Adıgey Cumhuriyeti’nin Nüfusu ve Şimdiki Yönetim Biçimi

      Adıgey Cumhuriyeti'nin nüfusu, 1989 nüfus sayımı resmi olmayan sonuçlarına göre 475 bindir. Bunun sadece 98 bini (%20,6) Adıge, gerisi ise Rus (% 70'ten çok), Ukraynalı, Ermeni, Tatar, vb.dir. Adığe yerleşimleri Oktiyabrski, Tewuçuej, Krasnogvardeysk, Şogen ve Koşhabl ilçelerindedir. Öbür ilçelerle Koşhabl, Şogen, Krasnogvardeysk ve Oktiyabrski ilçelerinin önemli bölümleri Rus yerleşim alanıdır.p> Adıgey Cumhuriyeti'nde, toplam Adıge köyü sayısı 43'tür; ortalama köy nüfusu 1500-2000 dolayında değişmektedir. Gorbaçov'dan önce, Adıge ekonomisi, SSCB'nin geri kalmış kesimlerinden birini oluşturuyordu; ki halen de öyledir. Bu nedenle, Adıge kültürü, daha çok folklorik özellikleri ve köy yaşamını yansıtır bir biçimdedir. Adıgelerin ekonomik geri kalmışlığı ve Rus kentli kesime göre yoksulluğu; Rus-Adıge kaynaşmasını ve özümlemeyi de yavaşlatmıştır. Daha çok kentlerde yaşayan Rus nüfus, teknik kadroları ve modern sınai işgücünü oluşturmaktadır. Ancak, özerklik gereği, bir kesim Adıge nüfus, kentlerdedir; yönetsel ve kültürel görevler üstlenmiştir. Bu kesimin ekonomik durumu, köydekilerden iyidir. Adıge yazar ve sanatçılarının değerli araştırmaları ve yapıtları günümüze kalmıştır. Bunlar, Adıge toplumu için övünç kaynağı oluşturmaktadır. Eski köy yaşamının ve modern tarım ekonomisine geçiş yapılamamasının doğal bir sonucu olarak, feodal-ataerkil ilişkiler, örneğin büyük aile, bir ölçüde de olsa, varlığını korumuştur. (Türkiye köylerinde bile büyük aile, kaynana ve görümce pek istenmezken; Adıge halk şarkılarında, gelin, "uğurlu bir kaynana" ve "altın kalpli bir görümce" istemektedir). Geleneksel ilişkilerin yaşaması, dostluk, dayanışma ve akrabalık kurumlarının çok güçlü kalmasını da sağlamıştır. Bu da, kendi köy çerçevesinde halkın mutlu olmasına yardımcı olmaktadır.div>   [Özdemir Özbay] “Dünden Bugüne Kafkasya” kitabından alınmıştır div>+''+nan+''+Kaffed

Abaza Mehmet Paşa

Rumeli Beylerbeyliği sırasında, Padişah 2. Osman'ın (Genç Osman) Hotin seferine katıldı. Bu savaşta 2. Osman'ın ordunun başında savaşı yönetmesine tanık oldu. Birlikte savaştı. Onun ileride bahadır dedeleri gibi olacağına ve Osmanlı Devleti'ni eski görkemli günlerine kavuşturacağına inandı. Ancak 2. Osman saray entrikalarıyla oluşan bir cunta tarafından gerçekleştirilen darbeyle tahttan indirilerek boğduruldu.  Yerine annesi Abaza olan, akıl hastası ve aciz bir kimse olarak bilinen 1. Mustafa tahta geçirildi. O sırada Erzurum valisi olan Abaza Mehmet Paşa buna isyan etti. Kendisine isyandan vazgeçmesi için yüksek mevkiler önerip telkinde bulunanlara, "Ben şahsi ikbal peşinde değilim. Aslında 1. Mustafa'nın annesi Abaza'dır. Bana daha yakındır. Ama ben bir haksızlığın peşindeyim. 2. Osman'ı katledenler cezalandırılmalıdır." der ve isyan başlatır. Pek çok darbeye maruz kalmış bulunan günümüzün büyük siyasetçisi Süleyman Demirel pek çok konuşmasında Abaza Mehmet Paşa'dan bahseder, bu tavrını över, kendi zamanında böyle bir devlet veya halk adamının çıkmadığını belirtir. Abaza Mehmet Paşa, erkek tavırlı, güzel yüzlü, son derece yakışıklı mert bir insandı. Ancak ani kararlar veren asabi mizaçlı bir kişiydi. İyi ata biner, güzel giyinirdi. Kıyafetiyle "Abaza kesimi" denilen bir moda yaratmıştı. Abaza biçimi eğer takımı, kılıç, Abaza kesimi kaftan başta padişah olmak üzere zamanın paşaları ve üst düzey bürokratları tarafından da takip edilmişti. Padişah 4. Murat'ın aynı giysileri sıkça giydiği görülmüştür. Abaza Mehmet Paşa küçük yaşlarda kaçırılarak Osmanlı topraklarına getirildi. Vezir Canbulatoğlu Ali Paşa'nın hazinedarlığında yetişti. 23 Ekim 1607 yılında Canbulatoğlu Ali Paşa'nın bazı Celali isyanlarını teşvik ettiği tespit edilerek, Kuyucu Murat Paşa tarafından tedip edilmesi üzerine aynı evde bulunan delikanlılık çağındaki Abaza Mehmet'in duruşundan ve görünüşünden etkilenerek Yeniçeri Ağası Halil Ağa tarafından evlatlık olarak alındı. Abaza Mehmet, burada yetişti. Devamlı Halil Ağa'nın himayesini gördü. Akdeniz'deki savaşlara katıldı. Savaştaki çalışkanlığı, cesareti, gözü pekliği ile komutanların dikkatini çekti. Silahtarlıktan derebeyliğine tayin edildi. Hamisi Yeniçeri Ağası Halil Ağa'nın Kaptanı Deryalığa gelmesi üzerine 1617 yılında Halep Valisi oldu. Bu arada Sadrazam Gürcü Mehmet Paşa'nın kardeşi Hüseyin Paşa'nın kızıyla evlendi. Halil Paşa'nın vezirliği sırasında onunla birlikte İran seferine katıldı. Maraş valisi oldu, sonra da Rumeli Beylerbeyliğine getirildi. Rumeli Beylerbeyliği sırasında Padişah 2. Osman'ın (Genç Osman) Hotin seferine katıldı. Burada 2. Osman'ın ordunun başında savaşı yönetmesine tanık oldu. Padişaha sempati duydu. Onu geçmişteki bahadır dedelerine benzetti ve devleti toparlayıp eski gücüne kavuşturacağı umudunu taşımaya başladı. Daha sonra Erzurum Valiliği'ne atandı. Erzurum Valiliği sırasında İstanbul'da saraydaki entrikalar sonucu yeniçerilerin ve bir kısım kapıkulu askerlerinin desteğiyle oluşan ve başında Davut Paşa ve Yeniçeri Ağası Derviş Ağa'nın bulunduğu cunta tarafından Padişah 2. Osman tahttan indirilerek boğduruldu. Yerine kısmen akıl hastası ve aciz bir kişilikteki, annesi Abaza olan 1. Mustafa getirildi. Devlet Sadrazam Davut Paşa, Yeniçeri Ağası Derviş Ağa ve yeni padişahın annesi tarafından yönetilmeye başlandı. Abaza Mehmet Paşa bu haksız oldubittiden son derece rahatsız oldu. Erzurum'da bulunan bütün yeniçerileri kovdu. Haksızlığa isyan etti. Maraş beylerbeyi ile bazı sancak beyleri de kendisini destekledi. Halkın hislerine tercüman olmuştu. Kendisine türküler yakıldı. Gücü 3040 binleri buldu. Saray yönetimi korkulu günler geçirmeye başladı. Azledilerek Erzurum Valiliği'ni bırakıp Sivas Valiliği'ne gitmesi istendi. Abaza Mehmet Paşa bu emre uymadı. Üzerine gönderilen kuvvetleri darmadağın etti. İsyanın büyüyerek tehlikeli bir hal alması üzerine kendisine el altından haberler gönderilerek isyanı durdurması halinde kendisinin istediği mevkilere getirileceği bildirildi.   Abaza Mehmet Paşa, gelenlere, "Ben şahsi ikbal peşinde değilim. Şahsi ikbal peşinde olsam padişahlığa getirilen 1. Mustafa'nın annesi Abaza'dır. Ben de Abaza'yım. Ben onu desteklerdim. Ben haksızlığa isyan ediyorum. Devletin başındaki çok yetenekli bir padişah katledilmiştir. Bunu yapanlar cezalandırılmadıkça isyanım devam edecektir." diyerek kendisine teklif edilen rüşveti kabul etmez. Abaza Mehmet Paşa, isyanı bastırmak için üzerine gönderilen Kalavun Yusuf Paşa’yı yendi. Ardından Serdar tayin edilen Martaza Paşa ile ondan sonra gönderilen Tayyar Paşa'yı da yendi. Abaza Paşa'yı halk destekliyordu. Halk kahramanı haline geldi. Onun için yakılan bir türküde: "Alkanlara yatır o nazik teni/Mecruh olup uçurdular canını/Gazi Sultan Osman'ın kanını/Ölmeden vuruşur alırım demiş." şeklinde denilmektedir. Durumun vahametini gören İstanbul yönetimi, bu defa bizzat Sadrazam Çerkes Mehmet Paşa'yı ordusu ile Abaza Mehmet Paşa'nın üzerine gönderdi. Kayseri'nin batısında Karasu köprüsünde karşılaştılar. Abaza Mehmet Paşa bu karşılaşmada zayıf kaldı. Sadrazam Çerkes Mehmet Paşa haber göndererek itaat ettiği takdirde kendisini bağışlayacağını bildirdi. Abaza Mehmet Paşa, bu teklifi kabul etti. Erzurum valisi olarak kaldı. Sadrazam Çerkes Mehmet Paşa Tokat yöresine çekilerek kışı burada geçirmek istedi. Ancak burada hastalanıp öldü. Çerkes Mehmet Paşa'nın ölümünden sonra Abaza Paşa'dan rahatsız bulunan İstanbul yönetimi, bu defa Dişlek Hüseyin Paşa'yı üzerine gönderdi. Abaza, onu yendi ve öldürdü. Bunun üzerine İstanbul yönetimi Abaza Mehmet Paşa'nın çok sevip saydığı ve şeyhi olan Kayserili Seyit Abdurrahim hazretlerinden yardım istedi. Abaza Mehmet Paşa şeyhin telkinleri sonunda 1628 yılında isyandan vazgeçmeye razı olarak Hüsrev Paşa ile İstanbul'a geldi. Bu arada İstanbul'da Padişah 2. Osman'ı tahttan indirerek boğduran cuntanın başı Davut Ağa da aynı şekilde idam edilmişti. Padişah olarak da artık 4. Murat bulunmaktaydı. Padişah 4. Murat, Abaza Paşa'dan isyanının ve öfkesinin nedenlerini dinledi. Kendisine hak vererek onu Bosna Valiliği'ne atadı. Bosna valiliği sırasında gene kendisini gösterdi. Venediklilere ait Zerde Kalesi'ni almak için harekete geçti. Kaleyi kuşattı, ancak Venedikliler İstanbul'da etkindiler. Kendisini şikayet ettiler. Padişah durumdan kendisinin haberdar olmaması nedeniyle onu Bosna Valiliği'nden aldı. Bosna Valiliği'nden haksız şekilde alındığını düşünen Abaza Mehmet Paşa Belgrat yakınlarında Hünkâr Tepesi denilen yere görkemli bir köşk yaptırdı. Uzun yıllar ayakta kalan bu köşk, Abaza köşkü olarak anılmıştır. Bu arada Vidin Sancağı ve Tuna'nın muhafazası ile görevlendirildi. 1631 yılında Özi Valiliği'ne atandı. Özi Valiliği sırasında Osmanlı Devleti Lehistan'a savaş ilan etti. Abaza Mehmet Paşa derhal harekete geçti. Tuna nehrini geçip topları öne alarak Kamaniçe Kalesi önlerine geldi. Leh kralının vekili buradaydı. Kale önündeki müstahkem mevkilere saldırdı. Lehliler bozuldular. Ancak bu saldırılan haberi olmayan padişah, ele avuca sığmaz kabul ettiği bu paşayı İstanbul'a çağırdı. Padişahın muhasipleri arasına girdi. Padişahın Edirne seyahatine katıldı. Padişah 4. Murat, Abaza Mehmet Paşa'yı sevip takdir etmekle birlikte ileride bir tehlike teşkil edebileceğini düşünüyordu. Bu arada Bosna ve Vidin valilikleri sırasında çok düşman kazanmış, bunlar aleyhine dedikodular üretmeye başlamışlardı. Rumlarla Ermeniler arasında çıkan çatışmada Ermenilerden para aldığı dedikodusu çıkarıldı. Bunu fırsat bilen padişahın emriyle 24 Ağustos 1634 yılında idam edildi. Murat Paşa türbesine gömüldü.  NART DERGİSİ 84. SAYI+''+nan+''+İsmail Seçer

