Adıgey Çalışma Masası Ticari Gezisinin Ardından…

Kafkas Dernekleri Federasyonu, bağlı derneklerinin hizmet sunduğu doğal ve kayıtlı üyelerinin; kültürel, sanatsal, ekonomik düzeyini yükseltmek, toplumumuz ile diğer toplumlar arasındaki dostluğu ve işbirliğini yaygınlaştırmak, Çerkes toplumunun yaşadıkları diğer ülkeler ve o ülkelerin toplumları ile Türkiye'dekiler arasında kültürel ve ekonomik alanlarda karşılıklı iyi ilişkiler kurup geliştirilmesine çalışmak gibi amaçları vardır. Bu bağlamda, bilindiği üzere Kafkas Dernekleri Federasyonu ve Dostluk Kulüpleri işbirliği ile 8-11 Temmuz 2012 tarihleri arasında Rusya Federasyonu Krasnodar ve Maykop şehirlerini kapsayan bir İş Gezisi düzenlenmişti. Amaç Adıgey ve Türkiye arasında bir köprü oluşturmak, firmalar arası yapılan karşılıklı görüşmelerin dışında Adıgey Cumhuriyeti yetkilileri ile yapılan toplantıda, Türkiye ve Adıgey Cumhuriyeti arasındaki ekonomik ve ticari ilişkilerin geliştirilmesi amacıyla her iki taraftan birer koordinatör tanımlanması kararlaştırılmıştı. Bu karar doğrultusunda KAFFED Adıgey Çalışma Masası, Adana ve Çukurova Dostluk Kulübü Üyesi Turan Akın Türkiye tarafının koordinatörü olarak karşı tarafa bildirilmiştir. Buna mukabil, Adıgey Cumhuriyeti Ekonomik Gelişim ve Ticaret Bakan 1.Yardımcısı Andrey Belyakov Adıgey tarafının koordinatörü olarak belirlenmiştir.   İlgililerin Adıgey Cumhuriyeti ve Krasnodar Bölgesi iş potansiyeli ile ilgili bilgi ihtiyaçlarını karşılamak ve iş ilişkilerini geliştirmek için koordinatör Turan Akın'a başvurabileceklerini bildiririz.    Yıldız Şekerci Adıgey Çalışma Grubu Koordinatörü     Turan AKIN Dış Ticaret Müdürü - Bankacı İletişim ; Cep telefonu         : +90 (533) 581 30 27 E-posta adresi 1    : turan.akin@teb.com.trp> E-posta adresi 2    : turan.aytek@hotmail.comp>nanKaffed

Sürgün ve Soykırımın 149. yılında Kara Suyun Kıyısındayız…

13-14 Ekim tarihlerinde Ankara'da yapılan Başkanlar ve Yönetim Kurulu toplantısında alınan kararlardan biri de 2013 yılında yapılacak Sürgün ve Soykırımı anma etkinliğinin yeri ve programı idi. Başkanlar kurulunun oy birliği tavsiyesi ile yönetim kurulunun konuya ilişkin oy birliği ile aldığı karar aşağıdaki gibidir.   4- Üye derneklerin anma etkinliklerini 21 Mayıs 2013 Salı günü kendi derneklerinde gerçekleştirmesine, Merkezi “2013 yılı 21 Mayıs Anma Etkinliği”nin 25 Mayıs Cumartesi günü Samsun’da yapılmasına, alternatif bölgesel etkinlik düzenlenmemesine, bir sonraki toplantıda ilgili çalışma komisyonunun kurulmasına,   5. Bir sonraki yönetim kurulu toplantısının 17 Kasım Cumartesi günü Samsun’da yapılmasına,   oy birliği ile karar verilmiştir.nanKaffed

Abhazya Cumhuriyeti’nin Yasal Statüsünün Uluslararası Hukuk Açısından Değerlendirilmesi

