KAFFEDp> Diasporadan anavatana, bugünden geleceğe… ORTAK AKIL TOPLANTISI (11-12 Aralık 2010, Bolu-Abant Koru Oteli) Önemli bir başlangıç olarak gördüğüm bu birlikteliğin, toplumun bütün kesimlerini harekete geçirmek/katmak için, genç, yaşlı, kadın, kır (köyler), kent, bölgeler, kardeşlerimizin yaşadığı farklı cumhuriyetler ve ülkeler boyutunda genişleyen platformlarda devam etmesi dileklerimle, emeği geçenlere teşekkürler. Adlandırma:p> Özü değişmeden, (kapitalist/liberal ilişki ve üretim tarzı) biçim olarak ifade ve uygulamalarındaki kavram ve argumanlarını yenileyen sistem (kapitalizm); bireyleri hızla depolitize ederek, insanı tüketim öznesine indirgedi, diğer yandan yaygın ve etkin biçimde, asgari düzeyde de olsa toplumsal birliği sağlayan kimlikleri ayrıştırarak, kitleler üzerlerindeki eğemenlik ve sömürüsünü kolaylaştırma yoluna gitmektedir. “Günümüzde, aralarında kültürel farklılıkların olduğu, farklı yaşam biçimli gruplar için farklılıkların giderek daha çok önem kazandığı, öne çıkartıldığı “ötekileştirme” kültürünün yaygınlaştırıldığı görülmektedir”. Bu sürece en etkin ve örgütlü biçimde karşı duruş gerekmektedir. Yaşadığımız ülke ve 146 yıllık tarihsel ve kültürel geçmişi düşünüldüğünde, Çerkes; ortak kimlik ifadesi olarak esas alınmalıdır. Ayrışarak/bölünerek çoğalmıyoruz, tersine küçülüyor, potansiyelimizi, kaynaklarımızı/gücümüzü etkisizleştiriyoruz. Diaspora tanımı:p> Çerkesler; kendi yurtlarında işgal ve savaş yoluyla soykırım uygulanmış, zorla sürgün edilmiş bir topluluktur. Çerkesler sürgün edilerek yerleştirildikleri ve 146 yıldır yaşadıkları Anadolu coğrafyasında Azınlık konumundaki bir topluluktur. Asimilasyon:p> İnsanin yaşamından doyum sağlayabilmesi, yaşadıklarından insanca hazlar alabilmesine bağlıdır. İnsan çevresini algılarken seçici davranır, bu seçiciliğin temelinde ise kendi değerleri vardır. (Xabze Çerkes topluluklarında, toplum üyesi bireylerin birarada yaşamasının kurallarını ve içeriğini belirleyen/düzenleyen kurallar bütünüdür.) Bir şeylerden bağımsızlaşarak özgürleşmeye çalışmakla özgür olmak birbirinden farklı olgulardır. Bireylerin günlük yaşamlarındaki yüklenimleri (Aile, İnernet, Tv, İş, sosyal kültürel çevre, eğitim vb.) bilgi ve uyarımlar… Karmaşık biçimde gerçekleşen bu yüklenimlere uyum sağlama uğraşı bir noktada/düzeyde sona ermez, yeniden tekrarlanarak yeni uyum durumları gerektirir. Günümüzde insanlar, eskisinden çok daha fazla sayıda insanla, çok daha kısa süreli, daha yüzeysel ilişkiler kurma eğilimindedir. Yine “Kadercilik ve uyuşukluk, çevreyle baş edememenin doğal sonuçlarıdır”. İnsan, yaşamın gereksinimlerini karşılamayı, sorunlarının üstesinden gelmeyi becerebildiği sürece mutlu bir yaşam sürer. İnsan toplumsal bir varlık olarak tek başına bunu gerçekleştiremez bir arada yaşadığı diğer insanlar ile bunu yapar. Binlerce yıllık tarihsel geçmişe sahip kültür ve kültürel varlıklarımızı/kaynaklarımızı doğru biçimde özümsemeye yönelik uğraşılar öne çıkartılmalıdır. Hızla yitirilen kültürel ve toplumsal değerlerin önemliliği, bütün olanaklar zorlanarak en geniş etkisi dikkate alınarak, bilimsel yollarla ve kitlesel olarak işlenmelidir. Bu işleme ve aktarma görevi tarihsel bir sorumluluktur, gelecek kuşaklara aktarma/iletme sorumsuzluğu gösterme keyfiyetimiz yoktur. Kendini kimlik olarak ait hisseden bireylerden başlayarak bütün örgütlü yapıların da gündemlerinin günümüz gerçeklerini kapsayacak biçimde geçerli ve gerekli stratejileri en kısa sürede yaşama geçirmeleri gerekmektedir. (Bu toplantının da böyle bir amaca hizmet ettiği/etmesi gerektiği düşüncesindeyim) Örgütlenme:p> Farklı örgütlenme biçimleri yanında, Gençlik örgütlenmelerine öncelik ve ağırlık kazandırılmalıdır. KAFFED özelinde düşündüğümüzde gelecekte kültürel ve toplumsal değerlerin, mirasın taşıyıcısı/aktarıcısı olacak kuşaklar olarak gençlere yönelik planlı ve güncel uygulamalar yaşama geçirilmelidir (Nart akademi vb.). Daha çok eğitim olanakları zorlanmalı, Üniversitelerde gençlik koordinasyonları, birlikleri vb. nin yaşama geçirilebilmesi için koşullar oluşturulmalıdır. Talepler:p> Çerkes dili ve edebiyatı bölümleri ivedilikle yaşama geçirilmelidir. Üniversite yönetimleri ve rektörlerin kişisel insiyatiflerine terk edilmeden (Samsun 19 Mayıs, Kayseri Erciyes), YÖK, Vakıf Üniv., Siyasal İktidar vb. boyutunda girişimler devam etmelidir. Bilim ve araştırma, dokümantasyon merkezleri, müze vb. kuruluşlar kurulmalı bu kuruluşlar, kaynaklık etmelidir. Kültürel yayın konusunda geçerli ve gereksinimlere yanıt verme kapasitesine sahip TV yayınları öncelikle ve geciktirilmeden yaşama geçirilmelidir. Bu yaşanılan ülkede eşit yurttaşlar olarak en temel haklardandır. Günümüzde Ulusal ve uluslar arası yasalardan kaynaklanan/dayanan hakların talebi, kültürünü yaşama, dilini konuşup yazabilme temel insan hakları bağlamında değerlendirilmelidir. Ulusal, kültürel, demokratik hakların kullanımının önünü açmak siyasal iktidarlardan talep edilse bile, devletin yükümlülükleri olarak değerlendirilerek izlenmeli ve siyasal iktidarlara indirgenmemelidir. Anavatan ve Diaspora ülkelerindeki, Çifte vatandaşlık, Pasaport ve kimlik edinimlerinin hukuksal dayanaklarının oluşturulması çabalarına hız kazandırılmalıdır. Bu ülkede (Türkiye’de) yaşayan Eşit yurttaşlar olarak ortak varlığımız kabul edilen kaynakların, taraflı biçimde savaş aracı olarak başka ülkelere (Gürcistan) yardım gerekçeleri ile aktarılması konusunda etkili ve tutarlı tavır alınması, alınacak tavır ve tepkinin etkin/yaygın biçimde gösterilmesine önderlik ve öncülük etmek görevi ve sorumluluğumuz vardır. İşbirliği:p> Anavatan ve Diaspora ülkelerinde; İşbirliğini geliştirici sosyal, kültürel, bilimsel, ticari vb. geçerliliği olan örgütler aracılığı ile her iki tarafın olanaklarının bir araya getirilmesi, (kitle iletişim araçlarını kullanma)… DÇB ne işlerlik kazandırılması, temsil ve yetki erginin kapsamının genişletilmesi gerekmektedir. Ortak Alfabe gereksinimi yıllardır sonuçlandırılamayan bir sorundur: Dil insan ilişkilerde yaşayan/yaşatılan, canlı kalan bir olgudur. Yine bir dilin canlı kalması yaşatılması kişisel çabalardan öte bilimsel/kurumsal çabalarla, uğraşılarla mümkündür. Bu gerçekleştirilmediği sürece bir dilin bilinirlik düzeyi ve kullanımı onun yaşatılmasında yeterli olmayabilir. Üstelik bir dilin yazım dili olması bu dili kullananların o dili yaşatmaları açısından da son derece önemlidir. Dönüş:p> Öncelikle; Dönüş hareketi öndersiz bir harekettir, Politikasızlık, amaçsızlık, plansızlık, yanında kişisel ilişkilerden öteye taşınamayan bir çabadır. Örgütsüzdür, öngörüsüz ve proğramsızdır… 90’lardan 2010’lara yirmi yıllık süreç düşünüldüğünde bu günden yarına, dönüş konusundaki pratiklerimiz ortada ve bunun uzun erimli bir süreç olduğunu gözardı etmeden, Dönüşün kitleselleşebilmesi için; Bu konuda öncelikli görev Anavatandaki ülkelere düşmektedir, bu ülkelerin geri dönüş konusunda bir politikalarının ve bu politikalara uygun yasal/toplumsal düzenlemelere gereksinim vardır. Bu ilk boyutu, ikinci boyutu ise geri dönmek isteyenler konusunda bulunulan ülkelerde yapılar oluşturmaktır. Bu yapılar örgütlü, proğramlı bir geri dönüş sürecinin her aşamasında inisiyatif kullanabilen, sosyal ve ekonomik olarak bu süreci potansiyel olarak kotarabilecek kapasiteye sahip olmalıdır. Varolan dernek yapıları şimdilik bu sürecin üstesinden gelebilecek kapasitede değildir. Bunlar dışında dernekleri de içine alan kurumsal bir ortak yapı oluşturulabilirse sonuç alıcı çalışmalarda bulunulabilir. Diaspora-Anavatan işbirliği kişiler üzerinden değil, kurumlar-örgütsel yapılar üzerinden gerçekleştirilmeli, kalıcı ve devamlılığı olan kurumsal ilişkiler yerleştirilmeli/geliştirilmelidir. Öncelikler:p> Dil-kültür ulusal kimlik bağlamındaki asimilasyona insanlarımızın direncini geliştirme açısından hertürlü etkinlik ve girişim desteklenmelidir. Israrla ve öncelikle, toplumsal olarak hedef kitle olarak gençlere yönelik yeni yapılanmalara geçmek ve bunları bir an önce yaşama geçirmek zorundayız. Kentli Çerkes gençliğine yönelik sosyal/kültürel ilişki ağları oluşturamadığımız sürece içinde bulundukları koşullar ve olanaklar çerçevesinde kendi kapasiteleri ile sınırlı kendi değerlerini toplumsal ve kültürel ortama uygun biçimde üreten ve yaşayan bir konumda kalacaklardır. Gençlik kitlesini planlı, amaçlı gerçekçi hedeflere yönlendiremediğimiz sürece, uygun bağlar kuramadığımız sürece kaderlerine terkedilmiş olarak kalacaktır. Üstelik bu süreçte ihmale gelemeyecek bir önemliliğe sahiptir. Hızla değişen toplumsal ve kültürel koşullara uyum sağlama sürecinde bocalayan gençlere sosyal ve kültürel değerler kazandırılamadığı sürece, kültürel ve toplumsal aktarımdaki kuşak/nesil rollerini yitirmeleri toplumsal olarak ağır sonuçlara yol açacaktır. Öneriler:p> Var olan federasyon yapısı şu an için geçerli örgütlenme olarak alınsa bile, temsil anlamında, Federasyon yapısı dışındaki kitlesel oluşumlarla iş ve eylem birliği içinde olunmalıdır. Demokratik bir işleyiş ve temsilin geçerli olduğu birlikteliklerle etkin bir güç olabilme ve potansiyeli azami düzeyde kullanabilme pratiklerinin önünü açmanın yolları bulunmalıdır. Bu birliktelikler örgütsel yapılara toplumsal ilgiyi, katılım ve katkıyı arttırıcı etkide de bulunacaktır. Günümüzün en etkili/geçerli kitle iletişim araçları konusunda; Uzmanlık alanları medya ile ilgili olan kişi ve kuruluşlara yapılacak bir çağrı ve organizasyonla biraraya gelmeleri sağlanarak, kaynaklarımız ve potansiyelimizin neler olduğu somut olarak değerlendirilmelidir. KAFDAV'ın olumluluklarının (yayın, dokümantasyon merkezi vb.) yanı sıra yeni bir ivme kazandırmak yapılanmaya gitmek gerekliliği ortadadır. Bilim kurullarını işletmek, yayın kurulları oluşturmak, bilimsel nitelikli uluslararası bir dergi çıkartmak, ilgili uzmanlık alanlarına göre oluşturulacak komisyonlarca yazılan tarihsel, toplumsal ve kültürel süreci konu alan el kitapları (genç kuşaklar ve kendi dışındakilere tanıtma için önemli) dizileri yayınlamak vb. Çerkeslere yönelik toplumsal ve kültürel araştırmalara bilimsel bir nitelik/içerik kazandırmak konusunda bilimsel kurullar oluşturularak çalışmalar ve yayınlar kurullar desteği ile bilimsel nitelik kazandırılarak, yönlendirilerek kalıcılıkları ve geçerlilikleri, yaygınlıkları sağlanmalıdır. Geçmişin birikimleri yanında, gelecek perspektifi/politikalarına dayanak oluşturacak, kaynaklık edecek verilere gereksinimimiz vardır. Yaşanılan ülke ve dünya gerçekliğini doğru ve açık biçimde tahlil ederek; Toplumsal gerçekliğimizle ilgili Türkiye’yi esas alan bilimsel ölçeklerle toplumsal yapımızı ve ögelerini (kır, kent, ülke dışı) anlamlandırma ve üzerinde yükselebileceğimiz toplumsal koşullarımızın etüdünü yapma durumundayız. Nüfus, aile, eğitim, sosyo-ekonomik düzey, kültürel yapı, vb. ile yani Türkiyedeki Çerkes profili (görünümü) ile yüzleşmek durumundayız. Bugün bütün olumsuzluk ve fırsatların ayırdında olarak, ataletimizi üzerimizden atarak harekete geçme zamanıdır. nanMehmet Eser
Ulvi Özcan – KAFFED Ortak Akıl Toplantısı Yorumu
11-12 Aralık 2010 KAFFED Bolu 1. Ortak Akıl Toplantısı ile ilgili görüşlerim. Öncelikle iyi organize edilmiş, düzeyli, disiplinli bir toplantının yapılması ile ilgili emeği geçenleri tebrik eder; teşekkürlerimi arz ederim. Yapılan toplantıda çok konu konuşulmakla birlikte birkaç konunun öne çıktığını gördüm. Bu konuları alt başlıklara bölerek kısaca görüşlerimi ifade etmek isterim. 1-Tanımlarp> 1.1- Çerkes: toplantıya katılanların büyük çoğunluğu Çerkes isminin bir etnisiteyi temsil etmediğini; tarih, kültür birliği olan ve birlikte var olma mücadelesi vermesi gereken insanların ortak adı olduğunu ifade ettiler. Benim şahsi fikrim de Çerkes adının bir siyasi temsil adı olması gerektiğidir. Bugün kendimizi Adige, Abaza, Oset, vb. alt kimliklerle savunduğumuz takdirde var olmamızla ilgili ortak bir mücadele platformu ortadan kalkacaktır. Ayrıca mikro-milliyetçiliğin sonuçlarının tahminlerimizden öte zarar verebileceği büyük olasılıktır. Bugün “Çerkes” bilincine sahip bir insanımızın, “Çerkes” oylarıyla bir temsil mekanizmasında olması durumunda sorunlarımıza çok daha fazla duyarlı olacağı gibi, muhataplarının da onun fikirleri kadar arkasındaki lobi desteğini dikkate alacakları şüphesizdir. 1.2- Diaspora: Moderatör Sayın Ayhan Kaya’nın açılış konuşmasında William Safran’dan alıntıyla ifade ettiği gibi diaspora tanımını oluşturan altı temel öğe biz Çerkesler için de geçerlidir. Bundan sonra diaspora tanımının altının tam doldurulmasıyla geri dönüş sürecinin yara alacağı görüşü ise kavram kargaşalarını büyütmekten öte fayda getirmeyeceği, sadece örgütlenmeyi geciktireceği görüşündeyim. 1.3- Anavatan: Bu konuda katılımcılar arasında ortak dil kullanılarak Kafkasya anavatan olarak tanımlanmıştır. Anavatan fikrinin altının doldurulması ve Çerkes bilincinin geliştirilmesi ile ilgili çalışmalarımız olmalıdır diye düşünüyorum. 2- Geri Dönüşp> Türkiye Siyaset Tarihi’ne baktığımızda nasıl “68 Kuşağı” adında bir kavram varsa, “78 Kuşağı” adında da bir kavramın olduğunu, bu kuşakta da bugün toplumumuzda “Çerkes Kimliği” ile ilgili fikir-duruş sahibi, işinde-gücünde başarılı olmuş, bugüne kadar doğru-tutarlı bir çizgi sahibi birçok Çerkes insanının olduğunu görüyoruz. Bu insanlarımızın genel siyasi söylemlerinin içinde ve özelinde “geri dönüş” her zaman yer almış ve hararetle savunulmuştur. Siyasi konjonktürün S.S.C.B. de değişmesi ile birlikte dünyanın dört bir yanına dağılan biz Çerkes’lere de geri dönüş fırsatları vermiştir. Geri dönenimiz olmuş; döndükten sonra geri dönenleri olmuş, anavatanda yaşayıp sıkıntı çekenleri olmuş, iş – güç kurup adapte olup, saygın bir yaşam kurmayı başaranlar da olmuştur. Ancak; geri dönüş fikrine sahip, sorumluluk sahibi olduğunu düşündüğüm çok insanımız da anavatana ya dönmemiş, ya da döndükten sonra yaşadıkları coğrafyalara geri dönmek zorunda kalmışlardır. Hal böyle olunca geri dönüş ile ilgili öznesi kendisi, çoluk-çocuğu olmayıp, kendi dışında başkaları olan söylemler yerine; somut, başarı hikâyesi oluşturabilecek her yıl 3-5 insanımıza anavatanda ihtiyaç olan zanaatların Türkiye’de edindirilmesinin desteklenmesi ve geri dönüşten sonra barınma ihtiyacının (belli bir zaman) karşılanacağının projelendirilmesinin doğru olacağını düşünüyorum. 