Emrah Arıkan Çizimleri
Emrah Arıkan
Dil ulusun canıdır. Dil sayesinde ulusun fertleri birbiriyle anlaşır, birbirlerine bağlanır ve birlik olurlar. Ulusu başkalarından farklı kılan onun dilidir. Ulusun dili geliştirilmezse uzun ömürlü olabileceğini umut etmek mümkün değildir. Bu durumda yokoluş kaçınılmaz olur. Bu gerçeği iyi kavrayan birçok devlet yöneticileri asırlar içerisinde hükmetmek istedikleri halkların dillerini zorla kaybettirmişlerdir. Günümüzde bu halkların izleri de tarihleri de kaybolup gitmiş olup buna örnek gösterilecek çok halk vardır. Aynı şekilde, Adıge dili de haketmediği birçok haksızlıklarla karşılaşmıştır. Binlerce yıllık yaşı olan bu zengin dil birilerinin sandığı gibi güçsüz olsaydı, önüne çıkan birçok engeli aşamaz, bu kadar uzun tarihi yolu katedemez, kendini koruyamaz ve günümüze de ulaşamazdı. Her dilin gelişmeye ve ileri adımlar atmaya ihtiyacı vardır. Adıgecenin katettiği tarihi yola göz attığımızda onun gelişiminin duraksadığı veya hızlandığı devreleri görürüz. Sosyalist Ekim Devrimi’nden sonra yazıya kavuşması ile büyük gelişmeler yapmıştır. Geçtiğimiz asrın 60. yıllarında ise Adıgece okullarda yabancı diller statüsünde okutulmaya başlanmıştır. Son yıllardaki değişiklikler sayesinde anadilin anlam ve değeri de yükselmiş, orta ve yüksek okullarda okuyan ve soydaşımız olmayan uluslardan öğrenciler tarafından da kendi istekleri ile öğrenilmeye başlanmış ve kısa zamanda önemli başarılar da elde edilmişti. Ancak nereden geldiği belli olmayan, demokrasi ile de bağdaşmayan kara bulutlar yine Adıgecenin üzerine çökmüştür. Her bahane ile okullarda ona ayrılan saatler azaltılmaktadır. Yeni bir ders programı gündeme geldiğinde ilk akla gelen Adıgeceye ayrılan saatler olmaktadır. Son eğitim yılında ise Adıgece ve Balkarca’ya haftada üç saat verilir olmuştur. Bunca haksızlıklara uğratılan Adıgece ve Balkarca Kabardey Balkar Anayasası gereğince Rusça gibi devlet dilleridir. İnsanlarımızın bu iki dili de yeterince öğrenmeleri ve devlet hizmetlerinde kullanmaları gerekmektedir. Üzüntüyle belirtmek gerekir ki bu iki dilin anayasada yazılı olmanın ötesinde devlet dili olarak kullanıldıkları bir alan görülmemektedir. Doğruyu söylemek gerekirse Adıgece ve Balkarca günden güne önemlerini kaybetmektedir. Peki anayasaya bu maddeleri koyanlar bu iki dilin devlet dili yükümlülüklerini yerine getiremeyeceğini, bunun için büyük maddi kaynakların gerekli olduğunu bilmiyorlar mıydı? Bize göre bu sorunu yeterince düşünmemişlerdir. Bununla ilgili gerekli yasal düzenlemelerin yapılmamış olması, devlet dairelerinde her iki dili de iyi bilen memurların bulunmaması nedeniyle eskiden beri gelenek olduğu üzere devlet işlerinin yürütüldüğü Rusça tek devlet dili olarak devam etmektedir. Bu gerçeği herkes görmekte ise de bu gidişattan dönüleceğine dair bir belirti de henüz mevcut değildir. Salt anayasaya yazmakla bir dilin devlet dili olamayacağı da böylelikle anlaşılmıştır. Adıgece ders saatlerinin azaltıldığına yukarıda değinmiştik. Bu durumda ilk sınıflardan başlayıp son sınıflara kadar okuyan çocuklarımızın ağızlarından anadillerini aldığımızda onların gelecekleri ne olacaktır? Onlar ana dillerinde iyi konuşamayan, okuyamayan ve yazamayan insanlar olacaklardır. Duygu ve düşüncelerini anadilinde ifade edememek büyük talihsizliktir. Gençlerimizin Rusça’yı ve diğer yabancı dilleri iyi bilmeleri gerektiğini kabul ediyorum. Aksi takdirde istedikleri meslekleri edinmeleri güç olacaktır. Ancak bu durum anadili saf dışı bırakmayı gerektirmez. Rusça için ayrılan ders saati kadar anadile de zaman ayrılmasını yerinde buluyoruz. Günümüzde anadil konusunda sıkıntıya düşenler sadece ulusal okullar olmayıp, Kabardey Balkar televizyonunun başına gelenler de iç açıcı değildir. Ulusal dillerde (Kabardeyce ve Balkarca) yapılan yayınlar olabildiğince azaltılmıştır. Bu durum izleyici sayısının azalmasına da neden olmuştur. Günde yedi sekiz kez tekrarlanarak Rusça olarak verilen haberleri bu dili iyi bilmeyen küçükler ve yaşlılar dinlemek istememektedir ancak onları anlayan kimse yoktur. Kabardey Balkar Cumhuriyeti Rusya genelinde kendi mülkü ile televizyon kuran ilk bölgelerden biri olmuş ve kısa zaman içerisinde uzmanlaşmış kadrolara kavuşmuştu. Haberlerin yanısıra sanatsal filmler ve enteresan kısa televizyon programları yapabilir duruma gelmişti. Her iki ulusal dilde yapılan yayınları insanlar ilgi ile izliyorlardı. Yukarıdan gelen emirlerle bu imkanlar yok edilmiştir. Dilin ilerlemesi ve gelişmesi şüphe yoktur ki o dili kullanan edebiyatın gelişimine büyük ölçüde bağlıdır. Ulusal dili iyi bilen ve kullanan yazarlar sayesinde edebiyat dili gelişebilmektedir. Bu bakımdan da anadilin bugünkü durumu memnuniyet verici değildir. Yayımlanan kitaplar da, okurlar da günden güne azalmaktadır. Devletin kitaba verdiği destek büyük ölçüde azalmış olup, bu durumda yazar ve şairlerimiz kitaplarını kendi güçleri ile yayımlayamamaktadırlar. Yayımlananlar da satışları ile masraflarını karşılamamaktadır. Ulusal dildeki yayınlar azalmakla kalmayıp basımevlerinde çalışan görevliler de azalmaktadır. Örneğin 2003 yılında Elbrus Basımevi’nden 17 kişi işten çıkarılmıştır. Bunların çoğu da Adıgece ve Balkarca kitapların basımında görevli olanlardı. Geçen yıl Adıgece kitaplar için iki redaktör çalışıyordu. Bu sene bu sayı bire inmiştir. Bunları söylemekle amacımız basımevlerini yönetmeye kalkışmak olmayıp, bu uygulamanın ulusal dillerin gelişimine büyük darbe vurduğunu dile getirmektir. Anadil ile ilgili dile getirmeye çalıştığımız sorunların hepsi biribirine bağlıdır. Bu engellemeler nereden kaynaklanıyor sorusuna verilen cevaplarda, her ne kadar üstü örtülmeye çalışılıyorsa da problemin kaynağı yukarıdadır. Bu kararları alanların söyledikleri ile yaptıklarının ayrı olması da üzerinde düşünülmesi gereken bir başka konudur. Dilin tek başına kendini koruma ve geliştirme imkanı olmayıp onu yapabilecek olanlar tanrının bu dili kendilerine verdiği insanlardır. Bu durumda dilin sahibi olan ulusun büyüğü küçüğüyle el ele vererek, büyük bir inatla dilini koruma sorumluluğu bulunmaktadır. Yiğitliği ile ünlü olan halkımızın bir kaç asır savaşma nedeninin sadece atalardan kalma toprağın özgürlüğü için olduğunu, bunda anadili, yaşam tarzını, ulusal onuru koruma bilincinin payının bulunmadığını kim iddia edebilir? Ulusal bilinçlenmenin yükseldiği çağımızda bir çok insan anadilini koruma kaygısı ile yüz yüzedir. Başka ülkelerde kalmış olan Ruslar günümüzde bu durumdadırlar. Baltık ülkelerinde kalan Ruslar anadillerinde okumak ve onu korumak için Rusya Federasyonu’nun yardımlarına ihtiyaç duymaktadırlar. Sorunlarını açlık grevleri yaparak dile getirmekte ve seslerini Birleşmiş Milletler’e kadar duyurmaktadırlar. Peki neredeler Adıgece için üzülenler, bu amaçla sokaklara dökülenler, uykusuz ve aç kalanlar, dertlerini uluslararası örgütlere iletenler? Söylemeye dilim varmıyorsa da bugün Adıgelerden başka dillerini önemsemeyen toplum dönyada kalmamıştır. Anadilimizi önemsememizi ilk farkedenlerden biri şair Şocentsiku Aliy olmuştur. 