(Kocaeli Üniversitesi’nin düzenlediği ‘Uluslararası Kafkasya Kongresi’ne sunulan tebliğ. 26-27 Nisan 2012.)   Filiz CİCİOĞLUstrong>*a> /  Muharrem SARANstrong>*a>* /  Sezai BABAKUŞ***em>p> NART Dergisi 84. Sayı   Giriş p> Kafkaslarda, Sovyetler Birliği’nin dağılmasından (Aralık 1991) hemen sonra başlayan Gürcistan-Güney Osetya ve Gürcistan-Abhazya arasındaki sıcak çatışma süreci, 7 Ağustos 2008’de Gürcistan’ın Güney Osetya’ya yeniden saldırısı ve Rusya Federasyonu’nun Gürcistan’a askeri müdahelesiyle uluslararası bir boyut kazanmış, nihayetinde 26 Ağustos 2008’de Rusya Federasyonu’nun Abhazya’nın ve Güney Osetya’nın bağımsızlığını tanımasıyla noktalanmıştı. Rusya’nın ardından Nikaragua, Venezuela, Nauru, Vanuatu ve Tuvalu’nun da Abhazya’nın ve Güney Osetya’nın bağımsızlığını tanıması, bu iki ülkeyi uluslararası siyasi sisteminin bir parçası haline getirmiştir. Bu çalışmanın kapsamı Abhazya ile sınırlı tutulmuş ve amacı Abhazya Cumhuriyeti’nin yasal statüsünün uluslararası  hukuk açısından değerlendirilmesi olarak belirlenmiştir... Abhazya’nın, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi Daimi Üyesi Rusya Federasyonu ve Birleşmiş Milletler üyesi beş ülke tarafından resmen tanınmasıyla Abhazya ile Gürcistan arasında yepyeni bir dönem başlamıştır. Öte yandan, başta ABD olmak üzere Batı’lı ülkelerin hemen hepsi, Rusya’nın ve diğer beş ülkenin Abhazya’yı tanıma kararını tepkiyle karşılamışlardır. Abhazya’nın tanınmasına yönelik tepkilere dikkatlice bakıldığında asıl sorunun ülkenin bağımsızlığının yasal boyutu olduğu görülebilir. Bu nedenle bu gelişmeyi takip eden yıllarda yaşanması beklenen en önemli sorun, bu tanınma sonrasında Abhazya’nın devletlerarası hukuk açısından yaşayacağı sonuçlardır. Abhazya’nın resmen tanınmasına karşı çıkanlar bu tanımanın devletlerarası hukukun ihlali anlamına geldiğini iddia etmektedirler. Bu nedenle bu çalışmada devletlerarası hukuk açısından Abhazya’nın bağımsızlığının yasal durumu tespit edilmeye çalışılacaktır. Bu anlamda çalışmanın amacı Abhazya Cumhuriyeti’nin yasal konumu ve statüsünü uluslararası hukuk normları açısından değerlendirerek bu konuda uluslararası alanda oluşan boşluğu doldurmaya çalışmaktır. Çalışmada öncelikle Abhazya Cumhuriyeti’nin tarihi ve bu sorunun temelleri irdelenecek, ardından 2008 Savaşı sonrasında ortaya çıkan siyasi ve hukuki durum tespit edilerek, Abhazya Cumhuriyeti’nin yasal statüsü konusundaki tartışmalara yer verilecektir. Son olarak Türkiye’nin Abhazya politikasına tarihsel süreçte değinilecek ve sonuç bölümünde de bundan sonraki duruma ilişkin öneri ve değerlendirmelerde bulunulacaktır. Abhazya’nin Tarihi ve Abhaz-Gürcü Sorunu’nun Temelleri p> Abhazya ve ülkeye adını veren Abhaz halkı uzun bir tarihi geçmişe sahiptir. Abhazlar ilk güçlü devlet örgütlenmesini M.S. 8’inci yüzyılda  gerçekleştirmişlerdir. 730’da kurulan Abhaz Krallığı, Karadeniz’in en güçlü devletlerinden biri olarak yüzlerce yıl hüküm sürmüştür. 10. ve 11. yüzyıllarda Abhaz Krallığı Batı Gürcistan’ı da içine alacak şekilde genişlemiş ve başkentini Novy Afon’dan Kutaisi’ye taşımıştır. Moğol istilası ile bu krallık yıkılmış ve Abhazlar yeniden eski topraklarına çekilerek orada egemenlik sürmeye devam etmiştir. Abhazya daha sonra Arap, Pers, Bizans istilalarından sonra 1555’de Osmanlı, 1810’da da Rusya’nın kontrolüne geçmiştir. Çarlık Rusya’sının Abhazya ve diğer Kuzey Kafkasya’daki varlığı çatışmalara yol açmış, diğer Kuzey Kafkas halklarıyla birlikte Abhazlar Rusya’ya karşı başkaldırmıştır. Onyıllar süren savaşlar sonunda 1864’de Kuzey Kafkas halkları yenilmiş, bu yenilgi diğer Kuzey Kafkas halkları gibi Abhazlar için de tam bir yıkım olmuştur. Çarlık Rusyası’nın Abhazya’yı işgal ve ilhak etmesinden sonra Abhazların büyük bir kesimi 1864’de, kalanların da önemli bir kesimi 1877-1878’de (93 Harbi’nden sonra) anayurtlarını terke zorlanarak dönemin Osmanlı topraklarına sürgün edilmiştir. Bu iki büyük sürgün sonucu Abhaz nüfusunun %70’inden fazlası anayurtlarını terketmek zorunda bırakılmış, boşaltılan topraklara Ruslar, Kazaklar ve Gürcüler yerleştirilmeye başlanmıştır. Sürgün sonrası dönemde Abhazya’da Rus askeri yönetimi kurulmuş, ülke “Sohum Askeri Bölgesi” olarak tanımlanmış ve buna uygun bir askeri-idari yönetim aygıtı oluşturulmuştur. Çarlık Rusya’sının uyguladığı sürgün politikası sonucu Abhazların çok büyük bir kesiminin Abhazya’dan ayrılmak zorunda kalması, günümüzdeki Abhaz(ya) sorunun birinci temel noktasını teşkil etmektedir.[1]p> Çarlık Rusyası’nın politikaları sonucunda Abhaz halkının kendi iç dinamikleriyle ekonomik ve kültürel gelişiminin engellenmiş olması Abhazların giderek kendi ülkelerinde azınlık durumuna düşmelerine neden olmuştur. Çarlık Rusyası’nın izlemiş olduğu bu sömürgeci politikalarla Abhazların gelişiminin engellenmesi ve giderek Abhazya’da azınlık durumuna düşürülmesi de bu sorunun ikinci temel toplumsal ve tarihsel nedenini oluşturmaktadır. Abhaz halkı bu politikalar karşısında direnç göstermiş ve pek çok kez ayaklanmalar yapmıştır. 1917’de Rusya’da gerçekleşen Sovyet İhtilali, Kafkasya’yı da etkisi altına aldı ve Abhazya’ya yeniden egemen devlet olma şansı getirmiş ve 1921’de  “Abhazya Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti” kurulmuştur. 1922’de ise Abhazya ile Gürcistan, iki ayrı egemen devlet olarak “Anlaşmalı Sosyalist Federal Cumhuriyeti” oluşturmuşlardır. 1931’de SSCB’nin başına Stalin’in geçmesi ile birlikte Abhazya’nın 10 yıllık “cumhuriyet” statüsü “özerk cumhuriyet” statüsüne dönüştürülerek Gürcistan’a bağlanmıştır. SSCB tarihinde siyasi statüsü düşürülen tek ülke Abhazya olarak tarihe geçmiştir. Bu tarihten sonra Abhaz halkının aslında var olmadığı veya Gürcü halkının bir kolu olduğu şeklindeki iddialarla Abhaz halkının varlığını da inkar eden politikalar izlendi. Geçmişte ve günümüzdeki Gürcistan yönetimlerinin izlemiş olduğu imha ve inkar politikaları, Abhazya’daki bütün halkların Gürcüleştirilmesine yönelik politikalar sorunun üçüncü temel noktasını oluşturmaktadır. [2]p> Abhazya’yı Gürcüleştirme politikaları 1931-1978 yılları arasında en ağır şekilde uygulanmıştır. Bunun sonucu olarak Abhazların genel nüfusa oranı 1900’ün başında yüzde 55’lerde iken 1940’larda yüzde 25’lere, 1970’lerde ise yüzde 18’lere gerilemiştir. Buna karşılık Gürcü-Megrel-Svan nüfus oranı ise son 50 yıl içinde yüzde 20’lerden yüzde 45’lere çıkarılmıştır. Stalin döneminde Abhaz politikacı ve aydınların pekçoğu ya öldürülmüş, ya hapsedilmiş ya da sürgüne gönderilmiştir. Abhazların mallarına el konulmuş. Abhazca konuşmak, okumak-yazmak yasaklanmış, isimler değiştirilmiştir. 1953’de Stalin’in ölümüyle birlikte Abhazlar kendi ülkelerinde yeniden söz sahibi olmaya başlamıştır. Ancak Gürcistan’ın Abhazya’yı kontrol etmek için anayasal haklarını kısıtlama girişimi yüzünden 1967 ve 1978’de büyük çaplı gerginlikler yaşanmış, bunun üzerine 1978’de Abhazya ve Gürcistan anayasaları, 1977’de düzenlenen SSCB anayasasına paralel olarak yenilenmiştir. Böylece Abhazya ile Gürcistan ilişkileri, Abhazya lehine nispeten iyileştirilmiştir. Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra Gürcistan ile Abhazya arasındaki ilişkiler yeni bir boyut kazanmıştır. 1991’de Gürcistan yönetimi bağımsızlığını ilan etmiş, mevcut anayasa ve yasalarının artık geçerli olmadığını, bunun yerine 1921’de Sovyet iktidarı Gürcistan’da kurulmadan önce yürürlükte olan Gürcistan Anayasası’nın geçerli olduğunu ilan etmiştir. Sovyet yasalarının yürürlükten kalkmasıyla Abhazya’nın yasal statüsü de belirsiz kalmıştır. Gürcistan yönetimi, demokratik seçimle işbaşına gelmiş meşru Abhazya Parlamentosu’nun durumu görüşme taleplerini kabul etmeyince, Abhazya Parlamentosu yasal ve self-determinasyon temelinde meşru siyası haklarını kullanarak 23 Temmuz 1992’de egemenliğini ilan etmiş, kendisine bağımsız devlet statüsü veren 1925 Anayasası’na geri dönerek bağımsızlık yolunda ilk adımını atmıştır. Gürcistan yönetimi Abhaya’nın bu adımına silahla karşılık vermiştir. 14 Ağustos 1992’de saldırıya geçen Gürcü birlikleri Abhazya’nın büyük bölümünü işgal etmiş, başkent Sohum’dan Gudauta şehrine geçen Abhazya yönetimi de işgale karşı direnişi başlatmıştır. Bu direniş kısa sürede yaygınlaşmış, Kuzey Kafkasya cumhuriyetlerinden, Rusya’dan ve başta Türkiye olmak üzere Kafkas diyasporası olan pekçok ülkeden gönüllülerin katılımıyla büyük bir çatışmaya dönüşmüştür. Bir yılı aşkın süren savaş sonunda, 30 Eylül 1993’de, Abhazya tarafı Gürcistan birliklerini yenilgiye uğratmış ve işgal kuvvetlerini sınır dışına sürmüştür. Bu savaşta binlerce insan ölmüş, onbinlercesi de yerlerinden edilmiştir. Savaştan sonra Abhazya ile Gürcistan arasında, Birleşmiş Milletler, AGİT ve Rusya Federasyonu’nun gözetiminde diplomasi maratonu başlamıştır. Savaşın bittiği 30 Eylül 1993’ten 2001 yılı ortalarına kadar Abhazya-Gürcistan anlaşmazlığı ile ilgili 350’den fazla toplantı yapılmış ve 400’e yakın belge imzalanmıştır.[3] Şevardnadze’nin girişimleri üzerine Bağımsız Devletler Topluluğu (BDT) Abhazya’ya karşı ambargo kararı alınmış ve bunun uygulamasını Rusya’ya bırakmıştır. Rusya, Eylül 1994’de Abhazya sınırını kapatmış, Ekim sonunda ise denizden de abluka oluşturması sonucu Abhazya dünyadan tecrit edilmiş ve ağır bir ambargoyla karşı karşıya bırakılmıştır.[4]p> 1997’de, Abhazya Gürcistan’a siyasi bir proje sundu. Taraflar ilişkisini federatif bir yapıya oturtan ve karşılıklı statüleri belirleyen bu projeye Gürcistan olumlu ya da olumsuz hiçbir cevap vermedi. Bunun üzerine Abhazya projesini geri çekti ve bağımsızlığa yöneldi. 3 Ekim 1999’da Abhazya’da yapılan referandumda halkın yüzde 98’i bağımsızlıktan yana oy kullandı. 