Kendi Kaleminden Nalbiy Kuyok

Adıgey Cumhuriyeti Tewıçüej Rayonu Khunçıkhohable köyünde doğdum.  KöyünKöyün adı, Bjeduğların en büyük Pşılerinden (Prens) olan Khunçıkho Pşımaf'den geliyor. Onların Khunçıkholerin soyundan, Khuyekholerin gelini bir anne süt verdi bana. Böylelikle belki de Khunçıkho pşıleri için yeni bir güç olabilirdim ama Sovyet düzeni tez yetişti, bize ne getirdiği pek bilinmez ama pşılerin ocağına incir ağacı dikti. Khuyekho'lerden birinin pşı soylu bir kadının kucağında büyüyüp yetişmesi, belki daha iyi de olabilirdi… Asıl mesleğim öğretmenlik. Bununla birlikte birçok iş değiştirdim ama en uzun süre yaptığım iş gazetecilik oldu.  Küçüklüğümde resim yapardım, resim öğrenimi de görebilirdim ama her şeyden çok ilgimi çeken şey sözdü, hep yazmak istedim. Bununla birlikte yazmaya ancak Enstitü'yü bitirdikten sonra başlayabildim, o zaman 23 yaşımı geride bırakmıştım. Yazdığım ilk şiir Adıgey diline ilişkindi, ilk yayımlanan şiirim ise Tanrı ve insana dairdi, o zamanlar bizi Tanrının olmadığına inandırmaya çalışıyorlardı. Bu yüzden olsa gerek; bu şiirimde Tanrı ile insanı karşılaştırmış, insanı daha üstün göstermeye çalışmıştım. O günden beri düşünmeye başladım: şayet Tanrı yoksa, onunla mücadele etmek için bunca çaba niye, niçin bunca eziyet çekiyorlar? Aradan yıllar geçti, Kur'anı kendim için çevirdim, Tanrı elçisi Muhammed hakkında Adığece küçük bir kitap da yazdım. Yazarın yazmaya niçin başladığını saptamak da, anlatmak da kolay değil; bunun Tanrı işi olduğunu söylemek belki de en doğrusu. Genç insan, taydaşları arasında sivrilmek, seçilmek, kendini göstermek ister; tanınmak, ünlenmek ister. Peki bunun yolu yalnızca yazmaktan mı geçer?! Hayır, ama sözden daha değerlisi, daha güçlüsü yok, dolayısıyla insanın onu sevmesi de onunla yaşama, çalışma, onu kullanarak mücadele etme gücü de Tanrı vergisi olsa gerek. İlk öykündüğüm yazarlar Rus yazarlarıydı, ama işin içine biraz daha girince Adığece yazılar, özellikle söylenceler bana rehberlik etmeye başladı; bugün bile her yıl en az biriki kez dönüp onları gözden geçiririm; bana göre onlar; yeryüzünde anlatılmış, yazılmış şeylerin en ilginçleri, en bilgelik dolu, geleceğimize yönelik ipuçları da içeren en şaşmaz rehberleri arasındadır ve bunda hiç de yanılmadığımı düşünüyorum. Dünyada yaşamış ve yaşamakta olan en ilginç yazarları, en büyük düşünürleri izlerim. Şiir, düz yazı, dramaturgi, mizah ve çocuk yazıları. Her gün aklıma gelenleri, gönlümden geçenleri hangi janra daha uygunsalar o janrda yazıyorum, bu da bana büyük kolaylık sağlıyor, zira her şeyi aynı janrda yazmak kolay değil. "Daha çok ilgimi çekiyor" diyebileceğim belirli bir konu yok; insanın başına gelecekleri bilememesi gibi bir şey bu; ileride ilgisini çekecek, kafasına takılacak şeyleri insan önceden bilebilir mi? Ama bu son yirmi yıl içinde daha çok; Adıgey halkının düşüncesi, dünya görüşü, tarihi ve bugünkü yaşamı gibi konular üzerinde duruyorum. Bu, düz yazı türünde hazırlamakta olduğum son çalışmamda daha net olarak görülecektir. Yazdıklarımdan yalnızca birini Huşha Yabge'yi/Hırçın kaya'yı kendim Rusça'ya çevirdim, diğerlerini hep Ruslar çevirdiler. Yani, benim silahım da, araçgerecim de yalnızca Adığece; bana göre Adığece'nin kapsayamayacağı ne bir görüş ve düşünce, ne bir seziş ve anlayış, ne de bir duygu ve duyum yoktur. Çevirmektense kendi anadilimle yazmak bana hem daha kolay geliyor, hem de daha büyük haz veriyor. Yalnızca iyi çevrilmeyebileceğinden endişe duyduklarımı kendim çeviriyorum ama öylesi de pek fazla çıkmıyor. İlginç bir edebiyatımız olmaya başladı, güçlü, genç yetenekler katılıyor aramıza, ama birçoğu Rusça'ya yöneliyor. Bu üzücü elbette ama neylersin… Edebiyatımız daha iyi olacak, bundan hiç kuşkum yok. Dilimiz güç bir dönemeçte. Öyle ya, tamamı yüz bini geçmeyen bir halkın dilini koruması kolay mı? Her şeye karşın, çok büyük bir engel çıkmadıkça bu halk dilini kaybetmeyecek. Yeni başka ürünler verilmese dahi, bugüne değin Adığece olarak anlatılmış olanlarla Nart destanları, halk söylenceleri, ağıtlar, kahramanlık şarkıları vb. Tanrı'nın kendilerinden beklediklerini başarmış sayılabilirler, kaldı ki ben O'nun bizi tümüyle terk etmiş olduğuna inanmıyorum. Adıgey halkının beyni ve gönlüyle kararlı biçimde uzun yıllar yeniden kendisini eğitmesi ve yetiştirmesi gerekiyor. Günümüz dünyasında büyük ulusların eriştiği kabul edilen başarılar içinde, geçmişte Adıgey halkının ürettiklerinin de payı var elbette, ama artık bunu bugün kim takdir edebilir, değerlendirebilir?! Bugün artık her ulus, kendi yaşamını kendi kuruyor ve koruyor. Sayıca çok az bir halkız; bu yüzden bilimde, sanatta, politikada, her alanda başarabildiklerimiz de az, ulusal duygu, düşünce ve anlayışların sönme tehlikesi de yok değil. Ama bence Adıgey halkı, pek çok şeyi başarabilecek, pek çok şeyin üstesinden gelebilecek biçimde yaratılmış bir halktır. Kendisini pek çok güçlüğün, zorluğun beklediğini bilmekle birlikte O'na güveniyorum ve umudumu hiç yitirmiyorum. Anayurduna dönebilecek durumda olanlar ilk fırsatta dönsünler, en önemlisi ve en doğrusu budur. Bugün dönebilecek durumda olmayanlar da, bulundukları yerlerde dillerini ve kültürlerini koruyabilirlerse, ulusal kimliklerini unutmazlar ve bir gün onlar da atayurtlarına kavuşabilirler…     NALBİY  KUYOK Çev.FAHRİ HUVAJ+''+nan+''+Nalbiy Kuyok

Adığe Yazar Nalbiy Kuyok’un Sanat Hayatı

Ünlü Adığe yazarı Nalbiy Yunusoviç Kuyok sadece Adıgey'de degil, tüm Kuzey Kafkasya'da ve Adığe dünyasında çok iyi tanınır. Sanatçı, yaşamını ve sanatını sınırsız bir aşkla bağlı olduğu Adığe halkına adamıştır. Sanatı adeta halkının kültür ve dünya görüşüne adanmış bir şarkıdır.p>   Yazar, yeteneğini edebiyatın çok farklı alanlarında sergilemistir. Kendisi şair, yazar, dramaturg, çevirmen ve en nihayetinde cok önemli bir düşünür, filozoftur. Maykop, Krasnodar, Kiev, Moskova ve Prag'da yayınlanmış onlarca şiir ve düzyazı kitabına sahiptir.  Nalbiy'in çok zor ve zengin bir sanat yaşamı olmuştur. Okuyucularını şaşırtmayı her zaman başaran sanatçı, bu yolda kimi zaman alışılagelmiş gelenekleri yıkmış kimi zaman da yeni metodlar denemekten kaçınmamıştır. Şiirsel üslubunu bir başkasıyla karıştırmak hemen hemen imkansızdır.  N.Kuyok, 20 Temmuz 1938 tarihinde Adıgey'in doğa harikası köylerinden Pşiş nehri kenarındaki Kunçukohable köyünde dünyaya gelmiştir. Yazar doğduğu bölgeden şöyle bahseder: "Bjedug diyarı Adıgey'in söylenceleri, masal ve efsaneleriyle en zengin bölgesidir. Gençliğimde köyümüzde öyle ihtiyarlar yaşardı ki anlattıkları hikayeler on gün sürer, onları dinlemeye en saygıdeğer insanlar gelirdi. Biz çocuklar bu hikayeleri misafirhanelerin kıyısında köşesinde saklanarak dinlerdik." Pedagoji kolejindeki eğitiminin ardından bölgesel ve yerel gazetelerin yazı işlerinde, bölgesel radyo ve televizyon kurumlarında gazeteci olarak çalışmıştır. 1998 yılından, yaşamının son günlerine kadar Adığey Cumhuriyet Yayınevi baş editörü olarak hizmet vermiştir.  Edebiyat hayatına 60'lı yıllarda adım atan sanatçı ilk olarak şiirlerini yayınlamış, bir şair olarak kimseyi taklit etmeyip, kimseye benzemediğini hemen kanıtlamıştır. Şiirlerini yazarken sözlü halk edebiyatından ilham alan sanatçı; memleketinin güzelliğini, halkının gelenek ve göreneklerini, milli kıyafetlerini, danslarını ve Adığeceyi konu almıştır. Altını çizmek gerekir ki Nalbiy, ana dilini çok iyi bilen, dilin inceliklerine hakim bir yazardır. Yazar, öykü, roman ve hikayelerinde XX. yüzyılın, insan ve tarih, insan ve doğa, savaş ve barış gibi global problemlerine de değinmiştir. Bu eserlerin arasında öyküleri "Muhteşem At Beçkan, Kara Dağ, Yanlızlık Ormanı" ve ünlü romanı "Ölülerin  Şarabı" yer almaktadır. Adı geçen eserlerde yazar, Adığe halkının acılarla dolu tarihini anlatmış, bütün dünyaya dağılmış olarak yaşayan halkının herşeye rağmen küllerinden doğduğuna değinmiş ve halen güzelliği, dünya görüşü ve yaşam tarzında saklı bilgeliği ile dünyayı şaşırtmaya devam ettiğini anlatmıştır.  "Abzehlerin Annesi" hikayesi sanatçının öne çıkan eserlerinden biridir. Olaylar bütün oğullarını savaşta kaybetmiş bir anne ile ilgili eski bir halk söylencesine dayanır. Nalbiy bu hikayesinde kısa ama derin cümlelerle Abzeh bir kadının kaderini kaleme alır. Bu annenin özelinde, bitmek tükenmek bilmeyen özgürlük savaşlarında oğullarını ve eşlerini kaybeden binlerce kadının trajik hikayesini anlatır yazar. Geleneksel destansı halk sanatı tarzında yazılan eser, Adığe dilinin gizli kalmış imkanlarını ve kaynaklarını göz önüne sermiş, yazar için şüphesiz çok önemli bir başarı olarak edebiyatta yerini almıştır.  1997 yılında yayınlanan uzun öyküsü "Kara Dağ" bütün dikkatleri üzerine çekmeyi başarmıştır. Kitabın önsözünde yazar, halkını kastederek şu cümleyi kullanmıştır: "Ben onun oğluyum, ben onun babasıyım". Ardından Adığe tarihinin en trajik ve zor dönemlerinden, halk olarak neredeyse dünya yüzünden silindikleri o zamanlardan bahseder. Bu kısa kitap çok derin felsefi düşüncelerle doludur. Yazar, sadece insanların yangın içindeki köylerini terk edip Osmanlı'ya sürüldüğü günleri anlatmakla kalmıyor, aynı zamanda böyle birşeyin nasıl mümkün olduğunu da sorgular. "Kötülük" nedir ve onunla nasıl başa çıkılır sorularına yanıt arar. Roman kahramanları, iki yüz yaşındaki bilge ihtiyar Mazağ, güçlü ve akıllı adam Narıç ve onaltı yaşındaki oğlu Neşar'dır. Ata topraklarında kalmayı başaran çok az Adığe'den biri olan Neşar'ın  Adığe soyunu devam ettireceğine inanılır. Neşar Adığe halk masallarında doğaüstü güçlere sahip kahramanları anımsatır; rüzgarla birlikte uçar, akıntıyla beraber yüzer, en önemlisi insanların geçmişini görebilen; insanların, hayvanların ve bitkilerin düşüncelerini ve hislerini okuyabilen biridir. RusKafkas savaşlarında anne ve babasını kaybeden kahraman, diğerleriyle beraber Türk topraklarına göç etmeye karar verir ve Karadeniz kıyılarına yönelir. Ancak bir zamanlar Adığe köylerinin yeşerdiği topraklarda sadece "kan, gözyaşı, ceset, siyah ağaçlar ve siyah gökyüzü" ile karşılaşır. Dehşet içindeki delikanlı doğru düşünme yeteneğini kaybeder, kalbi kör ve sağır olur.  Yazar, Neşar'ın küller içinden denize doğru yaptığı zor yolculuğu anlatır. Farklı insanlara ve çeşitli soyut imgelere de rastlar Neşar, mesela herşeyi yutup içine alan Kara Dağ gibi. Rus askerleri tarafından iple ata bağlanarak yerlerde sürüklenen ve eğlence malzemesi edilen 7 yaşında bir kız çocuğuna  rastlayana kadar Neşar, birçok imtihan ve acı olay daha yaşar. Yaşadığı tüm acı deneyimlere rağmen bu küçük kız temizliğini ve iyi başlangıçlara olan inancını yitirmemiştir. İşte bu küçük kız çocuğu Neşar'in yeniden görebilmesini ve hayat sevincine kavuşmasını sağlar.  Nalbiy Kuyok'un bir sonraki romanı "Ölüler Şarabı" Adığe Edebiyatı için çok önemli bir dönüm noktasıdır. Roman, Adığe tarihini Nartların yaşadığı antik dönemlerden günümüze kadar geniş bir yelpazede ele alır. Yazar eserine neden "Ölülerin Şarabı" ismini vermiştir. Çünkü sanatçıya göre insan ölünce hiçbir iz bırakmadan yok olmaz, ardından fikirleri, düşünceleri ve hislerinden oluşan bir pıhtı kalır. Yıllar içinde eskimeyen, sadece yıllanan ve keskinleşen bir şarap gibi bu pıhtı da insanları ısıtmaya devam eder. 17 ayrı bölümden oluşan roman, Hatların torunları Hatkoyes sülalesinden kahramanların hikayelerini anlatır. Bütün bu hikayeler tek bir ortak noktada buluşur, Adığelerin bu topraklar üzerinde varoldukları günlerden günümüze kadar olan tarihlerini anlatır: Nartlar, Memlüklerin Mısır'da hüküm sürdüğü yıllar, feodal Çerkesya, 19. yüzyıl RusKafkas savaşları, Egemenlik Savaşı, 2. Dünya Savaşı ve modern dönem. Roman kahramanları hem geçmişte hem bugün hem de gelecekte yaşar, olaylar bu zaman dilimlerinin hepsinde birden geçer.  Yazar hikayesinde güçlü, cesur, korku nedir bilmez savasçı kahramanlar kullanır. Bu kahramanlar, işlerine, vatanlarına ve ata topraklarına ölesiye bağlıdırlar. Nart Kuntabeş (Şebatnıko isminin tersten yazılmış hali), Memlüklü Deder ve Kangur, lider, Redad, Çetav, Tepsav kardeşler ve diğerleri. Hayatlarını savaşmaya ve topraklarını korumaya adamış bu kahramanların sonu hemen her seferinde bu uğurda can vermekle sonuçlanıyor.  Bu kahramanlar arasında Şair Laşın, Bilge Fenes (Senef aydınlık şarap isminin tersten yazılmış hali), Üç Nene (Neniş büyük büyük anne anlamında) gibi çok ilginç kişiliklere rastlamak da mümkündür. Romanın her aşamasında varolan bu karakterler ölümsüzdürler her daim yaşarlar. Hatkoyes sülalesinin büyük büyük annesi bilge Üç Nene, sülalesinin temsilcilerinin rüyalarına giriyor ve hayatlarının zor anlarında onlara öğütler verir. Hatkoyes sülalesinin hikayesine paralel olarak yazar, Adığe kültürü, gelenekleri ve dünya görüşlerine de değinir. Mesela Adığe dansları İslamey, Zefak ve Zeğatlat'ın güzelliğini tasvir eder. Sadece dansların kurulumunu ve oynanış şeklini anlatmaz, aynı zamanda bu dansların felsefesini ve diğer dünya danslarından onları ayıran yönlerini de gözler önüne serer. Danslarda kadın ve erkeğin; eşit şartlara sahip olduğunu, birbirlerine saygıyla yaklaştıklarını, sırtlarının ne kadar dik olduğunu, parmaklarının uçlarında sanki bir kuş gibi gökyüzüne yükselmek, tanrıya ulaşmak için dans ettiklerini söyler. İslamey dansının tüm Kafkas halkları arasında sadece Adığelerde olduğu söylenir. Dansta, gökyüzünde halkalar çizerek süzülen iki kartalın hareketleri resmedilir. Nalbiy bu romanında baş döndürücü bir dünya yaratmıştır. Burada bilge ihtiyarlar yaşar, korkusuz kahramanlar, güzeller güzeli kadın kahramanlar için gözlerini kırpmadan fedakarlıklar yapar, cesaretlerini gösterirler.  Yazar, çocuk okurları için de sayısız eser bırakmıştır. Adığe Khabze dersi için hazırlanmış okul müfredat kitabının yazarıdır.  Kuyok Nalbiy'in piyesleri ve senaryoları  günümüzde halen sahneye konmaya devam etmektedir. Bu piyeslerden; "Yalvarırım Beni Gömün", "Biziyuko Savaşı", "Atalarımızın Şarkısı" en önemlileri olarak gösterilebilir . “Ölülerin Şarabı” romanı için yazar, Adıgey Cumhuriyeti Devlet Nişanı’na layık görülmüştür. Yazar aynı zamanda “Muhadin Kandur” ödülüne de sahiptir. Kuyok, Adıgey Cumhuriyeti Saygıdeğer Sanat Çalışanı, Rusya Federasyonu Yazarlar Birliği Üyesi, Uluslararası Adığe Akademisi'nin (AMAN) saygıdeğer üyesidir. Nalbiy'in eserleri bir çok dünya diline çevirilmiştir: Gürcüce, Bulgarca, Çekce, Almanca, Arapça ve diğerleri.  Nalbiy Kuyok 70 yaşına çok az bir zaman kala aramızdan ayrılmıştır. Kuşkusuz, ruhunun bıraktığı aydınlık, ömrü boyunca özveriyle hizmet ettiği ve ona layık bir oğul olmayı başardığı Adığe dünyasını ısıtmaya devam edecektir.   KUTAS PARANUK* Çev.Çetao Denef Kayhan NART Dergisi 84. Sayı+''+nan+''+Denef Kayhan