3- Siyasallaşmap> 11-12 Aralık 2010 tarihinde yaptığımız toplantılarda siyasallaşmanın da altı çizilmiştir. Fakat her fikir sahibinin siyasallaşma anlamında farklı değerlendirmeleri olduğu için, farklı vurgular yapılmıştır. Toplumumuzun taleplerini ortaya koyup, bu talepleri parti programlarına koyan siyasi partileri desteklemek veya olmazları ortaya koyup bazı siyasi partiler ile ilgili kırmızıçizgiler oluşturmak olmalıdır. Bağımsız aday fikri ise; sıcak bakacağımız herhangi bir siyasi harekette taleplerimiz ile bir yer bulamamız halinde değerlendirilebilir. Toplantının belki de en çarpıcı fikri siyasi partilerdeki parti meclisi benzeri bir yapılanmayla bir KAFFED/diaspora meclisi kurulması, bu meclisin icra konuları değil de siyasi konuları konuşur şekilde oluşturulması gerektiği fikriydi. Tabii böyle bir yapı kurulurken bu meclisin hangi aralıklarla toplanacağı, gündeminin nasıl oluşacağı, kimlerden oluşacağı, meclis üyelerinin nasıl seçileceği enine boyuna müzakere edilmeli; sonuçları yazılı bir halde protokollere bağlanmalıdır. Bu çalışmaları yaparken başarılı olmuş çeşitli meclisler örnek alınmalıdır. 4- Örgütlenmep> Toplantıya katılanların büyük çoğunluğunun ve tabii ki benim de görüşüm Kafkas Dernekleri Federasyonu’nun Türkiye diasporasındaki Çerkeslerin siyasi/kültürel temsil örgütü olduğu yönündedir. Tabii ki bu genel görüşün çeşitli yönlerinin ele alınarak kurumsal bir örgütlenme planı ihtiyacı olduğu da bir gerçektir. KAFFED’in üst temsil örgütü olduğu olgusuyla derneklerin değil camianın üst örgütü olacağı şekilde yapılandırıp, bu örgütlerin bir orkestra gibi koordineli çalışmalarını sağlamanın çok önemli olduğunu düşünüyorum. Bu koordinasyonun gerçekleşmesi, KAFFED’in siyasi temsilinin artması, reflekslerinin gelişmesiyle özgül ağırlığının artacağı da şüphesizdir. Yoksa bugünkü mevzuat ile bir federasyon kurarak kamuoyunun algısını karıştırmanın çok zor olmadığını yaşayarak hep birlikte gördük. 4.1.1- Kafkas Dernekleri Federasyonu (KAFFED)p> Toplumumuzun en üst düzeyde temsil edildiği, sadece kültür derneklerinin değil tüm camianın en üst düzey temsil organı olmalıdır. KAFFED’in etkinliği ve verimliliği çeşitli zamanlarda ve mekanlarda iddia edilen “Türkiye’de 5.000.000 Çerkes yaşıyor…” algısının minimum % 10’u insana ulaşmak ve bu insanları temsil edebilmekten geçtiğini düşünüyorum. Bu konuda ilk yapılacak eylem konuyu bir proje olarak ele alıp, bir nitelik çalışması yapmak olacaktır. Türkiye’de yaşayan Çerkeslerin büyük çoğunluğunun köy kökenli şehirde yaşayanlar olduğu gerçeği ile öncelikle göç veren köylerde bir araştırma ile işe başlanmalıdır. Bu köylere yakın derneklerimiz vasıtası ile bizzat gidilerek hangi ailelerin nerelere göç ettiği ve iletişim bilgileri derlenmelidir. Elde edilen bu bilgiler KAFFED’de tasnif edilerek bu insanlarımızla diyalog kurabilecek yakınlıktaki derneklerimize hazırlanacak bir anketle birlikte ulaştırılmalıdır. Elde edilecek bilgiler sonucunda; nerede kimin yaşadığı, ne iş yaptığı, eğitim durumu, varsa siyaseti, Stk’lar veya meslek örgütlerinde pozisyonu, Çerkeslik ve dernekler ile ilgili algısı, beklentileri, vb. sonuçlar derlenmelidir. Aşağıda isimleri belirtilen kurumların görev tanımlarını yapmalı, çalışmalarını koordine etmeli, bu kurumların birbirini tekrarlayan faaliyetler yapmaması yönünde çalışmalar yapmalıdır. Toplumumuzun sorunları ve beklentilerini yaşadığımız Türkiye diasporasında muhatap merciler ve kamuoyu nezdinde dillendirmeli, anavatandaki muhatap kurumlar ile görüşmeler yaparak geri dönüş, vatandaşlık, mülkiyet edinme, seyahat özgürlüğü, vb. konularda düzenlemeler yapılması ile ilgili çalışmalar yapmalıdır. Örgütlerimizin örgütlenme, eğitim, standart oluşturma, proje geliştirme, kaynak yaratma gibi konularda makro çalışmalar yapmalıdır. Anavatanda eğitim için gidecek olanlara, anavatandan eğitim için Türkiye’ye gelecek olanlara burs desteği (özel bir burs yönetmeliği hazırlanarak) sağlanmalıdır. Toplumumuzun içinden gelen ancak beraber yaşadığımız insanlar tarafından da yaptığı çalışmalar ile kabul görmüş insanların tanıtılması ile ilgili çalışmalar yapılmalıdır. Bu çalışmanın hedefi kendi insanımıza rol/model insan oluşturmak, beraber yaşadığımız insanlara da örnek Çerkes insanı imajı yaratmak olmalıdır. Ben değerli büyüğümüz rahmetli Sayın Kazım Taymaz’ın adını yıllar önce böyle duydum ve gururlandım... Müşterim olan bir sefire hanım milyonlarca dolar değerindeki gayrimenkullerinin ekspertizini yaptırmak için bana geldi ve bu mülkleri Köy Çocuklarını Koruma Derneği’ne bağışlamak istediğini ifade etti. Hazırladığım ekspertiz raporunu vermek üzere derneğin Levent’te bulunan merkezine götürdüğümde bilinç düzeyi yüksek, eğitimli, statü sahibi onlarca hanımefendinin kaynak yaratma ile ilgili harıl-harıl çalıştıklarını gördüm. Daha sonra da rahmetli Kazım Taymaz’ın Çerkes olduğunu öğrendim. Bu örnekleri çoğaltabiliriz. 4.1.2- Vakıflarımızp> 4.1.2.1- Şamil Eğitim Kültür Vakfı Merkezi İstanbul’da olunan vakfın görevleri; Kafkasya ve sürgün ile Türkiye’ye göç etmek zorunda bırakılan insanların tarih ve kültürleri ile ilgili araştırmalar yapmak; fiziki ve dijital ortamda arşiv oluşturmak, Türkiye’de okuyan T.C vatandaşı Kafkas kökenli öğrencilere burs vermek olmalıdır. 4.1.2.2- Kafdav Merkezi Ankara’da bulunan vakfın görevleri Kafkasya’dan sürgün ile dünyanın dört bir yanına dağılmak zorunda bırakılan Çerkesler ile ilgili akademik araştırmalar yapan bilim insanlarına, öğrencilere destekler vermek, yaptıkları kitap, makale, vb. çalışmaları yayınlamak, bu konular ile ilgili konferans, panel, workshop, vb. çalışmalar yapmak, fiziki ve dijital arşiv oluşturmak olmalıdır. 4.1.3- Dostluk Kuluplerip> Dostluk Kulüpleri; nitelikli emeğe sahip toplumumuz insanlarının bir araya gelerek anavatanımız Kafkasya ile diyalogların artmasına yönelik , toplumumuz insanlarından toplumsal konulara duyarlı olanlarının siyasi yapılarda (İlçe Belediye Meclisi , Büyükşehir Belediye Meclisi, İl Genel Meclisi , Belediye Başkanlığı , Milletvekilliği, vb.) , meslek örgütlerinde (Ticaret Odaları , Sanayi Odaları,SİAD’lar,Sektör Dernekleri vb.) ve STK’larda aktif rol olmaları yönünde lobi çalışmaları yapmak , bu konularda eğitimler vermek olmalıdır. 4.1.4- Kültür Derneklerip> 4.1.4.1- İl Kültür Dernekleri KAFFED Genel Merkezince tanımları yapılmalı, çalışma standartları, çalışma disiplinleri belirlenmeli, proje yapma ile ilgili eğitimler verilmeli, tüm derneklerin aynı tüzük etrafında, aynı ay içinde genel kurullar yapması sağlanmalıdır. Bu genel kurulların 1-2 ay sonrasında da KAFFED Genel Kurulu yapılmalıdır. (Örneğin her genel kurul yılı 10. ayda dernek genel kurulları yapılmalı, 12. ayda KAFFED Genel Kurulu yapılmalıdır.) Derneklerde “fikir ve proje” merkezli üretimler yapılabilmesi için yapılacak bir düzenleme ile Divan Başkanlığı oluşturulmalıdır. Yönetime talip olanlar yapacakları projeleri, nereden nasıl kaynak bulacaklarını, KAFFED’in uyguladığı politikalar konusunda ne fikirleri olduğunu ve hazırladıkları Y.K ve KAFFED delege listelerini Divan Başkanlığı’na vermelidirler. Y.K ve delege listelerinde adı geçenlerin yazılı muvafakatları da Divan Başkanlığı’na verilecek ve standardı belirlenmiş evraklara eklenmelidir. Divan Başkanlığı göreve talip olanların ad soyadlarının bulunduğu listeleri, hedef faaliyet ve projeleri içeren beyanları postayla tüm üyelere göndermelidir. Göreve birden çok listenin talip olması halinde bu listeler “kırmızı, yeşil, mavi,sarı,vb.” şekilde adlandırılmalıdır. Bu durumda ahbap/dost eksenli değil de; merkezinde fikirsel ve proje üretimi olan bir örgütlenmenin temeli atılmış olacaktır. Denetim kurulları da mali müşavir temelli üyelerimizin göreve talip olması halinde “çarşaf liste” yöntemiyle en çok oyu alan başkan, diğerleri üye şeklinde oluşmalı; kuvvetler ayrılığı ilkesi itibarı ile Y.K. listesi ile beraber olmamalıdır. 4.1.4.2- İlçe Kültür Dernekleri Bu derneklerimiz standartları KAFFED tarafından belirlenecek nitelik, yeterli üye sayısı, yeterli bütçe vb. kriterleri yerine getirebildikleri takdirde “müstakil bir dernek değil de şube başkanlığı olarak var olmalıdırlar. Konuyla ilgili başarılı örnek çalışmalar incelenmelidir. 4.1.4.3-Kültür Merkezleri Belki de bu örgütlenmenin içinde en önemli yer tutan mekanizma bu olmalıdır. Burada insanımıza en yakın olabileceğimiz, fayda sağlayabileceğimiz çalışmalar yapılabilir. Folklor çalışmaları, dil eğitimi, tarih bilinci, çocukların devam ettikleri okullar ile ilgili etüt dersleri, anavatan ile ilgili film/slayt gösterileri, kültür sohbetleri, Çerkes yemekleri, vb. faaliyetler yapılabilir. Bu merkezler özellikle halen kalabalık nüfusun yaşadığı belde ve köylerde yapılırsa anlamı daha fazla olacaktır. 4.1.5- Kafkas İşadamları Derneği (Kafiad)p> Özellikle anavatan ile iş yapmayı hedefleyen işadamlarına rehberlik hizmeti vermeli , o coğrafyadaki fırsatları Türkiye kamuoyu ile paylaşmalı , Tobb , Deik ,Siad’lar , Sanayi ve Ticaret Odaları gibi iş kurumları ile ortak iş gezileri , konferans , panel, fuar gibi organizasyonlar geliştirmelidir. Ayrıca Kafkasya’daki kurumların dünya standardında akredite kurumlar haline gelmesi için caba göstermeli, mevzuat uyumu yönünde faaliyetlerde bulunmalıdır. Ulvi ÖzcannanUlvi Özcan
Yaşar Güven – KAFFED Ortak Akıl Toplantısı Yorumu
1.Oturum: TANIMLAR-TERCİHLER SÜRGÜN konusunda;p> -Kafkas-Rus Savaşlarında, Çerkes soykırımının söz konusu olduğu ve sonucunda sürgün uygulandığı, 1997 yılında, Uluslar arası Çerkes Birliği’nin (UÇB) girişimi ile UNPO (Temsil Edilmeyen Halklar Örgütü) tarafından karar altına alınmıştı. Kararın devamında da Çerkesler’in sürüldükleri topraklara dönebilme hakları, RF ve yaşadıkları diaspora ülkelerinde çifte vatandaşlık haklarının olduğu da tescil edilmişti. -Çerkes tarihçi ve araştırmacıların yazdıkları bir yana, bizzat Rus biliminsanları bize dair sürgün ve soykırım gerçeğini belgelerle yazarken, bizzat Çarlık Rusyası askeri külliyatı bu durumu belgelerken bizim duraksıyor görüntüsü vermemiz soru işareti yaratır. -Birleşmiş Milletler’in 1948’de kabul ettiği, 1951’de de yürürlüğe koyduğu “Soykırım Suçunun Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi”, “Soykırım Oluşturan Eylemler”i sıralamıştır. Sözleşme; sadece katliamları değil, ‘soykırım’a teşebbüsü de cezalandırılması gereken bir suç olarak tanımlıyor. Belli bir etnisiteye ait bir halkın ya da bölgenin homojenleştirilmesi, zorla yer değiştirilme, sürgün edilmesi, uzaklaştırılmasına ise ‘Etnik temizlik’ deniyor. Soykırımın bir türü olan “etnik temizlik”, soykırım sözleşmesinde belirtilen şartları içerirse soykırım suçuna giriyor. Ve soykırım suçunun zaman aşımı yoktur. Belli bir tarihte kabul edildiği için öncesini kapsamaz yorumları var. Önce tanımlanan suç kapsamında olup-olmadığına bir bakmalı. Sonrasında kim nasıl istiyorsa yorumlayabilir. ** -Çerkesya – Gönül Yaram kitabında Tamara Polovinkina; “Rusya Çarlık yönetiminin 19. yy da Kafkasya’da üstlendiği çirkin rolü ve Adığeler’e karşı soykırım uygulamaları düşünülürse, tarihin acı olaylarını yeniden karıştırmamak ilkesi belki de başlıca argüman olacaktır. Ne var ki biz bu görüşe katılmıyoruz ve söz konusu savaş konusunda şu ilkeyi tercih ediyoruz: ‘Tatlı yalandan, acı gerçek iyidir.’” “Ahlak açısından ele alırsak, gerçeği saklamak her iki tarafı da aşağılar, özellikle de gerçekten korkanı küçük düşürür, öte yandan bu şekilde gerçeği gizlemek gücün değil, güçsüzlüğün göstergesidir.” diyor. ** ÇERKES ismine dair:p> 1864’te Kafkasya’dan Osmanlıya sürgün edilen atalarımız, hangi kimliğe ait olduklarını herhalde doğru olarak tanımlıyorlardı, taze sürgün olarak hafızaları herhalde bugünkünden daha canlı idi. Bir nedenden ortak hareket etme ve Çerkes ismini kullanma kaygısı taşıdılar. Adığesi, Abazası, Oseti ve Çeçeni ile birlikte 1908’de Çerkes Cemiyeti’ni kurdular. ‘Günün koşulları’ genel çerçevesi içinde irdelemeler yapılabilecek olsa da bu gerçek bir kenara not edilmelidir. Bugünkünden daha güçsüz ya da bilinçsiz oldukları için böyle davrandıkları ise sanırım söylenemez. Çerkes : Adığe diyenlerimiz var. Onun dışındaki kabul ise; kapsamına Adığe ve Abaza ya da ek olarak Vubıh ya da başka etnikler dahil edilse de üst kimlik olarak kullanıldığıdır. Ve önemlisi siyasi bir kimliktir. Türkiye’de ve dünyanın birçok köşesinde bilinen ve anılan bir isimdir. Çerkes Teavun sonrası, Cumhuriyet döneminde yasal kısıt ve baskı olmasa idi muhtemelen Çerkes adı ile örgütlenmeler devam edecekti ve iyi de olacaktı. Kimliğe dair siyasi tavırda demokraside uzlaşılabileceğini düşündüğümden, “Çerkes ismini tescilleme” gibi bir girişim olmayacaksa, içini Adığe, Abaza vd. ile doldurma çabasından çok kullanılması önem taşımaktadır derim. 2. Oturum DİASPORADA DURUM, BEKLENTİLER VE HEDEFLER Kimlik sorunu, demokrasi sorunudur ve kültürel-demokratik haklar söz konusudur. Yaşadığımız her ülkenin demokratikleşmesi, kimliğimizin gerçek anlamda ifadesi ve geleceğe taşınması açısından önemlidir. ‘Demokrasi daha fazla demokrasi’ talebi ve tespitiyle demokratikleşmeye katkı sağlanmalı; bunun teorisi ve buna uygun örgütlülükler oluşturulmalı,yerel ve uluslararası platformlarla dayanışma ve güç birliği sağlanmalı.p> Çerkesler; Osmanlı ve sonrası Cumhuriyet döneminde asker ve bürokrasi içinde yer aldığı, statükoya yakın durduğu için olsa gerek; kimliğe dair talebi olmayan, sisteme entegre olmuş bir kimlik olarak algılanıyor. Hem devlet hem de demokrasi için mücadele eden kesimler tarafından böyle algılanıyor. Ezberi bozmalıyız. Kimliğimize dair yüksek sesle talepte bulunarak kamuoyu ile paylaşmalı, demokrasi güçleri ile yan-yana durmalı, bütün demokratik yöntemleri kullanarak demokrasi mücadelesinin öznelerinden biri olmalıyız. Kültürel-demokratik talepler alt-alta sıralandığında görülecektir ki farklı kişiler benzer maddeleri sıralar. Ne ki taleplerin sıralanması yetmiyor; seslendirilmesi, takip edilmesi, her ortamda savunulması, kamuoyu ile paylaşılması, benzer talepleri olanlarla güç birliği yapılması, hak arama yol ve yöntemlerinin kullanılması vb. şeyler söz konusu. Bütün bunlar için doğru strateji, doğru örgütlülük belirleyici önemdedir. Demokratik-kültürel haklar için, öncelikle halkına yani öz gücüne güvenen, en geniş tabana oturan siyasi bir yapı. Yaşanan savaşlar, sürgünler, Cumhuriyet dönemi hain Çerkes yaklaşımı ve yine sürgün, baskılar vb. hepimizin bildiği onca olayın toplumsal hafızamızdaki etkisi; sürgünden 146 yıl sonra kimlik ve tarih bilinci konusunun çok ciddi irdelenmesini gerektiriyor. Kısaca, ‘duyarsızlık’la tanımlanamayacak bir kimlik sorunumuz olduğu da gündemimizde olmalı ki olası belirlenecek stratejimizde bu da dikkate alınabilsin. Seçimler ve Partilere / Adaylara yaklaşım konusunda ortaklaşmak önemlidir. Siyasilerle her tür görüşmede; “memleketin birlik ve bütünlüğü” klişeleşmiş yaklaşımı yerine “özgür irade ile gönüllülük temelinde, eşit ve bir arada yaşanan bir ülke” yani “demokratik ülke” isteği öne çıkarılmalı. Kurucusu olabileceğimiz ya da merkez karar alma kurullarında, yönetiminde söz sahibi olabileceğimiz, sadece kimlik değil yaşamın her alanını kapsayan demokrasiden yana güçlerle birlikte temsil edilebileceğimiz bir parti hedefi olmalı. Diğer yandan mevcut durumla seçime gidilirse ne yapmalı? Seçimlerde oy verilecek partiyi/partileri/adayları net olarak işaret edemiyorsak, oy verilemeyecekleri işaret etmek net bir şekilde yapılmalı. ‘Herhangi bir partiden aday olan Çerkeslerin tümüne destek’ gibi bir tutum sergilenmemeli. Kimliğimizi açıktan reddeden Türk milliyetçisi partilerden ve farklı kimliklere dair seçim bildirgesinde net ve olumlu açıklamaları olmayan partilerden aday olanlara oy vermeyeceğimiz açıklanmalı. Demokrasi ve bir parçası olan kimlik özelinde, parti tüzükleri ve seçim bildirgeleri didiklenmeli. Oy isteyenlere; “Biz Çerkesler artık varlığımızı ve haklarımızı tanımayan, dilimizi, kültürümüzü koruyup geliştirmek için gerekli şartları sağlamayan, bizi bu ülkenin eşit haklara sahip ama farklılıkları olan yurttaşları olarak görmek istemeyen partilere oy vermeyeceğiz” diyebilmeliyiz. Çerkes adaylar için ön koşul, ‘kimliği ile siyasetin içinde olmak ve özelde kimliklere dair yaklaşımını yazılı deklare etmek’ olmalı. 