2000’li yılların başına kadar Abhazya’nın dünyadan izole durumu devam etmiştir. Bu yıllarda Rusya ile Gürcistan arasındaki işbirliği havası 2003 yılında Gürcistan’daki iktidar değişikliğiyle birlikte bozulmaya başlamıştır. Gürcistan’daki yeni iktidarın yüzünü tamamen Batı’ya çevirmesi ve Abhazya sorununu Batılı ülkeler üzerinden çözme girişimleri Rusya-Gürcistan ilişkilerini daha da kötüleştirmiştir. Gürcistan’la ilişkileri bozulan Rusya Abhazlar için bir fırsat doğurmuş ve Abhazya Rusya üzerinden dünyaya açılmaya başlamıştır. Bu yıllarda Abhazya, demokratik, katılımcı bir siyasal yapı kurmaya çalışmış, parlamentosuyla özellikle savaş sonrası dönemde kendi halkına yeten bir devletleşme sürecini başlatarak ekonomik yapıyı oluşturma yolunda çaba göstermiştir. 2004-2005 sonrası dönemde Rusya’nın baskısıyla ambargo kalkınca ekonomisi canlanan Abhazya, 2005-2008 arası dönemde de dünya ile iletişimi hızlandırmış, diaspora ile ilişkilerini arttırmış ve küresel ekonomik düzenin parçası olma yolunda çaba göstermiştir. Bu süre zarfında Abhazya’da siyasal partiler kurulmuş, seçimler yapılmış ve toplum normalleşen bir hayata doğru adım adım ilerlemiştir.[5] 2005’ten sonra yaşanmaya başlayan bu süreç 2008 Ağustos ayında yaşanan “5 gün savaşı” ile farklı bir zemin kazanmıştır.p> 2008 Savaşı ve Abhazya’da Mevcut Durum p> 7 Ağustos 2008 gecesi Gürcistan kuvvetleri Güney Osetya’nın başkenti Shinval’de Rus arabulucular ve sivillerden oluşan bir gruba saldırdı. Rus ve Oset askeri güçlerinin tepkisi hızlı oldu. Güney Osetya’daki sivilleri koruma gerekçesiyle Rus kuvvetleri Güney Osetya’ya girdi. Rusya Federasyonu Dışişleri Bakanı Sergei Lavrov barışın sağlanabilmesi için Rus arabulucuların yetkilerinin arttırıldığını belirtti. [6]p> Güney Osetya’da yaşanan olaylar üzerine Abhazya’da da hareketlenmeler yaşandı. Rusya-Abhazya askeri birlikleri Gürcistan sınırı boyunca ve Kodor Vadisi’nde biraraya geldi. Abhazlar Gürcistan sınırı boyunca oluşabilecek askeri hareketlilikten endişe duyarak Rus yetkililerden yardım talebinde bulundular.[7] Gürcistan birlikleri Güney Osetya sınırından çıkarıldı ve Rus birlikleri sınırı korumak için Abhaz kuvvetlerine destek verdiler. [8]p> Yaşanan mücadele Rusya’nın politik bazı adımlar atmasını gerektirdi. Rusya Federasyonu Devlet Başkanı Medvedev ile Abhazya ve Güney Osetya’lı liderler Bagapş ve Kokoity’nin 26 Ağustos 2008’de biraraya geldiği toplantı sonunda Abhazya ve Güney Osetya’nın bağımsız devletler olarak resmen tanınmasına karar verildi. [9]p> Bağımsızlığın tanınması ile birlikte Abhazya’nın uluslararası alandaki statüsü birden değişti. Bu değişiklik hem uluslararası, hem bölgesel hem de özelde Kuzey Kafkasya’daki politikalar bağlamında önemli gelişmelere sebep oldu. Abhazya, bilinmeyen, izole ve kapalı bir devletçik olmaktan çıkıp uluslararası alanda tanınan ve konuşulan, bağımsızlığıyla uluslararası hukukun temel kurallarını etkileyecek bir takım süreçleri başlatan, küresel mücadelelerin de merkezinde yer alan bir ülkeye dönüştü. 2008’den sonra zemin değiştirmiş olan bu süreçte, günümüze kadar bu bağımsızlık nasıl yaygın hale gelir, Abhazya uluslararası toplumun tam ve saygın bir üyesi olarak nasıl uluslararası sisteme entegre olur ve uluslararası toplum Abhazya’ya ve beraberinde getirdikleriyle Kafkasya’ya yönelik politikalar gerçekleştirir tartışmaları bugün Abhazya’nın gündemini meşgul etmektedir.[10]p> Abhazya ile ilgili tartışmaların bir diğer noktası da başta Rusya Federasyonu olmak üzere Nikaragua, Venezuela, Nauru, Vanuatu ve Tuvalu gibi Birlemiş Milletler üyesi ülkeler tarafından tanınmış olmasına rağmen uluslararası alandaki yasal statüsüyle ilgilidir. Bir sonraki bölümde bu tartışmalara değinilecektir. Abhazya’nın Yasal Statüsü ve Uluslararası Hukukp> 2008 yılındaki resmi tanıma öncesinde, Abhazya’nın anayasası, bayrağı, milli marşı ve diğer devlet sembolleri mevcuttur. Seçilmiş bir parlamentosu, bir devlet başkanı, başbakan ve bakanlar kurulu, kendi bağımsız dış politikası, küçük ama etkin bir ordusu, iç ve dış sınır kontrol birlikleri, hukuk sistemi ve devletin gözetiminde bulunan sosyal ve ekonomik kurumları bulunmaktadır. Yaşanan sert ekonomik ambargolara rağmen Abhazya karlı turistik altyapısını, tropikal tarım koşullarını ve doğal kaynak avantajlarını kullanmak suretiyle belli bir ekonomik faaliyet seviyesine erişmeyi başarmıştır. Politik açıdan bakıldığında ise, savaş sonrasında siyasi çoğulculuk sistemine geçilmiş, çok partili sistem ve canlı bir sivil toplum örgütlenmesi yaratılmış, devlet başkanlığı ve parlamento seçimleri yapılmıştır. Demokratik özgürlükler açısından bakıldığında, Abhazya resmen tanınmasından önce bile ABD merkezli Freedom House adlı  sivil toplum kuruluşu tarafından “yarı bağımsız” ülke kategorisine alınarak Gürcistan ile aynı seviyede yer almış ve uluslararası anlamda tanınmış bulunan pek çok eski Sovyet devletinin de üzerinde bir konuma yerleşmiştir.[11]p> Devletlerarası hukuk açısından Abhazya devlet sayılabilmek için aranan tüm kriterleri karşılamaktadır. 1933 tarihli Montevideo Konvansiyonu’nun Devletlerin Hak ve Yükümlülükleri konulu 1 nolu maddesine göre “devletlerarası hukukun bir parçası olarak devlet şu özellikleri taşımalıdır: (a) daimi bir nüfus, (b) tanımlamış bir toprak parçası, (c) bir hükümet, (d) diğer devletlerle ilişki kurabilme kapasitesi.[12]p> ABD Dışişleri Bakanlığı Kasım 1976 tarihli bildirgesinde devlet olma koşullarını aşağıdaki şekilde açıklamıştır: “net bir şekilde belirlenmiş bir toprak parçası ve nüfus üzerinde etkin kontrol; bu bölgenin düzenli bir hükümet tarafından idaresi ve dış ilişkileri etkin şekilde yürütebilecek ve uluslararası mükellefiyetleri yerine getirebilecek bir yönetim kapasitesi. Abhazya bu üç şartın tamamını karşılamaktadır. Daimi bir nüfus, belirlenmiş bir toprak parçası, net olarak çizilmiş ve ihtilafsız ülke sınırları, seçilmiş bir parlamento ve Abhazya Cumhuriyeti topraklarının tamamı üzerinde tek başına etkin kontrol ve yönetim gücüne sahip bir hükümet. Abhazya bağımsız bir devlet olmakla birlikte yabancı bir güç tarafından da kontrol edilmemesi de devlet olma yönünde önemli bir girdidir. Abhazya, Anayasası’nın 47 (8) ve 53 (4) maddelerinde belirtildiği üzere, uluslararası ilişkileri yürütebilme kapasitesine sahiptir. Kendi bağımsız dış politikası ve uluslararası bağlantılar kuran bir Dışişleri Bakanlığı mevcuttur. Abhazya politik açıdan bağlayıcı uluslararası belge, sözleşme ve anlaşmaları imza yetkisine de haiz bir ülkedir.[13]p> Yeni bir devletin tanınması ile ilgili iki ekol mevcuttur. “açıklayıcı teori” ye göre “yeni bir devletin tanınması, prensipte yeni bir devletin varlığından bağımsız politik bir eylemdir.” Buna göre belirlenmiş bir toprağı, daimi bir nüfusu, kendi kendini kontrol edebilen bir hükümeti, kendi işlerini görebilen ve bunu yapma kapasitesine sahip olan oluşumlar devlet olarak tanımlanır ve bu anlamda tanınma zorunluluğu yoktur. Bu teoride resmen tanınma, temel yasal ilkeden çok uluslararası hayatın politik bir gerçekliğidir. Diğer devletler tarafından tanınsın ya da tanınmasın devlet olmanın gerektirdiği koşulları eksiksiz yerine getiren her yeni devlet yürürlüktedir.[14]p> Kabul gören diğer bir tanınma tezi de “yapıcı teori” olarak adlandırılan muhafazakar görüştür. Bu teori açıklayıcı teorinin aksine tanınmanın bir devletin önemli özelliklerinden biri olduğunu savunur. Bu teoriye göre “devlet olmakla ilgili hak ve yükümlülükler sadece tanınma yoluyla elde edilebilir. Yapıcı teori bir ülkenin devlet sayılabilmesi için kaç tane devlet tarafından tanınması gerektiğini belirtmemektedir. Bu yüzden bu muhafazakar ve kısıtlayıcı teoriye göre bile, Abhazya, BM üyesi iki devlet tarafından tanındıktan sonra devletlerarası hukuk açısından devlet sayılabilmek için gereken resmi kriterleri, diğer devletler tarafından diplomatik tanınma dahil olmak üzere yerine getirmiş sayılmaktadır.[15]p> Abhazya’nın diğer devletler tarafından tanınmama gerekçesi, kendilerinin belirttiği gibi konunun devletlerarası hukuka aykırı olması değil, daha çok siyasi ve jeopolitik nedenler yüzündendir. Abhazya’nın bağımsızlığının dünyanın Rusya dışındaki önemli güçleri tarafından hukuken tanınmamış olması, bu ülkeler tarafından bağımsız Abhazya Devleti’nin varlığını reddetmek ya da itiraz etmek için kullanılmaktadır. Oysa devletlerarası hukuka göre BM üyesi iki devlet tarafından tanınmasının Abhazya’nın kendini yöneten bağımsız bir devlet sayılması için yeterli olduğu düşünülmektedir. Türkiye’nin Abhazya Politikasıp> Soğuk Savaş dönemi boyunca Türk dış politikası Batı Bloğunda yer aldığından Sovyetler Birliği ile ilişkileri alt düzeyde tutmuştur. 1990’lı yılların başında Türkiye’nin bölgeye yönelik izlediği politikanın temel parametrelerine bakılacak olursa; (a) Türkiye’nin bölgeye ilgisizliğinden çok, bölgeye yönelik ilgisini yoğunlaştırdığı konuların farklı olması, (b) Türkiye’nin Kafkasya politikası denildiğinde öncelikle Ermeni meselesinin gündeme gelmesi, (c) Türkiye’nin bölgede en fazla diyalog kurduğu ülkenin Azerbaycan olması ve (d) enerji meselesinin Türkiye’nin Kafkasya politikasında öncelikli alanlardan olmasıdır.  Abhazya’ya yönelik ilginin az olmasında Abhazların kendini yeterince anlatmamış olması da bir etkendir. Toplum seviyesindeki ilgisizlik siyasi hedeflerin de anlatılmamasından kaynaklanmaktadır. Oysa Türkiye’nin 1990’lardan sonraki Kuzey Kafkasya politikasında Abhazya ön plana çıkmaya başlamıştır. Bunda Türkiye’deki Kafkas diasporasının da etkisi büyüktür. Türkiye bu yıllarda Kafkasya’daki temel çatışma alanlarının hepsine bir şekilde müdahil olmuştur. Ancak bu dahiliyet bilinçli bir tercihin sonucu değil, ancak konjonktürel gelişmelerin etkisiyle gerçekleşmiştir. 