Zexes Gecesi

nan Ankara Kafkas Derneği aylık geleneksel kültür ve eğlence gecesi bu ay 11 Kasım Cuma akşamı saat 20:00'da başlıyor.Derneğimiz tarafından yıllardır kesintisiz olarak her ayın ilk Cuma akşamı düzenlenen gece geleneklerimize uygun olarak düğün ile bitecek.Tüm hemşehrilerimizin katılımını bekliyoruz.Ankara Kafkas Derneğip>Kaffed

Abhazya Zafer Gecesi

nan div>Abhazya'nın bağımsızlığının 12.yılında Ankara Kafkas Derneği'nde zafer gecesi düzenlenecektir. Gece de multivizyon gösterisi yapılacak ve Abhazya ile canlı bağlantı sağlanacaktır. Tüm hemşehrilerimiz davetlidir.Kaffed

Abhazya Zafer Gecesi

nan div>Abhazya'nın bağımsızlığının 12.yılında Ankara Kafkas Derneği'nde zafer gecesi düzenlenecektir. Gece de multivizyon gösterisi yapılacak ve Abhazya ile canlı bağlantı sağlanacaktır. Tüm hemşehrilerimiz davetlidir.Kaffed

Sözlü Tarih Ararken

Geçenlerde Dergimizin yayınında emeği geçen gençlerle sohbet ettik, bu sohbete sevgili Erol Taymaz da katıldı. Gencecik kızlar, delikanlılar, pırıl pırıl. Her biri diğerinden bir başka güzel, bir başka sevimli. Onlarla konuşurken taze, serin bir seher keyfine varırım hep. Yenilenir, umutlarım daha bir tazelenir, bu günlerdeki moda deyişle, yeniden motive olurum. Bu sohbetimizden de aynı duygularla ayrıldım. Ve bu duygularımı hemen siz sevgili okurlarımla paylaşmak istedim. +''+ Sohbetin konusu "sözlü tarih"di. Son aylarda bu sözü hep duyuyordum. Açıkçası içeriğini, boyutlarını, ya da nasıl etüt edildiğini bilmiyordum. Şimdilerde de tam anlamı ile bildiğimi söyleyemem.Gençler açıkladılar; bireyin, ailenin ya da toplumun anılarında kalan, ancak toplumun folkloruna, sanatına, yazınına geçmişine, kısacası toplumun kültürüne ışık tutabilecek anı, anektod yaşanmış olay, duygu ve düşünceler yada belli konulardaki, belli zenaat dallarındaki uzmanlıklar... Hepsi anlattırılarak tespit edilmek isteniyormuş. Bu çalışma bir tür etnografya araştırması gibi bir şey. Ancak adına neden "Sözlü Tarih" dendiğini bağışlayın, anlamış değilim. Her ne ise, benim anlayıp anlamamam pekte önemli değil. Bu düşünülen çalışmanın Halk Bilim=Etnografya açısından taşıdığı önem beni heyecanlandırdı.Sohbete katılan gençlere baktım. Şu sevimli, top sakallı akıllı ölçülü genç; Şogen soyundan, Şogen Soyunun Çerkes halkının yaşamındaki yerini, hep ruhban kültürü açısından hem benimsemiş hem de merak etmişimdir. Hemen düşüncelerimi açtım, neden Şogen soyu ile ilgili --- Ne kaldı ise--- bilinen şeyleri bilen insanların belleğinden süzüp yazılı hale getirmeyelim...? Şu en uçta oturan; şu anda yaşamayan sevgili arkadaşımın kızı; L'ışe Soyundan, Abzekh. Annesi Khoblı, anneannesi ise Abzekh boyunun pek kalabalık bir soyu olan Hatko'lardan. Neden L'ışe ve Hatko soyları ile, yada Koblı'lerle ilgili belleklerde kalanları araştırmasın? Ya diğeri, bu kızımız Huwaj soyundan, yine Abzekh, annesi ise Karden. Hemen Kharden-lerle ilgili çok eskiden duyduğum bir anlatım aklıma geliyor; Kardenler kendilerinin Sosrıkua soyundan geldiğini savuna gelmişler hep. Her Karden evinde, O evin en yaşlı kadınının sandığında, Sosrıkua'ya ait olduğu savunulan bir havlu özenle saklanırmış. Khardenlerin de Şogen'lerde olduğu gibi Çerkes kültüründeki yerleri saptanmalıydı.Şu kumral, incecik görünümlü, akıllı, sevimli, Uzunyayla'lı Hatıkuey kızımız, söylenenleri kapıp dimağına işleyecekmiş gibi dinleyen. Ona ne diyelim..? Üstelik çok da güzel röportaj yaptığını biliyorum.. Neden bütün bu değerleri toplayacak bir uzman olmasın...?Ben bu düşüncelerimi açıkladıkça gençler, bu söylediklerimi neden yazmadığımı sorguluyorlar. Haklılar da, neden yazmıyorum..? Belki bürokrasinin bana yüklediği sıkıntılı yaşamdan, zaman darlığından, belki de tembellikten. Bence bu tür çalışmaların yapılmamasının bir mazereti olmamalı. Yazılabilecek o kadar çok anı, anektod, söylence var ki. Hele kimi Çerkes soylarının özel uzmanlık dalına giren uğraşlarla ilgili detaylı bir saha çalışması yapılsa, neler derlenmezdi. Örneğin, insan ve hayvan sağlığı ile ilgili kimi uzmanlıkları derlemek ne hoş olurdu diye düşünmüşümdür hep. İnsan sağlığı ile uğraşan (Aze) kişiler, aileler bildiklerini, birikimlerini kendi ailelerinin yeni kuşaklarına aktara gelmişlerdir. Örneğin, Uzunyaylalı ve Khabardey kökenli Dırukh soyunun otlarla, çiçeklerle yapmış oldukları ilaçlarla, etinden sıyrılmış, çıplak kemik üzerine yeniden et ve kas oluşturabildiklerini, yöntemlerini ise çok sıkı bir biçimde gizlediklerini duymuştum. Aynı işlerde, benim de mensubu olduğum Uzunyayladaki Abazaların Aşkarıwua kolundan olan Cetger Soyunun da uzman olduğunu biliyorum. Köyüm Kazançık'ın en yaşlı bireylerinden olan Cetger Buba'nın cerrahlıktaki ustalıklarına çocukluğumda tanık olmuşumdur.Tanık olduğum, hatta bana da zaman zaman uygulanan kimi tedavi yöntemlerini anlatmadan geçemeyeceğim; sekiz dokuz yaşlarında idim. Yaz aylarında köyde kalıyorduk. Tam da arpalar biçilirken tarlada çalışanlara su ve yiyecek taşıyorduk. Çok sıcak bir günde, elimde su kabı, şişen yanağımın zonklamasından, çürüyen dişimin ağrısından dolayı ağlayarak Ortatepe denen yere giderken karşıdan atla gelen büyük amcam Yismeyl Necib ile karşılaşmıştım. Şişen yanağımı inceleyerek hemen beni terkisine almış ve köye dönmüştük. Eve gelir gelmez limonları bir bardağa sıktırmış, ekmek pişiren anneme bir cam parçası buldurmuş, camı harlı fırın ateşinin içinde maşayla tutmuş, kızaran cam parçasını limon suyunun içine bırakmıştı. Sanki masallarda anlatılan büyücü ocağında imişiz gibi. Cam garip sesler çıkararak, dumanlar saçarak limon suyunun içinde erimişti. Bu eriyiğe batırılan bir pamuk parçasının dişimin çürüyen kovuğuna tıkanması ve çok kısa bir zaman sonra dayanılmaz ağrıların dinmesini anımsarım. Daha sonraları lise çağında iken düşünürdüm; Limon suyu Sitrik Asittir. Cam ise silisyum. İkisinin birleşmesi ne tür bir kimyasal oluşum idi diye. Ama cesaret edip kimya öğretmenimize de soramadım.Dişten açılmışken, yörede kullanılan tek diş çekme kerpeteni bizimdi, sargılar içinde babamın dolabında dururdu. Bu aygıtı ustaca kullananlar ise Cetger Buba, Lağuıç Mustabey ve Nakhşır Hacı Murat olurdu. Bizim de akrabamız olan Nakhşır Hacı Murat Kazancık halkının saygın ve heybetli yaşlılarından idi. Çok şey bilen, az konuşan bir görünümü vardı. Bir gün duvardan düşüp topuğumu burkmama rastlamış, kement ve at kösteği yapımı için saklanan at kıllarını tuzlu suda kaynattırarak sıkıca ayağıma ve bacağıma sarmıştı. Alçı gibi katılaşan bu kıllardan oluşan örtü, daha sonra makasla kesilerek çıkartılabilmişti.Bu tür, doğadan elde edilen malzemelerle yapılan başka tedavileri de anımsıyorum. Örneğin, ot biçimi zamanı annem tırpancılara ricada bulunurdu, bin bir ot ve çiçeğin kesilmesinden, bu bitkilerin akan özsularından tırpanların ağzında yeşil—kahverengi bir tortu oluşurdu. Bu tortunun dökülmeden kazınıp biriktirilmesini isterdi. Kınaya benzeyen bu tortu, sütlerin yüzünden toplanan kaymakla karılınca, anneme göre dünyanın en sağlıklı yara merhemi elde edilirdi.