2011 genel seçimlerinde partilerden umut yoksa bağımsız adayımız olsun, Çerkes kimliği ile. ** Seçim dönemlerinde siyasilerin kurumlarımıza ziyaretlerinde ‘geleneksel misafirperverlik’ adı altında gereksiz abartılardan kaçınılmalı, misafirperverliğimizin kullanılmasına engel olunmalı. Anayasa yine gündemimizde olacak. Çerkesler olarak taleplerimiz, katkımız ne olacak, bunun çalışmasına bugünden başlamalıyız. Demokratik Açılım gündemindeki yetersizliğimiz değerlendirmeli ve aktif olarak gündemde yer almalıyız. p> Ülkenin toplumsal yaşamını belirleyen temel belge olan Anayasa’nın, toplumun bütününün talep ve beklentilerini karşılayabilmesi ilkesini öne çıkarıp; insan hakları ve özgürlüklerini esas alan, (asker ve sivil bürokrasinin siyaset üzerindeki egemenliğine son veren, her tür vesayeti reddeden, kültürel hakları güvence altına alan, vatandaşlığı etnik kimlik – dil ve dine dayandırmadan tanımlayan, düşünce - ifade ve örgütlenme özgürlüğü önündeki tüm engelleri kaldıran, anadillerde eğitim hakkı sağlayan) demokratik, özgürlükçü, sivil ve eşitlikçi yeni bir anayasa talebinde ısrarlı olmalıyız. Yasaksız Türkiye istemeliyiz. Özel durumumuz nedeniyle Kafkasya’ya dair taleplerimiz de gündemde olmalıdır: Çifte vatandaşlık, Abhazya ile doğrudan deniz ve hava yolu ulaşımının açılması, Abhazya ve Güney Osetya'nın bağımsızlığının tanınması, Gürcistan'a askeri desteğin kesilmesi, vd. gibi. Gençler çok önemli. Artık kent ve metropol gençliği söz konusu. Onlarla diyalog gerek, yaşam biçimlerini, beklentilerini anlamaya çalışmak gerek. Çerkesler olarak iç dinamiklerle yaşamımız sürebilse idi ne olurdu pozisyonumuz bilemiyoruz ama değişecekti, gelişecekti bir şeyler. Özü değişmeden kent yaşamına uygun bir şeyler olacaktı muhtemelen. İradi müdahale gerek belki. Bu vb. toplantılarda yaş ortalamasının düşürülmesi de bir hedef olmalı. 3. Oturum: ANAVATANDA DURUM, BEKLENTİLER VE HEDEFLER 4. oturumun kapsamında olmakla birlikte bu oturumda gündeme geldiği için dönüş konusunda söylemek istediklerim: Anavatandan bir ses, Kabardey-Balkar Cumhuriyeti Adığe Xase Başkan yardımcısı (Zamir Şukhov) dönüş konusunda; “Cumhuriyetlerimizde; diaspora ile ilişkileri düzene koymak, geri dönüş yapacaklarla ilgili çalışmak, her türlü sorunda onlara yardımcı olacak devlet organlarının olması gerekiyor. Çerkeslerin yaşadığı ülke yönetimlerinin de, Türkiye, Suriye ve Avrupa ülkeleri, benzeri organlar oluşturması gerekiyor. Çerkeslerin tarihi vatanlarına geri dönüşüne her iki taraftan öncülük yapılması gerekiyor. Sivil toplumun görevi bu meseleleri gündeme getirmek, devletin görevi bunları çözmek.” diyor. ‘Dönüş ve Nüfus’ konusuna dair; Adığeleri baz alarak: ‘Nüfus sorunumuz var’ tespiti yaparken, 140 milyonluk devasa RF içindeki Adığey’e götürebileceğimiz bir ya da birkaç yüz bin kişinin belirleyici bir öneminin olabileceğini düşünüyor olmalıyız. Demokrasi olmadıkça nüfusun bir önemi yoktur. Dönüş hakkını kullanmak çok önemli ve doğru bir argümandır. Bunun için özel önlemler de gerekmektedir. Ancak sorunu çözmenin başat yöntemi olarak sunulması yanlıştır. Adığe varlığının Adığey’de yaşatılması 120 bin civarında % 20 oranında nüfusa karşın “denklik yasası” gereği, pozitif ayrımcılıkla gerçekleşmiştir. Yani demokrasi böyle bir şeydir. Nüfusu demografik dengeleri değiştirmek ve çoğunluğu sağlamak için arttırma girişimi öne konmamalı. Dönüş hakkının kullanılması, tarihsel haksızlığın bir sonucu, adalet arayışının bir parçası, bu anlamda çok önemli ve olması gereken olarak benimsenmeli. İlk oturumda sözünü ettiğim gibi, Uluslararası Çerkes Birliği’nin 1997 de UNPO’ya başvurusu ile aldırdığı kararlar önemlidir ve takibi gereklidir. UÇB İstanbul kongresinde kararların takibi sonuç bildirgesine de yansımıştır. Anavatandan iki isim Adığe Cumhuriyeti’nden Kültür Bakanı Çemişo Ğazi ve Adığe Xase Başkanı Hapay Arambiy aynı şeyi söylüyor: “Cumhuriyetin adını oluşturan halkın dilinin, hangi milliyetten olursa olsun, cumhuriyetin en büyük makamındaki kişi (Cumhurbaşkanı) tarafından bilinmesi gerektiğine ilişkin önceki anayasal düzenleme yeniden getirilmelidir.” Diaspora anavatandan gelen bu sese kulak vermeli ve destek olmalıdır. ** RF’ye bağlı cumhuriyetlerimiz ve bağımsız devletlerimiz yani anavatanımız nedeniyle, Kafkasya, Gürcistan ve RF’deki her gelişme bizi yakından ilgilendiriyor. 1917 Ekimi’nde Rusya’da; güzel bir gelecek hedeflendi. Özelde Kafkasya’da da etniklerin nüfusuna bakılmaksızın, kimlikleriyle yaşamlarını sürdürebilme olanaklarının yaratılması için bir başlangıç yapıldı. Dünyada örneği olmayan, teoride olanı uygulama çabalarıydı bunlar. Bugün bir anavatandan, anadilden vb. söz ediyorsak, o günlerin yadsınamaz önemi vardır. Eleştirel yaklaşımlarımız olsa da. Değişen süreç sonucu Birlik 1990’larda dağıldı. Bir gecede dünyanın en zengin insanları oluştu. Paylaşım ve pazarlık amansız, iktidar ise çok önemliydi. Dağılış sonrası, ağır bir bürokrasiden çıkan geniş ve kalabalık bir RF içinde, sivilleşmenin zaten çok zor olacağı anlaşılabiliyordu. Bir de baskı olunca.. Hala sivilleşmeden söz edilemez. Muhalefetin çok zor olduğunu ve ciddi bir baskı olduğunu biliyoruz. Özellikle Putin döneminde, Ruslar açısından yerlerde sürünen onurları için bir dizi şey yapılırken demokrasi ötelenendi. Muhalefet sindirildi. Batıya olan borçları ödeyen, ekonomik, askeri ve siyasi açıdan RF’nin sahip olduğu gücü çevresine hissettiren, tek kutuplu dünyanın RF’ye rağmen olamayacağını yeni ittifaklarla gösteren ve SSCB mirasını tek başına devralabileceği işaretlerini veren Putin, kendisine verilen desteği bilerek çok rahat hareket etti. Beslan olayı bahanesi ile belli ki hazırlığı yapılmış rafta duran idari düzenlemeler hemen gündeme getirildi ve uygulamaya konuldu. Yeni idari düzenleme, merkezden idari birim başkanı atanması vb. uygulamalar gerçekleştirilerek demokrasi ve özgürlükler ertelendi. Yeni vatandaşlık yasası yürürlüğe girdi. Yeltsin dönemi çifte vatandaşlık uygulaması kaldırıldı. Biz bu konuda; “hızlı hareket edip herkes müracaatını yapmalı idi”, “neden müracaat etmediniz, tepside fırsat sunulmuştu” diyerek tartışırken, bizim gibi halklar açısından uygulanması gereken doğal bir hakkın engellendiğini ve UNPO kararlarını benimsediğimizi söylemeyi, yani tepki vermeyi es geçtik. ‘Verilenle idare etme kolaycılığı ve giderek talep etmez hale gelmek’, bu bizim yöntemimiz olmamalı. RF’de Putin ile başlayan dönemde; Yeltsin’ in “istediğiniz kadar özgür olun” yaklaşımı, “istediğimiz kadar –merkezin istediği kadar- özgür olabilirsiniz” yaklaşımı ile yer değiştirmiştir. Sürekli geri adım attırma, hakları budama yaklaşımına karşın, imkansız gibi görünen taleplerin olabilmesi, geri adım atmaya tahammülün olmadığının göstergesidir, bu durumu yüksek sesle ifade etmektir. 4. Oturum: DİASPORA-ANAVATAN İLİŞKİLERİ VE ETKİLEŞİMİ Ana vatan ve diasporanın birlikte hareketinin gerekli olduğu, bıçakla ayırır gibi birbirinden ayrılamayacağından tespitle; bazı dileklerim var: *Anavatandaki cumhuriyetlerin ve diasporada farklı ülkelerin, dolayısı ile oralarda yaşayan Çerkeslerin kendilerine özgü sorunları olduğunu ihmal etmeden; *Birbirimizin gerçeklerinden şeffaf bir şekilde bilgilenmek ön koşulu ile; *Eleştirinin ilerletici ve ön açıcı olacağını düşünerek, öneride bulunarak, yani birbirimize karışarak ama her aşamada haddimizi bilerek, *Anavatan dahil her yerde, Çerkes kimliğini yaşatmanın ve geleceğe taşımanın önündeki tehditleri görmezden gelmeyerek ve önemsizleştirmeyerek, kısaca hassas bir ayarla birlikte yürüyebilsek.. Türkiye’de bizler; genelde diaspora ve diaspora-anavatan hiç değilse asgari müştereklerde buluşabilsek, sabırla ilerleme sağlamayı ilke edinsek. Her ilerlemenin tabanda/halkta yaratacağı olumlu etkilerle yeni ileri adımlar atsak, yukarıdan aşağıya etkilerle kimlik bilinci yükselse ve giderek aşağıdan-yukarıya katkı ve etki güçlenebilse.. Açılış konuşmasında Mitat beyin değindiği konuya dair; ABD Kafkasya’da, Gürcistan’dan sonra Adığeler ile ilgili. Adığe kartını Gürcistan üzerinden kullanmak üzere harekete geçti. Soykırımı tanıma girişimlerini biliyoruz. İnsani açıdan ve adalet için mi, RF yi Kafkasya satrancında sıkıştırmak için mi, ya da bilemediğimiz “dengeler” nedeniyle mi? Göreceğiz diyelim. Bu arada ABD Çerkeslerinin aktivitesi, genel çerçevede uluslar arası örgütlenmede umut verici olarak görülmeli. Onlarca ülkede yaşayan Çerkeslerin birbirleri hakkında eleştiri hakları tabi ki saklıdır. 8 Ağustos savaşında, Gürcistan yanlış adımını düzeltebilir, Abhazya ve Güney Osetya’nın bağımsızlığını tanıyıp uluslar arası kamuoyunu şaşırtabilir ve RF yi köşeye sıkıştırabilirdi. Şimdi görev RF’de. Bugünün RF si, dünün Çarlık Rusyasının Kafkasya’da yaptıklarını kabul etmeli ve özür dilemeli. Putin, II. Dünya savaşında yaşananlar için diz çöküp Polonyalılardan dilenmiş özrü pekiştirirken incileri dökülmedi; Willy Brandt Almanya adına Yahudilerden özür dilediğinde onun da incileri dökülmemişti. RF bu tescili Gürcistan’a ya da bir başka ABD güdümlü ülkeye bırakmamalı. ** Genel anlamda merkezi örgütlenmeleri engelleyici yanları nedeniyle resmi ideoloji taşıyıcıları örgütlenmelerden uzak tutulmalıdır. UÇB’nin sivil ve demokratik özünü korumak amaçlı, anavatan cephesinin şeffaf biçimde sivilleştirilmesi talep edilmelidir. Demokratik talepleri dillendiren ve bunun için halkına - öz gücüne güvenerek yol alan bir UÇB güven verecektir. Kafkasya özelinde yapılan muhalefetin yeterli olduğu, ötesinin ilişkileri gereceği, anavatanda yaşayanların zarar görebileceği ve hatta çatışma nedeni olabileceği imasıyla mesaj verildiği oluyor. Oysa mevcut muhalefetle çatışma arasında öylesine farklı muhalefet(ler) söz konusu olabilir ki. Demokratik yol ve yöntemlere de tahammül yoksa zaten ciddi sorun var demektir. Muhalefeti minimize etmeye yönelik olan “çatışma mı istiyorsunuz?” ve “önce dönüş yap yerleş sonra konuş” gibi yaklaşımlar gözden geçirilmelidir. Diasporadan bakışta; dönüş hakkı kullanılarak yerleşilecek, yaşamın geri kalanının sürdürüleceği RF konusunda; “hangi RF” sorusunun sorulması doğaldır. Faşizm, demokrasi, sosyalizm, kapitalizm, .. ? Hangisi? Acımasız dünyada bir ‘abi’ gerekliliği nedeniyle her ne olursa olsun mu? RF’nin iyi bir şey olmasına katkı sunmayacak mıyız? Bu konuda düşüncemiz olmasın mı? 5. Oturum: GELECEK BEKLENTİSİ- GELECEK PLANLAMASI Tarihin en kötü acılarını yaşamış bir halkın fertleri olarak bizler daha fazla acı, kan, gözyaşı istemeyiz. Düşmanlıklarla işimiz olmaz. Ama gerçekleri dile getirmek, kimliğimizle yaşamak ve kimliğimizi geleceğe taşımak isteriz. Göz göre göre halkımızın yitip gitmesine kayıtsız kalamayız. Tarihe karşı sorumluyuz. Çocuklarımız ve torunlarımıza dünden daha kötüsünü bırakmamalıyız. Olması gerekeni demokratik yol ve yöntemlerle talep etmek ve bunun için dünya örneklerinden yararlanarak örgütlenmek ve pozisyonumuza uygun en geniş cephe ile işbirliği yapmak durumundayız. Ülkeler ve uluslar arası ölçekte, temel sorunun analizinin yapıldığı, sorunun çözümü için yol haritasının oluşturulduğu, yaşanabilecek güncel sorunlara da bu temel çerçeve üzerinden çözüm oluşturabilecek, kitlesel katılımlı, demokratik, özgürlükçü, merkezi siyasi bir yapılanma gerekli. Yani; dünyayı ve özelde Kafkasya’yı tahlil ederek strateji oluşturacak bir siyasi irade gerekli. Kültürel ve diğer örgütlülükler ise tartışmasız gereklidir ve siyaseten ulaşılması hedeflenen çözüm için önemlidir. Genel çerçevede; yaşadığımız her yerde, anavatan dahil demokratikleşmede öznelerden biri olmak için gerekeni yapmak, kimlik bilincini yükseltmek, dönüş ve çifte vatandaşlık haklarını tescillemek, planlı-programlı dönüşler için alt yapıyı hazırlamak ve gerçekleştirmek, kısaca kendi geleceğimizi yazmak hedef olmalı. İç dinamiklerle oluşan, habzeden aldığı güçle toplumsal iradeyi bölgesel olarak örnekleyen düğün ve silah konusundaki inisiyatifi de örnek alarak, bir Çerkes manifestosu hayal ediyorum: -Yerleşim yerleri yoğunluklarına göre iller ya da bölge bazında ülke birimleri oluşturulur. -Yerleşim yerlerinin her birinde toplantı organize edilerek köy ve ilçe bazında temsilciler seçimi yapılır. (Her yerleşim yerinden asgari bir temsilci olmalı; yaklaşık nüfusa göre sayı düzenlemesi yapılabilir.) -Yerleşim yerleri temsilcilerinin katılımı ile il ve/veya bölge bazında toplantılar düzenlenerek temsilciler seçilir. (Sayının belirlenmesi için yöntem oluşturulabilir.) -İl ve/veya bölge temsilcilerinin katılımı ile ülke bazında Kongre toplanır ve ülke genelinde Koordinasyon ve Yürütme Kurulları oluşturulur. Diaspora genelinde bir uzlaşı ile belirlenmiş sayıda ülke temsilcileri seçilir. -Her toplantıda ülke bazında ve diaspora genelinde oluşturulacak strateji için görüş alış-verişi yapılarak, tartışma ve ikna ile ortaklaşılan konuların netleşmesi sağlanır. -Ülke bazında ortak strateji belirlenir. Uluslararası arena ve anavatana dair düşünceler, Uluslararası Diaspora Kongresi için taslak kabul edilir. -Ülke temsilcilerinin katılımı ile Uluslararası bir Kongre gerçekleştirilir. Uluslararası Koordinasyon ve Yürütme Kurulları oluşturulur. Diaspora geneli için ortak strateji belirlenir. Dünya kamuoyuna “Çerkes Manifestosu” deklare edilir. Diaspora, eş zamanlı organizasyonlar, etkinlikler, yerine göre protestolar yapabilecek merkeziliğe ulaşabilmeli. Kendi içinde tartışan, daha doğru şeyler için eleştiren, ama birlikte de üretebilenler bir güç odağı olabilmeli. Güçlü Çerkes diasporası anavatanın elini güçlendirecek, RF üzerinde de etkili olacaktır. Bu oturumun içeriğinde olan medya konusunda; diyasporik toplumlarda iletişim organlarının tümü çok önemlidir. Türkiye özelindeki dağınık yerleşim pozisyonumuz için de çok önemlidir. Ülke genelinde yayın yapabilen tv ve radyo gibi devlet olanaklarının da kullanılmasını gerektiren konular yasal güvenceye kavuşturulmalı ve devlet desteği talep edilmeli, ancak özerk bir yapı olması şartı ile. Gazete ve dergi gibi yayınlara ise destek verilmelidir. En azından köstek olunmamalıdır. Türkiye’de 70 bin civarı Ermeni yaşar, gazeteleri Agos haftalıktır ve 5 bin tirajı vardır. İki ay peryotlu dergi Nart 2 bin basar, aylık gazete Jıneps 1500. Bunu bir düşünmeli. Nereden nereye geldi dünya. Kaç devlet vardı, sayılar son yıllarda nasıl arttı? Çekoslovakya, Yugoslavya ve SSCB’yi anımsayalım hemen. Tahmin edebilir miydik bütün bu olanları? Biri tahmin yürütse idi “hayal kurma” mı derdik acaba? Uzağa gitmeden bağımsız Abhazya’ya bakalım. Düşünür müydük Abhazya’nın bir gün bağımsız olacağını? Dengeler alt üst oluyor. Birçok konuda farklı düşünüyor olabiliriz. Ama bir gerçek var; hazır bir çözüm reçetemiz yok, ya da herkesin reçetesi kendine gibi bir durum var. Bıkmadan usanmadan tartışarak ve birbirimizi ikna ederek, bunu şeffaf bir şekilde yaparak, ortak aklı oluşturarak, yol haritamızı yapmalıyız. Dünyayı yönetenlerin senaryolarını okumaya çalışırken, onların senaryolarında figüran olmak yerine kendi senaryomuzu oluşturmak hedefimiz olmalı. Bizim Kafkasya için, Çerkesler için istediğimiz şeyler ‘hayal’ olarak değerlendirilebilir. Varsın hayal edelim, evet, ‘gerçekçiyiz ama imkânsızı istemek’ durumundayız. Yaşar Güven, Aralık’10nanYaşar Güven
