Sorgula-ma

Dün gece karmakarışık düşlerle uğraşıp durdum. Daha önce hiç görmediğim kadar büyük kalabalıklar içinde yolumu bulmaya çalışıyor, çok ama çok korkuyordum. Herkes oradan oraya savruluyor, dört bir yandan kime ya da kimlere ait olduğunu seçemediğim ağıt sesleri benim çığlıklarıma karışarak göğe yükseliyordu.p> Bir çocukluğuma, bir ilk gençlik yıllarıma, bir bugünüme gidip geliyordum. Hangi yaşımda olursam olayım annemi ve evimizi arıyor ama bulamıyordum. Tam tanıdık birilerini gördüm derken arkamdan birileri beni itekliyor, yerde yuvarlanıyordum. Bir ara kalabalıkta ezilmemek için kenara çekildim ve kalabalığa korku dolu gözlerle bakmaya başladım. Kadın, erkek, yaşlı ve gençler ellerinden tutarak sürükledikleri şaşkın bakışlı çocukları, kucaklarında ağlayan bebekleri, sırtlarında taşıyabildikleri birkaç parça eşyaları, mızıkalarıyla peşlerinden ayrılamayan kedi ve köpekleri hatta atları ile birlikte kaçmaya çalışıyordu.  Herkesin gözünden şaşkınlık, korku ve keder okunuyordu. Sanki kendi suçlarıymış gibi kaçarken, toz duman içinde yuvarlanırken, itilirken, dipçik yerken incinmesin diye kimse bir diğerinin gözünün içine bakmıyordu. Gençler bir yandan yaşlı, hasta ve çocuklara yardım ederken bir yandan da taa atalarından devraldıkları, toplumlarını simgeleştiren vazgeçilmez gururla sürekli bunlar bitecek yine evimize, toprağımıza döneceğiz diyerek türküler ve marşlarla kalabalıktaki umudu, inadı, güveni, inancı dik tutmaya çalışıyorlardı. Küçük çocuklar tüm kalpleriyle gençlere inanarak bu karmaşaya direnmeye çalışsalar da yaşlılar bu gidişin dönüşünün çok geç olacağının ya da hiç olmayacağının farkında olduklarından mıdır, gençlerin umudunu ve gururunu kırmak istemedikleri için midir bilinmez ruhlarını, inançlarını ve öfkelerini içlerine gömerek sessizce, bilgece ağır aksak ilerliyorlardı. Kalabalığın arkasında, tökezleyen, düşen, yaralanan hatta ölenlere aldırmayan, suretleri insana benzeyen ama kalpleri ve kafalarında kocaman kara kara taşlar bulunan büyük bir grup vardı. Grup içinde tanıdığım yüzlere de rastlıyordum. Yıllarca beraber yaşadığımız insanlar tarafından neden kovalandığımıza ve toprağımızdan, evimizden, barkımızdan atılmaya çalışıldığımıza bir anlam veremeden arka bahçeden erken öten bir horozun sesiyle uyandım. Odamın içi, dışarıda yağan kara ve soğuk havaya karşın yeni yanan sobanın ısısıyla sıcacıktı. Annem her zamanki gibi sobanın üstünde çayı demlemiş, okula geç kalmayayım diye kahvaltıyı da hazır etmişti. Yataktan hızlıca kalkıp giyindim. Kahvaltıya başladığımda geceki düşü neredeyse unutmuştum.  Bir yandan da bugün gireceğim okul bitirme sınavı için notlarıma göz gezdiriyordum. Bir süre sonra avluda işlerini bitiren annem girdi odaya ve havadan sudan, okuldan, sınavdan konuşmaya başladı ama alışık olmadığım hüzünlü, durağan hali hareketlerine ve gözlerine yansıyordu. Neden böyle kederli olduğunu sordum. Önce geçiştirmeye çalışsa da, durdu ve “kızım bugün 21 Mayıs; Çerkeslerin anavatandan zorla sürüldükleri gün” dedi. Nasıl da unutmuştum? Birden geceki düşü anımsadım. Annemle kafamızda farklı dillere ait düşünceler olsa da aynı derin hüzün ve duyguyla, elimizde içinde soğuyan çaya aldırmadan kıracak gibi sımsıkı tuttuğumuz çay bardaklarımızla gözümüzün gördüğü değil gönlümüzün uzandığı kadar uzaklara, çok uzaklara bakarak uzun bir süre öylece kalakaldık sofra başında. Annem, Türkçe konuşabilse de yaşamının uzun bir dönemini geçirdiği Çerkes Köyü’nde kendini hep Çerkesce ifade ettiği için halen düşünceleri de hep anadilinde kurar. Çocukları lise çağına geldiğinde büyük kentte yaşamak zorunda kalan annem, bir bahane ile kentteki yaşamını hep köyüne ve Çerkeslere bağlar ve tabi ilk fırsatta da ailesi, akrabaları ve arkadaşlarının olduğu köyüne koşar. Günün geri kalanında düşte miyim, düşüncede miyim, sorguda mıyım bilemeden, gittikçe büyüyen çelişkiler yumağı halinde oradan oraya yuvarlanıp durdum. Her soluklandığımda aklıma ilk gelen düşünce “Neden anavatandan zorla yollandık idi?”  