60 yıl kadar önce yazdığı bir şiirde anadilini önemsemeyen bir yöneticiden sözetmektedir. Bu zavallı yönetici utanmadan ve gizlemeden şairin deyimiyle söyle söylemektedir: “Kem küm diye konuşulan Adıgece değil, bana Rusça lazımdır”. O zamanlar ihtilalin dolduruşa getirdiği bir yönetici bu sözleri söylemiş olabilir ancak günümüzde anadiline yan gözle bakanların sayısı artmıştır. Anadilin değerinin günden güne düştüğünün bir kanıtı da bu dilde basılan kitaplardaki tiraj düşüklüğüdür. İkinci Dünya Savaşı öncesi anadilde yayımlanan roman, öykü ve şiir kitaplarının tirajı üçbinlerde iken günümüzde binlere düşmüştür. Nüfusumuzun 500 bin olduğunu göz önüne alırsak 500 kişiye bir kitap düşmektedir. Kabardey Balkar Cumhuriyeti’nde yayımlanan “Adıge Psatle” ve “Oshamaho” dergilerindeki yazılar kalite yönünden Rusça çıkan emsallerinden daha iyi değilse kötü değildir. Ancak nüfusa oranla okuyucu sayıları iyi değildir. Gazetenin abone sayısı 12 bin, dergininki 2 bindir. Adıgece gazete ve dergiye abone olmayanlar sürekli bir bahane bulmaktadırlar. Ancak kendini Adıge sayan her kişi bu yayınları mutlaka evinde bulundurmalıdır. Bu yayınlar daha çok sıradan insanlar tarafından okunmaktadır. Okurları arasında yöneticiler ve ulusal aydınlar azdır. ”Adıge Psatle” ve “Oshamaho”nin bilim ve sanatla ilgili kurumlara ve kütüphanelere gitmemesi de ilginç değil midir? Hocanın bindiği dalı keserek ağaçtan düşmesi ile ilgili bir öykü vardır. Günümüz Adıgeleri de aynı şeyi yapıyorlar. Yöneticilerimiz ve onlara bağlı görev yapan memurlarımız az değilse de sorunlarımızı çözmek için üzerlerine düşen sorumlulukları yerine getirdiklerini söylemek mümkün değildir. Dilini kaybeden ulusun elinden devletinin de alınacağına, halk önderlerinin yarattıkları güzel gelenek ve görenekler ile sanatının da yokolacağına, bunun ardından ulusal yok oluşun geleceğine şüphe yoktur. Ezilip büzülerek oturmakla sorunlarımız çözümlenemeyecek, dilimiz korunamayacaktır. Bir şair: “Dilimi kaybedersem, ben de yaşamak istemem” demiştir. Bu önemli ulusal sorunumuz üzerine söylediklerimizden dilimizin hemen kaybolacağı ve bunun sonucunda da canımıza kıymamız gerekeceği sonucu çıkarılmamalıdır. Tanrıya şükürler olsun ki işimiz bu duruma gelmiş değildir. Söylemek istediğim şudur: Zor duruma düşmüş olan dilimiz, kendisini korumamız için bize yalvarmaktadır. Bugün üzerimize düşeni yapmazsak, yarın geç kalmış olacağımızı bize söylemektedir. Bu nedenlerle, anadilimizin hakettiği yeri bulabilmesi için şu önlemlerin alınması gerektiğini düşünüyorum: 1. Adıgece ve Balkarcanın gelişimi için çalışan, Cumhurbaşkanına bağlı bir komisyon oluşturulmalıdır. 2. 14 Mart günü, Adıgey’de olduğu gibi Kabardey Balkar ve Karaçay Çerkes Cumhuriyetlerinde de dil günü olarak kutlanmalıdır. 3. Bilim ve Eğitim Bakanlığı ve Parlamentonun girişimleriyle, anadilimizin sorunlarını görüşmek üzere büyük bir kurultay toplanmalıdır. 4. İki devlet dili için önceki yıllarda konulmuş olan ders saatleri gelecek eğitim yılında da aynen konulmalıdır. 5. Kabardey Balkar Cumhuriyeti Eğitim ve Bilim Bakanlığı’nda, iki devlet dilinin sorunları ile uğraşmak üzere eleman görevlendirilmelidir. Günümüzde anadilimizin geleceği için kaygılanan insan çoktur. Dilimizin geleceği, onun bugünkü sorunlarını çözme başarımıza bağlı olacaktır. Adıgecenin karşı karşıya olduğu tehlikeleri gören ve kendini Adıge kabul eden her kişi üzerine düşen görevleri yerine getirmelidir. Adıgecenin umudu bizler, yani onu konuşan ve kullananlardır. Hakose Andrey, Filoloji Bilimleri Doktoru, Kabardey Balkar Üniversitesi, Dünya Çerkes Bilim Akademisi üyesi.p> Kaynak: Guaze Gazetesi'nden alınmıştır. (Çev: İbrahim Çetao)p>+''+nan+''+Kaffed
Her halkın kendi dili vardır. Çocuğunuzu yetiştirdiğiniz, eğittiğiniz dilin o kadar önemi vardır ki neredeyse ana dilin çocuk için ‘annenin kendisi kadar’ önemli olduğu kabul edilir. O nedenle kişinin mensubu olduğu topluluğun dili ‘ana dili’ olarak tanımlanmıştır. Çocuk dünyaya geldiğinde ana dili ve ana sütü onu büyütür, çocuk bu şekilde hayata ilk adımlarını atar. Bu sözlerimden diğer dillerin öğrenilmemesi gibi bir mesaj çıkartılmamalıdır. Fakat çocuk kendi ana dili ile yetişir gelişirse, benim kanaatimce çok daha sağlam bir eğitim ve çok daha sağlam bir gelişme sürecini tamamlamış olur. Adıge bireyinden bahsedilirken “O Adıge yüreği taşıyor” denildiğinde; kişinin Adıge dili ile kültürü ile eğitilmiş yoğrulmuş olduğu, nerede yaşarsa yaşasın Adıge gibi yaşayacak bir birey olduğu anlatılır. Adıgebze–Adıge dili, Kafkasya kökenli bir kaç halkın dillerini kapsar. ‘Kafkas dilleri’ denilen ayrı bir dil grubu vardır ki, Adıge dili bu grup içerisinde çok önemli bir yer teşkil eder. Elbette büyük bir bölgeyi kapsayan büyük bir halk olduğumuz zamanlardaki Adıge dilinin gücü ile bu gün yaşadığımız süreçte Adıge dilinin gücü çok farklılaşmış durumdadır. Adıge halkının yaşadığı bölgelerin farklılık göstermesi gibi, dili de yöresel farklılık gösterirdi. Rusçada “diyalekt” olarak tanımlanan bu farklı konuşma biçimi, bizim dilimizde de bir kaç farklı “diyalekt” olarak mevcuttur. Bu gün Baksan, Besleney, Abadzech, Kemırguey, Şapsığ vb. diyalektler mevcuttur dilimizde. Bilimadamlarının zaman zaman ifade ettikleri gibi; “Eğer bizler bu gün dağıldığımız topraklara dağılmamış ve bir arada yaşayabilmiş olsaydık bu gün ortak bir yazı dilimiz olacaktı” Hepsinden daha önemli bir ‘sorunumuz’ ise Anadilimizin üç isim altında tanımlanır hale gelmiş olmasıdır.p> “Kaberdey dili, Adigey dili, Çerkes dili” şeklinde yapılan bu tanımlamaların bizim için bir engel, bir köstek olduğunu anlamayan insanlarımızın çokluğu bizi üzen nedenlerin başında gelmektedir. Bu saydığımız üç ismin tek bir isim altında tek bir dil olduğu, art niyetli olmayan herkes tarafından kolayca anlaşılabilir. Halkımızın büyük çoğunluğu 18. ve 19. yüzyılda süren Kafkas