapmak, işte bu tavır anlaşılır bir şey değildir. Eğer bilim olarak tarih bu soruları sormaz ve tartışmazsa, bilim olmaktan uzaklaşır, masal ve söylenceye dönüşür. Bilime güvenen, bilimin kendisine düşen görevi er-geç yapacağına inananlardanız. Ancak bilim adamları bu görevlerini ne zaman, nasıl yaparlar? Bilemeyiz. Bize gelince, kendimize düşen görevleri yapmaya çalışacak, karınca kararınca sorular soracak, araştıracak ve yazacağız. 3. FARKLI İKİ ETNİK GRUBUN AYNI ADLA ANILMA OLASILIĞI Asuwa/Aşuwa devletiyle Çerkes'lerin Aşuwa boyu arasındaki ilişkiyi araştırmaya başlamadan önce yanıtlamamız gereken bazı sorular vardır. İki ayrı halkın, farklı diller konuşan iki ayrı etnik grubun, aynı adla anılma olasılığı nedir? Tarihte böyle örneklere rastlanılmakta mıdır? Bu soruyu daha somut bir şekilde sorabilmek de mümkündür: Türk olmayan, Türkçe konuşmayan, ama Oğuz, Peçenek ve Kıpçak adlarını kullanan başka etnik grupların bulunma olasılığı nedir? Böyle bir olasılık hemen hemen hiç yoktur. Aynı etnik kökenden gelmeyen, aynı dili konuşmayan, farklı etnik kimlikler taşıyan halklar aynı adla hiç anılmamışlardır. Türk olmayan Oğuz, Peçenek, Kıpçak vb. hiç yoktur, hiç olmamıştır. Tarihte bu isimlerle görülen her boy, başka bir kanıt aranmaksızın Türk sayılmıştır, Türk sayılmaktadır. Bu durum diğer halklar için de böyledir. Şunu da belirtmemiz gerekmektedir ki, ayrı etnik gurupların bir araya gelerek siyasi organizasyonlar oluşturdukları durumlar olmuştur. Bu siyasi organizasyonların içinde yer alan halklar kendi etnik adlarının da muhafaza etmekte, bir alt kimlik olarak kullanılmaktadır. Siyasi organizasyon son bulduğunda her etnik gurup zaten kullandıkları, ama bir süre öne çıkarmadıkları –çıkaramadıkları- etnik kimlerini tekrar kullanmaya başlamaktadır. Başta Osmanlı İmparatorluğu olmak üzere bütün imparatorluklar bu konuda örnek oluşturmaktadır. İlk kez bir siyasi organizasyonun adı olarak ortaya çıkan, etnik kimlik belirtmeyen adların tarihsel süreç içerisinde etnik kimlik belirtir hale dönüştüğü durumlar da olmuştur. Buna örnek olarak da Türk adını gösterebiliriz. İlk kez Bisutun yazıtlarında görülen Türk adı, "büyük güçlüler" anlamında (i) ve bir siyasi organizasyonun ismi olarak kullanılmıştır. İlk ortaya çıktığı bu dönemlerde etnik kimliği belirtmemiştir. Siyasi organizasyonun adı, daha sonraki dönemlerde aynı dili konuşan etnik gurupların ortak adı haline dönüşmüştür. Bir de asimile olan halkların durumu var. Asimilasyon etnik olarak farklı olan iki ayrı halkın ortak kültürel değerler ve ortak dil kullanmaya başlamasıdır ki, çoğu kez bir etnik gurubun, diğer etnik guruba ilhakı, onun dilini kullanması, kendisini onlardan sayması şeklinde ortaya çıkar. Asimilasyon barışçıl olabileceği gibi, çoğu kez bir savaşın sonucunda gerçekleşir. Nasıl gerçekleşir asimilasyon? Tarihsel süreç içerisinde halklar aynı doğada yaşam mücadelesi vermişler ve birbirleriyle şu veya bu şekilde mutlaka ilişki kurmuşlardır. Bu ilişkinin en olumsuz ve istenilmeyen biçimi olan savaş, aynı zamanda en etkilisidir. Çoğu kez uygarlıkların yıkımına ve halkların felaketine yol açtığı gibi, iki halk arasındaki kültürel bütünleşmenin en hızlı ve en acımasız aracı da olmuştur. Yenen ve yenilen halklar aynı mekanı kullanmaya başlamışlar, hızla birbirlerine kültürlerini aktarmışlar, bir şeyler alıp, bir şeyler vermişler; süreç içerisinde bir gurup dilini de bırakarak diğeriyle bütünleşmiş, asimile olmuştur. Dilini değiştiren etnik guruplar, çoğu kez klan adlarını ve simgelerini, tanrı isimlerini, şahıs adlarını, inançlarını ve söylencelerini vb. bazen biraz değiştirerek, bazen de hiç değiştirmeden kullanmaya devam etmişlerdir. Hatta asimile olan halkın dili de, yeni kabul edilen dile tam uyum gösterememiş, kelimeler doğru bir şekilde telaffuz edilememiş, eski dilden ekler de almıştır. Eski dilden kelimeler de çoğu kez biraz değiştirilerek bazen de olduğu gibi yeni dilde kullanılmaya devam edilmiştir. Asimilasyon tarihte sıkça rastlanan bir olgudur. Asimilasyon sıkça görüldüğünden, bir halkın özgün tarihini yazmaya çalışan tarihçiye düşen görev, bu olguyu göz ardı etmemek, aynı adı kullanan ama farklı dil konuşan bir halkla karşılaşıldığında, halkın gerçek etnik kimliğini saptamak olmalıdır. Asimilasyon sürecini saptamak, asimile edilen halkların gerçek etnik kimliğini araştırıp bulmak, elbette ki çok zordur. Bu iş, bilimsel sabır ve disiplinin yanında, tükenmeyen bir enerji ve öngörüyü, tam bir yansızlığı da gerektirir. Ama gerçek tarihçiyseniz bunu yapmak, bu işi başarmak zorundasınız. Bunu yapmadan, böyle bir çabaya girmeden yazılacak tarih bilimsel olmayacak, bir spekülasyondan ibaret kalacaktı 4. ASUWA/AŞUWA ADININ YAZILIŞI VE OKUNUŞU "Asuwa" adının, "Aşuwa" biçimimde de yazlılp okunması mümkündür. Esasen sayın Ömer Çapar böyle okumaktadır(5). Aynı durum "Asur" adı için de söz konusudur(6). Sayın Bilge Umar, Hitit'lerin s ile ş'yi birbirinin yerine kullandıklarını belirtmektedir(7). Bunun nedeni ise Hititlerin Akkad çivi yazısını kullanmaları ve Akkad çivi yazısında sa, se, si, su hecelerini belirtecek işaretlerin olmaması olarak açıklamaktadır. Hititlerin Asuwa/Aşuwa dedikleri halka, Hellenler "Asia" diyorlardı. Asuwa Hellen Asia/Asya biçimine dönüştürülerek, önce Lydia bölgesinin, daha sonra Anadolu'nun ve bütün Asya kıtasının adı olmuştur. 5. AŞUWA HALKI ÇERKES BOYUDUR Asuwa/Aşuwa adı, Abaza boylarından birinin adıdır Bu ad halen kullanılmaktadır. Kafkasya'da ve Anadolu'da Aşuwa boyundan insanlar halen yaşamaktadırlar. İşin ilginç tarafı, Aşuwaların oturdukları köylere Abhaz/Abazalar, bizzat Aşuwaların kendileri, kralı Low/Loğ/Lo ailesinden dolayı, Luwi/Lowi(ii) adını çağrıştıracak şekilde "Low Kıt" low ailesinin Apsuwa'lar arasındaki adı Aç'tır. "Aç oğlu" anlamında, Aphazca "Açba" diye anılırlar. Bu sözcük Aşa/Şaşa biçiminde de söylenir. Aç sözcüğünün artikli almamış biçimi çı/çu/ça'dır. Bu aile Abhazya'nın kral ailesidir. Son Abhaz kralı da Açba/Çaçba ailesindendir(8). 6. ASUWA/AŞUWA ADININ ETİMOLOJİSİ Abhaz/Abaza dilinde halen kullanılan ve boy adı olan sözcük Asuwa/ Aşuwa'dır. Aşşıwa/Aşşuwa biçimlerinde de kullanılır. Ama bu sözcük "Asuwa" ya da "Assuwa /Assıwa" biçiminde halen hiç kullanılmaz. Aşuwa/Aşıwa sözcüğü ek almamış biçimiyle, yani aşu/aşı olarak, ya da artikli almamış biçimiyle "Şuwa/Şıwa" olarak, ya da ikisini de almamış biçimiyle "şu/şı" olarak, boy belirtir biçimiyle hiç kullanılmaz. Halen kullanılan dilde buna hiç tanık olmadık. Ama arkaik dönemde bu şekilde kullanıldığının da işaretleri bulunmaktadır. Diğer boy adlarının da Apsuwa'nın psu/psı, Sasuwa'nın sas/saş, Abaza'nın baza/basa/bas/pas/baz; Aşkaruwa'nın Aşkar/şkar/skar; Zakuwa'nın Zak / Sak/Zaka/Saka biçiminde kullanımlarının bulunduğu kanıtlanabilmektedir. Dilin yapısı da, sözcüğün kök sözcük olmaması, başta article, sonda "wa" ekinin bulunması da bu türden kullanılmasına olanak vermektedir. Esasen değerli thamada , araştırmacı yazar sayın Ömer Büyüka da bu görüştedir. Şimdiki dilde Aşuwa /Aşıwa biçiminde söylenen sözcüğün kökünün "As/sı/su olduğunu" olduğunu , "Abhaz Mitolojisi Anaç mı?" ve "Kafkas Kaynaklarına Göre İlk Yaratılışlar-İlk insanlık-Kafkas Gerçekleri" adlı eserinde uzun tahlillerle belirtmektedir. Biz de bunun mümkün olabileceğini düşünüyoruz. Akkad'ların "şa"ve "sa" sesini ayıracak şekilde işaret kullanmamaları ve Hititlerin de, Akakd yazısını kendi dillerine uydururlarken bu iki sesi ayıracak bir işarete gerek duymamaları, bu iki sesin birbirlerini yerine o zamanlarda da kullanıldığının bir kanıtı olabilir. Gerçekten de Samiler "Astarte" adını kullandıkları gibi, daha çok da "İştar" adını kullanmışlardır. Asur'un "Aşur" olarak telaffuz edilmiş olabileceği bilim adamları tarafından büyük bir olasılık olarak değerlendirilmektedir. Kaldı ki ilkçağlarda "s" olarak kullanılan bir ses, dilin doğal gelişimi içerisinde zamanla "ş" ve "z" ya de dönüşebilir. Aynı şekilde de kalabilir. Çeşitleme olarak da kullanılabilir. Bütün bunlar mümkündür. Bunların olabileceğini gösteren bir çok kanıt sunulabilir. Abahaz/Abaza dilinde Aşuwa/ Aşıwa ya da Aşuwa/Asıwa biçiminde kullanılan sözcüğün başındaki "a" article, sonundaki "w" ise Türkçe'deki "lı" ekinin karşılığı olan bir ek olup, "kök su/sı/şu/şı" sözcüğüdür. Sözcüğün en arkaik biçiminin "sı"/su biçiminde olması büyük olasılıktır. Sonradan değişerek "şu/şı" biçiminde kullanılmış olmalıdır. Sayın Ömer Büyüka'nın yaptığı tahliller dışında da böyle düşünmemizin temel nedenlerden biri de, Çerkes'lerin kullandıkları en arkaik isimlerin "sı/su/sa" kökünden kaynaklanıyor olmasıdır. "Sı" sözcüğü Abhaz/Abaza/ dilinde can anlamına gelmektedir(9). Abhaz/Abaza dilinde önde, ileride anlamındaki "pa"sözcüğünün "pı", egemen anlamındaki "ma" sözcüğünün "mı", anne anlamındaki "nı" sözcüğünün "na", baş anlamındaki "kha/ka" sözcüğünün "khı/kı", biçimlerinde çeşitlemeleri olduğuna bakarak "sı" sözcüğün "sa" çeşitlemesi olduğunu düşünüyoruz. Abhaz/Abaza dilinde can anlamında halen kullanılan "pısı /psı", Adiğe dilinde "pse" olması ve bu sözcüklerin Abhazca da "pı-sı" ve "p-se" biçiminde, ilk can olarak tahlil edilebilmesi de bu olasılığı güçlendiriyor. Aslında abhaz/Abazaların dört temel boyu da "sı/sa" kökünden sözcüklerle adlandırılmaktadır. Apsuwa/Apsıwa, Apsu/Apsı, Psu /Psı /Pısı... Aşuwa/Asuwa, Aşu/Asu, Asıwa/Aşıwa, Ası/Aşı, aş/As, Şu/Su, Sı/Şı... Açkaruwa/Aşkarıwa/Askarıwa, Açkar/Aşkar/Askar, Çkar/Şkar/Skar... Sasuwa(Sadsuwa)/ Sazuwa(Sadzuwa) , Sas/Saz/Şaş... Aynı şekilde Adiğe halkının da tarihte kullandığı sözcükler "Sı/Sa" kökünden sözcüklerdir Sakuwa/Zakuwa, Zak/Sak, Zaka/Saka, Sıga/Zığa/zıka/zık/Sık... Bu kök sözcüklerle ilişkili olabilecek pek çok klan aile bulunmaktadır. Ancak birebir ilişkilerini saptayabildiğimiz Abaza ve Adiğe klan aileleri; Abhaz/Abaza ların arasında yaşamakta olan Aş/Aşu, Aşba/Aşıba ve Sı /Sıba /Dsıba aileleri ile, Adiğelerin arasında yaşamakta olan "Şık" klan ailesidir(iii). 7. ASSUWA/AŞŞUWA BÖLGESİNİN YAZILI TARİH ÖNCESİ Aşuwa devleti Bat Anadolu'da kurulmuştur. Batı Anadolu'nun doğal koşulları tarıma elverişliydi. Bu nedenle bölgede yaşayan insanlar, Büyük ve Küçük Menderes ırmakları çevresinde erken çağlarda yerleşik yaşama geçtiler ve tarıma başladılar. Bölgede yerleşimin M.Ö. 3000'lerde başladığı kabul edilmektedir. Bilim adamlarına göre taş temel üzerine kerpiç duvarla yapılan evlerin tarihi bu çağlara kadar inmektedir(10). Bu çağın tarihini ve kültürünü en iyi yansıtan yerleşimler Erytrai(Ildırı Çeşme), Bayraklı ve Klazomenai'dir(Urla). Bu yerleşimler Truwa 1 ve 11'le çağdaştır. Bu çağda Batı Anadolu'da yaşayan halklara Pelasg, Leleg ve Kar adları verilmektedir. Bu halkların birbirleriyle ve Hititlerle akraba olduğu kabul edilmektedir(11). Bu halklar Yunanlardan önce Ege adalarında ve Mora yarımadasında da yaşamışlar ve hatta oralara ilk yerleşen halklar olmuşlardır(12). Bu halkların Truwa'yla, Ege adaları.Mora yarımadası, Kıbrıs adası ve Anadolu'daki Hatti'lerle ticari ilişkiler içerisinde bulundukları bilinmekte-dir. M.Ö. 2000'li yıllarda ise artık Anadolu'da yazlı tarih başlamakta ve bölgede Aşuwa'lar tarih sahnesine çıkmaktadır. 8. ASUWA DEVLETİNİN YERİ VE SINIRLARI Hitit belgelerinde söz edilen Asuwa/Aşuwa devletinin sınırları tam olarak bilinmemekle birlikte, Menderes Havzasında, İzmir-Manisa dolaylarında olduğu bilinmektedir. Daha sonra Lydia' başkenti olan Sardis(Sard) kentinin Asuwa /Aşuwa devletinin de başkenti olduğu kabul edilmektedir. Aslında Sart/Sard şehrinin daha arkaik olan adı Asuwa'dır(13). Asuwa/Aşuwa'nın kuzeyinde Mysia ya da Masa denilen ülke, güneyinde Ahhiyawa ve Arzawa devletleri bulunmaktadır. Arzawa'nın yeri ve sınırları tam olarak bilinmemekle birlikte Başkentinin Ephesos/Apasa olduğu konusunda görüş birliği bulunmaktadır(14). Aslında aynı belirsizlik Ahhiyawa devleti için de söz konusudur. Hatta bu devletin Anadolu'da olup olmadığı bile tartışıl-maktadır(15). Yunan ana karasında bir devlet kurmuş Ahhiyawaların 14.Yüz yıldan itiba-ren Asuwa'nın güneyine yerleştikleri anlaşılmaktadır. Arzawa'da Asuwa'ya komşu olan bir devlet olarak kabul edilmektedir. Ahiyyawa merkezi bir devlet, Asuwa ve Arzawa ise konfederasyon devletleridir. Asuwa /Aşuwa konfederasyonunda yirmi devletçik bulunmaktadır. Bu dev-letlerden en güçlüsü olan Asuwa devleti, konfederasyonun önderi-dir. Yirmi dört kadar devletçik de Arzawa konfederasyonunda bu-lunmaktadır. Merkezi konfederasyonun yapısının çok gevşek olduğu anlaşılmak-tadır(16). Asıl egemenler konfederasyonu oluşturan küçük devletlerdir. Büyük bir olasılıkla birbirleriyle sürekli rekabet ve mücadele içerisinde olan, ancak soydan gelen, aynı dili kokuşan halkların oluşturduğu küçük devletler, bir tehlike anında ortak düşmana karşı savaşmak için ya da yağma amacıyla bir araya gelmekte, Bir tür siyasi-askeri organizasyon oluşturmakta, sonra da dağılmaktadırlar. 9. ASUWA DEVLETİNİN TARİHİ Asuwa/Aşuwa devletinin M.Ö.2000 yıllarında kurulduğu kabul edilmektedir. M.Ö. XV. Yüzyılda ise küçük Asuwa, devleti Mısırla ilişki kuracak kadar gelişmiştir. Mısır belgelerinden öğrendiğimize göre "Firavun 111. Thotmes'in tahta geçmesinin 34, 36, 39. yıldönümlerinde yani İ.Ö. 1472, 1470, 1467'de Asuwa'dan ona armağanlar gönderilmişti"(17). Yine aynı yıllarda Hitit Kralı 11. Tudhaliya'nın (İ.Ö. 1460-1440) Asuwa/Aşuwa üzerine sefer düzenlediğini biliyoruz(iv). 11. Tudhaliya kent devletlerinin buradaki bileşik gücünü yenmiş, Asuwa'da birçok yeri yakıp yıkmıştır. Birleşik gücün başkanı olan Asuwa kralı Dsum-Dlama'yı Oğlu Kukkulis'i Ve damadı Malazitis'i, çocuklarıyla beraber tutsak alarak Hattuşaşa'a götürmüştür. Kukkulis daha sonra bağışlanarak vasal kral sıfatıyla Asuwa'ya gönderilmiştir. Ama bir sure sonra yeniden başkaldırmış çıkan savaşta da öldürülmüştür(18). 