Zafer Süren Ajiban – KAFFED Ortak Akıl Toplantısı Yorumu
Merhabalar, Zamanın kısıtlı ve konuların yoğun olması dolayısı ile ben yalnızca Çerkes kavramı üzerine bir çalışma yapmıştım. Orada başkanlığa verdiğim yazıyı ekte size gönderiyorum. Abant toplantısı çok iyi ve verimli olmuştur. Keşke şimdiye kadar sürekli yapıla geliyor olsaydı. Selam ve sevgilerimle Zafer Süren Ajiba Abant, 11-12 Aralık 2010strong>p> TAŞIDIĞIMIZ BAYRAĞIN ADI: ÇERKESp> Bugün kendine ”Anapalı Abaza” diyen birini hiç duydunuz mu? Neredeler? Duyamazsınız! Çünkü onlarda tıpkı Şapsığların, Natuhajların, Hatukayların, Abazeh ve Ubıhların çoğu gibi Büyük Kafkas Savaşları’nda yok oldular. O günlerin Çerkesya’sın da, o günlerin yabancıları, o ortak coğrafyada Azak’tan Vladikafkas’a kadar iç içe geçmiş, her yerde yan yana ve omuz omuza duran halkı, kimleri cımbızla ayırdı da, yalnız bir halka “ÇERKES” adını verdi? Bizler, bugün konuşurken, bugünün meşru, siyasi ve belgelenmiş sınırlarıyla yorum yaparken, sürgün öncesi iç içe geçmiş, sınırsız ve ayrımsız, farklılıklarıyla birbirini özümsemiş, demokrat bir coğrafyanın halklarını aynı katagoriye koyarak sınırlar koyuyor, ayırıyoruz. Birkaç alıntıya bakalım; Leonti Yakovleviç Lyulye, Çerkesya –Tarihi-Etnografik Makaleler (1857-1862-1866 , Çev. Murat Papşu, Çivi Yazıları 1998em>) adlı eserinde şöyle diyor:strong>p> Biz genellikle Kafkas Dağları’nın kuzey yamacında oturan bütün kavimleri Çerkes diye adlandırıyoruz.(shf:27strong>) “Adığe kavimleri Abadzehleri, Şapsığları ve Natuhajları ortak bir adla, ABADZE-ÇİL diye adlandırırlar; bu Abaza halkları anlamına gelir. Besleneyler hariç bütün Kubanlıları ise KİYAH, yani aşağıda oturanlar diye adlandırırlar. Abadzehler, Şapsığlar ve Hatuajlar ise feodal yönetim biçimini koruyan bütün kavimleri, Kabardeyleri de dahil ederek ADIĞE-ÇİL, yani Adığe halkları diye adlandırırlar. (shf:38strong>) Anapa yakınlarında denize dökülen Aşampe akarsuyu..(shf:31strong>)p> ( Not: Abaza Aşamba -Rahmetli Mümtaz Aşamba- aile adı bugün hala muhafaza edilmektedir. -z.s.ajiba-)p> Per Minas Bıjışkyan-Pontus Tarihi-(Çev. Hrand N. Andresyan, Çiviyazıları 1998em>)eserinde :strong>p> “Abaza memleketi, merkezi Anapa ve Sohum olmak üzere ikiye ayrılmıştır. (shf:150strong>) Bunların başlıca ikamet yerleri Kuban nehrinin civarındadır. (shf:155strong>) Anapa Abazalarının düğün, misafirperverlik v.s. gibi birçok adetleri Abazalarınkinden farklı değil, fakat dilleri ayrıdır. (burada dilden örnekler veriyor, örnek kelimeler Abazaca) (shf:157strong>) Kuban Abazalarının dili de başka çeşittir.(shf:158strong>) Çerkeslerin dili diğer kabilelerden farklıdır. Anapa Abazaları da umumiyetle aynı dili konuşurlar.(Adığe dilinde örnekler veriliyor) (shf:161strong>)p> Prof. Dr. Aytek Namitok - Çerkeslerin Kökeni –I (Çev:Aysel Çeviker.Kafdav 2003em>) eserinde:strong>p> “X.Glavani öteki yazarlar tarafından bilinmeyen kanton adlarını ilk bildiren yazardır: örneğin kendisine göre Gemirgialara, Klaproth’a göre Bjedukh koluna ait Karabaylardan söz etmektedir: Lopatinski, bunu Abaza halkı Barakay ile özdeş görmektedir.” (shf:2strong>)p> “1793’te Kafkasya’yı gezip gören Pallas, uzun zamandan beri daha birçok kişinin yaptığı gibi Şapsığları ve Nathuhajları Abazalar arasına koymaktadır. “(shf:3strong>)p> ”Pallas ve Klaproth’a göre Natkoiler Abaza boylarının en güçlü olanıydı.”(shf:6strong>)p> “Genelde Abazakhlar Adığe-Abaza karışımı bir halk, daha kesin olarak da Adığe-Ubıh karışımı bir halk olarak görülmektedirler.” (shf:8strong>)p> “Birçok yazar Ubıhları bir Abaza halkı olarak kabul etse de, dilleri Abaza-Adığelerden çok farklı olup Abaza dili ile Adığe dili arasında bir dildir.”(shf:10strong>)p> “Adları “Dağlı Janeler” (Abaza Boyu), anlamına Kusha Janeler, Wampiir Janeleridir (WampirPsarerkh-Küçük Labe) ve dağlı sıfatı kuşkusuz onları Adığe Janelerden ayırt etmek için söylenmiştir. Farklı lehçe konuşsalar da başlangıçta bu iki Jane kolunun tek halk oldukları apaçıktır.”(shf:12)p> “Örneğin Adıge ve Abaza Janeler gördük… aynı şekilde Abazehler ve Ubıhlar arasında Bağ’lar vardı”.(shf:13strong>)p> “Öbür Meot halklarından Tyramblar, olasılıkla bugünkü Tram-Abazalarının atalarıdır”.(shf:126strong>)p> Başbakanlık Osmanlı Arşivinde kayıtlı bir belgede:strong>p> Osmanlılar, kabileleri ayrıma tabi tutarak, Çerkes - Abaza diye sayarken, Hatukay ve Şapsığlara Abaza diyor, Abazehlere ne Abaza nede Çerkes demektedir (B.O.A. no: Hat-1104-44590 Y Tarih: 1242 Z 29 -24 Temmuz 1827- Bak: Tarık C. Kutlu Armağanı-İstanbul 2009, Çerkes Ahidnameleri Üstüne Düşünceler, Z.Süren Ajibastrong>).p> “Çerkes muhacirlerinden Altıkesek Kabilesi'nden Ömer, Kaldı ve Yakub Ağa kabilelerinin yevmiye keyfiyetine dair Trabzon valisinin tahriratının irsal olunduğu.”(B.O.A. Belge NO:A.}MKT.MHM.-187/57. Tarih: 1276 Z 22strong>)p> “Sofya'da iskan edilen Çerkes Muhacirleri Abaza kabilesinden Müsaves'in Malkara'ya nakli”. (B.O.A. Belge No: A.}MKT.MHM.332/88 Tarih: 1281 Z 26)strong>p> Ruslan Betrezov- Çerkeslerin Etnik Tarihi(KAFDAV,2009Çev.Orhan Uravelliem>):strong>p> “Kafkasya ötesinin şimdiki Batı Gürcistan ve Abhazya bölgesi, söz konusu kabile birliğinin oluşmasında başlıca merkezdir ve üst paleotiğin erken aşamasına ait esas anıtlar burada bulunmuştur. Başka bir deyişle, yerli Kafkas kökenli bugünkü halkların en eski ataları olan aynı dil ve benzer maddi kültüre sahip akraba topluluklar bu bölgede meskundurlar.” (Kafdav 2009, shf:53).strong>p> “strong>Abaza - Adığe ağızlarında çok sayıda ortak kelimeler var ve bunun nedeni alıntılar veya kültürel etkilerin değil, sadece bu eski dil öğeleri ortak temele, tek alt katman olan “Proto Abaza - Adığe katmanına dayanmaktadır ve her iki dilin ana sözcük dağarcığının en eski kısmı bunu açıkça kanıtlamaktadır.” (shf:112)strong>p> Met İzzet, Çerkes Tarihi-II :strong>p> “Abhazyalılar tam olarak belirlenemeyecek derecede eski bir tarihten beri Kafkasya’nın en eski bir Çerkes kabilesidir. ( Kafdav, 2009, shf:371strong>)p> “Cigerlere, Ubıhlara, Tsebeldilere ve çevredeki diğer Çerkes kabilelerine..”(Sah:365strong>)p> “İngur nehrine sahip olmak Abhazyalılar ve genel deyimi ile Çerkesler için son derece önemli yaşamsal bir konudur.”(saf:372strong>)p> Bunların hepsi bir karıştırma mı? Hayır! Halkımızın nasıl iç içe ve yan yana yaşadıklarının, çift dilliliklerinin ve dillerinin yakın olmasının, halk olarak aynı kökenden gelmelerinin, birlikteliğinin tartışmasız açık kanıtlarıdır. 1245 yılında Papa IV. İnnocentius tarafından Moğol hanına gönderilen Giovanni Da Pion Del Carpıne’nin yapıtında ilk kez < SİRKASİ > sözcüğü ile karşılaşılmaktadır. (A.Namitok, Çerkerslerin Kökeni-I, shf:87strong>)p> Kabardey halkının, eski yazarlara göre önceden Kırım da- Diyester ile Diyeper nehirleri arasında, yani bugünkü Ukrayna topraklarında- yaşadıkları kabul edilir.(A.Namitok, Leonti Lyulye, vd.)strong>p> Bir Osmanlı arşiv belgesi de yakın bir tarihte “Kırım Kabardeyleri” n den bahseder. (B.OA. Bel No: HAT-262-15159 ve Tarih:strong> 1221 Z 29 – 09 /03/1807-,strong> Açıklama: Moskovludan kurtarılacak İslam esirleriyle, Kırım Kabartayları ve kabileleriyle, hudutta Moskovalu Kazaklar arasındaki münazaaya dâir Anapa'da bulunan eski Sadrazam Trabzon Valisi Yusuf Paşa'nın işarından bahis)em>p> Çerkes adı Ruslar-ki genelde barbar anlamına Dağlı terimini tercih etmişlerdir- ve Türkler tarafından verilmiş olsaydı bu adı ilk kullanacaklar ve benimseyecek olanlar şüphesiz ki Kabardeyler olurdu. Oysa bugün, Kabardeyler Çerkes ve Adığe deyiminden daha çok Kabardey tanımlamasını tercih ediyorlar.p> Kaynaklarda görüldüğü gibi bu adı ilk telaffuz edenler deniz yoluyla gelen İtalyan kökenli kişilerdir (Vatikan, Gerk, Venedik, Ceneviz kolonileri vasıtası ile). Dolayısıyla ilk karşılaştıkları yerler sahil kesimidir. Yukarıda alıntılar yaptığımız eserlerde ve vd. görüldüğü gibi sahilde Adige ve Abaza, Ubıh halkları iç içe ayrımsız yaşamaktadırlar. Yabancıların Adıge ve Abazaları ayırt etme olanakları yoktu. Birbirleri ile nasıl karıştırdıkları konuyla ilgili eserlerde sıkça görülen bir durumdur. Üstelik her şeyin belirginleşmeye başladığı 1800 gibi yakın bir tarihte bile. Oysa gerilere gidildikçe bu karmaşıklık-birliktelik- hem daha çoktur, hem de iki dilliliğin yanında Adığe ve Abaza, Ubıh dillerinin yakınlığı da bariz bir şekilde artacaktır. Tek kökten gelen bu dillerde çok sesliden daha az sesliye geçiş (Ubıhça(88)-Abazaca(71/64)-Adığece(66/59strong>)) yaşam pratiğidir ve doğaldır.p> Yukarıda görüldüğü gibi Çerkes adı yalnızca Adığe halkına verilmiş değildir. Yabancıların kabileler kargaşasından kurtulmak üzere kullandıkları ortak, müşterek bir genel tanımdır. Bugün için ise kime dendi, niçin dendi söyleminin hiçbir anlamı yoktur. Diaspora, göç tarihinin çok öncesinden benimsemiş olduğu ÇERKES adında ortak bir duruş ve kararlılık sergilemiştir. Üstelik bu ad kimseden apartma veya ödünç alınmış değil-Adığe ve Abaza dilinde aynı anlama gelen, eş kelimelerle oluşmuş- öz be öz kendi söz varlığımızdır. (Çerkeslik Şövalyeliktir, Zafer Süren Ajiba, strong>Kaynakça: em>www.Kafkasevi.comstrong>a>)strong> Ve bu kelimeyi anneannemin “yiğit” karşılığı olarak kullandığına çokça şahit oldum.p> İşte bunu destekleyen bir söylem: “Ruslarla birlikte 1860'lı yıllarda Adigelere karşı savaşan Almanya'nın Prusya prensi Albrecht von Preusen ise Çerkes sözcüğünün kahraman ve yiğit kişiler için kullanıldığını yazmaktadır.”em> (Çerkes Kimdir Adığe Kimdir? Dr. YEDİC Batıray Özbekstrong> Kaynakça: http://www.circassiancenter.com)p> “Dil bilimciler ve etnologlar Çerkes ile Adığe'yi aynı halk için kullanırken, politik ve belerestik literatürde tüm Kuzey Kafkaslarda yaşayan halkları bu tanım adı altında toplamaktadırlar. (Çerkes Kimdir Adığe Kimdir? Dr. YEDİC Batıray Özbekstrong> Kaynakça: http://www.circassiancenter.com)”p> Şüphesiz ki ayrımcılığı da açıklayıcı bir sürü tez bulabiliriz, bulamaz isek istiyorsak yaratır ve ona da sığınabiliriz. Fakat bu Diasporanın işi değildir. Diaspora olarak bizim işimiz BİRLİK adına ne var ise onu istemek ve başarabilmektir. Bizler, kendimize vermiş olduğumuz adlarla, Abaza-Adığe-Ubıh, Oset, Çeçen, Lezgi vd.., olarak farklılıklarımızın zaten farkındayız. Bir şeyin daha farkındayız; kökenimiz bir, “Kutsal Dil” –Xiabze- yani binlerce yıllık anayasamız bize bunu öğretti. Nart destanımız bu birlikteliği sözel olarak bugünlere taşıdı. Dedelerimiz her gün kulaklarımıza fısıldadı. Onlara ihanet etme hakkını asla kendimizde görmemeliyiz. Aynı ideali haykırmak! Aynı ideali savunmak! Aynı ideal için omuz omuza mücadele etmek, gerekirse ölmek. İşte, birlik bunun için önem kazanıyor. Bizlere bugünlerde farklı bir terminoloji dayatılmaya çalışılıyor. Diaspora ile Anavatanın terminolojisi uyuşmuyor. Diaspora, bu güne kadar edindiği tecrübelerle kendi siyasetini kendisi üretmeli ve hayata geçirmelidir. Diasporada var olamaz isek anavatanda da var olamayız. Anavatan “Ben Devletim” diye dayatmada bulunamaz, Diasporaya yön veremez, Diaspora da “Ben 10 Milyonum(?)” sayısal çoğunluğuna güvenip akıl vereme hakkını kendinde göremez, anavatana yön veremez. Demokratik insan haklarına ve demokrasinin gelişmesine, hem Diasporada hem de Anavatanda sahip çıkabiliriz. Anavatanla ortak çıkarımız budur. Fakat her şeye rağmen anavatanda mevcut cumhuriyetlerimize sahip çıkıp özümsemeliyiz. Onlar her şeyden önce siyasi varlıklarıyla bizim dünyadaki can damarlarımızdır. Bunun bilincindeyiz. Anavatanla Diaspora “ortak payda” siyasetini geliştirmelidir. Son zamanlarda bazıları özellikle “Adığe’nin yolu ayrı Abaza’nın yolu ayrı “diyorlar. Mevcut Adığe cumhuriyetleri RF içinde, her biri onu meydana getiren varlıklar. Siyasi, askeri, ekonomik, sosyal olarak RF ile uyumlu ve işbirliği içinde çalışmak durumundalar. Abhazya Cumhuriyeti de RF ile yaptığı anlaşmalarla siyasi, ekonomik, askeri olarak Adığe Cumhuriyetleri ile aynı paralellikte hareket etmek zorunluluğunda. Peki yol ayrılığı nerede? Tuttukları yol bir, çıkarları bir. Tabiidir ki bazıları şu eleştiriyi rahatlıkla yapabilirler; RF’na çok fazla bağımlılar. Bu eleştiri onların haklarıdır. Eleştiri bir yol gösteri aracıdır, eleştirisiz gelişemeyiz. Son söz olarak şunu söyleyebilirim; Bugün için, destanlarımız, folklorumuz bir, giyim kuşamımız ayını, sosyal davranış ve tepkilerimiz bir, kısacası kültürümüz bir, geriye tek dilimiz kalıyor onunda en az %30’u zaten ortak. 1860 sürgününden önce Anapa da, Tuapse de, Novorassik de, bugün bazılarının tartıştığı Khbaada da, Besleney den Büyük Kabardey ‘e kadar nasıl Abaza – Adığe - Ubıh köyleri iç içe, yan yana ve tüm Kafkas savaşlarında omuz omuza nasıl olmuş ise, derin vadilerde, dere yataklarında, dağlarda nasıl koyun koyuna şehit düşmüş ise gelecekte de aynı şekilde kader birliği yapmak zorundayız ve de yapacağız. Atalarımız, Adığe-Abaza-Ubıh- vd. olarak yüz yıl önce Diasporada nasıl ÇERKES Teavün Cemiyetistrong> adı altında birleşmiş ise, bugün de biz torunları olarak, tıpkı atalarımızın yaptığı gibiÇERKES adına – bugüne kadar nasıl farklılıklarımızın farkında ve asla baskıcı, asimilasyoncu olmadan, el ele birlikte olmuş isek - sahip çıkmalıyız.p> ÇERKES adımız, tüm STK’larımızda korkusuzca göndere çekilip bayrağımız olmalı, dün atalarımızda olduğu gibi bugünde biz torunlarının gönlünde şerefle dalgalanmalıdır.p> Evet, ben bir Çerkesim. Bu bir hayal de olsa bu rüyayı hep göreceğim, çünkü bu rüya benim; dedelerimden miras aldım. Bu bir masal olsa da, başkalarının anlattığı değil, bu ninemin anlattığı masal, onu asla bıkmadan hep dinleyeceğim. Bizler geleceği birlikte yürüyeceğiz; çünkü atalarımız yola birlikte çıkmışlardı, hedefe birlikte varacağız.p> Saygılarımla Zafer Süren Ajibap>nanZafer Süren ) ) ) ) ) ) ) ) ) ) ) ) ) ) ) )
