“Kendi dağlarını sevmeyen, başkalarının dağlarını sevemez.”strong>div> +''+ Resul Hamzat’ın dizelerindeki gibi değil midir başka dağlara sevgimiz. Çağdaş ve evrensel yapımızda da biraz içe dönük bir muhafazakarlıkta yok mudur aslında? Sadeliği, saflığı ya da xabze’yi ararken bu şehirli yaşamın içerirsinde, biraz feodal, biraz geçmişteki değerlerimiz değil midir bizi yan yana getiren? Üstelik değerlerini muhafaza etmek adına kendini yıllarca kapatmış, kendi doğallığını muhafaza ederek geliştirme derdine düşmüş bir topluma doğmuşsanız, aslında biraz muhafazakarsınızdır. Kendi yasalarıyla gelişen ve 'şehirleşen' yaşamın dayatmaları, dağ köylerinde dahi site hayatı kuralları ile yaşayan Çerkesler’e hep sorun çıkarmıştır. Sözde modern yaşamın maddi değerleri üzerine kurulan şehir hayatı, ortak yaşam alanlarını manevi değerler ve kurallar üzerine kuran Çerkesler’in ortak çelişkisi olmuştur. Pırıltılı düğün salonlarında “gelinin kardeşinden bir altın” çığırtkanlıkları hep yüzünü kızartmıştır. Ahırdaki düğününde katlanacağı saman tozunu, yüzünün kızarmasına yeğlemiştir. Şehirli burjuvanın ahır dediği, köylü Çerkes’in kirletmediği onurudur aslında. Marifet ahıra girmekte değil, ahırda dahi koruduğu değerleri yaşatmaktadır elbette. Geçmişte dayatmalar üzerine yaşamlarını kurmayan Çerkesler, fiziki yapılar üzerine de yaşamlarını kurmadılar, yaşam tarzlarına göre yaşama alanları oluşturdular. Evlerini yaparken mutfağı ve haçeş’i ayrı tuttular. Düz bir balkona sıralanmış gibi gözüken bu tek katlı yapı, misafirin ve ev halkının rahat etmesi için yeterli imkanı sağlıyordu. Sosyal yaşamın kendine özgü kuralları kendi fiziki şartlarını da oluşturmuştu. Hayvan barınaklarını geniş avluların uzağına kurarak daha temiz bir ortam sağladılar. Günlük yemeğin piştiği yer ile kışlık hazırlıkların ve stokların yapıldığı mekanları birbirinden ayırdılar. Çünkü bütün bunlar ayrı bakımlar, ayrı özenler gerektiriyordu. Sonuç itibariyle, Çerkesler, değer yargılarıyla yiyip içtiler, değer yargılarıyla; xabze’leriyle oturup kalktılar. Ulusal varlığımızın idamesi derken, biraz da kendimizi bulmaya çalışmıyor muyuz derneklerimizde. Şehrin vahşi kurallarına karşı biraz gelenek, biraz değer yargısı silahlarımızla savaşmıyor muyuz? ‘Adiğe Xase’ diye girdiğimiz mekanlarda, ‘Adiğe Xabze’ yi görmek istemek doğal bir beklenti değil midir? Bir geleneği yaşamanın fiziki koşulları oluşmamış, ya da elden geldiği oranda düzenlenmemişse, karşılaşılacak sorunlar kaçınılmaz olacaktır. Taşra derneklerinde ya da bir zamanların taşralı Ankara Derneği'nde, ayrı renk ve modellerdeki koltuklar salona sıralanırken, aynı renkte ve daha kaliteli olan baş köşeye konulurdu. Bu şekilde birlikte oturmanın kuralı da kendiliğinden ortaya çıkar, ‘Thamede’ olanın oturacağı koltuk da biraz daha belirgin hale gelirdi. Xabze çerçevesindeki bir oturma düzeni içerisinde gruba dahil olan, xabze çerçevesinde ayakta karşılanır “hoş geldiniz” seremonisi içerisinde insanlara tanışma olanağı da sağlanırdı. Orada bulunan bir genç oturma düzeninden tutun da, gruba katılış ve ayrılışına kadar Kafkas geleneklerinin canlı şahidi olarak farkında olmadan bir öğretiden de geçerdi. Gerektiğinde Thamade’nin fikrine karşı hangi adap içerisinde düşüncesini ifade etmeyi öğreneceği gibi, genç arkadaşlarına liderlik yapmayı ya da gerektiğinde, daha genç bir Çerkes’in arkasında nefer olmayı da bu nezih gruplar içerisinde öğrenme şansı bulabilirdi. Kızlı erkekli gruplar içerisinde, usta bir savaşçının kılıç kullanışı kadar, bir gönlü fethederken kullanacağı cesaretin, zekanın ve