İnsanların sağıltımı gibi, hayvan hastalıkları ile ilgili de çok şey bilirdi yaşlılarımız. Ben bu hayvan tedavi yöntemlerinden en ilginç bulduğumu anlatmadan geçemeyeceğim; çok şirin ve sevimli bir tayımız vardı, annesini dağda kurtlar parçalamış ve biberonla süt vererek büyütmüştük. Derken bu tayın bir gözünü beyaz bir örtü kapattı. Yürüyemez, duvarlara toslar olmuştu. Necip amcam tayın bu halini görünce bir tavuk yakalatarak kesmiş ve büyük bir ustalıkla sıyırdığı tavuk taşlığının iç zarını yıkayarak güneşte kurutmuş, kına inceliğinde ufalayarak ürettiği tozu delikanlıların sıkıca yere yatırıp tuttukları tayın gözüne yavaş yavaş üfleyerek ovuşturmuştu, bırakılan tay can havli ile sanki göklere çıkıyor, burun deliklerin-den buhar fışkırıyor ve başını duvarlara tosluyordu. Birkaç saat sonra durulan tayın gözünden yaşlar aktığını ve gözün açıldığını görmüştük. Bu tanık olduğum olayın şaşkınlığı ile sorduğumu hatırlıyorum;"---Amca, insanlar, tavuk taşlığının katarakta iyi geldiğini nasıl buldular... Bu yöntem insanlara da uygulanmaz mı...? "Amcam gülerek,"—Aman oğlum amma da ahret suali, kim bilir, adı üstünde tavuğun taşlığı, hayvanın topladığı her şeyi erittiğine göre, insanlar göze inen perdeyi de eritebileceğini düşünmüşlerdir. İnsan gözüne gelince oğlum, koskoca hayvanı acı ile kıvrandıran bu ilaç maazallah insanların gözünü tümden kör edebilir.." demişti. Hep düşünürüm, tavuk taşlığının salgıladığı bu eritici hassanın dozu azaltılarak katarakt olan insanlara da uygulanamaz mı diye....Daha önce de anlattığım gibi Cetger soyu çok uzmanlaşmıştı. Peki, başka konularda uzmanlığı olan aileler yok muydu..? Elbette vardı; Kuzey Abazalarının Apsılbarıpş olarak anılan bizim gurubumuzda çok ilginç komünal bir görev paylaşımı ve bu paylaşımın getirdiği çeşitli uzmanlıkların yaşandığını biliyorum. Çocukluğumda köyümüzün yaşlılarından duyduğum anlatımlara göre toplumumuzu oluşturan ailelerin üretime ve diğer kamusal görevlere yönelik uzmanlıkları varmış. Örneğin; Yağan'lar at yetiştirmekte usta imişler. Bu günlerde bile bu ustalığı ve geleneği sürdüren Yağan İbrahim'in Khabardey'de çok ünlenmiş bir harası vardır. Mıd'lar tarım uzmanı imiş, tahıl yetiştirmekte üstlerine yokmuş. Benim dayı soyum olan Mıd'lar gerçekten de bu işlevlerini çok ustaca sürdüre gelmişlerdir. Mıd soyunun ilk çağlardaki Anadolu uzantısı olduğu söylencesi pek yaygın olan Frigya Kralı "Midas"ın ismi ve Büyük İskender'in Frig başkenti olan Gordion'u ele geçirdiğinde güç simgesi olan, çiftçi kültürünün simgesi olan saban—boyunduruk bağlantısı düğümü kılıcı ile kesip çözmesi Mıd soyunun çiftçilikteki uzmanlıkları karşısında pek anlamlı olmaktadır.Degune'ler (Arguın Soyu) koyun yetiştirirmiş. Binlerce koyundan oluşan sürüleri olan Degune Hacı'ya ait anılar hala anlatılır Kazancıkta. Khıopşukh Soyu ise Kafkasya da iken yaban domuzu talanına karşı tarlaları, bağı—bahçeyi korumak için geliştirdikleri yöntemlerle ünlenmişler. Bir de kamusal görevleri varmış, Apsılbarıpş gurubunun savaşta öncülüğünü, bayraktarlığını yapmak. Hatta Türkiye ye gelindiğinde de bugünkü Kazancık köyünün yerini tespit için Pioner olarak Khopşukh Dığa görevlendirilmiş, Khopşukh Dığa elindeki bayrağımızı bu günkü evimizin bulunduğu tepemsi yükseltiye dikmiş. Bamışt soyu ise, benim çocukluğumda bile örs-çekiç ve körüklerini terk etmemişlerdi. Çift sabanı ve diğer tarım aletlerini onarıyorlardı. Daha eskilerde ise bizim gurubun ihtiyaç duyduğu kılıç, kalkan, kama gibi silahları yaparlarmış.Yine köyümüz halkından olan Khedegu soyunun bir tür protokol müdürlüğü gibi bir görevi yüklendiklerinin anlatıldığını anımsıyorum. Bu aile Apsılbarıpş boyunun konuklarını Haçeşte ağırlamak, yedirip içirmek, konuk atlarının bakımını sağlamak, onları uğurlamakla toplum adına görevli imişler. Agaçe soyuna gelince, bu komünal üretimin hesabı—kitabı ile uğraşırlarmış. Bir nevi ayniyat saymanlığı gibi. Sonbahar da; üretilen her şey ortaya getirilir ve ailelerin nüfusuna göre paylaşılırmış. Örneğin, Mıd'ların ürettiği tahıldan tohumluk ayrıldıktan sonra, Abazaca da "Amhatca Akuı", Khabardeyce de "Bjemışkh Aha"denilen "Kaşık Payı " bütün ailelere dağıtılırmış.Ya da Degune'lerin ürettiği koyunlardan elde edilen kışlık fıçı yoğurdu, yağ, peynir, yapağı ve kışlık et ihtiyacı içinde koyun yine aynı oranlarla paylaştırılırmış. Agaçeler işte bu paylaşımdan sorumlu imişler.Aynı komünal sistemin diğer Çerkes boylarında da yaşatıldığını biliyoruz. Bugünkü Pxuantarıc'a (Sandıkçı), Dışek (Kuyumcu), Waka'ca (Ayakkabıcı), Pıkhawua (Hızarcı), Şıbzıkhua (Yılkıcı) gibi aile isimleri eski çağlardaki komünal yaşamın ve uzmanlaşmanın anısı olarak Çerkes halkının belleğinde yaşamaktadır. Komünal sistemden söz etmiş iken, Kazancık hayvancılığının kaynağı olan çayırlar, geçtiğimiz yüzyılın başlarına dek paylaşılmadan müştereken sulanıp biçilmiş, nüfus oranına göre otları dağıtılmış, bugün bile çayır bekçilerine ödenen ayni ücret, "nüfus başına yarım araba ot, yada çeyrek araba ot" gibi ölçülerle hesaplanmaktadır.Bütün bu anlatılanların arasında, Merkez aristokrasisini oluşturan az sayıdaki aileler ne yapardı sorusu akla geliyor hemen, bu ailelerin ne yaptığını yanıtlamadan önce bu ailelerin ulaşabildiğimiz bilgiler oranında aile isimlerini anımsamakta yarar vardır.1)Khabardey ve diğer Çerkes boylarını bir araya getirerek Kuzey Kafkasya'da ilk kez ciddi bir biçimde birlik sağlayarak bir devletin temellerini atan, Khabardey hanedanının kurucusu büyük prens Yinal Nekhu'dır. Alman Bilgini Klaproth'un tespitlerine göre, Abaza Kökenli olan Bu Prens 1501 tarihinde tahta çıkmıştır. Bu hükümdarın soyundan gelip bölünerek başka başka isimler alarak bağımsız aileler olarak otaya çıkan soyları şöyle sıralayabiliriz; Hadokşokua, Alkhokua, Kurğokua, Mısost, Mudar, Janbot, Hamırzokua. Bu ailelerin bazılarının günümüzdeki bireyleri Türkiye'nin çeşitli yörelerinde yaşamaktadırlar2)Abazalar, (Aşıwua 'lar ve Aşkarıwua'lar) Bu boyların merkez aristokrasisini oluşturan Looğ (Aşıwua = Candarıpş), Yısmeyl (Aşkarıwua = Apsılbarıpş), Siydı (Aşkarıwua = Sadzdırıpş) aileleri ise yine Türkiye'nin değişik kentlerinde ve Uzunyaylada, Altıkesek, Kazancık, aşağı Potuklu, Yeniyapan köylerinde yaşamaktadırlar.3)Hatıkoy gurubundan olan Pedisler ve Yine Adıgeleşen aristokrat Hanıko'lar Hatıkoy soyluları idi. Bjeduğ soyluları Hamışey ve Çerçeney kollarına ayrılıyordu. Çerçeney Soyunun Uzunyaylanın Malak ya da Kavak köylerinden birinde yaşamış oldukları, ancak bu soydan bu gün kimsenin kalmadığını duydum. Kemirgoy (Çemguy) soylusu olarak bilinen Boletoko'ların bir bölümü daha sonra Besleneyleşmiştir. Besleney soylusu Kanokua'lar, Şapsığ — Natkhuac soylusu olan Zanıko'ların Türkiye de izine rastlamadım.4)Abhaz soyluları ise, Çaç'lar, Aç'lar, Khirıps (marşan) Yinal, vb. aileler olarak sıralanabilir. Bu sülalelerden Khırıps ve Açba soyları dışında kalanların Türkiye'de yaşayıp yaşamadıkları bilgisine ulaşamadım.Bu saydığımız aile gurupları savaşta ve barışta yönetici idiler. Sevgili okurların düşüncelerinde yanlış kanılar oluşsun istemiyorum. Bu soylardan söz ederken Geçmişteki katmanlı toplumsal yapımızı övmek yada yermek gibi bir amacım yok. Geçmiş iyisi ile de kötüsü ile de bizim geçmişimiz. 1978 yılında Nalçik'te tanık olduğum bir yaklaşımı aktarmadan geçemeyeceğim. Ünlü Khabardey yazarı ve ozanı saygı ile andığım Şocentsıuk Adem'in söylediği gibi, "soylular gökten gönderilmedi, soylular zembille gökten inmedi, onları bizim kültürümüz yarattı. Çerkes kültürünün ürünüdürler. Katmanlı, sınıfsal bir geçmişi olmayan uluslar, eski ulus değildir. Ulusların saygınlığının bir ölçütünün de eski ulus olmak ölçütü olduğunu unutmayalım".Khabardeyce de "Pşıf' Jilem yı Wunautş", Abazacada da "Ah bziye Awağaa Dırınkhağup" şeklinde bir özdeyiş vardır ki", prensin iyisi halkının hizmetkarıdır" biçiminde Türkçeleştirilebilir. Elbette aristokratların hepsi iyi değildi. Halkına acı veren de vardı, halkının hizmetinde olanda. Nart destanlarını 1866'larda derleyip arşivlere kazandıran, halkına okul, hastane yaptırdığı için çarın hışmına uğrayıp Dağıstan'a sürülen Hadokşokue Gazi gibileri de olmuştur.Günümüzde Çerkes halkını oluşturan, Çerkes halkının hücreleri olan her soya, her aileye düşüncemizde, yaşamımızda, gönlümüzde aynı saygınlıkla yer vermek zorundayız. İnsanlığın, özgürlüğün, uygarlığın gereği budur.Sevgi ile kalınız, esen kalınız.+''+Özdemir Özbay