1990’ların ortalarından itibaren organize bir Kafkasya politikasının olmaması Türk dış politikası için sıkıntı oluşturmaya başlamıştır. Bu durum bir taraftan da Türkiye-ABD, Türkiye-Rusya ve Türkiye-AB ilişkilerini olumsuz etkilemiştir. 1990’ların ikinci yarısında Türkiye kendini bölgeden uzaklaştırma politikası izledi. Ancak bu politikanın bedelleri 2000’li yıllarda karşısına çıkmaya başladı. 2000’li yıllardan itibaren Türkiye Abhazya’nın varlığını ve küresel politikadaki öneminin farkına varmaya başlamış ve bu çerçevede bir politika geliştirmek zorunda olduğunu da anlamıştır. 2005 yılında Rusya’nın ambargoyu kaldırmasıyla birlikte Kafkas diasporası Abhazya’ya yönelik ziyaretlerini arttırmıştır. Bunun üzerine Türk karar alıcıları bölgeye yönelik olarak politika üretmek zorunda kalmışlardır. Kafkasya’da yaşanan renkli devrimlerden sonra ABD ve AB’nin Kafkasya politikası da yeni şekiller almaya başlamıştır. Bu durumu fark eden Türkiye bir bölge ülkesi olarak politikasızlıktan politika üretme sürecine doğru evrilmiş oldu.[16]p> 2008 yılının Ağustos ayında yapılan savaş Türk dış politikası açısından çok zorlayıcı bir savaş oldu. Türkiye bu savaşta insani önlemler alma (Kızılay yardımları, zorunlu göçmen akımına karşı önlemler vb.) dışında genel olarak adım atmamıştır. Savaş sırasında Abhaz, Gürcü ve Oset’lerin sorunları yerine enerji hatlarının güvenliği ile ilgilenmiştir. Savaşın yaz aylarına gelmesi sebebiyle, TBMM’de de herhangi bir tedbir alınmamıştır. Savaşın başında bu şekilde pasif bir politika izleyen Türkiye, savaş bitmeden Başbakan Erdoğan ve Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün açıklamaları ile aktif bir politika izlemeye dönüşmüştür. 11 Ağustos 2008’de açıklamalarda bulunan Erdoğan, Türkiye’nin Balkanlar’daki örneğe benzer biçimde “Kafkaslar İttifakı” gibi bir çalışma içine girebileceğini, Rusya Federasyonu’nun da bu ittifakta yer alması gerektiğini ifade etmiştir. Bunun benzeri girişimler Cumhurbaşkanı Abdullah Gül tarafından da sunulmuştur.[17]p> Son dönemde ise Türk dış politikasında Kuzey Kafkasya’ya yönelik ilgide yeniden bir azalma görülmüştür. Bunda özellikle Kuzey Afrika ve Ortadoğu’da yaşanan “Arap Uyanışı” nın etkisi bulunmakla beraber savaş sonrası kurulan dengenin Türkiye’nin çıkarlarına uygun gözükmesinin de etkisi bulunmaktadır. Sonuçp> Abhazya self-determinasyon ilkesi, tarihi gerçekler, siyasi-hukuki normlar ve uluslararası teamüllerin hepsi bir araya getirildiğinde bağımsız devlet olma hakkına sahiptir. Abhazya’nın 1993’den beri sahip olduğu “de facto” bağımsızlık, Rusya, Nikaragua ve ardından diğer dört devletin de tanımasıyla “de jure” nitelik kazanmıştır. ABD ve Batı ittifakı Gürcistan’ı Abhazya ve Güney Osetya’ya karşı desteklemekle soruna tek taraflı bir bakış açısı sergilemektedir. Bu anlamda meseleye Soğuk Savaş mantığı ile bakmakta ve Gürcistan’ın toprak bütünlüğünü savunmaktadır. Oysa Abhazya ve Güney Osetya geri döndürülemez şekilde Gürcistan’dan ayrılmıştır. Uluslararası toplum da Abhazya’nın bağımsızlığını tanımalı ve desteklemelidir. Bu destek demokrasiye ve barışa büyük bir katkı sağlayacaktır. Uluslar arası topluma düşen bir başka görev de savaş ve ambargo yüzünden mağdur edilen Abhazya’nın zarar gören altyapısının imarı ve Abhazya halkının refahının yükseltilmesi için acil ekonomik yardım sağlanmalı ve Abhazya demokrasisinin güçlenmesine destek sağlanmalıdır. Zira Abhazya kendisi bu yönde ciddi çabalar göstermektedir. Abhazya seçimleri son dönemde Abhazya’da yapılan en demokratik seçimler olmuştur. Bu durum da uluslar arası toplumun Abhazya’ya alıştığını göstermektedir. Abhazya bu anlamda Kafkasya’nın tümüne örnek teşkil edecek adımlar atmaktadır. Abhazya’nın siyasi, ekonomik ve demografik yapısını güçlendirmede en büyük rol kuşkusuz Türkiye’de yaşayan diasporaya düşmektedir. Abhaz ve Adige diasporası Abhazya için daha aktif ve etkin çaba göstermelidir. Diasporadan Abhazya’ya nüfus akışı hızlandırılmalıdır. Kafkasya’da barış ve istikrarın sağlanması için Türkiye ve Rusya’ya büyük görevler düşmektedir. Rusya ve Türkiye’nin bölge politikaları açık ve şeffaf olmalıdır. Öncelikli misyon bölgedeki ekonomik yapının güçlendirilmesidir. Abhazya’ya ulaşım imkanlarının geliştirilmesi, özellikle Türkiye’den deniz ve havayolunun açılması önem taşımaktadır. Abhazya da buna karşılık Türkiye ile ilişkileri kültürel ve ekonomik ilişkilerden siyasi ve güvenlik ilişkilerine dönüştürmelidir. Dünya açısından Kafkasya, sadece stratejik coğrafi önemi ile değerlendirilmemeli, bu bölgede yaşayan halkların haklarını koruyacak politikalar geliştirilmeli, bölgenin kültürel, ekonomik ve ekolojik zenginliği desteklenmelidir. Türkiye’de nüfusu milyonları aşan Abhaz-Adige diasporası, Abhazya ve Kuzey Kafkasya için teminattır. Diasporanın tarihi misyonunu yerine getirebilmesi örgütlenmesini güçlendirmesi ve siyasallaşması ile mümkündür. Diasporanın sahip olduğu potansiyel tüm zorluklara ve engellemelere rağmen bir değişim ve dönüşüm sağlayacaktır. Çünkü eğitimli ve toplumu sürükleyecek elit, entelektüel grupların sayısı arttıkça ve bu grupların inisiyatifi geliştikçe süreç doğru yönde işlemeye devam edecektir.   Kaynakçastrong>p> CHIRIKBA, Viacheslav, “Devletlerarası Hukuk Açısından Abhazya Cumhuriyeti’nin Yasal Konumu ve Statüsü”, Abhazya’nın Bağımsızlığı ve Kafkasya’nın Geleceği, Abhazya’nın Dostları, Beşiktaş Belediyesi ve İstanbul Bilgi Üniversitesi’nin Düzenlediği Uluslararası Konferans Konuşmaları, 30-31 Mayıs 2009, İstanbul p> ÇELİKPALA, Mithat, “Uluslararası İlişkiler Bağlamında Abhazya”, http://www.xabze.net/blog/?p=915 p> HILLE, Charlotte, “Devletlerarası Hukukta Abhazya’nın Tanınması”, Abhazya’nın Bağımsızlığı ve Kafkasya’nın Geleceği, Abhazya’nın Dostları, Beşiktaş Belediyesi ve İstanbul Bilgi Üniversitesi’nin Düzenlediği Uluslararası Konferans Konuşmaları, 30-31 Mayıs 2009, İstanbulp> http://abkhazworld.com/headlines/706-26th-of-august-2011-by-richard-berge.htmlp> http://english.pravda.ru/russia/kremlin/26-08-2008/106214-russia_ossetia_abkhazia-0/p> http://www.cdi.org/russia/johnson/2008-156-4.cfmp> http://www.jus.uio.no/english/services/library/treaties/01/1-02/rights-duties-states.xmlp> http://www.un.int/russia/new/Mainroot/docs/warfare/statement090808en.htmp> KANBOLAT Hasan, “ Beş Gün Savaşı Sonrası Kafkasya’daki Yeni Dengeler”, Abhazya’nın Bağımsızlığı ve Kafkasya’nın Geleceği, Abhazya’nın Dostları, Beşiktaş Belediyesi ve İstanbul Bilgi Üniversitesi’nin Düzenlediği Uluslararası Konferans Konuşmaları, 30-31 Mayıs 2009, İstanbulp> Kuzey Kafkas Kültür Derneği, “Abhazya Gerçeği”, Kafdağı Yayınları, Ankara 1992p> YALÇINKAYA Alaeddin, Kafkasya’da Siyasi Gelişmeler Etnik Düğümden Küresel Kördüğüme, Lalezar Kitabevi, Ankara 2006p> YENİGÜN Cüneyt ve Mehmet Ali BOLAT, “Gürcistan: Kaf Dağı’nın Ardındaki Çatışma”, Dünya Çatışma Bölgeleri, Nobel Yayınları, 2004, s. 293p> *a>İnternet kaynakları 20.04.2012 tarihinde kontrol edilmiştir.p> *Yrd. Doç. Dr., Sakarya Üniversitesi, Uluslararası İlişkiler Bölümüp> div> **Avukat, Sakarya Kafkas Kültür Derneği Başkanıp> ***Gazeteci, Abhazya’nın Dostları Sözcüsü div> [1]em>a>Kuzey Kafkas Kültür Derneği, “Abhazya Gerçeği”, Kafdağı Yayınları, Ankara 1992p> div> [2]em>a>Kuzey Kafkas Kültür Derneği, “Abhazya Gerçeği”, Kafdağı Yayınları, Ankara 1992p> div> [3]em>a>Yenigün Cüneyt ve Mehmet Ali Bolat, “Gürcistan: Kaf Dağı’nın Ardındaki Çatışma”, Dünya Çatışma Bölgeleri, Nobel Yayınları, 2004, s. 293p> div> [4]em>a>Yalçınkaya Alaeddin, “Kafkasya’da Siyasi Gelişmeler Etnik Düğümden Küresel Kördüğüme”, Lalezar Kitabevi, Ankara 2006, s.184p> div> [5]em>a>Çelikpala, Mithat, “Uluslararası İlişkiler Bağlamında Abhazya”, http://www.xabze.net/blog/?p=915 p> div> [6]em>a>http://www.un.int/russia/new/Mainroot/docs/warfare/statement090808en.htmp> div> [7]em>a>http://www.cdi.org/russia/johnson/2008-156-4.cfmp> div> [8]em>a>Hille, Charlotte, “Devletlerarası Hukukta Abhazya’nın Tanınması”, Abhazya’nın Bağımsızlığı ve Kafkasya’nın Geleceği, Abhazya’nın Dostları, Beşiktaş Belediyesi ve İstanbul Bilgi Üniversitesi’nin Düzenlediği Uluslararası Konferans Konuşmaları, 30-31 Mayıs 2009, İstanbulp> div> [9]em>a>http://english.pravda.ru/russia/kremlin/26-08-2008/106214-russia_ossetia_abkhazia-0/p> div> [10]em>a>Çelikpala, Mithat, “Uluslararası İlişkiler Bağlamında Abhazya”, http://www.xabze.net/blog/?p=915p> div> [11]em>a>http://abkhazworld.com/headlines/706-26th-of-august-2011-by-richard-berge.htmlp> div> [12]em>a>http://www.jus.uio.no/english/services/library/treaties/01/1-02/rights-duties-states.xmlp> div> [13]em>a>Chirikba, Viacheslav, “Devletlerarası Hukuk Açısından Abhazya Cumhuriyeti’nin Yasal Konumu ve Statüsü”, Abhazya’nın Bağımsızlığı ve Kafkasya’nın Geleceği, Abhazya’nın Dostları, Beşiktaş Belediyesi ve İstanbul Bilgi Üniversitesi’nin Düzenlediği Uluslararası Konferans Konuşmaları, 30-31 Mayıs 2009, İstanbul s. 21p> div> [14]em>a>A.g.e., s. 22p> div> [15]em>a>Hille, Charlotte, “Devletlerarası Hukukta Abhazya’nın Tanınması”, Abhazya’nın Bağımsızlığı ve Kafkasya’nın Geleceği, Abhazya’nın Dostları, Beşiktaş Belediyesi ve İstanbul Bilgi Üniversitesi’nin Düzenlediği Uluslararası Konferans Konuşmaları, 30-31 Mayıs 2009, İstanbulp> div> [16]em>a>Çelikpala, Mithat, “Uluslararası İlişkiler Bağlamında Abhazya”, http://www.xabze.net/blog/?p=915em>p> div> [17]em>a>Kanbolat Hasan, “ Beş Gün Savaşı Sonrası Kafkasya’daki Yeni Dengeler”,, Abhazya’nın Bağımsızlığı ve Kafkasya’nın Geleceği, Abhazya’nın Dostları, Beşiktaş Belediyesi ve İstanbul Bilgi Üniversitesi’nin Düzenlediği Uluslararası Konferans Konuşmaları, 30-31 Mayıs 2009, İstanbulp>   div> p> div> div>+''+nan+''+Sezai Babakuş