nezaketin aynı duruş ve ustalıkta olması gerektiğini keşfederdi. Xabze denilen öğreti böyle bir süreç sonucunda ortaya çıkarmayı hedeflediği insan modelini bir Çerkes delikanlısını, bir Çerkes kızını halkına hediye eder. Halklarsa, kendine yakışır, kendisi gibi fertlerle ayakta durabilirler. Tuhaftır, bazen kahve alışkanlığınız olmasa da, kahvede bulursunuz bu tip insanları. Bazen gittiğiniz düğünde sizi suya sokan adamdır, ya da kerpiç duvarda güneşlenirken rastlarsınız, kırkımızın oturup da tarif edemediği Çerkes’e. Akordeonun sesiyle, pşinenin sesi farklıdır. Sanki pşine biraz daha bizden gibi gelir ya, “işte öyle bir şey”. Bir hafta sonu Ankara Derneği'nin "Nart Cafe" ya da cafe'sinin bana hissettirdikleri hiçte öyle bir şey değildi. Bir fiziki duruma, bir adaptasyon söz konusuydu. Bir cafe’de hakim olacak kültür, cafe kültürü olacaktır. Çerkeslerin cafe’ye kendi kültürleri ve tarzları ile girmelerinde bir tuhaflık yoktur ama cafe’yi kültürlerinin içine sokmalarında bence eğreti bir duruş vardır. Bazen duvar kenarına sıralanmış sekiz-on renkli koltuğun yaptığını, mobilya masalar alt-üst etmeye yetebiliyor. Bir kültürün imbiğinden süzülmeye gelen gencin ise mevcut şartlara uyum sağlaması gayet doğaldır. Masada oturan bir gencin başka uzak bir masayla pselıux (kompliman) yapma şansı yoktur. Yaşlı bir Çerkesin cafe'ye girmesi durumunda hangi masanın ayağa kalkacağı da meçhuldür. Böyle bir fiziki durum, yaşlılarla gençlerin ayrı mekanları paylaşmalarına neden olacağı gibi, ayrı yaş gruplarının ayrı masalarda oturmalarını sağlayacak, kuşaklar arası hiçbir etkileşim yaşanmayacaktır. Ne kadar acıdır ki, artık şehir yaşamı içerisinde zexes’leri (birlikte oturmaları) yaşamamış insanları, zerexesu (birliktelikle) oturmaları da farkında olmadan engellenmiş olacaktır. Kalabalık sohbetlerdeki seçicilik, yerini dar alanda kısa paslaşmalara bırakacaktır. Toplumsal üretimin temel dayanağı olan gençler, ne yazıktır ki cafe’den birkaç hamburger tüketip gideceklerdir. Yanlışlık kültür derneğinde, cafe kültürüne mekan hazırlamakta, genç insanları bu yapı içerisinde ağırlamakta, kendi kültürüyle arasına cafe’yi sokmaktadır. Yaşlımız, gencimizle birlikte etkileşim ve taşıdığımız değer yargılarıyla sekiz sandalye üzeride yaşanacak olan, cafe’kas kültüründen ziyade, yere daha sağlam basan lep’ecas kültürü olacağı kesindir. "Yaşam ayrıntıda gizlidir", yaşamı yönlendiren, şekillendiren ayrıntıları atlamak bazen bir kuşağa, bazen bütün bir birikime mal olabilir.+''+Mefewud Feridun
Dernek Sohbetleri
nan 22 ekim cuma akşamı saat 20.00'de Ankara Kafkas Derneği toplantı salonunda dernek sohbetlerine başlanacaktır. Sohbetlerin sunuşuna Fahri Huvaj, Erol Taymaz ve Fırat Kozok konuşmacı olarak katılacaktır. Her sohbette o ayın önemli olayları kısaca özetlendikten sonra bir konu üzerinde konuşmacılar ve katılımcılar görüşlerini belirtecektir. Bu ayın konusu olarak; 01.10.2004 tarihli Başbakanlık İnsan Hakları Danışma Kurulu toplantısında görüşülerek karara bağlanan, Prof.Dr.Baskın Oran'ın başkanlığını yaptığı Azınlık Hakları ve Kültürel Haklar Komisyonu tarafından hazırlanan raporun görüşülmesi uygun bulunmuştur. Önemli konularda dernek görüşlerinin oluşmasına katkıda bulunacağını düşündüğümüz dernek sohbetlerine tüm üyelerimizi ve hemşehrilerimizi davet ediyoruz.Kaffed
Dernek Sohbetleri