Bu sorular gün içinde gittikçe çeşitlendi çeşitlendi… -Sureti farklı olsa da teni, dili, inancı, inadı ve gururu aynı Çerkesleri kimler ve ne için yurtlarından sürmüşlerdi? -İnsan insana neden ve ne uğruna böyle bir zulmü yapardı? -İnsanın hiç mi empati yeteneği olmazdı? -Kim beni böyle bir zulüm yapmak için zorlayabilirdi ki? -Ben kendim için, ailem, çevrem ya da ırkım için nasıl bu kadar kendimden geçer ve tüm bahaneleri nasıl haklı kılardım? -Hepsinden öte yüzlerce, binlerce yıl, belki ilelebet soyumun zalim olarak mı mazlum olarak mı anılmasını isterdim? Düşündüm… düşündüm… Böyle bir konuda hangi karara varılabilirdi? Ancak, gelinen noktada görebildiğim, anlayabildiğim, inanabildiğim kadarıyla şu çıkarımda bulunacaktım: Tüm dünya,  çektikleri zulüm ve haksızlık için ÇERKESLERİ mazlum; taa en başında yurtlarını terk eden ihtiyarların kalplerine gömdükleri kültürleri -dil, inanç, umut, sağduyu, inat, gelenek-görenek ve tabii bitmek tükenmez gururları- başka başka topraklarda, başka başka dillerde, yüreklerde, bedenlerde, soylarda değişerek, dönüşerek,  gelişerek, bozulmadan çoğalarak nesilden nesile aktararak, kökü çok derinlere giderek yüzünü güneşe dönen, kollarını  evrene uzatan insanlar- Çerkesler olarak anacaklar ama hiç mi hiç  zalim olarak anamayacaklardı. Bugün nerede olursak olalım özümüzü, Çerkesya’dan gelen esintiyle canlandırarak sonsuza değin var olacağımızdan hiç kimsenin kuşkusu olmasın.nanBirsen Babacan Çengel

Her 21 Mayıs’ta Bir Başka Ağlarım

Yıl 1864; Kafkasya’nın buram buram dağ çiçeklerinin kokusunu doğaya cömertçe bıraktığı, mavi, pembe, mor çiçeklerin şavkıyarak ışıldadığı, sümbüllerin kokularının hareler yaparak dalga, dalga yayıldığı, mavi kelebeklerin kanat çırparak çiçeklerin dallarına inip kalktıkları, renk renk kuşların bahar şarkıları söyleyip uçtuğu, dağların sivri kayalarına çarparak akseden mızıka ve akordeon sesinin müziğinin özgürce çalınıp söylendiği, incecik belleri, upuzun boyları, üzerlerindeki yamçıların omuzlarından aşağıya verev daireler çizerek dökülen, bellerindeki Çerkes kamaları, Kafkas atlarının sırtlarına vurulan eyerlerin gümüş telkâri işçiliğinin en ışıldayan parlaklıkları ve Çerkes eyerlerinin görkemli güzelliği içinde asil atlarını koşturduğu kırların, yemyeşil ormanların içindeki beyaz badanalı evlerin bulunduğu Avullarında zamanın Rus Çarlarının üç yüz yıl süren saldırılarında bir türlü diz çökmeyen ‘’ÇERKES’’ halkı 21 Mayıs 1864 tarihinde tarihin kara sayfalarına siyah harflerle yazılacak bir sürgüne maruz bırakıldı. Karadeniz’in azgın sularında filika ve köhne ahşap gemilerle üst üste dizilerek zorunlu sürgüne gönderildiler. …… Doğası sert, insanı mert Müziği dingin, doğası zengin Kaması sivri, kılıcı keskin Vücudu yay gibi, Çerkes genciyim…   Saygıda kusur yok, sevgidir ilkem İlelebet payidar, değerli Ülkem Ha bu gün, ha yarın geleyim derken Kaybolan zamana, yazıktır derim…   Büyükler anlatır, geçmişimizi Küçükler bilsinler, çektiğimizi Asırlar geçse de, hiçbirimizi Yabana atmayın, yazıktır derim...   Dünya’da ne verir eldeki mülküm Yoksa inandığın, ne dava, ne ülkün Yürekler yakıyor, yediğin sürgün Kaybolan zamana, yazıktır derim…   Adı Karadeniz, dalgalar hırçın İnsafla düşün, var mı? Bir borcun Sahile vurdular, Anayla, bacım Aldığın canlara, yazıktır derim…   Diyerek çıktığımız sürgün tam 156 yıl oldu. Acısı ise hala taptaze yüreğimizde. Yılın her Mayıs ayında Annemin açık havada gökyüzünde şavkıyarak yalp yalp ışıldayan Ayın, parlayan yıldızların altında gökyüzüne bakarak, dedesinin anlattığı göç macerasını yaşarcasına Ay dedeye şikâyetlerine tanık olan son nesil ben. Geldikleri zaman dilini bilmedikleri bir memlekette şimdi kendi dillerini unutmuş bir vaziyette 5. nesil yaşıyoruz. Her 21 Mayısta aynı atalarımızın yaşadığı acıları bizler hala yaşıyoruz. Kaybolan dilimize mi yanarsın, yok olan kültürümüze mi yanarsın? Yanacak o kadar çok şey var ki kelimelere sığmaz. Rus tarihçi Zaharyan şöyle diyor: ‘’Çerkesler bizi (Rusları) sevmezler. Biz onları, özgür çayırlarından çıkardık. Avullarını yaktık. Birçok kabile tümüyle yok edildi’’ Zorunlu göçe tabi tutularak sürgün edilen halkımızın bu gün yas günü. Karadeniz’in azgın, karanlık ve buz gibi sularında 156 yıl önce boğularak hayatını kaybeden atalarımızın kafataslarının Karadeniz kıyılarına yıllarca vurduğu, dedelerimizin sakallarından, ninelerimizin saçlarından kuşların yuva yaptığı ‘’Çerkes’’ Halkı olarak, geldiğimiz bu coğrafyada aidiyet bilinci ve ahde vefa ile bu ülkeyi ikinci vatanımız belleyerek Kurtuluş Savaşında ve Cumhuriyetin kuruluşunda canımızı siperlerde bırakarak katkıda bulunduk. ……… Karadeniz’e çattım bugün Dalgalar yanımdan peş peşe geçti Ne Anavatandan bir ses getirdi Ne bir koku getirdi, ne de bir esinti…   Dolunaya çattım bu gece Gökyüzünde yine yapayalnızdı Ne içimi ısıttı, ne bir ses verdi Sadece parlak bir ışıltı saçtı…   Kefken sahiline çattım bu gün Karaağaç, Babalı sahilinde Mağara da taşlara kazıdığın Tüm çıplaklığı ile sürgün anıların…   Sahilde kumsala çattım bu gün Hani nerede dışarıya attığın Kurumuş kafatası, yaşadığın anıların 156 yıl önce kumsalda yaşadıkların…   Ağaçlara çattım bu gün Saçlarından, sakalından Kuşların yaptığı yuvaların Göster diye yalvardım hani nerede atalarım   