Sözlü Tarih Çalışmaları

Dergimizin "Sözlü Tarih" konulu bu sayısı için, yayımlanan kitaplarında sözlü tarih çalışmalarından yararlanan büyüklerimizle görüşmeler yaptık. Bizlere bu çalışmaları nasıl yaptıklarını ve sözlü tarih araştırmalarının toplumumuz için ne kadar önemli olduğunu anlatan büyüklerimizin bu konu hakkındaki görüş ve düşüncelerini yayınlıyoruz. +''+ Osman ÇELİKp> Doğu milletlerinde günlük tutmak ya da hatıra yazmak pek gelişmediği için, sözlü edebiyat önem kazanmıştır. Dinlemeye ve gözleme dayanan bilgi birikimi, nesillerin sözlü olarak birbirine aktardığı değerli bir hazinedir.Modern çağda yaşamama rağmen, sözlü kaynaklardan ben de yararlandım. Yazılı edebiyata geçmeden, vatanlarından sürülen bir topluluğa mensuptum. Kuzey Kafkasya'dan ilk çıkan göçmenler, kitap-defter edinmemişlerdi. Bütün bildiklerini, hatıralarını hafızalarında saklamışlardı. Dinleyen, merak eden olursa, özellikle yeni nesillere, bildiklerini anlattılar.Kesin tarihini hatırlamıyorum; ilkokula yeni başladığım yıllardı. Yaşlı babaannem, bir yere oturmaya giderken, beni ve kız kardeşimi yanına alırdı. Genelde bu, gece oturması olurdu. Konuşulanları merakla dinlerdim. Yıllar sonra bunları yazılı hale getirmek isteyince başarılı olamadım. Çünkü sözlü kaynak, yer yer kopmuştu.Buna rağmen; "Efsaneler, Hikayeler, Portreler" isimli kitabımda bulunan "Nenof", "Kutsal Dul", "Meryem" adlı hikayelerim, çocukluk yıllarında dinlediğim kaynaklardan esinlenerek yazılmıştı.Meryem ile Nenof, benim hayalimin ürünü değildi. Gerçektir. İlkokula başladığımda ikisi de sağdı. Sas Nenof'un yaşı yüzün çok üstündeydi. Meryem Nenof ise sanırım yetmişini geçmişti.Meryem Nenof'u bugünkü değer ölçülerimle tanısaydım, onu daha dikkatli dinlerdim. Sesini yükseltmeden, sözcükleri tane tane oturtarak, sanki şiir okur gibi konuşurdu. Biz çocuklarla konuşurken, bir büyükle konuşuyormuş gibi davranırdı. Yüz hatları anlamlı, yaşına göre hala güzeldi.Dinlediğim büyükler sadece bunlar değildi. Halamın beyi saatçi Recep Hoca, köyümüzün imamı Eyüp Efendi dikkatle dinlenecek, bilgi düzeyi yüksek kişilerdi. Üniversite çağında; Ahmet Canbek, Şerafettin Erel, Dr. Vasfi Güsar Beyler saygıyla hatırladığım kişilerdir.Kazanuko Jabağ adlı kitabımın ikinci baskısı yapılacağı zaman, bazı bölümleri zenginleştirmek istedim. Bu konuda, en büyük katkıyı Şogen Ali ile Saim Tuç Beyler yapmışlardır. Her ikisini de saygıyla anıyorum.Özellikle belirtmek istiyorum: Şogen Ali Thamate çok iyi değerlendirilmelidir. Tabir caizse beyni yıkanmalıdır. Bütün bildikleri kayda geçirilmelidir. Şüphesiz sözlü kaynaktan alacağınız bilgiler hamdır. İşlenmesi gerekir. Belli başlıklar altında toplanmalıdır. Sözlü kaynak görevi yapacak kişiler gün geçtikçe azalmaktadır. Zaman kaybedilmeden birikim sahibi büyüklerimiz tespit edilerek, Onlardan istifade edilmelidir.+''+Osman Çelik

Çerkesler Nerelidir?

