Kaçsan nereye kaçacaksın kendinden, yerin belli yurdun belli, çağın belli. Sığınsan da yalnızlığın ormanlarına, işin belli, gücün belli, düşüncen belli. Kaçsan nereye kaçacaksın kendinden, ay ışığı belli, deniz belli, akşam belli. Sanma ki avutur bu görüntüler seni, doğuş belli, yaşam belli, ölüm belli. +''+ Gerek kişisel, gerekse örgütsel özeleştiriyi bir türlü beceremeyen ya da kendini gerçekten sorgulayan bir özeleştiriyapmayı "varlığına" yediremeyen biz dernekçiler, başına gelenlerin sorumluluğunu yıkacak günah keçilerinden biriolarak da dernek yöneticilerini ve çalışanlarını seçmişizdir. Yapılan her etkinlik, atılan her adım sonrasındabiz dernekçilerin çoğunluğu tarafından eleştiri yağmuruna tutulmuştur, dernekte yapılmaya çalışılan aktivitelerdensorumlu olan bu gönülperver kişiler. Yapılanı eleştirmek bu kadar kolay mıdır? Yapılan çalışmaların ve etkinliklerin ‘başarısızlıklarının’ temelnedeni sadece bu kadroların hatası ya da günahı mıdır? Yapıcı değil yıkıcı olmak kolay olandır. İnsanoğlu, var olduğu sürece kendisine kolay geleni tercih etmiştir. Fizikte bu olgu ‘evrensel uyuşukluk’ olarak tanımlamaktadır. İnsan olarak var olmanın temel unsuru, hayat ile süregiden bir direniş içinde olmaktadır. Direniş sürekli olmalıdır, zira bu bizi ‘biz’ yapan temel etkendir. Aksi takdirde, var olan akışın içinde direnmeden akmak, var oluşumuzu yadsıyan ve öznelliğin gereksizliğini, daha alışılagelmiş bir ifade ile ‘sürü içerisinde bir kelle daha olma’ durumunu kaçınılmaz kılmaktadır. Bir tanıma göre, “Demokratik kitle örgütlerinin (DKÖ) eyleminin sınırları, örgütlenmesinin karakterini belirlemektedir.” Bu tanım doğrultusunda, derneklerimizde ve üretimlerinde var olan aksaklık aslında toplumsal yapımızın bir yansımasıdır. Günümüzde, gerek toplumumuzun ve gerekse ülkemizin bireylerinde var olduğu söylenen ‘tepkisizliğin’ tam aksine bir ‘tepkililik’ vardır. Fakat bunu fiiliyatta göremememizin sebepleri, örgütsüzlük ve var olan örgütlere de inancın olmamasındandır. Yukarıda bahsedilen, örgüt içinde yer almaktansa dışında kalmanın tercih edilmesi, bu keyfiyetin rahatlılığı ile yıkıcı eleştirilerin yapılması, bir örgütsüzlük tablosu ortaya çıkarmaktadır. Mevcut olumsuz tablo sadece biz Çerkesleri değil, içerisinde yer aldığımız Türkiye kazanının her bir bireyini ilgilendirmektedir. 1980 öncesi dernek tabanının genişliği ve eylem etkinliğinin günümüzde bulunmuyor oluşu bir düzeyde de bununla ilişkilidir. Diğer yandan, 80 dönemi ile Türkiye’nin sosyo-ekonomik çöküşünden sorumlu olanların halen serbest olmaları ve toplumsal yarayı açan kişiler olarak sorgulanmıyor oluşları bu zihniyete sahip fikirlerin halen yerel idarelerde mevcudiyetini koruduğunun da bir göstergesidir. Yine bu dönemin eseri olan apolitize olmuş ya da olmayı tercih eden bireyler yüzünden, toplumsal karakter, örgütlülük adı altında bireysel ilişkilerde sergilen(e)mez olmuş ve Çerkeslik sadece bireysel kimlik kartı olmaya indirgenmiştir. Bu mekanizmanın doğal bir sonucu olarak da ‘ortak sorunlara ortak çözümler’ üretilemez hale gelmiştir. Siyasal