Sehu Tamer Yavuz ve Ailesi

Nart okurları için kendini ve aileni tanıtabilir misin?p> Maraş/Göksun/Fındık köyünde doğdum. Babam Sehu, annem Smıha sülalesinden. 21 yaşına kadar orada yaşadım. Ailemin diğer fertleri de halen orada yaşamaya devam ediyor. Şu anda 40 yaşındayım.  1992 yılında, 21 yaşında iken anavatana gelerek yerleştim. Yani 20 yıldır da Nalçik'de yaşıyorum. Bana ait olan atölyemde ev mobilyaları üretiyorum. Tamer'in eşi Aksana Zeyıko (Hatukşukhey) köyünden, Kuşha sülalesinden. Ailesi şu anda Baksanyonak'ta (Kaseyhable) yaşıyor. Çiftin Talat (15) ve Alisah (12) adında iki oğulları var. Anavatana gelmeye nasıl karar verdin, buraya nasıl yerleştin?p> 1992 yılında eniştem anavatana gidiyordu, bana da "Hadi seni de heku'e götüreyim, dedelerinin yaşamış olduğu yerleri görmüş olursun" dedi. Ben o zamanlar askerden yeni dönmüştüm. Yaşım 21 idi. Eniştemle birlikte anavatana gezmeye gitme ve oradaki akrabalarımızla tanışma fikri hoşuma gitti. Gelir gelmez, buraya yerleşirim diye bir düşüncem yoktu ancak köyümüzde anavatan söylemleri ve haberleriyle büyüdüğümüz için konuya uzak değildim. Benim için sadece gezme  görme amaçlı olan bu ilk seyahat sonucunda buradan hoşlandım ve kalmaya karar verdim. İlk zamanlar eniştemle beraber çalıştım. Zaman geçtikçe de artık buralı olmuştum. Burada yaşamaya başladığın zamanlarda ne tür sorunlarla karşılaştın?p> Açıkçası bende iz bırakan bir sıkıntı yaşamadım. Sadece ilk zamanlar kendi mesleğim olmayan bir işi yapmaya başladığım için bazı sıkıntılarım oldu, bundan kaynaklanan birtakım zorluklar yaşadım. Ancak bunlar da aşılamayacak sorunlar değildi. Kararlılıkla, sabırla aştım onları da.  Burada sorun aramaya çalışsaydım eğer, içinde debeleneceğim birçok dert illaki de bulurdum. Aslında insanın yaşamaya alışmış olduğu yerlerden farklı olarak gittiği her yerde bazı sorunlarla karşılaşması doğaldır. Huzurlu bir yaşam sürmek istiyorsanız, bunları kendinize dert etmeden, mevcut koşullardan kabul edilebilir olanlara uyum sağlamaya çalışmak, diğerlerini de kendinize uygun hale getirmeye çabalamak gerekiyor. Biraz kendinizle barışık olmanızla, hayata bakış açınızla, çevrenizdeki kendi seçtiğiniz insanlarla bağlantılı olarak bütün bu koşulları olumluya ya da olumsuza çevirebiliyor insan. Ben kendime huzurla yaşayabileceğim bir hayat hedeflemiştim, onu yaşadım ve yaşıyorum. Herhangi bir sorunun olmasa dahi, insanın alıştığından daha farklı bir yerde yaşamaya başlamasıyla, uyum sürecinde diğer insanlara ihtiyaç duyabilir. Sen kimseden destek, yardım gördün mü?p> Toplum içinde yaşarken hepimiz diğer insanlarla yakınuzak ilişki içindeyiz. Hayati derecede önemli şeyler olmasa da, benim de çevremdeki insanlardan mutlaka bazı taleplerim olmuştur. Böylesi durumlarda hiç geri çevrildiğimi hatırlamıyorum. Yalnız kendimle ilgili her şeyi doğru da yanlış da olsa kendim halletmeye çalıştım. O zamanlar Türkiye'den buraya gelerek yerleşen insanların birbirleriyle ilişkileri bugüne kıyasla bence daha samimiydi, maddiyattan uzaktı. Bugün onun eksikliğini görüyorum ve hissediyorum. Burada seni etkilemiş olan, hafızanda yer eden olaylar, anılar var mı?p> Akrabalarımla ilk olarak tanıştığım zamanları hiç unutamıyorum. Hem ben hem onlar o kadar duygulanmıştık ki gözlerimizden akan yaşlara engel olamamıştık. Aramızda hiçbir maddi beklenti olmadan tamamen akrabalık bağlarımızdan kaynaklanan bir tanışmayla güzel dostluklar gelişti. Halen de ilişkilerimiz bu şekilde devam ediyor. Bir de Kazanuko Jebağı'nın mezarını ilk ziyaret ettiğimde çok duygulanmıştım. O anı da hiç unutamıyorum. Bunların dışında aslında çok şey var yaşamlarımızda, belki okurlara da çok ilginç gelebilecek şeyler, ancak yaşarken başımıza gelen şeyler bize çok doğal geldiği için bunlar anı mı, değil mi kestiremiyoruz. Çünkü her yerdeki yaşam farklılıkları gibi Türkiye ile buradaki yaşamlar da birbirinden farklı. Tamer de bekar gelip buradan evlenen gençlerden. Kuşha Aksana ile evlendiğinde kendisi 26, Aksana ise 19 yaşında imiş. Tamer bir gün evinin balkonuna çıktığında yan binanın balkonunda Aksana'yı görüyor ve genç kızı o kadar beğeniyor ki o anda "İnşallah benim de böyle bir eşim olur" deyiveriyor.(Bunları yazmamam için uyarmış olsa da bir sakınca görmediğim için benim ağzımdan Khabzeye uygun olarak yazıyorum. Buraya gelmek isteyen gençlere cesaret vermesi umuduyla). Hani Aksana'da ilk görüşte aşık olunacak güzelliğe ve alıma sahip tabi. Tamer'in bu içten dileği sadece içinde kalmıyor. Bu dileği gerçekleştirmek için adım atmak lazım. O da gerekenleri yapıyor, uğraşıyor, tanışıyor, bir yıllık bir tanışma görüşme sürecinden sonra evleniyorlar. Aksana'nın ailesi kızlarının seçimine saygı duymuşlar ve evliliği onaylamışlar. Aksana 19 yaşındayken 1996 yılında evlenmişler. Nalçik'te yaşamaya devam etmişler ve halen de burada yaşıyorlar. Çocukları Talat ile Alisah hem okullarında başarılılar hem de çok sosyaller. Nalçik'teki en popüler çocuk folklor grubunda (Naltshuk) solist olarak dans ediyorlar. Ülke, şehir geziyorlar, ciddi turneleri oluyor. Futbol oynuyorlar, yabancı dil öğreniyorlar. Çokta yakışıklı, güzel, saygılı çocuklar. Aksana hem otoriter hem de becerikli bir anne. Bir erkek giyim mağazasında ortak  yönetici olarak çalışıyor. Bir yandan çalışırken bir yandan da hem evine hem çocuklarının yoğun programına yetişebiliyor. Tamer burada evlenmen senin için daha mı iyi oldu?p> Bu konuda hesap yaparak evlenmedim. Yani oradan mı buradan mı evlenmek benim için daha iyi olur diye bir hesabım olmadı. Böyle gelişti ve oldu. Ancak Türkiye'den evlenmiş olsaydım şimdi belki burada yaşıyor olmazdım. Bu da başka bir gerçek. İşte bu yüzden de bekar gençler buraya gelirlerse kalışları kolaylaşır. Burada bir yuva kurmak doğal olarak da kalmayı gerektiriyor. Anavatana yerleşenlere burada sorulan şu meşhur sorumuz sana sorulduğunda nasıl yanıtlıyorsun: "Orası mı yoksa burası mı daha iyi" sorusu? Bu soruyu her duyduğumda ben de sinirlenenlerdenim. Ben burada kalmaya karar verdikten sonra bu soruya hep tek cevabım oldu ve sabırla o cevabı verdim:" Oranın da buranın da kendine özgü olumlu olumsuz yanları var. Ancak burası vatandır ve burada yaşanması gerekir! Ne olursa olsun var olabilmek için bir arada yaşamak zorundayız. Uyum sağlayarak bütünleşmeli daha sonra kendi koşullarımızı kendimiz yaratarak daha iyiyi oluşturmalıyız". Benim hiçbir zaman kafamın bir köşesinde dahi Türkiye'ye geri gider miyim acaba gibi bir alternatif yaşam projem olmadı. Oysa şimdi görüyorum ki, bir zamanlar çok hararetli bir şekilde vatan millet muhabbeti yaparak dönüşü savunan insanların söylemleri değişmiş, umutları kırılmış. Bense hep gerçekçi oldum. O yüzden de vatanımla, yaşamayı hedeflediğim yerle özdeşleştim ve yaşantımı ona göre şekillendirdim. Bu yüzden de hayal kırıklıkları yaşamadım. İnandığım şekilde yaşıyorum. Türkiye'ye her yıl gidiyorsunuz, çocuklar orada nasıl davranıyorlar, çevreleri nasıl, anavatanda yaşadığınız için insanların size yaklaşımları nasıl? Yazları Türkiye'ye gitmekten hoşlanıyorlar. Arkadaşları var. Türkçede konuşabildikleri için iyi anlaşıyorlar. İlk gittiğimiz zamanlarda her ikisi de sadece Adığece biliyorlardı bu nedenle beraber oynadıkları diğer çocukları da Adığece konuşturmaya başlamışlardı. Daha sonraki gidişlerimizde ise bizimkiler Türkçeyi öğrendiler ve şimdi her iki dili de kullanıyorlar. Özellikle büyüklerle Adığece konuşuyorlar. Aslında bu örnekte görüldüğü gibi çevresel faktörler nedeniyle anadilimiz öteleniyor. Diasporada dilimizin yok olmaması için acilen çözümler bulunmalı. Bence anavatanla ilişkilerin artması, daha çok kişinin gelmesi, kalması, burada yaşam kurmayı hedeflemesi aslında en iyi çözüm. Milletimiz için bence en ideal çözüm bu olacaktır. Biz gittikçe İstanbul ve Maraş'ta kalıyoruz. Özellikle yaşlılar heku haberleri almak, onun muhabbetini yapmak istiyorlar. Sülalelerini soranlar, sosyal yaşam konusunda bilgi almak isteyenler ve daha pek çok konuda soru soranlar oluyor. Aksana diasporada insanların sana yaklaşımları nasıl, senin izlenimlerini paylaşır mısın?p> Ben 15 yıldır hemen her yıl Türkiye'ye gidip geliyorum. Her gittiğimde de iki ay kalıyorum. Benim şansımdan mı bilemiyorum ama orada girmiş olduğum çevreden çok memnunum. Herkes çok iyi.  Anavatanla ilgili her şeyi öğrenmek istiyorlar. Gençlerin yaşantılarını, khabzeleri, genel olarak toplumun yaşam biçimini, yiyecekleri ve bunlar gibi daha pek çok şeyi merak ediyorlar, bu konularda sorular soruyorlar. Gelemedikleri için üzgün olduklarını ifade ediyorlar. Tamer hedeflerinden söz eder misin?p> Hepimiz çocukların topluma faydalı birer insan olmalarını isteriz, dileriz. Biz de bunun için uğraşıyoruz. Bundan daha somut ve daha büyük bir hedefim yok. Kimseye muhtaç olmadan, kendi toplumu için iyi şeyler yapabilecek, donanımlı, erdemli birer birey olarak yetişmelerini istiyoruz. Onlara iyi bir gelecek hazırlamak en önemli hedefimiz. NART DERGİSİ 84. SAYI+''+nan+''+Gupse Altınışık