savaşları ve sürgün nedeni ile muhacir durumuna düşünce, vatanda kalan az sayıdaki insanımızın elinde çok küçük bir toprak parçası kaldı. Sayıca az ve parçalanmış olarak kendi toprak parçamız üzerinde yaşamaya başladık. Dünyada ki değişimlerin bir sonucu olarak 20 yy.da Rusya’da idare değişti ve yeni bir yönetim kuruldu, biz bu dönemde dağılmışlığımızdan kaynaklanmak üzere üç farklı halk olarak tanımlandık. Doğu bölgesindeki Kaberdeyler toprakları ve sayıları bakımından daha çok oldukları için, toplum yapıları daha oturmuş olduğu için, kısaca söylersek sistematik gelişim bakımından Kuzey Kafkasya’nın tümünde tanınan bir halk olmalarına istinaden, Kaberdey adı bir ayrı isim olarak kabul edildi. Kaberdey ismi 15. asırdan bu yana bilinen bir isimdi. Rus tarihinde “Kabartay Çerkesleri – Pyatigorsk Çerkesleri” gibi tanımlamalara rastlıyoruz sık sık. Adıge topraklarına ilk saldırı ve ilk savaş ta Kaberdeylere karşı başlatılmıştır. Kaberdeylerden Psıj kıyısında oturan kesimi ise “Çerkes” isminin çıkışına dayanak olmuş, bu isim bize onlardan kalmıştır. Gerçekte bu isim başka halkların bizi tanımladığı bir genel isim idi. Batıya doğru gittiğimizde ise “Adıge Xeku – Adıge Yurdu” nun merkezinde kalmış çok az bir Adıge yaşıyordu. Bunlara, önce Adıge (Çerkes) otonom bölgesi(oblast) adı verildi, daha sonra bu tanımlama Psıj kıyısındaki Adıgelere verilerek kullanılmaya başlandı. Bunun üzerine tüm ulusu tanımlayan Adıge ismi, merkezde kalan (Adıgey) kesim için kullanılmaya başlandı. Şimdi bir kez daha üzerine bas basa vurgulamak isterim ki bir tek halk olmamıza rağmen ‘devlet kararı ile verilmiş’ üç ayrı isime sahibiz. Karadeniz kıyısında oturan Şapsığlara otonom ilçe statüsü verildi, daha sonra da bu hakları yine devlet kararı ile lağvedildi. Tüm dünya bizim halkımızı “Çerkes” ismi ile tanır. Bir tek tarihimiz var, bir tek söylencenin sahibiyiz, Nart destanları gibi hepimizin ortak bir kültür mirası var. Buna rağmen bu günkü reel şartların bizi birbirimizden uzaklaştırdığını görüyoruz üzülerek. Bu gün ortak yapabildiğimiz tek şey olan üç gazetemizin ortak sayı çıkartmaları bile, beni ziyadesi ile mutlu kılıyor, umutlandırıyor. Dil konusuna geri dönmek istiyorum. Çerkes Cumhuriyetinde yaşayan Adıgeler olarak bizler sayıca daha azız, dilimiz de bilimadamlarının üzerinde uzlaştıkları şekli ile “Kabardin-Çerkes dili” olarak tanımlanıyor. Tabii bu, yazalarımızın edebiyatçılarımızın tümüyle Kaberdey dilini kullandıkları gibi bir anlama gelmiyor. Bunun açıklaması çok basit aslında; Kaberdeyler ve Besleneyler Kafkas savaşları başlayıp yayılıncaya kadar pek bir farklılıkları olmaksızın bir arada yaşadılar. Eski kaynaklardan görülen kadarı ile Kaberdeyler ve Besleneylerin kökeni Pşı(prens) İnal’a dayandırılıyor, dillerinin de aynı kökten geldiği kabul ediliyor. Fakat bu gün cumhuriyetimizde kalan, sadece iki Besleney köyünden ibarettir ve onların diyalekti de oldukça ilginçtir. Yine iki Besleney köyü Krasnodar bölgesinde mevcuttur. Besleney diyalekti üzerine ilk araştırmayı yapan ve yayınlayan bilimadamı Balqer Boris’tir. Besleneyler gibi bu bölgede yaşayan, kalabalık Abadzech topluluğunun bakiyesi insanlar köylerimizde halen mevcut olsalar da geriye pek bir şey kalmamıştır. Mamxeğ’lar da aynı durumdadır. Daha küçük halklardan olan Vepsıne, Ağuey ve benzer kabileler neredeyse ailelerden ibaret hale geldiler günümüzde. Tıpkı Kaberdey’de olduğu gibi, Çerkes’te de savaş sonrası tüm küçük haklar bir arada yerleştirildiği için, her kabilenin içerisinde köken itibariyle başka bölgelere mensup Adıgeler de yaşamaktadır. Adıge olan Abazalar veya Abaza olan Adıgeler çok sayıdadır bizim bölgemizde. Nogaylar da bizim halklarımızla aynı durumdadır. Örneğin Küçük Zelençuk ırmağı kıyısında Uzun Nogay olarak adlandırılan bir köy mevcuttur. Bu köyün en büyük mahallesinin adı Hkan X’able dir, fakat burada yaşayan Adıgeler bu gün artık Nogay olmuşlardır kültürel manada, geriye sadece aile isimleri kalmıştır. Karaçayların arasında da kendisini Adıge olarak tanımlayan Karaçaylar mevcuttur günümüzde. Bu gibi örnekler, Kafkas savaşları Kuban nehrinin bu yakasına ulaştığında Besleneylerin ve K’axe Adıgelerinin uğradığı akibeti bize çok net olarak gösteriyor Tarihçilerin yazdığına göre Besleneyler Kaberdeylerden sonra bölgedeki en kalabalık halk olarak feodal bir yapı içerisinde yaşıyorlardı. (ben Adıge tarihi/coğrafi belgelerinden ve haritalarından 70’e yakın Besleney köyünü tespit ederek kayıt ettim) Kaberdeyler ve Besleneyler o kadar iç içe yaşıyorlardı ki, Besleney ve Kaberdey beylerinin wuerqlerinin Kuban Havzası’nda X’at’oquşşoque, X’ağundaque, Qesey, Qubate, Alesçir ve başka pek çok sülalenin köyleri vardı. Günümüzde de bu köylerin adları insanların dilindedir hala. Bütün bunları uzun uzun anlatmamın nedeni; bu günkü Çerkeslerin de, Adıgelerin de aynı topraklarda bir arada yaşadığını Rus tarihçilerin “Kuban Çerkesleri, Batı Çerkesya, Kuban ötesi, Çerkesya” adları ile tanımladıklarını; Karadeniz kıyısına indiğinizde Natuhayların ve Şapsığların da bu tanımlamalar içerisinde kabul edildiği dönemleri hatırlatmak içindir. Karaçay-Çerkes’te yaşayan Adıgelerin dilleri ile kısaca değinecek olursam: X’abez ilçesindeki ve küçük Zelençuk ırmağı kıyısındaki topluluklar Kaberdey-Baksan ağzı ile konuşuyorlar. Psıj (kuban) kıyısındaki Abuqx’able bölgesi sakinleri Kaberdey-Cılahksteney ağzı ile konuşuyorlar (sık’uas ...sıhuey-ım... gibi). Büyük Zelençuk kıyısında Abat’ X’able bölgesinde oturan topluluklar söylediğimiz gibi Şapsığ’dan geldiler. Bu gurup Ayrıca doğu bölgesinden gelmiş bir kaç küçük toplulukla içiçe yaşıyor ve bu topluluklar da kendi şivelerini konuşuyorlar. Küçük Zelençuk bölgesindeki Qılışquaje ile Cebequey köyleri Adıge-Abaza karışımından oluşuyor ve bu Adıgelerin dili Abaza dilinden önemli ölçüde etkilenmiş durumda. Bütün bunların arasında en çok dikkat çeken konuşma biçimi, Tx’estıqquey (Besleney) ve Dohkuşşıquey(Vak’ue –Jıle) köylerinin diyalektleridir. Bir örnek verecek olursak “nane xıadem pk’ewue yitşş” cümlesini Besleney söylerse (pk’e) sözcüğü ile söylenmek istenen “ekmek, dikmek” manasıdır, oysa biz anladığımız gibi düşünürsek bu sözcüğün anlamı “bir yerden atlamak, zıplamak” demektir. Veya bir başka örnek olarak “şen” sözcüğü “şşen” anlamına gelir, bu sözcüğü biz anlarsak “götürmek” Besleney anlarsa”satmak” olarak anlayacaktır. Bu küçük örnekleri genişleterek bir araya getirdiğimizde yazın açısından önemli farklılıklar