10. ASUWA'NIN KRAL AİLESİ MAAN'LAR 11. Tudhalya'nın seferinden sonra Hitit tabletlerinde Asuwa devletinden söz edilmemektedir. Artık bölge başka adalarla anılmaktadır Homeros"Asia"(Asya) olarak anar. Asia adının Asuwa'nın Başka halkların dilindeki ya da daha sonraki dönemlerdeki değişik söylenişi olduğu anlaşılmaktadır. "Asia"adının Asuwa'dan kaynaklandığı kesin olarak söylenebilir. İlkçağ bilginleri de aynı görüştedir. "Asia" dediği aynı bölgeyi Homeros "Maionya"ve "Meonia" şekillerinde de anmaktadır. Herodotos, " "Maionia" demekte, Strabon da " Maionia" olarak anmaktadır. "Meon", "Mean" diyen yazarlar da bulunmaktadır. Bölge Lydia'lılar döneminden önce bu adlarla anılmıştır. Bu adları nasıl açıklamak gerekir? Bölgeye bu adlar niçin verilmiştir? Bu adlarla bölgenin ilk adı olan Aşuwa arsında bir ilişki var mıdır? Sorular, sorular, sorular!... Yanıtlarını bilmesek de, bu soruları sormak ve düşünmek zorundayız. Çünkü soru sormaya başlamak yanıtlamaya başlamak demektir. Yanıta giden ilk adımdır soru. Kaldı ki bu sorular, yanıtlanabilecek sorulardır. Önce elimizdekilere bakalım: Asuwa ve Maionia... Asuwa/Aşuwa nedir? Kimdir? Çerkes halkının bir boyu. Öyleyse bölgenin diğer adı "Maionia" da, Çerkeslerle ilgili bir boy ya da klan adı olabilir. Akla gelen ilk olasılık budur. Ancak bu olasılık doğru mudur? Şimdi bu olasılığın doğruluk derecesini inceleyelim. Acaba Çerkes'lerde bu isimde bir boy ya da klan bulunmakta mıdır? Evet, vardır. Halen Abazaların arasında yaşayan Maan/ağan ailesi!... Üstelik Abaza/Abhazlar bu aileyi krali aile olarak(Ah, ahı, Aha, yani bey ailesi) kabul etmektedirler(v). Acaba Mağan/ Maan adıyla, "Meon" ve"Maionia"adı arasında bir ilişki var mıdır? Yoksa bu sözcükler, tamamen rastlantısal bir şekilde mi benzemektedir? Bölgede bir nehir adı olarak da olsa "Aphas/Aphaz" sözcüğünün saptanması, bu sözcüğün değişmiş biçimi olabilecek Ephes adının bulunması, Ephes kentiyle Apasa kentinin aynı sayılması, yine aynı yörede asuws/Aşuwa devletinin kurulmuş olması, Blögedeki yer ve tanrı adlarının Abaza/abhaz diliyle açıklanabilmesi, Çerkes klan ailele-rinin adlarının tespit edilebilmesi böyle bir olasılığı güçlendirmektedir. Ancak bu sözcükler arasında bir bulunup bulunmadığını kesin olarak anlayabilmek için sözcüklerin tahlil edilerek incelenmesi gerekmektedir. 11. MAİONİA SÖZCÜĞÜNÜN MAĞAN SÖZCÜĞÜYLE İLİŞKİSİ Önce sayın Bilge Umar'ın bu sözcüğü nasıl tahlil ettiğini görelim. Sayın Umar "Maionia"nın Lydia denilen bölgenin İliada'da kullanılan adı olduğunu belirttikten sonra "Ancak oradaki ai(ay okunur) sesi, İliada'da eskiden a'ya yakın değer taşıyan eta(H) harfiyle verilmiştir; "o" yerine de mikron(o) değil uwa sesine işaret eden omeğa kullanılmıştır. Oysa, daha sonraki dönemin Hellen dilindeki yapıtlarında yazım, Maionya şeklindedir(Örneğin Strabon, 12 VII 12'de). Maionia, aynı zamanda, o bölgedeki bir ilkçağ kentçiğinin adıdır (Ramsay, s.132 No.12).Bunun adı Türk ağzına Menye biçiminde uydurularak kullanılmıştır ve kullanılmaktadır; şimdi bu 4000 yıllık öz Anadolu adının yerine Gökçeören diye uydurma bir ad geçirildi. Hellen ağzında –onia bitişli edilen ve üstelik bu bitiş içindeki(o), çoğu kez, uwa sesine işaret eden omega harfiyle yazılan adlarda, söz konusu bitişin aslı hemen hemen daima Luwi dilinin wana takısıdır. Örneğin Hellen ağzında önce İonia, sonra ionia olmuş adın (o'su omega ile) aslı İwana'dır. Lykaonia'nın aslı Lukkawana, Kataonia'nın aslı Hattiwana (Khattiwana)'dır. Bunlara bakarak, Maionia biçiminin de Mawana..." olduğu sonucuna varmaktadır(19). Sayın Umar "Mağan" sözcüğünü hiç duymadığı halde, Maionia sözcüğünü Mağan Sözcüğüyle özdeşleştirecek bir tespit yapabilmektedir: Mawana / Mağan'ya /Mağan'a... Tesbit gerçekten takdire şayandır. Şimdi aynı sözcüğün tahlilini bir de biz yapalım. Tahlile başlamadan önce sözcüğün işlevini, hangi amaçla kullanıldığını belirlemek durumundayız. "Maionia"sözcüğü bir tanrıyı mı, bir halkı mı, bir ırmağı ya da kenti mi göstermektedir? Yoksa şahıs adı mıdır? "Maionia" adı, bir bölgenin ve bir kentçiğin adıdır. Bu saptama önemlidir. Çünkü büyük bir olasılıkla, yerleşimi belirten sözcüklerin sonunda yerleşimi belirten bir ek bulunur. Araştırmaya konu olan sözcüğümüzde böyle bir ek var mı dır? Evet, vardır. Sözcüğün sonundaki "ia" eki, ülkesi-yeri anlamına gelir. Bu eki attığımızda kök sözcük, Maion-ia/ Maion biçiminde karşımıza çıkar. "Maion" kök sözcüğü büyük bir olasılıkla, bir boy, bir halk ya da klanın adıdır. Yine büyük bir olasılıkla bu kök sözcük Hellen dilinde değiştirilmiş biçimidir. "Maion" sözcüğündeki "ai" bölümünün "ay" olarak okunduğunu biliyoruz. Bu durumda ilk üç harf "mai" Hellen dilinde "may" olarak okunuyordu. Sözcükteki "on"kısmı ise Hellen dilinde zaten bu şekle sokulmuştu, yazıldığı gibi de okunuyordu. Bunu biliyoruz. Çünkü Hellen dilinde "yeri" anlamına gelen ve sözcüklerin sonuna getirilen "-ion" eki bulunmaktadır. Bu nedenle zaten sözcük eğer halkı değil de bölgeyi gösteriyor olsaydı, "Maion"/Ma-ion" sözcüğü "Ma" yeri anlamına gelecekti. Bu du-rumda Maion sözcüğünün "Mayon" şeklinde okunup söylendiğini kesin olarak söyleyebilecek durum-dayız. Bu kök sözcüğün Menderes ırmağının adıyla da ilişkili olduğu görülmektedir: Maian/dros... Mağan sözcüğü burada hiç değişmemiş aslına en yakın biçimiyle çok açık biçimiyle görülmektedir. Bu sözcükteki tek değişiklik asıl kök sözcükteki "ğ"sesinin "y" haline getirilmesidir. "ğ" sesinin bulunmadığı bütün dillerde bu ses normal bir şekilde "y" olarak okunmaktadır. Batı dillerinde halen Büyük Menderes ırmağı "Mean der" olarak söylenebiliyor(20). Kök sözcüğün aynı klanın adı olarak bir nüans farkıyla söylenen çeşitlemesi de Abhaz/Abaza dilinde "Maan"dır. Öyle anlaşılıyor ki sözcük o dönemlerde bu şekliyle de kullanılmış. Çünkü bazen "Mean" biçiminde söyleyişlere tanık olmaktayız. Halikarnas Balıkçısı bu sözcüğü "Meandros" biçiminde kullanmakta, Pelasg dilinden olduğunu belirtmektedir(21). Homeros"un hem "Maion", hem de "Meon" demesi bu kullanımların ikisini de bildiğinin kanıtı sayılabilir. Ancak Herodatos'da, Strabon'da yalnızca "Maion" şeklini kullanıyorlar. Acaba bu sözcük Anadolu'da nasıl okunuyor ve nasıl söyleniyordu? Bu soruyu yanıtlamak da mümkün. Çünkü sözcüğün coğrafi bölgeyi gösteren şeklinin "Menye" olarak yakın zamanlara kadar yaşatıldığını biliyoruz. Öyle anlaşılıyor ki, birçok yerleşim birimlerinde "Men" ve "Man" biçimleriyle halen yaşatılıyorlar. Bu konu özel bir çalışmada tekrar ele alınacağı için bu çalışmamızda daha detaylı bir açıklamaya girmeyeceğiz. Ancak sözcüğün Ana Tanrıçayla ilişkisini belirtmekle yetineceğiz. Sayın Umar, bu sözcüğü Ana tanrıçayla dolaylı bir şekilde ilişkilendirmektedir. Oysa bizce sözcük ana tanrıçayla kökten ilişkilidir . Hatta Ana tanrıçanın da adı olan "Ma" sözcüğü bileşik bir sözcük olan "Maion" sözcüğünün başında yer almakta, dolaysız bir şekilde Ana Tanrıçayla ilişkiyi belgelemektedir. Aslında sözcüğün biraz sonra inceleyeceğimiz Abaza/ Abhaz dilindeki anlamı da Ana Tanrıçayla ilişkili olduğunu göstermektedir. 12. MAĞAN/MAAN SÖZCÜĞÜNÜN ANLAMI Mağan/Maan sözcüğünü Abhaz klan ailelerden biri halen kullanmaktadır. Daha önce de belirtildiği üzere konu özel olarak inceleneceğinden bu çalışmada etimolojik tahlil yapılmayacak, yalnızca sözcüğün anlamı belirlenmeye çalışılacaktır. Mağan/Maan sözcükleri Abhaz/abaza dilinde bileşik sözcüklerdir. "Maan" bileşik sözcüğü egemen anlamındaki "ma" ve anlamındaki "an" sözcüklerinden meydana gelmiş olup "Ma-an/Maan" sözcüğü "egemen ana, ana egemen" anlamına gelmektedir(22). "Mağan/Ma-ğa-an" sözcüğü ise , "ana güçlü egemen, egemen güçlü ana" anlamındadır. Sözcüklerin bu anlamı Abaza/Abhaz dilinin atası olarak belirlediğimiz Luwi dilinde de aynıdır. "Ma" Ana Tanrıçayı doğrudan belirtmekte, "Anni, An, Nı" sözcükleri ise ana anlamına gelmektedir(23). 13. MAN-MAĞAN AİLESİ ASUWA'NIN İLK KRALI MI-DIR? Maan/Mağan ailesinin adı tabletlerde M.Ö.1300 yıllarından itibaren görülmeye başlamaktadır. Firavun 11. Ramses'e karşı Kadeş savaşında Hititlerin müttefiki olarak savaşan "Mauma" halkının "meoniler" olduğu kabul edilmektedir(24). Ancak daha önceki dönemde "Mağan/Maan adının kullanılıp kullanılmadığı, Maan'ların Aşuwa'nın ilk kralları olup olmadıkları konusunda elimizde bir belge bulunmamaktadır. Ancak bu çok güçlü bir olasılıktır. Halikarnas Balıkçısı'na göre M.Ö.1900 yıllarında Gediz Havzası Maonia olarak adlandırılmaktadır. 11. Tudhaliya'nın Asuwa üzerine yaptığı seferden Lydia devletinin kurulduğu döneme kadar olan yaklaşık yedi yüz yıllık dönemde ise bu topraklar, "Maiona" olarak anılmaktadır. Bu dönemde Mağanların egemenliği kesindir. 14. ASUWA BÖLGESİNDE GÖRÜLEN DİĞER BOYLAR Asuwa/Aşuwa bölgesinde Mağan/Maion'lardan başka Tirhen, Sard ve Lidi boylarından bahsedilmektedir. Ancak bunlardan Lidi'ler, Lydia devleti döneminde anılmaya başladığından bu çalışmanın kapsamı dışında tutularak ayrıca incelenecektir. Sard'lar ise "sard/Sart" kentinden dolayı bu adla anılan, bu kente adını veren akraba klanlardan oluşan bir boy olabilir. Hatta Asuwa boyunun Sar/Sur/Sır/ şeklinde biçimlerinde de söylenebilir. Ancak "Sard" denilen halkın, "Şardana" olarak da anılması başka olasılıkları da gündeme getirmektedir. Bu sözcük bileşik bileşik bir kelime olarak Abhaz "Dan/Adan, Tan/Atan" klanını işaret ediyor olabilir. Yani konunun bütün olasılıklarıyla ve detaylı olarak incelenmesi gerekmektedir. Bu nedenle biz bunları, incelenmesi gereken olasılıklar olarak not ediyor, incelenmek üzere konuya ilgi duyanların da incelemesi dileğiyle geçiyoruz. Aşuwa bölgesinde bu dönemde görülen boylarından biri de "Turşa" adıyla anılmaktadır. Turşa boyu, Tirsen ve Tirhen olarak da anılmakta, daha doğrusu, Tirhen ve Tirsen denilen boylarla Turşalar aynı halk olarak kabul edilmektedir(25). Çerkesler arasında Tirhen ya da Tirhen adıyla bir boy bulunmamakla birlikte, her iki ad da Abhaz/ Abaza dilinde bileşik sözcüklerdir. Okuyucuyu bıktırmamak için anlamını ve etimolojisini vermediğimiz bu sözcüklerin başındaki "Tir" bölümüyle, "Turşa" sözcüğünün başındaki "Tur" bölümünün bir çeşitleme şeklinde, aynı klanın adı olarak kullanılması büyük olasılıktır. "Turşa" klan ailesi ise Abhazlar arasında halen yaşamaktadır. Adapazarı, Düzce ve Abhazya'da yaşayan bu aileye Abhazlar "Atruş oğlu" anlamında "Atruş-ba" demektedirler. Baştaki "a" articledir. Kök sözcük "Turuş/Truş" şeklindedir. Bu klanın adı Abhaz /Abaza dilinde çoğul yapıldığında "Atruşko/Atruşk, Truşko/Truşk" sözcükleri elde edilir. Bu noktada okuyucunun sabrına sığınarak, değerli bilim adamı Günaltay'dan uzunca bir alıntı aktarmak istiyoruz: "Lidya'nın üç büyük unsurunu teşkil eden Tirhen "Turşa"'ların M.Ö. 13. Asrın ikinci yarısına Mısır vesikalarında adı geçen Turşalar olduğu kabul edilmektedir. Mısır kaynaklarından öğrendiğimize göre Ege göçlerinin başladığı tarihlerde, bazı Egeli Anadolulu insanlar, Afrika kıyılarına yerleşerek Libyalı'larla birleşmiş Mısır üzerine yürümüşlerdir. Bu aralık Mısır Fravun'u olan Merneptah(1232-1224) 1230 tarihine doğru bunları Delta bölgesinde perişan etmiştir. Bu olayı kaydeden belge Libyalıların müttefiki olarak sayılan kabileler arasında Ahayivaşa'lar, Turşa'lar, Luka'lar, Şardana'lar, Şekeleş'ler adıyla anılan anılan birliklerden bahsetmiştir. Bunlardan Ahayivaşa'ların Güney Anadolu'ya veya Rodos ve Kıbrıs gibi Ege adalarına sokulmuş olan Aka'lara, Luka'ların sonraki Likya'lılara, Turşa'ların Tirsen(Tirhen)'lere tekabül ettikleri kabul edilmektedir. Bu kavimlerden Turşa'lar sonraları Tirhen adıyla İtalya'ya Etrüsk'lerdir. Şardanalar ise Sardunya adasına adını veren kabileler, Şekeleş'lerin de Sicilya'ya göç eden Sikul'lar veya Pisidya'daki Skalassos şehri ahalisi olmaları tahmin edilmiştir. Herhalde Mısır kaynaklarından, Fravunu ciddi bir suretle tehdit ettiği anlatılan bu birleşmiş milletlerin büyük kütlesini Aka'larla Lik'lerin teşkil ettiklerinim kesin olarak biliyoruz. Kuzey İtalya'ya ilk medeniyeti kuran Etrüsk'lerin Lidya'dan geçen Tirhenler oldukları Herodot tarafından da rivayet edilmektedir. Amerikalıların son zamanlarda Sard'da yaptıkları araştırmalar, Meonya'lılarla Hatti'ler ve Etrüsk'ler arasında dilce bir yakınlık olduğu iddiasını kuvvetlendiren neticeler vermiştir. Her iki bölgede de yapılan araştırmalarda ele geçen mücevherat üslubu, bronzlar, fildişleri ile Lidya ile Etrurya arasında sıkı bir bağlılık ve yakınlık bulunduğuna şahadet etmektedirler. Etrüsk eserleriyle Van gölü bölgesindeki Urartu eserleri arasında da büyük bir benzerlik ve yakınlık bulunduğu iddiasını kuvvetle müdafaa edenler vardır"(27). Turşa(Atruşba)konusu özel bir incelemenin konusu yapılacak olmakla birlikte George Thomson'dan son bir saptamayı daha yapmak istiyoruz: "...Etrüsk'lerin dili Kafkasya 'da halen konuşulan dillerle bağlantılıydı.Bunu ilk kez, elli yıl önce Thomsen ortaya çıkarmış, Marr da onaylamıştır(28). 15. ASUWA TOPLUMU ATLI BİR KÜLTÜRDÜR Luwi halkı atı tanımaktadır. Atlı bir kültürdür. Aslında Anadolu'da at çok eski zamandan beri kullanılmaktadır. Atın ilk kez Kuzey Mezopotamya'da Hurri'ler tarafından evcileştirildiği kabul edilmektedir. Atın Anadolu'dan Hellen'lere ve Girit'e geçtiği görüşü de aynı şekilde genel kabul görmektedir(29). C. Şakir Kabaağaçlı'ya göre atlar önce "şar" denilen savaş arabalarının ve arabaları çekmekte kullanılmıştır. Süvarilik daha sonraki ve daha ileri bir uygarlığın simgesidir. Asuwa bölgesinde at kültürünün gelişkin olduğu anlaşılmaktadır. İliada'da Homeros, Asia(Asya) çayırlarından; Maionia'nın atlarından, ata binen altın üzengili Maion kadınlarından söz eder. Luwi dilinde at, Asu/Asuwa olarak adlandırılmaktadır. Yani Asuwa halkına verilen ad ata da verilmektedir(30). Bir boyun adı ata niçin verilir bunun mantıki açıklaması nedir? Arabistan'dan getirilen atlara "Arap atı" deriz. İngiltere'den getirilen atlara da İngiliz. Belki de bu durum çok eski bir gelenektir. Büyük bir olasılıkla, Asuwa halkı atı ilk evcileştiren halk olduğu için, diğer halklar da atı Asuwa'lılar da görmüş ve ata "Asu /Asuwa"demişlerdir. Bu açıklama atın Hurri'ler tarafından evcilleştirildiği şeklindeki bilimsel tespitle çelişmez mi? Çelişmez. Çünkü Huri halkı Çerkes'lerle ilişkili bir halktır. Büyük bir olasılıkla bu halkın arasında Asuwa /aşuwa boyu da bulunmaktadır(31). Belki de Aşuwalar daha arkaik dönemde Kuzey Mezopotamya'da yaşamışlar, M.