nan 22 ekim cuma akşamı saat 20.00'de Ankara Kafkas Derneği toplantı salonunda dernek sohbetlerine başlanacaktır. Sohbetlerin sunuşuna Fahri Huvaj, Erol Taymaz ve Fırat Kozok konuşmacı olarak katılacaktır. Her sohbette o ayın önemli olayları kısaca özetlendikten sonra bir konu üzerinde konuşmacılar ve katılımcılar görüşlerini belirtecektir. Bu ayın konusu olarak; 01.10.2004 tarihli Başbakanlık İnsan Hakları Danışma Kurulu toplantısında görüşülerek karara bağlanan, Prof.Dr.Baskın Oran'ın başkanlığını yaptığı Azınlık Hakları ve Kültürel Haklar Komisyonu tarafından hazırlanan raporun görüşülmesi uygun bulunmuştur. Önemli konularda dernek görüşlerinin oluşmasına katkıda bulunacağını düşündüğümüz dernek sohbetlerine tüm üyelerimizi ve hemşehrilerimizi davet ediyoruz.Kaffed
Gençlik Gecesi
nan 2004 Ekim ayı dernek etkinliklerimize 15 Ekim Cuma Saat 20.00'de GENÇLİK GECESİ ile başlıyoruz. Gençlik gecemize Ankara'da bulunan gençlerimizin yanısıra bu yıl diğer şehirlerimizden gelen gençlerimizi de tanışma ve kaynaşma için davet ediyoruz. Gecede eğlencenin yanısıra, yönetim kurulumuz 2004- 2005 yılı çalışma programını sunacak ve katılımcıların görüş ve önerilerini alacaktır.Kaffed
Gençlik Gecesi
nan 2004 Ekim ayı dernek etkinliklerimize 15 Ekim Cuma Saat 20.00'de GENÇLİK GECESİ ile başlıyoruz. Gençlik gecemize Ankara'da bulunan gençlerimizin yanısıra bu yıl diğer şehirlerimizden gelen gençlerimizi de tanışma ve kaynaşma için davet ediyoruz. Gecede eğlencenin yanısıra, yönetim kurulumuz 2004- 2005 yılı çalışma programını sunacak ve katılımcıların görüş ve önerilerini alacaktır.Kaffed
KAF-FED’in Beslan Olayları ile ilgili açıklaması
Kaf-Fed'in Beslan Olayları ile ilgili açıklamasıstrong>p> td> tr> tr> KAMUOYUNA DUYURUstrong>p> KUZEY OSETYA’DAKİ OKUL BASKINI EYLEMİNİ KINIYORUZstrong>p> Gürcistan’ın Güney Osetya ve Abhazya’ya yönelik söylemlerinin sebep olduğu rahatsızlıklar devam ederken, önce İnguşetya’da sonra da Kuzey Osetya’da gerçekleşen eylemler bölgenin istikrarı açısından kaygı vericidir. Çeçenistan liderlerinin olayı kınamaları ve terör eylemi olduğunu açıklamaları bu bakımdan anlamlıdır.p> Eylemi gerçekleştirenlerin kimlikleri ve amaçları ne olursa olsun, masum çocukların ders görmekte olduğu bir okulun hedef seçilmiş olması, huzursuzlukların diğer kardeş Kafkas Cumhuriyetlerine de sıçratılmak istenmesi hiçbir şekilde kabul edilebilir bir davranış değildir.p> O nedenle okul baskını girişimini kınıyoruz.p> Çerkes kültüründe, savaş nedeniyle dahi olsa kadınlara, yaşlılara, çocuklara, hayvanlara ve ekili araziye asla zarar verilmez, bunlar savaşın malzemesi yapılmaz. Bu kesin bir töredir. O itibarla, Osetya’daki terör eyleminin Çerkeslerle ve Çerkeslikle asla ilgisi olamaz.p> Sadece Kafkasya’da değil dünyanın neresinde olursa olsun savaşa ve terörün her türlüsüne karşı, sorunların görüşmeler yoluyla çözümünden yana olanKafkas Dernekleri Federasyonu olarak; okul baskını olayının daha fazla insan kaybına neden olmadan akl-ı selimle çözümlenmesi, bu tür eylemlerin Kafkasya’da bir daha yaşanmaması, bölgede mevcut bütün uyuşmazlıkların silahlı eylemler yerine barışçı yöntemlerle çözüme kavuşturulması istem ve dileğimizi, yöredeki tüm ilgililerin ve kamuoyunun bilgisine önemle arz ederiz.p> p> Saygılarımızlastrong>p> KAFKAS DERNEKLERİ FEDERASYONUstrong>p> YÖNETİM KURULUstrong>p> td> tr> tbody> table>nanKaffed
Mezbjen Kamp
nan ANKARA KAFKAS DERNEÐİMEZBJEN DOÐA SPORLARI TOPLULUÐUMezbjen Kamp Azhvala Şenliği10-11 Eylül 2004Musaözü Köyü / EskişehirH3> 10 Eylül 2004 Saat 20:00 Kafkas Derneği/Şenyuva önünden hareket Saat 24:00 Musaözü Köyü varış ve kamp yeri hazırlıkları 11 Eylül 2004 Saat 10:30 - 18:00 Alınca Köyü ve çevre gezisi UL> 12 Eylül 2004 Azhvala Şenlikleri Ankara'ya dönüş P> Gezi Ücreti: 30.000.000 TL (Öğrenci: 20.000.000 TL) Rezervasyon: 8 Eylül 2004 Çarşamba Saat 17:00'a kadar aşağıdaki telefon numaralarına kaydınızı yaptırabilirsiniz. Kafkas Derneği (Müge Turhan) :222 85 89 Setenay Özcan :0532 796 69 29 Bahattin Şen :0535 208 28 61 Kamp için gerekli malzemeler: Çadır (varsa) Uyku Tulumu veya Battaniye Mat Tabak, bardak, çatal, kaşık, bıçak Kişisel Temizlik Malzemeleri Fener Kaffed