diyerek Babalı’daki Karadeniz sahiline serzenişte bulunuyoruz. Bundan sonra da kaybolan dili ve kültürü ile, bulunduğu ülkenin ortak kültürünün harman olduğu bir sofrada, aynı vatan bilinci ile yaşamaya devam ediyoruz. Vatanları için hayatlarını kaybeden tüm insanları rahmetle yâd ediyorum… Kim derdi ki bu günleri göreceğimizi? Akdeniz’in Anadolu’ya açılan penceresi Berit dağının geçidini geçtikten sonra Göksun ovasının kuzeyine konumlanmış bir köy. Kuruluş tarihi hakkında kesin bir tarih olmamakla birlikte 1864 Çerkes sürgününde Kuzey Kafkasya’nın çeşitli bölgelerinden gelenlerden kurulu bir köy. Mehmet Bey Köyü. Çerkes’çe adı Huvajhable. Köyün iki kilometre kuzey batısından kaynak olarak doğup köyü ortadan geçen Terbüzek çayı, (Psı’ğho) yine köyün tam kuzeyindeki Binboğa dağlarının düzlüğünde doğup köyün hemen yanından geçen Küçük Su (P’sij’sıg) köyün çıkışında V şeklinde birleşip Ceyhan nehrinin kolları ile birleşerek Akdeniz’e dökülür. Köyümüzde Abzax’ler çoğunlukta olmak kaydıyla Şapsığ, Hatukay’lardan oluşan yaklaşık doksan hanelik bir köy olarak oluşturuldu. Bu köyde üçüncü nesil olarak Mayıs ayının tam birinde 960 yılında doğmuşum. 1969 yılında evimize giren ilk radyodan istasyonu karıştırırken frekansını yakaladığımız Maykop radyosundan Çerkesçe piyesi ilk duyduğumda yaşadığım şaşkınlığımı hiç unutamam. Net ve anlaşılabilir bir lehçe ile Şapsığ ve Abzax lehçesi karışımı ile vurgulu bir şekilde mükemmel konuşuyordu. Arada bir radyo frekansına karışan yabancı dillerin karmaşası içerisinde bu radyo istasyonunu dinlemek artık vazgeçilmezimiz olmuştu. Büyüklerimiz yüzeysel olarak nereden geldiğimiz hakkında bilgiler aktarsa da dilimiz örf ve adetlerimiz açısından çevremizde yerleşik halk tarafından ayrıcalıklı olarak kimi zaman eleştirel, kimi zaman beğeni ile karşılanıyorduk. Net olarak aidiyetimiz hakkında bir bilgi sahibi olamasak da kendi köyümüzde konuştuğumuz dilimiz ve uygulanan gelenekler açısından içe kapalı bir köy yaşantısı içerisinde geçti çocukluğum. Bazen bağlı olduğumuz küçük bir Anadolu kasabası olan ilçede diğer köylerden gelen bizim soydaşlarımızın Çerkesçe konuşmalarına tanık olduğumuz zaman başka köylerinde olduğunu anlıyorduk. Bunların kimisi Kabardey diyalektiyle, kimi Çeçence, kimi Lezgi diliyle konuşuyordu. …… Sana bir şey söyleyeceğim Ne zaman bir sürgün görsem İçime damlar gözyaşı Terk edilmişliğin acısını yaşarım… Geçmişime koşarım bazen Hiç görmediğim Dedemin Hiç tanımadığım Ninemin Anlatamadığı masalları hayal ederim… Rüzgârın getirdiği mızıka nağmelerine Bazen eşlik ederim çılgınca Dans ederek, Bütün dillerde ağlarım dünyaya… Kendi dilimizle acı çekmeyi Paylaştık sevincimizi, acımızı kardeşçe Yıkadık yağmurlarıyla hayallerimizi… Masal sesleri kaldı kulaklarında Anlatırken içine akan ağıtları Yuvarlanan gözyaşları eşliğinde Şikâyet ederdi ay ile yıldızlara Bizi vatanımızdan eden aymazları… Gün oldu rüyalar gördük kendi dilimizle Bilen kalmadı anlatamadık Kabuk bağlayan yaralarımızı… Sızladıkça acıyla gülümsedik Sakladık hep gizli gizli içimizde…   Temel eğitimimiz Türkçe, ortak dil olarak kullanılıyordu resmiyette. Kendi dilimizi kullanıp konuşmamamız hakkında çeşitli baskılar olsa da kendi evlerimizde hep Çerkesçe konuştuk. Sevincimizi, üzüntümüzü hep Çerkesçe paylaştık. Kendi dilimizle ağlayıp, kendi dilimizle sevindik. Kültürümüzün en önemli Enstrümanlarından olan Mızıka ve Akordeon ile düğünlerimizi yapıp şarkılarımızı, şiirlerimizi onlarla icra ettik. En büyük birleştirici unsurlarımız düğünlerimizdi. İlerleyen yıllarda Uzunyayla’dan tutun da, Adana’ya kadar her taraftaki Çerkes köyleri ile bağlanma ve tanışma vesilemiz oldu düğünler. ……. Yorgun ve üzgün bir mızıka. On dört tuşunda sürgün ağıtı. Ne notaları belli, ne rotaları, Her hünerli elde bir başka ağlar. Kimi zaman iç çeker, gözleri yaşararak… Bazen de makas değiştiren trenin tıkırtıları… Kimi zaman rahvan yürüyen bir çerkes atı, Kimi zaman bir ahal teke… Bazen vuruşan bir kılıç sesi, Bazen bir nal şakırtısı, Ritmine kapıldığı zaman her dilde ağlayan… Elbruz’un tepesi gibi yüce, Kuban ırmağı kadar coşkun, ulu meşe ağacı gibi gölge, Kafkas kaması kadar sivri… Sesindeki nağmelerde, kaybolup giden Geçmişe ağlar… …… Bu bahsettiğimiz günlerden sonra teyp kasetleri icat olduğunda onlara yapılan kayıtlarla tüm müziklerimiz yöresel tatları ile kayıt yapılıp elden ele dolaşarak açlığımıza katık oldu. Teknolojinin, görsel medya ve televizyonculuk tekniğinin gelişmesi ile oluşan geniş kitlelere ulaşma olanaklarından payımıza düşeni biz de aldık. Dünyadaki global değişiklikler ile sınır tanımadan paylaşılıp ulaşılan değerler artık