Ö 2000'li yıllarda da Ege bölgesine gelmişlerdir. Bu olasılık az değildir. Kuzey Mezopotamya'daki bulgular da bun olasılığı artırmaktadır. Özelikle Hürri'lerin torunları olan Urartu'larla, Aşuwa'ların torunları olanLydia'lılar arsındaki birilişkiyi bilim adamları hep gündemde tutmaktadırlar. Güçlü olasılık olarak değerlendirdiğimiz şekilde, atı Asuwa'lar evcileştirdiği için evcileştiren halkın adıyla Luwi halkı tarafından (at) adlandırılmışsa, Luwi'ler Asuwa halkını hem Asu/Aşu, hem de Asuwa/aşuwa olarak anıyor olmalıdırlar. Çünkü ata hem Asu/Aşu, hem de Aşuwa/Asuwa diyorlar. Luwi'lerin bir parçası olan ve atı evcilleştiren Aşuwa'lar da, at için Aşu/Aşuwa sözcüklerini kullanmışlarsa, bu kendi adlarını verecek kadar atla özdeşleştiklerini gösterir. Bulgulara göre bu halkın atla özdeşleştiğin-den kuşku duymamak gerekir. Ama yine de biz, Aşuwa boyunun at için başka bir ad kullanma olasılığının yüksek olduğunun düşünüyoruz. Elimizde hiçbir belge bulunmamasına rağmen böyle düşünmemizin nedeni ata kendi adlarını vermeleri halinde ortaya çıkacak pratik sorunlardır. Atı her gün kullanmak durumunda olan bir halk için kendi adını ata vermek hiç de pratik olmazdı. Ancak Aşuwa'lar Luwi halkının bir parçası olduğundan ve bu dönem-de at için Luwi'lerden farklı bir sözcük kullandıklarına dair belge de bulunmadığından, luwi dilinde kullanılan sözcüğün Aşuwa'lar tarafından da kullanıldığını kabul etmek durumundayız.. Aşuwa/Asuwa adını tahlili yapılırken kök sözcüğün, su/şu, article almış biçiminin ise Aşu/Asu olduğu görüldü. Halen konuşulan Aşuwa lehçesinde Article her zaman kullanılmaz. Eğer Aşuwa'lar asu/aşu sözcüğünü kullanmışlarsa, Articlesiz şekliyle su/şu, sı /şı biçimlerinde de kullanmış olmalıdırlar. Bu saptamanın önemi şuradadır ki, Çerkes'lerin bir kolu olan Adiğeler halen at için "şı/şu" sözcüğünü ve atlı için "şuw" sözcüğünü kullanmaktadırlar. "Şuw" sözcüğünün, "Aşuwa" sözcüğüyle aynı köken kaynaklanmakla kalmadığını, aynı özcük olduğunu düşünüyoruz. Çünkü Adiğe'lerin, sözcüğü bu şekilde değiştirebileceklerini gösteren çeşitli örnekler bulunmaktadır. Örneğin Adiğe'ler, Aşkarıwa /Açkarıwa sözcüğünü de buna benzer biçimde değişikliğe uğratarak "Şkarow/Çkarow" demektedirler. Bu sözcükler hiçbir şekilde Aşkarıwa/Açkarıwa biçiminde söylenmiyorlar. Aşkarıwa sözcüğünün başındaki ve sonundaki "a"harfleri söylenmediği gibi, "atlı" anlamındaki "Aşuwa" sözcüğünün başındaki ve sonundaki "a" harfleri de söylenmeyerek "Şuw"denilmiş olabilir. Fars kökenli olup Türkçe'de de aynı anlamda kullanılan Suwari/Süwari sözcüğü de, Luwi/ Asu/Asuwa kökenlidir. Eğer Asuwa'lar tarihi dönemlerde at için "su/şu /şı" adını kullanmışlarsa, atlı için "-lı" ekiyle "suwa" diyeceklerdir. "Suwa-ri/Suwari" sözcüğü ise bu dilde "atlı adam" anlamına gelir. Çünkü "ri" sözcüğü Abhaz/Abaza dilinde halk/insan anlamına gelmektedir. Aslında Abhaz/Abaza dilinde halen kullanılmakta olan ve bu dilde bileşik sözcük olarak "atlı insan" anlamına gelen "Çıwari" sözcüğü de"Süwari" sözcüğüne çok benzer. Aynı kökten, aynı ilkelere göre kurulmuş gibidir. Şimdi isterseniz Abaza/Abhaz dilinde atla ilgili olan sözcükleri inceleyelim: Çı:At, Çıwa:Atlı, Çıwari:Atlı insan, Çıwaüi:Atlı insan; Çıcıs/Çısıs:At yavrusu (tay), Şhegö/Aşhegö: Aygır, Çı-an/Çan:Kısrak v.b. Eski İran/Pers dilinde aygır anlamında Aspa sözcüğü de, yalnız As kökenli olmakla kalmaz, aynı zamanda Abaza dilinde As-pa, As oğlu anlamına gelir. Suwariden sonra bu da çok ilginç benzerliktir. 16. AŞUWA'DA EKONOMİK VE SOSYAL YAŞAM Aşuwa/Asuwa toplumu yerleşik bir toplumdu. Bu toplumda tarım ve hayvancılık yapıldığını, ticaretle uğraşıldığını ve madenlerin işlendiğini biliyoruz. Menderes havzasının doğal koşulları tarım için çok uygundu. Bu bölgede hububat tarımının Aşuwa'ların yerleştiği dönemlerde yapıldığı söylenebilir. Yine küçük ve büyük baş hayvan yetiştirildiği bilinmektedir. Çevredeki doğal şartların uygunluğu ve yaşam düzeleri göz önüne alındığında, üretimin ihtiyaçları karşıladığı ve hatta üzerinde olduğu söylenebilir. Öyle görünüyor ki, Asuwa /Asia çayırlarında at da yetiştiriliyordu. Hatta atçılık çok önemliydi. Daha önce de belirtildiği gibi Homeros, altın üzengili ata binen Maion kadınlarından ve Asya'nın güzel çayırlarından övgüyle söz etmektedir(32). Yine başkent Asuwa(Sard) şehrinden geçen ırmakta altın bulunduğu ve altından ilkçağdan beri yaralanıldığı anlaşılmaktadır. Lydia'lılar döneminde de bu nehirden altın çıkarılıyordu. Ve Lydia Kralı Krezüs/Karun dünyanın en zengin adamı sayılıyordu. Asuwa'ların yaşamında ticaretin de önemli bir yerinin bulunduğu anlaşılmaktadır. Sard şehrinin ve bölgenin, o zamanki önemli ticaret merkezleri olan Hatusa /Hatuşa ile Kayseri yakınlarındaki Kaneş/Kaniş şehriyle bağlantıları vardı. Kaneş, Hatuşa, SardAsuwa), Ephes, ve Miletos gibi şehirler çağının en büyük şehirleriydi. Bu konuda Halikarnas Balıkçısı "Mezopotamya'dan Anadolu'ya giden yolda Kaneş, Anadolu'nun ilk Ticaret merkezidir. Ta uzak doğudan çıkan bu kral yolu iki ana kola ayrılır. Bir kolu Gediz sularınca Sardis'e gelir, oradan Troya'da, Kime'de ve İzmir'de denize varır. Öteki kolu Büyük Menderes'i kıyılayarak, Milet ve Efes'de denize ulaşır"(33). Eldeki belgeler yetersiz olduğundan çok kesin olarak söylenemese de, Asuwa'da kadınların sosyo-ekonomik yaşamda çok etkin oldukları söylenebilir. Büyük bir olasılıkla Aşuwa kadınları toplumsal yaşamın her alanında söz sahibiydiler. Asuwa'dan 1300-1400 yıl sonra aynı topraklar üzerinde, aynı halkın kurduğu Lydia devletinin ana erkil olup olmadığının tartışılmasına ve pek çok bilim adamı tarafından anaerkil bir toplum olarak kabul edilmesine bakarak(34). Aşuwa toplumunun anaerkil olduğu söylenebilir. Özellikle soyun anayanlı olduğunun kesin olarak söylenebileceğini düşünüyoruz. Aslında bu tespit, Kydia'lılar için de yapılabilir. 17.SARDEİS/SARDİS(SART) ADININ ETİMOLOJİSİ Önce Sayın Umar'ın bu konudaki açıklamasını görelim: "Gerek Sardeis, gerek Sardis, kentin asıl adına (Swarda) Hellen dilinde "-lılar, halkı" anlamında –eis takısının ya da "-Sal, - ülkesi anlamında is takısının eklenmesiyle Hellen ağzına uydurulmuş biçimleridir"(35). Sayın Umar'a göre "Sard-eis", Sard halkı, Sard'lılar; "Sard-is" ise Sard ülkesi anlamlarına gelir. Yani kent adı olan kök sözcük Sard/Sart sözcüğüdür. Ama Umar'a göre Sard sözcüğü de değişmiştir, onun da kökenindeki sözcük "swarda" sözcüğüdür. Sayın Umar'ın görüşü ciddi bir olasılıktır. Ancak "Swarda" sözcüğünün kökünü ve asıl dayanağını açıklamıyor. Oysa bunun da açıklanması gerekir. Kanımızca "Swarda" sözcüğü, kentin ve kente oturan halkın daha arkaik adıyla Asuwa'yla ilişkilidir. "Swa- rda" adında Asuwa adı, baştaki article düşmüş olarak bulunmaktadır. Abhaz /Abaza dilinde "Swa-r-da" sözcüğü "Swa halkı yeri" anlamına gelir. Bununla birlikte Pers halkının bu kente "Saparda" demesi başka bir olasılığı da gündeme getirir(36). Sapa-r-da adı "Sa oğlu halkının yeri" anlamında Luwi dilinden bir sözcük olabilir. Yaşayan Abhaz /Abaza dilinde de bu anlama gelir. Bu da daha önce sözünü ettiğimiz "sı/sa" çeşitlemesinin Asuwa sözcüğünün kökünde bulunduğunu ve o çağlarda da kullanıldığını gösterir. "Sa" çeşitlemesini kullandığımızda, kent adı "sa halkı yeri" anlamında "sa-r-/sard" olur. Yani "Swarda" çeşitlemesi hiç kullanılmamış olabilir. Bizce bu daha büyük bir olasılıktır. Bu durumda Pers'lilerce kullanılan Saparda sözcüğünün "sı" kökünden çeşitlemesi, "Sıparda" adının Pers halkı ya da Luwi dilini konu-şan başka halk toplulukları tara-fından bu kent için de kullanılmış olması gündeme gelir. Bu durum-da kent Sıparta /Ispartanın adaşı olur ki, kentin "Ispartalı göçmenler"tarafından kurulduğu şeklindeki Yunan söylemine niçin gerek duyulduğu da anlaşılmış olur. Ancak bu durumda "Asu/Ası" halkıyla Ispartalılar arasında bir köken ilişkisi gündeme gelir. Yoksa ilk Ispartalılar da "Sı" halkından mıdır? Mora yarım adasında kaybolan "sı"halkının atası Pelasg'lılar, yoksa Isparta'da yaşamış mıdır? Biz şimdi bu soruları bırakıp Anadolu'ya dönelim. Anadolu'da Aşuwa halkının yaşamış olabileceği diğer yerleri tespite çalışalım. 18. ASUWA HALKI BAŞKA NERELERDE YAŞAMIŞ OLABİLİR? M.Ö.2000 yıllarında İzmir-Manisa dolaylarında bir devlet kumuş olan Asuwa/Aşuwa halkı, Anadolu'nun başka yerlerinde ya da yakın ve uzak çevrede yaşamış mıdır? Devlet, kent yada halk olarak adından söz edilmekte midir? Bu soruları doğru yanıtlayabilmek için Asuwa/Aşuwa sözcüğünü oluşturan kök sözcüğün articleli Asu/Aşu/As/Ası/Aşı ve articlesiz su/sı/şu/şı biçimlerinin, Abhaz /Abaza dilinde halk adı ve yerleşim adı olarak alabileceği biçimlerin, ayrıca çoğul biçimlerinin incelenmesi gerekmektedir. Doğru yargıya böyle bir çalışmadan sonra, daha kolay ulaşılabilir. a) Abaza/Abhaz dilinde özel bir ek:"-ra" eki Abaza/ Abhaz dilinde çok özgül durumlarda kullanılan bir ek "ra" eki bulunmaktadır ki, bu ek çok önemlidir. Sözü edilen dilde bu ek iki şekilde kullanılır. Birinci şekilde klan adının sonuna, ikinci şekilde şahıs zamirlerinin sonuna eklenir. Klanın bir üyesi tanıtılırken kalan adının sonuna, "o klandan, onlardan" anlamında "An-ra Ali, An'lardan Ali, xan klanından Ali" şeklinde; ya da bireye sorulan "kimlerdensin" sorusunun yanıtı olarak, "Sid-ra"(Sid'lerdenim, Sid ailesi'ndenim.) şekillerinde kullanılır. Yani bu ek "-lardanım, -lardan" anlamında yalnız, klan adlarıyla birlikte kullanılan bir ektir(vi). Bu ekin klanla, klanı oluşturan insanlarla, tanrı arasındaki ilişkiyi gösteren arkaik bir anlamı bulunmaktadır. Sözü edilen klanın yaratıcı güç olan "Ra" ile bütünleştiğini, ondan bir parça olduğunu anlatır. Bu ekin temel işlevi budur. İkinci durumda bu ek, şahıs zamirlerinin sonuna eklenir. Sa-ra/Sara, Ba-ra /Bara, Wa-ra/ Wara...vb. Ekin buradaki işlevi de aynıdır. Bireyin "Ra" ile bütünleştiğini ondan bir parça olduğunu anlatmaktadır(37). "Ra" eki bu durumlar dışında hiç kullanılmaz. Bu ek kullanılarak kelimeler çoğul yapılmaz. Abhaz/ Abaza dilindeki çoğul eki "-kue, -ko, -kı" biçimlerinde kullanılan ektir. Şimdiki durumda Apsuwa boyu, "Ra" ekini klan ilenin adıyla birlikte kullanmayı da bırakmıştır. Ama yakın zamana kadar bu ek onlarda da kullanılıyordu. Bu ekin yaşayan dilde, boy adıyla birlikte kullanıldığına hiç tanık olmadık. Ama klan adıyla birlikte kullanıldığından, daha büyük bir klan olarak düşünülen boy adıyla birlikte de arkaik dönemlerde kullanılmış olabilir. Bu olasılık hiç de az değildir. b) Abhaz /Abaza dilindeki "ra" sözcüğü Abhaz/Abaza dilinde bir de "ra" sözcüğü bulunmaktadır. "Ra" sözcüğü tek başına kullanılabildiği gibi, başka sözcüklerle bileşik sözcükler de oluşturabilir. Yapısına girdiği kelimelere "güçlü, yaratıcı güç, halk, hız ve hareket" anlamları verebilir. Bileşik kelimelerde "ra, -re, -rı, -r" vb. şekillerde bulunabilir. Şimdi Asuwa/Aşuwa sözcüğünün kökü olan "sı/şı, su/şu" sözcüklerinin ve article almış biçimlerinin oluşturabilecekleri toplum, birey, tanrı vb. adlarını ve bunların anlamlarını belirleyelim. Sur(a)/Şur(a), Sır(a)/Şır(a) : sı/şı, su/şu halkı. Güçlü, yaratıcı sı, şı, su, şu. Asur(a)/Aşur(a), Asır(a)/Aşır(a) : Asu/Aşu, Ası/Aşı halkı Güçlü, yaratıcı Asu/Aşu, Ası/Aşı Sıbara/Sıbar, Şıbar/Şıbara : Sı/Şı oğlu halkı. Subara/Şubara, Subar/Şubar : Su/Şu oğlu halkı. Yine aynı şekilde rus/arus, rusa/arusa, ars, ras/aras adları, yaratıcı canlı, güçlü canlı anlamlarında toplum adı tanrı adı ve birey adı olarak kullanılabilir. 19. LUWİ-AUWA DİLİNDE YERLEŞİM ANLAMINDAKİ "-SA" EKİ Bu konuda da Sayın Umar önemli bir tespit yapmaktadır: Eski Hellenler, Luwi dilinden ya da onun ardılı olan daha sonraki Anadolu dillerinden gelme –sa (o arada –asa, assa) bitişli sözcük-lerde bu -sa bölümünü bazen olduğu gibi bırakmışlardır... Bazı örneklerde bu bitişi kimi zaman–sa diye, kimi zaman bir okunuş ve söyleniş farkı söz konusu olmaksı-zın, -ssa diye yazmışlardır... Kimi örnekte ise, -sa bitişini –sos'a çevirmişlerdir... Helenlerin –sa bitişini -sos ettikleri adlarda, o bitişi kimi zaman, yine bir okunuş ve söyleniş farkı söz konusu olmaksızın –ssos diye yazdıkları görülüyor."(38). Yine Sayın Umar, önemli bir tespitte daha bulunuyor: "Luwi /Pelasgos sözcüklerinde baştaki a yerine İ'nin çeşitlemeler görmekteyiz." Sayın Umar'ın bu saptamaları, Asuwa/Aşuwa yerleşim birimlerini tespit ederken çok işimize yarayacaktır. 20. ASUWA'YLA İLİŞKİLİ GÖRÜLEN HALK YA DA KENT-LER. Bu bölümde, Asuwa'yla ilişkili olabilecek kentlerden ve halklardan yalnızca Anadolu'da görülenler incelenecektir. Hitit karlı 1. Hattuşili'nin (M.Ö.1660-1630) seferleri anlatılırken şöyle denil-mektedir: "Gelen yılda Hattuşili sefere çıktı ve büyük kral aslan gibi Puran(Fırat) ırmağını geçti. Haşşu(va) kentini bir salan pençesi gibi eline geçirdi. Üstüne toz yığdı ve aradan aldığı mallarla Hattuşa'yı doldurdu;gümüş ve altının ne başlangıcı vardı, ne de sonu ."(39). Yine aynı tablette anlatılmaktadır: "Ama ben, büyük kral, Tabarna, Huhhu kralını, Hassu kralını yendim. Kentlerinin içine ateş attım ve dumanını göğün güneş tanrısına ve fırtına tanrısına çıkarttım ve Haşşu kralını yük arabasının önü-ne koştum." Hassu /Haşşu ve Haşşu(va) sözcükleri ne anlama gelmektedir. Çok zengin bir kent olduğu anlaşılan ve Hattuşa'yı altınlarıyla dolduran, Haşş(va) kenti nerededir, Neresidir? Bilinmiyor , bilinemiyor. Fırat nehrinin ötesinde, belki de kıyısında, zengin bir kent olduğu anlaşılıyor. Hassu /Haşşu ve Haşşuwa adıyla anılan bu kent yada halkla Assu/aşşu / Aşşuwa'lar arsında bir ilişki var mı dır? Yoksa yalnızca adları mı benzemektedir? Daha önce de tartışıldığı üzere farklı dilerde aynı etnik adların kullanılma olasılığı çok az, hata hiç yoktur. Bu nedenle bu halkın Aşuwa'yla aynı halk olma olasılığı çok fazladır. Hassu/Haşşu/Haşşuwa'dan farklı okunmasını sağlayan "H" harfi iki şekilde bu sözcüğün başına gelmiş olabilir. Birinci olasılık olarak belirtelim ki, bilim adamlarının saptadığı üzere, Luwi dilinden sözcüklerinin başında bulunana "a" harfi , tam "a" değerinde değil, "a" ya yakın bir değerde idi. Hellenler bu sözcüğü "a" ya yakın bir şekilde okudukları halde , Latin'ler "ha" ya yakın bir şekilde okuyorlardı. Örneğin La-tin'lerin "Hektor"dedikleri sözcüğe, Hellenler 'Ektor' diyordu. Aslında aynı özellik Abhaz /Abaza dilinde de bulunmaktadır. Bu dilde article olarak kullanılan ve Türkçe'de "a" değeri verdiğimiz ses, aslında tam "a" değerinde olmayıp a, h, ğ, arasında söylenen bir sestir. Sayın Büyüka'nın da belirttiği üzere bu ses yalnızca article de olmayıp "üstün, yüce" anlamında bir ululama terimidir. Bu ses apsuwa'larda "a" ya dönüşmüş olmakla birlikle, diğer üç boyda da "ğha" değerinde söylenmektedir. Büyük bir olasılıkla Luwi dilinde de ses bu değerde söyleniyor-du. Luwi dilinin bu özeliğinin sonucu olarak, aslında Asu/Aşu /Aşuwa olan sözcükler, Hasu /Haşu /Haşuwa biçimlerinde söylenip yazılmış olabilir. İkinci olasılık olarak belirtelim ki, Abaza/Abhazlar "bey1" dedikleri ve asalet sıralamasında birinci sıraya koydukları klan ailelerine ah, ahaı, aha diyorlar ki, Bu sözcüklerde article almayabilir. Bu sözcüklerin article almamış içimi olan "ha" sözcüğü Abhaz /Abaza dilinde "yüce" anlamına gelir(40). Hassu /Haşşu /Haşşuwa sözcükleri de yüce anlamındaki "ha" sözcüğü ile bileşik kelime oluşturmuş olabilirler. Tyana /Bor yakılarındaki Kemerhisarın yerinde olduğu kabul edilen Asbamaion yerleşimi de büyük bir olasılıkla Asuwa/Aşuwa halkını işaret etmektedir. Sözcüğün başındaki "Maion" bu çalışmamızda Abhaz/Abaza klanı olduğunu belirlediğimiz Maan / Mağan'ları işaret ediyor olabilir. "As-ba" sözcüğü ise "As oğlu" anlamındadır. Bu durumda "Asba-maion", "As oğlu Maan" anlamına gelir. Pontos Kapadokya'sında bir yerleşim olan "Asiba" kenti, "Asi oğlu" biçiminde Abhaz/Abaza dilinden bir sözcük olarak "sıba" klan ailesini ya da as halkını işaret ediyor olabilir. Bodrum-Akyarlar civarında bir kale olan Aspat kenti, As/Aş oğlu yeri anlamında olabilir.