Mezbjen Kamp
nan ANKARA KAFKAS DERNEÐİMEZBJEN DOÐA SPORLARI TOPLULUÐUMezbjen Kamp Azhvala Şenliği10-11 Eylül 2004Musaözü Köyü / EskişehirH3> 10 Eylül 2004 Saat 20:00 Kafkas Derneği/Şenyuva önünden hareket Saat 24:00 Musaözü Köyü varış ve kamp yeri hazırlıkları 11 Eylül 2004 Saat 10:30 - 18:00 Alınca Köyü ve çevre gezisi UL> 12 Eylül 2004 Azhvala Şenlikleri Ankara'ya dönüş P> Gezi Ücreti: 30.000.000 TL (Öğrenci: 20.000.000 TL) Rezervasyon: 8 Eylül 2004 Çarşamba Saat 17:00'a kadar aşağıdaki telefon numaralarına kaydınızı yaptırabilirsiniz. Kafkas Derneği (Müge Turhan) :222 85 89 Setenay Özcan :0532 796 69 29 Bahattin Şen :0535 208 28 61 Kamp için gerekli malzemeler: Çadır (varsa) Uyku Tulumu veya Battaniye Mat Tabak, bardak, çatal, kaşık, bıçak Kişisel Temizlik Malzemeleri Fener Kaffed
Abhazya’nın “Anılarındaki Küçük emperyalist”: Gürcistan
12 yıl öncesi "anılarımızın küçük emperyalisti" Gürcistan, 1931’ler dede aynı küçüklüğü göstermişti Stalin döneminde. +''+ 14 Ağustos 1992 Abhazya’ya düşen bombalar diyasporaya, İstanbul’a, İzmir’e ve Ankara’ya da düşüyordu. Nasıl yüreğine düşmezdi ki o bombalar, av tüfekleriyle direnişlerinde halkının yanında olamamışsan. Nasıl yüreğine düşmezdi ki, birkaç ay önce selametle git diye gönderdiğin arkadaşının evinin temellerinin, emeğinin üzerine bomba yağdığını duyduğunda. Kalmıştık buralarda, bırakmamışlardı, gidememiştik. 14 Ağustosta telefonun başında uykusuzduk. Ankara Derneğinin telefonu her çalışında, Abhazya tepelerindeki mobil telefondan kesik kesik, gelen sesiyle hala ne beklendiğini soruyordu sevgili dostumuz. Boğazımız düğümlenerek isyan edişini haykırışını dinliyorduk ve susuyorduk, notlar alıyorduk sadece. Son durumu öğreniyorduk ilk günlerin, ilk saatlerin. Dünyanın bihaber olduğu bir tek bizi ve sevdiklerimizi ilgilendiren savaşın çaresizliğini yaşıyorduk. Çevirmeli yeşil telefonun 60 metrekarelik dernekteki hayatımız boyunca unutmayacağımız resmi çiziliyordu hafızalarımıza. Günlerce yanında yattığımız telefon bizi Abhazya'ya anavatanın herhangi bir tepesine bağlıyordu. İlk günlerin kargaşasına, karışık duygularla susarak tanık oluyorduk Ankara Xase savaşın sıcaklığını erken hissetmiş olmakla birlikte, küçücük mekanların ve zor koşulların arasında bu uzun soluklu mücadelenin altından tek başına kalkamayacağını biliyordu. İlk günlerdeki hükümet yetkilileriyle görüşme girişimlerine verilen olumsuz yanıtlar, "kitleniz kadar varsınız" anlamına geliyordu aslında. Kuzey Kafkasyalı kitlenin harekete geçmesi henüz örgütlülüğünü tamamlamamış bir yapı içerisinde kolay olmayacaktı elbette. Hayati önem taşıyan ve kitlesel tepkiyi gerekli yerlere ifade edecek olan Adapazarı mitingi en önemli adımdı. Tabi mitingden önce Adapazarı Derneği yöneticilerini ikna etmek gerekli idi ve bir "ikna heyeti" Ankara’dan Adapazarı’na doğru yola çıkar, sonuç nihayet olumludur. İstanbul mitingi ise Ankara’dan zorlamalar olmasına rağmen son ana kadar üstlenecek derneğini ara, sonuç nihayet orada da olumludur. Artık ortada harekete geçmiş bir kitle vardır. 