ortaya çıkmaktadır ki bu da büyük bir sorundur cumhuriyetimizde edebiyatın ve dilin gelişmesi açısından. Bu konuda Kuban Adıgelerinin konuşması üzerine bir inceleme yapan Bağ Petr tespitleri ile ilgili detaylı bir çalışma yayınlamıştır. Edebiyatçılar yaşadıkları bölgelere göre farklı olan birçok terimi eserlerine alıyorlar, bu da farklılaşmayı pekiştiriyor. Qumahue Muhadin ve Qumahue Zare bu sorunu tespit ederek dikkat çektiler. Globalizasyon dediğimiz yeni durumun bizi daha da birbirimizden koparmasını önlemek için, başka ülkelerde yaşayan soydaşlarımızın da iki dilimizi (Adıgeyce ve Kaberdey-Çerkes’ce) mümkün olduğunca ortak kurallar üzerine bina edebilmeleri gerekir. Böyle bir müşterek yaratabilmenin hepimiz için çok yararlı sonuçlar doğuracağını düşünüyorum. Bu ortak kuralları artık okullarımızda işler hale getirebilmeliyiz, eğitimcilerimiz dilimizin durumunu çocuklarımıza anlatabilecek kapasitededir. Alfabemizi ve yazı dilimizi birbirine yakınlaştırmak imkânımız vardır, bu konu defalarca gündeme geldi, fakat üzülerek söylemeliyim ki laftan öteye geçip işe dönüşmesi mümkün olmadı bu güne kadar. Wuneorque Raye‘nin yazdığı “Türkiye’deki Adıge söylenceleri” kitabını okuyamayan veya okusa da anlayamayan insanımız çok sayıdadır. Sürgüne giden insanların bu güne kadar muhafaza ettikleri ne kadar çok mükemmel sözlü edebiyat ürünü var bu kitapta. Edebiyat dilimizin farklılığı nedeni ile Adıgey lehçesi anlaşılamıyor, dolayısıyla ihmal ediliyor gibime geliyor. Herkes kabul etmelidir ki Adıge köylerinin isimlerini geri vermedikçe, Adıge ailelerinin isimlerini yeniden kullanmalarını temin etmedikçe tarihi yeniden canlandırmış olamayız. Köyler, nehirler, dağlar, ovalar isimleri ile bize pek çok şeyi anlatıyorlar oysa. Bırakın köyleri semtlerin adları bile, başlı başına bir tarihtir anlayan için. Şırdiy Marine Türkiye’deki Adıgelerin yaşamını incelerken, ne kadar çok Adıgece köy ismi aile sülale ismi koydu ortaya, hepimiz hayran hayran bu isimlerin bizim tarihimizle ilişkilerini hatırladık bir anda. Sözlerimi Adıge dilinin öğrenilmesinin zaruretini bir kez daha hatırlatarak bitirmek istiyorum. Ana dilini bilen nesil tarihine de kültürüne de ilgi duyar, saygı duyar. Temir Raye Filolog - Karaçay-Çerkes Sosyal Bilimler Enstitüsü Adıge ve Abaza Dili Bölümü Başkanı Adıge Psalhe Gazetesi Çev: Ergun Yıldızspan>p>+''+nan+''+Kaffed
1 Temmuz 2006 tarihinde Ankara’da, Kafkas Dernekleri Federasyonu’nun organizasyonuyla gerçekleştirilen “Yok Olma Tehlikesi Altındaki Diller ve Adıge - Abhaz Dillerinin Konumu” konulu konferansın metinleri bir kitap halinde toplandı. Uluslararası üne sahip dil bilimi uzmanlarının katılarak görüş bildirdiği konferansın kitabı, aynı zamanda Nart Dergisi’nin 50. sayısı ile birlikte okuyucularımıza ücretsiz olarak armağan edildi.p> Kitabın tamamını aşağıdaki bağlantıdan temin edebilirsiniz: Yok Olma Tehlikesi Altındaki Diller ve Adıge - Abhaz Dillerinin Konumub> (1.4 MB)p> +''+nan+''+Kaffed
Başlangıcı tarihin en eski dönemlerine kadar gidebilen engin kültürümüzün en önemli öğelerinden biri de el sanatlarımızdır. Bu kültürün yeniden kazanılması ve yeni nesillere aktarımı bize düşen görevlerden biridir.p> Nart Dergisi'nin 53. sayısında bu sorumluluğun bir tarafından tutarak, küçük bir katkı sağlamak amacıyla yeni bir bölüme başlandı. “El Sanatları”p> Sitemizde de Kültür Sanat içeriğimize eklediğimiz “El Sanatları” bölümümüzün ilk dersi, geleneksel feden(düğüm)lerimizle ilgili. Hocalarımızın tarifine göre, elinize alacağınız değişik malzemelerle yapmayı deneyebilir, siz de bilmeyenlere öğretebilirsiniz.p> FEDEN – 1p> Hazırlayan: ABAZE SÜLEYMAN Kültürümüzü korumak adına vermiş olduğumuz gayretlerin yanında, zaman zaman kültürü yaşatma mücadelesi farklı boyutlara ve tartışmalara hatta ayrılıklara sebep olmaktadır. Kültürü koruma ve yeni nesile aktarma adına yapabileceğim en iyi hizmetin el sanatlarımızın unutulmaması, tekrar kazanımı ve daha önemlisi yeni nesilere aktarımını kendime felsefe edinmek üzere olduğum dönemde, ne mutlu ki bana Jankat Hocayla tanışmak, onun el sanatları ve habzeyi yaşama, yaşatma gayretinden azami istifade etme bahtiyarlığına ulaştım. Dergimizde el sanatlarının yapımı ile ilgili yayınlarda bulunmaktaki amaç, öğrenmek isteyenlere bir kaynak olacağı gibi, kültürümüzün bir göstergesi olan el sanatlarımızın ne denli güzel, sade ve zevke uygun olduğunu bir belge niteliğinde gelecek nesillere aktaracaktır. Önemli olduğunu düşündüğüm diğer bir husus ise; bu alanda yapılan çalışmaların kağıt üzerinde dahi olsa bir araya toplanarak derlenmesi, bir arşiv oluşturulması ve sayın Jankat devrim hocamızın yoğun uğraşlar verdiği Kafkas el sanatları ve tarihi müzesinin gerçekleştirilme yolunda bir adım daha atılmış olması ümididir. Kafkasya’da yapılmış olan birçok eser geçmişimizden bir miras olarak bizlere intikal etti. Zaman içerisinde kullanım alanını kaybetmekle birlikte ticari değerini yitiren ve artık üretilmekten vazgeçilen, bunları yapan ustalarında hayatlarının sona ermesiyle birlikte yok olma safhasına gelen, büyük bir çoğunluğumuzun hiçbir önem vermediği bu materyaller zamanla zanaat eseri olmaktan çıkıp birer sanat eseri olarak antikacı vitrinlerinde görür olduk. Yok pahasına satılan bu eserlerle birlikte bir kültürde maalesef yok olma aşamasına geldi. Şimdilerde bir kaçımızın elinde kalan bu eserlerin tek çatı altında muhafaza altına alınarak korunması, geliştirilmesi geçmişimizle aramızdaki bağın kopmasını engelleyeceği gibi atalarımızdan aldığımız kültürümüzün elle tutulur gözle görülür bir nişanı olarak gelecek nesillere aktarılan bir miras olacaktır. Bir sanatı pratikte yapmak ile teorik olarak bilmek çok farklıdır. Bizim burada anlatacaklarımız teorik bilgiden ileri gitmeyecek ancak bu sanatları yapmak isteyen fakat bu konuda bilgisi olmayan arkadaşlarımıza bir temel oluşturacaktır. Yardım almak isteyen arkadaşlarımıza özverisini ve bilgisini hiçbir zaman kimseden esirgemeyen hocamın en üst düzeyde yardım edeceğinden hiç şüphem yoktur. Konu ile ilgilenenler Kafkas Federasyonu aracılığı ile hocama veya bana ulaşabilirler. Kültürümüzü üzerinde taşıyan her türlü materyal ilgi alanımıza girmekle beraber temelde ele alacağımız ve yapım tekniklerini ileriki sayılarda anlatacağımız Kamçı, Kemer, Kama, Eyer, Tüfek, Tabanca, Zincir, Kılıç, Damga v.b. eşyaları ellerinde bulunduran hemşerilerimizin bunları en iyi şekilde muhafaza etmeleri, mümkünse detay fotoğraflarını da