tavır -80 sonrasında zihinlerde yarattığı olumsuzluğun aksine- demokratik işleyişin temel unsurudur. Apolitize olmuş bir dernek faaliyeti, içi boş, sadece günü kurtaran bir figür olmaktan öteye gidememektedir. Bunların sonucu olarak da, kısıtlı kadrolar ile kısıtlı çerçevede yürütülmeye çalışılan etkinlik ve eylemler, toplumumuzun beklentisini karşılamamaktadır. Para karşılığında satın alınan metada ortaya çıkabilecek aksaklıkta, kullanıcının hakkını araması bakidir. Fakat derneklerde alışverişi yapılan şey, üretici ve kullanıcının ortak çalışması ile elde edilecek kültürel değerler bütünüdür. Dolayısı ile belirli amaç ve hedef doğrultusunda çalışmak, ancak ‘birliktelik’ ile mümkündür. Dernek, "Belirli ve ortak bir amacı gerçekleştirmek için kurulan yasal topluluk, cemiyet" olarak tanım bulmaktadır. Eğer amaç belirli hedeflere ulaşmak ise bu, topluluk ile yapılmak durumundadır. DKÖ'nün temel görevi, kitlelerin ekonomik-demokratik temelli istemlerinin dile getirildiği ve kazanılması için çaba sarfedildiği örgütlenmeler olmalıdır. Sürekli sarf edilen ‘politik ceketin dışarıda bırakılması’ yerine, belli renkteki ceketin giyilerek ve renge ait fikrin tutarlı temsili, amaca gidecek yolda iz yollarını belirlemede yardımcı olacaktır. Sağlanan örgütlülük paralelinde elde edilecek gelişmeler ile tavır ve duruş temsili artırılabilecektir. DKÖ'ler, varolan en nispi olanakları da içerse, daha geniş hak ve özgürlüklerin sağlanması ve savunulmasında, yönetiminde olup olmamak gibi bir sorun öne çıkartılmadan savunulması gereken mekanlar olmalıdır. Demokrasi, itiraz hakkının kullanılmasıdır. Örgütlülük bünyesinde yer alan bireylerin ‘ortak’ hareketliliği konusunda alacağı ‘ortak’ kararlar gene demokrasi gereği, bireysel kimlik kartı zayıflığı yerine, sahip olduğumuz örgüt ifadesiyle sarf edilecek ve bu şekilde işleyen bütünün bir parçası olmamızı sağlayacaktır. Bu yolla, katılımcıların demokratik yaratım ve kazanımları örgütlü güce dönüştürülecek, ortaya konan hedeflere ulaşılmada asıl rol ‘derneklerimizin’ olacaktır. Bu nedenle derneklerimizin önemi küçümsenmemelidir. ‘Bir şey yapılamaz’ları teorileştirmeye, yapılamayan şeyler için yönetimleri eleştirmeye hak görülmemelidir. Bize yakışan, bilinen hali ile ‘dürüst Çerkes tavrı’ örgütsüzlükten şikayet etmek değil, günümüze kadar elde edilmiş olan ‘dernekçilik’ geleneğini doğrultusunda toplumumuz ile bağ kurmanın ve bu bağın sağlamlaştırmasının olanaklarını yaratma çabasıdır. Örgütsüzlük ancak ve ancak iradi tavırla aşılabilir. Bu iradi müdahale ise kendiliğinden kitle içinden çıkacak dinamik unsurların müdahalesini beklemek değildir. Her sorun, çözümünün tohumlarını kendi içerisinde taşımaktadır. Sorunların yanlış tanımlanması, çözüm bulun(a)maması, gerçekte çözüm olmadığı anlamına gelmemektedir. Yalın ve samimi olmak kaydıyla, politik reflekslerin güçlü ve zihnin açık olduğu sürece üstesinden gelinemeyecek mevzuu yoktur.+''+Rahmi Lale
Mezbjen Pikniği