Ali Şefik Özdemir Bey

Osmanlı Hükümranlığı esnasında Mısır'ın Kahire şehrinde doğan Ali Şefik Özdemir İslam Teoloji Üniversitesi olan Cami-ül Ezher'in Edebiyat bölümünden mezun oldu. Mısır Ordusunda askeri eğitim aldıktan sonra Mısır Hıdivi Abbas İsmail Paşanın sarayına intisap etti ve muhafız birliği komutanlığına atandı. Daha sonra Teşkilatı Mahsusa kendisiyle temas kurdu ve Osmanlı Hükümeti tarafından 1.Dünya Savaşı esnasında Kıbrıs ve Filistin'de İngilizlere karşı direniş düzenlemekle görevlendirildi, Çerkes taburunu kurdu. Babası Ahmet Cevdet Bey Büyük Çerkes Sürgünü sırasında Bursa'ya ve daha sonra Sivas'ın Kangal İlçesine yerleşmiş daha sonra da Mısır'a giderek 12 Vilayetin bağlı olduğu bir Bölge Valiliği görevini üstlenmişti. Burada Hacehan Hanımla evlenen Ahmet Cevdet Bey, üç çocuk (Ali Şefik, Mustafa Cevdet ve Nazik Hanım) sahibi oldu. Suriye'de bulunduğu sırada Mustafa Kemal Paşa ile tanıştı ve onun tarafından İngilizlere karşı Türklerden ve Araplardan oluşan direniş örgütünü kurmakla görevlendirildi. Bir yıl süren bir direnişi yönettikten sonra 1920 yılının Haziran ayında Atatürk'e bilgi vermek amacıyla Antep'e geldi ve 8 Ağustos tarihine kadar gözlemcilik yaptıktan sonra 8 Ağustos tarihinde halkın isteği üzerine Genel Cepheler Komutanlığına atandı ve kendisine Milis Albayı unvanı verildi. 197 gün süreyle Gaziantep Savun-masını yönetti, şehrin Gazilik Unvanını almasında büyük katkısı oldu, savunmanın sonunda Milis Kuvvet-lerini yanına alıp Fransız askeri hatlarını yararak Suriye'ye geçti, ertesi gün 9 Şubat 1921 tarihinde Ga-ziantep şehri açlık ve cephanesizlik yüzünden Fransızlara teslim oldu. Özdemir Bey Suriye'ye geçtikten sonra 1921 yılının Nisan ayında Atatürk'ün emriyle Hatay Savunmasına katıldı ve bu bölgelerdeki Türkmen, Kürt, Arap Aşiretlerini, mülteci Cezayir Müslümanlarını, hatta Alsas Lorenli Rus ve Alman mültecilerini bir araya getirerek Fransız'lara karşı savaş verdi. TBMM Fransızlar ile anlaşma imzalayınca Irak'ın Musul ve Revandiz Bölgesinde İngilizlere karşı askeri harekât yapmakla görevlendirildi. 1922 yılı ilkbaharından itibaren Elcezire Cephesi harekâtını başlattı, kendi müfrezesiyle ve Kürt Aşiretlerinin (Barzan ve Zeber-Şeyh Mahmut'un Kontrolü altında) katılımı ile Revandizde başarılı oldu, İngilizlere karşı Derbent Zaferini kazandı. Daha sonra İran topraklarına geçerek burada bazı askeri harekâtlara katıldı. İstiklal Savaşı sona erdikten sonra Mısır'da olan nüfusunu Gaziantep'e getirdi. Müteahhitlik, Tekel İdaresinde Müfettişlik hizmetleri yaptı, Nizip'te Çiftçilik faaliyetlerini (Üzüm ve Fıstık) sürdürdü, TBMM'nin 6.Döneminde Siirt Milletvekili ve 7. Döneminde Gaziantep Milletvekili olarak görev yaptı. Demiryolu tren hattının Gaziantep'e ulaştırılmasında büyük katkıları oldu. 1946-1950 yılları arasında Toprak Mahsulleri Ofisi İdari Meclis Başkanlığını yaptı ve 1951 yılının Mayıs ayında vefat etti. Vasiyeti üzerine Gaziantep Mezarlığına askeri törenle gömüldü.     Ali Şefik Özdemir beyin oğlu Belligün Özdemir ile söyleşi  p>   Gaziantep Belediyesi 2012 yılı Ocak ayında Ali Şefik Özdemir Bey için bir anıt ve park açılışı gerçekleştirdi. Federasyonumuzun ve Gaziantep Kafkas Derneğimizin de hazır bulunduğu açılış törenlerine Ali Şefik beyin oğlu Belligün bey de katılmış, açılış sırasında duygulu anlar yaşanmıştı. O nedenle KAFDAV'a da sık sık geldiğini öğrenince görüşmek üzere randevu aldık.p> Vakıf başkanı Muhittin Ünal ile Araştırmacı Yazar Av. Sefer Berzeg'in ve Kahramanmaraş ilinin kurtuluşunda büyük katkıları olan Aslan Toğuzata'nın oğlu Mahmut Toğuzata'nın* da bulunduğu karşılıklı sohbet şeklinde süren söyleşimizin bir bölümünü bilgilerinize sunuyoruz.p>   F.K: Bize kendinizi tanıtır mısınız?p> Ben Şefik Bey'in üçüncü oğluyum. Rahmetli pe­der 4 kez evlenmişti ve üç oğlu vardı. Mısır'da Abhaz Hilmi Paşa'nın kız kardeşinin halayığı Nazlı Hanım'dan iki oğlu oldu; bu ağabeylerim Mısır'da doğdular. Daha sonra babam Türkiye'de mü­teahhitlik yaparken Malatya'ya gidiyor. Malatya'da an­nemin evinde, dedemin yanında kiracı olarak ka­lıyor. Orada annem Zehra hanımı görüyor ve çok beğeniyor. Aralarında 34 yaş fark olmasına rağ­men, çok güzel de bir kadın olan annemle ev­le­niyor. O zamanlar Malatya'da ilk defa başını açan kadın da zaten annem Zehra hanım imiş, hem de bir müezzin kızı olmasına rağmen. Ondan da üç çocuğu oluyor. Maalesef bu kardeşlerimden bi­risi iki yaşında, diğeri üç yaşında hastalanarak öldüler. Üçüncü olarak ben, 1939 yılında Ankara'da doğdum. Babam o zaman Siirt'ten milletvekiliydi ve An­kara'da ikamet ediyordu. Ben doğduktan 3 yıl sonra annemle babam ayrıldılar. Bir süre sonra son eşi Gürcü kökenli Belkıs hanımla evlendi. Ben de ondan sonraki dönemi üvey annemin yanında ge­çirdim. Bu Gürcü hanımın da daha önceki ev­liliğinden Timuçin adında bir oğlu vardı. Belkıs Ha­nım bana 8-9 yıl kadar çok iyi baktı, kendi öz ço­cu­ğundan ayırmadı. Öğrenime de iyi okullarda başladım. Ankara Koleji'nden mezun olduktan sonra Hu­kuk Fakültesine girdim ve 3 yıl okudum ancak oku­lu bitirmeden 1962 yılında askere gittim. O tarihlerde Askeri yönetimin aldığı Eğitim Seferberliği kapsamında yedek subay öğretmen olarak Ordu İlinin birbirine yakın 3 köyünün öğretmenliğini yaptım.. 1964 yılında askerliğimi bitirdikten sonra Ankara'ya geldim. İş Bankası'nda 3 yıl kadar kam­biyo memuru olarak çalıştım. Bu arada bankacılık enstitüsüne de devam ediyordum. Fakat benim içim­de yatan bankacılıktan ziyade mütercimlikti. Hava Kuvvetlerinin sınavını kazandım ve 1967 yılında orada mütercim olarak göreve başladım. 21 yıllık hizmetten sonra 1988 yılında Hava Kuv­vetlerinden emekli oldum. 15 yıldır da bir arka­daşımın tercüme bürosunda mütercimlik yapmaya devam ediyorum. F.K: Babanızı kaç yaşında kaybettiniz?p> Babam 1951 yılında vefat etti. Ben henüz 12 yaşındaydım. Babam, ölmesine yakın, her halde içine doğ­muştu; meclise başvurdu, Hidamat-ı Vataniye'den (vatana hizmet tertibinden) kendine maaş bağ­lattırdı. Babam yalnızca bir kez bu maaşı aldı, ikin­ciyi alamadan vefat etti. Daha sonra bu maaş, en kü­çük çocuğu olduğum için bana bağlandı. Ağabeylerimin yaşları büyüktü ve ikisi de devlet memuruydu. F.K. Babanız ana dili olan Adığece' yi bildiği halde siz neden öğrenemediniz?p> Babam; Kürtçe, İngilizce, Fransızca ve Arapçayı çok iyi konuştuğu gibi Adığece' yi de imkan bulunca dost­larıyla konuşuyordu. Ne var ki, annem za­manında da üvey annem olan Gürcü Belkıs hanımla evliliği dönemlerinde de evimizde Adığece ko­nu­şul­madı. Babamı kaybettiğimde henüz 12 ya­şın­daydım Evde konuşulmuş olsaydı öğrenebileceğim bir yaştı. Ama ne yazık ki konuşulmadı. Babam biraz daha yaşasa ve Adığelik bilincini o yaşlarda kazanabilmiş olsaydım öğrenirdim ve konuşurdum. Ama nasip olmadı. M.Ü: Sanırım babanız Arapça ve Kürtçe' nin tüm şive farklılıklarını biliyordu.p> Babam Mısır'ın İslam Teoloji Üniversitesi Cami-ül Ezher'in Edebiyat bölümünden mezundu. Bu üniversitede Kuran tefsir konusunda da master yapıyordu. Bu pek bilinmiyor. Öyle ki, O zamanlar yani 1940'lı yıllarda Türkiye' de Kuran-ı Kerim'i Türk­çeye çevirerek, tercüme ve tefsir edebilecek sadece üç kişiyi gösteriyorlardı; bulardan biri tanesi Elmalılı Hamdi, diğeri gazeteci Ömer Rıza Doğrul idi. Bunların ikisi de tercüme ve tefsiri yaptılar fakat babam yapmadı. Milletvekili olmasından do­layı işlerinin yoğunluğu engel oldu sanırım. Ancak hatırlıyorum bize her akşam Kuran-ı Kerim'i açardı ve oradan bir ayet, bir sure seçerdi, Arapçasını okurdu. Sonra Türkçeye çevirir ardından da tefsirini yapardı. Çok ileri görüşlü bir insandı, asla bağnaz değildi, çok açık fikirli bir insandı. Annemi çok modern giydirirdi, öbür hanımları da çok moderndi. Si­gara içmezdi, içki içerdi yeri geldiğinde. Arapça ve Kürtçe' yi iyi biliyor olması ile üstlendiği görevler ara­sında da bağlantı olduğu muhakkaktır. M.Ü: Şefik Bey'in İnönü ailesiyle çok yakın ilişkisi vardı. Sizin adınız da oradan geliyor. Biraz bundan sözedelim.p> Atatürk tarafından babama, yapmış olduğu hizmetler karşılığında, Antep'in Nizip kazasının 13 kö­yünde zeytin bağları, üzüm bağları verilmişti. Babam da nüfusunu Mısır'dan Antep'e getirerek oraya yerleşmişti. Atatürk'ün ölümüyle onun yerine İsmet Paşa cumhurbaşkanı seçildikten sonra babam Malatya'ya gelmiş ve orada müteahhitliğe başlamıştı. İsmet Paşa'nın Malatya'ya gelişinde babam da istasyona gidip İsmet Paşa'yı izlemiş, babamın O'nunla arası her zaman çok iyiymiş. İsmet Paşa babamı gördüğünde, Özdemir beyi getirin diye yaverini göndermiş. O kendi gelmez, inatçıdır, sürükleye sürükleye getirin, demiş. Babam zoraki gitmiş yanına. Konuşup sohbet etmişler. Babama hanımını da al Ankara'ya gel hemen, demiş. Babam başüstüne komutanım demiş ve sonra da An­ka­ra'ya gitmiş. İsmet Paşa da onu Siirt milletvekili yap­mış. Ben 29 Ekim 1939 günü doğdum. Ben doğar doğmaz babam köşke gidip ve İsmet Paşa'ya bir oğlum oldu, adını siz koyun diyor. O da bugün cum­huriyet bayramı Cumhur koyalım diyor. Mevhibe hanımı Cumhur adı çok var, başka bir şey olsun, Ulu Önder koyalım mesela diyor. İsmet Paşa'nın annesi Cevriye Hanım, bugün belli bir gün" Belligün" olsun diyor. Tamam diyorlar ve böy­lece benim adım da Belligün oluyor.   Babam 1939 - 42 yılları arası Siirt, 1942 - 46 yılları arasında da Antep milletvekilliği yaptı. Babam Fevzi Çakmak Paşa'yı çok severdi. Fevzi Çakmak, çok dindar ve ileri görüşlü bir in­sandı. Babam da dindar insanları çok sevdiği için büyük bir saygısı vardı Fevzi Çakmak Paşa'ya. Ziyaretine gittiği bazı zamanlar da beni de gö­tü­rür­dü. O sıralar Çakmak Paşa'yla İsmet Paşa arasında bazı anlaşmazlıklar vardı. Çakmak Paşa'yı zorla emekli etmişlerdi. Babamı sevmeyen bazı kişiler İsmet Paşa'ya giderek; "Özdemir bey bizden kopacak, Çakmak Paşa'nın yanına gitti, Paşa parti kuracak onu da yanına alacak", demişler. İsmet Paşa'da soruşturmadan, söylenenlere inanmış ve 1946'da babamı Antep'ten milletvekili adayı olarak göstermemişti. Fakat İsmet Paşa çok geçmeden hatasını anlanlayarak bunu telafi etmek amacıyla babamı bu kez 1946-50 yılları arasında Toprak Mahsulleri Ofisi yönetim kuruluna aza olarak atadı. 1950 yılında İsmet Paşa babamı çağırarak, "seni Antep'e milletvekili olarak tekrar istiyorum" dedi. Fakat o sıralar Celal Bayar ve Menderes de babamın peşinde idiler. Onlar partiden kopup başka parti kurmuşlardı. Sürekli eve birilerini gönderiyorlar ve babamı ikna etmeye çalışarak, "sizin partinin devri bitti" diye konuşuyorlardı. Babam ise, "ben CHP'liyim ve İsmet Paşa'ya da ihanet etmem, sizin partinize geçmem", diyerek önerileri geri çeviriyordu. Daha sonra babam CHP'den adaylığını koydu. Ancak Antep'ten bir heyet geldi ve "CHP'nin kazanma şansı zayıf siz bağımsız aday olun, biz size kazandıralım", dediler. Babam İsmet Paşa'ya ihanet etmeyi hiç içine sindiremedi, adaylığını yine partiden koydu ve seçimi de kaybetti. F.K: Babanızın görüştüğü Çerkes büyüklerinden hatırladığınız isimler var mı?p>   Meşhur İsmail Berkok Paşa vardı. Bize de çok sık gelirdi. Kamil Polat Bey (Kilis bölgesi komutanı) babamın çok iyi dostuydu. Kamil bey uzun yaşadı, evine çok sık giderdim. Dini konularda iyi bir uzman olan Tevfik Çiper  gibi Çerkes kökenli baş­ka insanlarla da temaslarımız oldu tabi ki. Bir de Çer­kes vali vardı görüştüğü. Babam Ankara'da vefat etti ama Antep'e defnedilmesi yönünde va­siyeti vardı. Bu nedenle Antep'e defnedildi. F.K: Peki babanız kendi ailesinden, sülalesinden bahsetti mi hiç? Kendi babasından…p> Hiç hatırlamıyorum. Yalnız Mısır'daki amcası Cev­­det beyden ve halası Nazik hanımdan söz­ederdi. Çünkü babam Teşkilatı mahsusa vasıtasıyla savaşa katılmak için Mısır'dan ayrılarak İstanbul'a getirilirken, çocuklarını amcasına bırakmış. Seyfettin'i daha sonra annesi Nazlı Hanım almış ve İstanbul'a getirerek oraya yerleşmiş, babam da ona Bos­tancı'da bir ev almış. Küçük ağabeyim ise Mısır'da okudu, Mısır elektronik kolejini bitirdi. Babam çağırınca küçük ağabeyim de Türkiye'ye geldi. hiç Türkçe bilmiyordu. Çok iyi bir mühendisti, ancak muadeleti kabul edilmedi. S.B: Babanız Balkan harbine katılmış olabilir mi acaba?p> Evet, kendi el yazmalarında var, Balkan ve Trablusgarp harplerine katılmış. S.B: O zaman M. Kemal'le oradan bir tanışıklık olmalı.p> M.Ü: Gaziantep'te rütbesi neydi?p> Milis albayıydı. Önceleri yarbay diyorlardı, son­radan da süvari albayı deniliyor oldu.        M.Ü: Mısır'dan askeri eğitimi mi var?p> Evet, askeri eğitimi de var ve Prenses Fatma'nın da emir subayıydı. Bir gün Prenses Fatma'yla bir bot gezisine çıkmışlar. Aniden bir fırtına patlamış ve Nil kabarmış, prenses suya düşmüş. Boğu­la­cak­ken babam atlayıp Prensesi kurtarmış. Prenses babama yakınlık duymuş ve evlenme teklif etmiş. Babam da "ben ülkeme döneceğim" diyerek teklifi kabul etmemiş. Prenses de madem döneceksin diyerek halayığı Nazlı hanımı evlenmeleri için ba­bama vermiş. M.Ü: Düşünüyorum da batı cephesinin oluşu­mun­da; kolordu, tümen, alay ve tabur komutanı gibi rüt­be­lilerle milletvekili oldukları halde cephelerde sa­vaşanların önemli kısmı Çerkes, güney cephesinde de yine öncülerin başlıcaları öyle. Ama ne yazık ki ta­rih kitapları yazmıyor.p> B.Ö; Adana, Ceyhan, Saimbeyli gibi kazalarda Çerkes çoktur. Kamil Polat, babam Ali Şefik, Aslan Toğuzata bey, Bedri Başakıncı bey ilk akla gelen öncülerdir. Başkaları da vardır. Orada görevli Fransız komutanı, sonradan yazdığı kitabında Çerkesler hakkında çok güzel ifadeler kullanıyor. Antep savunmasında 7000 Çerkesin fiilen görev aldığını Fransız kuvvet komutanının kitabından öğrendim.. S.B: Maraş'ı savunan subaylar arasında bir de Mahmut bey var, Çerkes değil mi?p> M.T: Mahmut Bey de Çerkes'dir ve babamındos­tuy­du. O Maraş savaşı sırasında jandarmanın si­lahlarını gizlice Kuva-i Milliyecilere dağıttı. Benim is­mim de on­dan gelmiş olabilir. Mahmut Bey o ta­rih­lerde yüzbaşı rütbesindeydi..p> F.K. Belligün bey, bize zaman ayırdığınız ve so­ru­la­rımızı yanıtladığınız için teşekkür ederiz.    p> Asıl ben teşekkür ederim. Hepinize iyi günler dilerim.   Filiz Kaplan Nart Dergisi 84. Sayı  +''+nan+''+Filiz Kaplan