(41). Ankara-Aksaray arasındaki "Aspona" kenti, "Aspana" biçiminde olabilir. Bu da Bu da "as/aş oğlu yeri demektir(42). Truwa bölgesinde bir kentin adı, Aiolis bir ılıcanın adı, Edremit yakınlarında bir köyün adı olarak görülen "Astrya" adı da(43), As-ty-ra biçiminde "As/Aş büyük yeri" anlamında bir yerleşimi belirtebilir. Çanakkale yöresinde Assos kentinin kök sözcüğü "As-Sa" biçiminde, "As yeri" anlamında olabilir. Kilikia'da şimdiki Dörtyol yakınlarında bir ilkçağ kentçiği olan "İssos" da "Assos"un bir çeşitlemesidir ve aynı anlama gelir. İsba kenti d "As oğlu" anlamındadır. Zaten Bilge Umar'da aynı saptamayı yapmaktadır: "Hierokles'de Sabaion(o'su Hellen yazımında Omega ile; böyle olunca, Hellen dilinde "Saba'lıların anlamını belirtir.) Adın Anadolu'lu öz biçimi Sba, Swa olmalıdır"(44). Daha önce sözünü ettiğimiz Sıba klan ailesi tekrar karşımıza çıkıyor. İşin ilginç yanı bu aileye "Saba"da deniliyor. Bu ailenin Türkiye'deki kollarından biri de "Seba" soyadını kullanıyor. Aşuwa'yla ilişkili görülen kentlerden biri de Hurri-Mittanni başkenti olan Waşşukani / Wassukani'dir.(vii) Habur bölgesinde Mardin'in güneyinde Tel Feheriye'de olduğu sanılan Waşşukanin yeri kesin saptanamamaktadır(45). Wassukani/Waşukkani sözcüğü Abhaz/Abaza dilinde kurulu buluyor. Ek almış bir şekilde Asu/Aşu yerleşim yerini göstermektedir. Baştaki "wa" bu dilde halen kullanılıyor ve dost anlamına geliyor. Sondaki "nı/ni" sözcük olarak düşünüldüğünde "ana" anlamına gelmektedir. Coğrafi yerler gösterilirken "-yeri" anlamında kullanılan bir ektir ve halen kullanılır. Bu sözcükte de bu anlamda kullanılmaktadır. "Ka" ise Abahaz /abaza dilinde "-yeri" kullanıldığı gibi aynı zamanda baş anlamına da gelir. Bu sözcükte de baş anlamında kullanılmaktadır. Bu durumda "Wa-su-ka-ni /Wassukani"sözcüğünün anlamı "dost Asu/ Aşu baş yeri/Dost/iyi) Asu yeri" anlamına gelir. Son olarak da İssuwa ülkesinden söz edeceğiz. Daha önce de belirttiği gibi Luwi dilinde "a" ile başlayan sözcüklerin "i" çeşitlemesi de bulunmaktadır. Daha doğrusu article olan "a", "i" şeklinde de kullanılmaktadır. Bu durumda İssuwa ile Assuwa eşitlenir. Yani bu iki ülke de "sı/şı/su/şu" ülkesi-dir. Peki, nerededir bu ülke? Günaltay'a göre Munzur Dağı'nın güneyinde, Hozat ve havalisindedir(46). Balıkçı'ya göre Malatya'nın doğusunda, Fırat ırmağının sol kıyısındadır. Umar'a göre bu ad Assuwa'nın çeşitlemesidir ve Elazığ Altınova yöresi olduğu kesindir.(47). 21. SONUÇ Bu çalışmamızda Çerkes boylarından yalnızca birinin (Aşuwa'ların) ilkçağda Anadolu'daki varlığı özgün verilerle tartışıldı. Ancak bu Çağda Anadolu'da yalnızca Aşuwa boyu değil, Apsuwa, Aşkarıwa, Sasuwa boyları da görülmektedir. Ayrıca Adiğe'ler ilkçağlardaki özgün isimleriyle Zakuwa/Zaka/Saka/Zak / Sık /Sıga/Zıga halkı ve klanları da görülmektedir. Ve Çerkes'lerin aynı soydan inen kardeşleri Laz'lar da özgün isimle-riyle Anadolu da anılmaktadır. Ve Kafkas halkının tanrıları, Ma, Kıpala, Artamis, Athena, Apha, narik, Teşup... Zamanı ve yeri geldiğinde bunlar, Özgün çalışmalarla okuyucuya sunulmaya çalışılacaktır. 1. Ümit Özveri, Nart Dergisi, Mart-Nisan 2000, 17.sayı, s.38. 2. Hayri Ertem, Boğazköy Metinlerinde Geçen Coğrafya adları Dizini, s.21. 3. Bilge Umar, Türkiye Halkının ilkçağ Tarihi, s.25 4. Umar, a, g.e.s.47. (i) Şimdiye kadar hangi dilden olduğu konusu çokça tartışılan Türk sözcüğü Abhaz/Abaza dilindendir. Abhaz dilinde "büyük güçlüler,büyük insanlar"anlamına gelen bileşik bir kelimedir. ("Tura"sözcüğü Sanskiritçe'de "büyük güçlü"anlamına gelebilir. Ancak sondaki "k"sesi bu dilde açıklanamaz.) (ii) Sözcüğün çeşitli şekillerde yazılışı için bakınız,Merlin Stone, Tanrılar Kadınken,S.128. 5. Ömer çapar Tarih Araştırmaları Dergisi, 1981-1982, cilt X1V.s.388 6. Samuel Henry Hooke, ortadoğu Mitolojisi s.43. 7. Bilge Umar, İlkçağda Türkiye halkı, s.116. 8. B.Ömer Büyüka, Kafkas Kaynaklarına Göre İlk Yurtaşlar-İlk insanlık Kafkas Gerçekleri, 2.cilt: S.224-229 9. B.Ömer Büyüka, Abhaz Mitolojisi Anaç mı?s.109-110 (iii) Klan aile terimi, ilk dergimizin 17. sayısındaki çalışmamızda kullanılmış ve tanımlanmışsa da nedense dizgide yer almamıştır. Klan Aile: Arkaik özelliklerini günümüzde de devam ettiren, aynı ortak atadan geldiğine inanan, klan içerisinde evlenme yasağı uygulayan, aynı klan adını kullanan ailelere denir. 10. Yurt Ansiklopedisi, s.4257. 11. M.Şemsseddin Günaltay, Yakın Şark ve Anadolu, s.343. 12. A.Müfid Mansel, Eğe ve Yunan Tarihi, S.19. 13. Günaltay, a.g.e S.351 14. Bilge Umar Türkiye halkının İlkçağ Tarihi, S.54. 15. Çapar, a.g.e s.383. 16. Bilge Umar, İlkçağda Türkiye Halkı, S.120. 17. Umar, a.g.e S.120. (iv). Bazı yazarlara göre bu seferi 11. Tudhaliya düzenlemiştir. Yurt Ansiklopedisinin yazarları da bu görüştedir. Ancak biz, 11. Tudhaliya tarafından düzenlendiği görüşündeyiz. 18. Yurt ansiklopedisi, 6.Cilt, s.4259. 19. Bilge Umar, Türkiya'de Tarihsel Adlar, s.536. (v). Ah, Ahı, Aha'nın Adiğe dilindeki karşılığı Pışı'dır. 20. Günaltay, a.g.e s.57. 21. Halikarnas Bakııçısı, Hey Koca, Yurt, S.36 22. B.Ömer Büyüka, Abhaz Mitolojisi Anaç mı? S.12-145-228 23. Umar, a.g.e .s 57 24. Günaltay, A.g.e.s.350 25. Halikarnas Balıkçısı, Arşipel, s. 157. 26. Halikarnas Balıklı, Anadolunun Sesi, s.29. 27. Günaltay, a.g.e s.350. 28. Gerge Thomsan, tarih öncesi Ege, 1.cilt, s.214. 29. HalikarnasBalıkçısı, Anadolu'nun sesi s.35. 30. Umar, a.g.e. s.122-646 31. Özveri , A.g.y. s.44 32. Halikarnas Balıkçısı Sonsuzluk Sesiz Büyür, s.143 33. Halikarnas Balıkçısı Anadolu'nun Sesi, s.22 34. George Thomson, a.g.e.s.212-213 35. Umar a.g.e.s.708 36. Umar, a.g.e.s.132. (vi) Aynı işlevi gören bir ek de Adiğe dil grubunda bulunmaktadır. Bu ek Adiğe dilnde işlevi hiç değişmeden "-kha, -ha" biçimlerinde kullanılır. 37. B.Ömer Büyüka a.g.e s.104. 38. Umar, a.g.e.s.123-124. 39. Ekrem Akurgal, Anadolu Uygarlıkları s.56 40. B.Ömer Büyüka, Abhaz tarihinin İskeleti, s.25 41. Umar, a.g.e.s.122 42. Umar, a.g.e.s.122 43. Umar, a.g.e.s.129 44. Umar, a.g.e.s.347 (vii) Akurgal'ın, "Vaşşukani" yazdığı kenti, Umar, "Waşşukani" yazar 45. Akurgal, a.g.e.s. 119. 46. Günaltay, a.g.e.s. 87-317-330. 47. Umar, a.g.e.s.350. KAYNAKÇA A.Müfid Mansel, Ege ve Yunan Tarihi, T.T.K yay.Ank.1988. Bilge Umar , Türkiye Halkının İlkçağ tarihi, E.Ü.B.Y.Y.O. yay. İz. 1982. -İlkçağda Türkiye Halkı, İnkılap yay.İst.1999. -Türkiye'deki Tarihsel Adlar, İnk.yay.İst.1993. Ekrem Akurgal, Anadolu Uygarlıkları, Net yay. Ank. I989. B.Ömer Büyüka, Abhaz Mitolojisi Anaç mı? Abhazoloji yayınları yay. 1971. -Kafkas kaynaklarına göre İlk yaratılışlar-İlk İnsanlık –Kafkas Gerçekleri, 2.cilt, Abhazoloji yay.1986 Halikarnas Balıkçısı, Anadolu'nun sesi, Bilgi yay.1984. Sonsuzluk Sessiz Büyür, Bilgi yay.1986. Hayri Ertem, Boğazköy Metinlerinde geçen Coğrafi Adlar Dizini, DTCF.yay. George Thomson, Tarihöncesi Ege , 1.cilt, Payel yay.1985. M.Şemseddin Günaltay, Yakın Şark 11 Anadolu, T.T.K yay. Ank.1987. Merlin Stone , Tanrılar Kadınken, Çev.Nilgün Şarman Payel.yay.İst., 2000 Ömer Çapar, Tarih araştırmaları Dergisi, 1981-1982, cilt:XV1, D.T.C.F.yay., Ank 1982. Samuel Henri Hooke, Ortadoğu Mitolojisi, Çev. Alaeddin Şenel, İmge yay. Ank. Ümit Özveri, Nart Dergisi, Mart-Nisan 2000., Ank. Yurt ansiklopedisi, Anadolu yay., İst.1983. Halikarnas Balıkçısı, Hey Koca Yurt, Bilgi yay. 1984.+''+Ümit Özveri
Orta ve Yeni Çağda Çerkesya Etnoğrafyası
Prof. Namitok, son iki yüzyılda Kuzey Kafkasya'nın etnografik tanımının bir çok kez yapıldığını, Birinci tanımın Kırımdaki Fransız Konsolosu Xaverio Glovani tarafından yapıldığını, Glovani'nin 1924 yılındı Aphazya'nın da bir bölümünü içine alan bir Coğrafyada Çerkesya'yı 14 kantona böldüğünü, Ancak, bu tanımın yeterli olmamasına karşın, büyük önem taşıdığını, Zira Çerkes boylarının ilk kez batılı bir yazar tarafından kollara ve sınıflara ayrıldığını belirtmektedir.(1) +''+ Glovani'nin sınıflandırmasında kullanılan transkripsiyona başka yapıtlarda rastlanmamaktadır. Örneğin, Yazar Bjeduğ boyunu anlatırken Bizedoukh demektedir. Bizedoukh şeklindeki yazılımda Ki (kh) ekinin bir çoğul takısı olduğu anlaşılmaktadır. Rus yazarlarınca kullanılan Temirgoy ismini ise Gemirgia biçiminde kullanarak daha doğru bir biçime yaklaşım sağlamıştır. Besleney ismini ise Besniy veya Bessini şeklinde yazmıştır.(2) Xaviero Glovani ayrıca, diğer yazarlarca bilinmeyen kantonların adlarını ilk kez belirtmiştir. Örneğin, Klaproth'un Bjeduğlardan olduğunu sandığı Karabay'ların (Bu gün hangi boy oldukları saptanamamıştır) Gemirgia'lara bağlı olduklarını açıklamaktadır. 1753 yılında Kırımda görev yaptığı bilinen diğer bir Fransız Konsolosu Peyssonel ise, aralarında Tolani, Cegurit, Bitsun, Aoug, Bulşi, Bartebay, gibi bu gün tanınması çok zor olanlarında bulunduğu 30 kadar ismi kapsayan Çerkes boylarının adını vermektedir ki bu isimlerin Çerkes boyu olmaktan ziyade klan aile isimleri olması kuvvetli bir olasılıktır. Buna karşılık, Glovani'nin sözünü etmediği önemli kolları; Hatıkuay (Hacıkuay), Egerikuay (Yegerokuay), Abazaşh (Abzekh)leri de belirtmektedir. Diğer yazarların değinmeden geçtikleri Aphaz, Abaza, Halkı ile, Seidi'lerden söz etmektedir. Oysa Seidi veya Sydı ismi bir boy ismi olmayıp bir büyük ve aristokrat aile adıdır. Sydı Prensleri'nin yönetimindeki Abazaca'nın Aşkarıwua şivesini konuşan bu topluluk 1864 Sürgününden sonra bu gün Uzunyaylanın Şarkışla kesiminde kalan Yeniyapan köyünü kurmuşlardır. (Sydıkıt) Bu yerleşim birimini oluşturan ailelerden bilebildiğimiz isimler, Sydı, Yerlen, Cad, Ğadza, Guastehu, Hakara, gibi ailelerin arasında Sadz boyundan gelen ve bu gün tükenen Adzınlarda yer almıştır. Bu topluluğun önemli soylarından olan Hartokua'lar ise Besleney bölgesinde bir süre oturmuş olmalarından kaynaklanan bir yaklaşımla kendilerini Besleney kökenli saysalar da bütün Sydkıt soyları gibi Abaza kökenlidir ve Aşkarıwua gurubundandırlar. Peyssonel'in isim transkripsiyonlarının kimi zaman daha iyi bir görünüm kazandığından söz eden Prof. Namitok, Rusların ve daha sonra Tatarların Temirgoy olarak değiştirdikleri isme (Kem-Key) gerçek şeklini verdiğini örnek olarak göstermektedir. (3) Bu tarihten 15 yıl sonra, 1768 de Kafkasya'yı bilimsel bir görevle gezen Guldenstaedt Çerkesya ve bunun bir bölümü saydığı Aphazya hakkında değerli bilgiler vermiştir. Birçok araştırmacının hareket noktası saydığı bu ölçüte göre, Aphazya üçe ayrılmaktadır: Güney-Batı Aphazya veya eski Aphazya: Çadesi, Sad ve Aubga yerleşim birimlerini içerir biçimde, Kuzey-Batı Aphazya: Zubi, Ülüç, Çapsiş veya Çapso, As, Rukhüş yerleşim birimlerini kapsar biçimde, Kuzey-Doğu Aphazya veya (Altıkesek); Kızılbekit, Tam, Şageria, Barakay, Bas (3), Başılby, ve Sabar'dan meydana gelen. Guldenstaedt burada yanlış bir sınıflama yapmaktadır. Zira Kızılbekit, Tam, Şagarya (Şegerey), Barakay, Baağ, Başılby boyları Altıkesek (Aşıwua) gurubundan olmayıp Kuzey Abazalarını oluşturan büyük ana kollardan Aşkarıwua gurubundandırlar(4) 1864 sürgününden sonra, Uzunyaylada kurulan ve bugün Pınarbaşı (Aziziye) ilçesine bağlı Kazancık, Yukarı ve Aşağı Potuklu, Abaza Borandere, Sivas'ın Şarkışla ilçesine bağlı Karacaören, Tavladere, Demirboğa, Köyleri Aşkarıwua kökenlidir ve topluca Yismeylkıt gurubunu oluşturmaktadır. Yıldızeli'nin Halkaçayır, Alaca'nın Gökören, Artova'nın Bulamur, köyleri de Aşkarıwua kolundandır. Bu köylerden Yismeylkıt gurubuna giren Kazancık, Yukarı ve Aşağı Potuklu, Karacaören, Demirboğa, Tavladere, Borandere köylerinde; Yağan(Ğan), Liy(Lidze), Agaçe, Yısmeyl, Lağuıç, Aşı, Ğadze, Yaş Thaytsıukh, Apha, Karabe(Khabardey kökenli) Daguna(Arguın), Cetger(Arutaa), Nawua(Abzekh kökenli), Koedegu, Guaç, Mıd, Wunace, Guastehu, Kımze, Kuş'pa, Khopşukh, Ağudze, Kumpıl, Aşlıdze, Çıça,)Nakhşır, Tlışe(Abzekh kökenli), Tram, Khamardı(Kabardey kökenli), Yetlıukh, Halbat, ve daha birçok aile yerleşmiş olup bunlardan, Guaç, Tram Khamardı, Gebakoue, ailelerinden kimse kalmamıştır. Kuzey Abazalarının Aşıwua(Altıkesek) yani Lokıt gurubu ise bu gün Pınarbaşı'nın Altıkesek(Lookıt), Halitbeyören(Kunaşey), Sorgun'un Çerkes Osmaniye(Lokıt), Tufanbeyli'nin Abaza köylerinde yaşamakta olup Bu Gurub Looğ Darıkua, Jantemir, Bibard, Khılıç, Kaçua Kabilelerinden oluşmaktadır. (5) Altıkesek gurubu köylerinde, Looğ, Kuekue, Yaş, Bıc, Ksal, Khulbek, Yesen, Çıkua, Çagua, Kopsırgen, Laçış, Ajıy, Yekba, Brat gibi ailelerin yerleştiği bilinmektedir. Genel anlamdaki Çerkesya üzerinde ise yazar daha az durmaktadır ve sadece 8 bölge belirtmektedir. Büyük Khabardey, Besleney, Temirgoy, Nanişaş, Abazehş, Bceduş, Hatukoey, Bliçane Prf. Namitok, 1790 yılında J.Beinneg, ve özellikle Pallas'ın Kafkasya'nın bu bölgesi ile ilgili bilgileri bir hayli zenginleştirdiklerini belirtmektedir. (9) 1793 yılında Çerkesya'yı gezen Pallas, Aphazya'nın Kuzeyi olan bölgeyi, Yani Kuzey Abazalarının ülkesini iki kısma ayırır; Küçük Abaza; Khılıç, Kaçua, Looğ, Bibard Büyük Abaza, Veya Kuzey-Batı Abaza; Başılbiy, Barakey, Tubi, Wubıkh, Şapsığ, Hatuşaç veya Hatukaç, Burada da kavram kargaşasına neden olmamak için bir açıklamaya gerek duymaktayız. Pallas'ın notlarında adı geçen Kuzey Aphazya topraklarından kastedilen yer Bu günkü Aphazya da olmayıp Karaçay Çerkes cumhuriyeti toprakları içerisindedir. Yine burada yanlış bir değerlendirme yapılarak, Kuzey olarak adlandırılan Kuzey Abazalarının Aşkarıwua koluna Adığe boyları olan Şapsığ ve) Natkhuaclar da dahil edilmiştir. Öte yandan, başlı başına bir Çerkes boyu olan Wubıkhlar da Aşkarıwua boyu olarak değerlendirilmiştir. Bu bilgiler dışında; Pallas, Jane ismini Sani biçiminde kullanmaktadır. Bu sözcük, Sani veya Sanig olarak gördüğümüz antik kullanılış biçimi ile özdeşleşmektedir. Kafkasya ve Çerkesya üzerine araştırmalar, özellikle 19. yüzyılın başlarında yoğunlaşmıştır. Bu konuda, 1807-1808 tarihleri arasında Kafkasya ya giden Klaproth, Bronevsky, L.Lalie, Dübois de Montpereux, (1833) ve J.Bell (1837-1839) gibi yazarlara çok şey borçluyuz. Bu çalışmalar, kimi gerekli düzeltmeleri yapmak koşulu ile, geçen yüzyılın başlarındaki görünümü ile boyların yapısı açısından Çerkesyanın bir tablosunu çizmemize olanak sağlamaktadır. Diğer halklarda olduğu gibi Çerkeslerde de böyle bir sınıflandırma yapmak için büyük zorlukları yenmek gerektiğini belirtmekte yarar vardır. Yüzyıllar boyunca Çerkes yurdunda o kadar çok karışmalar, iç göçler olmuş ki, bu nedenle böyle bir sınıflandırma olanağının bulunmadığı bile söylenebilir. Bu nedenle yapacağımız sınıflandırma etnolojik açıdan büyük bir değer taşımaktadır. Daha çok coğrafi sınırlandırma veya coğrafi nitelik açısından boyların sıralanması-ki bizim konumuzu yakından ilgilendirmektedir- veya dilbilimi açısından sınıflandırma niteliğini taşıyacaktır. Böylece etnolojik araştırmalara sağlam bir taban sağlanmış olacaktır. Prf. Namitok bu son iki metodu birleştirerek (Coğrafi ve Dilbilimi) genel anlamda Çerkesleri üç guruba ayırmaktadır: Kendilerine Adığe diyen gurup Adığe ismine sahip çıkan, ancak, konuştukları dil bakımından Adığelerden bir hayli farklı olan, Aphaz-Abaza grubuna yaklaşan Wubıkh'ler, Aphaz-Abaza (Aşıwue-Aşkarıwue) gurubu. 