İnsan ırkının 300,000 yıl önce ortaya çıktığı ülke, hemen tüm dünya dillerinde, tüm dünya destan ve masallarında yer alan, ulaşılmaz, afsunlu, gizemli, atlas renkli, düşler, mutluluklar ve büyük acıların yaşandığı ülke; Çerkes boylarının kutsal ata yurdu; doğudan batıya, kuzeyden güneye, binlerce yıldır toplumların, uygarlıkların geçtiği tarihi kavimler kapısı... +''+ Kafkasya, değişik etnik kökenli toplumların bir arada barındığı bir bölgedir. İnsan ırkının üçyüzbin yıl önce Kuzeybatı Kafkasya;da ortaya çıktığı savinin detaylarına inince, Kuzeybatı Kafkasya'da türeyen insan soyunun öncelikle yakın çevreye, Transkafkasya'ya, kuzey-doğuya ve güney-batıya yayıldıkları görülmektedir. Bu savları bir dereceye kadar doğrulayan bulgular ve kanıtlar da vardır. Nitekim, simdi Krasnodar topraklarının içerisinde, Karadeniz kıyıları boyunca, Abhazya ve diğer Kuzey Kafkasya bölgelerinde çok sayıda palaeolitik yerleşim alanları bulunmuştur. Bunlara ilk yerleşen insanların avcı ve besin toplayıcısı oldukları anlaşılmaktadır. İnsanoğlunun besin toplayıcı olan ekonomik yapısından, üretim ekonomisine, hayvancılık ve tarıma geçişine kadar binlerce yıl geçmiştir. Bu dönemde üretim araçlarının halen tas ve kemikten yapılmış olmasına karşın, güçlü bir anaerkil (matriarkal veya jinekokrat) toplum düzeninin de olduğunu biliyoruz. Anaerkil toplum düzeni sürecinin başlangıcında metal henüz bilinmemektedir. Yüzlerce yıl sonra metal ile tanışan insanoğlu, ilk olarak bakır ve tuncu kullanmaya başlamıştır. Ancak altın, daha çok dekoratif amaçlarla ve takı eşyası üretiminde kullanılmıştır. Kuzeybatı Kafkasya erken metal çağına M.Ö. 3000 yıllarında, daha başka bir deyişle, günümüzden 5,000 yıl önce, ulaşmıştır. Bu dönem yaklaşık olarak, mezar alanları üzerinde mezar tümseklerinin ortaya çıktığı döneme rastlamaktadır. Arkeologlar, bu dönemde bu bölgede yasayan insanları ilginç bir sınıflamaya tabi tutmuşlardır: Kaya Mezar - Katakomp Mezar toplumları ve Ahşap Mezar kabileleri gibi. Başka bir sınıflama yaşanan topraklara ve bölgelere göre yapılmaktadır. Maykop (Miyekuape) veya Kuzey Kafkasya boyları sınıflamasında olduğu gibi... Anılan mezar örnekleri Krasnodar'da ve özellikle Adıgey Cumhuriyeti başkenti olan Maykop'daki müzede sergilenmektedir. Bu maket mezarlarda, mezarların açıldığı andaki durumları, ölülerin gömülüş biçimleri, mezarlardan çıkan eşyaların özellikleri detaylı bir biçimde belirtilmektedir. Bu mezarları bırakan insanların genelde uğraş alanı hayvancılıktır. Ancak, toprağı islemeyi de bir ek is olarak yaptıkları anlaşılmaktadır. Kuzeybatı Kafkasya'nın dağlık bölgelerinde ve Karadeniz kıyılarında ortaya çıkan Dolmen kültürü, adini alışılmadık neolitik oda mezarlar ya da kayalardan oyulmuş mezarlardan almıştır. Kuzeybatı Kafkasya Dolmenlerinin geçmişi, M.Ö. 2. binin ortalarından son çeyreğine kadar olan döneme rastlamaktadır. Bu mezarlar, Kuban nehrinin sağ yakasında yer alan bozkır hattındaki kuyu-mezar kültürü topluluklarına ait mezar tepeleri ile yaşıttır. Orada ölüler üzerleri kereste ile kapatılan çukurlara gömülürdü. Bu mezarlar genellikle eşya bakımından çağdaşı olan diğer mezarlara göre fakir olmalarına karşın, ölünün kimi zaman dört tekerlekli bir araba ile gömüldüğü de olurdu. Bu mezarlarda altın küpeler dışında metal eşyaya çok az rastlanılmıştır. M.Ö. 3. binde Kuban nehrinin güneyinde Maykop kültürü doğup gelişmiştir. Bu kültür, giderek etkilerini doğuda Dağıstan'a, Bati da Novorosissk ve Taman topraklarına kadar hissettirmiştir. Bu kültürün en parlak döneminde demir dışındaki tüm metallerin islendiği anlaşılmaktadır. Bu dönemde Maykop Kültürü içerisinde çarklı çömlek tezgahının kullanıldığı anlaşılmaktadır. Uygarlığın özellikleri Yakın-doğu ve özellikle Mezopotamya uygarlığı havasını vermektedir. Bu denli erken bir dönemde çömlekçi çarkının bulunmasını, Mezopotamya uygarlığının etkisi olarak nitelendiren araştırmacılar da vardır. Ancak bu yaklaşım çok gerçekçi değildir. Maykop kültüründe ölüler çok zengin altın ve gümüş eşyalarla dolu mezarlara gömülmektedir. Mezarların üstleri, mezar tepeleri olarak yükselmektedir. Bu mezar tepeleri içerisinde söz konusu kültüre adini veren Maykop Mezar Tepesi her yönü ile diğer mezar tepelerinden farklıdır. Günümüzden 4,000 yıl önce, M.Ö. 2000'in ilk yarısında, antik Kuzey Kafkasya kültürünün ilk bulguları, Katakomp Mezar kabilesinin kültürel ve tarihsel değerleri Kuban steplerine doğru yayılmıştır. Bu kültür diğer Kuzey Kafkasya kabileleri ile yakın bir ilişkiye girmiş ve bu ilişki sonucu kabileler giderek nehrin diğer yakasına sürülmüşlerdir. Bu yer değişikliği ile ilgili olarak bu bölgelere yabancı kabileler kendi ölü gömme yöntemlerini de getirmişlerdir. Bu kabielerin ölülerini, altını açık bıraktıkları çukurun yan tarafına gömerek üzerlerini büyük bir toprak tepecik ile örttüklerini görmekteyiz. Bu döneme ait mezar bölgelerinde çok sayıda metal eşyaya rastlanmıştır. Son yıllarda bu bölgelerde ahşap 0mezar kültürüne ait ve geçmişi M.Ö. 2000 yıllarının sonlarına uzanan mezarlar bulunmuştur. Kuzey Kafkasya'da kabile gelişiminin son aşaması olan Tunç çağı, burada bulunan metal isleme sahasının varlığı ile karakterize olmaktadır. Bakir cevherinin çıkarılıp eritildiği, alaşımlarından, özellikle tunçtan çeşitli eşyaların yapıldığı anlaşılmaktadır. Bu dönemin sonu, demirin ortaya çıkışın tanığı ve yeni bir çağın habercisi olmuştur.İnsan ırkının 300,000 yıl önce ortaya çıktığı ülke, hemen tüm dünya dillerinde, tüm dünya destan ve masallarında yer alan, ulaşılmaz, afsunlu, gizemli, atlas renkli, düşler, mutluluklar ve büyük acıların yaşandığı ülke; Çerkes boylarının kutsal ata yurdu; doğudan batıya, kuzeyden güneye, binlerce yıldır toplumların, uygarlıkların geçtiği tarihi kavimler kapısı... Kuzeybatı Kafkasya'da demir M.Ö. 8. yüzyıldan bu yana bilinmektedir. Engels'e göre demir cevherinin eritilerek demir elde edilmesi, "demir kılıç ile birlikte saban demiri ve balta demiri" dönemini başlatmıştır. Tarihte devrim yaratma işlevi üstlenen, tüm hammaddelerin sonuncusu ve en önemlisi olan demir insanlığın hizmetine bu çağlarda girmiştir. Demir geniş alanlarda tarım yapmayı ve ormanların temizlenerek tarıma elverişli hale getirilmesini sağlamıştır. Demir insanoğluna, tasın ve diğer metallerin hiçbirisinin dayanamayacağı sertlik ve keskinlikte araç ve gereçler bağışlamıştır. Demirin tarım araçları haline dönüşmesi, yavaş yavaş besin toplayıcı toplumdan hayvancılık ve tarıma dayalı topluma doğru geçişi sağlamıştır. Bu geçiş erkek gücüne gereksinim duyduğu için toplumda erkeğin işlevinin ve saygınlığının artmasını da getirerek babaerkil (patriarkal) toplum düzeninin habercisi olmuştur. Üretici güçlerin ve aletlerin gelişmesi hayvancılığı belli ölçüde önemsizleşmiştir. Daha sonra bu yörelere yerleşenler, yerleşik düzene geçenler, kendi yasam biçimlerini, toprağı isleme yöntemlerini geliştirerek, toprağın sabanla işlendiği daha gelişmiş bir dönemi başlatmış, ayni zamanda sosyal değişimler de yasamışlardır. Daha gelişmiş bir ekonomi, servetin belirli ailelerde toplanmasını ve zamanla bu ailelerin bir klan aristokrasisi çerçevesinde toplanarak topluluğun diğer kesimlerinin kendilerine bağlanması sonuçlarını getirmiştir. Bu dönemde ayrıca geniş kabile birliklerinin biçimlediği, belirgin hale geldiği dönemdir. Kabile birliklerinin biçimlendiği bu dönemde, bugünkü Çerkes boylarının ataları olan Meot, Sind, Zikhi, Kerket, Pses, Henioch, Zanig ve daha başka boylar bu tarihten başlayarak maddi ve kültürel gelişimlerini, daha başka bir deyimle etnik konsolidasyonu (etnik bütünleşmeyi) tamamlamaya başlamışlardır. Bugünkü Kuzey Kafkasya'nın otokton halkı olan Çerkes boyları, kimilerinin savunduğu gibi Sami ırkından olmayıp, Orta Dogu'dan kuzeye göç etmemiştir. Tarihin hiçbir çağında sıcak denizlerden, sıcak iklimlerden kuzeye, daha soğuk bölgelere hiç bir göçe rastlanmaz. Başka bir deyişle, İslam dininin etkisi ile Kavm-i Necip olarak anılmaya başlanan Arap halkı ile ya da Sami ırkı ile Kuzey Kafkasya boylarının hiç bir ilgisi bulunmamaktadır. Doğudan kaynaklanan kimi stilize motiflerin ya da eşyaların benzeşimini dayanak olarak gösteren Çerkeslerin kökenini Orta Asya steplerinde ve Turan illerinde arayanlar da yanılgıya düşmektedir. Çerkesler Kuzey Kafkasya topraklarında etnik konsolidasyonlarını tamamlayan otokton topluluklardır. Eski Kuzey Kafkasya halkları ve kabilelerinin adlarının bugün bilinmesini, komşuları tarafından bırakılan yazılı anıtlara borçluyuz. Bu yazılı belgelerde adi geçen boylar; Kimmer, Iskit, Sarmat, Tauri, Sind, Meot, Kerket, Zikhi, Henioch, Zanig, Pses, Psil ve Kolchi'dir. M.Ö. 1. yüzyılda ve Hıristiyanlık döneminin ilk yıllarında Kuzey Kafkasya nüfusunu Meotlar ile diğer Kuzey Kafkasyalı dağlı kabileler oluşturmaktaydı. Meotlar Azak Denizi'nin doğu kıyıları, Kuban nehrinin alt ve orta havzalarında yasıyordu. Nehrin sağ yakasında kalan toprakları, bugünkü Tamizbekskaya yerleşim bölgesine kadar uzanıyordu. Moetların çağdaşı olan Antik Grekler (Yunanlılar) M.Ö. 6. Yüzyılda ilk kez Meotlardan söz etmektedirler. Öte yandan Meotların, M.Ö. 8 ve 7. Yüzyılın ilk yarısı arasındaki dönemde, kökü Tunç Çağı'na kadar uzanan bir kültüre sekil verdikleri gerçeği de arkeolojik bulgulardan anlaşılmaktadır. "Meot" sözcüğü bir çok küçük kabileyi kapsayan kollektif bir isimdir. Hıristiyanlığın başlangıç döneminde yasamış olan eski Grek coğrafyacısı Strabo, "Meotlarin, Sind, Dandari, Toreates, Ayres, Arreches, Torpotes, Obicliakenes, Doskhi ve diğer pek çok kabileden oluştuğunu" yazar. Yalnizca antik edebiyat kaynaklarında değil, bu konuyu isleyen Bosphor Krallığı topraklarından çıkartılan tas tabletlerde de Azak Denizi'nin güney kıyıları ve Kuban havzası antik kabilelerinin isimleri açıklanmaktadır. Bu isimler Meot kabilelerini oluşturan ve Bosphor Kralligi'nin da unsurları olan Sind, Dandari, Toreates, Pses ve Sarmat kabileleridir. Bu topluluklar daha kuzeylerde, Don ve Volga ırmakları arasındaki, daha önce Meotlara ait olan toprakları işgal etmiş görünmektedir (özellikle Sarmatlar). Don ve Kuban nehirleri arasında doğal bir sinirin bulunmaması ve Sarmatlarin göçebe bir topluluk olması nedeniyle, bu topluluğu kâh kuzeyde, kâh güneyde, Kuban Havzası'nda görebilmekteyiz. Bugünkü Çerkeslerin ataları olan ve M.Ö. bin yıllarının ilk yarısında etnik konsolidasyon (pekişme) sürecini tamamlamış olan Kuban bozkırının bu sakinleri incelendiğinde, devamlı bir yer değişiminin yaşandığı görünmektedir. Örneğin İskitlerin, bu bozkırda yasayan kabileleri geride bırakarak, bozkırı geçtikleri ve Kafkas Dağları'ndaki geçitleri de aşıp Transkafkasya'ya (bugünkü Gürcistan, Ermenistan ve Azerbaycan toprakları) gittikleri, bu yöreleri yağmaladıkları, M.Ö. 6. yüzyılın baslarında ise tersine bir akın başlatarak eski topraklarına döndükleri bilinmektedir. Bu yörede sürekli İskit yerleşimi bulunmamaktadır. Dolayısıyla bu bölgede bulunan kalıntılarda İskit yapıtı pek azdır. Öte yandan Antik Yunan kolonileri (Phanugoria kenti) yaklaşık 2,500 yıl önce Sindlerin saldırısı ve işgali ile Taman yarımadasından çekilmiştir. Kuban bölgesinde ve Azak Denizi'nin dogu kıyısında yasayan Meotlarla çağdaş olan Yunan kolonilerinin içerisinde en gelişmiş olanı şüphesiz Phanagoria site devletiydi. Bu kentin yerleşim yeri bugünkü Seneggo kasabası yakınlarında bulunmaktadır. Bölgedeki diğer Grek kolonileri, Cepi ve Hermonacca'dir. Bu kolonilerin gelişimleri, kırsal sınırları belirlemiş, ayrı birer bağımsız devlet statüsünde ve M.Ö. 6. ve 4. yüzyıllardaki Grek uygarlığının sosyo-politik yapısını belirleyen "polis"ler seklinde oluşmuştur. Kerç ve Taman yarımadasındaki bu site devletlerin tarihsel gelişimi, giderek Panticapeum'un başkent olduğu Bosphor İmparatorluğu ile birleşme sonucunu getirmiştir. Bu imparatorluk köleci bir devletti; hükümdarları devamlı doğu ve güneye inme ağırlıklı bir politika izlemişlerdir. Bu politikanın sonucu olarak Aşağı Kuban bölgesinde yaşayan Meotlarin Sind koluna ait topraklar işgal edilmiştir. Daha sonra diğer Meot boyları da bu krallığın sınırları içine girmiştir. Zamanla bütün bu kabileler imparatorluk sınırları içerisinde birbirlerine bağlandıkları gibi, kültürel olarak da belirli bir yere kadar kaynaşmışlardır. Yukarıda da belirtildiği gibi bu tür göçler, yer değiştirmeler uzun yüzyıllar sürmüştür. Örneğin, Strabon'a göre, bir Sarmat kabilesi olan Sirakisler, M.Ö. 2. yüzyılda Kuban bölgesine gizlice sızarak Kafkas Dağları'nın güneyine kadar inmişlerdir. Güçlü göçebe kabilelerden oluşan Sarmatlarin yasam biçimi, üstün tarım yasamı ve yöntemleri bilen yerli Meotlarin etkisiyle değişmiştir. Strabo, Sirakisleri tanımlarken, "kimi grupların çadırlarda yaşayıp toprağı sürdüklerini, diğer grupların ise eski göçebe yaşamlarını sürdürdüklerini" anlatmaktadır. Bu tür kültürel değişim, Kuzey Kafkasya'da yerleşik tarım nüfusunun artmasına neden olmuştur. M.Ö. 1. yüzyılın sonlarına doğru Sarmat sızmaları arttığı için bölgede güçlü bir "Sarmatlasma" olayı görünmektedir. Ancak kültürel yasamda bir değişiklik olmamıştır. Sarmat çoğunluğuna karşın Meot kültürü, dil ve geleneksel yaşam tarzını sürdürerek genişlemiş, yeni gelenleri kendi kültürü içinde asimile etmiştir. Sayıca daha az olan Meot kültürü bu gücünü M.S. 3. yüzyıla kadar sürdürmüş, bu yüzyılda Alan saldırısına uğraması sonucu topraklarından (Kuban nehrinin sağ yakasından) sürülmüşlerdir. Yeni gelen Alanlar da aslında Sarmat kökenliydi. Sarmat kabilelerinin bir kolu olan Alanların farklılığı Iran dili konuşmalarıydı. Iran dili konuşan Sarmat kabilelerinden, yani Alanlardan söz eden kaynaklara MS. 1. yüzyıla ait belgeler arasında rastlamaktayız. Alanlar doğu Kuban bölgesine 1. ve 2. yüzyıl arasında gelmişlerdir. Diğer kabilelerle yakın bağlar kuran Alanlar, Daryal Geçiti ve Hazar Kapısı yolu ile Transkafkasya ve Asya'ya da geçmişlerdir. MS. 3. yüzyılda Alanlarla diğer Sarmat boyları birleşerek büyük Alan-Sarmat Kabile Birliği'ni oluşturmuştur. Giderek güçlenen Alan baskısına dayanamayan yerli kabileler Kuban'in sol yakasına geçip akraba oldukları diğer Meot kabilelerine sığınmıştır. Böylece daha az verimli olan topraklara salt güvenlik nedeniyle yerleşmişlerdir. Bu kabileler Kuban'in sol yakasındaki orman-bozkır alanlarına, Kuban ırmağının taşkın ve bataklıklar ile kaplı ova ve ağaçlık bölgelerine yerleşmiştir. Alan-Sarmat Kabile Birliği uzun süre yasamadı. M.S. 375'de Asya'dan Batı'ya yürüyüşe geçen Hun dalgaları, Kuban bozkırını asarak Taman'a doğru ilerlerken, arkalarinda harabe, yangın, açlık ve ölüm bırakarak Alan-Sarmat Kabile Birliği'nin yıkılmasına neden olmuştur. Yağmalanıp yıkılan, güçsüz bırakılan Kuban'ın sağ yakası bundan böyle göçebe boyların yerleşim yeri olmaya başlamıştır. Kuban'in sol yakasında ise yeni bir yapılanma başlamıştır. Meotlar ve akrabaları olan Zikhi'ler etnik anlamda pekişmelerini tamamlayarak bugünkü Çerkes toplumunun ataları olarak tarih sahnesinde güçlenmeye başlamıştır. +''+Özdemir Özbay