insanların, toplumların ortak olduğu değerlere dönüştü. Sınır tanımayan ticaret anlaşmaları, ülkelerarası ticari faaliyetler kimi zaman kültürel zenginliklerin de paylaşımına bolca katkı koydu. Kurulan kültür dernekleri ile yapılan çalışmalarla kaybolmaya yüz tutmuş değerlerimiz muhafaza edilmeye çalışıldı. Günümüzde internet çağının sınırı olmayan bir mecraya yayılması ile tüm dünya topluluklarıyla entegre olduk, dünya insanları ile kucaklaşıp tanıştık. ….. Biz Çerkesiz Biz daldan eğme değil Anadan doğma çerkesiz Biz böyle yaratılmışız Birbirimize aşığız…   Hayatımız bir bilmece Bazen gündüz, bazen gece Dilimizle hece, hece Konuşalım hep Çerkesçe…   Biz Elbruz dağına vurgun Yurdumuzdan yedik sürgün Kurda kuşa hepten dargın Biz Çerkesiz, Çerkesiz…   Kimimiz Adıge, kimimiz Vubıh Kimimiz Abzeh, kimimiz Kabardey Kimimiz oynar Vaynah Kimisi söyler Vored Daridey…   Başımızda kalpak, belimizde Kama Hepimiz birer Abrek’iz korkmayız ama Nefes almak için çıkarız dağa Anayurdun adı Kuzey Kafkasya…   Elbruz Dağına vuran güneşin şavkı Gün gelir vatana döneriz belki Atlarımız artık özgür, olmuşlar yılkı Çok acılar çekti inanın şu Çerkes halkı… …….. Bu kapsamda yaklaşık 156 yıllık bir anavatan hasreti ile yanıp tutuşan bir Diaspora öz vatanındaki insanlarla buluşma imkânı yakaladı. Bu imkân değerlendirilerek serbest piyasa ekonomisinin de katkıları ile resmi kanallardan bağ kurulmasının yolu açıldı. Kuşkusuz tüm bu çalışmalara emek veren o kadar çok isimleri zikredilecek insan var ki sayfalar almaz. Hep ellerindeki olanaklarla katkı koydular, tanışıp tekrar kaynaşmamıza vesile oldular. İşte bu günlerde bunun en önemli semeresini alıyoruz. Anavatanımız olan Adıgey Cumhuriyeti’nin Başkanı ve maiyetindeki bakanları, ticaret adamları, sivil toplum örgütleri ile geniş kapsamlı bir ziyaret gerçekleştirdiler diasporaya. Devletimizin iş adamları ile sivil toplum örgütleri ile pek çok konuda çalışmalar yapıldı. Misafir edildiler. Karşılıklı olarak sevinçler paylaşıldı. İleriye dönük yapılacak olan çalışmaların temeli oluşturuldu. Anavatana dönmenin özlemini uzakta olsak da hayal ederek. …… At üstünde nara atan Sağa sola caka satan Varlığına selam çakan Canım kurban Anavatan…   Kaşı kalkık bakışıyla Gönülleri yakışıyla Mızıkanın nağmesiyle İnleyesin Anavatan…   Gümüş kama ince bele Kaptırmıştı gönlü sele Selam olsun nazlı yâre Ne güzelsin Anavatan…   Özleminle yanar gönlüm Seni sevdim güzel gözlüm Bekle beni güzel nazlım Geleceğim Anavatan...   Yüreğimiz pare, pare Engel olmaz derde çare Adıgey’e güle, güle Koşacağım Anavatan...   Diyerek umut ektik beklentilerimize… Türkiye Cumhuriyetimizin daveti ve katkılarıyla bir buçuk asırdır birbirine hasret halklar en üst düzeyde kucaklaştılar. Yaren oldular. Unutulmayan çok önemli değerlerimizin hala yaşatıldığını görmüş oldular. Kültürel rengimizin ve zenginliğimizin ne kadar büyük sinerji yarattığının farkına vardılar. Son yıllarda diasporada yetişen yazarlarımızın kaleme aldıkları kültürümüzle ilgili kitaplar, umutlarımızı yeşerterek toplumumuzun uzun yıllar hasret kaldığı bir kültür mirasına kavuşması şeklinde tezahür etti. Değerli yazarlarımızdan rahmeti bol olsun Osman Çelik’in (Genar), Elbruz Aksoy’un (Benim Adım 1864), Adeje Ayça Atçı’nın (Kağıttan Gemiler), Mehdi Nüzhet Çetinbaş’ın (Elveda Çerkesyası), Güner Kuban’ın (Bir Vatan Aşkına), Lider Erşan’ın (Setenay’ı), Eda Tokuç Balbay’ın (Zişan), (Şovda), Kutarba Pınar Korkmaz’ın (Gumısta), (Pınar), Marguş Vezir’in (Yazgı), Süha Baytekin’in (Çerkes Sürgünnamesi) ve daha ismini sayamayacağım kadar çok değerli yazarların 156 Yıllık sürgünden önce ve sonrasına ait yazdıkları kitaplar yüz akımız olmayı sürdürüyorlar. Müteşekkiriz kendilerine. Hep anlatılagelen Saraya verilen Çerkeslerin yaşam hikâyelerinden dinlenen, anlatılagelen yaşanmışlıkların dünyanın binbir türlü entrikalarına konu edilen hayatlarından kesitlerin şiirlere konu edildiği yaşanmışlıklar…   Yine bir sürgün hikâyesi Yine bir ağıt Nadir paşa konağında. Takma adı Kısmet ti, Bir diğeri Setenay Mevsim baharsa filbahri, hanımeli Diğerleri gül kokar. Ne Agavni’lerin evi Ne de Büyükada ormanı Güneşin batmak için Heybeli’ye döndüğü Her akşam saati… Ya tuttuğu elden koparılan kardeşi Aklına gelip durur, her gece dolunayda. Saşe’nin gün batımındaki Rengi gelir aklına. Hem ağaçların yeşili bir başka Hem de denizin mavisi… Martılar çığlık atarken Benim çığlığım başka… Bunları düşünürken Yanağıma süzülen iki damla gözyaşı Kor gibi sıcacıktı, aktığı yerleri yaktı…  nanÇelesket Adil Bozkurt

Reyhanlı Çerkes Derneği Adığe Khase 21 Mayıs Etkinliği