nan Mezbjen Afişdiv>Ankara Kafkas Derneği Doğa Sporları Topluluğu Mezbjen'in geleneksel olarak her sene düzenlediği piknik bu sene 12 Haziran Cumartesi günü Çayyolu Mezbjen Sosyal Tesislerinde düzenlenecektir. Sınırsız yiyecek ve içecek dahil etkinliğin ücreti 4.000.000 T.L'dir. Piknik yerine ulaşım için ücretsiz servis saat 18:30'da Kafkas Derneği'nden, dönüş için ise saat 23:25'de Çayyolu'ndan kalkacaktır. Bilgi ve davetiye için: Filiz KaplanTD>0(312) 222 8589TR>Olcay ErtanTD>0(532) 368 9613TR>Setenay ÖzcanTD>0(532) 796 6929TR>Serhat ÜnalTD>0(533) 414 6143TR>TBODY>TABLE>P> Piknik yerinin krokisi için tıklayınızP>Kaffed
Elbruz Antalya’da
nan Ankara Kafkas Derneği Elbruz Halk Dansları Topluluğu 12 Haziran 2004 Cumartesi günü Antalya'da Cam Piramitte gösterisiyle izleyicilerinin karşısına çıkacaktır. Bütün hemşehrilerimiz davetlidir.TarihTD>12 Haziran 2004TR>SaatTD>19:30TR>YerTD>Cam Piramit AntalyaTR>TBODY>TABLE>P>Kaffed
Mezbjen Pikniği
nan Mezbjen Afişdiv>Ankara Kafkas Derneği Doğa Sporları Topluluğu Mezbjen'in geleneksel olarak her sene düzenlediği piknik bu sene 12 Haziran Cumartesi günü Çayyolu Mezbjen Sosyal Tesislerinde düzenlenecektir. Sınırsız yiyecek ve içecek dahil etkinliğin ücreti 4.000.000 T.L'dir. Piknik yerine ulaşım için ücretsiz servis saat 18:30'da Kafkas Derneği'nden, dönüş için ise saat 23:25'de Çayyolu'ndan kalkacaktır. Bilgi ve davetiye için: Filiz KaplanTD>0(312) 222 8589TR>Olcay ErtanTD>0(532) 368 9613TR>Setenay ÖzcanTD>0(532) 796 6929TR>Serhat ÜnalTD>0(533) 414 6143TR>TBODY>TABLE>P> Piknik yerinin krokisi için tıklayınızP>Kaffed
Elbruz Antalya’da
nan Ankara Kafkas Derneği Elbruz Halk Dansları Topluluğu 12 Haziran 2004 Cumartesi günü Antalya'da Cam Piramitte gösterisiyle izleyicilerinin karşısına çıkacaktır. Bütün hemşehrilerimiz davetlidir.TarihTD>12 Haziran 2004TR>SaatTD>19:30TR>YerTD>Cam Piramit AntalyaTR>TBODY>TABLE>P>Kaffed
Saakaşvili’nin Ufku
Amerika'da eğitim gören genç Saakaşvili, yine Amerika’nın desteğinde yumuşak bir ayaklanmayla Şevarnadze’yi indirerek başkanlık koltuğuna yerleştikten sonra, kendisine güvenen çevrelere ve halkına bir takım mesajlar vermek, dirayetli bir başkan olduğunu göstermek zorunda idi. +''+ Acaristan'da etkin ve deneyimli görüntüsüne rağmen, yolsuzluklara, kirli işlere bulaşmış, kendi halkının gönüllü desteğini yitirmiş, artık miadını doldurmuş yaşlı Abaşidze, ABD destekli genç Saakaşvili için iyi bir hedefti. Onu alaşağı etmek, Saakaşvili'ye bir prestij kazandırabilirdi. Üstelik Abaşidze, sanıldığı kadar zor bir lokma da değildi. Zira hem kendi halkı, hem de Rusya, kendisinde artık bir gelecek görmüyordu. Rusya için, Gürcistan’ın kaderinde en azından uzunca bir süre söz sahibi olacağı kesinleşen Saakaşvili ile daha işin başında ters düşmenin bir anlamı ve yararı yoktu. Rusya, “ne şiş yansın, ne kebap” anlayışıyla hareket etti. Hem Abaşidze’yi okşadı, koruma ve güvence şemsiyesine aldı, hem de onu iktidardan uzaklaştırarak, Saakaşvili’ye “bu kıyağımı unutma” dedi. Bu gelişmede Rusya’nın eski Dışişleri Bakanı ve şimdiki Güvenlik Konseyi Sekreteri Gürcü kökenli İgor İvanov’un kişisel etkisini de gözardı etmemek gerekir. Ama öyle anlaşılıyor