Şamil Erdoğan – KAFFED Ortak Akıl Toplantısı Yorumu
Saygıdeğer Katılımcılar, Çerkesler ve Çerkeslik konusunda, uzun süredir bu kadar seviyeli, bilinçli, verimli ve sevindirici bir toplantıya katılmamıştım. Bu etkinliği düşünen ve hayata geçmesinde emeği olan herkese çok teşekkür ediyorum. Daha önceden tanıdıklarımı yeniden görmek, isimlerini bildiğim ama şahsen tanışma fırsatı bulamadıklarımla tanışmak çok heyecan verici ve keyifliydi. Başarılı moderatörlerimizin konuları bilimsel deneyimler ve gerçekler çerçevesinde yönlendirmesi, zannedersem, tüm katılımcıları konulara çok daha gerçekçi yaklaşmaya davet etti ve öyle de oldu. Çok da güzel oldu. Tekrar, hepinize katılımınız ve değerli katkılarınız için şahsım adına teşekkür eder, bir sonraki toplantıda görüşmek ve o zamana kadar hiç olmazsa e-posta aracılığı ile de olsa iletişimde olmak dileklerimle, saygılarımı sunarım. Sağlık ve esenlikle…… Şamil ErdoğannanŞamil Erdoğan
Doğan Özden – KAFFED Ortak Akıl Toplantısı Yorumu
Öncelikle Ortak Akıl toplantısını akıl edenlere, emeği geçenlere teşekkür ediyorum. Sürelerin kısıtlı olmasından dolayı toplantı sırasında dile getiremediğim düşüncelerimi ve toplantı sırasında kısaca belirttiğim düşüncelerimin yazıya dökülmüş şeklini sunmak istiyorum. 1.Ortak adımızın Çerkes olması gerekmektedir. Binlerce yıldan beri diğer uluslar bizi Çerkes olarak adlandırmaktadırlar. Yeni bir adla Uluslar arası arenaya çıkmamızın, kendimizi tanıtmamızın bize hiçbir pratik faydası olmayacağı gibi anlamı da yoktur. 2- Kendisini Çerkes olarak tanımlamayan Abhazların yaşadığı bölgelerde Derneklerimizin adının Çerkes Derneği olarak değiştirilmesi Abhazlar açısından sıkıntı yaratabilir. Bu bölgelerde derneklerimizin adının Kafkas Derneği olarak kalmasında yarar vardır. Adığe ve Abaza (Aşuva, Aşkaruva)ların yaşadıkları bölge derneklerinin isimleri Federasyon yönetimince uygun görülmesi kaydıyla Çerkes Derneği olarak değiştirilebilir ancak Federasyonumuzun isminin Kafkas Dernekleri Federasyonu olarak kalması daha uygundur. Bu isim federasyonumuz çatısı altında kendisini ifade etmek isteyen her kesimi kapsadığı için önemlidir. 3. Çerkesler olarak Sürgün bir halk olduğumuz tartışılamayacak kadar kesin olduğu gibi soykırım da sürekli gündemde tutulmalı ve bu konuda sistemli bir şekilde belge toplanmalıdır. 4. Kafkasya ana vatanımızdır. Türkiye Vatanımızdır. 5. Kültür Dernekçiliği yapan derneklerimizin toplumumuzun ayakta durmasında, genç kuşakların yetiştirilmesinde ve kadrolarımızın oluşmasında oynağı rol yadsınamaz. Bunun en güzel örneği Ortak Akıl Toplantısına katılan insanların hemen tamamının derneklerimizde yetişmiş kadrolardan oluşmasıdır. Kültür Dernekçiliği geliştirilerek ve tabanda daha da yaygınlaştırılarak devam ettirilmelidir. Bunun yanı sıra Ortak Akıl Toplantısında önerilen siyasal taleplerimizi belirleyecek ve gerek Türkiye’de, anavatanda ve gerekse uluslar arası platformlarda siyasal taleplerimizi dile getirecek Federasyon Meclisinin oluşturulması önemlidir. 6. Dönüş fikrini canlı tutmak ve dönüşleri hızlandırmak geleceğimiz açısından çok önemlidir. Kitlesel dönüş normal şartlarda mümkün değildir ancak yapılacak çalışmalarla dönüşün ivmesini hızlandırabileceğimizi düşünüyorum. 7. Rusya hızlı bir şekilde üniter yapıya doğru gitmekte ve küçük halklara Sovyetler Birliği döneminde tanınmış olan pozitif ayrımcılık hızlı bir şekilde ortadan kaldırılmaktadır. Bu güne kadar bu konuda Rusya Federasyonunun atmış olduğu adımları şu şekilde sıralayabiliriz. a. Daha önceleri seçilerek işbaşına gelen Cumhurbaşkanları yapılan değişiklikle yerel yönetimlerce belirlenen üç kişi arasından seçilerek atanmaya başlamıştır. Cumhurbaşkanlarının seçimle geldiği dönemlerdeki halktaki heyecan yok olmuştur. Atama ile gelen yöneticiler, halka değil kendilerini atayanlara karşı sorumluluk hissetmeye başlamışlardır. b. Bölge Valiliği kurulmuş ve Yerel yönetimler ile Moskova arasındaki iletişim daha da zorlaşmıştır. Bu durum Çarlık Rusya’sındaki Kuban ve Terek Oblastlarını hatırlatmaktadır. c. Rusya bir adım daha atarak Kendisinin atadığı yöneticilere ‘Bir devlette bir Cumhurbaşkanının yeterli olduğu’ savı ile Cumhurbaşkanlığı istemediklerini söyletmiştir. Sırasıyla Önce Kuzey Osetya , Çeçenistan, Karaçay Çerkes, ve en son da Adıgey Cumhurbaşkanları aynı yönde açıklamalar yapmışlardır. Kabardey Balkar'ın da baskılara uzun süre direnebileceğini sanmıyorum. Cumhuriyetiniz var ise Cumhurbaşkanınız vardır. Acaba bu adımların bir ötesi Cumhuriyetlerin lağvedilerek hepsinin Güney Rusya Bölgesi yönetimi altında toplanması mıdır !? Bu öngörü doğru çıkarsa bölgedeki Çerkes nüfusu toplam nüfusa oranla % 10 ların altına düşecektir. Rusya Federasyonu’nun gelecekte bölge için nasıl bir yönetim düşündüğünü anlamaya çalışarak diaspora olarak politikalarımızı ona göre belirlemek durumundayız. İşin en anlaşılmaz tarafı Kuzey Kafkasya da böyle radikal değişiklikler yaşanırken halktan hiçbir tepki gelmemektedir. 8. Sovyetler birliği döneminde küçük halkların dil ve kültürlerini korumaları için uygulanan pozitif ayrımcılık ortadan kalkmış ve asimilasyon gözle görülür bir şekilde artmıştır. Ana dilini rahat konuşamayan gençlerin sayısı hızla artmaktadır. 9. ABD nin bölgeye yönelik girişimlerini ve politikalarını çok iyi tahlil etmek zorundayız. ABD Kuzey Kafkasya’ nın da içerisin de yer aldığı Güney Rusya ya yönelik abluka hareketini bütün hızıyla devam ettirmektedir ve Kuzey Kafkasya’yı Rusya’nın yumuşak karnı olarak görmektedir. Bölgede kendisine istediği gibi yönlendirebileceği Tiflis, Bakü gibi önemli dostlar edinmiştir. Amerika’da yaşayan oldukça güçlü Karaçay ve Balkar lobilerini ve bunların Amerika‘nın Kafkasya’ya yönelik politikalarının oluşumundaki olası etkilerini göz ardı etmememiz gerekir. Bölgede çıkacak en küçük karışıklıktan en çok zarar görecek olan yine Çerkes halkı olacaktır. 10. Kafkasya’ya yönelik ilişkilerimizi DÇB kanalı ile geliştirerek yürütmeliyiz. DÇB Kafkasya ile olan ilişkilerimizde çok önemli bir işlevi olan, cumhuriyetlerimizdeki resmi kurumlarla da ilişkilerimizi düzenleyen ve Kafkasya’daki yönetimlerce de itibar edilen bir kurumdur. Merkezi Kafkasya’da kalmalıdır. 11. Doğal olarak anavatandaki Çerkesler ile diaspora da yaşayan Çerkeslerin problemleri arasında büyük farklılıklar vardır. Ürdün, Suriye, İsrail, Avrupa ülkeleri gibi farklı ülkelerde yaşayan Çerkeslerin sorunları arasında da büyük benzerlikler vardır. Gerek uluslararası platformlarda gerekse Kafkasya’da sesimizin daha gür çıkması için önderliğini Federasyonumuzun yapacağı güçlü bir Diaspora Örgütlenmesine kaçınılmaz olarak ihtiyaç vardır. Ermenistan ve İsrail diasporalarının ne kadar önemli bir işlev gördüğünü örnek olarak gösterebiliriz. Bu gerek farklı ülkelerde yaşayan diasporaların birbirini daha iyi tanımasını ve aralarındaki iletişimin gelişmesini sağlayacak, gerekse diasporadaki örgütlülüğümüzü bir adım ileri taşıyacaktır. Güçlü bir diaspora örgütlenmesi Kafkasya’nın ve Çerkeslerin geleceği açısından oldukça önemlidir. Gerek eğitim düzeyi gerekse yetişmiş insan gücü olarak büyük potansiyelimizin farkında olarak güçlü bir diaspora örgütlenmesi kaçınılmazdır.p> Ortak Akıl Toplantısına emeği geçenlere tekrar teşekkür ediyor saygılar sunuyorum. Kuşha Doğan ÖzdennanDoğan Özden
Volkan Düzenli – KAFFED Ortak Akıl Toplantısı Yorumu
Merhaba, KAFFED'in davetiyle düzenlenen, içeriğiyle ve yöntemiyle eşitlikçi ve demokratik temayüllerde 2 gün süren "Ortak Akıl Toplantısı"; Dünyanın dört bir yanından kar-kış demeden gelen katılımcılarla ve hazırlayıcıların özenli çalışmalarıyla oldukça yoğun ve verimli geçti kanısındayım. Öncelikli meselelerimize olgun, tecrübeli ve soğukkanlı yaklaşımlarla çözüm kapısı aralandı. Şimdilik.. Olumlu düşüncelerle ayrıldım aranızdan.. Masaya yatırılan konuların önemi, eteklerimizdeki taşları döküş biçimimiz ve her katılımcının eşit söz hakkının olmasını sağlayan kaliteli moderasyon olmasının yanında uzunca süredir görüşemediğim insanlarımızla görüşebilmek, dolaylı tanıdığım değerli insanlarımızla yüz yüze görüşme şansını yakalamış olmam ve çok naif insanlarımızla tanışma imkanı nedeniyle; düzenleyicilere ve katılımcılara kendi adıma teşekkürü bir borç bilirim. Bu derece ivedi konular etrafına bu güzel insanlarımızı toparladınız. Sağolun.. Çerkes toplumunun birlikte hareket etmesinin çok çok zor olduğunu düşündüğüm, karamsarlaştığım bir dönemde böyle çalışmalar düzenleyerek; toplantı sonrası Ankarayolunda araba kullanırken yol boyunca 21 Mayıs'a hazırlıklarını düşünmeme neden oldunuz. Bence, bu tür ortak akıl arayışları, her görüşten insanımızın ortaklaşabildiği 21 Mayıs gerçekliğimiz etrafında ORTAK pratiğe dönüştürmeyi hedeflemelidir. En önde en kitlesel kurumumuz KAFFED'in pankartının arkasında her görüşten vakıf, dernek, grup v.b. her kurumun kendi pankart ve dövizleriyle katıldığı binlerce insanımızla bir 21 MAYIS YÜRÜYÜŞÜ. Ve aynı gün on binlere ulaşan insanımızla Kefken anması.. Kitleselleşip, iktidarları toplumumuzun hakları eksenli etkilemeyi ve yönlendirmeyi hedefliyoruz ya hani.. Neden olmasın ki.. "Aman yanlış anlamayın, biz size sadığız" kaygılarını aşıp, artık "Biz de Varız!" deme zamanıdır. Görülen o ki; mevcut durumu doğru teorize ederek ORTAK AKLI örgütlemenin her türden zorluğunu göze alarak kolektif adımlar atıp, bunu hayatı kavrayan ORTAK HAREKETE DÖNÜŞTÜRMEK hepimizin öncelikli görevi olduğunda ortaklaştık.. Demek ki, niyetler iyiyse ve kararlılık da varsa; zor olan imkansız değilmiş.. Fikirlerinizi dinleme şansını verdiğiniz için ve fikirlerimi dinlediğiniz için tekrar teşekkür ederim. Sevgilerimle, Saygılarımla, Volkan DÜZENLİnanVolkan Düzenli
Ergün Yıldız – KAFFED Ortak Akıl Toplantısı Yorumu
11-12 Aralık tarihlerinde Bolu’da “Ortak akıl toplantısı” adı ile yapılan bu iki günlük organizasyon, yeniden bir şeyler olabileceğine dair umudumu tazeledi açıkçası. Bu toplantı ile ilgili önemli bulduğum konulara maddeler halinde kısa kısa değinmek istiyorum. a) Nihayet profesyonel bir organizasyonu bizim de yapabildiğimizi görmekten büyük sevinç duydum. Emeği geçen arkadaşları yürekten kutluyorum.p> b) Ciddi bir çalışma yapılabileceğine inanıldığında, insanların fedakarlıktan kaçınmayacağını görmek ayrı bir sevinç kaynağı oldu benim için. Çünkü en olumsuz hava koşullarına rağmen, davet edilen herkesin istisnasız katıldığını gördüm.p> c) Gündemin tüm yoğunluğuna karşın, toplantı süresince adil ön yargısız ve ciddi bir idare gösteren moderasyonun başarısı yanında, katılımcıların da aynı ciddiyet ve disiplinle kurallara riayet etmesi sonucu sağlıklı bir tartışma ortamı oluştu.p> İlk kez didişme olmadan, sen ben kavgası yapılmadan en medeni şekilde herkes fikirlerini söyleyebildi, karşı fikirleri dinledi. d) Bizler her ne kadar mevcut sorunlara ve sıkıntılara aşina olsak da, bunları bilimsel bir üslupla olabildiğince yalın formüle ederek, katılımcıların önünü açan akademisyenlerin katkıları çok önemliydi bana göre.p> Nihayet köy kahvesi muhabbeti formatından, bilimsel bir temele dayanan ciddi tartışma formatına geçebildiğimizi görmek ayrıca sevindiriciydi. En önemli başlıklardan birisi de; diasporada artık kurumsal manada ciddi yol ve yöntem değişikliği ihtiyacının herkesçe anlaşılmış, kültürel faaliyet kalıbından çıkılarak siyasal yaklaşım gerekliliğinin benimsenmiş olmasıdır. Umarım bir başlangıç olarak umutlarımızı tazeleyen bu yürüyüş devam eder.p> Bu toplantının yeni zamana uygun “yeni bir yol–yöntem ve yapı” oluşturulabilmesi için temel olması dileği ile organizasyonu gerçekleştirenlere ve katılan herkese tekrar teşekkür ediyorum. p> Saygılarımla. Ergün YILDIZ nanErgun Yıldız
I. Ortak Akıl Toplantısı – Başkanın Değerlendirme Yazısı
KAFFED tarafından düzenlenen 1. Ortak Akıl Toplantısı 11-12 Aralık tarihlerinde Bolu Koru Otel'de belirli sayıda katılımcı ile gerçekleştirilmiştir. Toplantı sonucunda belirlenen ortak görüşler “sonuç bildirisi” olarak kamuoyumuz ile paylaşılmıştır.p> Toplantının amaçları çok yönlü olup, bu toplantı uzun zamandır tartışılan ancak gerçekleşmesi gecikmiş bir projemizdir. En fazla finansal nedenlerle geciken bu toplantıyı sonunda tüm zorlukları aşarak gerçekleştirmiş olmamız Federasyonumuz adına büyük bir deneyim olmuş, geleceğe yönelik cesaretimizi artırmıştır. Toplantının gerçekleşmesini sağlayan düzenleme komitesine sonsuz teşekkür ediyoruz.p> Toplantıya büyük bir özveri ile katılan dostlarımız ise 2 gün boyunca çok seviyeli tartışmalara aktif olarak katıldıkları gibi görüşlerini yazılı olarak da bizimle paylaşarak çok önemli bir arşiv oluşumuna katkıda bulunmuşlardır. Tüm katılımcılara da toplumumuz adına teşekkürü borç biliyoruz.p> Bu toplantı ile neyi amaçladığımızı ve neleri hedeflediğimizi bu vesileyle paylaşmakta yarar görüyorum.p> Demokratik toplumlarda fikir ayrılıklarını aşmak, uzlaşmak ve ortak hedefler oluşturmak ancak demokratik ortamlarda konuşmak, danışmak ve istişare ile olur. Toplantı ve istişare bizim de önemli bir geleneğimizdir.p> Bizler tarihin Kafkasya’dan Türkiye’ye savurmuş olduğu bir toplumuz. Bir yandan bulunduğumuz toplum içinde vatandaşlık kimliğimiz var. Diğer yandan kültürel ve etnik kimliğimizle yaşamak istiyoruz. Bunun için Kafkasya ile ve oradaki akrabalarımızla iletişim içindeyiz. Günlük yaşamımızda ise evimiz ve ailelerimizle var olma mücadelesi içindeyiz. Ama diğer yandan bizim dışımızda büyük bir hızla değişen bir dünya da mevcut. Dünya’daki bu hızlı değişim önce yakın çevremizi, Türkiye'yi ve Kafkasya coğrafyasını etkiliyor. Bizler bu hızlı değişime ayak uydurarak yaşamımızı sürdüreceğiz. Aksi halde tarihin karanlık sayfalarına gömülen toplumların akibeti bizim için de kaçınılmazdır. Var oluşumuz ancak doğru kararları alarak gerekenleri yapmakla mümkündür.p> Bu gerçekten hareket ettiğimizde, doğru kararları almak için önce durum analizi yapmaya ihtiyacımız var. Doğru analiz yapabilmek için kavramlarda ortak anlayış gerekir. Sorunların belirlenmesinde ve önceliğinin tespitinde toplumsal uzlaşma gerekir. Daha sonra yapılması gereken ise doğru uygulama stratejilerini belirlemektir. İşte bu sürecin tümünü oluşturacak ortam bu “ortak akıl platformları”dır. p> Tüm bunları yaptınız, sorunları belirlediniz, yapılacak işleri ve stratejinizi de belirlediniz. Sorun çözülmüş müdür? Hayır, esas zorluk bundan sonra başlamakta. Bu aşamada yapma ve yaptırma gücünüz olmalıdır. Yapma ve yaptırma gücünün anahtarı örgütlü olmak, örgütünüze güvenmek, destek vermektir. İşte toplantıdan beklenen bu gücü oluşturacak kadroları ortaya çıkartmaktır. Bu toplantıya katılan insanlar, bu güne kadar toplumumuzun bu güne kadarki kazanımlarında emek vermiş, maddi ve manevi olarak desteklemiş insanlarımızdır. Tabii ki 1. Ortak Akıl Toplantısına katılmış olanların dışında da bir çok emektarımız, genç beyinlerimiz var. Ancak toplantının formatı gereği, bu toplantılarda yeterli tartışma zamanı olabilmesi için katılımcı sayısı kısıtlı tutulmuştur. Normalde 30-35 civarında olması gereken sayıyı 50'ye çıkartılmıştır. Şu hususun altını özellikle çizmek isterim: Bu toplantı bir başlangıçtır. İlk toplantıda dile getirilen konular üzerinde tartışmayı sürdürmek ve toplumsal konsensusu yaygınlaştırmamız gerekmektedir. Tartışmalarda çok yeni konular, değerli öneriler ortaya çıkmıştır. Dolayısıyla belirli aralıklarla bu toplantıları sürdürmek kaçınılmaz olacaktır. Bu toplantıların devamında yeni arkadaşlarımız davet edilecektir. Kısacası, amacımız uzun bir süreç içinde, planlı bir şekilde, en geniş katılımla toplumumuzun geleceğini şekillendirecek kararları alabilecek ortak aklı oluşturmaktır.p> Yapılan çalışmalar, önce toplumumuzda yeni bir dinamizm yaratacaktır. Bu dinamizme fazlasıyla ihtiyacımız vardır. Bu toplantılar ayrıca her biri günlük yaşamında bir tarafa dağılmış olan katılımcıları bir araya getirerek gönül birliğimizin tazelenmesine ve toplumsal sinerjinin oluşumuna katkı sağlayacaktır. İşte Federasyon yöneticileri olarak bu sinerjiye gereksinim duyuyoruz. Toplantı sonucunda aldığımız çok olumlu tepkiler, değerli öneriler 1. Ortak Akıl Toplantısı’nın amacına ulaştığını göstermiş, bizleri cesaretlendirmiştir. Satırlarıma son verirken düzenleyenlere ve katılımcılara bir kez daha teşekkür ediyorum.p> Cihan Candemir KAFFED Başkanıp> p> nanCihan Candemir