Reyhanlı Çerkes Derneği Adığe Khase aşağıdaki programla 21 Mayıs anma etkinliği gerçekleştirecektir :     Tarih   : 17 Mayıs Pazar   Yer     : Dernek önündeki Antakya Caddesi girişi   Saat   : 20:30 - 21:30   Pandemi dolayısıyla sosyal mesafeyi koruyarak yapacağımız programımıza tüm halkımız ve Çerkes dostlarını davet ediyoruz.   Reyhanlı Çerkes Derneği Adığe Khase Yönetim ve Çalışma Grubu     {gallery}/haber/federasyon/2020/Reyhanli_Der{/gallery}div>nanKaffed

ЗИ УНАГЪУЭР ЯГЪЭК1УЭДА ЛЪЭПКЪ; АДЫГЭХЭР

Адыгэхэм зауэр я нат1эуэ я гъащ1эр яхьащ.   Зы лъэхъанэ, Тэнрэ Индылыжьрэ я зыхуакур адыгэхэм я шы гуартэхэм и хъуп1эу щыту, Хэкум и гъунап1къэхэр зы лъэныкъуэк1э Каспийм, адрей лъэныкъуэк1э Хы ф1ыц1эм еуал1эуэ щытащ.   Хэкур зэрыпхъуак1уэхэм щахъумэн папщ1э зауэшхуэхэр ирахьэк1ук1ащ адыгэхэм, л1эщ1ыгъуэк1эрэ ек1уэк1а а зауэ лъэхъанэхэм, лъэпкъым нэхъ хэплъыхьауэ, нэхъ жыджэри хэтхэм щыщхэу бжыгъэншэуэ ц1ыхум я псэр щатащ.   Адыгэхэм лъапсэрыхыр къыхуэзгъэк1а а зауэхэм адыгэхэм я бжыгъэр апхуэдизу хигъэщ1ати, тхыдэтх лъэпкъыл1 Исмейл Беркъукъу, " Тхыдэм Къыхэщ Кавказыр " зи ц1э и тхылъ гъуэзэджэм ар щыже1э, " 1850 гъэхэр къыщысам, лъэпкъым пашэ хуэхъуу лъэпкъыр зэрихьэну л1ыщхьэ Хэкум къинэжатэкъым " жери..   1864 гъэр...   Урыс Пащтыхьыгъуэм и л1ык1уэу Кавказым ягъэк1уа, пащтыхьым и къуэш Грандюк Мишел, зауэ лъы гъажэм къелыу Хэкум къинэжа Адыгэ т1эк1ум зыхуегъазэри ар яжьыре1э, “Зы  мазэм и к1уэц1ым Кавказыр фымыбгынэу щытмэ,  Урысейм и щ1ып1э лъэныкъуэ  куэдымк1э  фыщызбгырадзынущ .." жери..   Е  Хэкум фик1ынущ, е  фыдгъэк1уэдыпэнущ !Ат1э арат къик1ыр абы..   Къуэк1ып1э лъэныкъуэм, Къасбий и 1уфэм  къыщыщ1идза Урысей - Кавказ зэбэныныгъуэр, 1864 гъэм  Хы  ф1ыц1э 1уфэм деж щиухат. Хэтым нэхъ къысщ1эплъэурэ, хэтым нэхъ зыпыужьыурэ илъэс 279 хуэдизк1э ик1уат Урыс - Адыгэ зауэр..    Адыгэхэм я псэр халъхьэу я адэжь щ1ыналъэр зэрахъумэным яужь итахэ  щхьэк1э, Урыс Пащтыхьыгъуэм Хэкур гущ1эгъуншэу   къезауэри зы1эщ1егъэхьа. Зауэм щыгъуэ лъэпкъым щыщ  ц1ыху куэдым я псэ ятат, Адыгэ Лъэпкъри  къарууншэ хъуат..   Адыгэхэр 1эмалыншэт...   Ц1ык1у - ин,  ц1ыхухъу- ц1ыхубз зэрыщыту, илъэс  мин бжыгъэ куэд  лъандэрэ зыщыпсэу    я унэ, я жьэгу, я пщ1ант1э, я къуажэ, зэтк1эри къысщанэри гъуагуанэ гуауэм техьахэт. Жып1эк1э пхунэмыгъэсыну зыгуэрэт  Адыгэхэм къалъыса лейр. Кхъухь хьэбыршыбырхэм ирауба ц1ыхухэр Уэсмэн къэралыгъуэм и хы 1уфэхэм атк1э - мытк1э щыракъухь..   Зыпкъырыхуауэ,  зыпкъырыщэщауэ, зыпэжыжэуэ, зыпэ1эщ1эуэ..   Ныт1э, “ И унагъуэр хуагъэк1уэдащ “ жыхуа1эр  апхуэдэракъэ? Нобэр къыздэсми, а зрикъухьа щ1ык1эм тету  апхуэдэщ дунейпсо адыгэхэр..    nanYakup Temel Тэгъулан Екъуб

Xeku’ün Kaybedilişi

MAYIS AYI, ÇERKES SOYKIRIM VE SÜRGÜNÜNÜN 156. YIL DÖNÜMÜ   Çocukluğumda, Uzunyayla’da doğmuş ve bütün ömrünü orada geçirmiş olan dedeme sık sık sorardım,‘’ Hajdade, Adıgeler nereden geldi? ( ХЬэждадэ, адыгэхэр дэнэ къыздик|ар? ) '' diye. Kendisi de,‘’Adıgeler Xeku‘ den geldiler ( Адыгэхэр Хэкум къик|ащ / Adıgehar Xekum kikas ) “şeklinde cevap verirdi. Sonra da, Xeku’un çok güzel, çok verimli, cennet gibi bir yer olduğunu anlatırdı. Bende zihnimde canlandırmaya çalışırdım, bu sihirli ve ulaşılamaz gibi görünen vatanı ama net olarak da anlayamazdım bu cenneti bırakarak niye oraya hiç de benzemeyen Uzunyayla’ya gelmiş olduğumuzu…   Xeku ( Хэку ), bütün Çerkesler için sihirli bir kelime olup, tanımladığı yer adeta gerçek üstü bir yeryüzü parçası gibidir. Xeku, Çerkesler’in kendi tarihlerinden, xabzelerinden, destanlarından, söylenceleriden, hikayelerinden bahsedeler iken en çok kullandıkları, çocukların da en çok duyarak büyüdükleri sözcüktür…   Çerkesçe’de yaşanılan yer, memleket, ülke anlamlarında başka kelimeler vardır; Xeğuegu (Хэгъуэгу ) gibi, Jılağue (Жылагъуэ ) gibi, Lahe (Лъахэ ) gibi. Ancak onlardan farklı olarak Xeku spesifik bir kelimedir ve tek bir Xeku vardır ve Adıgelerin vatanı demektir. Yani başka Xeku yoktur. Adıgelerin vatanı olduğunun vurgulanması amacı ile başına Adıge getirilerek Adıge Xeku (Адыгэ Хэку ) diyenlerde vardır ama gerçekte buna da gerek yoktur.   Çerkesler bazen de Xekuj ( Хэкужь ) derler vatanlarına, onun çok özel, çok kadim olduğunu ve çok çok eskilerden beri oralarda yaşadıklarını anlatmak için…   Binlerce yıllık Nart destanlarında, batıda Don ( Тэн ), doğuda Volga ( Индылыжь ) nehirlerinin isimleri geçmektedir. Nart kahramanalarıdan Sosırukue ( Сосырыкъуэ ), Kuban nehri ( Psıj ) kenarlarında çocukluğunu geçirmiş olup daha sonraki erişkin yaşlarında da Don nehri civarında görülmektedir. Aynı şekilde diğer Nart kahramanları Badinokue ( Бадынлкъуэ ), Aşamez (Ашэмэз ) ve Batırez ( Батырез ) Volga nehri ötelerinde görülmekte ( Индылыжьым и нэр къыщопк| ). Uerıuatelerde sıkça geçer Xatx Ğuaze Yıkue Muhamet ‘de Yındılıjın ( Volga ) ötelerinde at sürerdi. Bunlar bize, tarihi Adıge topraklarının kuzeyde Don ve Volga nehirlerine kadar dayandığını göstermektedir.   