bizlere ulaştırmalarını istirham ederim. Buradan bir şeyler öğrenmek hevesinde olanların azmini kırmamayı düşünerek kolay olandan başlamayı tercih ediyorum. Peşinen söylemeliyim ki bu iş oldukça zor ve zahmetlidir. Fakat üretmenin keyfine varıldığı ve bunun bir kültür hizmeti olmasının bilincinde olunduğu takdirde oldukça keyifli ve kolaydır. İnsanı farklı yerlere götürür. Güzel bir hobi ve müthiş bir motivasyon kaynağıdır. Öğrenme aşamasında olduğumuz için ilk başta deri kullanmadan tuhafiyecilerde bulabileceğimiz 2 mm. civarında genişliğe ve en fazla 1 mm. kalınlığına sahip, sağlam ve üç beş metre uzunluğunda bir ip parçası. Bunu tedarik ettikten sonra ortalama1 cm. çapında 10-15 cm. uzunluğunda (değişik kalınlıklar olabilir) yuvarlak bir ağaç parçası ve bir adet biz. Malzemeleri tamamladıktan sonra sözü fazla uzatmadan dersimize geçelim. İlk dersimizde “feden”1 öğreneceğiz. Aşağıdaki şekillerde her şey detaylıca gösterilmekte. Kolay gelsin+''+nan+''+Abaze Süleyman
Adığe kültüründe sofra adabının düzenlenmiş olduğu görgü kuralları bulunmaktadır. Bu kurallar sofraya eşlik eden somut materyallerle cisimleşmiştir. Bu öğelerin ilki ve en önemlisi sofranın oluşturulmasıdır. Adığeler bu yüksek olmayan, küçük ölçekli bu sofrayı uzun süre kullanmıştır. Bu geleneksel sofraya anca üç kişi sığmaktaydı. Bu sofra Adığeler'in en eski buluşuydu. "Nart Destanları'nda bu konu sıkça belirtilir.? Evin ve rahatlığın sembolü olan sofra, uygun materyallerle duvara asılır veya özel ayrı bir yere konulurdu. Adığe sofrasının yuvarlak formu halkın pagan inançları gereğidir. Güneşe tapanlar gibi Adığeler onda güneş sembolünü cisimleştirmiştir. Diğer taraftan halkın misafirperverliği hakkında konuşulursa sofranın yuvarlak forma sahip oluşu, onun gıdaya ve çevre dünyaya karşı tutumunu belirliyordu. Orda hiçbir Adığe farklı değildi. Herkes eşitti. Tek fark saygınlık yerlerinin dağılımında olurdu. En iyi yerler yaş itibariyle büyükler ve misafirler için tasarlanmıştı. Sofraya konacaklar adaba göre konur ve yaşa göre oturtulurdu. Adığe sofralarının karakteristik özelliği ayrı bir servis tabağının ayrı bir sofrada sunulmasıydı. Bu sebeple daha varlıklı aileler, yüze yakın bu tarz sofralara sahiptiler. Konuklar için servis kurallarına mutlaka uyarlardı. Özellikle sofrayı taşıyan genç biri görevlendirilirdi. O, kişinin sofrayı ne kaldırması ne de kendisine çekmesi gerekmemesi için bunu o şekilde koymak zorundaydı. Saygı duyulan insanlara kişisel bir sofra konurdu. Eğer prens, yemeğin sonunda kendi sofrasını mevcut bulunanlardan herhangi birine uzatırsa; bu büyük bir olaya işaretti diye anlatır Roskultura İnternet Portalı'ndaki demecinde Adıgey Cumhuriyeti kültürünün emektar çalışanı Aslan Ahmedov Tov. Ayrıca Adığeler'in yemede ölçülü olduklarını, toplumlarında aşırı tok sofradan kalkan insanların ayıp karşılandığını ekler. Onların yemekleri, sağlıklarını korumak için en uygun şekilde temizlenir ve pişirilirdi. Sofrayı armut ağacından yaparlardı. İşlemden sonra güzel bir renge sahip olurdu ve Adığeler'in putperest inançlarına göre "iyi" idi. Onlar için ağaçlar "iyi" ve "kötü" olarak ayrılırdı. Meyve ağaçları "iyilik"e götürürdü ve armut ağacının refahlık getirdiğine inanılırdı. Ağacın kesildiği zaman, önemliydi. Bunu doğanın "uyku" zamanında; Aralık ayında yaparlardı. Hazırlanan sofralara aile armaları işaretlenirdi. Geleneksel üçayağa (üç ayaklı sofraya) ek olarak, daha birçok sofra türü vardı. Adığelerin seyyar yaşam tarzı olduğu için erkekler, büyük olmayan yuvarlak sofralar ve at sırtında rahat taşınabilecek tepsi türünde sofralar yaparlardı. İlkindekilerin bir tarafı düz idi diğerinde ise orta kesimi yüksek bir kenara sahipti ve içine sıcak bir içecek konulabileceği derin bir kabı alırdı. Tüm zamanlarda geleneksel Adığe sofrası; tüm aileleri, kuşakları ve halkı kendi etrafında toplardı. Etrafında hayati kararlar alınır, ihtilaflar görülür, önemli konular tartışılırdı. O, serbest iletişimin ve hoşgörünün, aynı zamanda keyifli bir yemek için daha büyük nesil tarafından gençlere temel etnik bilgilerin verilmesinin, yaşam kuralının ve kanunlarının öğretilmesinin, geleneksel kültürün geliştirilmesinin sembolü oldu. Geleneksel Adığe sofrası etrafında sözlü tarih öyküleri, halk ezgileri, bilgelik öğretileri eski Adığe toplumlarında ve bizim zamanımızda temel iletişim tarzıdır. ÇEV: ŞAGUJ HALE AKTAS +''+nan+''+Nafiset Shkhalakho
Kafkas Dernekleri Federasyonu'nun yayın organı Nart Dergisi'nin 47 - 54 sayıları arasında yayınlamış olduğu 'Ethem Bey Dosyası' ciddi bir araştırmanın ürünüdür. Hakan Eken tarafından düzenlenen dosya 'Ethem Bey' konusuna ilgi duyan araştırmacıların da dikkatini çekmiş ve kaynak olarak kullanılmıştır.p> PDF formatında hazırladığımız dosyayı bilgilerinize sunuyoruz. 1- Neden Ethem Bey Dosyası? (4.4 MB)p> 2- 20. Yüzyılın ilk çeyreğinde Anadolu, bölge ve dünyadaki dengeler (6.4 MB)p> 3- Ethem Bey'in yaşam öyküsü ve görüşleri (3.6 MB)p> 4- Ethem Beyin yaşam öyküsü, eylemler ve görüşleri (2.2 MB)p> 5- Ethem Bey'in "Çerkes" kimliği ve başka kimlikler karşısındaki duruşu (5.2 MB)p> 6- 20 Yüzyıl başında Çerkes STK'lar, kültürel - siyasal etkinlikleri ve Ethem Bey I (2.9 MB)p> 7- 20 Yüzyıl başında Çerkes STK'lar, kültürel - siyasal etkinlikleri ve Ethem Bey II (3.4 MB)p> 8- 'Ethem Bey' dosyasını bitirirken... (3.4 MB)p> +''+nan+''+Nart Dergisi
Göksun Mehmetbey Köyü'ne yerleştirdiğimiz Suriyeli Soydaşlarımızdan (İsmi özellikle belirtilmemektedir) işlemleri tamamlanan vizesi alınan bir soydaşımız daha Anavatana yolcu edilmiştir. Kardeşimizin misafir olarak kaldığı sürede ve Anavatana dönüşü sırasında gösterdiği duyarlılıktan ve yardımlarından dolayı Mehmetbey Köyü Muhtarı Kardeşimiz Arkadaşımız Sayın Ramazan CANBOLAT'a teşekkürü borç biliriz. Saygılarımızla KAFFED KRİZ MASASIp>nanKaffed