Bireysel ve Kolektif Haklar Bağlamında Azınlık Hakları

Kendisinden binyıllar sonra Rosa Lüxemburg’un Alman Komünist Partisi’ne ilk adını verecek olan Trakyalı Köle Spartaküs’e kadar götürülebilecek olan özgürlük düşüncesiyle bağlantılı şekilde akla gelen İnsan Hakları kavramı temelde bireysel ve kolektif haklar olmak üzere iki farklı düzlemde incelenebilir. Dolayısıyla, hem bir ideal hem de özellikle uluslararası hukukun konusu olarak azınlık hakları da bu iki farklı düzlemde ele alınabilecek ve tartışılabilecek bir konudur. Her ne kadar günümüzden yaklaşık 350 yıl önce dinsel azınlıkların hakları bağlamında 1532 tarihli Nürnberg ve 1552 tarihli Passau Anlaşmalarının öncelediği 1555 tarihli Augsburg Din Anlaşmasıyla[1]birlikte uluslararası metinlere girmiş olsa da azınlık, dolayısıyla da azınlık hakları meselesi temel olarak modern bir meseledir.p> Modern devlet aslen bir ulus-devlettir ve bu ulus-devletin üzerinde kurulu olduğu topraklarda yaşayan etnik gruplar genellikle o ulus-devletin kurucusu olduğu düşünülen tek bir etnik grup lehine ve bütün diğer etnik grupların aleyhine olacak şekilde görmezden gelinir. Bu nedenle, bu etnik grubun devletin bütün kaynaklarını kendi lehine kullanması kaçınılmaz bir durumdur. Sonuç olarak ortaya çıkan şey etnik gruplar arası adaletsizliktir. Bu bağlamda, azınlıklar ve azınlık hakları meseleleri ulus-devlet tarihinden bağımsız olarak düşünülemez. 1789 Fransa’sında devrimci doktrin halk ve devleti neredeyse aynı şeyler olarak ortaya koyar. Halkın egemenliği böylece devlette somutlaşırken, devletin idari aygıtı da, sınırları içindeki nüfusu homojenleştirme, halkın “milli” duygularını güçlendirme amacına hizmet eder[2]. Bu durumda ortaya çıkan milliyetçilik etnik bir ideoloji ile bir devlet aygıtının birbirine eklemlenmesini gerektirir. Ulus-devlet siyasi sınırların kültürel sınırlarla örtüşmesin gerektiğini varsayar[3]. Sonuç olarak modernleşme ve ulus-devletlerin kurulması “etnik azınlıklar” olarak bilinen durumu yaratır ve “azınlık haklarının” korunması da ulusal ve uluslararası hukukun konusu haline gelir.p> Azınlıklar ve azınlık hakları meselesinin uluslararası arenada yaygın olarak ele alınmaya başlaması 1. Dünya savaşı sonlarına denk gelmektedir. Bu savaş sonrasında “azınlıkların korunması, sınırların yeniden çizilmesine bağlı olarak, Avrupa’da genel bir sorun olarak benimsenmiştir”[4]. Savaşın sonuçlarından bir tanesi olarak Avrupa devletlerinin sınırlarının yeniden çizilmesi ve bu yeni sınırlardan hoşnut olmayan grupların ortaya çıkmış olması nedeniyle, bu hoşnutsuz gruplar arasında olası savaşların önlenmesi sorunu ortaya çıkmıştır. Milletler Cemiyeti’nin (MC) kuruluşu işte bu sürece denk gelmektedir. MC’nin bu süreç içindeki misyonu bu grupların üyelerine tanınacak yurttaşlık ve siyasi eşitlik hakları sayesinde ulusal ayrılıkçı hareketlerin önlenmesidir[5].p> 1919 tarihli Versay Barış Konferansı’nda azınlık kavramı ilk olarak bir uluslararası belgede kullanılmış ayrıca azınlık hakları MC ve Uluslararası Adalet Divanı aracılığıyla ilk kez uluslararası bir denetimine konu edilmiştir[6]. Konferans sonrasında imzalanan barış antlaşmalarında bir azınlık tanımlaması yapılmamış olsa da, ırksal, dinsel ya da dilsel azınlıklara ait kişilerden bahsedilmektedir.p> 1923’te Türkiye’nin Avrupa devletleriyle imzalamış olduğu Lozan Antlaşması’nda da olduğu gibi 1. Dünya savaşı sonrasında devletlerarası antlaşmaların ortak özelliği, ulus devlet sınırları içindeki azınlıkların haklarının korunmasına yönelik maddeler içermeleridir[7].p> Lozan Antlaşması’nda her ne kadar sadece Müslüman olmayan azınlıklar söz konusu edilmiş olsa da, bu azınlıkların diğer “Türk tebaaya tatbik edilen ayni muamele ve ayni teminattan müstefit olacakları” ve gerekli dini, toplumsal ve dilsel özgürlüklerin kendilerine tanınacağı hüküm altına alınmaktadır[8].p> Azınlık hakları konusunda ikinci bir dönüm noktası ise II. Dünya Savaşıdır. Bu savaşın yol açtığı yıkım ve savaş öncesinde azınlıklara sağlanan hakların bu savaşları önlemede başarısız olması azınlıklar ve azınlık hakları meselesinin yeniden ele alınmasını getirmiştir. Kuçuradi’nin[9]de ifade ettiği gibi II. Dünya savaşı sonrasında kurulan Birleşmiş Milletler (BM) tarafından yayınlanan insan hakları belgeleri bu savaşın yol açtığı olumsuz durumlara bir tepki olarak ortaya çıkmış belgelerdir.p> Bu dönemde kabul gören yeni bakış açısı, bireysel eşitlik ilkesine dayalı olarak, her bir yurttaşın temel hak ve özgürlüklerden yararlanmasının sorunları çözeceği ve böylece kalıcı bir barış sağlanacağı şeklidedir. 1948 tarihli İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nde azınlık haklarına yer verilmeyişinin altında yatan temel düşünce budur[10].p> Başka bir ifadeyle azınlık haklarıyla ilgili endişeler daha geniş bir bağlamda ele alınan bireysel haklar kapsamına alınarak[11]ikincil bir konuma itilmiş, “kolektif haklar” bağlamında ele alınması gereken azınlık hakları kendi bağlamından kopartılarak “kişi hakları” bağlamında değerlendirilmeye başlanmıştır. Savaş sonrasında azınlıkların sorunları acil bir nitelik kazansa da, azınlıkların korunmasıyla ilgili çalışmalar bireysel insan haklarının korunması ve ırk ayrımcılığının önlenmesi alanına kaymıştır[12].p> II. Dünya savaşı sonrasında uluslararası belgelere azınlıklarla ilgili olarak giren ilk madde Medeni ve Siyasi Haklar Sözleşmesi’nin 27. Maddesidir. İlgili madde şöyledir: “Etnik, dinsel ya da dil azınlıklarının bulunduğu devletlerde, bu azınlıklara mensup olan kişiler, kendi gruplarının diğer üyeleri ile birlikte, kendi kültürlerinden yararlanma, kendi dinlerine inanma ve bu dine göre ibadet etme, ya da kendi dillerini kullanma hakkından yoksun bırakılmayacaklardır.” Bu maddeye göre azınlıklara kolektif haklar sağlanması düşüncesi “gruplarının diğer üyeleri ile birlikte” ifadesi kullanılarak kısmen kabul görse de, madde esas olarak bu gruplara “mensup olan kişilerin” haklarının korunmasıyla ilgilidir. Ayrıca, İnsan Hakları Komitesi 27. Maddeye ilişkin Genel Yorum’da bu maddenin de Sözleşmenin diğer maddeleri gibi bireysel hakları koruma altına aldığı yorumu yapmıştır[13].p> Azınlıklara yönelik özel haklarla ilgili olarak düzenlenmiş tek BM belgesi, “Ulusal veya Etnik, Dinsel ve Dilsel Azınlıklara Mensup Bireylerin Haklarına Dair Bildirge”dir. Bildirge, azınlıklara mensup bireylerin kendi kimliklerini korumaları ve geliştirmeleri yönünde haklar tanırken devletlerin bu konudaki yükümlülüklerine de değinmekte, aynı zamanda bir bütün olarak ulusun bağımsızlığını da gözetmektedir. Bu bildirgede yer alan hükümler de azınlık haklarını evrensel olarak tanınan insan hakları bağlamında ele almaktadır[14]. Söz konusu Bildirge’nin azınlık haklarının kullanımından bahsedilen bütün hükümlerinde “azınlıklara mensup bireylerden” bahsedilmektedir.p> BM’in 1965 tarihli “Her Türlü Irk Ayrımcılığının Ortadan Kaldırılmasına Yönelik Uluslararası Sözleşme” azınlık hakları ile ilgili olabilecek hükümler içeren bir başka uluslararası belgedir. Bu Sözleşme temelde bireylerin ırk, renk, soy, ulusal ya da etnik köken gözetmeksizin “insan hakları ve temel özgürlüklerden eşit şekilde yararlanmalarını sağlamak amacı”nı (Madde 1/4) taşımaktadır. Söz konusu sözleşme etnik ayrımcılığa karşı oldukça önemli pozitif bir yaklaşım sergilese de, söz konusu hakların kullanımında kolektif olmaktan çok bireysel bir yaklaşım sergilemektedir. BM Genel Kurulu'nun 7 Kasım 1989 tarihinde kabul ettiği ve AB üye ülkelerinin tamamı tarafından imzalanan “Çocuk Hakları Sözleşmesi”nin 17, 29 ve 30. maddeleri azınlıklara mensup çocukların anadilde eğitim görme hakkını güvence altına almaktadır. Söz konusu maddeler azınlıklara mensup çocukların temel insan haklarından eğitim hakkıyla bağlantılı olarak değerlendirilmektedir. 1960 yılında kabul edilen “Eğitimde Ayrımcılığa Karşı UNESCO Sözleşmesi”nde azınlıklarla ilgili hükümler 5. Maddenin (c) fıkrasında ve bu fıkranın (i) bendinde düzenlenmektedir. Buna göre: (c) “Ulusal azınlık üyelerinin, okullarının yönetimi dahil kendi eğitim etkinliklerini yürütme ve her devletin eğitim politikasına bağlı olarak kendi dillerini kullanma ya da öğretme haklarını tanımak temel ilkedir. Bununla birlikte: (i) Bu hak, bu azınlık üyelerini bir bütün olarak topluluğun kültür ve dilini anlamaktan ve topluluk etkinliklerine katılmaktan alıkoyacak veya ulusal egemenliğe zarar verecek biçimde kullanılmaz.” Yukarıda bahsedilen uluslararası belgelerdeki bir diğer önemli sorun ise “azınlık” kavramının bir tanımının yapılmamış olması, yani devletlerin hangi grupları “azınlık” olarak kabul edeceklerinin net olarak ortaya koyulmamış olmasıdır. Bu nedenle azınlıkların tanımı sorunu, etnik grupların korunmasına ilişkin tartışmaların hareket noktasını oluşturmaktadır[15].p> Azınlık tanımının belirsizliği, azınlık sorununun siyasi yönü göz önünde tutulduğunda devletlere kendi ülkelerindeki “azınlıkların” varlığını reddetme ya da “azınlıkların” kimler olduğunu belirleme imkânı sağlamaktır. Bu bağlamda, azınlıkların korunmasına yönelik belgelere imza atmış olan pek çok devlet bu belgelerde yer alan azınlık ifadelerini kendi ulusal yasalarına göre yorumladıklarını açıklamakta[16], dolayısıyla bahsi geçen “azınlık hakları” pratikte karşılığını bulamamaktadır.p> Avrupa Konseyi çerçevesinde hazırlanan, azınlık haklarına dair hükümler içeren ya da genel olarak azınlık haklarına dair olan belgeler her ne kadar azınlık haklarının kolektif kullanımını garanti altına almasa da BM belgelerinin aksine hakların grup halinde kullanımı ve azınlık tanımlamaları açısından yeni açılımlar içermekte, bu anlamda azınlık haklarının korunmasına yönelik daha pozitif bir tutum içermektedir. Avrupa Bölgesel veya Azınlık Dilleri Sözleşmesi’nin giriş bölümünde atıfta bulunulan uluslararası sözleşmeler itibariyle “bir bölgesel veya azınlık dilini kullanabilmenin” kişisel bir hak olduğu vurgulanmakta ve yukarıda ele alınan belgelerde yer alan bireyselci tutum devam ettirilmektedir. Bu sözleşme­nin önemi uluslararası alanda azınlık dilleri eğitimi hususunda önemli bir açılım sağlamasıdır. Ayrıca azınlıklara ilişkin başka metinlerde azınlık dillerinin belirli bir coğrafi alanda yoğun olarak kullanımı üzerinde durulurken bu belgede dağınık kullanımları da göz önüne alınmaktadır. Avrupa Konseyi çerçevesinde hazırlanan ve 1995 tari­hinde imzaya açılan Ulusal Azınlıkların Korunması Hakkındaki Çerçeve Sözleşmesi, azınlık hakları konusunda oldukça önemli hükümler içermektedir. Sözleşmenin ilk maddesi şöyledir: “Ulusal azınlıklar ve bu azınlıklara mensup fertlerin hak ve özgürlüklerinin korunması, insan haklarının uluslararası korunmasının ayrılmaz bir parçasıdır ve böylelikle uluslararası işbirliği alanında yer alır.” Bu ilk maddede ulusal azınlıklar ve bu azınlıklara mensup fertler arasında bir ayrım yapılarak azınlıkların kolektif haklarını çağrıştıran bir giriş yapılsa da müteakip maddelerde bu haklardan faydalanacak olanların bu azınlıklara mensup fertler olduğunun vurgulanması bütün uluslararası belgelerdeki genel bireysel eğilimin devam ettiğini göstermektedir. Aslında “azınlık haklarının” kolektif haklar olarak değil, kişi hakları olarak ele alınmasının altında yatan en önemli nedenlerden bir tanesi bu hakların kolektif haklar olarak ele alınması halinde halkların kendi kaderini tayin hakkına kadar gidebilecek olan bir haklar silsilesini beraberinde getirecek olmasıdır. Bu durum ulus devletlerin bölünmeyle sonuçlanabilecek ayrılık yaşama korkularını tetiklemekte, diğer taraftan bu hakların kişi hakları bağlamında bireysel birer hak olarak kullanımının devletin varlığına ve bütünlüğüne bir tehdit oluşturmayacağı düşüncesi hâkim olmaktadır. Bu kaygılar göz önüne alınarak, uluslararası sözleşmelerde azınlıkların korunmasına dair özel önlemlerden bahsedilse de, bu önlemlerin nasıl alınacağı konusu sözleşmelere imza atan devletlerin kendi inisiyatifine bırakılmaktadır. Türkiye yukarıda adı geçen sözleşmelerin ya da belgelerin pek çoğunu kabul etmemiş, kabul ettiklerinde ise ister bireysel isterse kolektif haklar olarak düzenlensin, azınlık haklarıyla ilgili hükümler içeren maddelere ya çekince koymuş ya da ilgili hükmü Lozan anlaşması kapsamında uygulayacağını belirterek “azınlık” tanımlarını bu bağlamda yorumlamıştır.[17]p> Örneğin Türkiye Medeni ve Siyasi Haklara İlişkin Uluslararası Sözleşmeye taraf olurken 27. Maddeye şöyle bir çekince koymuştur: “Türkiye Cumhuriyeti, Sözleşme’nin 27. Maddesini, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın ve 24 Temmuz 1923 tarihli Lozan Barış Andlaşması ve Ek’lerinin ilgili hükümlerine ve usullerine göre uygulama hakkını saklı tutar ”[18].p> Yine BM Çocuk Hakları Sözleşmesi’nin temelde bir bireysel hak olarak düzenlenmiş, azınlıklara mensup çocukların haklarıyla ilgili hükümler içeren 17, 29 ve 30. maddelerine Türkiye’nin koyduğu çekince devletlerin ilgili yasal düzenlemeleri kabul etmek konusundaki isteksizliklerine bir örnek teşkil eder. Bu uluslararası sözleşmelere katılım zorunluluğu olmaması ve katılım halinde kimi hükümlere çekince koyulabilme özgürlüğünün devletlere sağlanmış olması azınlıklara sağlandığı belirtilen hakların gerçekte pratiğe geçirilmediğinin bir göstergesi olarak kabul edilebilir. Azınlık haklarını konu alan ilk uluslararası belge olması nedeniyle büyük önemi olan “Ulusal ya da Etnik, Dinsel ve Dilsel Azınlıklara Mensup Kişilerin Hakları Bildirgesi,” azınlık haklarını temelde bu azınlıklara “mensup kişilerin” sahip olduğu haklar bağlamında bireysel haklar olarak ele almasına rağmen, Türkiye tarafından yine kabul edilmemiştir. Özetle, azınlık haklarının uluslararası düzenlemelerdeki yerinin iyi anlaşılabilmesi, bu belgelerde azınlık haklarının hangi temelde ele alındığının bilinmesini gerektirir. Bu düzenlemelerin altında yatan temel ilke “devletlerin ülkesel bütünlüğünün, politik bağımsızlığının korunmasıdır”[19]. Yani, şu anki yaygın anlayışa göre azınlık haklarının ön koşulu ulus-devletin bir güvencesi olarak “kurucu etnik grubun” “devlet olma hakkının” korunmasıdır. Azınlıkların gerçek anlamda korunabilmesi ve azınlık haklarının güvence altına alınabilmesi için bu anlayışın terk edilerek eşitlikçi, bütün azınlıkları aynı düzlemde ele alan bir anlayışın benimsenmesi gerekmektedir.p> div> Kaynakça Arsava, A. F. (1993). Azınlık Kavramı ve Azınlık Haklarının Uluslararası Belgeler ve Özellikle Medeni ve Siyasi Haklar Sözleşmesinin 27. Maddesi Işığında İncelenmesi. Ankara: A. Ü. Siyasal Bilgiler Fakültesi Basımevi.p> Çavuşoğlu, N. (2001). Uluslararası İnsan Hakları Hukukunda Azınlık Hakları. İstanbul: Su Yayınları.p> Dieckhoff, A., & Jaffrelot, C. (2010). Giriş. Dieckhoff, A. & Jaffrelot, C. (Dü) içinde, Milliyetçiliği Yeniden Düşünmek (D. Çetinkasap, Çev., s. 9-19). İstanbul: İletişim.p> Krasner, S. D., Froats, D. T. (1998). The Westphalian Model and Minority-Rights Guarantees in Europe, Lake, D. A., Rothchild, D. S. (Dü)içindeThe International Spread of Ethnic Conflict: Fear, Diffusion, and Escalation, ss. 227-250.p> Düstur,Tertip 3, Cilt 5.p> Eriksen, T. H. (2002). Etnisite ve Milliyetçilik. (E. Uşaklı, Çev.) İstanbul: Avesta.p> Evans, M. D. (1997). Religious Liberty and International Law in Europe. Cambridge: Cambridge University Press.p> Kuçuradi, İ. (2007). İnsan Hakları Kavramları ve Sorunları. Ankara: Türkiye Felsefe Kurumu.p> Terzioğlu, S. S. (2007). Uluslararası Hukukta Azınlıklar ve Anadilde Eğitim Hakkı. Ankara: Alp Yayınevi.p> UN Office of the High Commissioner for Human Rights. (1998, Şubat). Fact Sheet No. 18 (Rev.1), Minority Rights. Nisan 14, 2011 tarihinde http://www.unhcr.org: http://www.unhcr.org/refworld/docid/4794773e0.html adresinden alındıp> Vijapur, A. P. (2006). International Protection of Minority Rights. International Studies , 4 (43), s. 367-394.p>   [1] Evans, M. D. (1997). Religious Liberty and International Law in Europe, s. 45p> div> [2] Dieckhoff, A., & Jaffrelot, C. (2010). Giriş. Dieckhoff, A. & Jaffrelot, C. (Dü) içinde, Milliyetçiliği Yeniden Düşünmek, s. 12p> div> [3] Eriksen, T. H. (2002). Etnisite ve Milliyetçilik, s. 66p> div> [4] Çavuşoğlu, N. (2001). Uluslararası İnsan Hakları Hukukunda Azınlık Hakları, s. 21p> div> [5] İnanç, Z. (2004). Uluslararası Belgelerde Azınlık Hakları, s. 18p> div> [6] Krasner, S. D., Froats, D. T. (1998). The Westphalian Model and Minority-Rights Guarantees in Europe, s. 240p> div> [7] İnanç, Z. (2004). A.g.e., s. 19p> div> [8] Düstur, Tertip 3, Cilt 5, s. 38p> div> [9] Kuçuradi, İ. (2007). İnsan Hakları Kavramları ve Sorunları, s. 20p> div> [10] İnanç, Z. (2004). A.g.e., s. 20p> div> [11] Vijapur, A. P. (2006). International Protection of Minority Rights. International Studies, s. 391p> div> [12] Arsava, A. F. (1993). Azınlık Kavramı ve Azınlık Haklarının Uluslararası Belgeler ve Özellikle Medeni ve Siyasi Haklar Sözleşmesinin 27. Maddesi Işığında İncelenmesi, s. 53p> div> [13] Çavuşoğlu, N. (2001). A.g.e., s. 58p> div> [14] UN Office of the High Commissioner for Human Rights. (1998, Şubat). Fact Sheet No. 18 (Rev.1), Minority Rights, s. 3p> div> [15] Arsava, A. F. (1993). A.g.e., s. 54p> div> [16] Çavuşoğlu, N. (2001). A.g.e., s. 28p> div> [17] İnanç, Z. (2004). Uluslararası Belgelerde Azınlık Hakları, s. 45p> div> [18] Terzioğlu, S. S. (2007). Uluslararası Hukukta Azınlıklar ve Anadilde Eğitim Hakkı, s. 23p> div> [19] İnanç, Z. (2004). A.g.e., s. 27p>     Erdoğan Boz Nart Dergisi 84. Sayı div> div> div>+''+nan+''+Erdoğan Boz