Çerkesçede Etnik Adlar

Etnik adlara (etnonimlere) ilgi duyanlar için Kafkas halkları eşsiz bir örnek. Türkiye'de ve Sovyetler döneminde üretilen politik adlandırmaları, anlam kaymalarını bir yana bıraksak bile bu halklara dışarıdan verilen adlar, kendilerine ve birbirlerine verdikleri adlar ve bir de her birinin kendi içindeki alt grupların adları bir araya getirilirse kalın bir kitap ortaya çıkar. Gerçi böyle çalışmalar var. Bu yazıda bu geniş alanın küçük bir bölümünü, Çerkeslerin diğer halklara, etnik gruplara verdiği adları konu alalım.   En başta, etnik bir adın tarihte ve bugün farklı anlamları olabileceğini, bu adların bir kısmının bugün artık kullanılmadığını, bazılarının da bölgesel olduğunu belirtmek gerek. Çerkesçede aynı adın sıklıkla hem halkı hem de yaşadığı ülkeyi belirtmesi yaygın bir özellik (Mısır  Mısır ve Mısırlı, Şam  Suriye ve Suriyeli, Turk  Türkiye ve Türk, İncılız  İngiltere ve İngiliz, Kurcı  Gürcistan ve Gürcü). Abaze adı bugün Türkiye'de tüm Abazaları (AbhazAbazin) kapsasa da, geçmişte farklı olduğuna dair belirtiler var. Çerkeslerle Abhazların (Apsuvaların) birlikte yaşadığı bölgelerde (Sakarya, Düzce, Eskişehir, Bilecik, Bursaİnegöl) daha çok yaşlıların bildiği Azığa, Abhazları (Apsuvaları) Abazinlerden (Aşuvalardan) ayıran bir addır. İngiliz gezginlerin ve bazı Rus araştırmacıların kitaplarında da rastlanır bu ada. Buna dayanarak geçmiş yüzyıllarda Çerkeslerin Abazeyi sadece kuzeydeki Abazalar (Abazinler) için kullandığı, Abhazları ise Azığa olarak adlandırdığı düşünülebilir. Kuzeyli Abazalar içinde de Aşuva/Tapanta/Altıkesek olarak bilinen grubu Kabardeyler ve Besleneyler Bashağ olarak adlandırır.  Meseleyi karmaşıklaştıran başka bilgiler de var. 19. yüzyılda yazan Lyulye'ye göre, iç bölgelerdeki Çerkesler (Çemguylar, Hatukaylar, Kabardeyler vd.) asıl Abazalardan başka, Karadeniz sahilinde yaşayan Abzeh, Şapsığ ve Natuhayları da Abazeçil (Abadzejıle) ('Abaza ahalisi') diye adlandırıyormuş. Sadece dağlık bölgedeki Ubıhlara Ubıh, sahildekilere ise Abadze diyorlarmış. Volkovada, belki Lyulye'ye dayanarak Çerkeslerin geçmişte Abadze (Abzeh, Şapsığ, Natuhay vd.) ve Adığe (Çemguy, Hatukay vd.) olarak ikiye ayrıldığını ileri sürüyor. Bütün bunlar geçmişte Abaza adının bugünkünden farklı bir kullanımı olduğunu düşündürüyor, Abhaz milliyetçilerinin ise kıyı boyu Adığelerinin aslında Abaza kökenli oldukları tezine hevesle sarılmalarına vesile oluyor. Bulğar adının Bulgaristan ahalisi ve tarihte Kafkasya'yı iki kez ziyaret eden Bulgarlar dışında bir anlamı daha var. 20. yüzyıl başında Basarabya'dan gelip KabardeyBalkar ve Kuzey Osetya'ya yerleşen, Türkçe konuşan Ortodoks Gagavuzlar çevre köylerin (Nijni Kurp vd.) Çerkes ahalisi tarafından Bulğar olarak adlandırılıyor; Kafkasya genelinde ise Tukan olarak biliniyorlar. Ermenilerin Çerkeslerdeki adı Yermelı. Literatürde Çerkesohay olarak bilinen Çerkesleşmiş Ermenilerin ayrı bir adı yok; yaşadıkları Armavir şehrinin adı ise Yermelhabl. Yahudilere verilen Jurt adı Kafkasya'da ortak gibi. Artık kullanılmayan Rum, Nogma'ya göre eskiden Romalıların ve İtalyanların adıymış. Çerkeslerin daha yakından tanışık oldukları Yunanlıların iki eski adı var: Ellig/Allig/Allicve Girge/Circe/Gerg. Unutulan bu adların yerini bugün Grek almış. Çerkesya kıyılarında koloniler kurmuş Cenevizlilerin adı ise Franc/Frang'mış. Türkçede iki ayrı halk, hem Kırım Tatarları hem de Kazan Tatarları için kullanılan Tatar adı Çerkesçede sadece Kırım Tatarlarını işaret ediyor. Tataristan'da yaşayan Tatarların adı ise Kazan. 18. yüzyıl sonundan itibaren İran'da hüküm sürmüş Türkmen asıllı Kaçar hanedanının adı Çerkesçede Kajarolarak 'Fars' karşılığında karşımıza çıkıyor. Kafkasya'da sadece bu anlamı bilinirken Türkiye'de, Uzunyayla bölgesinde ise kajar 'köle' anlamına geliyor. Kafkasya'dan gelen Çerkeslerin, Türkiye'de derneklerin ve yayınların Çerkes halkına hitaben kullandığı 'hemşeri' sözcüğünü duyduklarında gülmesinin bir nedeni var; hemşeriyhalk dilinde 'Acem' (İranlı) demek… Farklı anlamları olan etnonimlerden biri de Kuşha. 'Dağ' ve 'dağlı' anlamlarına gelen bu sözcüğü etnik ad olarakKabardeyler kullanıyor. Büyük Kabardey'de Balkarlar ve Karaçaylar Kuşha iken, Küçük Kabardey (Terek) bölgesinde Osetler Kuşha olarak adlandırılıyor. Gerektiğinde Balkar Kuşha, Karaşey Kuşha, Digor Kuşha diye ayırt ediliyor. Digor Kuşhanın yerini bugünkü dilde Asetin Kuşha almış. Türkiye'de ise Kuşha artıktamamen Osetlerle özdeşleşmiş. Etnik bir ad olmanın ötesinde Kuşha, Kabardeyler içinde birbiriyle akraba olmayan birçok soyun/sülalenin de adı. Yani Çerkeslerin Kuşha olarak adlandırdığı biri etnik olarak Karaçay, Balkar, Oset ya da Kuşha sülalesinden bir Kabardey olabilir. Kabardeylerde iki komşu halkın daha farklı adı var: İnguşlar  Mışhış, Svanlar  Sone. Diğer etnonimler bilinen, küçük ses değişikliğine uğramış isimler: Çeçen - Şeşen, Karaçay -  Karaşey, Gürcü - Kurcı, Nogay -  Neğoy, Rus -  Vurıs.       Kaynaklar " Kokov C.N., "İz adıgskoy (çerkesskoy) onomastiki" (Adığe (Çerkes) Adbilimi), Nalçik, 1983. " Lyulye L., "Çerkesya. 19. Yüzyıl Tarih ve Etnografyası", İstanbul, 2010. " Nogmov Ş.B., "İstoriya adıheyskogo naroda" (Adıhe Halkının Tarihi), Nalçik, 1994.  " VolkovaN.G., "Etnonimı i plemennıye nazvaniya Severnogo Kavkaza" (Kuzey Kafkasya'nın Etnonimleri ve Kabile Adları), Moskova, 1973.   NART DERGİSİ 84. SAYI+''+nan+''+Murat Papşu

Üç Damla Gözyaşı Kadar Hayat Suyu

Hayatı çok merak edip yollara düşen bir çocuk varmış. Sihirli ormanın en bilge ağacını bulup ondan hayatın sırlarını öğrenmek istiyormuş. Dağlar, dereler aşmış, mevsimler mevsimleri kovalamış, ormandaki yolculuğu asırlarca sürmüş. Bu yolculuk esnasında insanlığın tüm serüvenlerini yaşamış tabiatın binbir çeşit rengini görmüş ve karanlığın gölgeleriyle savaşmış. Yaşadığı her macerada bedeninde bir değişiklik oluyormuş. Yolculuğun sonunda bilge ağacı bulmayı başardığında, yaşlı bir adam olmuş. Anlatacak çok şey biriktirmiş. Ölmeden önce gördüklerini duyduklarını diğer insanlara anlatması gerekiyormuş. Yolculuğunun son durağı olan ülkede tıpkı kendisi gibi herşeyi merak eden serüvenlere atılan korkusuz bir kız yaşarmış. Öğrendiği herşeyi taş kömüründen yontarak elde ettiği kalemlerle Akçaağaçların ince kabuklarına yazar, bir gün insanlar okuyup öğrensinler diye sedef sandıklarda saklarmış. Yaşlı adam kıza haber gönderdiğinde sanki bunu uzun zamandır bekliyormuş gibi gözleri ışıldıyan kız, bütün yazı takımlarını bir aygıra yükleyip hemen yola koyulmuş. Uzun yollar ve aylardan sonra ülkenin en uç noktasındaki köyde bulunan bilgenin evine ulaşmış. Dev bir çınar ağacının en büyük dalına yaptığı ağaç evinde oturmakta olan yaşlı adam ona yukarı gelmesini söylemiş. Genç kız ağaç merdivenlerden tırmanarak eve girmiş. ''Demek dünyanın öbür ucunu merak eden serüvenci kız sensin? Uzun zamandır seni arıyordum. Fazla zamanım kalmadı sana anlatacak hikayelerim var.'' Kız ağaç evin bir köşesine oturarak yazı takımlarını çıkarıp heyecanla beklemeye başlamış. Yaşlı bilgenin sunduğu koyu kıvamlı mayalanmış kefiri bir dikişte içip bitirmiş. Gözlerinden bütün sorularına cevap bulmak üzere olmanın sevinci okunuyormuş. ''Daha çocuk yaşta düştüm yollara. Bütün insan ırklarını tanıdım, savaşlara keşiflere tanıklık ettim. Çok yaralar aldım. Dünyada acı çekmemiş haksızlığa uğramamış hiçbir halk göremedim. Gördüğüm her milleti, ülkeyi ve yaşananları, tüm insanlık serüvenlerini senin gibi seçilmiş insanları bularak ayrı ayrı anlattım. Son olarak sana dünyanın en eski insanlarının hikayesini anlatacağım.'' Yaşlı bilge ağır ağır anlatmaya başlamış. ''Tanrı yeri ve göğü yarattıktan sonra bereketli topraklarında en iyi cinsten insanlar yetiştirdi. Bu insanlar dağların eteklerinde nehirlerin kıyılarında yaşarlardı, korkusuz ve çevik yapılıydılar. ''Gözlerinde korku olmayan kahramanlar'' manasına gelen adları vardı. Nart denirdi onlara. Adığelerin atalarıydılar. Nartlar toprak sürer ekin eker, hayvan yetiştirirler, avlanır ve savaşırlardı. Yer, gök, ay, güneş, ağaç, toprak ve demir tanrılarıyla birlikte yaşarlardı. Elbruz dağı gök kubbeyi tutardı. Nehirler çağlar, topraklar bereketlenir, analar topaç gibi oğlanlar doğururlardı. Dünyanın ilk zamanlarıydı. Kuşlar koyun, koyunlar da bizon büyüklüğündeydi. Ejderhalar ve devler dünya üzerinde ateş saçıp cirit atarlardı. Kafkasya'ya 'Altın Ülke' manasında Odış'e diyorlardı. Nart destanlarına göre Tanrıların tanrısı Tha'nın aslında kendisi için ayırdığı bu bereketli toprakları doğru sözlü insanlar oldukları için ve onların arasında beraber yaşamak istediği için Adığelere verdiği anlatılırdı. Nartlar yaşadıkları çağların serüvenlerini nesilden nesile aktarmak için destanlar üretir, müzikli şarkılar, voredler söylerlerdi. Kullandıkları dil doğadaki seslerin yansımalarından oluşurdu. Nehirlerin şırıltıları, rüzgarın uğultusu, yaprağın hışırtısı, kuşun cıvıltısı, yılanın tıslaması, kartalın kanat çırpışı Nartların dillerinde yeniden can bulurdu. Yeryüzünün ilk insanlarından oldukları için destanlar sayesinde zorlu doğa olaylarını, yaşam biçimlerini anlatmanın ve yorumlamanın yollarını bulmuşlardı.  Bilge hayat ağacını aramak için uğradığım Pers topraklarından henüz çıkmıştım ki, Kaf dağının ardında yaşayan kuşların şahı Anka'yı bulmak için yola çıkan kuş sürüleriyle karşılaştım. Dünyanın bütün kuşlarından sadece otuzu bu yolculuğu devam ettiriyordu. SİMURG demek Otuz Kuş demekti! Onlar Kaf dağına ulaştıklarında buz kristallerinden yapılmış dev bir ayna gördüler. Etraflarına bakındılar, büyük bir heyecanla kuşların şahını aradılar. AnkaSimurgPhoenixs veya Zümrüdü Anka diye anılan padişahlarını göremediler. Kuşlar aynada gördüklerinin Simurg olduğunu anlamışlardı. Otuz kuş Anka'nın ta kendisiydi. Ve Nartların ülkesi yolculuklarının son durağıydı. Rehberleri olan Hüdhüd kuşu kendilerine doğru yaptıkları zorlu varoluş yolculuğunun sonunda Anka olarak nasıl yanıp sonra da küllerinden yeniden doğduklarını kanat çırparak gittiği tüm ülkelerde anlattı.  Kafkas ülkesinde dolaşırken gözlerimi kamaştıran bir ışık topuyla karşılaştım. Bana yaklaştıkça insan görüntüsü alan karşımdaki bu genç adamın Sosruko olduğunu nice sonra öğrendim. Demirci Tlepş'in çeliklediği, bilge kadın Setenay'ın annelik yaptığı ateşin oğlu Sosruko bana insanlık için çok şeyler yapmak istediğini anlatırdı. Ateş ilk çağların en önemli buluşuydu. Sosruko Nartlar'ın mallarını yağmalayan tek gözlü Yınıj'ı (dev) öldürerek Nart ateşini halkına nasıl getirdiğini anlattığında, onun insanlık için büyük iş yağtığını söylemiştim. Biz ceviz ağacının altında öyle otururken efsunlu bir müzik sesi ulaştı kulaklarımıza. Ruhu kanatlandıran bir melodiydi bu. Sosruko ''Bizim Aşemez yine yaptı yapacağını, Bjamiy'in (kaval) sesine şimdi de pheç'ıç (şak şak) sesini eklemiş. Bizim gezgin müzisyenimizdir o. Yiğitliğine de diyecek yoktur. En güzel voredlerimizi söyler.'' dedi. Bana destanlar anlattı. Şebatinako'yu Abrıskil'i, Nesren Jake'yi, Peterez ve daha nicelerinin serüvenlerini... Tlepş'in demiri bulup ondan neler yaptığını, hatta onun yaptığı sihirli kılıçla Yınıj'in Ejderhasını nasıl öldürdüğünü anlattı. Şebatınıko türküsünün söyledi bana dinle bak şöyleydi : ''Manda gönünden kırbacını sallıyor, Dolandırıyor boynunda atının,  Tozutuyor, İki burnundan  Fışkıran solukları atının,  Kavuruyor otları,  Delikanlı kavrularaktan,  Oturuyor eğerinde,  Sol omzundan  Güneş doğarken,  Sağ omzundan  Çiğ yağıyor..."    Onu dinlerken ormanda kaç yıl kaldığımı hatırlamıyorum. Thojı, Sosruko'nın atıydı, sadece bir hayvan değildi. Tha'nın hediyesiydi. Bir insan gibi konuşur, kartal gibi de uçardı. Nartlar atlarıyla yek vücut yaşarlardı, atları onların arkadaşı yoldaşı herşeyleriydi. Sosruko bana ''Bu anlattıklarımı herkese anlat, Tha'nın uzak diyarlarındaki tüm devler ve insanlar bizim kahramanlıklarımızı öğrensinler. Voupsov.'' deyip vedalaşarak atı Thojı'ye uçarcasına atladı ve Setenay'ın yanına doğru kanatlanırcasına dört nala gitti. Nartların ülkesinde asırlarca yaşadım. Onların savaşlarına tanık oldum. Salgın hastalıklarla kırıldıklarında, ilaç yapmak için şifalı bitkiler toplayıp Setenay Guaşe'ye yardım ettim. Birbirlerini kırıp geçiren Nart kabilelerinin Thamadeleri'nin meclis toplantılarında bulundum. Misafir olduğum için baş köşelerde ağırlandım. Misafire nereden geldiği, nereye gittiği, nereli olduğu, ne zaman yola çıkacağı gibi konuların sorulması çok büyük ayıp sayılrdı. En güzel Sane'yi (üzüm içkisi) bronz boynuz kadehlerde içtim... Bu güzel ülkede her zaman savaş oluyordu. Yüzyıllarca sürdü savaşlar. Ama en kötüsü Adığelerin topraklarından sürüldüğü Rus savaşlarıydı. Bu yolculuğa çıktığımdan bu yana böylesine bir soykırıma tanık olmamıştım. Ölenler ölüyor, kalanlar soylarını yaşatmak için yeryüzüne dağılıyorlardı. Kahramanca savaşmalarına rağmen yurtlarını terk etmek zorunda bırakıldılar. Yıllarca sürecek olan büyük sürgün başladı. Gökyüzündeki yıldızlar ateş topları gibi kayıp saçıldılar yeryüzüne. Adığeler bilmedikleri, duymadıkları ülkelere doğru yol aldılar. Büyük bir kafileyle birlikte sultanların ülkesine giden gemilere bindirildik. Gemiler gereğinden fazla doluydu. Güneşin çocukları Nartlar karanlığa doğru yelken açmıştı. Fırtınalar, kasırgalar gemiden bir sürü insanı alıp götürüyordu.  Denizler ölen insanlara mezar oluyordu. Nartlar, Tha'nın ve diğer tanrıların onları terk ettiğine inanıyorlardı. Onlar da tanrılarını terkettiler. Yeni hayat yolculuğunda karşılarına çıkanlardan, koruyucu tek bir tanrı olduğunu öğrendiler ve ona yöneldiler. Çağ savaşlar ve yıkımlar çağıydı. Gittikleri her yerde hem o ülke için hem de hayatta kalabilmek için savaşmak zorundaydılar. Adığelerin topraklarına başka insanlar yerleştiler. Geriye kalanlar gidenlerin dönmesini bekledi, gidenler ise birgün anayurtlarına dönmeyi istedi. Ama ne yaparlarsa yapsınlar hiçbir şey eskisi gibi olmadı...'' Kadın anlatmaya ara verip ölüm döşeğindeki adama su içirmeye çalıştı. Suyu içmekte zorlanan ölüm yolcusu zor nefes alarak hırıltıyla konuştu ''hadi devam et, bitir hikayeyi.'' Kadın anlatmaya devam etti... Yaşlı bilge günlerce anlatmış. Adığelerin sürgün hayatlarını, yaşamak için isimlerini tarih sayfalarından sildirmemek için verdikleri savaşları, anayurtlarından gelen haberleri anlatmış bıkmadan usanmadan. Genç kız da günlerce yazmış. Ağaç kabukları bittikçe ormandan yenilerini getirip yazmış. Yaşlı adam yorulmuş ve artık söyleyeceği çok az söz kalmış. ''Yolculuğumun sonuna geldim, şimdi elimi tut ve beni dışarıdaki bilge ağacın yanına götür, vakit tamamdır.'' demiş. Genç kız üzgün ve biraz da korkarak dev ağaca kadar götürmüş onu. Ağacın gövdesindeki kovuk iyice büyümüş. Kızın ellerini tutarak; ''Dünyanın bütün halklarını tanıdım, bütün zamanlarına tanıklık ettim. Her gittiğim ülkede yaşadıklarımı senin gibi genç kızlara anlatıp yazdırdım. Nartların hikayelerini de sana anlattım bundan sonraki nesillere aktarasın diye. Sen bir ANLATICISIN. Sana vereceğim bu iksir Setenay Guaşe'nin uzun hayat iksiridir. Beş yılda bir, bu iksirden üç gözyaşı damlası kadarını içtiğin suya katacaksın. Hayat suyun olacak bu. Yeryüzünde dolaşıp anlatacaksın ta ki mahvolmuş ruhların kelimeleri ölümcül kullandıklarını farkettiğin güne kadar! Sonra sen de susacaksın.'' deyip küçük kristal şişedeki iksiri kızın avuçlarına bırakmış. Son bir güçle dev ağacın kovuğundan içeri girmeyi başarmış. Arşın derinliklerine doğru hızla ilerlerken hayatın sırlarını öğrenmek üzere olduğu için huzurla gözlerini kapamış... Genç kız kovuktan yansıyan ışık süzmelerine bakmış saatlerce. Sonra da ağaç eve giderek yazı takımlarını toplayıp aygırına yüklemiş ve yolculuğuna kaldığı yerden devam etmek üzere yola koyulmuş... Gece siyah örtüsünü pencerelere örtmüştü, şöminedeki ateş sönmek üzereydi. Ölüm yolcusu kadının ellerini tuttu ve son bir güç toplayarak ''Vuopsoğ ANLATICI '' dedi ve gözlerini yavaşca kapadı. Yüzüne acılarının dindiğini belli eden bir huzur ifadesi yayılmıştı.  Kadın bir müddet öylece oturdu, sonra usulca kalkıp sedef sandığının yanına gidip kapağını açtı ardına dek. Kuzeyden esen yel bacadan süzülüp şöminenin ölgün ateşini harlandırdı. Sandığın içindeki Akçaağaç kabuklarına yazılmış yüzlerce hikayenin ışığı birden odayı aydınlattı. Kristal iksir şişesini aldı. Üç gözyaşı damlası kadarını suyuna damlatıp içti. O yeryüzündeki milyonlarca ANLATICI'dan sadece bir tanesiydi. Uzak diyarların yağmurlarıyla yıkanıp, rüzgarlarıyla kurulanır, çöllerin sonsuzluğunda kaybolup bir serapta yeniden doğardı. Onun gibi dolaşıp duran ruhların fısıldadıklarını kelimelerle dans ettirip, insan hikayeleri anlatırdı hepimize aşina..   Dilek Qudey