Prof. Dr. Ayhan Kaya – sunum
Prof. Dr. Ayhan Kaya İstanbul Bilgi Üniversitesi KAFFED Ortak Akıl Toplantısı Sunumu, 11-12 Aralık 2010, Bolu Koru Otel Bu çalışmanın amacı Çerkes diasporasının temel hatlarını özetlemek; küreselleşme süreçleriyle birlikte belirginlik kazanan ve Türkiye ile Kuzey Kafkasya arasında/ötesinde ortaya çıkan ulusaşırı alandaki ekonomik, ticari ve kültürel etkileşimin beraberinde getirdiği bir takım çıkarlarla birlikte ilgili devletlerin ‘çoğul vatandaşlık’ veya ‘esnek vatandaşlık’ uygulamasına geçmek suretiyle geleneksel vatandaşlık rejimlerini reforme etmeleri konusunda saptamalarda bulunmak; ve farklı diaspora örneklerine de göndermelerde bulunarak göçmen kavramının günümüzde geçirdiği dönüşümü ‘göçmen-ötesi’ (transmigrant) kavramı üzerinden anlatmaya çalışacağım. Geleneksel ve Modern Diasporalar Diaspora, Yunanca bir sözcük olup dağılmak, yayılmak anlamına gelir. Tarihteki klasik örnekleri Yahudi, Ermeni ve Grek (Yunan) diasporalarıdır. Bu gibi klasik diasporalarda zorunlu göç temel kriterdir. Klasik diasporaların en temel özelliği, birlikte yaşadıkları çoğunluk toplumu ile aralarında belirgin toplumsal ve kültürel sınırların olmasıdır. Klasik diaspora cemaatleri, genellikle, 'öteki' ile, yani çoğunluk toplumu ile, karışmamaya özen gösterirler. Öte yandan, modern diasporalar şeklinde tanımladığımız, kolonyalizm ve işçi göçü hareketlerinin ürünü olan oluşumlar ise, çoğunlukla toplumsal birer kategori olarak ele alınmazlar. Bu tasarımlar, daha çok diasporik kültürel kimliğe sahip ya da transnasyonal-diasporik kültürel oluşumu sağlayan topluluklar olarak ele alınırlar. Modern diaspora kavramı, günümüzde, göçmen, misafir işçi, sığınmacı, mülteci ve benzeri şekillerde yurtsuzlaşmış grupları ifade etmek için kullanılır. Geleneksel ve modern diasporalar arasındaki farkı daha iyi anlayabilmek için, Fransız felsefeci Emmanuel Levinas’ın anlatımına kulak vermek gerekiyor (Levinas, 1986; 1987). Levinas, İbrahim Peygamber ile Ulysses’in söyledikleri arasındaki farklara değinir. Burada Levinas’ın dikkat ettiği nokta, her iki tarihsel figürün anavatan ile olan ilişkileridir. Buna göre, Ulysses, Truva savaşlarına katıldıktan sonra ülkesi olan İtaka’ya geri dönebilmek için, komuta ettiği gemileriyle birlikte yola koyulur. Geri dönüş yolculuğunda pek çok sorunla karşılaşan Ulysses’in bu yolculuğu on yıl kadar sürmüştür. Her şeye rağmen evine dönmekten vazgeçmeyen Ulysses, ailesine ve vatanına bütün uğraşları sonrasında ulaşabilmiştir. Öte yandan, İncil’de anlatıldığına göre, Tanrı, İbrahim Peygamber’in bulunduğu toprakları halkıyla birlikte terk ederek, geri dönmeksizin yeni topraklara göç etmesini istemiştir. Bunun üzerine İbrahim, halkıyla birlikte ‘vaat edilmiş topraklar’a doğru yolculuğa başlar ve bir daha asla doğduğu topraklara geri dönmez. Bu karşılaştırma baz alınarak, geleneksel diasporalar ile Ulysses arasında bir benzerlik ve diğer taraftan, modern diasporalar ile İbrahim Peygamber arasında bir başka benzerlik kurmak mümkün.[1] Kendisi ve kabilesi için yeni bir vatan bulmak üzere ülkesini geride bırakan İbrahim Peygamberin deneyimi le günümüz işçi diasporaları arasında bir bağlantı kurulabileceği gibi, sadece Müslüman diasporalarına baktığımızda özellikle İslami eğilimi güçlü olan grupların kendi göç deneyimleri ile Muhammet Peygamberin ‘Hicret’ deneyimi arasında paralellik kurma eğilimi gösterdikleri söylenebilir. Göç deneyimi onlara göçün zorluklarını biraz olsun unutturmuş ve mistik bir anlayış kazandırmıştır. Bu deneyim, ayrıca ‘onların tanrıya olan inançlarını sınama şansı’ da vermiştir (Atacan, 1993). Diasporik bir deneyim yaşamak zorunda olan bu dini gruplar, zaman içinde kendi kültürel ve dini cemaatlerini ya da diğer bir deyişle kendi adacıklarını kurmak durumunda kalmışlardır. Kurdukları bu kültürel adacıklar aslında bir anlamda homojen İslamik Diasporik oluşumlardır.[2] Diasporik dini cemaatler, Salman Rushdie’nin belirttiği gibi ‘ari olma, saf olma’ prensibine dayanırlar. “Ari olma düşüncesinin savunucuları,” der Rushdie (1990: 4) “başka kültürlerle karışmanın kendi kültürlerini zayıflatacağından korkarlar.” Onlar, inanmayanlarla ya da onlarla aynı inançları paylaşmayan insanlarla iletişim kurmanın inanç sistemlerini zedeleyeceğini düşünürler.[3 Diasporalar konusunda daha ayrıntılı bilgi edinebilmek ve geleneksel diaspora kavramın geçirdiği dönüşümü algılayabilmek için farklı yazarların bu konuda neler söylediğine kısaca değinmekte fayda var. Arjun Appadurai diasporaları umut diasporaları, terör diasporaları ve umutsuzluk diasporaları şeklinde üçe ayırır. Umut diasporaları, ondokuzuncu yüzyılın sonlarında Britanya İmparatorluğu’nun kendi kolonilerinde ortaya çıkan işgücü açığını kapatabilmek için Hindistan’dan sağladığı sözleşmeli işçi istihdamı[4] ile başlayan ve yirminci yüzyılda da kapitalist sistemin gereği olarak devam eden uluslararası işçi göçü şeklindeki umuda yolculuk süreçlerinin bir ürünüdür. Terör diasporaları ise, siyasal ve askeri baskıya maruz kalan halkların anavatanlarını terk etmeleri sonucunda ortaya çıkar. Çerkes, Ermeni, Yahudi ve Filistin diasporaları bu tür bir diaspora örneği teşkil ederler. Öte yandan mutsuzluk diasporaları, yine kendi ülkelerinde siyasal, dinsel ve etnik baskılara maruz kalan kişilerin genellikle bireysel düzeyde gerçekleştirdikleri göç deneyimi ile ortaya çıkan diasporalardır. Türkiye’deki 1960 askeri darbesi sonrasında Batı Avrupa’ya göç eden İslamcılar ve yine 1980 darbesi sonrasında Batı’ya sığınan sol siyasal görüşlülerin gerçekleştirdikleri göç deneyimi buna örnek gösterilebilir. Öte yandan, Robin Cohen’in diasporalar hakkında yaptığı sınıflandırma, geleneksel ve modern diasporalar arasındaki farklılıkları anlamak açısından oldukça anlamlıdır. Cohen’in diasporalar konusundaki anlatımı, İncil’in ilk bölümünde (Eski Ahit - Old Testament) anlatıldığı gibi, Yahudilerin yaşadıkları toprakları terk etmeleriyle başlar. Cohen’in yaptığı ayrım, küresel ekonominin değişimine endeksli bir ayrımdır. Buna göre, Cohen, diasporaları eski ve yeni diasporalar şeklinde iki temel gruba ayırır. Bu çerçevede geleneksel ve modern ayrımını belirleyen asıl unsur söz konusu diasporaların kapitalizm öncesi (Ermeni, Yahudi ve Çerkes diasporaları) ve kapitalizm sonrası (İrlandalı, Çinli, Hintli, Sih ve Türk diasporaları) gerçekleşmiş olmalarıdır. (Cohen, 1995; 1996; ve 1997). Cohen’e göre geleneksel diasporaların varoluş nedeni ya kolonileştirilme ya da kolonileştirmedir. Öte yandan modern diasporaların varoluş nedeni ise küresel kapitalizmin doğurduğu sorunlar nedeniyle çevreden merkeze doğru (işçi diasporaları) ya da merkezden çevreye doğru (kapitalist diasporalar) yaşanan göçtür. Bir diğer araştırmacı olan William Safran, “Modern Toplumlarda Diasporalar: Anavatan ve Geri dönüş Söylenceleri” adlı önemli çalışmasında ideal diasporaları resmetmeye çalışır. Diasporaları ‘yersiz ve yurtsuz kalmış göçmen cemaatleri’ olarak açıklayan Safran (1991)’a göre, bir topluluğa diaspora adının verilebilmesi için altı farklı önkoşulun gerçekleşmesi gerekir: 1. anavatandan uzakta en az iki farklı çevresel mekâna yayılmış olmaları; 2. anavatanları hakkında anılarını, vizyonlarını ve söylencelerini sürdürüyor olmaları; 3. yerleştikleri yeni ülkenin ev sahipleri tarafından tam bir kabul görmediklerine olan inancın varlığı; 4. bir gün anavatana geri dönme isteğinin sürekli canlı tutulması; 5. anavatanın refahı ve zenginliği için çaba harcanması; ve 6. bir azınlık olma bilincinin anavatan ile kendileri arasında var olan özel ilişki tarafından tanımlanması. Safran’ın sıraladığı bu kriterler her ne kadar yeni diasporaları açıklamakta yetersiz kalsa bile, geleneksel diasporalara ilişkin bize önemli ipuçları verebilir. Diasporik bilincin günümüzde yaygınlık kazanmasını kolaylaştıran en önemli etken, hiç şüphesiz, uluslararası iletişim ve ulaşım ağlarında yaşanan gelişmelerdir. Küreselleşme ile birlikte azınlık toplumları ve çoğunluk toplumları arasındaki güç ilişkilerinde bazı önemli değişikliklerin olduğunu görüyoruz. Çok yakın zamana değin, diasporik toplumlar, içinde yaşadıkları ülkenin yasal, siyasal ve kültürel hegemonyasına itaat etmek zorundaydılar. Çünkü ulaşım ve iletişim imkânlarındaki yetersizlikler diasporik toplumların kendi anavatanlarıyla olan ilişkilerini asgari ölçüde tutmalarına neden oluyordu. Ancak bugün, bu gruplar kendi anavatanlarıyla ilişkilerini modern iletişim ve ulaşım araçları sayesinde kolaylıkla geliştirebiliyorlar. Sözgelimi, Türkiye’de yaşayan Çerkesler telefon, faks, internet ve gelişen ulaşım imkanları sayesinde anavatandaki gelişmeler konusunda kolaylıkla bilgi sahibi olabilmektedirler. Böylece bu topluluklar, diasporada kendi anavatanlarını yeniden yaratma şansına sahip olurlar. Anavatandan gelen akrabalar ve folklor öğretmenleri, anavatanı ziyaret edenler, özel alanda konuşulan ana dil, anavatandan getirilen müzik kasetleri ve video kasetleri gibi unsurların yardımıyla diasporada yaratılan bu alanlar anavatanın ritmini, renklerini, müziğini ve görüntüsünü yansıtır. Modern Dünyada Diasporik Bilinç Diasporik bilincin günümüzde yaygınlık kazanmasını kolaylaştıran en önemli etken, hiç şüphesiz, uluslararası iletişim ve ulaşım ağlarında yaşanan gelişmelerdir. İster geleneksel diaspora olsun ister modern diaspora, küreselleşme süreci, diasporalar üzerinde önemli etkiler yaratmıştır. Küreselleşme ile birlikte azınlık toplumları ve çoğunluk toplumları arasındaki güç ilişkilerinde bazı önemli değişikliklerin olduğunu görüyoruz. Çok yakın zamana değin, diasporik toplumlar, içinde yaşadıkları ülkenin yasal ve siyasal hegemonyasına itaat etmek zorundaydılar. Çünkü ulaşım ve iletişim imkânlarındaki yetersizlikler diasporik toplumların kendi anavatanlarıyla olan ilişkilerini asgari ölçüde tutmalarına neden oluyordu. Sözgelimi, Anadolu’da yaşayan Çerkes diasporası Soğuk Savaş döneminde anavatanları olan Kuzey Kafkasya ile sınırlı ölçüde iletişim kurabilmekte ve büyük zorluklarla karşılıklı ziyaretler gerçekleştirebilmekteydi. Ancak bugün, bu gruplar kendi anavatanlarıyla ilişkilerini modern iletişim ve ulaşım araçları sayesinde kolaylıkla geliştirebiliyorlar. Kuzey Kafkasya’yı Türkiye’nin pek çok kentine bağlayan tarifeli veya ucuz charter uçuşları, tarifeli gemi seferleri, internet, Facebook, Twitter, GSM operatörleri, faks, radyo, televizyon ve benzeri ulaşım ve iletişim araçları anavatan ile diaspora arasındaki sınırları büyük ölçüde ortadan kaldırmıştır. Küreselleşmenin sağladığı ulaşım ve iletişim hizmetleri aracılığıyla Türkiye veya farklı coğrafyalarda yaşayan Çerkes diasporası, diasporada kendi anavatanlarını yeniden yaratma şansına sahip olurlar. Anavatandan gelen TV programları, radyo programları, müzik kasetleri, video kasetleri, halk dansları öğretmenleri, ziyaretçiler, siyasetçiler, akademisyenler ve sivil toplum kurumlarının temsilcileri gibi unsurların yardımıyla diasporada yaratılan bu vatan, anavatanın ritmini, renklerini, müziğini ve görüntüsünü yansıtır. Yaratılan bu görüntü, zaman içinde bir takım geleneklerin, ritüellerin, adetlerin ve pratiklerin kaybolacağı kaygısından ötürü sürgünün ilk yıllarında ataların getirdiği otantik kültürel pratiklerle adeta birebir aynıdır. Burada gerçekleşen durum hemen her diaspora örneğinde gerçekleştiği bilinen kültürel reifikasyon(reification), diğer bir deyişle kültürel donma halidir. Modern zamanlarda diasporik kimlik, birbiriyle çatışan iki farklı eksen üzerinde inşa edilir:evrensel eksen ve tikel eksen. Tözsel olanın eleştirisi niteliğindeki evrensel eksen üretken bir eksendir ve senkretik kültürel formların oluşumuna olanak tanır. Diğer yandan, tikel eksen ise diasporik öznenin ‘otantik’, geleneksel ve etnik olanı yücelttiği eksendir. Diasporik milliyetçiliğin şekillendiği bu eksende, anavatana ilişkin özlem özel bir öneme sahiptir. Anavatan hakkında kuşaktan kuşağa devam eden söylenceler, diasporada özne tarafından yeniden işlenerek ‘hayali vatanların’ oluşturulmasını sağlar. Kuzey Kafkasya için üretilen söylenler daha çok ülkenin coğrafyası, yeşile boğulmuş dağları, Kuban nehri, Nart mitolojisi ve 1864 yılında yaşanan büyük sürgüne ilişkin kuşaktan kuşağa aktarılan anlatılardan ibarettir. Diasporada daima yeniden üretilen ve kitle iletişim araçlarıyla yaygınlaştırılan söylenceler ve mitler, nostalji cemaatlerinin ya da diasporik cemaatlerin örgütlenme süreçlerini hızlandırmışlardır. Günümüzde hiç kimse, anavatana dönme veya diasporada kalmaya karar verme konusunda, kitle iletişim araçları yoluyla sunulan temsillerden bağımsız düşünemez. Televizyon, radyo, internet ve kitap, dergi, gazete gibi yazılı ve görsel kitle iletişim araçlarının varlığı yüz yüze etkileşim olmaksızın ortaya çıkan bu tür diyaporik cemaatlerin, nostalji cemaatlerin ve hayali vatanların ortaya çıkması konusunda oldukça önemli bir işleve sahiptirler. Salman Rushdie (1991: 94), diasporada yaratılan ‘hayali vatanlar’ konusunda şunları söyler: "Bugünüm bana yabancı. Geçmişim ise sisler arkasında bıraktığım o kayıp şehirde kucak açmış beni bekliyor… Bundan böyle bizler, gerçek şehirler veya köyler değil hayali mekânlar yaratacağız, görünmeyen hayali vatanlar…" Salman Rushdie’nin burada altını çizdiği konu, kapitalist döngü içinde dışlanmış diasporik öznenin artık bugüne ilişkin iyimser beklentisini yitirmiş olduğu ve teselliyi, kendini geçmişin bildik güvenli kollarına bırakmakta bulduğu şeklindedir. Geçmişin yeniden üretilmesi diasporik özne için iki açıdan çok önemlidir. Geçmişini ve geleneği yeniden üreten diasporik özne, bu yolla ürettiği etno-kültürel ve/veya dinsel söylem içinde bugünün sorunlarından görece uzaklaşmayı becerebilir. Yine diasporik özne, kendine ait olduğunu düşündüğü geçmiş aracılığıyla dışardan bir etki olmaksızın kendine özgü bir öznellik geliştirme şansına sahip olur (Ganguly, 1992). Özellikle son yıllarda Çerkes tarihine ilişkin yazılan ve Türkçe’ye çevrilen çok sayıda kitap ve yayınlanan dergi ile birlikte üretilen görsel dökümanter metinler, filmler, popüler tarih ürünleri, Çerkes diasporası içindeki geleneğin yeniden canlandırılması ve tarihin yeniden keşfi konusunda bize bazı ip uçları verebilir.