ki, genç Saakaşvili durumu tam olarak böyle değerlendirmedi. O, kendi yüksek siyasal stratejisi ve becerisiyle Şevarnadze’yi alt ettiği gibi, bu ulusal-demokratik zaferini iyi algılayıp değerlendiremeyerek horozlanan yaşlı Abaşidze’yi de, estirdiği rüzgarla korkutup kaçırmıştı. Nitekim bu zaferin hemen ardından hızını alamayarak, sırada Güney Osetya ve Abhazya’nın bulunduğunu, açıkça ve pervasızca ifade etmesi bunu gösteriyordu. Öyle anlaşılıyor ki; Saakaşvili bazı şeyleri gözden kaçırdı. Oysa ne Gürcistan'daki “kadife devrim” ve seçim başarısı, ne de Acaristan’daki Abaşidze zaferi Saakaşvili’nin kendi siyasal güç ve yeteneğinin sonucuydu. Yalnızca filmin senaryosu öyle kurulmuştu. Öte yandan, 90’lı yılların başından beri Kafkasya ile yakın ilişkiler kuranlar bilirler ki, genel olarak eski Doğu bloku halklarının sosyalist dünya görüşünden gelen bir saflıkları vardır. Onları ikna edip yönlendirmek nispeten daha kolaydır. Bu yüzden Gürcistan seçimlerinde halkın Saakaşvili’ye %70’lere yaklaşan düzeyde oy vermiş olmasını halkın bilinçli ve gönüllü desteği olarak yorumlamak yanıltıcı olur. Saakaşvili’nin dünyanın tek süper-hiper gücü olan Amerika’da eğitim görmüş olması, ciddi ekonomik ve siyasal sorunlar içinde debelenip durmaktan usanmış Gürcü halkı tarafından bir kurtuluş umudu olarak değerlendirilmiş olabilir. Bu, Gürcü halkının Saakaşvili’ye kayıtsız-şartsız destek olacağı anlamına gelmemektedir. Gürcistan halkı da diğer halklar gibi, savaş değil, barış istiyor, yoksuluk ve yoksunluk değil, huzur ve refah istiyor. Sorunlara mazeret üretmek değil, çözüm istiyor. Gamsakhurdiya’yı da, Şevarnadze’yi de bu umut ve beklentilerle destekleyip iktidara getirmişti. Ama ikisi de gözüne kestirdiği küçük özerk cumhuriyetlere karşı horozlanmak suretiyle halkın dikkatini başka yerlere çevirmeye, ekonomik sorunları ve başarısızlıkları gözlerden kaçırmaya çalıştı. Ama sorunlar, saklanmakla çözülmüyor. Çözülmeyince de halk, doğal olarak başka bir umut arayışına gidiyor. Saakaşvili, en azından ilk açıklamalarında, bu deneyimlerden yeterince ders almış görünmüyor. Kaldı ki, Güney Osetya da, Abhazya da Acaristan değildir. Acaristan halkının egemen nüfusu (genel nüfusun yaklaşık yarısı) Gürcü kökenlidir. Diğer yarısı ise Rus, Türk ve başka etnik kökenlidir. Acaristan’ı Gürcistan’dan farklı kılan, belki ona özerk cumhuriyet statüsü verilmesini gerektiren temel özellik, halkının başka bir etnik kökenden olması değil, yarıdan çoğunun müslüman olmasıdır. Yalnızca müslüman olmak ise, hele ciddi bir dinsel baskı sözkonusu değilse, Acaristan halkına, Gürcistan'a karşı savaşı, ölümü göze aldıracak kadar güçlü bir motivasyon sağlayamaz. Oysa Güney Osetya’da ve Abhazya’da durum tamamen farklıdır. Her ikisinin de halkı Gürcü değildir. Her ikisi de geçmişte ciddi ulusal baskılar yaşamışlar, bu baskılara karşı direnmişler, özerkliklerini fiili bağımsızlık düzeyine yükseltmişler ve aradan geçen uzun yıllara, hiç de hak etmedikleri yoğun ablukalara, izolasyonlara karşın, fiili bağımsızlıklarını onurlarıyla korumuşlardır ve