1970’lerde Federasyonlaşma sürecinin Tsey Mahmut'un acısıyla sekteye uğrayışı gibi yeni bir acıyla tekrar sekteye uğrar. Kaf-kur’un daha önce aldığı kararla birleşme kongresi olarak düzenlenecek olan Balıkesir toplantısı Abhazya’nın işgali üzerine komiteninde oluşturulması düşüncesiyle aynı gün İstanbul’a alınır. Önemli katkılarını hep sürdürecek olan Atay Ceyşakar’ın başkanlığında "Abhazya dayanışma komitesi" kurulur. Bize o yıllarda küçük bir Cumhuriyet kasabası gibi dar gelen Ankara, istemeyerekte olsa yükünü hafifletmiştir artık.. Sonraları Kaberdey'den tepeleri aşıp gidenler, Ürdün'den Abhazya'ya geçenler, Düzce'den, Adapazarı'ndan, Kayseri'den, İnegöl'den gönüllüler, komitenin kuruluşu ile biraz daha düzene giren enformasyon ve yardım organizasyonları, Abhazya'dan gelmeye başlayan başarı haberleri, moralleri yükseltiyordu. Zafere doğru giderken, tarihin kenarına, köşesine sıkışan çok insan manzaraları da konuşulup geçiliyordu elbette. "Hani bizim şapsığ vardı ya üçbeş kuruş denkleştirmiştik giderken, çok ceset toplamış durumu iyi değilmiş." "Hani bizim İstanbullu vardı ya, hukukcu, yaralanmış ama ağır değilmiş." "Filanca abi vardı ya savaşta bir Abaza bulana kadar yirmi dört saat koşmuş şimdi bana kimse Abhazya küçücük ülke demesin diyormuş." "Hani bizim Abaza'nın giydiği fötr şapka vardı ya, dağda başına bela olmuş sürekli yağmur suyu birikiyormuş. " "Söyledik Mersin'liye, kalın gözlüklerle nereyi göreceksin diye kalkacakları noktayı görmemiş hala sürünüyormuş" "Şamil Basayev diye biri varmış tecrübeliymiş, bizimkiler imana gelmiş, yalnız hala havan mermisinin yakına mı, uzağa mı düşeceğini kestiremeden her seste kendilerini yere atıyorlarmış" "Kardeşim kimsenin de aklına gelmedi ki uyku tulumunun beyazı gece arazide ay gibi parlar diye, bozulduk doğrusu" "Bizim coğrafyacıya söyledik, sen sakar adamın birisin gidip de milletin başına bela olma diye dinlemedi ki, sonunda vermişler bir dürbün sen burada otur diye oda sadece dürbünle oturmuş. İnsan bir bakar etrafa" "Lisanda sorun olmuş, Çeçen'i Abaza'sı Ürdünlüsü, Suriyelisi Türkiyelisi derken meşhur şarkıları komut yapmışlar. Lambada yat demekmiş." "Roket atar kullanırken arkasındaki duvarı nasıl görsün, görmemiş işte." "Yol parası tamamda, orda elimizde bir şey lazım, yani on dört dolar daha lazım" "Sen git üç kişi otomobille, o kadar badireyi atlat cephanelikleri uçur, gel Abhazya’da direğe çarp!" "O gitar çalan çocuk var ya moral kaynağı olmuş Türkiye’den de parçalar çalıyormuş" 14 Ağustos Abhazya'da yetim çocukları, diyasporada şehit aileleri ve bir o kadarda kırık hayatları gerisinde bıraktı. Evine gidemeyen o Ürdünlü nerdedir bilmiyorum, tedaviye ve çocuklarını görmeye çok ihtiyacı vardı. İnegöl'de televizyonun karşısında hiç konuşmadan oturan o Abaza sağlığına kavuştu mu bilmiyorum. Bizim hukukcu ne yaptı bilmiyorum dönüp bitirdi mi fakülteyi. Kadehler Sohumun kurtuluşuna kalkarken Ankara'da, Sönmez'in iki çift lafı vardı bize dair. “Bu geceye kadar hala şansımız vardı halkımızla savaşmak için, bu gece onu yitirdik.” Umarım Abhazya bir daha hiç savaşmak zorunda kalmaz ama onun uğruna ölmemenin bir şansızlık olduğunu düşünen halkının varlığı da unutulmamalıdır. 14 Ağustos samimi bir yurtseverlik temelinde, sadece özgürlüğe dair bir savaştır. Kendi değerleri, kendi kaynakları ve kendi insanlarıyla sürdürdüğü, bir samimi, bir acemi, bir duygusal savaştır Abhazya. Diyasporanın sadece rüyalarında gördüğü topraklarına sarılışı, sahip çıkışıdır. Sevdaların hepsinin toplanıp, bir kenara konduğu aşktır Abhazya. * "Anılardaki küçük emperyalist" İngiliz araştırmacı Behofer'in Denikin Rusyası" (1920) adlı kitabından alıntıdır.p>+''+Mefewud Feridun
Mülteci