"Yanmakta olan ateşi söndürmemek için çok çalışmalıyız."p> Tabısh Murat, Adığe halkının kültür ürünlerini; geleneklerini, efsanelerini, masallarını, voredlerini, söylencelerini, hohlarını araştıran, derleyen ve çalışmalarını halkın bilgi ve hizmetine sunan bir araştırmacı yazardır. Dil," taşıyıcı olma niteliği" nedeniyle bir milletin; kültürünü, sanatını, geçmiş gelecek bağlarını, tarihini, birliğini geleceğe taşır. Murat'ın yapmaya çalıştığı, dilimizin nesiller boyu taşıdığı bu değerleri araştırıp bularak insanlara sunmaktır. Hem geçmişteki hem de bugünkü toplumsal değerlerimizi gelecek nesillere aktarabilmektir. Onun hareket noktası insanlar, yaşanmış hayatlar, toplumda saygı görmüş, yer edinmiş, önder olmuş kişiliklerin hikayeleri. Hem iyi hem de kötü anılan olaylar hakkındaki söylenceler. Toplumun saklamaya karar verdiği ötelenmiş insan hikayeleri. Eski sosyal yaşamla ilgili ipuçları taşıyan bilgiler. Eski şiirlerde, şarkılarda gizli insani değerler, hikayeler. Halk kahramanlarının hikayeleri, toplumun onlara verdiği değer. Kadınlar, erkekler, kara sevdalar, yaşanmış yaşanamamış, yarım kalmış sevda öyküleri ve daha pek çok değer. İşte tüm bu halk değerlerinin nesilden nesile anlatılarak aktarıldığı bir toplumun araştırmacısı olarak bunları gün yüzüne çıkartan kişilerden birisidir Tabısh Murat. Yaşanmış ve yaşanmakta olan toplumsal değerleri, bugüne ve geleceğe taşıyabilmek için pek çok kişi ile yerinde görüşmek, söyleşmek, konuşmak gerekiyor. Murat bunu o kadar hakkıyla yapıyor ki sabrı sayesinde üstü örtülü pek çok değer açığa çıkmış oluyor. İnsanların hafızalarında saklı olan ve bazen kendilerinin bile farkında olmadıkları hazineleri dilin gücü ile ortaya çıkarttıkça Murat'ın tüm hücreleri yenileniyor sanki. (Bazı yakınlarımla yaptığı görüşmelere tanık olduğum için bunu gözledim. İnsanı gülümseten bir tutku bu. Hele ki bir de aynı konu ile ilgilenen iki araştırmacı tanıyorsanız, onların tutku dolu ciddi rekabeti asıl görülmeye değer olanı.) Murat her detaydan bir başka olaya, hikayeye ulaşma umuduyla yaklaşıyor insana. Bir de elinde sahip olduğu dilin sihirli anahtarı ve süper bir hafızası var tabi. Onca yaşlı insanla, onların örtülü hafızasını açmaya çalışarak görüşüp de daha sonra kimin hangi hohu söylediğini, hangi olayı anlattığını tüm detaylarıyla hatırlıyor. Halkına, diline, kültürüne olan tutkusunu öylesine bir hazla yaşıyor ki Murat'ı tanıyınca: “bir meslek bir insana bu kadar mı yakışır?” diyor insan. Türkiye'deki Çerkes diasporasını orada yaşayan pek çok kişiden daha iyi biliyor. Hem eskiyeni yerleşim yerleri hem yaşamışyaşamakta olan sülaleler hem şu an ki sosyal konumlarıyla yaşamakta olan insanlar olarak. Otuza yakın yayınlanmış makalesi var. Ayrıca: "Kardenğush Zeramuk'un Seçme Eserleri" (Tsıpıne Aslan Bıkhure MuhammedTabish Murat), "RusKafkas Savaşlarındaki Adığe Voredleri". Baskıda: (Ğut AdemKajer ValeraTabısh Murat), AdığeAbazaUbıh Söylenceleri Bibliyografisi (Tabısh Murat). Bu yıl çıkacak: "Adığe Hohları" (Tabısh Murat). Baskıda: "Türkiye'deki Adığe Köyleri ve Sülale İsimleri Araştırması" (Tabısh Murat) bu yıl çıkacak eserleri mevcuttur. Bugüne kadar yazarak aktardıklarından çok daha fazlası var elinin altında.Onlar da yakın gelecekte basılı hale gelecektir. Derlediği hazineleri çevresindekilerle sözlü paylaşımına da hayran herkes. Duruşu ve toplumsal kaygıları olan bir kişilik. Onun gibi gençler çokça yetişmeli dileği ile biraz da kendi açıklamalarıyla tanıyın istedim Murat'ı: Kendini ve aileni Nart okurları için tanıtır mısın?p> Nalçik, Zeyıkho (Hatukşıkhoy) köyündenim. Ailemle beraber halen köyümde yaşıyorum. 32 yaşındayım. Dedem Adıgeyli Tabısh sülalesinden bir Abzeh iken daha önceleri meydana gelen bazı olaylar nedeniyle Kabardey'e gelip yerleşmiş ve buradan evlenmiş. Annem de aynı köyden Şogenlerin kızı. Murat'ın eşi Dinara Şurdumların kızı ve o da aynı köyden. Üç çocukları var, ikisi erkek biri kız. Eşi Dinara Adığe Psalhe gazetesinde çalışıyor. p> Bir erkek kardeşim var. KBC Devlet Üniversitesi Matematik bölümünde öğretim görevlisi ve Test bölümünün de sorumlusu. Kardeşim, gelinimiz ve onların iki çocuğu da olmak üzere, annem, babam hepimiz bir arada köyümüzde yaşıyoruz. İş yerlerimiz Nalçik'te olduğu için de mesai günlerinde şehire geliyoruz. Liseyi köyümde bitirdim. KBC Devlet Üniversitesi Filoloji Fakültesi Adığece bölümünde ve öğretmenlik mesleğini yapabilmek için de paralel olarak Pedagoji bölümünde okudum. Aslında hukuk eğitimi almak istemiştim ama o zamanlar iş olanakları nedeniyle ve biraz da babaannemin etkisiyle Adığece bölümünü seçtim. Şu anda hayatta olmayan babaannemin Adığelikle ilgili yoğun birikimleri öğrenim hayatım boyunca bana önemli katkılar yaptı. Aslında her sözü bir ders gibi olduğu için yaşamın her anında hatırlanacak şeyler aldım ondan. Onu minnetle anıyorum. Çalıştığın kurumdan ve görevinden söz eder misin?p> Rusya Bilimler Akademisi’ne bağlı KBC Sosyal Bilimler Enstitüsü'nde Adığe Söylenceleri (hikayeleri) bölümünde yetkili olarak çalışıyorum. Üniversite sonrası enstitüye yüksek lisans yapmak üzere geldim ve aynı zamanda da burada çalışmaya başladım. İkinci mesleğim olan öğretmenliği de 7 yıl süreyle bir ortaokulda, Adığece dil dersi ve habze dersleri vererek yaptım. Öğretmenliği bırakmadan çocuklarla zaman geçirmeyi çok istiyordum ama zamanım her iki işi birlikte yürütmeye yeterli olmadı. Enstitüye ilk girişim rahmetli Tshıpıne Aslan sayesinde oldu. Üniversite sonrası sürekli olarak Aslan'la beraber çalıştım. Tshıpıne Aslan aldığı her ünvanı ve geldiği her makamı sindirebilmiş bir insandı. Onun bana ve işime yaptığı katkıları saymakla bitiremem. Her konuda paylaşımcıydı. Yapabileceklerini insanlardan esirgediğini hiç görmedim. Rahmet ve saygıyla anıyorum. Adığe söylenceleri, hohları ile ilgili araştırmalar, derlemeler yapıyorum. Özellikle bundan sonra; "Adığece çocuk masallarını", "Ajıgeri Kuşukupşı'na ait kahramanlık hikayelerini", "Adığe söylence tarihini", sürekli kafamda ve ruhumda yeri olan "Uzunyayla söylence hazinesini" hazırlamak istiyorum. Diaspora ile tanışman nasıl oldu?p> Türkiye'ye ilk olarak 2005 yılında, Adığelerin söylencelerini hikayelerini derlemek üzere gittim. İstanbul'da bir ay kadar kaldım. Daha sonra 2006 yılında KAFFED'in daveti ile Adığece dil eğitimi vermek üzere Ankara'ya gittim ve bir ay kaldım. O zaman da eğitimden arta kalan zamanlarda insanlarla yaptığım görüşmeler bana daha sonrası için yol gösterdi. İşte o zaman benim işimde aradığım ve bulacağım hazinenin farkına vardım. Asıl "diyaspora ve ben" hikayem ondan sonra başladı. 