[5] Modern diasporaların küresel kapitalizm sürecinin bir ürünü olduğu saptamasının ardından, diasporik kimliğe ilişkin yapılan değerlendirmelerin kısaca üç ana grupta toplandığı söylenebilir. Bunlardan ilki diasporayı toplumsal bir kategori olarak ele alan yaklaşımdır (Safran, 1991; Boyarin and Boyarin, 1993). Diaspora toplumsal bir form olarak ele alındığında, politik ve ekonomik açıdan ulus-devlet sınırlarını aşmış göçmen topluluklar akla gelmeli. Bu konudaki bir diğer yaklaşım ise, diasporaları ulus-ötesi ağların gelişimiyle birlikte oluşan yeni bir kimlik ya da bilinç olarak tanımlayan yaklaşımdır (Clifford, 1988, 1992 ve 1997; Hall, 1994; Bhabha, 1990; Cohen, 1992; Gilroy, 1995; Vertovec, 1997). Bu yaklaşım, anavatandan uzakta yeni bir vatan kurmak şeklinde tanımlar diasporik oluşumları. Son yaklaşım ise, diasporaları yeni bir kültürel üretim ve anlatım şekli olarak tanımlamaya yönelir. Bu son yaklaşımın özellikle ilgilendiği konu, diasporada üretilen kültürlerin ve kimliklerin ne şekilde üretildiğidir (Hall, 1994; Gilroy, 1994; ve Kaya, 2001). Çerkes Diasporası ve Ulusaşırı Alanlar Diasporik kimlikler günümüzde sadece zorlu sürgün deneyimlerinin ardından yaratılan kimlikler olarak değil, aynı zamanda modern ulaşım ve iletişim araçlarının kendilerine sunduğu imkânlarla da yeniden üretilebilen kimlikler olarak da karşımıza çıkar. Sözlerin, seslerin, imajların, renklerin, söylencelerin, şarkıların ve öykülerin görsel ve işitsel yayın organları üzerinden ulusal sınırların içerisinde ve ötesinde geniş kitlelere yayılarak kendi gerçekliklerini oluşturdukları bir dönemde diasporik Çerkes kimliklerinin de benzeri süreçlerden geçerek Ortadoğu’da yeniden üretilmekte olduklarını söylemek mümkün. Modern zamanların söylenceleri haline gelen ve farklı coğrafyalarda yaşayan benzer etnik kökenli kitleler arasında ortak bağların ve hislerin oluşumuna yolaçan deneyimlerden biri çok yakın bir zamanda Çerkes diasporası içinde yaşanmıştır. 1998 Haziran ayında annesi Çerkes olan Ürdün Prensi Ali Ben-El Hüseyin, kendisine eşlik eden 10 kadar kraliyet ailesi koruması ile birlikte Amman’dan başlayan, Suriye üzerinden devam eden Reyhanlı, Göksun Ovası, Pınarbaşı, Samsun gibi Çerkeslerin yoğun olarak yaşadığı bölgelerden at üzerinde geçerek ve Karadeniz'i gemiyle kat ederek Kuzey Kafkasya’da bulunan Adıgey bölgesindeki Soçi liman kentine uzanan bir yolculuk gerçekleştirdi. Türkiye’de her uğradıkları köy ve kentte Çerkes diasporası tarafından çok sıcak bir ilgiyle karşılanan otantik Çerkes kıyafeti giyen bu atlılar, adeta hayali Kaf Dağı’nın ardından gelen o masal kahramanları gibi şaşkınlıkla karşılandılar. Büyük bir şaşkınlık yaratan ve çok uzaklardaki ‘Arap illerinden’ gelen bu atlılar, pek çok Çerkes açısından bakıldığında geçtiğimiz yüzyılın ikinci yarısında kendileriyle benzer bir ‘sürgün’ deneyimini yaşayan uzaklardaki akrabalarının ilk kez bu denli canlı bir şekilde algılanmasını ifade ediyordu. Hatta öyle ki, gözlerine inanmayan yaşlılar köy yerine ya da kente gelen bu atlılara elleriyle dokunmak suretiyle hayal görmedikleri konusunda kendi kendilerini iknaya çalışıyor gibiydiler. Uzaktaki hayali akrabalar birden gerçek oluvermişlerdi. Kendisinin Çerkes asıllı olduğuna inanan Loreena McKennitt’in müziği eşliğinde filme alınan bu yolculuk, daha sonra Türkiye’deki hemen her Çerkes derneği ve vakfı tarafından düzenlenen özel gecelerde geniş kitlelere ulaştırıldı. Çerkes kimliğinin Türkiye’de kamusal bir nitelik kazanmasında hiç şüphe yok ki bu yolculuk ve bu yolculuğa ilişkin medyadaki temsil çok önemli bir rol oynamıştır. Öyle ki, bu yolculuğun filmi çok yakın bir zaman önce CNN Türk televizyonu tarafından gösterilmiştir. Elektronik kapitalizmin temel unsurları olarak niteleyebileceğimiz görsel kitle iletişim araçları, özellikle televizyon, bu örnekte olduğu gibi farklı coğrafyalarda yaşayan insanların düşsel bir düzlemde bir tür ‘ortak duygular cemaati’ (community of sentiments) oluşturmalarını sağlamıştır (Appadurai, 1997). Bilindiği üzere Benedict Anderson (1983), Weberyan bir perspektiften kaleme aldığı Hayali Cemaatler adlı çalışmasında yüz yüze etkileşimde bulunmayan insanların yazılı kitle iletişim araçları (matbaa kapitalizmi, print capitalism) sayesinde Endonezyalı, Hindistanlı veya Malezyalı olmayı öğrendiklerini dile getirmiştir. Televizyon, video, internet ve gazete gibi kitle iletişim araçları, zaman zaman karizmatik kahramanlar yaratmışlardır. Prens Ali’nin Türkiye’de yaşayan Çerkes diasporası tarafından yüceltilmesinde medyadaki temsil şeklinin hiç şüphesiz önemli bir yeri vardır. Çerkes diasporasının her bir üyesi, elden ele dolaşan video kasetleriyle, bu yolculuğun görüntüleri etrafında yeniden bir araya gelerek adeta sembolik bir kollektivizm içinde anavatana dönüş yolculuğunu düşsel olarak yaşamışlardır. Medyanın yarattığı bu tür hayali cemaatler ya da düşsel kollektiviteler, bireylerin bilgi birikimlerine katkı sağlayan ve Diane Crane’in ‘görünmez okullar’ şeklinde adlandırdığı enformal ‘bilimsel’ kurumlar şeklinde işlev görürler.[6] Bu nedenle, özellikle günümüzde medya, diasporada yaşayan Çerkeslerin diasporik kimliklerini yeniden tanımlamaları ve ayrıca anavatan ve Türkiye dışında yaşayan diğer Çerkes topluluklarının da algılanmaları sürecinde önemli bir işleve sahiptir. Ancak, Türkiye’de yaşayan Çerkesler arasındaki etnik ve kültürel hareketliliğin son yirmi yıldır dünyanın farklı yerlerinde boy gösteren etnik siyaset ile paralel olarak ortaya çıktığını söyleyebiliriz. Son yıllarda özellikle kentsel alanda yaşayan Çerkes diasporası içinde 1864 yılında yaşanan sürgün deneyimine, kültürel ritüellerin ve geleneklerin (zehes, düğün vb.) yeniden canlandırılmasına, etnik bazlı dernek ve vakıfların sayıca çoğalmasına[7], dil öğrenimine, anavatan ile ilişkilerin geliştirilmesine ve folklorik zenginliğin yeniden üretilmesine ilişkin faaliyetlerin kentsel alanda yoğun olarak gerçekleştiği görülmektedir. Kimilerince “üçüncü alan” (Bhabha 1990, 1994; Featherstone 1990), kimilerince “rizomatik alan” (Deleuze ve Guattari 1987) ve başkalarınca da “diasporik alan” (Brah 1996; Kaya 2000, 2001a) şeklinde nitelendirilen ulusaşırı alanlar, ulus-devletlerin sınırlarını aşan bir düzlemde ortaya çıkan ve süreklilik arz eden toplumsal ağları ve ilişkilerin bütününü ifade eder. Ancak ulusaşırı alan kavramını Çerkes diasporası bağlamında değerlendirmeden önce ‘alan’ kavramının içeriğine değinmekte fayda var. “Alan” (space), ontolojik açıdan bakıldığında önceden verili ve değişmeyen sınırlara sahip bir anlatıyı ifade etmez. Bu bağlamda “alan” ile “mekân” kavramları arasında önemli bir farkın olduğuna işaret etmek gerekmektedir. “Alan”, hem maddi hem de söylemsel düzlemde ortaya çıkan davranış, eylem, tutum, sözler ile birlikte üzerinde yaşadığımız coğrafyayı ve mekânı içine alır. “Mekân” ise sadece maddi olan coğrafyayı ve yeri ifade eder. Bir örnek vermek gerekirse, harita üzerinde gösterilen bir nokta “mekân”ı ifade eder. Ancak “alan” ise, söz konusu maddi mekânın ötesinde haritada görülmeyen özneler, aileler, kurumlar, işletmeler, ağlar, imajlar, figürler, diller, sesler, söylemler, sanatlar, ritüeller ve semboller arasındaki tüm gerçek ve sembolik nitelikte olabilecek sosyal, kültürel, iktisadi ve siyasal ilişkilerin bütününü kapsar. Diğer bir deyişle, “mekân” ontolojik olarak önceden vardır, ancak “alan” özneler tarafından inşa edilir ve zaman içerisinde değişime uğrar. Hiç şüphe yok ki, “alan” kavramının bu denli karmaşık ve dinamik bir içerik kazanmasının en önemli nedenlerinden biri küreselleşme olgusudur. Daha da belirginleştirmek gerekirse, bugünkü şekliyle küreselleşme olgusunu var kılan hızlı iletişim ve ulaşım teknolojileri (Virilio 1999), “alanların”, yerel ulus-devlet sınırlarını aşarak ulusaşırı bir nitelik kazanmalarına olanak sağlamaktadır. ‘Ulusaşırı alan’ paradigması kendinden önce gelen ‘çekici ve itici faktörler’ paradigması veya ‘Marxist kalkınma’ paradigması şeklindeki diğer yaklaşımlar gibi, göçmenlik durumunu değişmeyen bir statü olarak değerlendirmez ve göçmenlik halini tözselleştirmez. Böyle bir anlayış yerine, ulusaşırı sosyal alanlar paradigması, göçle birlikte ortaya çıkan toplumsal, siyasal, ekonomik ve kültürel ilişkilerin söz konusu ülkelerin sınırları ötesinde/arasında ulusaşırı bir dinamik alanın yaratıldığını iddia eder. Böyle bir yaklaşım, göçü sadece yapısal bir olgu olarak değil, aynı zamanda yapı içerisinde yer alan bireylerin (göçmenlerin) kendi rasyonel tercihleriyle ve öznellikleriyle şekillenen bir olgu olduğunu bize hatırlatır. Buna göre göçmenler, indirgemeci bir yaklaşımla sömürgeciliğin, kapitalizmin ya da endüstrileşmenin edilgen kurbanları şeklinde değil, göç sürecinin karar alıcı, etken sosyal aşanları olarak değerlendirilmelidirler. Son yıllarda modern ulaşım ve kitle iletişim araçlarıyla yeniden tanımlanan diasporik Çerkes kimliği, sadece anavatandan uzakta yaşayan diasporik özneler arasında bir ortak duygu cemaati anlayışının gelişmesi ile tanımlanamaz. Modern ulaşım ve iletişim kanallarının şekillendirdiği bu kimlik, aynı zamanda, diasporik özne ile anavatan arasındaki ilişkilerin de yeniden tanımlanmakta olduğu gerçeğini gözler önüne sermektedir. Özellikle Soğuk Savaş döneminde egemen olan ideolojik çatışma sürecinde Türkiye’de yaşayan Çerkes diasporası ile Kuzey Kafkasya arasındaki ilişkiler son derece sınırlı olmuş ve Türkiye’de yaygın olan Sovyet karşıtı propaganda nedeniyle Çerkes diasporası güçlü bir Sovyetler Birliği aleyhtarlığı ile beslenmiştir. Anavatan ile iletişim ve ulaşım kanallarının sınırlı olduğu bu dönemde Çerkes diasporası, sadece Kafkasya’dan Çerkes dilinde yayın yapan Sovyet radyolarından anavatanlarına dair haberleri alabilmişlerdir. Sovyetler Birliği’nin 1990’lı yılların başlangıcında yaşadığı çözülme ile birlikte Kuzey Kafkasya’nın dış dünya ile ulaşım ve iletişim kanalları açısından bağlantılarının zenginleştiğini görüyoruz. Bugün Trabzon ve Samsun limanları ile Soçi ve Sohum limanları arasında sürekli feribot seferleri ile birlikte İstanbul’dan Maykop, Soçi ve Krasnodar havaalanları arasında düzenli uçak seferleri yapılmaktadır. Anavatan ile diaspora arasında artan bu bağlar sadece ulaşım ve iletişim düzeyinde kalmamakta, kültür, eğitim ve ticaret alanlarında da görülmektedir. Günümüzde, Türkiye’de yaşayan Çerkes diasporası için zaman ve mekân kurguları Soğuk Savaş döneminde olduğundan farklı bir şekilde tezahür etmektedir. Kuzey Kafkasya artık yakın zamana değin olduğu gibi ideolojik angajmanlar gereği Türkiye’deki Çerkes diasporası tarafından ötekileştirilen ve sadece geride bırakılan o hayali vatan değil, aksine zaman zaman ziyaret edilen, geride bırakılan yakın akrabaların aranıp bulunduğu, iktisadi ve kültürel bağların kurulduğu gerçek bir coğrafya olarak algılanmaktadır. Diğer bir deyişle, hayali ülke bundan böyle maddi gerçekliği olan bir uzam haline gelmiştir. Küreselleşme Çağının Göçmenleri: Transmigrants Uluslararası göç çalışmalarında kullanılan yeni paradigmalar, göçmenlerin küreselleşmenin bu denli yoğun olarak yaşanmadığı dönemlere oranla günümüzde çok daha farklı nitelikler taşıdığını ve onların artık geleneksel ‘göçmen’ tanımına uymadıklarını göstermektedir. Sözgelimi, Almanya’ya giden ve kuşaklar boyunca orada yaşayan ve diasporayı kendine yeni yurt edinen bu insanların vatan hasretiyle yanıp tutuşmadıklarını pek çok çalışma sergilemektedir (Vassaf, 1982, Abadan-Unat, 2002; ve Kaya, 2000). Bu tür çalışmalar artık göçmenleri, içinde bulundukları kentsel ve kamusal alanların dışında bırakılan edilgen varlıklar olarak değil, bu alanları değiştiren ve şekillendiren aktif özneler olarak değerlendirir. Bu nedenledir ki, İngilizce bir kavram olan ‘transmigrant’ (göçmen-ötesi) kavramı üretilmiştir. Nina Glick-Schiller ve diğerleri ‘transmigrant’ kavramını ‘günlük hayatları çok yönlü ulusaşırı(transnational) bağlantılara dayalı olan ve kamusal kimlikleri birden fazla ulus-devletle olan ilişkileri üzerinden tanımlanan’ göçmen kökenli insanlar olarak betimlerler (Glick-Schiller ve diğerleri, 1995: 48-63). Kısacası, burada üzerinde durulan ‘ulus-aşırılık’ (‘transnationalism’) olgusu göçmenlik dinamiklerinin gelinen ülke sınırları içinde bitmediğinin anlatımıdır. Ulus-aşırılık kavramı, göçmenlerin geldikleri toplum ile geride bıraktıkları toplumu birbirine bağlantılandıran çok-yönlü toplumsal ilişkileri nasıl meydana çıkardıklarını ve geliştirdiklerini anlatan süreci ifade eder. Linda Basch ve diğerlerine göre günümüzde göçmen kökenli topluluklar coğrafi, kültürel ve politik sınırları kesen sosyal alanlar yaratmaktadırlar (Bash ve diğerleri, 1994: 7). Alessandro Portes ve diğerleri ise, politik sınırları kesen yoğun ulus-aşırı ağların artan önemine dikkati çekmektedirler. Göçmenler tarafından ileri-geri hareketlilik her zaman söz konusu olmuş olsa da, bu hareketlilik henüz şimdi yeni bir sosyal alanın ortaya çıkışına işaret edecek yoğunluğa ve karmaşıklığa erişmiştir: “Bu alan ikili hayatlar yaşayan, iki dil konuşan, iki ülkede de kendilerine ev kuran ve ulus-sınırları aşırı nitelikli düzenli ve sürekli ilişki formları sayesinde geçimini sağlayan, sayıları giderek artan insanlardan oluşmaktadır” (Portes ve diğerleri, 1999: 217). Üretilen “transmigrant” (göçmen-aşırı) kavramı, küresel çağın göç deneyiminin, bir yerden kopup başka bir yere asimile olmak anlamına gelmediğini, geride bırakılan anavatanın hasretinin insanları yakıp kavurmadığını, geride bırakılan anavatanın düşsel bir cennet olarak tasarlanmadığını, tüm bunların tam da aksine göçmenaşırı bireylerin anavatan ile diaspora arasında bir yerde kendilerine iki yerden de beslenmek