Adığe Bayrağı’nın Tarihçesi

Adığeler, bu arada tüm Kuzey Kafkasyalılar, 19. yüzyıl başlarına kadar milli bir bayraktan yoksun ve bir devlet anlayışına sahip olmadan yaşamlarını sürdürdüler. Ancak, eski zamanlardan beri bayrak niteliği taşımamakla birlikte her kabile ve aile çeşitli renk ve biçimlerde bezden yapılmış değişik flamalara yaşamlarında yer veriyorlardı. Özellikle düğünlerde ve at yarışlarında, derece alan delikanlılara, ödül olarak verilmek üzere, genç kızlar kendilerinin hazırladıkları bu flamaları armağan ediyorlardı. +''+ Büyük yarışmalarda ise bu ödüllere ilaveten her kabile başkanı, o kabileyi temsilen derece alan gençlere, kendi sembolleri olan flamayı veriyorlardı. Sürgün sonrası Anadolu'ya yerleşen Çerkes ailelerinin kızlarının pek çoğunda, o günlerin anısına dikilmiş bu tip flamalar yıllar boyu sandıklarda saklanmış, hatta bu yüzden 1920'li yıllardan sonra gizledikleri bu flamalar yüzünden, dönemin yöneticileri tarafından , "Çerkes Bayrağı taşımak, Çerkesçilik yapmak" suçlamalarıyla çeşitli baskılara maruz kalmışlardı. DIV> Adığelerin ilk bayrakları hakkında somut ve yazılı hiçbir belgeye rastlanamıyor. Bu konuda 19. yüzyıl başlarından itibaren Avrupalıların, genellikle, İngilizlerin ortaya koydukları bazı yazılı belgelerden bilgi ediniyoruz. Diplomat, tüccar, yazar, gezgin ve hatta ajan olarak Kafkasya'ya gönderilen kişilerin Çerkesler hakkında yazdıkları eserlerde, Adığe Bayrağı hakkında da bilgilere rastlıyoruz. Bazı kitapların kapaklarında yer alan Adığe Bayrağı'nın önceleri 7 yıldızlı, daha sonraları da 9 yıldızlı olanlarına rastlanıyor. Bayrağın rengi yeşil ve üzerine serpiştirilen yıldızlar da sarı renkli olarak belirtiliyor ki bayraklarda ortak taraf bunlar. Fakat bu bayrakların hangi kabileyi veya kabileleri temsil ettiği ve de hangi tarihte kullanıldığı belirtilmemiş. 1830'lu yıllardan sonradır ki Adığe Bayrağı'nın doğuşuna ait detaylı bilgilere erişebiliyoruz. İngiliz politikacılarından, fakat o dönemde küçük bir devlet memuru olan, gerçek bir Çerkes dostu David Urquhart; İngiltere hükümetinin de yardım ve isteklendirilmesi sonucu 1834 yılının Haziran ayında Kafkasya'ya gelir. Amacı Çerkesleri tanımak, gerekirse ve mümkün olduğu nispette Çerkeslerin Ruslara karşı sürdürdüğü özgürlük savaşımında onlara politik ve somut askeri yardımları sağlamada yardımcı olmaktadır. Tsemez (Novorosiski) de karaya çıkan, oradan da Anapa'ya giden Urquhart, Adığeler tarafından çok büyük bir ilgi ve sevgi gösterisiyle karşılanır. Anapa'da onuruna düzenlenen bir kurultayda -ki bu kurultay Aguy ovasında düzenlenmişti- tüm Çerkeslere seslenerek, Ruslara karşı başarılı olmak için tek bir bayrak altında, Çerkes birliğinin kesinlikle kurulmasının gerekliliğini önerir. Urquhart bayrağın rengi, amblemi vs. hakkında Çerkeslere bilgi aktardığını, sonradan yazdığı anılarında dile getirir. Bu arada o dönemde Adığelerin lideri durumunda olan Zaniko Sefer beyin de onayı ile 12 kabileyi temsilen 12 kişilik geçici bir hükümet kurulur. Urquhart'ın Kafkasya'dan ayrılmasından 3 yıl sonra 6 Mayıs 1837 tarihinde, bu kez, yine İngiliz S. James Bell ve gözlemci Longworth'un hazır bulunduğu ünlü Adhanekum (Adakum, Atakum, Atakhum diye de geçer) kurultayında, ipekten yeşil renkli, siyah iki ok ve üzerinde 10 adet sarı yıldızın yer aldığı Adığe Bayrağı dalgalanmaktadır. Havidko Mensur'un (Havdiko, Havudukue diye de geçer) liderliğinde ve bütün Adığe kabilelerinin temsil edildiği, 1000 delegenin katıldığı bu Adığe tarihinin büyük kurultayında bilinen ilk resmi bayrak budur. İpekten yapılmış yeşil bir yüzey, iki siyah ok ve 10 kabileyi temsil eden 10 adet yıldız. Bundan bir yıl sonra ise 1838 yılında Batı Kafkasya'daki 12 kabile, 3 liderin başkanlığında birleşir ve yeşil yüzey üzerinde 3 siyah ok ve 12 yıldızlı tarihi Adığe Bayrağını milli bayrak olarak kabul ederler. İşte bugün Adığey Cumhuriyeti'nin Maykop'taki Parlamento binasında ve Khabardey-Balkar Cumhuriyeti'nin başkenti Nalçık'ta bulunan Khabardey derneğinin binasında dalgalanan bayrak budur. Adığe Bayrağı'nda yer alan renkler, yıldızlar ve oklara gelince: İpek kumaşın yeşil rengi Kafkasya'nın dağ ve ovalarını; siyah 3 ok dönemin en yetenekli ve ünlü üç ailesini; (bunlar Zaniko, Aytek-iko, Blotoko aileleri idi) siyah renk ise düşmana ölümü, sarı yıldızlar da bütün yaşamları açık havada, kır ve dağlarda geçen ve gökyüzündeki yıldızlara bakarak uyuyan kahramanların yer aldığı 12 bölgeyi temsil ediyordu. Bu 12 bölge, Natukhay (Nathkoç), Şapsuğ, Abedzah, Ubıh, Bjedugh, Temirgoy, Abhaz, Hatukoy, Mahoş, Besleney, Braki ve Karaçay-Kabardey'den oluşuyordu. Bu 12 bölgeden Abedzah, Mahoş ve Bjedughlar Ruslarla barış antlaşması imzalamış olduklarından, Khaberdey ve Abhazya da Rus işgalinde bulunduğundan birliğe ancak o bölgelerden, diğer Adığe kabileleri arasına sığınanların temsilcileri ile birlik antlaşmasına katılmışlardı. Kabardey'in temsilcisi Beslenyiko Aslan, Abhazya'nın ise Rustem Pe idiler. Her bölgenin genel kurulları sonucu seçilen delegeleri Zaniko Sefer'in yanında yer alıyor, bunlar arasından da askeri komutanlar, elçiler ve hakimler seçilerek işbaşına getiriliyorlardı. Zaniko Sefer hem genel başkan, hem de dış işleri ile diplomatik çalışmaları yürütüyordu. KAYNAKÇA1. Kafkasya Dağlıları, Varşova, Rusça-Türkçe Dergi , A.C. Havjoko , "Adığe Kahramanları", 1933.2. Gn. İ. Berkuk, Tarihte Kafkasya, İstanbul: 1958.3. Jabağı Baj, Çerkesya'da Sosyal Yaşayış, Ankara: 1969.4. Dr. Vasfi Güsar, Yeni Kafkas, Dergi, İstanbul, 1957-19625. Osman Çelik , İngiliz Belgelerinde Türkiye ve Kafkasya, Ankara: 1992.6. İ. Aydemir, Göç, Ankara:1968. Havidko Mensur, o dönemin en ünlü üç Adığe reisi arasında yönetim ve askeri alanlarda en önde geleni ve lider durumunda bulunan kişidir. J. Bağ, Çerkesya'da Sosyal Yaşayış, Ankara: 1969, s.121'de genişçe bilgi var. Kıymetli tarihçi merhum A. Canbek Havjoko 1827'li yıllarda Anapa üzerinde 12 yıldızlı yeşil bayrağın dalgalandığını yazar ki o dönemde henüz Adığeler arasında bir birleşme olmadığı düşüncesiyle bu görüşü yerinde bulmuyoruz. Bak: Kafkasya Dağlıları, Rusça-Türkçe dergi (Varşova), Sayı.49, s.6. 12 bölgeye ait isim listesi bazı yayınlarda değişiktir, fakat araştırmalarımızın en sağlıklısı bu listedir. Örnek olarak İsmail Berkuk merhumun verdiği listedeki isimler şunlardır: Şapsuğ-Nathoç, Abzeh, Kemurgiyev, Barakay, Bjeduğ, Kabardey-Besleney, Hatukuvey, Mahoş, Başılbey, Teberdi, Abhazya ve Ubıh-cih'lerdir.+''+İzzet Aydemir