İkinci Dünya Savaşı dünya kamuoyunu pek çok yeni olguya aşina etti. Atom bombası, kara mayınları, uçankaleler, kimyasal silahlar ve pekçokları daha günlük konuşma dilinin basit birer parçası haline geldiler. En kapsamlı sözlükler bile yeni baskılar yapmak zorunda kaldı. İnsanlık tarihinin bilinen en kanlı ve ölümcül savaşı bittikten sonra bile yüzbinlerce insanın hayatını onlarca yıl daha etkiledi. Yüzbinlerce Leh, Yahudi, Rus, Alman, Macar, Çek, Kafkasyalı ve birçokları daha yıkıcı savaşın ardından vatanlarından kopup hayatlarının geri kalanını yurtsuz yaşamak zorunda kaldı. Avrupa'nın bir ucundan öbür ucuna düzensiz kitleler halinde savrulan insan toplulukları oluştu. Ve yaşlı kıtanın yersiz, yurtsuz, pasaportsuz, hatta kimliksiz milyonlarca gezgininin yaşadığı sayısız problemler dünya dillerinde yeni bir kelimenin daha yer bulmasını sağladı: Mülteci. +''+ Birleşmiş Milletler Genel Meclisi'nin 14 Aralık 1950'de, mültecilere yardım ve koruma sağlamak amacıyla gerçekleştirdiği farklı girişimlerden biri olarak Mülteciler Yüksek Komiserliği'ni kurmasının ardından, 1951 Yılı'nda Cenevre'de toplanan BM Konferansı mültecilerin giderek artan sorunları ve dünya çapında patlak veren mülteci krizleri karşısında Mülteci Konvansiyonu'nu kabul etti. Mülteciler Yüksek Komiserliği, “ırkı, dini, tabiiyeti, belli bir toplumsal gruba mensubiyeti veya siyasi düşünceleri yüzünden, zulme uğrayacağından haklı sebeplerle korktuğu için vatandaşı olduğu ülkenin dışında bulunan ve bu ülkenin korumasından yararlanamayan, ya da söz konusu korku nedeniyle , yararlanmak istemeyen; veya tabiiyeti yoksa ve bu tür olaylar sonucu önceden yaşadığı ikamet ülkesinin dışında bulunan, oraya dönemeyen veya söz konusu korku nedeniyle dönmek istemeyen her insanın mülteci kabul edilmesi zorunluluğunu” kabul eden bu konvansiyon gereği, mültecilerin sığındıkları ülkede korunmalarını sağlamak ve sığınılan ülkeye bu amaç için azami yardımı yapmakla görevlendirildi. Uluslarüstü bir örgüt olmayan BM MYK'nin çalışma prensibi, mültecilerin alması gereken yardımları sağlamak ve korunmalarını üstlenmek yerine ilgili devletleri bu görevleri yerine getirmeye zorlamak, gerektiğinde de destek vermek olarak belirlendi. Halen mülteci hukukunun en önemli uluslararası resmi belgesi olan ve BM üyesi ülkeleri MYK ile işbirliği yapmaya yükümlü kılan 1951 yılı Cenevre Konvansiyonu ve ismini imzalandığı yıldan alan 1967 Protokolü gereği, üye devletler mültecileri tehlike altında oldukları yerlere geri dönmeye mecbur edemezler ve mülteci grupları arasında ayrımcılık yapamazlar. Mülteciler, en az, sığındıkları ülkelerdeki diğer yabancıların yararlandığı ölçüde, düşünce ve dolaşım özgürlüğü, işkenceye ve onur kırıcı muameleye tabi olmama, çalışma, sağlık hizmeti ve okula gitme gibi temel medeni, ekonomik ve sosyal haklardan yaralanabilmelidir. Refugees International'a göre şu anda, dünyada, başka bir ülkede güvenlik arayan ve kendi ülkelerinde yerinden edilmiş, % 51 inden fazlasını kadınların oluşturduğu, yaklaşık 50 milyon mülteci ve sığınmacı (mülteci adayı) bulunuyor. Söz konusu kişilerin 21 milyonundan fazlası BM MYK'nin himayesinde bulunurken tahminen bunun 10 milyonunun 18 yaşından küçük çocuklardan oluşması insanlık tarihi açısından oldukça ürkütücü bir tablo. Son on yılda tahminen 2 milyondan fazla çocuğun çatışmalarda ölmesi, 6 milyon çocuğun yaralanması, 1 milyondan fazlasının yetim kalması, halen 87 ülkede çocukların 60 milyon kara mayını arasında yaşama zorunluluğu gerçeği karşısında, küresel barış ve refah için büyük umutlar beslediğimiz 21. yüzyılda, insan hakları