Kafkasya Araştırma Enstitüleri İle İşbirliği Çalıştayı

Kafdav Bilim Kurulu İle Kafkasya Araştırma Enstitüleri arasında 5-8 Ekim 2012 tarihleri arasında Ankara’da İşbirliği Oluşturma Çalıştayı gerçekleştirildi. Başbakanlık Yurt Dışı Türkler ve Akraba Topluluklar Başkanlığı ve Duman Hotel (Haluk Duman)’ın sponsor olduğu Çalıştay’a; Abhazya, Adıgey, Kabardey-Balkar, Karaçay Çerkes, Kuzey Osetya, Güney Osetya, Çeçenistan, Dağıstan Araştırma Enstitülerine p> ve Ürdün ve İsrail’de bulunan Araştırma kuruluşlarının temsilcilerine birer davet yazısı gönderilmiş, ancak Çeçenistan, Dağıstan, Ürdün ve İsrail yetkilileri mazeretleri nedeniyle toplantıya katılamayacaklarını bildirmişlerdir.  Çok yoğun olan gündemi sadece akademisyenlerin tartışmaları amacıyla dar katılımlı olarak gerçekleştirilen Çalıştay’a Kafkasya’da bulunan 7 enstitüden 8 yetkili, Kafdav bilim kurulu üyelerinden 10 kişi ve Vakıf yönetiminden 3 kişi katılmıştır. İlk günkü toplantıların ardından Kafkasya’dan gelen misafirlere Ankara Çerkes Derneği tarafından akşam yemeği verilmiş ve ardından da dernek üyelerinin yoğun katılımıyla serbest gündemli bir sohbet toplantısı gerçekleştirilmiştir. Resmi çalışmaların bitiminde Konuklara Ankara Müzeleri gezdirilmiş, 9-10 Ekim tarihlerinde yolcu edilmişlerdir. Çalıştay’da alınan kararlara ilişkin sonuç bildirgesi aşağıdadır.  KAFDAV BİLİM KURULU ile KAFKASYA ARAŞTIRMA ENSTİTÜLERİ ARASINDA İŞBİRLİĞİ OLUŞTURMA ÇALIŞTAYI 5-8 Ekim 2012 Ankara SONUÇ BİLDİRGESİ KATILIMCILAR - Kafdav Bilim Kurulu,  - Abhazya Cumhuriyeti Devlet Bilimler Akademisi Dirmit Gulya Araştırma Enstitüsü,  - Adigey Cumhuriyeti Çeraş Tembot Sosyal Bilimler Araştırma Enstitüsü - Kabardey-Balkar Cumhuriyeti Araştırma Merkezi Enstitüsü,  - Karaçay-Çerkes Cumhuriyeti Karaçay Çerkes İnsani Çalışmalar Enstitüsü,  - Karaçay-Çerkes Cumhuriyeti Karaçay-Çerkes Devlet Üniversitesi,  - Kuzey Osetya-Alanya Cumhuriyeti V.İ. Abayev İnsani Yardım ve Sosyal Araştırmalar Enstitüsü, (Güney Osetya temsilen katılmıştır)  ALINAN KARARLAR KAFDAV Bilim Kurulu’nun daveti ile Ankara’da 5-8 Ekim 2012 tarihinde Abhazya Cumhuriyeti Devlet Bilimler Akademisi Dirmit Gulya Araştırma Enstitüsü, Karaçay-Çerkes Cumhuriyeti Karaçay-Çerkes Devlet Üniversitesi, Karaçay-Çerkes Cumhuriyeti Karaçay Çerkes İnsani Çalışmalar Enstitüsü, Kuzey Osetya-Alanya Cumhuriyeti V.İ. Abayev İnsani Yardım ve Sosyal Araştırmalar Enstitüsü, Kabardey-Balkar Cumhuriyeti Araştırma Merkezi Enstitüsü, Adigey Cumhuriyeti Çeraş Tembot Sosyal Bilimler Araştırma Enstitüsü başkan, başkan yardımcısı ve temsilcilerinin katılımıyla gerçekleştirilen çalıştayda gündemde yer alan konular kapsamlı biçimde değerlendirilmiş ve aşağıdaki sonuçlara ulaşılmıştır: 1.Kafkasya ve Kafkas halkları konularında her yıl sırayla farklı bir Enstitünün ev sahipliğinde düzenli olarak en az bir konferans, sempozyum gibi bir bilimsel etkinlik düzenlenecektir. Adı geçen Enstitülerce düzenlenecek bilimsel etkinliklere diasporada yaşayan ve konuyla ilgili olan araştırmacı ve bilim insanları da davet edilecektir. Türkiye’de düzenlenecek etkinliklere KAFDAV Bilim Kurulu ev sahipliği yapacaktır. Kafkasya’da düzenlenecek bilimsel etkinliklerde, etkinlik programıyla bağlantılı olarak etkinlik öncesinde veya sonrasında Türkiyeli katılımcı uzmanlar için Kafdav öncülüğünde bir inceleme gezisi düzenlenecek, görülmesi izine tabi yerlerin ziyaretini sağlamak üzere gerekli izinler ev sahibi Enstitünün yardımıyla gezi öncesinde alınacaktır. 2. Kafdav Bilimsel Araştırma Merkezi ile belirtilen Enstitüler arasında karşılıklı olarak Kafkasya içerikli yeni yayınlar hakkında sürekli bilgilendirme sağlanacak ve birbirlerine materyal desteği verilecektir. Belirtilen Enstitüler Moskova, St. Peterburg gibi önemli kentlerde bulunan kütüphanelerden istenecek kitapların temini amacıyla Kafdav ’a yardımcı olacaklar ve Türkiye Üniversitelerindeki tez çalışmaları için gerekli bilgi ve belgelerin öncelikle gönderilmesine çalışacaklardır. 3. Kafkasya ve Kafkas halklarının tarihleri ve kültürleriyle ilgili Osmanlı Arşiv belgeleri, Kafdav tarafından arşivlerden mümkünse iki- üç yıl içinde arşivlerden alınacak ve öncelikli olanlarının (mali imkanları oranında) transkripsiyonlarının da yapılmasına çalışılacaktır. Buna mukabil Enstitüler de yerel arşivlerde, Moskova, S.Peterburg, Krasnodar, Tiflis gibi merkezlerde bulunan tüm belgelerin örneklerini temin edip yayınlayacaklar gerekenleri de Kafdav arşivine göndereceklerdir., Türkiyeli uzmanların talepleri halinde karşılıklılık esasına göre bu belgelerden gerekenlerinin suretlerini ayrıca vereceklerdir.  4. Kafdav ve Enstitüler, dünyanın her neresinde olursa olsun akademisyen veya akademisyen adayı gençlerimizi asgari 2 yılda bir farklı bir Enstitünün ev sahipliğinde, yaz okullarında veya gençlik ve spor eğitim tesislerinde, tanışma, iletişim kurma, bilgi paylaşımı gibi amaçlarla bir araya getirmeye çalışacaklar, ihtiyaç halinde Kafdav da aynı şekilde gençlere yönelik tatil programları düzenlemeye çalışacaklardır.  5. Karadeniz sahili boyunca Osmanlı İmparatorluğu zamanında yapılmış olan kalelerin durumlarını tespit, tarihini, özelliklerini, yapılış maksatlarını, ifa ettikleri görevleri ve kalelerin bulunduğu yörenin yerleşik halklarıyla kurulmuş olan ilişkilerini ve bu ilişkilerin yerel halklar üzerindeki sonuçlarını konu edinen bir tanıtım belgeseli yapımı ve kalelerin kalıntılarının korunmaya alınması veya onarılması için ilgili mercilere projeler sunmak üzere Kafdav tarafından gönderilecek 4-5 kişilik inceleme ekibine (uzman tarihçi, arkeolog, yapımcı, kameramanlar vb.) inceleme mahallindeki ya da buralara en yakın Enstitüler tarafından yerel uzman temini ve izin alma hususlarında destek olunacaktır.  6. Kafkas Tarihi ve kültürü konularında ve birkaç dilde yayınlanmak üzere hakemli bir dergiye olan ihtiyaç konusunda katılımcılar mutabık kalmışlar, ancak mali kaynak, uzman editör, profesyonel kadro gibi konularda gerekli incelemeler yapıldıktan sonra konunun ileride tekrar ele alınmasında yarar görmüşlerdir. Keza, anavatan ve diaspora Çerkesleri arasında bir yıllık süre içerisinde yaşanacak gelişmeleri, değişmeleri içeren bir “Yıllık”ın uygun aralıklarla yayınlanması önerisi üzerinde de aynı çalışma yapılacaktır. 7. NART Mitolojisinin derlenmesinde ve tüm dünyanın dikkatine sunulmasında 7 ciltlik eseriyle çok önemli bir hizmeti arkasında bırakarak hayata veda eden ünlü Nartolog Asker Hadagatlı adına NARTOLOJİ ile ilgili merkezi bir yapının oluşturulması dilek ve isteğinin Adige Cumhuriyeti yetkililerine ve Kafkasyalı Nartologlara ulaştırılması prensip olarak kabul edilmiştir. 8. Kafkas folklorunun çok bilinen kıyafet, takı, yamçı, müzik enstrümanları, başlık ve başlığın özel bağ örgüsü gibi bir çok konuda gerçek sahipleri dışında bazı halk gruplarınca patent alma girişimlerinin olduğu bilinmektedir. O nedenle Enstitülerimiz tarafından konuya özel önem verilmesi ve Kafkas halklarına ait olan her obje için yerel olarak bir nevi aidiyet tapusu olan patentlerin bir an önce alınmasının zarureti birlikte not edilmiştir. 9. Kafdav Bilim Kurulu’nun alt çalışma grupları arasında yeteri kadar uzmandan oluşan spor, resim, müzik…komisyonlarının üyeleri; başlattıkları araştırma ve yayın hazırlıklarının benzerini ana vatanda çalışan meslektaşları ile diyalog tesis ederek ortak araştırma ve yayın yapmak istemektedirler. Konuk Enstitü temsilcilerinin; davetli oldukları halde gelemeyen Güney Osetya, İnguşetya,Çeçenistan ve Dağıstan Araştırma Enstitülerini de bilgilendirerek bu konuda köprü görevi görmeleri isteği uygun bulunmuş ve bu ilişkinin sadece resim, müzik ve sporla sınırla bırakılmayıp edebiyat, ekonomi, sosyoloji, tarih, arkeoloji vb .tüm bilim alanlarını da kapsaması prensip olarak benimsenmiştir.  10. İzmir’de faaliyette bulunan Süt ve Süt Ürünleri Teknolojileri Enstitüsü başkanı sayın Prof.Dr. Harun Uysal tarafından gündeme getirilen, Kafkasya’daki üreticilerle diyalog tesis edip Kefir, Peynir, Gundapsov gibi ürünlerin üretiminde teknolojik yardımlaşma yanında organik tarım alanında birlikte araştırmalar yapma arzusu memnuniyetle kabul edilmiş ve 2013 yılında bu seyahatin gerçekleşmesi için gerekli davetlerin yapılacağı taahhüt edilmiştir. 11. Sözlü kültür derlemesi çalışmalarının önemi vurgulanmış, daha önce Kafdav tarafından destek verilen derleme çalışmalarının henüz yayınlanmamış olmasından duyulan rahatsızlık dile getirilmiş ve hiç derleme yapılamayan köylere ve yörelere gitmek isteyen derleme uzmanlarına yardımcı olunması için finans temini amaçlı projeler geliştirilmesi konusunda Çalıştay Katılımcıları mutabık kalmışlardır. Ankara, 08.10.2012div>nanKaffed