1) ADIĞELER; Başlangıçta iki guruba ayrılabilirler; Karadeniz'e doğru batıda yer alan Kiakh'lar ve Kiakhlara göre, doğuda, yüksekte oturanlar. (Şha=Baş) anlamına gelen Şhag adını alan Khabardey'ler(10) Bu ayırım salt coğrafi değildir. İki gurubun konuştuğu Diyalekt'ler arasında kimi farklar vardır. Kemirgoy, Bjeduğ, Abadzekh, Şapsığ, Hatukoy'lerden oluşan Kiakh'larda çok küçük nüanslar dışında diyalekt farklılığı görülmez. Yalınız Besleneylerin bu sınıflandırmadaki yeri kuşku yaratmaktadır. Çerkes dillerinden en güzel ses uyumunu ve nüansı taşıyan Besleneyce, Khabardeyce, ve Kiakh gurubuna aynı yakınlıktadır. Kiakh Gurubu; Prf. Namitok ve Diğer batılı yazarlar bu günkü Adığey Cumhuriyet, Krasnodar Eyaleti ve Kıyı Şapsığ'da yaşayan Adığelerin ataları olan bu guruba (Batı Adığeleri) Kiakh ismini vermektedirler. Azak Denizinden Güney Batıya şu kolları içerir; Eisk ve Beisug körfezleri arasındaki yarımadada yaşayan "Grun"lar: bu güzel Çerkes ırkı bu gün aynı yerde değildir. Bölgenin Ukrayna Kazakları(Don Kazakları) tarafından işgal edilmesi üzerine güneye göç edip diğer Çerkes boylarına karışmışlar ve, bu boyların diyalektik özelliklerini almışlardır. Taman yarımadasında yaşayan Hatko'lar veya Hatuk'lar: Kırımın Ruslar tarafından işgal edilmesi üzerine Kuban kıyılarına çekildiler ve 1791 yılında Anapa'nın zaptı sırasında büyük ölçüde kırıldılar. Bu gün diğer Çerkes Boyları arasında "Hatko" ismi klan aile ismi olarak yaşmaktadır. Tatarlar Hatkolara "Ada" ismini vermişlerdir. Hatta "Adığe" isminin de buradan geldiği savı da ileri sürülmüştür. De Peyssonel Hatkoları "Ada" ismi ile anmaktadır. Namitok bu savın bilimsel bir temelinin bulunmadığını savunmuştur.(11) Natıkuay'lara karışmış olan Çebayn'lar. Anapa Kentinde ve bu kentin üst taraflarında oturan Khigak'lar. 1812 de Rus Askerlerinin getirdiği veba hastalığı ile büyük ölçüde yok olan bu halktan geriye kalanlar, 19. yüzyılda dağıldılar. Bir kısmı Hatıkuay'lara karıştılar. İsimlerinin Adığe dilinde deniz anlamına gelen "Khii" sözcüğünden geldiği sanılmaktadır.(12) Jane'ler; Kubanın kuzey kıyılarında otururlardı. Daha sonra Bjeduğlar tarafından Detliort(Kara Kuban) adasına ve Mezitşeplıj(Kızıl Orman)'a sürüldüler. 1778 yılında Rus orduları yaklaştığı zaman Jane'ler Kuban'ın güney kıyılarına çekildiler. 1864'e kadar Pşet ve Khoklay ırmakları kıyılarında, Anapa yakınlarında, Adaguım ırmağı kıyılarında Prens Zanıko ve Prens Medavcoko yönetiminde yaşıyorlardı. Natıkuay veya Natıkuac'lar: Kara dağların son sırasında, Taman yarımadasının Karadeniz kıyılarında, güneyde Wubıkh'lerin ülkesine kadar uzanan bölgede, Jiga, Pribeps, Adaguım, Tsemez, Djup ırmakları vadilerinde otururlardı. Klaproth ve Pallas'a göre Natıkuaylar Kuzey Abazalarından idi. Ancak bu savın bilimsel bir dayanağı bu güne kadar tespit edilememiştir. Şapsığ veya Şapsok'lar. Nutıkay'ların doğusunda Ubın Psıkabe, Afips Khobl, Antihi, Bugindur, Abin, Of, Koaf, Thebek, Satassa, Bakan, Sagta, Jinz, Ubin, Ulyaps ve Kuçubab ırmakları yörelerinde ve Kafkas sıradağları yamaçlarında Psizuy vadisinde oturmuşlardır. Şapsığları Khabardeylerle aynı kökten oldukları savı da ileri sürülmüştür. (Klaproth) diğer yazarlara göre, (Güldenstaedt ve Pallas v.b) Şapsığlar Kuzey Abazalarının bir önemli koludur. Daha başka bir sava göre ise, Adığe-Abaza karışımından gelmedir. (Boronevsky) Her ne olursa olsun Şapsığ diyalekti, Bjeduğ, Kemirgoey ve Kiakh gurubunun diğer Çerkes diyalektlerinden çok az bir farklılaşma gösterir. Bjeduğlar: Şapsığların doğusunda, Psıj, Phşıkomat, Pçaş, Psekups, Nart, Çebi, Unabat, ırmakları yörelerinde otururlardı. Adlarını destan kahramanı iki kardeş Prens Kerkin ve Khamiş'ten alan Kerkeniy, Khamişiy olarak iki kola ayrılırlardı. Bu kolları X. Glovani Kemirgoey'lerin içerisinde sıralar(13) Kazakların gelmesinden önce Kuban'ın kuzeyi, Bugünkü Krasnodar kentinin bulunduğu yerler Bjeduğ toprağı idi. Bu yerlerin usların eline geçmesi ve Krasnodar kalesinin kurularak Çariçeye doğum günü armağanı olarak verilmesi üzerine Bjeduğ Prensi Boletıkua, Khabardey'e dayıları olan Hadokşokue'lere sığınır, ırmağın güneyine geçen Bjeduğ halkı ise Kemirgoey'lerle birlikte kalan Çerkes Kiakh'ların önemli kitlesini oluşturmaktadır. Bjeduğlar Metalürji ve maden ustası olarak tanınırlardı. Ülkenin güneyinde gümüş yatakları ünlüdür. Şhaguaşe ve Psıp ırmakları arasında oturan Hatıkuaylar: bir zamanlar batıda, Ajips ve Ubin ırmakları havzalarına kadar uzanırlardı. Hatkolar büyük bir olasılıkla Hatıkuay'ların bir bölümüdür. Hatıkoay'ların bir bölümünün ayrılarak Kemirgoey'lere karıştığı da bilinmektedir. Kemirgoey'ler, Bjeduğların ve Hatıkuayların doğusunda, Kuban ile Laba ve Şhaguaşe ırmakları arasında, Psınasug, Ghiaga, Ul, farz, Dzagu, Çokraj ırmakları yörelerinde otururlardı. Arim yöresinde Makhoş'larla sınırdaş idiler. Bu sınır antik Çiraki kentinin bulunduğu yöreye kadar uzanıyordu. Aşağıda sıraladığımız üç boyda Kemirgoylara bağlanmaktadır. Psega ırmağı kıyılarında ve Psıj yörelerinde Ademiyler, bu boyun ismi bu gün Khabardeyler arasında bir aile ismi olarak, Adığey gurubunun arasında ise bir köy ismi olarak yaşamaktadır. Ciraki ve Ratazay dolaylarında Yegerekoy (Yegerıkuay)lar. Kiray'lar. Abazek'ler veya Abzakh'lar. Şhaguaşe ve kolları olan Kurdjips, Pşeha, Pkatz, Tifizep, Laba ve kolları ile Psızag, Şeguıpsın, Hağuır, Farz, Psıj ve şimdi Bjeduğ bölgesinde bulunan Nart, Pças, Psekups ile, kolları Dus, Tsoak, Çib, Unabat ve Abzakh'larla Şapsığlar arasında sınır çizen Sup ırmağı vadilerinde yaşarlardı. Abzakhların daha çok Adığe-Abaza veya Wubıkh-Abaza karışımı bir halk olarak gören ve savunan görüşler vardır.(14) Abzakh halkı kendi ismi ile ilgili şöyle bir yorum da yapmaktadır: "Abaza(m)-ikh" = "Abazaların berisinde" deyimi bu topluma isim olmuştur. Gerçekten de Abzakhlar Kuzey Abazalarının kuzeyinde yaşarlardı. Abzakhlerin Çerkes boyları arasında yeri çok önemlidir. Bu halkın demokratik bir toplum yapısı vardı. Metalurji açısından ünlü Pças vadisindeki demir ve Kurdjıp vadisindeki yatakların işletilmesi ile uğraşırlardı. Abzekh'ler Wubıkhler ve Kuzey Abazaları ile birlikte Ruslarla yapılan savaşlarda çok önemli rolleri vardı. Bu gün Adığey cumhuriyetini oluşturan Adığe boyları arasında sayıları çok azalmıştır. Büyük bölümü Diyasporada yaşamaktadır. Makhoş'lar: Kemirgoeylerin Güney doğusunda, Yukarı farz yörelerinde, Karadağların eteklerinde otururlardı. Ülkenin bitimine yakın Khurğokoy köyünün bulunduğu Psıj, Chimblonokhe(15) Çokradj ırmakları ile Nederbi, Panoko ve Khalk, Arm köylerinden geçen Psekups yöresi onların vatanı idi. Makhoş ülkesi uzun yıllar Bogarsokua Prenslerine vergi ödemek zorunda kalmıştır. Besleneyler veya Beslenie'ler, Prens Kanokua yönetiminde Küçük Kaberdey'dn Batıya geldikleri anlatılır. Abzekh'lerin doğusunda, Aşağı urup vadisinde, büyük ve küçük Labe ile Kodz ve Psıfır vadilerinde otururlardı. Makhoş, Aşıwua ve Aşkarıwua Abazaları ile komşu idiler. Besleneyler, Çerkeslerin Aristokratik geleneklerini sürdüren şövalye ruhlu bir kolu olarak tanınmışlardır. İnceliğin, yalnız kendi topraklarında değil, tüm Kafkasya da sembolü idiler. X. Glovani için; "Büyük Soyluluk.... Dünyanın en güzel ırkı, diğer kantonlar onlara soylulukları kadar yiğitlikleri nedeni ile de saygı duyarlardı. Der; (15) Agoy'lar: Hatıkuay'ların güneyinde, Karadeniz kıyılarında, Tuapse yakınlarında otururlardı. Kemirgueyler ve diğer Çerkes boyları onlara Hakuıç ismini verirler. Bjeduğ, Şapsığ ve Hatıkuaylar ise onlara "Agoy" derlerdi. Aynı ad, Tuapse yakınlarındaki "Goitikh" boğazına ve küçük bir ırmak olan "Aguıyın" suyuna da ad olmuştur. Bu gün Agoey ismi aile ismi olarak yaşamaktadır. Khabardeyler: Khabardey grubunda coğrafi açıdan bir bölünme görülür; Büyük ve küçük Khabardey. 1759 da Prens Kurgoko Alkhokue partizanları ile birlikte Khabardeyi terk ederek Terek ırmağının sol kıyılarına gelmiş ve Mozdok(Mezdegau=Sağır orman) kentini kurmuştur. Bir zamanlar bütün Kafkasya üzerinde egemenliği sağlayan Çerkeslerin bu güçlü kolu, 18. yüzyıldan başlayarak bu günkü durumlarına getirilmişlerdir. Günümüz Khabardeylerinin büyük bir bölümü, Çegem, Bakhsan, Malka, Podkumakh, Kuma ırmakları havzalarında ve Mezdegu de otururlar. Ayrıca Zelençuk vadisinde ve bu günkü Adığe topraklarında da kolonileri bulunmaktadır. Kafkasya dışında Diyaspora Khabardeylerinin en büyük gurubu Türkiyede Uzunyayla köylerinde, Sivas, Tokat, Eskişehir, Mersin ve Bandırma'ya bağlı Khabardey köylerinde, Ürdün, Suriye de yaşamaktadırlar. 2) WUBIKH'ler: Kendilerine Pekh veya Piokh derler. Yerleşim alanları, Şhaguaşe ve Pşeha ırmaklarının kaynaklarından Karadreniz kıyılarına dek, Zuebze, Lon, Niğe, Batkh, Dausmers, ırmakları ile bölünmüştür. Kuzey ve doğuda, Hatıkuay, Agoy ve Abzekh'lerle, Güneyde Abhazlarla komşu olduklarından Abhazlarla Adığe boyları arasındaki geçişi oluştururlar. Diyalekt olarak ta bu iki gurup dil arasında bulunurlar, ancak sözcük yapısı ve ses olarak en çok Abazaların Aşkarıwua koluna yakındırlar. Kimi yazarlara göre ise Wubıkhlar Abaza-Aphaz gurubunun bir koludur.(16) Ancak Adığe ve Abaza dillerinin bütün seslerini taşıyan Wubıkh dilinin ise Adığe-Abaza dillerinin anası yani Nostratiki olduğunu savunan yazarlar da vardır.(17) lll-APHAZ-ABAZA gurubu; Pr1. Namitok ve Klyaproth'a göre Abhaz-Abaza gurubu Çerkeslerin üçüncü büyük kolunu oluştururlar. Abhazlar Adığe gurupları tarafından Adzığe genel adı ile anılırlar, Adığeler Kuzey Abazalarına ise Abadze ismini vermektedirler. Wubıkh'ler ise dağ ötesi Abazaları anlamına gelen "Adzıyğa" ismini vermektedirler. Wubıkhler ise dağ ötesi Abazaları anlamına gelen "Adzıyğa" ismini kullanırlar. Abazalar ise Aphazlar için "Apsıwua", Gürcüler Obesa, Apsili, Swan'lar ise Mikhbaz ismini verirler.(18) şu halk boyları Abhaz sayılırlar: Wubıkhlerin Güney komşusu Bzıbeler Sohum'dan Kabatiye kadar Akhips'ler Kodor ırmağı kıyısında oturan Ayubgalar Kodor ve Dal vadilerinde oturan, Rusların Tzebeldintsky dedikleri Zambal'lar. Doğuda Swanlarla komşu olan Khirips'ler. Bu boyun yöneticileri olan Marşan soyu bu gün Kuzey Abazaları arasında Khirips Klan Aile ismi ile anılmakta olup Bu Klan aile Türkiye'de Sivas'ın Yıldızeli ilçesine bağlı Halkaçayır Köyüne, Eskişehir'in Musaözü Köyüne ve Suriyede Golana yerleşmişlerdir. Aşkarıwua'ların Psılbarıpş gurubunun başı olan Yismeyl'ler, Pınarbaşının Borandere Köyüne yerleşen Yel'ıukh'lar ve Khırıps soyunun Marşan'ların kolları iken ayrılarak bağımsız sülaleler haline geldikleri Aşkarıwua halkı arasında halen anlatılmaktadır. Agın yöresinde oturan Tchajiler. Sohum'un Kuzeyinde, Wubıkh'lere yakın oturan Sadz'lar. Abhazların en yakın akrabaları olan Abazalar (Abazinler) veya Kuzey Abazaları: Abhazların "Aşıwua-Aşkarıwua" genel adları ile andıkları Abazalarda çok sayıda kabile ismine rastlanır. Başlıcalar yazı dizimizin geçen bölümlerinde detaylı bir biçimde anlatıldığından burada yeniden ele alınmayacaktır. Bu arada yapmış olduğumuz sınıflandırmanın sonunda, diyalektlere dayanarak üç halk gurubu olarak saydığımız Çerkes halkına ilişkin ayırımın etnografik gerçeklere her zaman uymadığını da hatırlatmak isteriz. Örneğin, Adığe ve Abazaca konuşan iki gurup Jane'nin, Şapsığların, Natkuay'ların. Kimi zaman Abaza Halkından olduklarının kabul edildiğini gördük, Ayrıca Agoey, Natıkuay ve Hatıkuayların da zaman zaman Şapsığlardan olduğunun, Yegerıkoeylerin Kemirgoey'lere bağlı oldukları bilindiği halde Natıkuaylara bağlandığını öğrendik. Yüzyıllar boyu olagelmiş çok büyük göçleri bir tarafa bıraksak bile daha son zamanlarda, Kafkas savaşları sırasında, Halk guruplarının yer değiştirme ve birbirlerine karışma olaylarının sık sık tekrarlandığını görürüz. Bu göçlerin halk arasında yaşayan izler bırakması doğaldır. Bu açıdan bakıldığında Khabardeylerin Kırımdan Güney doğuya, bu günkü yerlerine gelişlerinin tarihsel bir gerçek olduğu kabul edilmektedir. Bu açıklama Khabardeylerin Taurıd'de oturduklarına ilişkin çeşitli kanıtlar gösteren Pallas, Klaproth ve diğer bazı yazarlar tarafından desteklenmiştir. Gerçekten Kırım'da Belbik ırmağının yukarı kısmına Kabard dendiği gibi, Bu ırmak ile Katça arasında bulunan güzel ülkenin ismi de Çerkes –tüz(Çerkes Düzlüğü veya Çerkes ovası)dür.(19) Bir dağın doruğunda, kalıntıları şimdilerde bile görülen Çerkes-Kermen Kalesinin varlığı, ülkenin bir zamanlar Çerkesler tarafından işgalinin başka bir kanıtıdır.