konusunda büyük iddiaları olan zengin Kuzey Amerika ve Avrupa devletlerinin, sığınma hakkını kendi mevcut pratikleri doğrultusunda ortadan kaldırma çabalarına tanık olmak tablonun vahametini daha da artırıyor. Konvansiyonun en önemli eksikliği; kişiler ancak vatandaşı bulundukları ülkeden kaçtıkları takdirde mülteci statüsü kazanabiliyor ve uluslararası yardım alabiliyorlar. Birleşmiş Milletler Yüksek Komiserliği'nden Stefan Telöken'e göre, süreç içinde mülteci hareketinin sebeplerinin iç savaşlar, etnik, kabilesel, aşiretsel ve dini şiddeti de içine alır şekilde genişlemesinin ardından, (Çeçenlerin de içinde olduğu) 25 milyondan fazla insan yaşadığı yeri terk etmek zorunda kalmasına rağmen kendi ülkelerinde kaldıkları için mülteci statüsü kazanamıyor. Mültecilerin %90 ı fakir güney ülkelerinde: sadece Afrika, Avusturalya, Kuzey Amerika ve Avrupa'nın barındırdığının iki katından fazla mülteci barındırıyor. Sığınma prosedürünün yetersizliği ve özellikle sözde insan hakları sevdalısı kalkınmış batılıların mülteci kabulündeki isteksizliği, konvansiyonun temel dayanaklarından biri olan sığınma hakkının ihlali olmasının yanısıra, heryıl yüzbinlerce insanın hayatına malolan yasadışı göç ve insan ticaretine de sebep oluyor. Örneğin, 1951 Cenevre Sözleşmesi'ni ve 1967 Protokolü'nü onaylayan ama sığınma taahhüdünü Avrupa ülkelerinden başvuru yapanlarla sınırlayarak ve Avrupalı olmayanlara sadece geçici sığınma hakkı tanıyarak coğrafi çekincelerini kaldırmayan, Asya Afrika Avrupa arasındaki sığınmacı trafiğinin en önemli geçiş noktalarından biri olan Türkiye'de, sadece 2001 yılında, yüz binden fazla insan “kaçak göçmen” oldukları gerekçesiyle yakalanarak, sığınma haklarına ilişkin talepleri dikkate alınmaksızın sınırdışı edildi. Sudan, Angola gibi fakir Afrikalılar'ın ardından dünyanın en büyük mülteci kaynaklarından biri de Çeçenistan. 1991'de Çeçenistan'ın bağımsızlığını ilan etmesinin ardından, bağımsızlık savaşçıları ve Rus kuvvetleri arasındaki savaş, 1990'ların ortalarına kadar yaklaşık 250,000 insanın evlerini terk edip Çeçenistan'ın diğer kesimlerine, İnguşetya, Dağıstan ve Kuzey Osetya'ya kaçmasına sebep oldu. 1996'da imzalanan ateşkesin ardından yerinden olanların önemli bir çoğunluğu evlerine geri döndü. 1999 sonbaharında Rus kuvvetlerinin tekrar saldırmasının ardından, 200,000 den fazla insan yeniden evlerini terk etmek zorunda kaldı ve bunların önemli bir çoğunluğu İnguşetya ve Gürcistan'a kaçtı. Artan şiddet, Rusya'nın artık gizleme ihtiyacı dahi duymadığı katliam ve baskılar yüzünden siviller evlerini terk etmeye devam ediyor ama artık sığınabilecek yer de bulamıyorlar. Uluslararası insan hakları örgütlerinin şu anda İnguşetya'da 250,000 den fazla Çeçen mülteci olduğu konusunda hemfikir olmasına rağmen Rusya İçişleri Bakanlığı Federal Göç Hizmetleri'nin verdiği rakamlara göre İnguşetya'da şu anda 147,000 Çeçen mülteci bulunuyor. Norveç Mülteci Konseyi bunların sadece 68,000'ine federal yetkililer tarafından mülteci olarak muamele edildiğini iddia ediyor. İnguşetya'daki mültecilerin %60'ının kendilerini konuk kabul eden ailelerin yanına sığınmış olması, fidye için adam kaçırma ve “ortadan kaybolma” olaylarının mağduru olmak istemeyen pekçok Çeçen'in gizlenmesi ve Rus yetkililerin rakamları düşük tutmak için 2003 Martı'ndan beri kayıtları dondurmuş olması kesin rakamların bulunmasını engelliyor. Mülteci kamplarındaki pekçok Çeçen, geçen beş kışı donmuş zemin üzerine kurulmuş çadırlarda geçirdi. Uluslararası yardımların önemli bir kısmı daha kamplara dahi gelmeden yağmalanıyor. Faili