Osetlerin Tarihi

Kafkasya'nin en eski halklarından biri olan Oset'ler bu bölgenin tam kalbini oluşturan topraklarda -Ana Kafkas Sıradağı'nın merkez kısmının her iki tarafinda bulunan dağ boğazlarıyla onlara bitişik düzlüklerde - yaşamaktadırlar. Terek, Uruh, Liahva, Aragva ve daha nice irili ufaklı nehirlerin doğduğu yerler Oset'lerin ülkesinde bulunmaktadır. Rusya'yı Güney Kafkasya ve Orta Doğu ile bağlayan karayollarının bir ucu - Gürcü Askeri Yolu (Daryal Geçidi); Oset Askeri Yolu (Mamison Geçidi); ve nihayet daha yakın dönemde açılan Trans-Kafkasya Anayolu (Ruk Geçidi)- Oset topraklarından geçmektedir. +''+ Tarihi boyunca bütüncül bir etnik-kültürel coğrafya oluşturan Osetya günümüzde yönetsel olarak Rusya Federasyonu'na bağlı Kuzey Osetya ya da yeni adıyla Alanya Cumhuriyeti ve 1990 yılında Gürcistan'dan ayrılarak bağımsızlığını ilan eden Güney Osetya Cumhuriyeti olmak üzere iki kısma bölünmüştür. İki egemen Oset Cumhuriyetinin toplam yüzölçümü on iki bin km kare civarındadır. Oset'lerin toplam nüfusu 600.000'in üzerinde olup, bu nüfusun üçte biri anayurtlarının dışında yasamaktadır. Diğer Kafkas halklarından farklı olarak Oset'ler Hint-Avrupa dilsel ve kültürel-tarihsel birliğinin irani koluna mensupturlar. Oset tarihi ve dili ile ilgili ilk araştırmalar XVIII. yy.'ın sonlarında yapılmaya başlanmış ve Kafkasya'nın tam ortasındaki bölgede kadim Hıristiyanlık geleneğini sürdüren bu Hint-Avrupa halkına ilişkin bu ilk bilgiler romantik Avrupa'yı epeyce etkilemiştir. Geçen yüzyıl için olağandışı görünen bu olgu, birçok Batılı ve Rus bilim insanını Oset'lerin tarihi, dili ve folkloru konusunda ciddi araştırmalar yapmaya yöneltmiştir. Bu araştırmaların en önemli yanlarından birisi, bir bilim dalı olarak Osetoloji'nin ortaya çıkması olmuştur. Değerli çalışmalarıyla bu bilimsel branşın temelini atanlar arasında, Julius Klaproth, Andreas Sjogren, Vsevolod Miller, Maksim Kovalevski, Georges Dumesile, Vaso Abayev gibi önemli isimler bulunmaktadır. Bir halkın kökeninin (atalarının) geldiği yer ile anayurdunun farklı olması artık, o halkın tarihi yazılırken önemli bir sorun oluşturmamaktadır. Eski çağlardan beri Kafkasya'nın etnik-kültürel zemininde kökleşen Osetler'in bugün artık "Kafkasya'nın otokton halklarından biri olmadıkları" olgusu üzerine vurgu yapılmamakta ve Osetler Avrasya'daki bütün halklar arasında mevcut etnik-linguistik ve kültürel-tarihsel bağların, karşılıklı etkileşimlerin organik bir parçası olarak kabul edilmektedirler. Eski Kafkasyalılar ve Hint-Avrupalılar. Geçen yüzyılın 60'lı yıllarında Osetya'nın dağlık kesimlerinde o zamana kadar bilinmeyen bir Bronz Devri kültürünün izleriyle karşılaşılmıştır. Kuban köyü yakınlarında bir dağ nehrinin eski mezarları aşındırması sonucunda, bu mezarlardan olağanüstü güzellikte eşyalar ortaya çıkarılmıştır. İlk buluşların gerçekleştiği yerin adını taşıyan Kuban kültürü Bronz Devri sanatının zirvelerinden biri olarak kabul edilmektedir. Kuban uygarlığı en parlak dönemini MÖ. 2000'li yılların ortaları ile 1000'li yıllar boyunca yaşamıştır. Kuban kültürüne ait çok sayıda buluntudan özellikle ikisi, en gözalıcı ve önemli örnekleri oluşturmaktadır: Bunlar, Oset dağlarının kuzey yamacındaki Kuban köyü ve güney yamacındaki Tli koyu civarlarında bulunan eski mezarlardır. Bu bölgelerde ortaya çıkarılan tunçtan eğri baltalar, geniş kemer tokaları, ok ve mızrak uçları, hançerler, bilezik ve kopcalar, insan ve hayvan heykelcikleri sağlamlıkları, itina ile yapılmış süslemeleri ve eksiksiz biçimleriyle oldukca etkileyici görünmektedir. Eşyaların çoğu oyma resimlerle bezenmiştir. Kuban sanatının bu özellikleri daha sonraki Alan dönemi eserlerinde de çok belirgin bir biçimde izlenebilmekte ve aynı geleneğin bugünkü Oset sanatında da devam ettiği görülmektedir. Eski Kubanlı'lar (Kuban kültürü taşıyıcıları) dağ vadileri ve dağların eteklerine yakın ovalarda yerleşmişlerdi. Ekonomilerinin temelini hayvancılık oluşturuyordu, büyükbaş hayvan ile at yetiştiriciliği yapıyorlardı (Buradan Merkezi Kafkasya'ya özgü mera sisteminin daha Kuban kültürü döneminde ortaya çıkmış olduğunu anlıyoruz.). Hayvancılığın yanı sıra, arpa, buğday ve darı ekimine dayalı tarım faaliyetinde bulunuyorlardı. Ayrıca, çömlekçilik ve dokumacılık gibi zanaatlarda oldukça ustalaşmışlardı. Kubanlı'ların etnik ve linguistik kökenleri konusunda henüz kesin bilgilere ulaşılamamıştır. Uzun süre Kafkas dil ailesine mensup bir kavım sayılmışlarsa da, bu görüşü doğrulayacak hiçbir ciddi bilimsel kanıt şimdiye kadar bulunamamıştır. Son yıllarda ileri sürülen Hint-Avrupa kökenli bir kavim oldukları yönündeki iddialar da şu ana kadar inandırıcı kanıtlarla desteklenememiştir. Buradaki önemli olan nokta, etnik kökenleri ne olursa olsun Kubanlı'ların, Oset'lerin İrani atalarının Merkezi Kafkasya'ya gelip yerleştiklerinde burada buldukları ve zamanla asimile ettikleri en eski topluluklardan bir tanesi olmasıdır. MÖ. 8.yüzyıl sonlarıyla, 7.yüzyılın başlarında doğudan batıya doğru ilerleyen İrani göçebe İskit kavimleri, Kafkasya'nın kuzeyindeki steplere gelip buralara hakim olmuşlardır. Eski Çağ boyunca buradan Ön Asya'ya doğru yaptıkları seferler, İskit'leri dünya tarihinin ön sahnesine çıkararak, kendi sosyal ve kültürel gelişmeleri üzerinde de önemli bir ivme yaratmıştır. Askeri sefer güzergahları Kuzey ve Güney Kafkasya üzerinden geçen İskitler, zamanla ana Kafkas Sıradağı'nın her iki tarafını da yerleşmek üzere yurt olarak benimsemişlerdir. İskit klasik kültürünün özgün nitelikleri bu topraklarda biçimlenmiş, Kafkasyalı ve Ön Asyalı diğer kavimlerle girilen ilişkilerin de bu kültür üzerinde etkileri olmuştur. Yoğun etkileşim ve bütünleşme MÖ. 7.yüzyıldan itibaren başlamış, yerli ahali üzerinde siyasi hakimiyet kuran İskit'lerin ileri gelenleriyle Kubanlı'lar arasındaki ilişkiler giderek artmıştır. İskitler ile Kubanlı'lar arasındaki bu etkileşimin en belirgin kanıtları Osetya'daki Tli mezarlarında gözlenebilmektedir. Öyle anlaşılmaktadır ki, İskitler'in ilk olarak dağlık bölgelere yerleşen küçük asker grupları, yerli kadınlarla evlenerek, onlarla karışmış, sonra da onları diğerleri izlemiştir. Öte yandan İskit-Kuban ortak yaşamının gelişmesinin maddi temeli, İskitler'in, dağlardan maden çıkarma ve işlemeyi bilen bu yerli (Kuban) toplulukların deneyimlerine ihtiyaç duymasıydı. Nitekim arkeolojik veriler de, Kubanlı'ların İskitler'in güneye doğru yaptıkları seferlere katıldıklarını doğrulamaktadır. Böylece MÖ. 7 ve 6. yüzyıllarda Merkezi Kafkasya ile Kafkasya'nın kuzeyindeki step bölgeleri arasında (başka deyişle Ön Kafkasya'da) sosyo-politik ortaklıklar oluşmaya başlamıştır. Daha sonraki dönemlerde bu ortaklık dilsel ve etnik birliğe dönüşmüştür. Doğudan gelen İrani göçebelerin yeni bir dalgası (Sarmat ve Alan akınları) İskit'lerin Kafkasya'da kazandıkları siyasi ve etnik-kültürel konumu daha da güçlendirmiştir. Bu toplulukların sahip oldukları İrani dil, onları Avrasya steplerinin ve eski uygarlıkların büyük dünyasına bağlamış, nüfuzlarını artırmıştır. İskit'lerin ve Sarmat/Alan'ların yarattıkları yüksek kültür, sahip oldukları gelişmiş ekonomik ve sosyo-politik sistem, Kubanlı toplulukların giderek İskitler ve Sarmatlar arasında asimile olmalarına yol açmıştır. Bu sentez sürecinin sonucu olarak ortaya çıkan yeni oluşum, bugünkü Oset halkının ataları olarak kabul edilmelidir. İskitler ve onların akrabaları olan Sarmatlar Eski Çağın İrani halklar ailesine mensuptular. Linguistik sınıflamaya göre İskitler ve Sarmatlar Doğu-İrani alt gruba dahil edilmekte, tarihsel-coğrafi açıdan ise Kuzey-İrani halkların arasında sayılmaktadırlar. Eski İraniler ise dil ve kültür bakımından Hint-Ari kavimlerle çok yakındırlar. İraniler'in ataları önceleri Hint-Avrupa ailesi içinde Hint-İrani (Ari) birliğini meydana getirmekteydiler. Hint-İrani halkların dini ve mitolojik tasavvurlarının, toplumsal düzenlerinin, adet ve geleneklerinin bir çok ortak yönleri olduğu bilinmektedir. Temel çekirdeği İskit-Sarmat dönemlerinde oluşan Oset Nart destanları da konuları, motifleri ve imgeleri açısından doğrudan benzeşimlerini İran ve Hindistan'ın epik eserlerinde ve kutsal kitaplarında bulmaktadır. Eski Osetler Yunanlılar, Romalılar, Slavlar, Cermenler ve diğer Hint-Avrupa halklarıyla sıkı kültürel ilişkiler içerisinde olmuşlardır. Ayrıca Fin-Uygur ve Türkik kavimlerle girmiş oldukları kültürel ve dilsel etkileşimin de kanıtları bulunmaktadır. Ancak eski Oset'lerin en yoğun etkileşimi Kafkasya'daki diğer yerli topluluklarla olmuştur. Prof. V. Abayev'in belirttiğine göre, "Eski Çağda Osetler'in Hint-Avrupa ailesine mensup halklar dışında kalan kavimlerle kurduğu kültürel-tarihsel ilişkiler içerisinde en önemli ve derin olanlar Kafkas dünyası ile olanlardır". İskitler, Sarmatlar, Alanlar. MÖ bininci yılda Güneydoğu Avrupa'nın ve Orta Asya'nın steplerine İrani göçebe halklar olan İskitler, Sarmatlar, Sakalar ve Massagetler yerleşmişlerdi. Bu yekpare kültür dünyası, Batı ile Doğu, Güneyin eski uygarlıkları ile Kuzey Avrupa kavimleri arasındaki birleştirici halkayı oluşturmaktaydı. "İskit toplulukları" olarak bilinen bu halklar söz konusu zaman için yüksek sayılabilecek bir kültür yaratmışlar, bıraktıkları mükemmel "hayvan figürleri" ile özellikle güzel sanatlar alanında ünlenmişlerdir. MÖ. 5.Yüzyıl'da yaşamış ünlü Yunanlı tarihçi Herodot'un gayet ayrıntılı olarak anlattığı üzere Kuzey Kafkasya ve Karadeniz'in kuzeydoğusundaki ovalara, Avrupa İskit'leri yerleşmişlerdi. Bunların çoğunluğu göçebe hayvan yetiştiricileriydi, ancak bazı kabileler tarımla da uğraşmaktaydı. Göçebe İskitleri anlatırken Herodot "ne kentlerinin, ne de istihkamlarının olduğunu, evlerini ise beraberlerinde taşıdıklarını" yazmaktadır. Nitekim göçler sırasında İskit kadın ve çocuklarının arabalara yerleştirilmiş çadırlarda, erkeklerin de at üzerinde hareket ettikleri bilinmektedir. İskitlerin gösterdiği yükselme, demir işleme teknolojisini öğrenmeleri ve göçebe hayvancılığını geliştirmelerine bağlıydı. Çünkü demir madeninin kullanılması tarım, zanaat ve savaş sanatında bir devrim gerçekleştirmiştir. Çobanlığın yerini alan göçebe hayvancılık ise sürülerin hızla büyümesine ve uçsuz bucaksız steplerin otlaklara çevrilmesine neden olmuştur. İskitlerin başlıca servetini, kuşkusuz, yılkı oluşturmaktaydı. Yaptıkları büyükbaş hayvancılığın da ekonomik açıdan önemi vardı. Ancak, at mülkiyeti İskitler'de kişinin sosyal onuru ve ekonomik bağımsızlığını bir ölçütü olarak kabul edilmekteydi. Atı üzerinde savaşa katılmak bir İskit için son derece onurlu ve profesyonel bir işti. Tipik bir İskit savaşcısı, mızrak ve 'akinak' denilen kısa bir kılıçla donanmış olan atlı okçudur. Yaşadıkları dönemde yenilmez sayılan İskit suvarisi düşmana aniden hücum etme yeteneğiyle ünlenmiştir. MÖ. 6. yy.da İskitya'da "on devlet" adıyla bir oluşum ortaya çıkmıştır. Antik yazarların İskit Krallığı olarak tarif ettikleri bu siyasi oluşum, her birinin başında ayrı bir kral bulunan üç bölümden meydana gelmekte ve krallardan bir tanesi aynı zamanda bütün İskitya'nın kralı sayılmaktaydı. Her bir krallık bölgesi de yerel hükümdarların yönettigi bucaklara ayrılmaktaydı. Bu hükümdarlar birleşik İskit ordusu içindeki bucak kuvvetlerine komutanlık etmekteydiler. Öte yandan, krallar üzerinde de etkisi olan 'halk meclisi' askeri-demokratik geleneği de sürdürülmekteydi.İskitya'nın bu coğrafi ve politik örgütlenmesi, bütün Hint-İrani topluluklarda görülen ve temelinde evrenin üç bölümden meydana gelmiş olduğu yolundaki mitolojik-dinsel tasavvur yatan, üçlü sosyal şemaya dayandırılmıştır. Herodot tarihinde İskit'lerin kökeni konusunda anlatılan efsane, İskitlerin ilk atası olan Targitay'ın aslını tanrılara bağlamaktadır. Targitay'ın üç oğlu Lipoksay, Kolaksay ve Arpoksay, Ari'lerin üç sosyal işlevini -din, savaş ve üretim - temsil etmektedirler. Buna uygun olarak Targitay'ın oğullarının neslinden gelen İskit toplumu üç 'uruk'tan, ülkesi ise üç 'krallık'tan kuruludur. Bu üçlü bölünme Oset Nart destanlarında da aynen korunmuştur. Nart'ların üç sülalesi Alagatiler, Axsartagkatiler ve Boratiler Nart ülkesini üç kısma ayırmakta ve üç işlevli Ari şemasına göre kurulmuş olan bir toplumu oluşturmaktadırlar. Osetlerin sosyo-politik uygulamalarında bu eski üç öğeli yapının izleri 19.yüzyıla kadar ulaşmıştır.Bu arada tarih bazı İskit krallarının adlarını günümüze şöyle aktarmaktadır:Yarı-efsanevi Ariant, İran kralı Darius'u yenen İdantirs, İskit adetlerine ihaneti yüzünden idam edilen Skil, ayrıca Spargapif, Lik, Gnur, Argot, Ariapif, Oktamasad. İskitler, M.Ö.4.yy.'da yaşamış Atey adındaki kralın yönetimi altında güçlerinin zirvesine erişmişlerdir. Ancak MÖ. 3. yy.da İskitya artık bu gücünü yitirmeye başlayacaktır. İskitlerin zayıflamasının ardından, Ön Kafkasya ovalarında Güney Ural ve Aral steplerinden göçeden Sarmatlar egemenlik kurmaya başlamıştır.MÖ. 2 ve 1. yy.'larda İskitya adı yerini Sarmatya'ya bırakmıştır. İskitlerle birlikte, Saka ve Massaget boylarının bir kısmı da güçlenen Sarmat kabile birliklerine katılmışlardır. Sarmatlar da göçebe bir halktı, ancak sosyo-politik yapıları İskit'lerinkinden geriydi. Sarmatların toplumsal düzeni tipik 'askeri demokrasi' özellikleri göstermekteydi. En önemli özelliği ise kadınların, erkeklerle birlikte savaşa katılabilecek derecede yüksek bir toplumsal konuma sahip olmasıydı. Kuban ve Terek nehirleri boylarında yasayan Sarmatlar'ın bir bölümü zamanla yerleşik yaşam tarzına geçmiştir. Sarmat'lar Asya ve Avrupa'yı birbirine bağlayan önemli ticari yollarını denetimleri altında tutmaktaydılar. Bunlardan biri 'Sarmat Yolu' olarak bilinmekte ve Terek ve Aragva vadileri ile Daryal geçidi üzerinden Kuzey Kafkasya'dan Ön Asya'ya doğru gitmekteydi. MS. 1. yy.da Güneydoğu Avrupa ve Orta Asya Sarmatlar'ı, Alan adı altında birleşmişlerdir. ("Alan' kelimesi, Hint-İrani halkların eski ortak öz adı 'arya'/ 'aryana'nın dil kurallarına uygun olarak gelişmiş Osetce telaffuz biçimidir). Adlandırmanın yenilenmesi eski İskit-Sarmat toplulukların siyasi tarihindeki yeni bir aşamaya işaret etmektedir. Alan döneminin ayırıcı niteliğini ekonomide yarı-göçebeliğe geçiş oluşturmaktadır. Hayvan yetiştiricilerinin eski mevsimlik oba yerleri, Alanlar döneminde sürülmüş tarlalardan oluşan sabit yerleşimlere dönüşmüştür. Aşağı Don boyunda ve Kuzey Kafkasya yaşayan Alan'ar tamamen yerleşik yaşama geçmişler ve ilk korunaklı (müstahkem) Alan kentlerini kurmuşlardır. Alanlar da savaşkanlıklarıyla bilinmektedirler. Öyle ki, 4. yy.da yaşamış Romalı tarihçi Ammianus Marcellinus "Alanların tehlikeli seferlerden ve savaşlardan adeta zevk aldıklarını" yazmaktadır. Alanlar özellikle güneye (Güney Kafkasya ve Ön Asya'ya) ve batıya (Roma İmparatorluğunun sınırlarına) doğru yaptıkları akınlarla ünlenmiştir. Antik yazarlar Alan ücretli askerlerinin eski dünyada büyük rağbet gördüğünü ve bu askerlerin başka toplulukların savaşlarına gönüllü olarak katıldıklarını belirtmektedirler. Antik çağın bu kahramanlık dönemlerinin dünya görüşünün özgün nitelikleri ve İskit-Sarmat-Alanların yaşam biçimlerine ilişkin etnografik detaylar Oset Nart destanlarında itinayla korunmuştur. Eski Çağ yazarları tarafından tarif edilen İskit ve Sarmat-Alan dinsel törenlerinin bir çoğu da günümüz Osetlerinin ayin ve ibadet pratiklerinde devam etmektedir. Batıda Alanlar 4.Yüzyıl'da başlayan Büyük Kavimler Göçü sırasında Alanlar Hun istilasına uğrayan ilk Avrupa halkı olmuşlardır. Hunlarla giriştikleri savaş Alanların yenilgisiyle sonuçlanmıştır. 372 yılında Alanların bir kısmı batıya Roma İmparatorluğunun sınırlarına ilerlemekte olan Hunlara katılmıştır. 9 Ağustos 378'de Edirne civarlarında Roma ordusuna karşı kazanılan zaferde Alan süvarisi belirleyici bir rol oynamıştır. Bu yenilgiden sonra Roma bir daha kendini toparlayamayacaktır. Kısa bir süre sonra ise Alanlar Hun ittifakından çıkıp, 406 yılında Germen boyları olan Vandal ve Suevlerle birlikte Galya'yı istila etmişlerdir. Burada Alanlar ikiye ayrılmışlardır. Başlarında Goar'ın bulunduğu bir grup Roma'nın hizmetine girmiştir. Zayıflamakta olan İmparatorluk, bu grup Alanlar'a İmparatorluk çıkarlarını maaş ve toprak karşılığı savunmak üzere federal bir statü tanımıştır. Roma İmparatorluğu ile ittifak yapan Alanlar, bugünkü Fransa, Belçika topraklarıyla, İtalya'nın kuzeyine yerleşmişlerdir. Smbid, Eoxar, Beorgor, Sangiban Alanlar'ın adları tarihe geçmiş krallarıdır. Sangiban'ın krallığı döneminde Alanlar, 15 Haziran 451'de yapılan ve Roma İmparatorluğunun Hun'ları durdurmayı başardığı son büyük askeri zaferde -Campi Catalaunici (Katalaun Ovası) savaşında- büyük ün kazanmışlardır. Alanlar'ın başında kral Respendial'in bulunduğu diğer kolu, Roma İmparatorluğu ile düşmanlığını sürdürüp, Vandallar ile ittifak yapmıştır. 409 yılında Franklar'ın saldırıları karşısında Vandallar ile Alanlar Galya'dan bugünkü İspanya topraklarına göçmüş ve İberik Yarımadası'nın önemli bir bölümünü ellerine geçirmişlerdir. Alanlar'ın Lusitanya ve Kartagena, Vandallar'ın ise Doğu Galisya ve Betika üzerindeki egemenliklerini yapılan bir anlaşma ile Roma İmparatorluğu da tanımak durumunda kalmıştır. Ancak çok geçmeden Roma, Vandallar ve Alanlar ile başedebilmek için bir müttefik bulmuştur. 416 yılında İspanya'yı, Roma'ya dost olan Germen kabilelerinden bir tanesi, Batı-Gothlar'ı ele geçirmiştir. Alanlar ile Batı-Gothlar'ı arasında uzun süren savaşlar olmuş, sonunda kralları Addak'ın 418'de savaşta ölmesiyle Alanlar egemenliği Vandal kralına devretmek zorunda kalmışlardır. +''+Ruslan Bzarti