(20) Fredutio D'ankone tarafından 1497 yılında çizilen Kabardiya'nın yeri Tagorog'un batısında gösterilmektedir. Halk geleneklerine göre, çok eski devirlerde çeşitli kollara bölünmüş olan aynı ve tek bir dil konuşan Çerkesler, yaşlılara saygıdan başka hiçbir ayrıcalık ve hiyerarşi tanımaksızın Adığe adı altında Karadeniz kıyılarında "Khekuıj" "Eski Vatan" topraklarında yaşadılar. Nüfusun artması sonucu, Tsemez ve Anapa yörelerinde yaşayan halkın bir kısmı, Azak denizi kıyılarını izleyerek Kuzeye göç etmiştir. Oradan da Kırımı işgal eden bu Çerkes boylarının torunudur Khabardeyler.. özellikle orta Asya Tyuran kökenli ve çok sonraları Kafkas Sıradağlarının vadilerine yerleşen Karaçay ve Balkar boylarının savunduğu gibi Kafkasya'ya sonradan gelmemişlerdir. Turan asıllı ve geldikleri yer Uralların doğusu olan bir gurubun Kafkasya'nın otokhtonu olan Khabardeylerin bu topraklara sonradan geldikleri, bu toprakların gerçek sahiplerinin kendileri olduğu şeklindeki savlarının tarihsel ve bilimsel hiçbir dayanağı bulunmamaktadır. Yukarıda açıkladığımız Azakın Kuzeyine doğru çıkan Çerkes gurubundan arta kalanlar ise aynı nedenlerle sıkışık bir biçimde yaşadıkları yerlerden, iki ayrı gurup halinde Khekuıj'dan Aşağı Kuban'a geçmişlerdir. Şapsığ ve Natıkuaylar bunların torunlarıdır. Kuzeyde kalanlar, (Kıyıda kalanlar), Şekhje ve Koslo vadilerinden göçmeyip kalanlar, Deniz korsanlığına başlayarak Wubıkh halkını oluşturmuşlardır. Namitok'un bu görüşüne katılmak olası değildir. Zira tüm antik çağ belge ve bilgilerinden çok daha önceleri Wubıkh'lerin zikh adı çerçevesinde Abazalarla birlikte yaşadıkları bilinmektedir. Ancak Çerkes halkının o zamanki atalarının büyük bir bölümü Tchileps ırmağı vadisini izleyerek Kafkas dağlarının kuzey yamaçlarına yöneldiler. Sıradağlara ilk ulaşan Kemirgoeyler oldu. Bunları Prens Kerken ve Prens Khamış yönetimindekiler izledi. Khamış Şhaguaşe Havzasına gitti ve onu izleyen Bjeduğ ve Kemirgoey'lere Khamışey ismi verildi. (21) Diğer kardeş prens Kerken ve Partizanları ise Psecups ve Çigiako ırmağı arasındaki toprakları ele geçirmek amacıyla yola çıktı, Kısa bir süre Kemirgoeyler arasında kopmalar başladı,. Önce Makhoşlar ayrılarak Kurdjıps'ın ötesine, daha sonra Yegerukoeyler de onları izleyerek, Hatıkoayların yanına, Şhaguaşe'nin alt bölgelerine, daha sonra da Adamiy kasabası ile aynı adı taşıyan suyun karşı kıyısına geçerek Janelerin yanına yerleştiler. (22) Son göç dalgası Abazalarla komşu olmalarından kaynaklanarak Abazekh veya Abzakh ismi alanları daha yükseklere dağlara doğru götürdü. Diğer Çerkes boyları arasındaki feodal yönetimlerden memnun olmayanlar, aristokratlara karşı duran Abzakhlara katılmaya başladı. Uyruklarını daha iyi denetleyebilmek için Çerkes prensleri ovaları tercih ederlerdi. Buna karşılık Abzekh'ler dağlık ve zor ulaşılan yerleri seçerlerdi. Merkezleri Goitkh dağ ve boğazları idi. Daha 17. yüzyılın başlarında abzakhlar o denli güçlenmişlerdi ki, Bjeduğları Psekups'dan Tchigakoya kadar sürdüler. Dolayısı ile Bjeduğlar Janelere baskı yapmaya başlayınca Janelarin bir bölümü Kara Kuban ve Kızıl orman taraflarına yerleşmek zorunda kaldılar. Bu saydığımız Çerkes boyları dışında kimi kaynaklarda "Mamkhağ" veya "Mamkhığ" olarak adı geçen bir başka boyla ilgili açıklayıcı bir kaynağa rastlayamadık. Ancak Mamkhığ isminin birçok örneklerde gördüğümüz gibi klan-aile ismi olarak halen Çerkesler arasında yaşadığını tespit edebildik. KAYNAKÇA: 1,2,3) : Prf. Dr. Aytek NAMİTOK L'ORİGİNES DE CİRCASSİENS. Paris/FRANCE. 1939 : Dünden Bu Güne Kuzey Kafkasya KAFDER Yayını. 1990 Birinci Baskı GURUB : Stastiya, Sbornik, Proyzvedenya Abazinskaya, Autorov Na Abazinskom Yazık. Çerkessk. 1975 6,7,8,9,10,11,12,13,14,15,16,17,18,19,20,21,22: NAMİTOK. A.G.E.+''+Özdemir Özbay
Adığeler, Tarihleri ve Kültürleri
Adıgeler- Kim Onlar? Meot Gölünün (Azak denizi, Azav, Uzav denizi=daragızlı deniz) Çepe çevre meot yurdudur. Meotler (Adıgeler) bir çok kabilelerden oluşurlardı. Bunlar Sindler, Aheyler, Zıhler, Genıogler. Bu Adıge kabileleri hep Azak denizi çevresinde yaşarlardı. +''+ Strabon-Alıc (Grec-Yunan) Bilim Adamı, Tarihçi, Coğrafyacı. MÖ 1 ve MS. 1 yy arasında yaşadı. Kafkasyayla Roma imparatorluğu arasında yaşayan Kasakların (Adıgelerin) erkeklerinin yüz hatlarının güzelliği, vücutlarının muntazamlığı vücut hatlarının uyumluluğu güçlü adaleleriyle, narin yapılarıyla ender bulunan tiplerdir. Kadınları için söylenebilecek olan şey ise güzelliklerinin zarafetlerinin incelik ve temizliklerinin insanı hayrete düşürdüğüdür. Abdul Hasan el Masudi Arap Bilim Adamı 943 yılı Ben hayatım boyunca duyduğum gördüğüm ve hatırladığım kadarıyla Zih (Adıge) halkı kadar ilgimi çeken beni meraklandıran ve değer verdiğim bir konu olmadı. Onların büyük çoğunluğu son derece güzel insanlar, vücutlar muntazam uyumlu ve kusursuz. Kadınları için söylenebilecek şey ise fazlasıyla aynıdır. George İnteriano 15 yy da yaşamış Coğrafyacı Etnoğraf İtalyan Bilim Adamı Ormanlarla kaplı yüksek yamaçların derin vadilerinde, Hazar denizinden Karadeniz'e kadar olan Kuzey Kafkasya'da yaşayan güzel halklardan bir tanesi de Adıgelerdir. Uyumlu vücut yapılarıyla her türlü zorluğu yenme cesaret ve başarılarıyla yakın doğuda yaşayan halklardan tamamen farklıdırlar. Onlar hiçbir zaman vatan topraklarını zorla hileyle genişletmek için uğraşmadılar. Hiçbir zaman yağmacı olmadılar. Onlar ciddi insanlardır. Başkalarının malında toprağında gözü olmadan güzel vatanlarının vadilerinde, yamaçlarında yaşarlardı. Korku nedir bilmeden vatanlarını hürriyetlerini korudular kültürlerini hep yaşadılar yaşattılar. Komşu halkların hep yardımına koştular kendi canları ve rahatları pahasına onları düşmanlarından korudular. Vatan için savaşmayı hep görev sayan Adıgeler kendilerine sığınanları hep korudular onların düşmanlarına karşı savaştılar. İşte böyle yaşıyorlardı bir çok kabileden meydana gelmiş bu güzel ve şanslı insanlar. Fon Vakerbat 1798 yılı Alman Yazarı Dünyaca meşhur bir çok bilim adamı binlerce yıllık Adıge tarihi ve kültürü üzerinde bir çok araştırmalar yapmışlar bir çok görüş ve eser meydana getirmişler merakla, hayretle. Öyleyse Kimdir Adıgeler? Bilim Adamlarının görüşüne göre dünyanın yaratılışı 5 milyar yıldan fazla oldu. Dünya üzerinde yaşayan bitki ve hayvanların yaratılışı ise birkaç yüzmilyon yıl oldu insanın yaratılışı ise sadece birmilyon yıl olduğu sanılıyor. Dünya ve üzerinde yaşayan canlıların yaratılışı ile insanın dünyada varoluş zamanı çok kısa ve yeni olduğu görülür. Buna rağmen bu süre içinde gerek yüz ve kafa yapıları gerek dilleri gerek renkleri ve gerekse hayat tarzlarıyla birbirinden farklı insan toplulukları meydana geldi. Bu günkü bilim adamları yüz ve kafa yapılarına göre insanları üç gruba ayırıyorlar. a- Negroidler b- Mongoloidler c- Avropaidler 19. asırda yaşamış meşhur Alman filozofu Gegel'in "Ruhun Filozofu" adlı eserinde yazdığına göre Adıgeler Avropoidler sınıfının en üstün grubunu oluştururlar. Bu gruba Bu Gruba Kafkas Grubu ismini vermiş. Gürcüler ve İtalyanları da aynı gruba dahil etmiştir. Dünya tarihinin temelinde ve yükselmesinde bu grubun büyük katkısı olduğunu yazar belirtmekte. Halkımız kendini hep adıge diye tanıtır birbirlerine Adıge diye hitap ederler, anadilleri Adıgecedir. Dünya görüşleri yaşantıları örf ve adetleri yazılı olmayan Adıge yasaları (Xabze) ile düzenlenir. Binlerce yıllık tarihleri boyunca Adıgelerin kat ettiği bu yolda başka milletlerin Adıgeler için kullandığı değişik isimler oldukça fazladır. Bunun gibi dünyada değişik isimlerle anılan bir çok milletler vardır. Hatta kendileri için kullandıkları isimler birbirinden farklı da olabilir. Tarihte bunların bir çok örneği vardır. Adıge-Abhaz-Abaza halkının temelini araştıran tarihçilerin görüşüne göre bu halkların temeli Hat krallığına dayanmakta. Bu krallığın sınırları içinde Karadenizin doğu ve kuzey sahillerinin tamamı, Anadolu'nun kuzey sahillerinin büyük bölümü iç Anadolu'nun büyük kısmı, Kuzey batı Kafkasya (Gürcistan, Abhazya Krasnodar Kray, Aşağı Adıgey) giriyordu. Hat krallığını meydana getiren Hatit halkından olan Abesla, Kask halklarından Adıge- Abhaz-Abaza ırkının türediği kaydedilmekte. Bu görüşün temeliise Hatitlerin kullandığı lisanla Adıge-Abhaz-Abaza lisanlarının temelde aynı olmasıdır. Kask isminden türemiş olupta Adıgeler için çok eski zamanlarda kullanılan isimler şöyle: Kesak, Kesag, Kasag, Kasog. Bu gün bile Asetinler ve Sıvanlar Adıgeler için Kasag, Kaskon derler. İ.Ö. 8-7 y.y. arasında Abesla ve Kask halklarından Meot krallığı doğdu. Bu krallıkta yaşayan halklara yabancılar meotlar derlerdi. Bu gün de yabancıların Adıgeler için kullandığı isim de aynıdır. Meot krallığında bir çok adıge kabilesi yaşardı. Bunlar Sindler, Dendariyeler, Fettailer, kerketler, Toreatler, Doshler, Psesler, Zihler, Geniohler, Aheiyler ve diğerleri. Bu krallıkta yaşayan Adıge kabilelerinden Sındler İ.Ö. 6-5 yy. da güçlü bir konuma gelmiş ve Sindike adlı devleti kurmuşlardı. İ:Ö: 8. Yy dan İ.S. 13. Yy dan sonra ise Adıgeler için Çerkes ismi kullanılmaya başlanmış mtarihlerde bu isimle geçmiştir. Adıgeler her zaman kendi topraklarında yaşadılar hiç başka topraklarda yaşamadılar. Başka halklarda Adıge topraklarında hiç olmadılar. Tarihlerinde bunun aksine kayıtlara rastlanmıyor. Adıge yurdu sınırları yukarıda Don nehrinden başlar güneyde Kafkas sıradağlarının zirvesine kadar uzanırdı. Doğuda ise Sunca Irmağının Terç'e ulaştığı yere kadar uzanmaktaydı. Bu sınırlar 15-16 y.y. arasında da aynıydı. O Yüzyıllarda gerek topraklarında gerek nüfus sayılarında hep azalma olmuştur. Çünkü sonu gelmeyen uzun savaşlardan hiç kurtulamamışlardı. Güzel ve zengin yurtlarına Azak Denizinin (Uzev denizi) ve Karadenizin verdiği büyük imkanları da katarsak çevrede yaşayan diğer halkların hep ilgisini iştahını çekmiş güçlü ordularıyla bu enterasan ülkeye hep saldırmışlar. Adıgeler bu güzel vatanlarını yüğzyıllarca düşmana karşı savunmuşlar canlarını mallarını esirgemeden hep hür yaşamışlar güçlerini hep bu uğurda harcamışlar İşte bu yüzden Adıgeler büyük yerleşim yerleri kaleler yapamadılar. Hatti Krallığının ve Sindihe devletinin yazı dili olan lkisanı kaybetmeleri vatan topraklarının ve nüfusun küçülmesi hep bu savaşlar yüzünden oldu. Bu süreç 20 y.y. kadar devam etti. Bunun dışnda başka bir sebep daha var. 15-19 yy. arasında gerek avrupada gerek Asyada büyük devletler, imparatorluklar oluştu. Dünya düzeni bu büyük devletlerin isteği doğrultusunda oluşuyordu. Bu yüzyıllar içinde Adıge yurdu çok rahat ve güçlü değildi bir çok savaşlara sahne oldu. Bu gün Adıgeler Rusya Federasyonunu oluşturan Adıgey Kabardey- Balkar, Karaçay Çerkes Cumhuriyetleriyle Krasnodar Kray, Stavropol Kray ve Kuzey Osetya Cumhuriyetlerinde yaşarlar ve klendilerini hep Adıge diye tanıtırlar. Çarlık Rusyasının 18-19 yy da Adıgelerle yaptığı yüzyılı aşkın büyük ve acımasız savaşta Adıgeler büyük kayıplar vermiş beş bin yıllık vatanlarından büyük çoğunluğu zorla sürülmüş, Osmanlı topraklarına göçettirilmiştir. O büyük kanlı savaşta gerek Adıgelerden gerek diğer halklardan ne kadar insan yok oldu bilen yok. Bu gün Diasporada üç milyondan fazla Adıge yaşamakta. Bunun üç milyona yakını Türkiye'de, Suriye'de, Mısır'da, Ürdün'de, İsrailde, balkanlarda, doğu Avrupada, Amerika'da ve Rusya Federasyonunun muhtelif yerlerinde yaşarlar. Bu gün Anavatanlarında şu adıge kabileleri yaşamaktalar. Şapsığlar (Karadeniz sahilinde), Bjeduglar, Abazalar, Çemguyler Adıgey Cumhuriyertinde Besleneyler bir kısım Kabardeyler, Karaçay-Çerkes Cumhuriyetinde, Kabardeyler Kabardey Balkar Cumhuriyetinin Büyük Kabardey- Küçük Kabardey (Clehsteniy) de yaşarlar. Hristiyan Adıgeler yukarı Osetya ve Mezdog bölgesinde yaşarlar. Stavropol ve Krasnodar Kray topraklarında serpilmiş vaziyette Adıge köyleri vardır. Bunlar kendilerini hep Adıge diye tanıtırlar. Adıge dilini konuşur Adıge örf ve adetlerini yaşarlar. Diasporadaki Adıgeler yaşadıkları ülkelerin tarihinde kültüründe kalkınmalarında hep yapıcı olmuşlar hiçbir zaman yıkıcı olmamışlar içinde yaşadıkları halklardan hep itibar görmüşler saygı görmüşlerdir. Rusyanın oluşmasında da Adıgeşler hep yapıcı olmuştur. Gerek Çarlık döneminde gerekse Sovyetler dönemindebir çok Adıge bir çok önemli görevlerde bulunmuş iyi ilişkiler devam etmiştir. Mesela Kabardeylerin büyük Prensi Temrıko nın kızı Göşney IV Ivanla evlenmiş akrabalık bağları oluşmuştu. Adıgelerin yaşantılarından komşu halkları çok etkilenmişler kıyafetlerini, silahlarını, Nart destanlarını, toprağı işleyişlerini, atlarını hayvancıklıklarını hep örnek almışlar bunu isteyerek ve severek benimsemişler. Özellikle Adıge kılık kıyafeti bütün kuzey Kafkasya'da çok benimsenir ve sevilir. Bunun dışında Adıge oyunları, müzikleri de taklit edilir. Adıgelerin en büyük özelliklerinden biri de diğer insanlara yardım etmek, onlara değer vermek paylaşmak. Bu özellikleri binlerce yıldır değişmeden devam etmektedir. Adıge tarihinde (binlerce yıllık) hiçbir zaman bir başka halka veya devlete saldırdıklarına dair kayıt yoktur. Ama kendilerinden çok daha güçlü ve kalabalık ordulara karşı vatanlarını hep savunarak gelmişlerdir. Dünya'da olup biten her şeyin bir sebebi manası değeri vardır. Varolan herşeyin bu dünyada bir görevi vardır. Öyleyse binlerce yıllık geçmişleri olan Adıge halkının bu yaşlı dünyada var oluş sebepleri ve görevleri neydi? Bunun cevabını Danimarkalı meşhur Jeolog ve Arkeolog Monpere de Frederik Dybua nın Adıgeler için yazdığı çok sayıda fikir yazılarında şöyle demekte ki bunlar gerçektir, itiraz edilecek tarafı yoktur. Der ki "Keşke mümkün olsa da yüce Allahın işlerine bir kısım eski halklaarın bugünkü insanoğluna bıraktığı büyük mirasta güzel Adıge halkına ne kadar büyük görev yüklendiğini ve değer verdiğini. Ama Allahın işine ve gücüne aklımız ermez." Adıge halkı uzun çileli tarihi yolculuğunda ne kadar çile çktilerse de ne kadar zorda kaldılarsa da ne kadar sürgüne azaba ducar oldularsa da güzelim örf ve adetlerini Anadillerini Adıgeliklerini hiç unutmadılar. Lisanlarını unutsalar bile Adıge olarak kalmaları kesindir. Diğer bir değişle elmas kadar saf ve temiz olan Adıge Tarihi ve halkı hep varolmuştur var olacaktır. Umut ışıkları her zamankinden daha güçlüdür daha aydınlıktır bu gün. Adıgeler- Abhazlar-Abazalar Hatilerden Türemiştir. Hati Krallığı: Adıgelerin çok uzun bir geçmişe sahip olduğunda tüm bilim adamları heöfikir. İngiliz Edvard Spensır 1837 de şöyle yazmakta. " Adıgelerin diğer milletlerde olan yazılı Kanunları yoksa da yaşantıları birbirleriyle olan ilişkileri o kadar güzel o kadar uyumlu ki inanamıyorum. Bu kadar medeni bir halk uzun zaman önce yüksek bir medeniyet ve eğitimden geçmemiş olsun." Bir çok bilim adamı Spensırı doğr8ulamakta ve Adıgelerle ilgili bir çok eserde yazmışlardır. Bunlardan Gürcü Bilim adamlarından G.A.Melinkosvilli, Z.V.Ançabadze, O.M Caparidze. Abhaz bilim adamlarından Y.