korumaya da kararlıdırlar. Kaldı ki, onlara yöneltilen bir saldırı, kardeşleri ve akrabaları olan diğer Kuzey Kafkasya halklarını da (Anayurt ve diaspora kesimleriyle) rahatsız etmekte ve harekete geçirmektedir. Geçmişteki deneyimler bunu açıkça göstermiştir. Saakaşvili, bütün bunları hesap etmeden “sırada Güney Osetya ve Abhazya’nın bulunduğunu” ağzından kaçırmışsa da her halde daha sonra aldığı uyarılarla farkına varmış olmalı ki, söylemlerinde bir değişiklik, bir yumuşama görülmeye başlamıştır. En azından artık Güney Osetya ile Abhazya’yı aba altından sopa göstererek, silah zoruyla ilhak etmeye kalkışmaktan vaz geçmiş, onları da bir bakıma gelenekselleştirdiği “kadife devrim” yoluyla, daha da önemlisi, Gürcistan’ın ekonomisini geliştirip güçlendirmek, çekiciliğini artırmak suretiyle gönüllü olarak Gürcistan Federasyonu’na yeniden çekmeyi hesaplamaya başlamıştır. Kuşkusuz bu, önemli bir gelişmedir. Herkes “zorla güzellik olmayacağını” iyi anlamalıdır. Avrupa Birliği örneğinde olduğu gibi, tamamen bağımsız devletlerin bile bağımsızlıklarından ödün vererek birleşmeye çalıştıkları günümüzde, çok daha önceden beri federal bir çatı altında birleşmeyi başarmış ulusların ayrışmaları bir çelişki gibi görünebilir. Ancak unutulmamalıdır ki, gerçek birlik, gönüllü birliktir. Bu da karşılıklı saygıdan, “herkese hakkını vermek”ten, gerçek bir güven ve güvenceden geçer. Gürcistan da, Rusya da, diğer bölge ülkeleri de gerçekten birlik ve beraberlik istiyorlarsa, birlik ve beraberliğin getireceği sinerjiyi önemsiyorlarsa bu gerçeği anlamalı ve buna göre yapılanmalıdırlar. Bu arada Saakaşvili'nin “sırada Güney Osetya ve Abhazya'nın bulunduğunu” telaffuz etmesinden hemen sonra destek aramak için Türkiye’ye gelmiş olması anlamlı ve düşündürücüdür. Gerçi son yıllarda Türkiye’nin Gürcistan’a büyük önem verdiği bilinmektedir. Türkiye, Gürcistan’ın bağımsızlığını tanıyan ilk ülkedir. İki komşu ülke arasında elbette iyi komşuluk ve dostluk ilişkileri olmalıdır. Bunu anlayışla karşılamak ve takdir etmek gerekir. Biz de diasporadaki Kuzey Kafkasyalılar/Çerkesler olarak bunun dışında bir anlayışla hareket etmiyoruz, etmemeliyiz. Esasen Atatürk’ün gösterdiği “yurtta sulh, cihanda sulh” ilkesi de bunu gerektirir. Ama ne yazık ki, Türkiye uzun yıllar bu anlayış ve ilkeye aykırı politikalar izlemiş, bütün komşularıyla soğuk, hatta kavgalı bir görüntü vermiştir. Bunu büyük bir talihsizlik ve siyasi ferasetsizlik olarak değerlendirmek ve terk etmek gerekir. Ne var ki, komşularla iyi komşuluk ve dostluk ilişkileri kurarken de, bu ilişkileri yalnızca kısa vadeli basit özel çıkarlara değil, evrensel değerlere, evrensel değerlerle örtüşen kalıcı bölgesel yarar ve çıkar ilişkilerine dayandırmak gerekir. Başkalarına karşı haksızlık oluşturan ilişkiler “iyi” ve kalıcı olamaz. Yaşama hakkının ulus düzeyindeki uzantısı olan ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı, bu evrensel değerlerin başında gelmektedir. Cumhurbaşkanımızın medyada yer alan açıklamasında “Gürcistan’ın toprak bütünlüğüne” vurgu yapmasını bir ölçüde