Uluslar Arası I. Xabze Konferansı Sonuç Bildirgesi Ankara, 01.06.2003

30 Mayıs 2003 tarihinde Ankara'da toplanan "Uluslar arası I.Xabze Konferansı" üç gün süren son derecede verimli ve yararlı çalışmalarını bu gün tamamlamıştır.(Konferans katılımcılarının ana dilleri itibariyle Adige-Abaza Xabze uygulamaları esas alınmıştır. Sırası ile diğer yerli Kafkas halklarının Xabze çalışmalarının da bir bir gerçekleştirilmesi gerektiğine inanıyoruz) +''+ Üç gün süren Konferans açıkça göstermiştir ki, Adige-Abaza töreleri, bu halkların ulusal-kültürel varlığını koruyabilmeleri ve sürdürebilmeleri bakımından yaşamsal bir önem taşımaktadır. O nedenle bu konunun, bilimsel yöntemlerle, pratik ve çağdaş bir yaklaşımla ve daha geniş biçimde ele alınıp incelenmesi gerekmektedir. İşte bu inançla, katılımcılar arasından Sn. Prof.Dr.Etnolog BAĞAJNOKA Barasbiy başkanlığında, ÇERKES Aliy, THAYTSUX Mikhail, ARGUN Yura ve KUYOKA Asfar'dan oluşan daimi bir çalışma Grubu oluşturulmuş olup Türkiye'den de Av.TUNA Rahmi, KHUŞHA Doğan ve Av.HUVAJ Fahri'nin yardımlarıyla en kısa zamanda detaylı bir taslak kitapçık hazırlanacaktır Bu kitapçık, geçmişten çok geleceğe yönelik ihtiyaçlar göz önünde bulundurularak hazırlanacak ve Kaf-Der tarafından dünyada mevcut tüm Adige-Abaza dernekleri, vakıfları, komiteleri ve bilinebilen araştırmacılar ile uygulayıcılara ulaştırılacaktır. Derneklerin ve uygulayıcıların tetkikinden ve düzeltme önerileri alındıktan sonra, yine Ankara'da toplanacak olan II.Xabze Konferansında atölye çalışmaları halinde değerlendirilerek son şekline kavuşturulacak ve bir kitapçık halinde çok sayıda basılıp, her eve ulaştırılmak amacıyla dağıtımı sağlanacaktır. Bu süreçten şimdilik KAF-DER ve KAF-DAV yükümlü olup, yakında kurulacak olan KAFKAS DERNEKLERİ FEDERASYONU kurulduktan sonra Federasyon ve Kaf-Dav'ın sahip ve sorumluluğunda çalışma tamamlanacaktır. Kurulan çalışma komisyonu yukarıda özetlenen karar çerçevesinde aşağıdaki plan dahilinde; XABZE (Adige-Abaza halkı'nın yaşam biçimi)center> Adige-Abaza halkının kökenleri ve ilişkileri, Adigelik-Abazalık kavramlarının anlamları,kapsamları ve gruplandırılmaları, 3- Çocuğun, doğumundan ölümüne kadar yaşayacağı hayatta, uyacağı örf ve adetlerinin güncel bir yaklaşımla bölüm bölüm anlatılacağı, ul> sistematik, çağdaş ve pratik bir kitabı hazırlamayı görev olarak kabul etmiştir. ULUSLAR ARASI "XABZE" KONFERANSI KATILIMCILARIp>+''+Kaffed

Kullandığımız Kavramlar Üzerine Bir Eleştiri

Son yıllarda Kafkasya ve Kafkasyalılarla ilgili yayınlarda memnuniyet verici bir artış görülüyor. Bununla birlikte, özellikle terminoloji konusunda bir karışıklık göze çarpıyor. Nart Dergisi'nin 5. sayısında, Osetler hakkında yayımlanan yazılarda kullanılan terminoloji vesilesiyle bu konudaki bazı düşüncelerimi belirtmek istiyorum. +''+ Kafkasya gerçekten, adlandırmalar konusunda bir çok kişinin kafasını karıştıran bir çeşitliliğe sahiptir. Bu, Kafkasya'nın çok etnikliliğinden ve halklarının toplumsal yapısından kaynaklanmaktadır. Bugün karşımızda, Kafkas halklarının adlarıyla ilgili birkaç gruba ayırabileceğimiz bir terminoloji vardır. 1. Bazen tartışmalı da olsa, bilimsel literatüre yerleşmiş, tarihi-etnik ve dilbilimsel sınıflandırmaya dayanan terminoloji;2. Kafkas halklarının kendilerine ve komşu halklara verdiği adlardan oluşan, daha çok kendi aralarında bilinen terminoloji;3. Stalin döneminde politik amaçlarla yaratılmış, daha çok yapay idari sınırlara dayanan terminoloji (Çerkesler, Adığeler, Kabardeyler gibi.)Bunlara bir de Türkiye'ye özgü terminolojiyi ekleyebiliriz. (Bütün Kafkas halklarına Çerkes denmesi gibi). Bunlardan birini tercih edenler olduğu gibi, hepsini bir arada kullananlara da rastlıyoruz. Nart dergisinin 5. Sayısında yayımlanan Osetlerle ilgili (köy tanıtımı dahil) sekiz yazıda bunun çok tipik bir örneğini görüyoruz. Hetegkatı Kosta hakkındaki çeviri yazıda İron ve Oset adları eş anlamlı kullanılmış. Sayın Yahya Alpay, Kuzey Osetya ve İron Edebiyatı başlıklı yazılarında Osetler olarak İronlardan bahsediyor. Bir de Alanlar ve Asetinler var. Ayrı yazılarda veya aynı yazının içinde bu adlar aynı anlamda kullanılmış. Konuya yabancı biri bu ad karmaşasından ne anlayabilir? Kafkasya hakkında bu kadar bilgi eksikliği ve terim kargaşası varken, bu konuda biraz daha dikkatli olunması gerekmez mi?Diğer birçok Kafkas halkında olduğu gibi Osetlerin de kendine verdiği ortak bir ad yoktur. Oset halkı, kendilerini İr(tekil İron) ve Digor (tekil Digoron) olarak adlandıran topluluklardan oluşur; yani İron, Osetlerin kendine verdiği ad değil, onu oluşturan topluluklardan biridir. Yazılarda kullanıldığı gibi, eğer İron ve Oset aynı halkın adıysa, o halde Osetya'da Digoronlar yaşamıyor mu veya İron Edebiyatı'ndan ayrı bir Digoron Edebiyatı mı var? "Oset" Gürcülerin verdiği addır. Kökü, bazen batı literatüründe da rastlandığı gibi, "Os" veya "Osi"dir; sonuna Gürcüce'de aitlik bildiren -et takısı eklenmiştir.(Svanet, İmeret, İnguşet vb.) Asetin ise, halk adlarının Rusça'daki kullanımıyla ilgilidir. Rusça'da bazı halk adlarının sonuna -in takısı eklenir (Abazin, Kabardin, Lezgin, Tatarin vb.). "O" sesi ise vurgusuz okunduğunda "a" gibi okunur; yani Asetin, Oset adının Rusça okunuşudur, dolayısıyla Türkçe'de Asetin adını kullanmak tercih edilmemelidir (Abazin ve Kabardin de aynı şekilde).Bir de son zamanlarda ısrarla yaygınlaştırılmaya çalışılan Alan adı var. Osetlerin, tarihteki Alanların torunları oldukları kabul edilir. Kuzey Osetya Parlamentosu geçtiğimiz yıllarda aldığı bir kararla Cumhuriyetin adını Alanya olarak değiştirdi. Bir grup tarihçi-aydının insiyatifinde gelişen bu akım Türkiye'de de yankısını buldu. Bir halkın tarihte ve bugün farklı adlarla anılması sık görülen bir durumdur. Ancak tarihte yaşamış bir halkın bugün aynı şekilde kaldığını iddia etmek mümkün değildir. Alanlar tarihi süreç içinde mutlaka değişmişler, Kafkasya'daki diğer unsurlarla karışarak Oset halkını oluşturmuşlardır. Ayrıca bir adın yaygınlaşması ve yerleşmesi uzun zaman alan bir süreçtir. Bugün hem Türkiye'de hem de dünyada en bilinen ve yerleşmiş ad "Oset"tir. Bunu değiştirmeye veya yanlışmış gibi düzeltmeye çalışmanın ne amacı ve mantığı vardır?Aynı karışıklık diğer Kafkas halklarının adlandırılmasında da sürmektedir. Bu konunun tartışmaya açılarak ortak bir terminoloji konusunda birlik sağlanması gerekli görünmektedir.+''+Murat Papşu