2007'de İstanbul'da ve Düzce'de yaşlılarla görüştüm. İstanbul'da görüştüğüm Taukho Nadiye adındaki büyüğümüzün bana anlattığı şeyler için: "Bunlar nerede yaşandı." diye sorduğumda: "a muğor Uzunyayla muğoras.." dedi. İşte o ninenin dili ve hikayeleri, haberleri Uzunyayla'yı farketmeme neden oldu. Bununla beraber Kabardey'e dönüş yapmış olan soydaşların çoğu da Uzunyayla'dan oldukları için doğal bir yönlendirme gelişti. Daha sonra 2009 yılında Adıgey'den meslektaşım Paştı Madina ve bize yardımcı olmak üzere beraberimizde gelen Çetao Nadir ile birlikte Uzunyayla'ya gittim. Orada kaldığım sürece Tokmak Sacit'in ve eşi Zekiye'nin özverili yardımlarıyla tüm Uzunyayla'yı gezdim. Diaspora'dan ne tür beklentilerle gittin, neyle karşılaştın, ne buldun?p> Uzunyayla'ya gitme hazırlıkları yaparken, orada görüşmeyi umduğum insanların isimlerini öğrendikten sonra, tam da gitmeme denk gelen tarihlerde Nalçik'te, tesadüfen Kayseri derneğinden bir yetkiliyle karşılaştım. Gidiş amacımı ve niyetimi söyleyerek bildiği isimleri benimle paylaşmasını rica ettiğimde: "Sana ne haber ne de hikaye anlatacak, ne dedemiz ne ninemiz kaldı! Bir allahın kulunu bulamazsın, boşuna gelip de oralarda zaman harcama!" dedi. Çok üzüldüğümü hatırlıyorum. Ancak her şeye rağmen kesinlikle gitmeye karar verdim. Şimdi ise iyi ki de gitmişim diyorum. Uzunyayla'da kesinlikle aradığımı buldum! Orada yaşayan pek çok kişinin göremediğini gördüm ve bulup çıkarttım. Birbirinden değerli 170 kadar insanla konuştum, söyleştim, dinledim. Dedelerle de ninelerle de daha genç insanlarla da görüştüm. Kamerayla görüntü vermek istemeyeni ses kayıt cihazıyla onu da istemeyeni kendim not tutarak dinledim. İki aydan fazla kaldığım bu sürede çok verimli çalışmalar yaptım ve derlemeler elde ettim. Peşinden Ankara'da da 3 hafta çalıştım. Toplumumuz için ciddi bir kaynakla geri döndüm. Yani aradığımı buldum. Adığelik, habze, tarih, söylence gibi toplum salsosyal konuları biz burada basılı yayınlardan okuyarak, televizyon ve radyolardan görerek, duyarak öğreniyoruz, biliyoruz. Oysa diasporadaki soydaşlarımızın yaşamlarındaki herşeyi sadece onların ağızlarından, tanıklıklarından duyuyordum. İnsanların orada yaşadıkları zamanlara denk gelmedim belki ama onların eskiye özlemleri o kadar oluk oluk akıyordu ki onların ağızlarından bunlara tanık olduğum için hem çok mutlu hem de çok üzgün ayrıldım. Hiç ummadığım kadar zengin bir söylence, hikaye, haber, anı, hoh, vored hazinesi derledim. Bunlarla ilgili çalışmalarım bittikçe peyderpey insanlara sunacağım. Bizim gördüğümüz, bulduğumuz Uzunyayla hikayeleri yaşamakta olan son neslin bize sunduklarıyla sınırlı. Ondan öncesine rahatça ulaşamıyoruz. Sadece bu konuda biraz beklentilerim eksik kaldı. Diasporada kaldığın sürece aklında yer eden, unutamadığın olaylar, anılar varsa bizlerle paylaşır mısın?p> Malak'ta çok verimli görüşmeler yaptıktan sonra Jamırzey'e (Hayriye) gittiğimizde bir sokağın başında "Soykırım Çocukları" yazılı ok şeklinde bir tabela gördüm. Çok duygulandım ve şaşırdım. Köyde aradığımız kişiyi de bulamadık ve bir eve girdik. Avludaki çeşmenin üzerinde "21 Mayıs Çeşmesi" yazıyordu. İşte o şiir, o tabela ve o çeşmenin adı ruhuma zihnime öyle kazındı ki hiç unutmadım. Bunları yapan kişi anadilini konuşamayan ancak milleti için kaygılanan bir insandı. Söğütlü (Hathkoy) köyünde hoh söyleyebilecek birilerini aramak üzere gittiğimizde köyün misafirhanesinde beklemeye başladık. Anavatandan birisi gelmiş diye duyan, Hıtların kızı ve Tambilerin gelini olan Nahide adındaki 78 yaşındaki nine torununu önüne katıp gelmişti. İşte o nineden de çok güzel şeyler öğrenip, kaydettim. Burada beni etkileyen şey; heku den gelen birisi var diye duyduğunda, kendiliğinden gelip benimle görüşmesiydi. Aslında görüştüğüm herkesin bende anısı kaldı. Hiçbirisinin anlattığı bir diğerine benzemiyordu. 170 farklı insan ve hepsi tek tek değerliydi benim için. Görüştüğün, dinlediğin kadınlar ve erkekler olarak ya da yörelere göre bir değerlendirme yaptığında neler söyleyebilirsin?p> İzmir ve Manisa'nın dışında Adığe ve Abazaların yaşadığı hemen her yerde bulundum. Uzunyayla'da yaşamış ve yaşamakta olan insanların davranışlarına ve dünya görüşlerine baktığımda, anavatanda eskiden yaşamış olanların gölgelerini gördüm. O zamanlar varolan ve bizlere aktarılmaya çalışılan değerleri, habzeleri gördüm. Hem insanların fiziksel özellikleri hem de yaşattıkları değerler bu söylediklerimi çok tipik bir şekilde temsil ediyordu. Tabi ki istisnai durumlar vardır ama o insanların oluşturduğu atmosfer heku havasıydı. Düzce'ye adım attığım andan itibaren otogarda öylesine rastladığım insanlara "Adığe misin?" diye sordum ve hemen hepsi Adığe idi. Hoş bir rastlantı mıydı bu bilemiyorum ama oldukça etkilendim. Ancak anadillerini bilmiyorlardı. Düzce'yi dil konusunda zayıf bulmama rağmen habze konusunda gerçekten çok takdir çok ettim. Genellikle Ubıhlerin yaşamakta olduğu Balıkesir Manyas bana çok ilginç geldi. Shapsığca konuşuyorlar dile de hakimler ancak diğer yörelerden biraz daha farklılar. Çorum'da beni çok şaşırtan: "Heku'de Adığe yaşıyor mu?" sorusunu duydum. Belki diğer yörelerde yaşayan Adığelerden ayrı kaldıkları için daha çok bilgiye ihtiyaç duyuyorlardı. Bana sordukları çok fazla sayıdaki sorudan bu izlenime kapıldım. Milletimizi en iyi temsil eden "samimiyeti" orada yoğun olarak hissettim. Ancak bugüne kadar korudukları habzelerinin önüne dini koymaya başladıklarını da gözledim. Din iyi, güzel de mensubu olduğun milletin değerlerini koruyamadıktan, taşıyamadıktan sonra, bu değerlerle birlikte insanı yaratan Allah'a nasıl hesap verilir? Bence bu durum insanın kendini, varlığını inkar etmesinden farklı değildir. Çorum'da dine uygun değil düşüncesiyle artık Çerkes düğünlerini de kaldırmaya çalıştıklarını duydum. Buna da ayrıca üzüldüğümü belirmek isterim. Anadolu'da Maraş (Gilakhstaney) gibi yerleri görebileceğimi ummazdım. Büyüklerle konuşurken, anlattıkları hikayeleri, haberleri dinledikçe, yabancı bir toprakta olsa, hiç değilse bu yeşilliğe bu berekete sahipler diyor insan. Türkiye'deki Adığelere dikkatlice baktığımda, her bir yörede bir diğerinden farklı olarak Adığelik değerlerinden bazılarının biraz daha öne çıktığını, daha belirgin olduğunu fark ettim. İşte bu değerlerden olan "misafirperverlik" Maraşlı’larda hakkıyla vardı. Bir çok konuda Uzunyayla'dan daha farklı olduklarını gözlemledim. Maraş'ta yaşayan Adığeler kendileri de Kabardey oldukları halde: “Uzunyayla Habze Kabardey Habze" şeklinde bir ayrım yaptıklarını duydum. Habzelerdeki bazı katılıkları yumuşatarak uyguluyorlar. Çok katı kurallarla kendilerine eziyet etmiyorlar. Örneğin, sofra düzeninde başköşe, tartışmasız olarak, thamade ile en yaşlı misafire aittir. Bu habze Maraş civarında böyle basitçe uygulandığı halde; Uzunyayla'da; yaşa göre, toplumdaki itibarına göre, misafir olarak geldiği yere yakınlığına göre (anne tarafından akrabalık derecesine vs.) gibi birçok nitelik sofra düzeninde belirleyici oluyor. Yani daha çok detay, daha çok kural var. Kısaca Maraş civarında habzeler kolaylaştırılarak uygulanıyor diyebiliriz. Bundan habzeye uyulmuyor anlamı çıkartılamaz. Tabi ki herkesin bakış açısı farklı olabilir. Bu söylediklerimden kimsenin kırılmasını, alınmasını kesinlikle istemem. Ben henüz yeni başladım bunları fark etmeye ve incelemeye. Şimdiye kadar fark ettiğim şeylerden bazıları burada belirttiklerim. Bundan sonra daha detaylı olarak gözlemler yapacağım. Büyük şehirlerde yaşayanlar içinde genel bir değerlendirme yapacak olursam, düğün ve cenazelerini hakkıyla yapıyorlar diyebilirim. Ayrıca şehir hayatının insanları birbirlerinden uzaklaştırdığını gözledim. İnsanların davranışları, düşünceleri de küçük yerlerde yaşayanlara göre farklılaşmış haliyle. Çevrenin etkileri yoğunlaşmış ve asimilasyon daha belirgin olarak gözleniyor. İnsanlara göre bir değerlendirme yaparsam; görüştüğüm Hathkoy ninelerinden, Kabardey ninelerine nazaran daha rahat malzeme temin ediyordum. Söyleyeceklerini söyledikten sonra da hafızalarını zorlayarak daha fazlasını vermeye çalışıyorlardı. Genelde kadınlar önce çekinceyle yaklaşıyorlardı. Biraz sohbet ettikten sonra ise bildikleri, hatırladıkları benim için hazine değerindeki bilgiler, anılar, duyumlar dökülüyordu ağızlarından. Erkeklerde ise Kabardeylerden daha fazla şey toparladım. Yaşam tarzları, sosyallikleri olsa gerek bunun nedeni de. Anavatana dönüş konusundaki diasporadaki gözlemlerini anlatır mısın?p> Ben önceleri diasporada yaşayan herkesin anavatanına gelmek istediğini düşünürdüm. Ancak 2006 yılında, Düzce'nin Haçemziy (Köprübaşıömerefendi) köyünde rastladığım bir yaşlıya: "Anavatana gelmek istiyor musunuz?" diye sorduğumda bana: "Vatanımızı seviyoruz, ancak bizler burada doğduk, büyüdük, buraya kaynaştık. Vatanla aramızda sadece Karadeniz var ve bir kıyısında onlar bir kıyısında biz burada yaşıyoruz. Yani bir vatanda yaşıyor sayılırız." demişti. İşte o zaman anladım ki benim sandığım gibi değildi durum. Bu ifade biraz daha gerçeğe yaklaşmama neden oldu. Demek ki herkesin dönmesini beklemem yanlış olacaktı. Gelebilenler gelecek ancak çoğu insan da kalacaktı. Dünya küçüldü, mesafeler kısaldı. İnsanların iletişimi arttı. Anavatan da onca badireden sonra bir şekilde ayakta kaldı. Ben Adığeyim diyebilenler varoldukça gelip gitmeler de olacaktır. Hatta gelip yerleşenler de olacaktır. Dileklerini, hayallerini bizimle paylaşır mısın?p> Bence Adığeliği kendine yakıştıran herkesin anavatana bir katkısı olmalı. Diasporadaki yaşam gerçeğini de kabullenmekle beraber millet olarak tek varoluşun ancak anavatanda mümkün olabileceğini düşünüyorum, buna inanıyorum. Türkiye'de 4000 'e yakın sülale adı derledim. Bu sülale isimlerinin çoğu anavatanda artık yok. Bu isimlerin anavatanda da varolabilmesi için o ailelerden birilerinin gelip yerleşmesini, burada bir yaşam kurarak isimlerini devam ettirmelerini, burada kök salmalarını çok isterdim. Anavatan ile diaspora arasında hala sağlıklı bir iletişim kurulamadığını düşünüyorum. Hem dönüşe katkısı için hem de dilimiz ve kültürümüzle varolabilmemiz için gençlere çok görev düşüyor. Gençlerin anavatanla, evlilik yoluyla, iş veya başka nedenlerle de iletişim kurmaları çok önemli. Umarım vatan hep varolur ve dönen insan sayısı da çok olur. Ancak bu şekilde bizi bekleyen tehlikelere engel olabiliriz. Yanmakta olan ateşi söndürmemek için çok çalışmalıyız. Bunun için de sadece iyi dileklerle iş bitmiyor. Çaba ve gayret lazım, özveri lazım. Herkesin gücü ne ise yapabileceklerini hayata geçirmesi lazım. Tez konum olarak Uzunyayla'yı seçtim. Bu konuda daha çok işim olduğunu biliyorum. İnsanlarımıza Uzunyayla hazinesini aktarabilmek için elimden gelenin en iyisini yapmaya çalışacağım. Milletimiz için amaçlarına kolaylıkla ulaşabilmeni umuyor ve başarılar diliyoruz. NART DERGİSİ 83. SAYI div>+''+nan+''+Gupse Altınışık
16.12.2012 tarihinde Suriye’den Gaziantep'e gelen bir aile, Gaziantep Dernek Başkanımız ve Kriz Masası Üyesi Hakan Aydemir Bey ile irtibat kurmuşlar, kendileri ile gerekli görüşmeleri yapan Hakan Bey de aile ile ilgilenerek taleplerini almıştır. Ailenin Romanya’ya gitmek istediklerini belirtmeleri üzerine, kendilerine yardımcı olunarak, akşam saat 17.00’de Gaziantep Hava Limanı’ndan Romanya'ya yolcu edilmişlerdir. Kamuoyuna saygı ile duyurulur. KAFFED SURİYE KRİZ MASASIp>nanKaffed
Telefon : 0533 326 92 12
Adres : ALTUNİZADE MAH. NUHKUYUSU CAD. NO:110 üSKÜDAR-İSTANBUL
Telefon : 0532 226 21 08
Adres : Adnan Kahveci Mah Kışla Cad No:56 Yasam Vadisi 2. Kısım Beylikdüzü/Istanbul
Telefon : 0507 055 30 05
Adres : Çobançeşme Mahallesi Kalender Sok. No: 16 K: 4, D: 4, 34196 Bahçelievler/İstanbul
Telefon : 0533 456 19 57
Adres : Piri Mehmet Paşa Mahallesi, Mumhane Sokak, No:21, Daire :6, Silivri/İstanbul
Telefon : 0542 474 66 17
Adres : 7 Eylül Mahallesi, Esko iş hanı, No: 110, Efeler/Aydın
Telefon : 0542 566 99 28
Adres : Altıntaş Mah. No:26 (Ayrac Kitabevi) Nazilli.
Telefon : 0344 235 20 00
Adres : Şazibey mh Haydar Aliyev Blv 9. Sk 1/A Kahramanmaraş/Onikişubat
Telefon : 0507 355 73 49
Adres : Kayabaşı mahallesi Yavuz Sultan Selim caddesi 37A /1 Göksun/ K.Maraş
Telefon : 0542 732 96 47
Adres : Kaleyazısı Mah.Hal Aralığı Sok.No:7 Daire:921 MERKEZ/SİNOP
Telefon : 0537 247 42 57
Adres : Süleymanlar mh.İstasyon cd.Yöresel Dernek Evleri No.2 Kdz.Ereğli/ Zonguldak
Telefon : 0266 239 28 14
Adres : Eski Kuyumcular Mah.13000 Sokak 6/B Karesi/ Balıkesir
Telefon : 0 266 713 76 00
Adres : Hacıyusuf mh. Ortaokul cad. No:9/A 10200 Bandırma /Balıkesir
Telefon : 0266 762 55 75
Adres : Akçaali Mahallesi 15.Sokak No:2 Gönen-Balıkesir
Telefon : 0532 514 17 38
Adres : HAN MAHALLESİ ABDULLAH ALTINBAŞ SOKAK.No 9 Susurluk BALIKESİR
Telefon :
Adres : İhsaniye, Yurt Sk. NO:6, 16200 Nilüfer/Bursa
Telefon : 0530 251 4914
Adres : Orhaniye, Çardak Çk. No:3, 16400 İnegöl/Bursa
Telefon : 0551 388 16 58
Adres :
Telefon : 0545 853 12 11
Adres : Barış mah recep yazıcı oğlu cad 76 evler E Blok no:10
Telefon : 0228 315 30 93
Adres : Yeni mahalle okul altı sok .no2 Bilecik Bozüyük
Telefon : 0374 212 14 31
Adres : Aktaş mahallesi Öney sok. No: 6 kat: 3 Bolu
Telefon : 0505 254 85 59
Adres :
Telefon : 0536 263 91 16
Adres : Güzelyalı Mah.Turgut Özal Bulvarı 81058 Sk. No:11 Polisevi Kavşağı Çukurova/Adana
You can see how this popup was set up in our step-by-step guide: https://wppopupmaker.com/guides/auto-opening-announcement-popups/