anlayışla karşılamak mümkün olmakla birlikte, Güney Osetya’nın Osetlerin ve Abhazya’nın Abhazların toprağı olduğunu, ulusların kendi kaderlerini tayin hakkını hiç sözkonusu etmemesini, KKTC’de bir devlet politikası olarak savunulan çözümün, Abhazya’da ve Güney Osetya’da unutulmasını anlamak mümkün değildir. Bu bir çifte standarttır ve güçlü bir bölge, hatta dünya ülkesi olarak görmek istediğmiz Türkiye' Cumhuriyeti’ne hiç yakışmamaktadır. Umarız ve dileriz ki, bu konuda Abhazya Dayanışma Komitesi odaklı Kuzey Kafkasya diapsorası, devlet yetkililerini gereği gibi enforme etmişlerdir. Yöneticilerimiz de bu enormasyonu iyi değerlendirmişler, kapalı kapılar ardında Saakaşvili’ye kayıtsız şartsız destek vaad etmemişler, sorunların mutlaka barış içinde, ulusal kimkliklere, haklara ve özgürlüklere saygı temelinde diyalogla çözülmesi gerektiği konusunda kararlı bir duruş sergilemişlerdir. Umarız ve dileriz ki, Saakaşvili’nin yumuşayan son söylemlerinde bu duruşun da etkisi vardır. Kuzey Kafkasyalılar olarak biz de bu gelişmelerden bazı dersler çıkarmalıyız. Her şeyden önce konuya, kendi sorunlarımıza ilgi ve duyarlılıklarımızı asla kaybetmemeli, tam tersine bu ilgi ve duyarlılıklarımızı kararlı biçimde geliştirmeliyiz. Bunun için önce Kuzey Kafkasya’daki cumhuriyetlerimizin kendi aralarındaki işbirliği ilişkilerini geliştirmelerini özendirmeliyiz. Herhangi bir cumhuriyetimiz, diğerlerini de ilgilendirecek bir adımı kendi başına atmamalı, önceden bir ortak karar ve irade arayışına girmelidir. Bu süreç, Kuzey Kafkasya Cumhuriyetleri Parlamentolar arası Danışma ve Dayanışma Kurulu gibi ortak bir danışma organı ile başlatılabilir. Aynı şekilde gerek anayurttaki, gerekse diaspora ülkelerindeki sivil toplum kuruluşlarımız, önce her bir ülkede sağlam demokratik yapılar halinde kurumlaşmalı, sonra da diaspora ülkeleri ve anayurt arasında kurumsal ilişkilerini geliştirmek suretiyle yukarıda belirtilen sürece daha etkin biçimde katılmalıdırlar. İçtenlikle ve kararlı biçimde çözüm isteyen bölge halkları, sivil toplum ve devlet yönetimleri olarak, bölgedeki senaristleri/siyasi aktörleri dikkate almayan politikaların başarı şansı olmadığını unutmamalı, örgütlü ve etkili bir biçimde Amerika’yı, Rusya’yı, Türkiye’yi enforme edip etkilemeye, yönlendirmeye çalışmalı, buna uygun biçimde yapılanmalıyız. Asıl önemlisi de, ulaşmak istediğimiz hedefleri, çağın evrensel değerleriyle uyumlu biçimde formule etmeli, ona uygun stratejiler oluşturarak uluslar arası destek şansımızı arttırmalıyız.+''+Fahri Huvaj
Zexes Gecesi
nan Ankara Derneği tarafından geleneksel olarak düzenlenen ve her ayın ilk Cuma akşamı hemşehrilerin buluşup hoşça vakit geçirmesine vesile olan kültür ve eğlence gecelerinden Haziran ayı gecesi 4 Haziran Cuma akşamı saat 20:00'de başlayacaktır. Yaz boyunca gece düzenlenmeyeceğinden, Ekim ayına kadarki bu son geceye tüm hemşehrilerimiz davetlidir. P>Kaffed
Zexes Gecesi