Xeku ( Хэ -ку ) etimolojik olarak Çerkesçe bir kelimedir. Хы ( deniz ) ve Ку ( orta ) kelimelerinin birleşmesinden oluşur ve ‘deniz ortası ‘ ( ada ülkesi ) veya ‘ deniz arası ‘ anlamında Peki, Çerkeslerin kendilerinin Xeku olarak adlandırdıkları vatanlarına yabancılar ne isim vermişlerdir? Xeku ‘un diğer dillerde karşılığı nedir ?   Xeku’ un ( Хэку ) Vikipedia ki tanımlaması şöyledir : ‘’ Çerkesya ( Адыгэ Хэку ), Karadeniz ve Hazar denizleri arasında, Doğu Avrupa ve Batı Asya’nın kesişme noktasında yer almaktadır. Tarihi Çerkesya ( Circassia ), bu günkü Krasnodar Kray, Adıgey Cumhuriyeti, Karaçay – Çerkes , Kabardey – Balkar, Kuzey Osetya ve Stavrapol Kray’ın bir kısmını içermekteydi. Çerkesya , Rusya Kafkasya ‘yı işgal etmeden önce ( 1763 – 1964 ), yaklaşık 3- 4 milyon nüfusu ve, verimli ova ve stepleri ile kuzeybatı Kafkasya ‘yı kapsamaktaydı '’.   Birde ''Sürgün'' konusu var..   Zoraki yerinden, yurdundan çıkarılması anlamına gelen " Sürgün '' kelimesinin Çerkesçe 'de tam karşılığının bulunmaması ilginç bir durum…   Genel olarak sürgün olgusuna yabancıdır Çerkesler...   Vatanlarını savunurken, tarih boyunca canları pahasına savaşmışlar ama hiç bir güç Çerkesleri binlerce yıllık yurtlarından söküp atamamış, sürememişti, ta ki 1864 yılına kadar…   Verilen uzun mücadeleler sonucunda halkın en diri unsurları can vermiş, o tarihte artık savaşabilecek kayda değer bir güç kalmamıştı. Sonrasında da kadın, çocuk ve yaşlıların çoğunlukta olduğu kalanlar bu denli, bu tarz bir ''Sürgün '' olayı ile acı bir şekilde ilk defa tanışmış oldular…   Belki de bundandır Çerkesçe' de ''Sürgün'' kelimesinin tam karşılığının olmaması…   Sürgünden önce olanları da anlamadan olmaz; yüzyıllarca süren savaşları, vatanlarını savunurken can veren insanları, yağmalanan yakılıp yıkılan köyleri, haritadan silinen bu gün kalıntıları bile bulunamayan yerleşim yerlerini, nüfusun büyük bir bölümünün kaybı ile sonuçlanan büyük mücadeleleri bilmeden, yani soykırımı belirtmeden sadece ''sürgün'' demek yanıltıcı bir ifade olur…   Kendimiz ile ilgili ifadeleri öncelikle kendimiz doğru kullanmak durumundayız.  nanYakup Temel Тэгъулан Екъуб

21 Mayıs; Geçmişin Gerçekleri, Geleceğin Olasılıkları…

  Geçmişin gerçekleri geleceğin olasılıklarını belirler. Geçmişi ne kadar iyi bilirseniz, ne kadar iyi anlar ve ne kadar doğru tanımlarsanız gelecek kurgunuzu da o kadar iyi ve doğru yaparsınız. Bu yüzden, 21 Mayıs’la simgelenen savaş ve sürgünle bütünleşik tarihin nasıl ve ne kadar bilindiği, nasıl algılandığı ve nasıl anlamlandırıldığı hayati derecede önem taşır.   Karadeniz’den Hazar Denizi’ne uzanan Kuzey Kafkasya coğrafyasının tümünü kapsamış, burada yaşayan halkların hemen tamamını içine almış uzun bir savaşın (savaşlar silsilesinin), ağır bir yenilginin ve etkisi kuşaklar boyu sürecek bir sürgünün tarihinden söz ediyoruz. Bu, içinde pek çok siyasi-stratejik hesabı barındıran, çok taraflı, çok boyutlu, çok cepheli karmaşık bir süreçtir. Bir denklem yumağıdır.   Denklemin en can alıcı unsuru savaştır. Savaşın nedenleri ve nasıllarıdır;   Bu savaş, bir yanıyla ve en doğrudan tanımıyla, Kafkasya’yı fethetmek isteyen Çarlık Rusyası ile yurtlarını korumak isteyen bölge halkları arasındadır. Klasik bir saldırı-savunu savaşıdır. Aynı manada, devletleşme sürecini emperyal güç seviyesine çıkarmış, askeri ve teknolojisiyle muazzam savaş imkanlarına sahip ‘saldıran’ taraf ile feodal beylikler seviyesinde kalmış ve aralarında tam bir birlik oluşturamamış, silah gücü yetersiz ‘savunan’ taraf arasındadır. Orantısız güçler savaşıdır.   Diğer yanıyla, Avrupa’da ve Karadeniz havzasında güç kaybetmeye başlayan Osmanlı İmparatorluğu ile buralarda yükselişte olan Çarlık Rusyası arasındadır. İki imparatorluğun, son kertede, Kırım’dan Batum’a kadar uzanan doğu yakasında yoğunlaşmış bir alan savaşıdır.   Bir diğer yanıyla, küresel imparatorluk olan İngiltere ile onun hükümranlık bölgelerini ve ticaret yollarını taciz etmeye başlayan Rusya arasındadır. Bu iki büyük gücün, Afganistan’dan Kafkasya’ya uzanan doğu-batı hattına hükmetme savaşıdır.   Başka bir yanıyla, birkaç yüzyıldır gerilemekte olan, güç ve etki alanı kaybına uğrayan İslam dünyasının Hristiyanlığa karşı son kale savaşıdır.   Tüm bu faktörler ve aktörler hesaba katılarak bugünkü terminolojiyle tanımlanacak olursa, tipik bir vekalet savaşıdır.   