İ Kurupnov, A.A Formazov, L.N Solovev, İ.M. Dyakonov, Adıge Bilim adamlarından Y.İ. Avutle, R.J. Betroj ve diğerleri ile birçok başka bilim adamı Adigeler, Abhazlar, ve Abazaların Hatilerden türediğini temelinin Hati Krallığı olduğunu kabul etmekte bu konuda bir çok eserde meydana getirmişlerdir. Bu kardeş halkların Hatlerden türediğinne başka şahirler de var. Mesela yaşlılarımız gençleri eğitirken onlara cesaret vermek için "geri durma, korkma Hat dedirt" derler. Enstitülerde okutulan bir çok kitapta bu geeçeği şüpheye yer kalmayacak şekilde yazılmakta. Örneğin 1979 da yayınlanan "Yistoria drevnego Mira" adlı kitabın ilk bölümünde şöyle yazmakta "Hat Krallığında aynı soydan gelmeyen bir çok halklar vardı. Bunların içinde en önemli ve en önde gelenler Kafkas Topraklarında yaşayan krallığa en yakın ve bağlı olan Adıge –Abhaz dilini konuşan Hatlerdi. Bugün bile Adıge düğünlerde törenlerde yapılan iyi dilek konuşmalarında eski Adıge konuşma dilinde, Adıge kabile ve şahıs isimlerinde yer ve aile isimlerinde Hat kelimesi temel olmak üzere bir çok isme ve sözlere rastlanmakta. Örnek: Hatuv, Hatat, Hate, Hatal, Hatram, Hatehu, Hatıze, Hatıko, Hatite gibi şahıs isimler, aile ismi olarak da Hatejıko, Hategujovko, Hathıko, kabile ismi olarak Hatıkuay, Hatko gibi daha bir çok örnek verilebilir. Bunun dışında Hat kelimesinden türemiş bir çok kelime ve deyişler kullanırlar Adıge kabileleri. Mesela: Adıge düğünlerinde düğünü idare eden ortalığı düzenleyen düğünü sevk ve idare eden yetkiliye Şapsığlar, Bjeduğlar, Çemguyler, Abhazlar "Hatiyako" derler. Becerikli sözü dinlenirbir topluluğu sevk ve idare eden kişiye Adıgeler "Hatıy" derler bu günkü Artıst-Oyuncu karşılığı gibi. Adıgeler suvari birliğini sevk ve idare eden onalara önderlik ve liderlik yapan kişiye "Şıvhatit" – Atlıhatit derler. Adige-Abhaz-Abaza lisanının Hat lisanıyla akraba olduğunu gösteren şeyler sadece sözler değil. Arkeologların yaptıkları bir çok kazılarda mezarlardan çıkardıkları bir çok eşyaları silahlar kap kacaklar ölülerin gömülüş şekli ve başka bir çok belgeler bir başkalarıyla mukayese edilerek bir halkın başlangıcı ve bugünkü durumu hakkında neticeye ulaşmak mümkün. Öyleyse bu gün Adıge topraklarında açılan ve çok eski çağlara ait Kurganlarda Anadoluda yapılan kazılarda bulunan eserlerin ne kadar birbirine benzediğini aynı kültürün ürünü olduğunu Arkeologlar şüpheye yer bırakmadan kabul etmekte. Adıgey Cumhuriyeti topraklarında Vunezevko magarası yakınında bulunan (1986) altıbin yıllık Kurganda çıkarılan kemikler kemikler özellikle kafatası kemikleri Adıge bilim asdamı arkeolog Lehupaşe nin yardımıyla bilimsel incelemeye alındı. Bu inceleme Ukranya Bilimsel Akademisi Arkeoloji enstitüsünde yapıldı. Aynı bilimsel araştırmaya pale ontolog ve tarihçilerin hocası Potehine İnne ve Arkeolog tarihçi doktor Neçitaylo Anete katıldılar. Bu araştırmada antropoloji yönüyle ortaya çıkan neticede bilim adamları şu fikirde birleştiler. Bugünkü Adigeler'in altıbin yıl önce Kuzeybatı Kafkasya'da (Bugünkü Adıgey toprakları) o zaman yaşıyan halklardan türediğini aynı soydan olduğunu ve o dönemde Anadolu-Küçük Asya'da yaşayan halklarla kanbağları olduğunu . buna göre arkeologlar, antropologlar, tarihçiler ve dilbilimcilerden bir çok tanınmış bilimadamı şu temel gerçeği kabul ediyorlar. Adigeler, Abhazlar ve Abazalar Hatlerden türemiştir. Hat Krallığı'nda yaşamışlardır. Hat Krallığı ile ilgili bir çok eski yazıt ve kitap bulmak mümkün. Bunlardan Asur Kralı Naramsin dörtbin yıl önce Asur yazıtlarında şöyle demektedir. "Bin yıl önce Yukarı Mezopotamya'ya Vor Hatuv ordu komutanı emrinde Hat halkı gelmiştir". O yazıtta belirtildiğine göre Hat halkı Yukarı –Kuzey Batı Kafkasya'dan gelmişti. Vor Hatuv soydaşları Hatuvkoler olduğu halde Fırat Nehri kenarına geliyorlar Kargamış ve Thapseç şehirlerini kuruyorlar sonra da Akkad Krallığı'nı ele geçiriyorlar. Bu yazıtlar Hat Krallığı'nın çok geniş olduğunu ve Kuzey-Batı Kafkasya'yı sınırları içine aldığını gösteriyor. Hat Krallığı beş bin yıl önce kurulmuştu, çok geniş topraklara sahipti. Küçük Asya'dan başlayıp Karadeniz Sahili boyunca Azak (Uzov) denizi sahillerini içine alıyordu., güneyde ise sınırları Mısır'a ulaşıyorsu. En büyük Krallıklardan sayılıyordu. Çok güçlüydü. Sanatta, bilimde , kültürde çok ilerideydiler. Bu özellikleri her tarafa ulaşmıştı, çok rahat yaşıyorlardı. Çok güzel yazı dilleri vardı. Harfleri şimdiki Adige damgalarına çok benziyordu, büyük şehirler kurmuşlar taştan çok güzel evler inşa etmişlerdi. Savaş olunca savaş arabalarıyla savaşa katılırlardı. Dünyada ilk defa demiri bulan onu kullanan Hatlerdi. Hat Krallığı'nın başkenti Hati şehriydi. Sonradan Hatusas ismini aldı. Hatlerin kabiliyetlerini gösteren binlerce yıllık "Hatitlerin Destanı" denen Adıge şarkısında şöyle denmektedir : Hatittir atalarımız Çok eski bir kavimiz biz Tarihler öyle diyor Hatit yurdu çok geniş Denizleri aşmışta nam salmış her yana Ta dayanmış Mısır'a Ramses olmuş huzursuz Savaş demiş Hatite Hatit cengaverleri Çoktan hazır bu işe Hem cesurlar hem güçlü Adeta kanatlanmış Saldırmışlar düşmana Savaş arabalarıyla Titretmişler her yeri Düşmanın kalbini de Üstün geldi Hatitler Bu büyük savaşta da Mısır Kralı Firavun Ramses Barış diyor Hatite Barışı imzalıyor taraftar Akrabadır sonunda Ramses ile Hatitler Bu şarkının sözleri gerçek İ.Ö. 1312 Mısır Fravunu II.. Ramses Şam yakınındaki Kadeş denen yerde Hatler'le savaşmıştı. Bu savaşta Hatler üstün gelmiş ve Kadeş anlaşması yapılmıştı. Bunun nişanesi olarak Hat Kralı II. May'ın güzel kızı Ramses ile evlenmiş ve akraba olmuşlardı. Yapılan anlaşma 17 maddeden oluşuyordu, bunlarda hiyoroglif yazıyla pişmiş kil tabletler üzerine yazılmıştı. Bu antlaşma iki devlet arasında yapılan ilk yazılı antlaşmadır. İlk savaş kulesi de bu savaşta yapılmıştır. Hat gençlerinden bir kısmı Mısır ordusuna teslim olmuş gibi katılarak onlara yanlış bilgiler vermiş ve Hat ordusunun kuşattığı bir ırmak vadisine Mısır ordusunun girmesini sağlamıştır.bu durum Hatlerin zafer kazanmasında en büyük etken oldu. Mısır, İsrail, Grek ve Ermeni Krallarının temeli Hat Krallığı'nın tarihi temelleri üzerine kurulmuştur. Adigeler, Abhazlar ve Abazalar gurur duyabilirler ve duymalıdırlar. Hat Krallığı'nın tarih ve kültürüne yaptıkları katkı ve hizmetten dolayı. Bu hizmetin en büyüğü de Hat dilinin korunmuş olmasıdır. Bu gün dünya üzerinde Hat diline en yakın olan dil Adige, Abhaz veAbaza dilidir.+''+Şerces Ali
Kuzey Kafkas Sözlü Tarih Çalışması
Sözlü tarih, henüz hayatta olup yaşı ve bilgisi itibariyle en üst noktada olan insanları kaynağında bularak doğru sorular ve yönlendirmeler sonucunda geçmişte kalan ve kendisi ile birlikte yok olabilecek bilgileri kayda geçirmektir. +''+ Dilimizin ve geleneklerimizin hızla yok olduğu günümüzde bu çalışma son derece önemlidir. Fakat bu çalışmanın metodları iyi bilinmeli ve koordine edilmelidir. Yapılan kayıtlar, en çok bizden sonra gelecek kuşaklar ve tarih yazıcıları için önemlidir. Kuzey Kafkas Sözlü Tarih Çalışmasında dikkat edilecek hususlar (Yerel Tarih) Yerelliği mümkün olduğunca yansıtan, temsil kabiliyeti yüksek kaynakları yerinde bulmak (köyler vs.) Görüştüğümüz kişinin özgeçmişini ve konumunu bilmek. Tartışmalı bir konu anlatılıyorsa başka kaynaklara da başvurmak. Görüşmeye sohbet biçiminde ve hafif sorularla başlamak. Kendisinin önem vermediği ama sizce önemli ayrıntıyı yakalayıp anlattırmak. Anlatırken aynı zamanda not almak. (İsim ve tarihleri kayıt bitince sormak) Başlangıçta mutlaka "HEDEF" belirlemek. Görüşmenin başında kendisinin hiçbir şey bilmediğini zanneden yaşlıya hatırlatma yoluyla zihnini açmak. Görüşme yapılan mekan ve diğer mekanların, (atlarımızın izlerini taşıyan) hatta köyün nasıl ve ne zaman kurulduğunu, mimarisini (eski ve şimdiki hali) araştırmak, maddi izleri takip etmek( gruptan birkaç kişi evleri dolaşıp, fotoğraf toplayabilir, mezar taşları bulunabilir). Grup içinde iş bölümü yapılmalıdır. İş bölümü her iş için o konuya uygun kişiyi seçerek video çekimi, soruların hazırlanması, HEDEF belirlenmesi, sonuçlar elde edilince arşiv kayıt oluşturulması ( ses kayıtlarının sahibinin adı, soyadı, sülalesi doğum yılı yazılarak düzgün arşiv yapılmalı). Mümkünse kayıtların ÇÖZÜMÜ (yazıya dökülmesi) şeklinde gerçekleştirilmelidir. Bütün bunlar bir araya getirilerek malzemeler çeşitli şekillerde kullanılabilir. Örneğin kitaplar, fotoğraflar ve bunların hatırlattıkları anılar gibi. Sergi, ses ve video kayıtlarının kolajından oluşan bir malzeme görsel efektlerle belgesele dönüştürülebilir. KUZEY KAFKAS SÖZLÜ TARİH ÖRNEK SORULARI KİŞİSEL BİLGİLER HAKKINDAKİ SORULAR; Görüşülen kişinin ad, soyadı, yaş, meslek, sülale, yaşanan yer gibi kişisel bilgilerini öğrenmeye yönelik sorular Aile bilgileri (çocuk sayısı, eşinin sülalesi, kardeş sayısı, anneanne, babaanne, dedeleri) hakkındaki sorular GÖÇ HAKKINDA SORULAR; 1- Kafkasya nasıl bir yer? Doğası nasıldı? 2- Göçün nedenleri nelerdir? Nasıl gerçekleşti? 3- Kafkasya'da kalanlar oldu mu, neden? daha sonra haberleşebildiler mi? 4- Hangi yoldan geldiler, yol şartları nasıldı? Varsa özel hikayelerin anlattırılması. 5- Geldikleri ülke ile ilgili izlenimleri nelerdi? Yolda kendilerine önderlik eden birileri var mıydı, varsa kimdi, köyü, bölgesi neresiydi? Çocukluk yıllarında göç nasıl anlatılırdı, geldiklerine memnun mu yoksa pişman mıydılar? Gelirken Müslüman mıydılar?, Buradaki din anlayışı nasıldı? İbadetleri uyguluyorlar mıydı? Giyim kuşam nasıldı? Kadınlar baş örtüsü kullanır mıydı ve Erkeklerin giysileri, aksesuarları, bu konuda ki değişimler nelerdir? Yerli halk onlara nasıl davrandı? İlk olarak nereye yerleştiniz, neden? Şimdi geri dönmek ister misiniz, neden?. YERLEŞİM HAKKINDAKİ SORULAR; Kafkasya'da yerleşim, mimari nasıldı? Burada ki yerleşim, köylerin şekli mimarisi nasıldı? Evin şekli yapısı nasıldı? oda, kat sayısı kaçtı? (abartsa, haçaş, ahuştaara, açalay akavar) Bir evde oturan insan sayısı kaçtır? odaların aile bireylerine göre dağılımı nasıldı? aile büyükleri hangi odada otururdu? (oda ve koridorlar, evli çiftlerin büyüklerin yanında birlikte çıkmalarını engelleyecek biçimdeydi, bu bilgi doğru veya yanlış mı?) DOĞAL HUKUK HAKKINDAKİ SORULAR; Eskiden suçlar nasıl cezalandırılırdı? (Cinayet, hırsızlık vs.) Sorunu çözen Ayhabılar (Thamade) nasıl seçilirdi, nerede toplanılırdı? Karara nasıl varılırdı, karar verilmediği olur muydu? Karara uymayanlara ne ceza verilirdi? EVLiLiK VE KAŞENLiK HAKKINDAKİ SORULAR; Kızlarla erkekler nerede nasıl tanışırlardı? Muhabbetin kuralları neydi? Alaf nasıl söylenirdi, kızdan söz nasıl alınırdı? Kız kaçırmanın kuralları, yaptırımları nelerdi? Düğüne nasıl hazırlanılır, düğün nerede nasıl yapılır, düğün adetleri nelerdi? Düğünden sonra el öpmeye ne zaman, nasıl gidilirdi? Damata nasıl davranılır, AŞTOA nasıl kesilirdi, kimler davet edilirdi? Damat ve gelin nasıl davranırdı? Gelin büyüklerin adını niye söyleyemezdi? eşiyle birlikte büyüklerinin karşısına niye çıkmazdı? Geldiği ailedeki bireylere isim takar mıydı, neden? Çocuk nasıl büyütülür? Çocukların aile bireyleri ile ilişkileri nasıldı, eğitimi ve terbiyesinden kimler sorumluydu? Evlilik yaşı neydi, neden? YEME İÇME, SOFRA ADABI HAKKINDA SORULAR; Nasıl beslenilir, neler yenirdi? Kaç öğün, hangi gıdalar alınırdı? Evin hangi bölümünde yenirdi? Misafir geldiğinde bu değişir miydi? Aile bireyleri yemeklerini birlikte mi, ayrı mı yerlerdi, neden? İçecekler nelerdi? Kendisinin yaptığı içecek var mıydı? Nasıl yapılırdı? Sofrada ilk konuşmayı kim yapar, yemeğe nasıl başlanırdı? Yemekte neler konuşulurdu ? Yemekler nasıl pişirilirdi, pişirme teknikleri nelerdi? Yemek çeşitleri,özel yemekler ve tarifleri nelerdi? Et, sebze kullanımı nasıldı? Acıka yapımında kullanılan malzemeler nelerdir? Yiyecek saklama yöntemleri nelerdir? Yemek isimleri, yemek yapımında kullanılan alet isimleri örneğin acıka yapımında kullanılan ahaka v.b. nelerdir? DİL, LEHÇE, KALIPLAŞMIŞ SÖZCÜKLER HAKKINDAKİ SORULAR; Kaç çeşit lehçe vardır, yörelere göre isimleri nelerdir? Taziye, hastalık, avlanma vs. ile ilgili kalıplaşmış cümleler nelerdir? AHUPHARA (ATALIK) GELENEĞİ HAKKINDAKİ SORULAR; Atalık nedir, nasıl seçilir? Hangi aileler atalığı alır, alma nedenleri nelerdir? Bu konuda özel hikayeler var mı, nelerdir? MİLLİ MÜCADELE HAKKINDAKİ SORULAR; Padişah taraftarları ve diğerleri kimlerdi? Köylerindeki ailelerden ölen var mıydı, var ise hangi cephede öldü? Çerkes Ethem olayını nasıl biliyorsunuz? Hendek, Düzce isyanları hakkında ne biliyorsunuz? Savaş sonrası dönem hakkında neler anlatabilirsiniz? TEMATİK KONULAR; Ölümlerde ağıtlar, adetler. Müzik aletleri, isimleri. Bilmeceler, çocuk şarkıları, tekerlemeler. Hastalık şarkısı (AHRAŞOA) Tarım şarkısı (AFAROARAŞA), meci şarkısı (AWBBAHOA) Ninniler Masal, hikaye ve atasözleri Büyücülük, nazar duaları. Peri masalları (zızlam, zahkow), cinler, gızmal. İsmi söylenmeyen hayvanlar. Halk hekimliği (kuduz, yanık ilaçları) Sülale isimleri, armalar, köy isimleri, insan isimleri. Çocuk oyunları. Büyüklerin oynadıkları oyunlar. (düğünlerde, toplantılarda) Giyim kuşam, dokuma kumaşlar (akumızçoa), yapılışlarının mümkünse gösterilmesi veya ayrıntılarıyla anlattırılması. NOT :Bu sorular yerel bölgelere göre uyarlanmış sorulardır. Bu sorular görüşülen kişinin durumuna ve görüşmenin şekline göre değiştirilebilir, artırılıp azaltılabilir ya da görüşülen kişinin özel bir hikayesi varsa sadece o konuya ait sorular sorulabilir. Görüşmenin dilini karşımızdaki kişinin hangi dili daha rahat konuştuğu belirlemelidir, eğer kişi orijinal dilde (Abhaz, Adige, Kabartay dili gibi) anlatıyorsa görüşme bu doğrultuda yapılmalıdır. (İstanbul Kuzeykafkasya Kültür Derneği Gençlik Komisyonu tarafından yapılmakta olan anket çalışması hakkında bilgiler içermektedir.)+''+Ercan Aycan
Çerkes Halkı’nın Anlamlı Günleri