Konuk

Yolcu derenin kıyısında diz çöktü , ellerini suya daldırdı ve suyu yüzüne çarptı. Gün batmak üzereydi ama su damlaları yüzünde çabucak buharlaştı. Sıcaktan  yoğunlaşmış buhar yanaklarını nemlendirir gibiydi. Suyun yüzeyi duruldu. Yolcu sudaki yansımasına baktı. Yüzü zayıflamış,  şehir hayatına özgü o yumuşak, bakımlı izler silinmişti. Dağlarda ve uzun yollarda kurumuş yanmış yüzünü inceledi. Yüz hatları sert, düşünceli ve kararlıydı.  Burada Bjeduğ ülkesinin stepleri başlıyor, dağ yamaçlarından kopup gelen rüzgar özgürce dolaşıyor, ovaların geniş ve hür nefesiyle birleşiyor, insan kendini farklı hissediyor; gerginlik her an tetikte olan vücudu ve gözleri terk ediyor, yerini beklenmedik bir şekilde elde edilen özgürlük hissine bırakan yalnızlık duygusu alıyordu. Herkes ve herşey seni görebiliyor ama bu rahatsız etmiyor çünkü sen de artık herşeyi görebilme yeteneğine sahiptin. Şarkı yalnızlığa verilen bir cevaptır. Şarkı söyleyen de bir cevap bekler. Kim yalnız değildir ki?  Sadece şarkılar yalnızlık anlarında etrafında olup biteni anlamana yardımcı olabilir. O, seni çevreleyen her şeye kendine özgü bir şekilde ulaşır; taşa ayrı ağaca ayrı insana ayrı. Şarkı senden uçar gider ve kimbilir ne zaman ve ne şekilde geri döneceğini: belki otların hışırtısı belki yağmurun gürültüsü olarak… Damla yolcunun çenesinden suyun sakin yüzeyine düştü, dağıldı, bölünerek ve çoğalarak kaynağı çevreleyen yüksek otların gölgesinde kayboldu. "Bizler suyun hafızasında yer ediyoruz. Acaba insan hafızası insanla birlikte ölür mü?", diye düşündü yolcu. Ellerini ıslatıp, traşlı başında gezdirdi. Güneş ufukta kaybolmaya yüz tutmuş, köye çok az bir yol kalmıştı. Yolcu, yanında sakince duran atına bindi, ona su içirdi ve yolunun üzerindeki son nehir olan Psekups'u geçti. Atı karşı kıyıda taze ve lezzetli otların arasında otlarken iki saat kadar söğütlerin gölgesinde dinlendi.  At köyün yakınlarda olduğunu hissediyor ancak sahibine sadakatini koruyarak sadece arada sırada kulaklarını dikleştirip homurdanarak sesleri ve kokuları algılamaya calışıyor, sakince yoluna devam ediyordu. İşte ormanda kesim için ayrılan ağaçlık bölgeler ve saman yığınlarına rastlamaya başlamıştı. Ormanın ardındansa işlenmiş tarlalar uzayıp gidiyordu.  Yolcu, kendini Allah'ın hizmetine adamış seksen yaşlarındaki İmam Alec'in evinde konakladı. İmam, tanrının varlığından asla şüphe duymaz, böyle bir sorunun yöneltilmesinden bile rahatsız olurdu. "Yaşıyor muyum?, işte sorulması gereken soru bu. Eğer Allah'ın varlığına inanıyorsam o zaman yaşıyorum demektir, işte tek inanç budur." diye düşünürdü. Kendisini anlayan bir sohbet arkadaşı bulduğu içinde memnundu.   İnançları olmayan kişi bu dünyada mevcut sayılmaz, diye sakince söze başladı konuk.  Çok az insan doğru inançlara sahip. Aksi taktirde Allah'a olan inancın gerekliliği kalmazdı.  Peki din bir inanç mıdır?  Dikkatlice sordu  konuk. İhtiyarın sıradışı kişiliğini farketmişti, kendine sakladığı fikirlerini sezdiğini anlayarak devam etti:   Tanrı'nın varlığına inanmak ve dine hizmet etmek eşdeğer midir? Tanrı'nın varlığına inanan ve emirlerini yerine getiren birçok kişi var ama bu insanların etraflarındaki diğer insanlara hiçbir faydası yok.    Din gerçektir. İnançlar ise değiştirilebilir. Anne çocuğunu terk ediyor, oğul baba katili oluyor, arkadaş arkadaşa ihanet ediyor. Adına dualar edilen krallar, kanunları kendileri koydukları halde kullarını idam ettiriyor. Din tek gerçektir.  O zaman ne kadar din varsa o kadar gerçek var demektir.  Birçok kişinin böyle düşündüğünü biliyorum. Belli ki sen de yanılanlardan birisin. Dinin özü birdir, gerçek tektir ama Tanrılar farklıdır. Dinler farklı ama Tanrı tektir diyenlerin karşısındayım ben. Farklı halkların farklı Tanrıları olabilir, ama işin özü değişmez, o da Tanrı'nın varlığı tartışılmazdır. Diğer herşey insanlar tarafından uydurulmuştur, cahil ve hayatın zorlu yolarında yolunu kaybetmiş insanlar tarafından. Tanrı insanlara, onların kendisini anlayabileceği şekilde görünür, bu yüzden insanlar O'nu farklı şekillerde görürler.  "İlginç bir ihtiyar. Böyle bir Adığe imama rastlamak çok zor." diye düşündü konuk, belki kendisi de düşüncelerinin kendisine anlatılan İslam öğretileriyle uyuşmadığının farkında değildi. Eğer tanrılar farklıysa içlerinden birisi daha gerçekçi olmalı ama imam tüm Tanrıların Tanrı inancı demek olduğunu iddia ediyor.  İmam Efendi, hayat devam ediyor, halklar dinlerini değistiriyor.  Hayır, halklar dine olan bakış açılarını değiştiriyorlar, dinin varlığını inkar etmiyorlar. İnsan sadece Tanrı'ya daha yakın olabileceği şekli arıyor.   Peki inanç insanla birlikte doğmamış mıdır? Konuk, dini insanların icat ettiğini söylemek istemişti ama kendini tuttu. Ancak imam misafirinin düşüncelerini okudu ve itiraz etti:  Hayır. İnsan bebek olarak dünyaya gelir, din nasıl bir bebekte vuku bulabilir? Tanrı gerçekliği her zaman vardı. İnsan büyüdükçe akıllandıkça onu algılamaya başladı ama bu herkese nasip olan bir özellik değildir.  Peki bu gerçeği fark edemeyenler? Gerçek herkese açık ve herkes tarafından anlaşılır olmamalı mı?  Gerçek kadar insandan gizlenen başka birşey yoktur. O tıpkı bir tohum gibidir. İnsan onun sadece toprağın üzerinde kalan kısmını görür. Tohumdan fışkıran filizin kime nasip olacağı ise belli olmaz. İnsana mı bir hayvana mı yoksa başıboş gezen rüzgara mı? Tohum toprağın üzerine çıkamayabilir bile ama ona filizlenme yetisini veren güç inkar edilemez. Biliyorum ki sen eğitimli bir kişisin.  Kitaplarda birçok hikmetli fikre rastlamak  mümkündür. Bu farklı fikirleri birleştirense tek bir noktadır. Tüm kitaplar hakikati kendi kabul ettikleri şekilde ifade ederler. Bu her zaman böyleydi şimdi de böyle.  "Kendi kendine eğitilmiş aklı aksine inandırmak çok zor" diye düşündu konuk. Din ile ilgili modern bakış açılarını iyi biliyordu ama bu ihtiyar tartışmak istemezdi. Aslında kendisi de tartışmaya pek eğilimli değildi sadece karşısındakinin fikirlerini  anlamaya calışıyordu.  İmam, savunduğu şeylerin "gerçek" değil kendi fikirleri olduğunun farkında değildi. Oysa ki insanın düşünceleri gerçekten çok uzak olabilir veya en iyi ihtimalle onun sadece çok küçük bir parçası olabilir. Heralde bu tür konular hakkında konuşmayı seviyor ama çoğu zaman içten değil alışkanlık ve görevi gereği konuşuyordu.  Konuk, ev sahibinin Bjedug ülkesinde cok tanınmış bir imamı olduğunu ve herkesin onu saydığını biliyordu. Gelecekle ilgili planlarında kendisi için bir yoldaş olamayacağının farkındaysa da en azından popülaritesinin sebeplerini anlamaya gayret ediyordu.  İnsan herzaman gerçeğe karşı savaşmıştır…  İnsan herzaman gerçeği arar ve onu kendine göre işler. Konuk imamın sözünü kestiğine pişman olduysa da karşısındakinin yüzünden kendisini anladığını ve affettiğini okumuştu.  Bu konulardan bahsettik zaten. İnsan gerçeği değiştirmeye çalışmaz, sadece onu tanımadan ona karşı savaşır. İşte bu yüzden tanrılar farklıdır, O'na farklı isimler verilmiştir. İnsanlar tanrıyı çoklaştırırlarsa onunla daha iyi mücadele edebileceklerini sanmışlardır.   Alec Efendi eğer gerçeğe sahip değilsek bizleri ne birleştirebilir ki? Peki o zaman neden uğraşıyoruz hayatın çocuklarımızda devam etmesi için? Demek ki bizler hayat yolunda körü körüne ilerleyen yolcularız. Bize konuşma yeteneği veren karakter ve dış görünüşlerimizi belirleyen ne yaptığını biliyordu. Bize verilen bu özelliklerle yaşıyoruz, dünyayı algılıyoruz, dağlarda yaşamayı öğreniyoruz, toprağı suyu işliyoruz, gökyüzünü tanımaya çalışıyoruz. Yaratıcı bize dünya üzerinde yaşayan başka halklar olduğunu anlama imkanı da verdi.   Farklı halklar, farklı hayatlar birbirine uzanır, birbirlerinin kuvvetli ve zayıf yönlerini anlamaya çalışır. Tanrı insanları farklı yaratmıştır. Her halk O'nu arasın ister kendisini bulanı diğerlerinden üstün tutar diğerlerine karşı iktidar verir ona. Hayat masal veya şarkı değildir... Duydum ki masal ve hikayeler kaleme alıyormuşsun. İmam'ın sesi sert çıkıyordu.  Şarkı iyi bir ruh hali veya arkadaş için söylenir peki ya sen, sen kim için söylüyorsun şarkılarını?  Ben şarkıcı değilim, şarkıları zaman onları alıp götürmesin diye kaydediyorum.   Peki bu senin elinde mi? Bir şarkı unutulur diğeri söylenir. Şarkı söylenmesse ölür gider. Sen şarkılar için mezarlık mı kuruyorsun yoksa şarkılar yoluyla kalbimizi düşmana mı açıyorsun?  Şarkı elçi olabilir.  Peki kimi getirecek şarkı evimize? Dostu mu, düşmanı mı?  Yalnız kişi şarkı söylemek zorundadır. Konuk bu sözleri içinden söylemek istemişti ama onlar dudaklarından dökülüvermişti.  Yalnız kişi mi? Eğer kişi yalnız ise bu Allah'ın isteğidir. İmam bacaklarının arasında tuttuğu sopayı yere vurdu.   Bir tek O bilir neyin ve kimin ne olacağını. Konuk, imamın nereye ulaşmaya çalıştığını anlamıştı. O da insanların Tanrılara ihanet ettiğinin farkındaydı çünkü hayat değişiyor ve insanlar da değişiyordu ama imam insanlar için birşeylerin yasak olarak kalmasını istiyordu. İnsanların hiçbir zaman gerçekleri sonuna kadar anlamamasını, bunun onların elinde olmamasını istiyordu. Herşeye muktedir olan Allah ama imam O'nun adına insanlarla konuşuyor diye düşündü konuk. Oysa ki Allah, insanlar emirlerine sadık olduğu sürece onları hiçbir konuda kısıtlamıyor.  Adığeler özel bir halktır ve Adığe gibi yaşamalıdırlar. Yabancı olan hiçbirsey onlara dokunmamalı.  İmam biraz sakinleşmiş bir şekilde devam etti:  Adığeler çok uzun zamandır, dünyada sanki onlardan başka kimse yokmuş gibi yaşıyorlar. Peki ne elde ettiler? Sahip olmadıkları şeylerin bolluğu içinde sandılar kendilerini. Bizim dostumuz olamaz. Çok saf ve sayıca çok azız. Tek ihtiyacımız olan merhamet. Peki kim merhamet gösterir bize? Bu şarkıları derlediğin kişiler onları dinlemeyecek, öğrenecekler ama söylemeyecekler. Şarkılar yoluyla sesinin gücünü ölçecekler, zayıf yönlerini anlamaya çalışacaklar sonra da bu izlerden yola çıkarak seni avlamaya kalkacaklar. Bizim yolumuz kimseyle bir değil bizim yolumuz kendimize ait. Konuk, ev sahibinin kendine güvenen öğretici konuşmasını dinlerken düşündü "Rus Çarı beni Çerkes Karamzin olarak adlandırıyor. Çar'ın desteği çok önemli. Bu desteği hak etmek için ona bazı hizmetlerde bulunmak gerek. Halkım için ne yapmalıyım?  Milyonlarca nüfusu olan halklar bile yok oluyor. Adıgey'i baştan sona gezdim, halkımın her haline tanık oldum, her seferinde kalbinin temizliğine, ince ve insani geleneklerine hayran kaldım. Şarkıları uzun ömürlü, yüzlerce yıl daha yaşayacaklardır. Onlar halkın kalbinin sesi. Peki ya akıl…Şarkılar kalbi sakinleştirir ve umut etmeyi ögretirler; ama günümüz şartlarında yaşamayı öğretemezler. Kötülük çoğu zaman hayatımızı yönetir ama insanlar bunu fark edemez. Zaman içinde insanlar suçlu ve suçsuzu ayırt edebilecekler ama bunun kime ne faydası olacak? Geçmiş insalara herzaman doğru yolu gösterebilir mi? Ben Ruslara Adığelerin gerçek yüzünü göstermek istiyorum. Bu görevi tek başıma yerine getiremem ama ilk adımı atabilirim. İmamın haklı olduğu konular olabilir. Belki de her halk geçti bu yoldan, uzun yıllar boyunca yüreğini ve ruhunu anlatarak böylece tabiatta ve yaşamda bir şeyleri telafi ederek. Geleceğin sarsıntıları ve afetleri bu şekilde sezildi ama onlardan sıyrılmak mümkün olmadı yine de. Bazen kimi ipuçları verilse de insana, o bunların bilincine varamaz ve kimse ve hiçbir şey büyük felaketlerden koruyamaz insanları. Şarkı ve söylencelerse tıpkı tohumun filizlenmeden, güneşin doğmadan duramayacağı gibi insanların da şarkı söylemeden duramayacağını fısıldarlar.Birçok halk bu dönemlerden geçmiş sadece kalpleriyle değil akıllarıyla da dünyayı kavramış ne kadar büyük olduğunu, tek bir halkın bakışına ve zihnine sığamayacağını anlamıştır. Dünya devasadır farklı renklerden ve halklardan oluşur. Akıl başa geçmiş kalbin açtığı patikalarda yol almış kendi halkını ve diğer halkları tanımak için emek harcamış ve onların birbirlerinin deneyiminden faydalanmalarını sağlayarak kendinin ve insanoğlunun ömrünü uzatmıştır bu topraklar üzerinde…  Adığeler diğer halklar için ne yapmıştır? Bizim tarihimiz karanlık, bugünümüz kederli, yarınımız tam bir yokoluştan ibarettir.  Duygular ile yaşamak mümkün müdür günümüzde? Halkımızın kurtuluşu için kalbimizi diğer halklar, onlardan birşeyler öğrensinler diye Adığe'nin o muhteşem kalbini diğer halklara açmamız gerek. Başka ne verebiliriz ki onlara? Şarkılar yoluyla ulaşmalıyız insanlara. Onlardansa kendi kendimize öğrenemediklerimizi öğrenmeliyiz. Ruslar çok nüfuslu büyük bir halk. Eğer Çar bizi anlarsa onların şarkıları bize de yeter." Kendisi, Çar'ın politikalarını iyi bilen, iyi bir eğitime sahip orduda eski bir albaydı. Bilgilerini her geçen gün katlamaya çalışırdı. Çar'ın ve bakanlarının binlerce insanın ve halkların kaderiyle nasıl oynadığını iyi bilirdi. ''Bizi anlayacaklarını umut ediyorum, peki biz onları anlamayı başarabilecek miyiz? Biz barışçıl bir halkız, bazen tutkulu olsak da çakmaktaşından sıçrayan ateş gibiyiz, hızla vursan bile kolay kolay alev almayız. Ateşli olmamız kahramanlığımızın bir göstergesi, büyük bir adım atarken bize güç veren enerjidir. Yalnız kişi şarkı söylemelidir! Ne ile çıkacağız diğer halkların önüne, elimizdeki tek şey temiz kalplerimiz değil mi? " İmam devam etti:  Başlangıcı olanın elbet sonuda gelir. Hepimiz birgün bu dünyayı terk edeceğiz; bu yüzden Allah'ın emirlerine göre yaşamalıyız. Sen gözü açılmamış tayı kurt sürüsüne emanet etmek istiyorsun. Eğer biri seni yerinden etmek için itiyor ve sen buna karşı koyma gücüne sahip değilsen o zaman hiç değilse kenara çekil yoksa hem yerinden olursun hem canından. Kendi toprağın altındır ama canın ve Allah'a olan inancın her şeyden üstün gelir. Allah inancı içindeyse  gurbette bile olsan diğer dünyada mutlaka cennete kavuşursun.   