kaydıyla başka bir alan yarattıklarını, anavatanlarını sürekli bir şekilde reel (ucuz uçak seferleri vb. yollar) ve sembolik (internet, televizyon, radyo, video filmleri, sinema endüstrisi, müzik endüstrisi vb.) olarak ziyaret ettiklerini ve anavatanları ile yeni vatanları karşısında değişen aidiyet biçimleri geliştirdiklerini bizlere hatırlatır. Bu açılardan bakıldığında İstanbul, Diyarbakır ve Mersin gibi illerde yaşayan zorunlu göç mağdurlarının da benzeri süreçler içinde bulundukları gözlemlenmektedir. Ancak, bu göçmenlerin henüz içinde bulundukları kentsel alanlara eklemlenebilmeleri için gerekli olan siyasal ve yerel mekanizmaların üretilmediği ve dolayısıyla kentin eteklerinde asılı kaldıkları gözden uzak tutulmamalıdır. İstanbul’un Tarlabaşı, Diyarbakır’ın Gürdoğan Mahallesi ve Fatih Mahallesi, Mersin’in Adana-Tarsus arasında sıkışmış Toroslar ve Selçuklar Mahalleleri gibi semtlerinde zorunlu göç mağdurları çanak antenlerden sürekli izledikleri Roj TV, angaje oldukları Kürt Sorunu, konuştukları dil, sürdürdükleri kültürel ritüeller, sürekli olarak memleketlerinden kendilerine katılan veya ziyaret eden misafirleriyle birlikte İstanbul’a, Diyarbakır’a ve Mersin’e farklı bir kimlik kazandırırken, kamusal alanda karşılaştıkları öteki İstanbul, Diyarbakır ve Mersin’den etkilenmektedirler (Kaya ve diğerleri, 2009). Başka bir coğrafyadan vereceğim örneklerle bu yeni ulusaşırı aktör tanımlamasını biraz daha ayrıntılandırmak istiyorum. Kuzey Amerika’da yaşayan Çin diasporasına referansla Aihwa Ong (1999) vatandaşlık halleri konusunda ortaya çıkan yeni durumu ‘esnek vatandaşlık’ olarak tanımlamaktadır. Esnek vatandaşlık, özellikle iş çevrelerinin, yöneticilerin, teknokratların ve benzeri uluslararası aktörlerin farklı ülke vatandaşlık rejimlerinin kendilerine, ailelerine, iş alanlarına ve yatırımlarına sağladığını düşündükleri ayrıcalıklardan yararlanma konusunda geliştirdikleri stratejileri ihtiva eder (Ong, 1999: 112). Esnek yurttaşlık, siyasal bir takım beklentiler yerine yukarıda sözü edilen nitelikteki diasporik veya ulus-aşırı aktörlerin kendi ekonomik çıkarları doğrultusunda geliştirdikleri çoğul kültürel aidiyet hallerini kapsar (Ong, 1999: 6). Bu tür ulusaşırı kimliklerin de özellikle gelişmekte olan iletişim, üretim ve tüketim teknolojileriyle birlikte tüketim kültürüne ve ulusal aidiyete önem verdikleri de vurgulanmalıdır(Grewal, 2005: 13). Anavatandan uzakta yaşayan bu tür ulusaşırı aktörler Aihwa Ong’un deyişiyle “çoklu pasaport sahibi kişiler”, “esnek sermayeli çok kültürlü profesyoneller”, “ulusaşırı alandan ticaret yapan ve oradan oraya uçan astronotlar” şeklinde adlandırılmaktadırlar (Ong, 1999: 19). Ulusaşırı hareketlilik geleceğin trendlerinden biri olarak görülmektedir. Bu tür esnek yurttaşlık veya çoğul yurttaşlık rejimlerinin bir takım değişen ekonomik çıkarlar nedeniyle gerek göç alan gerekse göç veren ulus-devletler tarafından desteklenmeye başladığı da ifade edilmektedir (Ong, 1999: 130). Sonuç Günümüzde Kuzey Kafkasya ile Türkiye arasında gerek sayıları gün geçtikçe artan uçak ve gemi seferleri ve gerekse etkinliği giderek artan iletişim kanalları aracılığıyla yukarıda sözü edilen şekilde bir ulusaşırı alanın ortaya çıktığı görülmektedir. İki coğrafya arasında mekik dokuyan yatırımcılar, öğrenciler, tursitler, eğitimciler, folklor sanatçıları gazeteciler, araştırmacılar, ilgili dernek ve vakıf temsilcileri bu şekilde bir ulusaşırı alanın oluşumuna katkıda bulunmaktadırlar. Uluslararası ilişkilerde yaşanan gelişmeler, Türkiye’nin kendi bölgesinde giderek bir “yumuşak güç” (soft power) haline geliyor olması, gerek Kuzey Kafkasya ile Türkiye arasındaki ilişkilerin özellikle Çerkesler aracılığıyla canlanıyor olması ve gerekse Türkiye ve Rusya ilişkilerinin ayrı bir düzleme girmesi özellikle diasporadaki Çerkeslerin ve benzeri grupların çoklu vatandaşlık veya esnek vatandaşlık tanımlamasından yararlanabilmesi için gerekli zemini hazırlamaktadır. Türkiye’de de son yıllarda gerek Avrupa’da yaşayan Türkler gerekse ülkemize giriş yapan Bulgaristan-Türklerinin talepleri göz önünde bulundurulmak suretiyle çifte vatandaşlık konusunda bir takım kolaylaştırmalara gittiği görülmektedir. Dikkate alınması gereken bir diğer konu ise özellikle Almanya, Macaristan, Slovakya, Slovenya örneklerinde görüldüğü üzere bu tür ülkeler kendi sınırları dışında yaşayan soydaşlarını doğrudan vatandaşlık bağıyla kendine bağlamanın yöntemlerini uygulamaktadırlar (Bauböck, 2007). Benzeri gelişmelerin Rusya ve dolayısıyla Kuzey Kafkasya’da da olacağına ilişkin işaretler mevcuttur. Yukarıda da belirtildiği üzere özellikle ekonomik ve ticari çıkarlar nedeniyle modern ulus-devletler bu tür ulusaşırı vatandaşlık pratiklerine daha olumlu bakmaya başlamışlardır. Çalışmayı üç gözlemimi sizlerle paylaşarak tamamlamak istiyorum. 30 Kasım 2010 tarihinde Avrupa Çerkesleri Federasyonu tarafından Avrupa Parlamentosu’nda düzenlenen Çerkesler Günü etkinliğinde AB ülkelerinde yaşayan Çerkeslerle Türkiye’de yaşayan Çerkeslerin daha etkin bir iletişim içinde olmaları gerektiği yönünde bir izlenim edindim. Her ne kadar bugün itibariyle AB büyük bir güç ve presitj kaybı yaşıyor olsa da yakın zamanda daha güçlü bir takım siyasal liderlerle birlikte yeniden güç kazanacağı varsayımından hareketle Bruksel ile ilişkilerin daha da derinleştirilmesinin faydası olduğu kanaatindeyim. Bu çerçevede Avrupa Çerkesleri ile girilecek işbirliklerinin Türkiye’nin demokratikleşme sürecine olumlu katkıda bulunacağı inancındayım. Pek çok ülkede geçtiğimiz yirmi yıla damgasını vuran kültürelist söylemin büyük oranda geçerliliğini yitirdiği konusunda elimizde yeterince veri olduğunu düşünüyorum. Hollanda’da yaşanan gelişmeler, tolerans (hoşgörü) konusunda getirilen eleştirilerin niteliği ve çok kültürlülük ideolojisinin yaşadığı tıkanıklık, göçmen grupların, diasporaların ve azınlıkların kültürelist söylemden uzaklaşırken siyasal alana katılım ve sosyo-ekonomik eşitlik yönünde söylemler üretmeleri konusunda bizlere bir takım işaretler vermektedir. Bu nedenle, geleceğe yönelik projeksiyonlar yapmaya başlayan diasporik gruplar, kültürel söylemin yaşadığı krizin farkında olarak daha siyasal ve ekonomik söylemler geliştirme yönünde çalışmalarını sürdüreceklerdir. Son olarak bu tür toplantıların günümüzdeki önemine vurgu yapmak istiyorum. Çerkesler, Kürtler, Aleviler, Süryaniler, Ermeniler ve daha pek çok farklı etno-kültürel grup son dönemde yeniden kamusal alanda görünür olmaya başladılar. Bu sürecin hemen 1999 AB Helsinki Zirvesinden sonra yaşanan sürece çok benzediği görülmektedir. O dönemde de başta Kürtler, Aleviler ve Çerkesler olmak üzere kendi kimliklerini kamusal alanda ifade etmeye başlamışlar ve demokratik hak taleplerini ifade etmişlerdi. Ancak bu iki süreç arasında çok önemli bir fark olduğu kanısındayım. Önceki süreçte Avrupa Birliği çıpasının belirleyici olduğunu ve sözkonusu grupların AB’den biraz güç almak kaydıyla taleplerini dile getirdikleri bilinmektedir. Ancak, günümüzde ise AB çıpasının artık görünür olmadığı ve sözkonusu bu tür grupların kendi dinamikleriyle yeni bir anayasa yapım sürecine katkıda bulunabilmek için kamusal alanda yeniden görünür oldukları kanısındayım. Bu yeni süreç Türkiye demokrasisinin konsolidasyonu açısından bir test niteliğini taşımaktadır. Umarım başarılı oluruz hep birlikte. Kaynakça ALANKUŞ, S. (1999), “Kültürel-Etnik Kimlikler ve Çerkesler,” Türkiye Çerkeslerinde Sosyo-Kültürel Değişme (Ankara: Kafder Yayınları). ANDERSON, B. (1983), Imagined Communities: Reflections on the Origin and Spread of Nationalism (London: Verso). APPADURAI, A. (1997), Modernity at Large: Cultural Dimensions of Globalization(Minnesota: University of Minnesota Press). ASLAN, C. (1990), Sosyo Kültürel Değişim ve Kuzey Kafkasyalılar (Adana: Özden Matbaası). ATACAN, F. (1993), Kutsal Göç: Radikal İslamcı Bir Grubun Anatomisi (İstanbul: Bağlam Yayınları). AYDEMİR, İ. (1981), Muhaceretteki Çerkes Aydınları (Ankara). AYDEMİR, İ. (1988), Kuzey Kafkasyalıların Göç Tarihi (Ankara). BAKHCI, A.K. (1976), “De-industrialization in India in the nineteenth century: Some theoretical implications,” The Journal of Development Studies 12, 2 (Ocak). BARTH, F. (1994), “Enduring and emerging issues in the analysis of ethnicity,” H. Vermeulen and C. Govers (ed.), The Anthropology of Ethnicity: Beyond ‘Ethnic Groups and Boundaries’(Amsterdam: Het Spinhuis). BARTH, F. (Der.) (1969), Etnik Gruplar ve Sınırları, Çev. Ayhan Kaya ve Seda Gürkan (Istanbul: Bağlam Yayınları). Bauböck, Rainer (2007). “Stakeholder citizenship and Transnational Political Participation: A Normative Evaluation of External Voting,” Fordham Law Review, Vol.75: 2393-2447 BHABHA, H. (1990), “The Third Space,” in J. Rutherford (der.), Identity: Community, Culture, Difference (London: Lawrence & Wishard). BHABHA, H. (1994), The Location of Culture (London: Routledge). BOYARIN, D. and J. BOYARIN (1993), “Diaspora: Generation and the Ground of Jewish Identity,” Critical Inquiry 19 (Summer), 693-725. BRAH, A. (1996), Cartographies of Diaspora: Contesting Identities (London: Routledge). CLIFFORD, J. (1997), Routes: Travel and Translation in the Late Twentieth Century(Cambridge: Harvard University Press). CLIFFORD, J. (1994), “Diasporas,” Cultural Anthropology 9, No.3, 302-338. COHEN, R. (1995), “Rethinking ‘Babylon’: iconoclastic conceptions of the diasporic experience,” New Community 21, No.1, ss. 5-18. COHEN, R. (1996), “From Victims to Challengers”, International Affairs 72, No.3 (Temmuz), ss. 507-520; COHEN, R. (1997), Global Diasporas: An Introduction (London: UCL Press). CRANE, D. (1972), Invisible Colleges (Chicago: University of Chicago Press). DELEUZE, G. and F. GUATTARI (1987), A Thousand Plateaus: Capitalism and Schizophrenia, Translated by B. Massumi (Minneapolis: University of Minneasota Press). DUMONT, P. (1979-1980), “Güney-Doğu Anadolu’nun İslahı,” İÜEF Tarih Dergisi, Sayı.10-11. ERSOY, H. ve A. KAMACI (1993), Çerkes Tarihi (İstanbul: Tümzamanlar Yayıncılık). ERTEM, G. (2000), Dancing to Modernity: Cultural Politics of Cherkess Nationhood in the Hearthland of Turkey. Yayınlanmamış Doktora Tezi (University of Texas at Austin). FEATHERSTONE, M. (1994), Global Culture: Nationalism, Globalization and Modernity(London: Sage Publications). GANGULY, K. (1992), “Migrant Identities: Personal Memory and the Construction of Selfhood,” Cultural Studies 6, No.1 (June), 27-49. Grewal, Inderpal (2005). Transnational America: Feminisms, Diasporas, Neoliberalisms. Durham: Duke University Press. HABİÇOĞLU, B (1993), Kafkasya’dan Anadolu’ya Göçler (İstanbul: Nart Yayıncılık). HALL, S. (1991), “Old and New Identities, Old and New Ethnicities,” Anthony D. King (ed.),Culture, Globalization and the World-System (London: Macmillan Press). HALL, S. (1993), “The Question of Cultural Identity,” S. Hall et al. (eds.), Modernity and Its Futures (Cambridge: Polity Press), 274-325. KAYA, A. (2000), Berlin‘deki Küçük İstanbul: Diasporada Kimliğin Oluşumu (Istanbul: Büke Yayınları). KAYA, A. (2001a), Sicher in Kreuzberg. Constructing Diasporas: Turkish Hip-Hop Youth in Berlin (Bielefeld: Transcript Verlag). KAYA, A. (2001b), “Türkiye’deki Çerkes Diasporası ve Siyasal Katılım Stratejileri,” F. Gümüşoğlu (der.), 21. Yüzyıl Karşısında Kent ve İnsan (Istanbul: Bağlam Yayınları). LEVINAS, E. (1986), “The Trace of the Other,” çev., A. Lingis, M. Taylor (der.),Deconstruction in Context (Chicago: University of Chicago Press). LEVINAS, E. (1987), Collected Philosophical Papers, çev., A. Lingis (The Netherlands: Kluwer Academic Publishers). MAUSS, M. (1990), The Gift: The Form and Reason for Exchange in Archaic Societies(London: Norton). NAGEL, J. (1994). “Constructing Ethnicity: Creating Recreating Ethnic Identity and Culture,”Social Problems 41, No. 1 (February): 152-176. Ong, Aihwa (1999). Flexible Citizenship: The Cultural Logic of Transnationality. Durhan&London: Duke University Press. RUSHDIE, S. (1990), “In Good Faith”, Independent on Sunday (4 Şubat). RUSHDIE, S.(1991), Imaginary Homelands (London: Granta). SAFRAN, W. (1991),. “Diasporas in Modern Societies: Myths of Homeland and Return,”Diaspora 1, No.1 (İlkbahar), ss. 83-84. SHAMI, S. (1995), “Disjuncture in Ethnicity: Negotiating Circassian Identity in Jordan, Turkey and the Caucasus, New Perspectives on Turkey. ŞEN, Ö. (1994), “19. Yüzyılda Osmanlı Devleti’ndeki Köle Ticaretinde Kafkasya Göçmenlerinin Rolü,” Toplum ve Ekonomi, 6 (Mayıs). ŞEN, Ö. (1997), “Osmanlı Devleti’nde Kafkas Göçmenleri Sorunu 1834-1870,” Toplum ve Ekonomi, 10 (Temmuz). TAYLOR, C. (1994), “The Politics of Recognition,” A. Gutmann (ed.), Multiculturalism(Princeton: Princeton University Press). TAYMAZ, E. (2000), “Kuzey Kafkas Dernekleri,” Stefanos Yerasimos et. al. Türkiye’de Sivil Toplum ve Milliyetçilik (İstanbul: İletişim Yayınları). TOLEDANO, E.R. (1994), Osmanlı’da Köle Ticareti 1840-1890 (İstanbul). TOLEDANO, E.R. (1998), Slavery in the Ottoman Middle East (Seattle: University of Washington Press). TOUMARKINE, A. (2001), “Kafkas ve Balkan Göçmen Dernekleri: Sivil Toplum ve Milliyetçilik,” Turkiye’de Sivil Toplum ve Milliyetçilik (İstanbul: İletişim Yayınları). TÖLÖLIAN, K. (1991), “The Nation State and its Others: In Lieu of a Preface,” Diaspora 1, No.1, 3-7. VERTOVEC, S. (1997). “Diaspora”, in E.Cashmore (ed.), Dictionary of Race and Ethnic Relations (London: Routledge). VICZIANY, M. (1978), “The Dindustrialization in India in the Nineteenth Centruy: A Methodological Critique of Amiya Kumar Bagchi,” The Indian Economic and Social History Review, Vol. XVI, No. 2. VIRILIO, P. (1999), The Politics of Very Worst (New York: Semiotext) [1] Diasporaların sınıflandırılması konusunda ayrıntılı bilgi için bkz. Kaya (2000; ve 2001a). [2] Bu cümlede kullanılan ‘Diaspora’ sözcüğündeki ‘D’ harfi, blinçli olarak büyük harf şeklinde yazılmıştır. Burada, bu tür diasporik oluşumların, geleneksel diaspora olgusuyla örtüştüğü anlatılmak istenir. [3] Bu konuda ayrıntılı bilgi için bkz., Kaya (2000; ve 2001a) [4] Britanya İmparatorluğu’nun özellikle Kuzey Amerika, Karayibler ve Güney Afrika’da çalıştırmak üzere aldığı sözleşmeli işçiler konusunda ayrıntılı bilgi için bkz., Bakhci (1976), ve Vicziany (1978). [5] Çerkes Diasporası hakkında son dönemde çıkan bazı çalışmalar için bkz., Himayawa (2001), Alankuş (1999); Aslan (1992); Aydemir (1981; ve 1988); Ersoy ve Kamacı (1993);Ertem (2000); Habiçoğlu (1993); Shami (1995); Şen (1994; ve 1997); Taymaz (2000); Toledano (1994; ve 1998). [6] ‘Görünmez okullar’ (‘invisible colleges’) konusunda ayrıntılı bilgi için bkz., Diane Crane (1972). [7] Çerkes dernek ve vakıfları hakkında daha ayrıntılı bilgi için bkz., Kaya (2001b); Toumarkine (2001); ve Taymaz (2001).