İlk Adığece Seçmeli Ders Sınıfımız Açıldı

Düzce merkeze bağlı Uzun Mustafa İlköğretim okulunda ilk Adığece seçmeli ders sınıfımız açılmış ve öğretmen ataması yapılmıştır. Düzce K.K.K. Derneğimizin değerli başkanı Murat Caymaz'ı ve Yönetimini yoğun uğraşlarından ve başarılarından dolayı kutluyoruz.   KAFKAS DERNEKLERİ FEDERASYONUnanKaffed

KAFFED Heyeti Anavatandan Döndü

KAFFED Adıgey Çalışma Masası tarafından, Adıgey Cumhuriyeti'nin 21.kuruluş törenlerine katılmak üzere organize edilen seyahat büyük bir coşkuyla gerçekleşti. 2 Ekim günü Abhazya Çalışma Grubu üyelerinden Handan Demiröz ve Sezai Babakuş’un karanfillerle uğurladığı 84 kişilik heyet, Krasnodar Havaalanında, Krasnodar Adığe Xase başkanı, Şinciy Belediye Başkanı ve Maykop’a yerleşen Miraç Baştuğ tarafından karşılandı.p>   Programın birinci gününde kentte yer alan müzeler ziyaret edildi. Türkiye’den giderek Maykop’a yerleşen Mefeş'uko Şengül’ün rehberliğinde Ulusal Müze gezildi. Daha sonra Maykop Sanat Müzesi, ünlü stilist Staj Yuri rehberliğinde ziyaret edildi ve katılımcılar ayrıntılı şekilde bilgilendirildiler. Müze ziyaretlerinin ardından şehir ve Maykop parkı gezildi. Aynı gün akşam, heyetin kaldığı otelde, Maykop’ta yaşayan dostlarımız ve gençlerimiz misafirlere harika bir düğün yaptılar. Eğlence ve sohbet geç saatlere kadar sürdü. Programın ikinci gününde resmi kutlama programı çerçevesinde, Filarmonia’da gerçekleştirilen törende yer alındı. Törende konuşmasına Adığece başlayan Adıgey Cumhurbaşkanı Thakuşin Aslan, Türkiye'den bugüne kadar gelen en kalabalık heyetin çok anlamlı olduğunu, bu özel günde beraber olmanın mutluluklarını yaşadıklarını belirtti. Flarmonia’da gerçekleştirilen program büyük beğeni topladı. Daha sonra KAFFED Başkanı Vacit Kadıoğlu, KAFFED Yönetim Kurulu ve Adıgey Çalışma Masası Üyeleri ile heyette yer alan dernek başkanları resmi ziyaretlerde bulundular. Heyette aynı zamanda grupla birlikte Maykop’a gelen Mustafakemalpaşa Belediye Başkanı, Maykop’a yerleşen sayın Yediç Mehmet ve Dar Başkanı Hızel Abdullah’da yer aldı. Adıgey Cumhurbaşkanı Sayın Thakuşin Aslan’ın makamında gerçekleşen görüşmede gündemdeki konular görüşüldü. Diaspora Anavatan ilişkileri, soydaşlar yasası, Suriyeli Çerkesler ve dönüş kontenjanları konusunda karşılıklı görüş alışverişinde bulunuldu. Ardından, Maykop Üniversitesi Rektörü Ğunako Raşit ziyaret edildi. Sayın rektör Adıgey Devlet Üniversitesi'nin tarihi ve çalışmaları hakkında ayrıntılı bilgi verdi. Türkiye’den giderek Maykop üniversitelerinde okuyan öğrenciler ve kontenjan sorunu hakkında karşılıklı olarak uzun ve ayrıntılı değerlendirmelerde bulunuldu. Daha sonra Adıge Xase başkanı Boğuşe Adam ve Xase yöneticileri ziyaret edildi. Boğuşe Adam, bu kalabalık ziyaretimizin çok anlamlı olduğunu ve kendilerine güç verdiğini özellikle belirtti. Bundan sonra birlikte yapılacak çalışmalar üzerinde, son derece sıcak bir ortamda sohbet edildi. Resmi ziyaretlerin gerçekleştiği saatlerde, diğer katılımcılar Laganaki’nin muhteşem doğasını gezme şansını buldular. Gün, Laganaki’de hep birlikte yenilen yemeğin ardından son buldu. Programın son gününde, Lenin Meydanı’nda yapılan kutlamalara katılındı. Peynir Festivali için kurulan stantlarda, birbirinden lezzetli Adığe peynirlerini tatma ve rayonların stantlarını gezme şansını yakalayan misafirler, son derece renkli sahne programını da izlediler. Akşam aynı meydanda Nalmes ve İslamey’in muhteşem sahne performansları ile program son buldu. Akşam, Anavatanımızdaki kardeşlerimizin kalabalık uğurlama merasimi ile gezi sona erdi. Bir veda konuşması yapan KAFFED Başkanı Vacit Kadıoğlu, bu buluşmanın önemi anlattı ve kendilerini ağırlayan ev sahiplerine teşekkür etti. Gezi programı boyunca, misafirleri hiç yalnız bırakmayan, programın her ayrıntısını titizlikle takip eden Anavatandaki dostlarımızın varlığı, gösterdikleri ilgi ve yakınlık katılan herkesin yüreğinde derin izler bıraktı.p>     {gallery}/haber/federasyon/2012/710{/gallery}    Kaffed

K.Maraş Derneğinden Öğrencilere Burs İmkânı

Üniversite Öğrencilerine Eğitim Bursu İmkanıp>   Kahramanmaraş Kafkas Kültür Derneği başarılı ve ihtiyaç sahibi üniversite öğrencilerine eğitim bursu veriyor.   Eğitim Bursu Şartları:p> 1- Ekonomik yönden yardıma muhtaç olmak, 2- Devlet okulunda okuyor olmak,   3- Kredi ve Yurtlar Kurumu ile Başbakanlık bursları dışında başka bir kurum veya kişiden burs almıyor olmak, 4- Kültürel duyarlılığa sahip olmak, 5- Derslerinde başarılı olmak,     Not: p> • Eğitim bursu müracaatları 31 Ekim 2012 tarihine kadar yapılabilecektir • Müracaat için ”eğitim bursu talep formu” doldurularak aşağıdaki adrese gönderilecektir. burs@kmaraskafder.org.tr • Ayrıca derneğimizden “ eğitim bursu formu” temin edilebilecektir.   “BİR BURS DA BENDEN!” p> Başarılı ancak maddi desteğe muhtaç gençlerimizin kültürel duyarlılık içinde donanımlı bireyler olarak yetişmesi amacıyla derneğimiz bünyesinde bir “EĞİTİM BURSU BAĞIŞ FONU” oluşturulmuştur.p>   Mutlu bir gençlik, parlak bir gelecek için bizim de büyük sorumluluklarımız vardır. Geleceğimize dokunarak onu şekillendirmek bizim elimizde.   Bu hedefe ulaşmak, ancak geleceğe inanan, yüreğinde gençlere sahip çıkma heyecanı taşıyan SİZLERLE mümkün olacaktır.   “BİR BURS DA BENDEN!” diyerek bu taze fidanların yetişmesine destek olabilirsiniz. Derneğimiz burs komisyonunun hazırladığı "EĞİTİM BURSU BAĞIŞ FONUNA" katkı sağlamak için lütfen bize ulaşın.   İLETİŞİM: KAHRAMANMARAŞ KAFKAS KÜLTÜR DERNEĞİ:p> Şazibey Mah. Haydar Aliyev Cad. 9. sok No:1 KAHRAMANMARAŞ   burs@kmaraskafder.org.tr 0 344 235 20 00     Not: Başvuru formunu aşağıdaki linkten indirebilirisiniz.    Kaffed

Kocaeli Kafkas Kültür Derneği Öğrencilerle Buluştu

Kocaeli Kuzey Kafkas Kültür Derneği, Kocaeli Üniversitesinin Kafkas kökenli öğrencileriyle kahvaltıda bir araya geldi.p> Kocaeli Kuzey Kafkas Kültür Derneği Başkanı ve yönetimi, KOÜ’ye bu yıl başlayan Kafkaskökenli öğrencilerle kahvaltıda bir araya geldi. Trio Cafe ve Restoran’da gerçekleşen tanışma ve kaynaşma kahvaltısına Kocaeli Kuzey Kafkas Kültür Derneği Başkanı Sami Korkut (Guğoj), dernek yöneticileri Cengiz Hurma, Hayri Tolga Asalkan, Gunda Korkut (Ankuab), KOÜKAF (Kocaeli Üniversitesi Kafkas Kulübü) Başkanı Anıl Der, Başkan Yardımcısı Halime Besleneyve üyeleri ile KOÜ öğrencileri Emre Yılmaz, Esat İnce, Kuzeyfa Şafak, Pınar Sandıkçı, Şeyda Uysal,Hiranur Kılınç, Nihal Pişgen, Harun Yıldız, Hilal Bağlar, Büşra Bilgici, Dijan Albayrak, Ömer Demircan, Dilara Kalmuk, Seda Tanbay, Banu Bahçe ve Okan Arı katıldı. SICAK VE SAMİMİ ORTAMp> Sıcak ve samimi bir ortamda gerçekleşentanışma ve kaynaşma kahvaltısı oldukça eğlenceli geçti. Bol bol sohbet eden gençler, keyifli bir gün geçirdi. Kahvaltı sonrası Kafkas müziği eşliğinde Kafkas oyunlari oynayan gençler güzel bir gün geçirdi. Kahvaltıda kısa bir konuşma yapan Kocaeli Kuzey Kafkas Kültür Derneği Başkanı Sami Korkut (Guğoj) amaçlarının üniversitedeki tüm Kafkas kökenli gençlere ulaşmak olduğunu belirterek şunları kaydetti: “Bu yıl KOÜ’ye çok sayıda Kafkas Kökenli öğrenci kardeşimiz başladı. Şimdilik bu kardeşlerimizden 35’i ile bu kahvaltıda bir araya geldik. Türkiye’nin bir çok ilinden gelen Kafkas Kökenli öğrencilerimizi ağırlamaktan çok mutluyum. Onlara desteğimiz hızla sürüyor ve sürmeyedevam edecek.   ABAZACA VE RUSÇA EĞİTİMLERp> Kardeşlerimize derneğimizde bir oda tahsis ettik. Dernek üyesi öğrencilerimize burs çalışmamızda devam ediyor. Arkadaşlarımız yıl içerisinde folklor ekibimize, dil kurslarına ve diğer tüm etkinliklerimize katılabilirler. Ayrıca Kurban Bayramı’ndan sonra Abazaca ve Rusca kurslarımız başlayacak. Isteyenler Kafkas Kültür Derneği’nin facebook sayfasından veya dernek binamıza gelerek şahsen başvurabilirler. Son olarak Trio Cafe ve Restoranın sahibi Cem Behram’a ve personeline de gösterdikleri ilgi ve alakadan dolayı teşekkür ederim.” Trio Cafe Restoran’da gerçekleşen kahvaltıda KOÜ Elektrik Mühendisliği öğrencisi olan PınarSandıkçı’ya sürpriz doğum günü yapıldı. 21 yaşına giren Pınar’ı ilk kutlayan Kocaeli Kuzey Kafkas Kültür Derneği Başkanı Sami Korkut oldu. Sürpriz karşısında oldukça mutlu olan Pınar Sandıkçı, pastasının mumlarını dilek tutarak üfledi. Kendi elleriyle arkadaşlarına ikram etti.   Kaynak: http://www.mavikocaeli.com.tr/yerel/kafkas-kultur-dernegi-ogrencilerle-bulustu-h156585.htmlp>Kaffed