meçhul cinayetler, kaybolma ve kaçırılma olayları her geçen gün artıyor. Genç erkekler ya savaş nedeniyle neredeyse tüm varlığını kaybetmiş ailelerinden alınacak fideyeler için kaçırılıyor ya da “kendiliğinden” ortadan kayboluyor. Mülteci Çeçenler'in vahim güvenlik, barınma, beslenme ve sağlık (özellikle akıl sağlığı) problemlerine, Rusya'nın onları tekrar evlerine gönderme isteği de eklendi. RI'ye göre, özellikle İnguşetya'daki mülteci kamplarının sakinleri (Rus resmi kaynaklarına göre tüm mültecilerin % 40'ı) yetkililerin çoktan harabeye dönmüş, hiç bir altyapısı kalmamış ve halen savaşın devam ettiği topraklarda bulunan evlerine geri dönmelerini “teşvik etmek” amacıyla çadırları kaldırmakla ve zaten çok kısıtlı bir kısmı ellerine geçen yardımları kesmekle tehdit ettiklerini söylüyorlar. Gürcistan'daki ve diğer komşu ülkelerdeki mültecilerin durumları da İnguşetya'dan farklı değil. Hemen neredeyse hepsi başta güvenlik olmak üzere beslenme ve sağlık problemleri yaşıyor. Neredeyse hiç bir çocuk eğitim almıyor. Verem ve hepatit gibi hastalıklardan ölenlerin sayısı her geçen gün artıyor. Şu anda gözüktüğü kadarıyla her ne kadar pekçok barınma ve beslenme sorunu yaşıyorlarsa da, Dağıstan, İnguşetya, Gürcistan ve Çeçenistan'daki kamplarda yaşamak zorunda kalan kardeşlerinin yaşam koşulları düşünüldüğünde, Türkiye başta olmak üzere Avrupa ülkelerine kaçabilmiş olanlar en şanslıları. Avrupa'daki Çeçenlerin önemli bir kısmı halen sığınmacı konumunda olmasına rağmen en azından adam kaçırma ve etnik temizlikten kurtulabiliyorlar. Pratikte, maalesef bir faydası olmamakla birlikte, Türkiye'de bulunan Çeçenlerin de çok önemli bir kısmı “yabancı ülke vatandaşı” statüsünde geçici ikamet iznine sahipler. Yardımseverlerin ve birkaç sivil toplum kuruluşunun cansiperane çabaları sayesinde, zar zor ayakta durmayı başarabiliyorlarsa da, en azından teoride, mülteci statüsünden daha üstte yer alıyorlar. Kitleleri peşinden koşturan pek çok sanatçı, medeniyet tarihini etkileyen pek çok bilim adamı hayatlarını mülteci olarak geçiriyor, sığınmacı kabulünün en çekingenlerinden Türkiye'de bile 8,000'den fazla mülteci yaşıyor ama mülteci sözcüğü, pek çoğumuzun ne ifade ettiğini bilmediğimiz, ezilenler, mazlumlar için önemini kavrayamadığımız bir kavram. Her yıl yüzbinlerce insan savaşlar, katliamlar, din ya da mezhep çatışmaları, siyasi düşünceleri ya da milliyetleri yüzünden evlerini terk etmek zorunda kalıyor. Biz kardeşimizle bile odamızı paylaşma sorunları yaşarken, binlerce insan birkaç metrekarelik çadırların oluşturduğu kamp şehirlerde, açlık, sefalet ve hastalıklarla mücadele ederek hayatta kalmaya, kendilerine bir gelecek bulmaya çalışıyor. Zengin kuzey iki saatlik elektrik kesintilerine isyan ederken dünyanın pek çok bölgesinde çocuklar elektriği tanımadan büyüyor, su kesintileri hükümetleri devirirken, Afrika'da çocuklar kilometrelerce mesafelerden su taşımak zorunda kalıyor. Ve Çeçenistan'da, insanlar, eğer katliamlardan, keskin nişancılardan ve sarhoş Rus askerlerden kurtulmayı becerebilirlerse, komşu ülkelerin mülteci kamplarında açlık, hastalık, soğuk ve mafya ile mücadele ediyor. Vatanını terk etmek zorunda kalan bir kişi için mülteci sayılmak tekrar insan sayılmak, tekrar ve hatta belki ilk kez insan haklarına sahip olmak anlamına geliyor. Mülteci olmak, yurtsuz bir insan için varolmak demek. Mülteciler ne sadece sığınılan ülkelerin, ne de BM in sorunu... Yaşamın kıyısındaki bu insanlar tüm insanlığın ayıbı, ve bu ayıbın telafisi için herkes üstüne düşeni yapmak zorunda.+''+C'upe Murat Canlı