Burada, savaşın seyri ve sonuçları bakımından dikkate değer bir hususun da altını çizmek gerek; 1834’den itibaren Kafkas halklarının birlikte direnişinin simge ismi ve lideri Şeyh Şamil 1859’da silah bırakıp Rusya’ya teslim olmuşken ve Hazar hattında (Dağıstan, Çeçenistan, İnguşetya vb.) çatışmalar durmuşken, savaşın Karadeniz hattında (Adıge, Ubih, Abhaz-Abaza) İngiltere ve Osmanlı’nın fiili manipülasyonlarıyla ve dini motivasyonla devam ettirilmesi, 1864’deki büyük yenilgiye rağmen Abhazya hattı boyunca taa 1878’lere kadar sürdürülmesi, bu bölgedeki yıkımı katbekat artırmıştır. Bu yanıyla da, kaybettiğini bilememe savaşıdır.   Nihayetinde, özellikle son dönemde, Rusya’nın (Avrupa’dan da etkilenerek) kurulu feodal düzeni değiştirmeye yönelik devlet anlayışı (toprak reformu, köleliğin kaldırılması vb.) ile bu düzeni Kafkasya’da sürdürmek isteyen feodal sistem arasındadır. Başka deyişle, ‘yeni’ ile ‘eski’nin savaşıdır. . . . Özetlemeye çalıştığımız bu çok taraflı ve çok boyutlu savaş, 21 Mayıs 1864’de, Rusya’nın zaferiyle sonuçlanmıştır. En büyük kaybeden ise Kafkas halkları olmuştur; özellikle Karadeniz hattında büyük yıkım ve nüfus erozyonu yaşanmıştır.   1864 öncesi ve sonrasında yaşanan ve bizim ‘sürgün’ diye tanımladığımız trajedi de, içinde birden çok gerçeği barındıran komplike bir süreçtir. Hem Rusya’nın Kafkasya’yı nüfussuzlaştırarak elde tutma siyasetinin yarattığı kitlesel sürgün vardır, hem de Kafkasya’daki feodal beylerin tebalarıyla Osmanlı’ya sığınma tercihinin ve İslam ulemasının müminleri müslüman bir coğrafyaya ‘hicret’e yönlendirmesinin yarattığı göç (muhaceret) vardır.   Öyle ya da böyle, sonuçta Ubıh nüfusun hemen tamamı, Adıge, Abhaz-Abaza nüfusun büyük çoğunluğu (takriben yüzde yetmişi) ve diğer halklardan kısmi bir nüfus anayurtlarını terketmek zorunda bırakılmış, o dönemin Osmanlı coğrafyasına ve zaman içindeki yeni sürgün ve göçlerle dünyanın farklı bölgelerine savrulmuştur. Yüzbinlercesinin yer değiştirdiği, onbinlercesinin hastalık ve açlıktan öldüğü büyük bir insanlık dramı yaşanmıştır.   Sonraki onyıllar boyunca Sovyet devrimi, cumhuriyetlerin kurulması, İkinci Dünya Savaşı’nın getirdiği yeni yıkımlar, Sovyetlerin çöküşü ve Rusya’nın federasyon olarak yeniden oluşumu, Çeçenistan’ın Rusya’yla savaşı, Abhazya ve G.Osetya’nın Gürcistan’la savaşları ve bağımsızlıkları vb. pek çok şey yaşanmışsa da, hala, bölgenin Rusya’nın hegamonyası altında olduğu ve bölge nüfusunun büyük kısmının diyasporada yaşadığı gerçeği değişmemiştir. . . .   Toplumların yaşadıkları büyük felaketler, etkisi kuşaklar boyu sürecek büyük travmalar yaratır. Tarih boyunca, dünyanın hemen her yerinde savaştı, kıtlıktı, salgındı, sürgündü pek çok büyük yıkım yaşanmıştır. Pragmatik toplumlar travmaları çabuk atlatıp toparlanabilmişken, dogmatik toplamlar bunu başarmakta zorlanmıştır. Belki de bugün, toplumların ‘gelişmişlik’ ve ‘geri kalmışlık’ konumlarını belirleyen şey, geçmişleriyle nasıl yüzleştikleridir; geçmişle hesaplaşmayı hızla yapıp geleceğe yürüyebilenler ya da geçmişin içinde bocalayanlar…   İkinci önemli husus ise geçmişin değerleriyle kurulan bağla ilgilidir. Yaşam tarzı, yönetim-yönetişim şekli, üretim ilişkileri biçimi, dil, kültür, gelenek vb. bütünsel değerlerden sözediyorum. Geçmişin bu değerleri ne kadar yüceltilirse, ne kadar abartılır ve mitleştirilirse hem bugünü yaşamayı zorlaştırır, hem geleceği ipotek altına alır. Hangi referanslar üzerinde yürüneceği önemlidir. Geçmişin değerlerini (feodalite) yaşama-yaşatma üzerine mi, yoksa günümüzün değerlerine (modernite) uyum üzerine mi? Gelenekçiliğe mı sığınılacak, yenilikçiliğe mi tutunulacak? Dünya üzerindeki toplumların büyük kısmı bu ikilemi çoktan aştı, bazıları ise hala arafta.   Amacım Kafkas halklarını katagorize etmek değil elbet; sadece, geleceğe ilişkin birşeyler düşünülecek ve söylenecekse buralardan başlamanın gerektiğinin altını çizmektir.   Bundan sonrası geleceğin pratiğine dairdir. Geleceğin nasıl kurgulanacağına ve yaşanacağına dair…   Geçmişin gerçekliği nasıl bir denklem yumağı idiyse, geleceğin olasılığı da öyle olacak. Bu çok bilinmeyenli denklem zor sorulardan oluşacak;   - Gelecek Rusya’yla uzlaşı üzerine mi tasavvur edilecek, çatışma üzerine mi? - Kuzey Kafkasya halkları geleceklerini tek tek mi, birlikte mi arayacak? - Gelecek kurgusu diyasporadakiler için ayrı, anavatandakiler için ayrı mı olacak? - Geleceğin yolu öz idareyle mi bulunacak, yoksa harici manipülasyonlara ya da konjonktürel dalgalanmalara mı bırakılacak?   Ve benzeri pek çok önemli soru…   Bu sorulara, yukarıda özetlemeye çalıştığımız tüm tarihi gerçekleri dikkate alarak, ölçerek-biçerek, tartarak cevap aranacak. Ve bu cevapları, anavatanda olanlarla diyasporada olanlar birlikte düşünerek bulacak. Buna göre de bir duruş, dil, üslup ve biçim geliştirilecek.   Önceki yüzyıl savaşla, geçen yüzyıl bölünmüşlükle (anavatan-diyaspora) geçildi. Şimdiki ve sonraki yüzyılların nasıl olacağını, yapılacak tercihler belirleyecek. Umalım, ‘tarih tekerrürden ibaret’ değildir. Kafkas halkları için en büyük risk, tarihin tekerrürüdür…   Temennim, tüm kurum ve kuruluşların ve ilgili herkesin, geçmişle hesaplaşmayı ve helalleşmeyi biran önce tamamlayıp geleceğe odaklanmaya başlamasıdır.   Gelecek, siz kurarsanız vardır…    nanSezai Babakuş