Evet, dünya çok büyük ama bu koca dünyada kendimize bir yer bulamayabiliriz, diye itiraz etti konuk. Toprağını terk ederken köklerini yanına alamazsın, rüzgar nereye sürüklerse oraya savrulmak zorunda kalırsın.   İçinde Allah sevgisi olan temiz kan ve akıl taşıyan her halk her yere taze kökler salabilir. Aksi gerçekleşirse şayet Allah'ın isteği bu yönde değil demektir.   Şarkılar ve söylenceler, hayatta kutsal olan değerlerin sadece kendi öz topraklarında kök salıp ayakta kalabileceğini söylerler.   Zamanla eskimeyen hiçbir söylence yoktur. İnsan çığlık atarak doğar, acılar içinde ölür. Ölen insandan geriye sadece acılar kalır. Şarkı akıl değildir; şarkı, akılsız kalbin cevapsız çığlığıdır. İmam, vücudunda bir yorgunluk belirtisi olmamasına rağmen bitkin bir ses tonuyla konuşmaya başlamıştı. Belki o da bir çıkış yolu olmadığını seziyor ama düşüncelerine düşman gördüğü misafirinin önünde bunu itiraf etmekten çekiniyordu. Karşısındakinin kendisiyle aynı fikirleri paylaşmaması aslında kendi içinde bile barışık olmaması imamı sinirlendiriyor, gerçeğin buralarda bir yerlerde ama ulaşılmaz olduğu hissini veriyordu. Misafir bugün buradaydı yarın değil ama onu rahatsız eden fikirleri kalıcıydı. Adığeler ve Rusların yolları bir değil ama başka bir yol da yoktu. Başka yollar büyük suların ardında… İnançlar aynı ama hayatlar farklıydı. Gavurların, inançsızların yanında işimiz neydi? Konuksa başka şeyler düşünüyordu. "İmam aptal değil kendisi de bunun farkında. Akıllı olmaya çalışıyor, içine bir ışık doğsa bile (nasıl da yanılmışım!) bunu itiraf etmeyecek ve bütün gücüyle fikirlerini başkalarına empoze etmeye devam edecek. Kendini insana özgü gündelik sorunların üzerinde tutan herşeyi anladığını idda edip insanların arasına nifak tohumları eken kötülüğünü "büyük meşguliyetlerin" arkasına gizleyen zararlı akıllar vardır. İmam onlara benzemiyor. Onlarla tek ortak yanı ise zararlı bir akla sahip olması. Kendini bile düşünmekten aciz, inançları olmayan, çözüm bulamadığı için elindeki beyaz bastona kör gözle güvenmeye çalışan birisi imam". Konuk kendisini yalnız hisetti. Gece çok karanlık, camlar ışık geçirmezdi. Dağlarda yalnız geçirdiği geceler geldi aklına. Gökyüzünde tek bir yıldızın bile olmadığı karanlık geceler. Hiç birşeyin görünmediği yerde sanki insan kendisi de görünmez oluyor, korku beliriyor. Bu şekilde insan bir ay yaşasa ya vahşi bir hayvana dönüşür ya da tamamen aklını kaybederdi.   Değerli misafir, yatağın hazır. Yarın yola çıkacağını söyledin, eğer görüşemezsek affet ben de yarın Temirgoy'a gideceğim. Gün ışımadan yola çıkmış olurum. Konuk ev sahibinin arkasından baktı. Misafirhanede hüküm süren karanlık da sanki adamın arkasından boğuk bir sesle süzülüp gitmişti. Ölümünün ardından bu dünyada ne bırakacağını umuyordu? Kendisi de kendine bu tür sorular soruyor olmalıydı. Konuk bir Şapsığ ihtiyarla arasında geçen konusmayı anımsadı. Zihin ölümle savaşmamalıydı, ölüm insan hayatının değil dünyanın bir parçası olarak algılanmalıydı. İşte o zaman her şeyin seninle başladığı ve senin ölümünle sonlanacağı fikrinden kurtulursun. Sen gürültülü denizin bir dalgası, parçası, damlacığısın; bir dalganın bittiği yerde bir diğeri başlar. Deniz sayısız damlacıklardan oluşur, onlar her biri kendine özgü kanunlara göre değil tüm damlacıkları birleştiren denizin kurallarına göre varlıklarını sürdürürler. Eğer bir parmağımız acırsa bu acıyı bütün vücudumuz hisseder. Ancak parmağı keserlerse vücudun kalanı yine de yaşamaya devam eder.  Şarkı ve masal kahramanları korkusuzca ölüme karşı gelirler, kendilerini halkları için feda ederler. Bu kahramanlık anlarında ne düşünürler, onları harekete geçiren duygu nedir? Sanırım bu anlarda halkla bütünleşmişlik duygusu en üst seviyedir. Ölüm ancak herkese geldiğinde gerçek ölümdür yani felaket bütün bir halkın başına gelir ve sen ona yardım etmek için herşeyi göze alırsın. Konuk ayağa kalktı, imamın oturduğu yerde bir parça karanlık kalmış gibi hissetti. Yan odaya geçti, orada kendisi için hazırlanan yatağın yanına bir tabure çekti ve çantasından kağıtlarını çıkarttı. Biraz çalısmaya karar vermişti. Rus Çarı ikinci kitabını basmasına izin vermemiş kitabın içinde onlarca yıldır savaştıkları halka karşı fazlaca sevgi olduğunu öne sürmüştü. Boşuna Çar'ın iyi niyetine güvenmişti. "Çok az insan arzularıma değer veriyor, ama ben artık buna alıştım''diye düşündü konuk. "Birçok Rus, özellikle de Rus yazarlar makalelerimi okudu ve onlarla ilgilendi. Eğer bu insanlar bizim tarafımızda olsalardı ve seslerini bizden yana yükseltselerdi bize çok yardımları dokunabilirdi. Ne ilginçtir ki içlerinden hiçbiri Çar'ın Adığe halkının varlığını tehdit eden Kafkasya'da ki yayılmacı politikalarını toplumsal bir problem olarak görmüyor." Konuk kağıtlarını karıştırdı, notlarını kontrol etti, bunlardan iki kitap daha çıkardı. Kapı sessizce açıldı, içeri yaşını tahmin etmesi zor zayıf bir erkek girdi. Üzerinde soluk gri renkte bir çerkeska vardı. Kulpsuz tahta bardağı ve içinde birkaç şelame olan tabağı konuğa uzattı.  İmam efendi "Konuğumuza ayran ve şelame götür, kendisi biraz daha oturacak" dedi diye ekledi.  Adam konuğun gözlerinin içine bakıyordu. Yüzünde hiçbir ifade yoktu ve yanlış anlaşılacağından çekinmiyordu.  Teşekkür ederim,  dedi konuk. Evet, bir süre daha çalışmayı düşünüyorum. Adam ayakta durmaya devam ediyordu, konuk oturması için yer gösterdi. Oturduğu yerden gözlerini kırpmadan konuğa bakmaya devam etti.  Ayran lezzetli mi? diye sordu konuk bardağı eline alırken.  Adam hemen cevap vermedi. Bakışlarına bir merak, bir canlılık gelmişti.  Kararlı bir şekilde konuştu:  Efendimizin sevdiği gibi. Konuk ayranın yarısını içti.  Lezzetliymiş.  İç yine getiririm, hizmetkarın yüzünden bir parıltı geçti.  Konuk tüm bardağı kafasına dikti ki adam başında beklemesin.   Sağol, yeterli.  Daha sonra getiririm o zaman. Adam dışarı çıktı. Konuk yeniden kağıtlarına daldı. Yarım saat geçmesine rağmen bir türlü konsantre olamıyordu. Yorulduğunu düşündü, son yolculuğu oldukça ağır geçmişti. Açık havaya çıkmak istedi, başı döner gibi olunca yeniden oturdu. Son yıllarda çabuk yorulur olmuştu. Ama bu kadar ani bir bitkinlik hiç hissetmemişti. Vücudu uyuşur gibi olmuş, nefesi ağırlaşmıştı. Yatağa uzandı. Kapısı yeniden aralandı, adam geri dönmüştü. Oturmaya çalıştı. Adam yeni bir şey görmek istercesine konuğu süzdü. Elinde  bir bardak tutuyordu.   Ben Alec Efendi'nin adamıyım, dedi. Sanki bir soruya cevap verir gibiydi. Beni Türkiye'den getirdi, orada zengin bir Türk’ün eşleriyle ilgileniyordum. Çok zor zamanlardı. Allah'tan korkmasam kendimi öldürürdüm. İmam beni kurtardı… Sen İmam'ın hoşuna gitmedin, bu çok kötü. Senin için kötü. Sen uyumadan imam uykuya dalamayacak. Konuk giderek nefes almakta zorlandığını hissediyordu.  İmam'ın hoşuna gitmeyen ne?  Bilmiyorum, ama seni sevmedi.  Biz sadece sohbet ettik, biraz tartıştık o kadar ne var bunda?  İmam her zaman haklıdır, onunla tartışmak neden?  İnsan her zaman haklı olamaz.  Olabilir. Efendimin söylediği her şey doğrudur.  Konuk kuvvetli bir baş dönmesi hissetti ve konuşmasına ara verdi.  Biraz rahatsızlandım, bağışla.  Belki de ayran dokunmuştur.  Hayır  Sen şehir insanısın, Rus yiyeceklerine alışkınsın. Dediklerine göre oralarda büyük bir adamımışsın.   Bunu kim dedi?  İmam efendi.  Bir görevim yok, istifa ettim. Adam bir an düşündü.  Konuk biran bilincinin yeniden netleştiğini hissetti. Halsizlik ve baş dönmesi azalmış, içinde hizmetkarla konuşma isteği belirmişti.   Adını bilmiyorum… diye başladı (adam cevap vermedi). Şehirde önemli bir görevim vardı, Ruslar tarafından bir Adığe'nin böyle bir göreve getirilmesi per sık rastlanan bir durum değil. Rus Çarını da tanırım. Ruslar benim için büyük iyilikler yaptılar.   Ruslar iyi şeyler de yapabilir mi?  Dur…Onlar bize yardım edebilirler.  Konuk ateşinin yükseldigini hissediyor, bir şeylerden korkar gibi aceleyle konuşuyordu.   Dinle, beni kardeşin say…  Ne? adam anlamamıştı.  Beni kardeşin say…  Hayır! diye cevap verdi zayıf adam.  Benim kardeşim yok, tamamen yalnızım… Hayır, ölümden korkmuyorum. Zaten bütün Adığeler yalnızdır. Böyle olmamalı! Yalnız kişi şarkı söylemelidir kardeş! konuğun güzel yuvarlak yüzü solmuş, terle kaplanmıştı. Yalnızlar karanlık ormanda şarkı söylemelidir.  Şarkı söylersen aç kurtlar üstüne saldırır!  İnsanlar kurt  değildir kardeş…  Ben senin kardeşin değilim, bana böyle seslenme!  Kardeş…hiç şarkı söyleyene saldırılır mı? Kötüyüm… çok kötü, bağışla. Açık havaya çıkmalı ve şarkı söylemeliyim…bekle…henüz işlerim bitmedi. Sana güveniyorum.  Hayır, bana güvenme!  Sana güveniyorum kardeşim. Kağıtlarımı sakla, onları efendine verme, okuryazar birine ver. Çantamda para var, çok para var, onları sana veriyorum. Görüyorum ki mutluluk ne bilmemişsin. Mutlu ol, kamamı da al, çok değerlidir  aceleyle kamasını çıkartmaya başladı. Al, lütfen al!  Ben kama taşımam.  Hatıra olarak sakla o zaman.  Onu almaya layık değilim ben. Sanırım sana zarar verdim.  Hayır! Sen benim kardeşimsin, Adığe kardeşim, Adığe Adığe'ye kötülük yapmaz. Konuk sık ve ağır nefes alıyordu. Hizmetçi ilk defa konuğa acıma duygusuyla baktı ve ona doğru bir adım attı.  Paraları al ve imamdan kaç. Yeni bir hayata başlamana yetecek kadar para var çantamda.   Evlenmem mümkün değil ama dört çocuklu dul bir kız kardeşim var. ..  Parayla ne istersen yap!  Sana zarar verdim, ben…  Böyle söyleme! Hiçbir zaman kimseye böyle birşey söyleme, bunu kardeşin için yap… Ölümün yaklaştığını hisseden konuk daha hızlı konuşmaya başladı.  Dinle beni, kardeşim! Bunu çok düşündüm ama hiçbir zaman  bu kadar inanmadım. Bunu yazmaya zamanım olmayacak… Yalnız kişi şarkı söylemeli. Şarkılar insana yol gösterir, şarkı insandan uzağı görür. Adığeler sadece kendi içlerinde yaşamayı bildiler, şarkılarsa onları çağırıyor. Kendilerine içine kimsenin giremeyeceği bir dünya yarattılar ama artık bu küçük dünyada yaşayamayacak haldeler. Başkalarının arasına karışma vakti geldi... Konuk daha söylenecek ve yapılacak çok şeyin olduğunu düşünerek acı çekiyordu.   Evet, durumum çok korkunç,  insan bu şekilde ölünce berbat bir hal alıyor. Sözlerimi zayıflık olarak algılama, ölüme defalarca şahit oldum. Ben askerim, acıya son vermek için kendini öldürenleri gördüm. Ölümden korkum yok ama senin aklında, kardeşimin aklında ölümün çirkin yüzüyle hatırlanmak istemiyorum. İşte… titreyen elleriyle çantasına atıldı, bir ilaç buldu ve ağzına attı, ardından bardağı eline aldı.   İçme! diye bağırdı adam ve bardağı elinden çekip aldı.  Artık farketmez, konuk yatağına uzandı affet..!  Adam, konuğun yüzünde beliren ölüm ifadesini gördü. Ölümün ne kadar çirkin ve ağır olabileceğini biliyordu ama hiçbir zaman bir insanda bu kadar güç ve sabrı bir arada görmemişti. Konuk baygınlık anında göz kapaklarını araladı, gözleri o kadar büyümüştü ki yuvalarından fırlayacak gibiydi. İnsanüstü bir güçle kendini kontrol etmeye ve gözlerini kapatmaya zorluyordu; elleriyle yatağın kenarlarına tutunuyor, göğsü ağır ağır inip kalkıyor, ayakları yatakta kendisine yer bulamıyordu… En sonunda tamamen kendini kaybetti, iç tırmalayan bir sesle inledi, bütün vücuduyla titreyerek yataktan düştü ve ruhunu teslim etti. Biran önce ölmek istemişti. Ağır bir sessizlik çöktü odaya. Adam konuğun gözlerini kapattı, vücudunu yerden kaldırıp özenle yatağa yerleştirdi. Ardından kağıtları toplayıp çantaya koydu. Yatağın başucunda oturduğu yerde donakaldı. Horozların sesinin geldiği o ilk saatlere kadar yerinden kımıldamadan ölünün yüzünü seyretti. Bu hoşuna gitmişti. Ölüm onu çirkinleştirmemişti. Kısa kesilmiş sakalı ve bıyıklarına henüz ak düşmemişti. Sık siyah kirpikleri gözlerini çevreliyordu. Geniş omuzlu, ince belliydi. Kardeşi yakışıklı, genç ve güçlüydü.  Kim bilir başka neler geçmişti adamın aklından orada oturup durduğu saatler boyunca. Hiç kimse bugüne kadar onunla ilgilenmemişti. Daha küçük bir çocukken hadım edilmişti. Köleydi, herkesten önce kalkar, herkesten sonra uyurdu; uykuda bile tek gözü açık olurdu. Bugün ilk defa onunla insan gibi konuşmuşlardı, kardeş diye çağırmış, güvenmişlerdi. Ona karşı samimi olmuşlardı. Böyle bir davranışa layık olup olmadığını düşünmemişlerdi. Onunla eşit şartlarda konuşmuşlar, varlığının farkında bile olmadığı aklına ve kalbine hitap etmişlerdi.  "Konuk başına neler geldiğini anlamamış olamaz. Peki neden hiçbirşey söylemedi.  Hiç birsey bilmiyormuş gibi yaptı. Kardeşi hakkında kötü düşünmek istemediğinden mi? Ardından sadece bir yığın kağıt bırakan bu adam ne istedi? Neden imam ondan korktu? Allahım neden bu kadar akılsızım, ne günah işledim?" Hiçbir zaman ağladığını gören olmamıştı. Şimdi ağlıyordu. Omuzları titriyor, başı öne eğik ellerinin arasında ağlıyordu. Kardeşi acılarına tanıklık etmemeliydi. Ayağa kalktı, ayran bardağını eline aldı ve sonuna kadar içti. Yatağın yanında yere uzandı. Yüzünü ölmüş kardeşine çevirdi. Başını başına dayayıp gözlerinin içine bakarak yattı kaldı.   NALBİY KUYOK Rusçadan Çev: Cetao Denef Kayhan Nart Dergisi 84. Sayı'+Nalbiy Kuyok