nan Ankara Derneği tarafından geleneksel olarak düzenlenen ve her ayın ilk Cuma akşamı hemşehrilerin buluşup hoşça vakit geçirmesine vesile olan kültür ve eğlence gecelerinden Haziran ayı gecesi 4 Haziran Cuma akşamı saat 20:00'de başlayacaktır. Yaz boyunca gece düzenlenmeyeceğinden, Ekim ayına kadarki bu son geceye tüm hemşehrilerimiz davetlidir. P>Kaffed
Benim Pazar Günüm Böyle Geçti
Şaka yaptığımı sanmış Sine saat 01:00 de telefonla “çay demle, geliyoruz biz” deyince, kapıda görünce inandı. Gerçi kocasını (!) mutfakta olduğumuza ikna etmesi epey uzun sürdü ama neyse, gecenin yarısı misafirlikten çağırdığımız Süleyman’ın ısmarladığı kokoreçten sonra çok iyi gitti çay... Murat’ın sevgi dolu “sabah yola gideceksiniz hadi gidin dinlenin” ısrarları ve herbiri kendi başına bir edebiyat şahaseri küfürleriyle süslü ardı arkası gelmez “hele siz bi evlenin ben o zaman göstereceğim size” tehditleri olmasaydı sabahı bulurduk herhalde... İyi de oldu gerçi, üç gündür uyumuyorduk zaten. Annem haklı galiba... “Senin deli olduğun yetmiyor, arkadaşların da deli....” +''+ Yarım saat erkene kurdum ilk önce saati, anca kalkarım ben bu yataktan dedim kendi kendime ama sonra tantananın başlangıcının Ziya olduğunu hatırlayıp hemen geri düzelttim. Köprünün altında ağaç olmanın gereği yok dedim sabahın köründe, ve telefon yağdırmanın... “nerde kaldın hajı?” Ovanın ortasındaki dağ tesislerinde sabah çayı, peynirli gözleme, dometes, petek bal... Her 5 kilometrede bir eğilip hızımı kontrol eden ve her sollamada kapının kolunun sağlamlığını daha bir şiddetli deneyen Buket’in en kısası 15 dakika süren el yıkama fasılları... Turhal Grubu’na sessiz ama gönülden bir selam... Samsun’un neyi meşhur? Ulular ulusu şeyhim Erol Abi’nin uzun saplı “Yaw siz nasıl Samsunlusunuz? Nasıl bilmezsiniz gideceğimiz yeri...?” fırçaları eşliğinde, 13:30 suları selam sana Doğu Park... Park sorunu, mangallardan gelen et kokuları, her tarafı ormanlarla kaplı biryerde insanların şehrin ortasında bir parkı 3er metrekare parselleyip piknik yapmalarına şaşkınlık, deniz kokusu, parlayan güneş, matemin rengine isyan, yakalarında kokartları ve siyah tişörtleriyle top oynayan çocuklar, sahil yolunda kalabalığa umarsız aşıklar... 15 dakika el yıkama molası, ciğerlere bayram... Açılış Samsun Derneği’nden... Israrlara dayanamayıp gelen Muhittin Abi’den “kısa” bir konuşma - ben bu performansa hayranım, uykusuz her gece, yorgun ölesiye - yarım saat önce top peşinde yeşillikleri gülücüklerle yıkayan çocuklardan sürgün andı, meraklı ziyaretçiler, saygı duruşunda alanda yükselen tek Adıge Bayrağı Ankaralı ellerde... “Minik” ama yaşlı bir tiyatro oyunu “bir avuç vatan toprağı”, gölge arayan izleyiciler, ne söylediğini anlamadığım ama kalbinden geçenleri hissedebildiğim, elinde mızıkası, belki gözyaşları gözükmesin diye, belki utandığından ve hatta belki boynu ağrıdığından kafasını kaldırmadan içini döken Asetin teyzem, Kayseri’den sürgünün sesine tempolu destek, Göker’in uzattığı saçları, orotoryo... Düşmemek için ele sıkı sıkı dolanmış ipler, yamçının altında terden renk değiştirmiş Çerkeskalar, Samsun Kafkas Derneği Karadeniz Ordu Komutanlığına bağlı güdümlü pankartlarla silahlandırılmış balıkçı