Ridade'nin göğsüne düşman hançeri saplanmadan önce de var olduk bizler, II. Alexander bizi güzel topraklardan koparacak, veda çanlarının ipine hışımla asıldıktan sonra da. Halâ Çerkestik Tsey Mahmut bir şuursuz mermiye teslim olduğu gün, içlilerin içlisi Ghıbzeleri Onun için yüreğimizde dile getirecek kadar. Özümüzden bir şeyler kaybetmediğimize inandırıldık ve inandık, "Anayurt ayaklarımızın altında değilse de, içimizde." dedik. Yorulmadık, Altın Post'u aramaya devam ettik Abhazya'nın köşesinde, bucağında. Gün geldi sevindik, Çığıvuç'un dansına eşlik ettik Adıgey'de, dallarını süsledik. Bizde bilinç vardı çünkü, benliğimizde hep bir ulus olduğumuzun ve ileride de birleşik bir ulus olabileceğimizin katıksız bilinci... Biz, Çerkes'tik. +''+ Kuzey Kafkasyalılar'ın kutlayabilecekleri ve anabilecekleri özel günleri derlerken, etnik kimliğe sahip bir halk olarak aynı zamanda da "ulus" niteliğini taşıdığımız gerçeğini göz önünde bulundurduk. Çünkü farkındaydık, ulus sıfatına sahip olabilmek için yalnızca bir etnik kitle olmak yeterli değildir. Kitle, uzak tarihten günümüze dek yoğun ve özgün bir kültür potansiyelini özlüğünde barındırmalıdır. Ulus olmanın temelini oluşturan kültürdeki özgünlük ve yoğunluk ise tüm Kuzey Kafkasyalı kavimlerde kuşkusuz bu özellik mevcuttu. Nart dergisi olarak bu bilinçle kalemi ve kağıdı elimize aldık, mensubu olduğumuz Kuzey Kafkasya halklarının hem dağılmış oldukları diaspora coğrafyasında, hem de otoktanı olduğu öz topraklarında bugün andıkları ya da kutladıkları, ileride de anabilecekleri ya da kutlayabilecekleri özel anlam teşkil eden günleri derleme çalışmasına giriştik. Bu araştırmada gözden kaçırdığımız ya da ulaşamadığımız birçok önemli nokta olduğuna sanıyoruz. Ancak bu çalışmanın, ileride girişilecek daha kapsamlı ve bilimsel araştırmalara kaynak olabilmesi bile bizleri çok mutlu edecektir. Derleme süresince bize rehberlik eden büyüklerimize şükranlarımızı sunarız. Çerkesler'de Nevruz : İlkbaharın gelişi, yaygın olarak "Nevruz" adıyla Türkiye'de ve dünyanın hemen her bölgesinde coşkulu etkinliklerle kutlanmakta. Kutlama şekli onu kutlayan ulusun kültürel yapısına göre değişmekte olan bahar kutlamalarının, bugün çoğumuz tarafından bilinmese de, biz Kuzey Kafkasyalı halklar özelinde de önemli bir konumu ve geçmişi var. Atalarımızın Anayurt topraklarında yüzyıllar boyunca görkemli şenliklerle "merhaba" dedikleri bahara biz sürgün Çerkesleri'nin pek de heyecanla baktığı söylenemez. Muhtemeldir ki bu, sürgünle beraber gelen benzersiz acıların ve uzun vadede şekil bulan kültürel dejenerasyonun doğurduğu talihsiz bir kayıp. Ancak hiçbir şey için geç olmadığı gibi, bizim de Çerkesler olarak Nevruz'u kendi folklorik konseptimiz çerçevesinde diasporada kutlamamız için geç kalınmış sayılmaz. Çerkes eski takvimlerinde Adıgece'de "Vağoba" olarak adlandırılan takımyıldız ölçü olarak alınmaktaydı. Bu takımyıldızın gökyüzündeki konumuna göre Çerkesler eski çağlarda 21-22 Mart'ı İkbahar'ın başlangıcı (Nevruz), 21-22 Temmuz'u yazın başlangıcı, 21-22 Eylül'ü ise Sonbahar'ın başlangıcı olarak kabul etmişlerdi. Mart ayının yirmi birinci gününde Çerkes mitlerine göre Vağoba, uyumakta olduğu topraktan çıkar ve herkese görünürdü. Vağoba'nın çıkışıyla da kış aylarının yerini İlkbahar'a bırakmış olduğu anlaşılmış olurdu. Bizim kültürümüzde mevcut olan bu mevsim dönümü tarihleri, bugün eskiden olduğu gibi coşkulu biçimde kutlanabilir. Bu kutlamaları daha anlamlı ve Çerkes Halkları'na özel kılmak için de belirli bir özel isim tanımlaması altında yapmalıyız.. Örneğin; bu bahar kutlamalarını "Nevruz" adı altında özelleştiren etnik topluluklar gibi Çerkesler de kutlamalarına "Vağoba'nın Topraktan Çıkışı Günü" gibi bir isimler vererek geleneksel ve Çerkesler'e özel etkinlik formuna sokabilirler. Baharın gelişi gibi Çerkes eski takvimlerine göre kutlanabilirliği olan diğer önemli periyodlar : Ğetxejonığu : İlk Bahar'da çift sürme zamanının geldiğini belirten dönem. Melılfeğu : Takvime göre koyunların kuzuladığı dönem. Xınığu : Orak-ekin biçme zamanı. Onığu : Harman zamanı. Gejıy : Pastırma yazı Tığegaz : Çerkes takvimine göre güneş dönümü. Çerkesler'de Yılbaşı : Hıristiyan dünyasının mitoslarla süslü Noel'i gibi, Kuzey Kafkasyalı halkların da bugün gene pek azımızca bilinen bir yılbaşı günü var. 23 Mart günü, Çerkes halk takvimine göre yeni yılın başlangıcı olarak kabul ediliyor. Çerkes mitleri bugünden toprağın canlandığı, yaz mevsiminin kışı yendiği, kış ve yazın birbirlerinden ayrıldığı gün olarak bahsediyor. Yeni yıla atılan adım olan 23 Mart, sürgün öncesi dönemde Kuzey Kafkasyalı kavimlerce muhteşem ve olabildiğine heyecanlı bir atmosfer içinde kutlanmış asırlar boyu. 22 Mart akşamı halka haber ulaştırmakla yükümlü "tellal", bir atın (ya da olaya daha eğlenceli bir hava vermek amacıyla) bir katırın üzerinde her yeri dolaşır ve tüm insanlara yeni yılın geldiğini haber verirdi. Sonrasında tüm halkın bayramını kutlayarak, hepsini ertesi gün güneş doğmadan hemen önce kutsal nitelikteki "dans eden ağaç" olarak bilinen "Çığıvuç" un yanına toplanmaya davet ederdi. Tüm halk bu çağrıya uyarak tam o vakitte ellerinde meşalelerle Çığıvuç'un yanında bir araya gelirlerdi. Hepsi, yanlarında getirdikleri renk renk bez parçaları ve daha başka türlü şeylerle Çığıvuç'u süslerler. Süsleme işleminin ardından, topluluğun Thamade'si sayılan ve hitap yeteneği iyi olan bir yaşlı, bir elinde B'asta ve diğer elinde Maksıma dolu bje olduğu halde ağacın önünde topluluğa huaho (Dua, iyi niyet, temenni) yapardı. Huaho sonunda asıl eğlence başlar, yenir, içilir, dans edilirdi. Eğlencelere tüm halkın katılımının olduğu "wuig" ile son verilirdi ve böylece yeni yıla karşı ilk görev yerine getirilmiş olurdu. Böyle bir yılbaşı etkinliğinin, sembolik anlamda da olsa tüm Türkiye Çerkesleri'nin, hatta tüm dünya Çerkesleri'nin katılımının sağlandığı bir toplulukla kutlanabilmesinin çok kolay olmayacaksa da, söylence ve geleneklerimizin varlığını ve sürekliliğini sürdürmek açısından çok yararlı olacağı şüphe götürmez bir gerçek. İlk etapta lokal bazda (örn:köylerde) yapılacak bu yılbaşı kutlamalarının, zaman içinde daha yoğun katılımlı ve böylelikle daha ses getiren bir hal alması mümkün. Akrabalar Günü : 14-15 Haziran 1997 tarihlerinde Uzuntarla ve Ketence köylerinde kutlandı. 1864 sürgünü sonucunda parçalanan ve birbirinden kilometrelerce uzak yerleşim yerlerinde yaşamlarını sürdürmek durumunda kalan aile bireylerinin tekrar bir araya getirilmesi, düzenlenmiş olan bu Akrabalar Günü'nde esas olarak hedeflenmişti. Hedeflenen amaçta da büyük ölçüde başarılı olundu. Bir benzerinin Adıge Cumhuriyeti'nde de hala kutlanmakta olduğu Akrabalar Günü'nün Türkiye'de devamlılığının ve yüksek katılım oranının sağlanması üzerine çalışmalar yapılabilir. Her sene farklı bir köyümüzde düzenlenecek olan böyle bir organizasyon, hem yıllarca birbirini görmemiş aynı aile mensubu Çerkesler'ı birleştirmede, hem de düzenlendiği köyün tanınmasında ve köy halkının diğer Çerkesler ile paylaşma ve kaynaşma ortamı yaratmasında çok fayda sağlayabilir. Kafkas'ın Çiçekleri : 25 Nisan 1997 tarihinde Adıge Cumhuriyeti'nin başkenti Maykop'ta "Kafkas'ın Çiçekleri Dizisi" ismi altında bir müzik festivali düzenlendi. Kuzey Osetya, Kabardey, Karaçay, Krasnodar ve Stavropol'den çok sayıda sanatçı katılımı olan festival başarılı bir şekilde sonlandırıldı. Türkiye'de de böyle bir organizasyon düzenlenebilir, hatta gelenekselleştirilebilir. Böylelikle kültürümüzün müzik alt dalının asimilasyonu ve deformasyonunun önüne geçilmesi anlamında önemli bir adım atılmış olur. Azhvala Şenliği : "Azhvala" sözcüğü Abazaca'da "en büyük akraba" anlamına geliyor. Bu şenlik 1997 yılında Eskişehir'in Musaözü Köyü'nde düzenlenmişti. Şu an geleneksel yapıya bürünen bu şenliğin tüm Çerkesler genelinde kutlanması mümkün olabilir. Altın Post : Abhazlar özelinde ya da tüm Çerkesler genelinde; değerli tarihçi, arkeolog, antropolog ve diğer bilim adamlarının katılımı sağlanarak efsanevi "Altın Post" u ve "Kral Helios" dönemini konu alan sempozyumlar vs. düzenlenebilir. Dönüşün İlk Adımı : 1 Ağustos 1998, tüm dünya Çerkesler'i için çok anlamlı bir günü ifade etmektedir. Kosova'da yaşamakta olan Adıge soydaşlarımızın, Adıge Cumhuriyeti'ne resmi ve kesin dönüşlerini kitlesel olarak yaptıkları gündür 1 Ağustos. Yıllarca her Kuzey Kafkasyalı'nın yalnızca hayallerini süsleyebilmiş olan Anayurt'a kitlesel geri dönüş düşüncesinin pratiğe döküldüğü gün olarak her sene 1 Ağustos coşkulu etkinliklerle kutlanabilir, daha büyük bir kitlesel dönüşün tohumlarının atılması için gerekli tartışma ortamları oluşturulabilir. Böylelikle bu güne verdiğimiz anlamı göstermiş oluruz. Guaze Gazetesi : 1911 yılında yayın hayatına başlayan Guaze Gazetesi, çalışanlarını Çerkes kökenli Osmanlı vatandaşlarının oluşturduğu bir mecmua olarak Çerkesler'in diasporadaki yazın tarihinde bir başlangıç teşkil etmiştir. Bugün Kuzey Kafkasyalılar'a yönelik yayın yapan tüm yayın organlarının birleşip, ortaklaşa gerçekleştirecekleri bir etkinlikle anılabilir. Genosit Kabulü : Adige Cumhuriyeti-Xase'nin kararı uyarınca 29 Nisan 1996 tarihinde Rusya Federasyon Meclisi ve Devlet Duması'na; Rus-Kafkas savaşları sonucunda Çerkes halkına Genosit uygulandığının kabul edilmesi çağrısı yapıldı. Önerge ilk sunulduğunda kabul görmediyse de daha sonra Rusya Federasyonu eski başkanı Boris Yeltsin'in deklarasyonu sonucunda kabul edilmişti. Çerkes soykırımının doğrulunun resmi olarak da kesinleştiği tarih olarak çağrının yapıldığı 29 Nisan günleri, tüm dünya Çerkesleri'nce kutlanabilir. Çeçen-Rus Barışı : 1997 yılının 12 Mayıs'ında Çeçenya ve Rusya arasında diplomatik barışa iki tarafça da imza atılmıştı. Bu anlaşma 18 Mayıs'ta Çeçenya'da binlerce Çeçen tarafından büyük bir coşkuyla kutlanmıştı. Ancak sonraki dönemler beraberinde yeni anlaşmazlık ve sıcak çatışmaları getirmeye devam etti ve bugün de tüm şiddetiyle sürüyor. Tüm Çerkeslerce anılacak bir 12 Mayıs'ın, Kafkasya'daki sürekli barışın sağlanması yönündeki duyarlılığı göstermek açısından büyük katkıları olacağının bilincinde olmalıyız. UNPO Genel Kurul Kararı : UNPO (Unrepresented Nations and Peoples Organization-Temsil Edilmeyen Halklar ve Uluslar Örgütü), 15-19 Temmuz 1997 tarihleri arasında gerçekleştirdiği genel kurul oturumunda Çerkes halklarının mevcut sorunlarını masaya yatırmıştı. Bir DÇB (Dünya Çerkes Birliği) temsilcisinin katıldığı ve görüş belirttiği oturum sonunda UNPO, Rusya'ya 19.Yüzyıl'da Çerkes ulusuna soykırım yapıldığının kabul edilmesi ve Çerkes ulusuna sürgünde yaşayan ulus statüsü tanınması, Çerkeslere, hem Rusya hem de yaşadıkları ülke vatandaşlığı olmak üzere çifte vatandaşlık ve çifte pasaport hakkı verilmesi ve Çerkesler'in kendi tarihsel topraklarına dönebilme garantisi sağlanması çağrılarında bulundu. UNPO Genel Kurulunda alınan bu karar Birleşmiş Milletlere de bilgi olarak sunulmuştur. UNPO Genel Kurul kararı ve yapılan resmi çağrılar tam anlamıyla yanıt bulmadıysa da DÇB ve Çerkeslerin uluslararası kuruluşlara Çerkeslerin taleplerini iletme ve bir karar alma bakımından ilk girişim niteliği taşıması açısından önemlidir. Kafkasya'ya Sembolik Dönüş : 9 Eylül 1997, Ürdün Prensi Ali'nin liderliğini yaptığı on iki Çerkes atlısının Ürdün'den yola çıktıkları gündür. Anavatanlarından uzak topraklarda yaşayan Kuzey Kafkasyalılar'ın bir asırı geçkin zamandan sonra yurtlarına yaptıkları bu simgesel dönüş, o dönemde tüm dünya kamuoyunun ilgisini çeken bir eylem olarak akıllarda yer etmişti. 9 Eylül tarihini sembolik de olsa Çerkesler'in Kafkasya'ya ilk dönüş hamlesini yaptıkları gün olarak her sene çeşitli etkinliklerle vurgulamalıyız. Kutlanabilirliği Olan Diğer Bazı Önemli Günler 6 Mayıs 1837 : Adıge Bayrağı'nın kullanıldığı ilk gün. 31 Mart 1921 : Özgür Abhazya Cumhuriyeti'nin kuruluşu. (Lenin hükümeti 21 Mayıs 1921'de tanıdı.) 18 Mart 1989 : Abhaz Ulusal Cephesi Birliği öncülüğünde Gudauta bölgesinin tarihi Lıkhnı Köyü'nde tarihi büyük kurultayın toplanışı. 29 Mayıs 1997 : Adıge Meclisi-Xase tarafından "Anayurda Dönüş Yapanlara İlişkin Yasa"nın kabul edilişi. 3 Aralık 1997 : KAFİAD (Kafkasyalı Sanayici ve İşadamları Derneği)'nin kuruluşu. Türkiye'deki Çerkesler'in ekonomik kulvarda sahip oldukları örgütlülük ve resmiyetin sağlandığı gün olarak hatırlanabilir. Anmakta Olduğumuz & Anılabilirliği Olan Günlerimiz 21 Mayıs 1864 : Rusya Çarı II. Alexander'ın Çerkes sürgünü kararını verdiği gündür. Anavatan Kafkasya ve Türkiye dahil olmak üzere Suriye, Ürdün ve Kuzey Kafkasyalılar'ın yoğun olarak yaşamakta olduğu daha birçok dünya ülkesinde çeşitli etkinlikler çerçevesinde anılmaktadır. 1 Nisan 1906 : Ünlü Oset edebiyatçı Kosta Hetegkatı'nın ölümü. Osetya'da anılmakta olan gün, Türkiye Çerkesleri'nce de şairin sanat geçmişinin ve verdiği eserlerin sunulduğu bir etkinlikle anılabilir. 5 Kasım 1977 : Tsey Mahmut Özden'in vefatı. Yapılan bir toplantının ardından Kafkas Kültür Derneği binasından çıkan gruba açılan ateş sonucu yaşamını yitiren Tsey Mahmut Özden'in anısı bugün de O'na olan saygının bir ifadesi olarak yaşatılmaktadır. 11 Aralık 1990 : Gürcüstan tarafından Güney Osetya'nın özerk cumhuriyet yönetimine son verilmesi. 14 Ağustos 1992 : Gürcü birliklerin Abhazya'ya ilk ayak basışı ve sıcak çatışmaların başladığı gün olarak hatırlanmaktadır. Yıllardır süren Abhazya direnişinin başlangıç tarihi olarak anılabilir. 21 Aralık 1994 : Abhazya-Rusya kuzey sınır yolunun kapatılarak Abhazya halkının ekonomik anlamdaki tek çıkış yolunun ellerinden alındığı gündür. 16 Ocak 1996 : Bir grup Çeçen'in Rus-Çeçen çatışmasının yoğunlaştığı dönemde Avrasya Feribotu'nu kaçırdığı tarih olarak hafızalarımızda yer etmiştir. Yankıları çok uzun süre devam etmiş olan bu eylem-özellikleri bağlamında-bugün de tartışılabilir. Yukarıdaki tarihsel düzenleme Çerkesler olarak anabileceğimiz günlerin elbetteki küçük bir kısmını oluşturabilir. Bu tarihler bir örnek belirtmesi bakımından sunulmuştur. Kosta Hetegkatı gibi birçok edebiyatçımız ve devlet adamımız çeşitli aktiviteler dahilinde her sene anılabilir. 21 Nisanlar Cahar Dudayev'in, 12 Mayıslar Bagrat Şınkuba'nın, 20 Eylüller Hadeğatğale Asker'in, Kasımlar Abhazya şehitlerimiz Siba Efkan'ın, Kozba Vedat'ın, Yeğoj Hanefi'nin, Abağba Bahadır'ın ve daha nice şehit ve thamadeler'imizin anılma günleri olabilir.+''+Anıl Sevim