Çerkes Dansları

  ZIGATHLETh3> ZIGATHLETh3> div> Zıgathlet, Çerkes dansında en hızlı ritme sahip oyunlar arasındadır. Bu dans, Çerkeslerin vazgeçilmezlerinden olan atların hareketlerinden esinlenilerek koreografi haline getirilmiştir. Zıgathlet'te Çerkes atlı savaşçıları, bu savaşçıların hareketlerindeki pratiklik ve çeviklik ön plana çıkmaktadır. Bu dans, Çerkes gençlerinin arasındaki tatlı ve sert mücadeleyi anlatmaktadır.p> KAFE QUANÇEh3> KAFE QUANÇEh3> div> Bir yada birden fazla çiftle oynanan ve genelde ağır ritimli bir danstır. Ağır ritimle başlayıp hafif hızlanan ve tekrar ağır ritimde biten bu dansta, Çerkes erkek ve kızlarının asaleti, coşkusu ön plana çıkmaktadır.p> WUICh3> WUICh3> div> Çerkeslerin en eski danslarından bir tanesidir ve törensel niteliktedir. İki bin yaşındaki Nart Mitolojisi'nin müziği de Wuic dansının müziğidir. Düğünlerde erkek ve kızların sohbet etmelerine imkan verecek şekilde koreografi edilen bu dans, genelde düğünlerin başlangıcında ve bitişinde oynanmaktadır. Wuic ibadet, Wuic aşk, Wuic buluşma, Wuic gelenek, Wuic ömrün başlangıcı, yaşamın sonu olmadığını gösteren bir danstır.p> LEPERIFE(Tleperuj)h3> LEPERIFE(Tleperuj)h3> div> Anavatan'da yakın bir zamana kadar unutulmuş fakat Diaspora'da oynanmaya devam edilen, hafif aksak ritimli olan bir danstır. Koreografi müzikle bütünleşmiştir. Gerek kız gerekse erkek dansçı bu oyunda kendi maharetlerini sergileyebilme imkanına sahiptir.p> OŞHAMAFUEh3> OŞHAMAFUEh3> div> Avrupa Kıtası'nın en yüksek dağı olan ELBRUZ (Oşhamafue) aynı zamanda Kafkasya'nın da sembolüdür. Çerkeslerin ritmi hızlı olan danslarından bir tanesidir. Bu dans Elbruz'un selamını tüm Çerkeslere iletmek üzere koreografi haline getirilmiştir.p> GUŞEXEPXEh3> GUŞEXEPXEh3> div> Çerkeslerin geleneklerinden küçük bir bölümünü yansıtan tiyatral bir danstır. Çerkes inanışlarına göre, çocuğun doğumundan sonra annenin güçsüz düşmesi ve çocuğunu koruyamaz halde olduğundan, kötü ruhların çocuğa zarar verdiği düşünülürdü. Akrabalar ve komşular kötü ruhların çocuğa zarar vermesini önlemek üzere toplanarak eğlenceler düzenlerlerdi. Doğan çocuk kız ise o evden beyaz güvercinler havaya uçurulur, erkek ise silah sıkılırdı. Eskiden bu eğlenceler bir hafta kadar sürmekteydi, günümüzde ise bu geleneğe rastlanılmamaktadır.p> MEZDEGUh3> MEZDEGUh3> div> Çerkesler gençlerinin çok sevdiği danslardan bir tanesi olup hızlı ritimlidir. Günümüzde düğünlerde Şeşen ismiyle bilinerek oynanan bu dansta erkekler çevikliklerini, hızlarını ve tüm maharetlerini yansıtırken, kızlar ise asaletlerini, zarifliklerini sergilemektedir.p> KAMARIFEh3> KAMARIFEh3> div> Çerkesler, nüfus olarak az olmalarına rağmen bulundukları coğrafyanın stratejik önemi sebebiyle bir çok savaşta yer almışlardır. Ve az nüfuslarıyla bu savaşlardan galip gelmek için silahlarını iyi kullanmaları gerekmekteydi. Çerkesler, çocukluklarında silahları oyunlarında kullandıkları için iyi birer silahşor olarak yetişiyorlardı. Bıçağa benzeyen fakat daha büyük, iki tarafı keskin ve ucu sivri olan Kama; Çerkeslerin yanlarından hiçbir zaman ayırmadıkları bir numaralı silahıydı. Kamarıfe, Çerkeslerin Kama'yı kolay bir şekilde nasıl kullandıklarını gösteren bir danstır.p> JEŞTEYVUEh3> JEŞTEYVUEh3> div> Rus-Kafkas savaşlarının devam ettiği dönemde, 1779 yılının ilkbaharında Kabardey Pşı ve Work'larından oluşan 3 bin kişilik bir birlik, Rus askerleri tarafından kuşatıldı. Bütün Çerkes boylarından elçilerin de bulunduğu bu birlik düşmanın ancak onda biri kadardı ve modern silahlardan yoksundu. Ruslar, Çerkes birliğine teslim olmaları yönünde çağrıda bulundu. Ancak Çerkesler, gerek onurları gerekse yaşam tarzlarından dolayı teslim olmadı. Ve o gece 3 bin Çerkes'in bir daha güneşin doğuşunu göremeyeceği kanlı bir savaş yaşandı. Jeşteyvue (Gece Baskını), bu savaşı koreografize eden bir danstır.p> SOZRESHh3> SOZRESHh3> div> Bereketin, bolluğun, düzenin, aile dirliğinin tanrısı olan Sozresh'in törenini anlatan bu dans, sonbaharda hasat bittikten sonra yeni yıl ürünü için şükran seremonisini anlatmaktadır. Bereket Tanrısı Sozresh'in simgesi 'yedi çatallı bir alıç dalı' veya 'yedi çatallı geyik boynuzudur'. Dalların üzerine mumlar dikilirdi. Bu suretin etrafında yapılan Wuic, Çerkesler için o senenin ürününe şükür, gelecek sene için de dua niteliğini taşırdı.p> ZEFAK'Oh3> ZEFAK'Oh3> div> Ağır ritimli bir dans olup, Kaşen olmak isteyenlerin birbirlerine karşı aşk duygularının, ilgilerinin olup olmadığını anlamak üzere kurulmuş ve bunları konu alan bir danstır.p>+''+nan+''+Kaffed