krüvazörleri sürgün tatbikatında resmi erkanı ve halkı selamlıyor... “Ankara’dan gelip sahilden fotoğraf çekmeye çalışan genç denize düşüp rezil oldu... Olayı gören Samsun Ahalisi, özellikle genç kızlar kahkaha krizine girdi, valilik komşu illerden krize giren vatandaşlar için ambulans desteği istendiğini açıkladı... Gencin denize düşerken çekilmiş fotoğraflarını tşört yapan genç bir girişimci vergi rekortmeni oldu.. “ Aman aman, ben yukarı çıkıyorum... Kesinlikle matemin rengini değiştirmek gerek... Sıcak, çok sıcak... Sivaslı kardeşler de gelmiş Samsun’a, Muhittin Abi’yi görünce sohbet etmek istemişler... Anakent sosyal tesislerine kısa bir yürüyüş, gençler hüznü sevmiyor, adı üstünde delikanlı, damarlarından fışkırıyor eğlence, ha marje... Yüceler yücesi şeyhimin emriyle biz de katılıyoruz sohbete, dinliyoruz. Üst katta havuç, cam kenarı hayranlarıyla dolu olmasa kuvvetle muhtemel daha verimli geçecek toplantı. Önce gençler tekmil veriyor, emirle kısa künye... Salonda yaşlı yok, sorular, temenniler, havuç gürültüsünden anlaşılmayan cümleler... Sivas otobüsü kalkıyor da bitiyor sohbet, bıraksalar sabahlıcak Muhittin Abi, gençlerle gençleşiyor, yorgunluk hak getire, anlatıyor her aklına geleni, Abhazya’dan Hattiler’e... İki arada bi derede hızlı bir eyvallah, kaçıyoruz Muhittin Abi dernekte bekleyen Samsunlu gençlerle kucaklaşmaya giderken... Lisenin parkı, çiftlikte kısa bir yürüyüş, kapalı pide... “Hajı vallahi bu ameliyattan sonra benim gözlerim gece araba kullanınca hemen yoruluyor, önce ben süreyim...” Tekrar dağ tesisleri, serin hava, sıcak çay, Buket’in el emeği göz nuru patesli börekleri, anamın kağıtlı kekleri, sıcak leblebi, derin nefes el yıkama, tekrar yola... Süleyman’ın omzunda derin bir uyku... Kerim öyle. Değil. Öyle. Değil. Pariiiiiiis şerefsiz.... “Beyefendi yorgunuz galiba biraz. Fenerin pilleri zayıf da değil, ışığı kuvvetli ama...” “Kusura bakmayın, bi “şey” konuşuyoduk da dalmışım, fark etmemişim sizi.“ “Evraklarınız lütfen...!” “Ya Ziya sen neden Kerim’e şey dedin şimdi..?” Uykumu kaçırıyorlar, dayanamıyorum, dahil olup konuyu kapatıyorum. “Paris şerefsiz, Kerim öyle. Seviyosan da öyle kabul edeceksin artık onu...” Sabah zor kalkıyorum yataktan... Dolmuşa benden önce bi Çerkes Güzeli binmiş... Üsküdar bu sene kalabalıktı diyor, 500 kişi vardı... İstanbul’da 500 kişi... Ben Samsun’da 1000 i beğenmiyorum, fırçalıyorum kuzenleri bu mudur bre...! Benim Pazar günüm böyle geçti. Pazar gününü benimle geçiren herkese teşekkürler... Sizinle saatlerce yol gitmek, omzunuzda uyumak, Paris’in şerefsizliğini konuşmak, sürünmek, terlemek ve aç kalmak çok güzeldi...+''+C'upe Murat Canlı
Çetin ÖNER ile Söyleşi
nanÇerkes yazar, şair, oyuncu, "komple sanatçı" Çetin ÖNER ile uzun zamandır beklediğimiz söyleşiyi nihayet 29 Mayıs Cumartesi günü saat 18:00'de yapıyoruz. Ankara'daki tüm Çerkeslerin davetli olduğu söyleşimiz dernek binamızda. Sayın Çetin ÖNER ile sinemadan, tiyatrodan, şiirlerinden, "Dağlara Yazılıdır"dan, Çerkeslerden, Beşiktaş'tan konuşacağız. Tüm hemşehrilerimizi bekliyoruz.Kaffed