Şeşen Dansının Kökeni ve Araştırılması

  Bu makalenin amacı, Çerkeslerin Şeşen dansı hakkında yeni bilgiler sunmak ve ileride onunla ilgili araştırma yollarını belirlemektir. Son zamanlara kadar Şeşen dansı bilimsel araştırmalara kapalıydı ve zaten bu dans bizzat Rusya sınırları içinde aslında bilinmiyor ve hiç icra edilmiyordu. Kuzey Kafkasya'da Çerkeslerin toplu halde yaşadıkları cumhuriyetlerde bu terim ve böyle bir dans ender olarak tespit ediliyordu. Aslında SSCB dağılana kadar Şeşen dansının geniş şekilde yayılması söz konusu olamazdı ve bilinmeyen dans olarak kalmıştır. Türkiye, Suriye, Ürdün ve İsrail'de yaşayan Çerkesler arasında ise tarihi vatandan getirilmiş çok eski bir dans olarak biliniyordu.p> Şeşen dansının adı, kökeni ve içeriği sadece araştırmacılar arasında değil, kültürün sahipleri arasında da tartışmalara yol açmaktadır. Bazıları dansın adını Çeçen etnik adına bağlıyorlar, bazıları da bu adın Çeçenlerle hiçbir ilgisinin olmadığını belirtiyorlar. Buna göre, bu adda, muhacirlerin tarihi vatandan götürdükleri çok eski ve unutulmuş bir Çerkes sözcüğü veya ifadesi yeniden biçimlenmiştir. 'Şeşen' sözcüğünün otokton kökenini açıklayan üç versiyonunu kaydettik. Bunlardan ikisi, Suriye'de doğan ve uzun süre orada yaşayan Rüştü Tuguz'a aittir.(1) Bu yorumlardan birine göre, söz konusu dans Lezginka'nın (Şeyh Şamil) bir versiyonudur ve ayak ucu üzerinde oynanabilen Şeşen Ucuhu ile ilgili olarak bu adla tanınmıştır. İkinci yoruma gelince Şeşen, Çerkes dansı olup adı koreografi şekliyle bağlantılıdır. Çerkes dilinde 'şeşen' 'üç defa şuradan oraya koşmak' anlamına gelir. Bu dansta önde giden kişi, hızla dönen bir kızdır ve erkek onu takip etmeye çalışır. Arkadaşlarının alaycı replikleri eşliğinde genç erkek, kızı durdurmaya çalışır; önünü keser, yerinde kalır ve bu şekilde dans eder. Fakat kız, genci peşinden götürür ve dansın biçimini kendisi belirler. Koreograf Aslan Hocayev'e ait üçüncü yoruma göre, dansın adı atla ilgilidir. Kısmi fonetik değişimle 'şeşen' sözcüğü 'şırşen' şeklinde okunabilir ve 'atın huyu' anlamına gelir. Çerkes dillerinde sözcük yapım şekli olarak sayı ile fiil bir araya gelmese de bu yorum asılsız değildir. Şu da var ki Çerkes düğünlerinde dans sırasında atlı birinin töreni bozması geleneği vardır; at üzerinde gelinin bulunduğu eve girmeye çalışır. Törensel olarak dansını icra ettikten sonra atlı, dans eden düğün alayının çemberinden çıkar ve önceki düzen yeniden oluşur. Çerkes kökenli Türk vatandaşı Seteney Gürçeşme, biraz farklı ama yine atla ilgili olan bir yorum önermiştir. Onun anlattıklarını kelimesi kelimesine buraya aldık: "Çerkes savaş geleneğinde savaşçılar muharebeye giderken köylerinden atlarını dans ettirerek ayrılırlardı. Bu bir tür ayin olup, savaşa sevinç ve neşe içinde, inançla gittiklerini ortaya koyuyordu. Manevi motivasyon yönü dışında bu dans savaşçıların evlerine başları dimdik galibiyetle geri dönme niyetini de ortaya koyar. 'Şı' Çerkesçe at demektir; 'şen' götürmek anlamındadır. Savaşçılar da at üzerinde dans ederek savaşa giderlerdi. Böylece dansın gerçek adı, sıkça Çeçenlerle bağlantı kurulmasına yol açan Şeşen değil, atı götürmek anlamındaki 'şışen' şeklindedir." (2) Demek ki dış Çerkesler arasında günlük yaşam düzeyinde bu dans adının otokton kökenli olduğuna ilişkin sabit bir düşünce hakimdir.p> Bilimsel açıdan herhangi bir versiyonu seçmek ve sadece onu doğru kabul etmek gerekli değildir. Dansın değişik yorum ve versiyonlarının olması, araştırma konusu olarak ona genelleme açısından canlılık ve organik nitelik sağlamaktadır. Böylece göçmen kültürlerinde olduğu gibi doğal bir olgu karşımıza çıkmaktadır. Sistemli yaklaşımda sadece halk etimolojisini değil, hem de filolog ve dilcilerin bilimsel hipotezlerini dikkate almalıyız ama şimdilik böyle araştırmalar yoktur.p> 19. yüzyılda Çerkeslerin toplu halde vatan topraklarından sürüldükleri ortamda tarihi vatanda bizzat dansın ve adının yok olması şaşırtıcı değildir. Çerkes diasporasının toplu halde yaşadığı Türkiye, Suriye ve Ürdün'de orijinal adını korumuş, ama tarihi vatanda tamamen unutulmuş birkaç başka dans daha tespit edilmiştir. (Örneğin kaşo bğunc -yan dans, kaşo phenc - ters dans, şıreç kaşo - üç kişilik dans vb). Dolayısıyla Şeşen dansının, tarih içinde Çerkes topraklarında var olduğuna ilişkin düşünceleri normal karşılamak gerekir. Bununla birlikte, sözcüğün kökeni ve dansın içeriği bakımından tarihi olarak Çeçen bağlantısına ilişkin görüş gerçeğe en yakın olanıdır. Bilindiği üzere, 'Çeçen' başkalarının bu halka verdiği etnik addır (egzoetnonim). Oysa Çeçenler kendilerine Nohçi derler. Oysa dansın adında, diğer halkların Çeçenlere verdikleri etnik ad söz konusudur. Bu, kültürel alıntı olarak yorumlanabilir. Şurası da oldukça önemlidir ki bu dans, Rusya'da kalan soydaşlarından farklı olarak Çeçenlerle çok daha yakın temas halinde bulunan dış Çerkesler arasında yayılmıştır. Gurbette aşırı zor şartlarda Kafkas halkları yakınlaşma eğilimine girmişlerdir.p> Kültür tarihinde bir halkın başka bir halkı taklit ederek dans yarattığına dair örnekler az değildir. Rusların ünlü Tsıganoçka (Küçük Çingene) dansı, içerik ve melodi açısından Romenlikten çok Rus özelliklerine sahiptir. Moldovalılar arasında, Rusların kendi kırsal kesimlerinde yaygın olan danslarla hiçbir ortak yönü bulamadıkları Rusyasku (Rus dansı) dansı çok popülerdir. Fransızların Jiga dansı köken itibariyle İngilizlerle bağlantılıdır. Çerkeslerin Çeçen danslarını 'kopya veya taklit' ettiklerini düşünmek zor değil ve zaten şu da var ki etnik açıdan mozaik yapılı Türkiye'de Kafkas göçmenlerinin aynı kültürden olmaları özel rol oynamıştır. Kendilerine yakın halkların danslarını icra etmek sadece akraba halka saygının ifadesi sayılmıyordu aynı zamanda ortak göçmen kaderiyle başlanan insanların dayanışma sembolü olarak algılanıyordu. Çeçen dansları canlılığı, enerjikliği ve duyguların parlak şekilde ifade edilmesiyle çekici oluyordu.p> Türkiye'deki Çerkes diaspora kültüründe Şeşen dansı oldukça popüler ve yaygındır. Dıjin Çurey'in verdiği bilgilere göre, Türkiye Çerkesleri arasında en popüler beş danstan biridir. Dans bir kız ve erkek tarafından değişik melodiler eşliğinde icra edilir. (3) Metin Sönmez'in gözlemlerine göre, Türkiye'de Şeşen dansının en çok popüler olduğu yerler, çoğunlukla Kabardeylerin yoğun olarak bulundukları yörelerdir. M. Sönmez'in fikrince, Şeşen Kafkasya'dan götürülmüştü, özellikle Hajret (Kuban) Kabardeylerinin olduğu bölgede yaygındı. Fakat Hajret Kabardeylerinin neredeyse tamamına yakınının vatanlarından göç etmek zorunda kalmaları ve bu dansın diğer alt etnik gruplar arasında popüler olmaması nedeniyle bu dans tarihi vatanda unutulmuştur.p> Tanınmış Çerkes koreograf Amerbiy Kulov, Şeşen dansını ilk defa Türkiye'den gelmiş bayan ve erkeklerin icra ettikleri zaman görmüştü. Deneyimli koreografın gözlemlerine göre, çiftler Çeçen dansı icra ediyorlardı ama dans tanınması zor olmayan Çerkes öğeleri taşıyordu. Dans edenlerden her birinin kendine özgü estetiği ve tarzı vardı. Erkeklerin hareketleri oldukça keskin ve coşkuluydu. El ve ayak pozisyonları, erkeğin Çeçen dans tipini icra etiğine kuşku bırakmıyordu. Kız ise ahenk ve azametle dans ediyordu ve hareketleri Çerkes kültürüne özgü dans adımlarına uygundu. Çerkeslere ait olmayan farklı özellikse sadece ellerdi ve biri baş üzerine kaldırılıyordu. Çeçenlerin etnik algılaması açısından Çerkeslerin Çeçen dansında, Çeçen özellikleri daha çok dansın genel duygusal yapısında ve erkeklerde gövdenin belden yukarı kısmının hareketlerinde, özellikle de ellerin esnekliğinde belirgindi. Çerkesler somut bir Çeçen dansını değil, öteki kültürden olanların öncelikle dikkatini çeken sert hareketler, el parmaklarının birbirinden aralı olması, omuzların sırayla yukarı kaldırılması vb. özellikleri, yani bir Çeçen 'dans tipini' taklit ediyorlardı. Said Mushaciyev'in fikrince Şeşen dansında aynı zamanda Dağlı Nohçiler (Binoy ve Şatoy Çeçenleri) arasında yaygın olan Lezginka (Şeyh Şamil) dansının özellikleri belli oluyor. Çünkü burada hazlı tempo ve coşkulu icra ön plandadır. Şeşen dansında gövdenin üst kısmının hareketleri, tek anlamda Çeçen tarzındadır ama ayakların pozisyonu ve hareketleri açıkça Çerkes tarzındadır. Dansın kompozisyon yapısında da Çerkes ruhu daha fazladır, çünkü geleneksel Çeçen kültüründe çifti yöneten sadece erkektir ve dansı bitirme inisiyatifi de ona aittir. Üstelik Çeçenlerde bir dans sırasında çiftteki dansçılar kesinlikle değişmezler. Türkiye, İsrail vb ülkelerdeki Çeçen diasporasındaki gelenekte ise aynı dans içinde kız, iki veya üç erkekle değişik çiftler oluşturur. Aynı şekilde erkek de kız partnerini değiştirebilir. Said Mushaciyev'in anılarında anlattığına göre, etnik açıdan karışık gençlerin katıldığı partilerde ve gelenek farkları nedeniyle sıkça ihtilaf ve kavga çıkardı. Önceki erkek dansçının yerine yeni dansçı devreye girdiğinde Çeçen gençler bunu çok olumsuz karşılıyorlardı. Bizzat Çeçen gençler böyle rotasyonlara izin vermiyorlardı. (4)p> Şeşen dansının Ortadoğu ülkeleri ve Türkiye'deki Çerkes diasporası arasında yaygın olması, Kafkasyalıların kendi içindeki toleransın, muhacirler arasındaki dayanışmanın, onları kabul etmiş ülkedeki sosyokültürel baskıya karşı özel tepkinin kanıtıdır. Belki de bizzat zoraki sürgün gerçeği, Şeşen dansının taşkın estetiğine ilgiyi tahrik etmiş, değişik etnik kökenli göçmen Kafkasyalılar ve ayrıca Çerkes alt grupları arasında geniş boyutta popüler olmasına yol açmıştır.p> Bilindiği üzere Türkiye'deki Çerkes diasporasında alt etnik gruplar arasındaki kültürel ilişkiler, Abadzeh ve Kabardey ağızlarının kurallarına dayanan özel dil şeklinin oluşmasına yol açmıştır. Oysa dansın sözlü olmayan dili, iletişim açısından daha etkin olmuştur. Şenlik ve bayramlar kapsamında Şeşen dansı, sözlü olmayan ama kuvvetli bir iletişim kanalıdır. Çerkesler, Abazalar, Karaçaylar, Osetler, Çeçenler ve diğer Kafkasyalı muhacir gruplar genelleştirilmiş, rasyonel açıdan gerekçelendirilmiş, sübjektif olarak birbirini anlamaya dayalı iletişim kurallarına yöneliyorlardı. Değişik temas türleri (ikili ilişkiler, difüzyon, alıntılar, transformasyon, etkileşim) sayesinde, Kafkasyalı sürgün nüfus arasında yeni kültürel sonuçlar doğuran süreçler başlamıştır. Yeni sonuçlara götüren kültürel etkileşim yolu, kendine özgü sabit belirtilere sahip olup biz 'plikatiflik' (kıvrımlı) kavramıyla tanımlıyoruz. Bu kavramla, daha önce diğer sistemlere ait elemanların görüldüğü bir bütünlük nitelendiriliyor.p> Araştırmanın ilk aşamasında erişebildiğimiz bilgileri özetlerken, ileride yapılacak daha ayrıntılı ve geniş incelemelerin başlıca birkaç yönünü belirtmek istiyoruz. Birincisi, kültürü taşıyanlarla konuşarak edinilmesi gereken efsanevi ve mitolojik verileri araştırmakla ilgilidir. Bu tür bilgilerin öncelikle halen Şeşen dansının popüler olduğu Türkiye, İsrail, Ürdün ve Suriye Çerkesleri arasında toplanabileceği açıktır. İkinci yön ise etnik dans kültürünü araştırmakla ilgilidir ve dansın estetik morfolojisi ve yapısal şeklinin ortaya çıkarılmasını gerektirir. Bu bağlamda iki çizgi takip edilebilir. Bunlardan biri dansın estetik içeriği konusunda folklor düşüncelerini ele almakla ilgilidir; dansın profesyonel bale rejisörlüğü açısından yorumlanması ise diğer meseledir. Üçüncü yön, müzik sanatı bilgisiyle ilgili olup müziksel tonlama ve ses tonu ile enstrümantal sorunları araştırmaktan geçer. Bu yöndeki araştırmaların çoğu esas itibariyle çalgı orkestraları ve topluluklar, ayrıca bunların kullandıkları aletlerin özellikleri üzerinde odaklanacaktır. Araştırmacılar, dördüncü yön olarak sosyokültürel altyapıyı ele alabilirler. Dansın felsefesi, anlamı ve amacı somut sosyokültürel şartlarda kültür bilimi, göstergebilim, değer yaklaşımları ve anlatımbilimi gibi boyutlara yönelebilirler. Şeşen dansı, kültürel difüzyon ve etkileşimin parlak örneğidir ve ilke açısından yeni sanatsal ve kültürel sonuçlara yol açan bu olguyu 'plikatif' olarak nitelendiriyoruzp> 1. ‘ Çerkescede 'şeşen' (qweqwen, Kab. şeşen) fiili ufalanmak, parçalanmak, dağılmak anlamına gelir. 'Üç defa şuradan oraya koşmak' diye bir fiil herhalde hiçbir dilde yoktur. (Ed.)font>p> 2. Geçmişte Şeşen dansının (Hajret) Kuban Kabardeylerinde değil, Çeçenlerle komşu olan Küçük Kabardey (Gilahsteney) bölgesinde yaygın olduğunu düşünmek daha doğru olur. Türkiye'de de Uzunyayla bölgesi dışında yaşayan Hajret Kabardeylerinde Şeşen dansı yoktur. (Ed.)p> Dipnotlar:p> 1. 20.02.2009'da Rüştü Tuguz'dan dinlenerek kayda alınmıştır. N.A. Çundışko arşivi.p> 2. 21.03.2009'da Türkiye'de Metin Sönmez tarafından Seteney Gürçeşme'den dinlenerek kayda alınmıştır. A. N. Sokolova arşivi.p> 3. 10.01.2005'te Dıjin Çurey'den dinlenerek kayda alınmıştır. A. N. Sokolova arşivi.p> 4. 21.03.2009'da Said Mushaciyev'den dinlenerek kayda alınmıştır. A. N. Sokolova arşivi.p>   A.N. SOKOLOVA - N.A. ÇUNDIŞKO Çev.:ORHAN URAVELLİ NART dergisi 71. Sayıp>+''+nan+''+Orhan Uravelli