Samsun Sahili

Samsun sahilinde ölülerimiz yatar. Oşhamafe’nin, Akua’nın, Saşe’nin çocukları onlar. Bu sahilden ayrılmam artık, alın geri götürün beni dalgalar. Düşlerim kavuşturur belki beni Karadeniz’in ufkuna… Üç genç Çerkes kızı Samsun’un Bafra sınırlarında sahile çıktıklarında çaresiz bir kalabalığın içinde bulmuşlardı kendilerini. Öylesine çaresiz ve öylesine kalabalık ki; iki kız kardeş diğer kardeşlerini o kalabalıkta gözden kaybetmiş, ölüsünü ya da dirisini aramaktan vazgeçmemiş, aylar sonra Çarşamba kafilesi içerisinde ulaşabilmişlerdi kendisine. Arkalarında bıraktıkları evlerine, vatanlarına geri dönebilme ateşi içlerinden çıkmayan Çerkes sürgünler bir süre sahili terk etmemiş, sıtma salgınının baş göstermesi ile birlikte kıyıdan bir miktar içeri ve yukarı doğru yol almaya başlamışlardı. Sahili de gören bir köye yerleşti bir grup. İlk zamanlar kalıcı bir ev yapamadı insanlar, geri dönebiliriz umudu ile. Ancak bu olmadı… Kız kardeşler de sahili görmeye devam ettikleri köyden hiçbir yere ayrılmadılar.                                                                          ***                                                                        Ortaokul çağlarına geldiğimde babamın elindeki mızıka ve zaman zaman gözlerinde dolan yaşları gizleyerek mırıldandığı ezgiler, kaybetme korkusu ve üzüntüsünü yakından hissettirmişti bana. Ama nedense bu konular pek konuşulmak istenmez, kabuk kaldırılmaya yanaşılmazdı çoğunlukla. Sonradan öğrendim ki; genelde büyükler çok zor konuşurlarmış bu konuları… Böyle anlardan birinde yakalayabildiğim küçük bir aralıkta dinlemiştim üç büyükannenin ve kaybolmaya başlayan bir neslin hikâyesini, “Son Sesler” ini…                                                                        *** Yakın tarihin en büyük kitlesel nüfus hareketlerinden biri olan Çerkes sürgün ve soykırımı zamana yayılan sistematik yok etme politikası olarak tarih sayfalarında yerini almıştır. 21 Mayıs 1864 tarihi ilanı ile Çerkesler başta Çarlık Rusya’sı olmak üzere, büyük devletlerin stratejik hedefleri doğrultusunda soykırıma uğramış ve anavatanlarından zorla çıkarılmış olup, bu süreçte yaklaşık 1,5 milyon insan sürgün yollarında hayatını kaybetmiş ve Adıge, Abaza ve Ubıhlar başta olmak üzere, Kuzey Kafkasya halkları nüfuslarının büyük bir bölümü ile topraklarından koparılarak, vatanlarından ayrılmak zorunda bırakılmışlardır.   İkinci Dünya Savaşı sonrası, yok etmeye yönelik insanlık suçları, Uluslararası Soykırım Sözleşmesi’nde suçun maddi ve manevi unsurları belirlenerek ayrıntılı şekilde düzenlenmiştir. Soykırım suçunu diğer suçlardan ayıran en önemli özelliği de manevi unsurudur. Sözleşmenin ikinci maddesinde yer alan “…ulusal, etnik, ırksal veya dinsel bir grubu, bu haliyle kısmen veya tamamen yok etmek kastı…” soykırım suçunun oluşabilmesi için gereken manevi unsurdur ve suçun “kurucu unsuru” dur. Soykırım suçunun niteliği, hedef alınan insanların “kişisizleştirilmiş” (de-personalize) olması ve eylemlerin, hedef alınanların kişisel nitelikleri nedeni ile değil, belli bir gruba ait oldukları için gerçekleştirilmesidir. Bu nedenle sorumluluğun saptanabilmesi için eylemi gerçekleştirenin ulusal, etnik, ırksal ya da dini bir grubu yok etme kastının ispatlanması gerekmektedir*. Bu bağlamda, Sözleşme’de açıkça yer almamasına rağmen soykırımın gerçekleşebilmesi için bir planın var olması gerektiği anlaşılmakta olup aslında bu durum devletlerin cezai sorumluluklarına da bir pencere aralanması gerektiğini göstermektedir.   Yakın tarihin İkinci Dünya Savaşı öncesinde kalan trajedilerinin uluslararası hukukta karşılık bulamaması ve “devletlerin cezai sorumlulukları”nın bulunmaması önemli bir sorundur. Buna mukabil “hukuki sorumlulukların” sadece İkinci Dünya Savaşı sonrasını kapsayacak şekilde düzenlenmesi de, bu tarihten önce gerçekleşen suçların karşılık bulamaması açısından yetersizdir.   Modern hukukun bu adaletsizliği gidermesi insanlığın korunması gereken hakları kapsamında acil ve önemlidir.    Hukuk terminolojisinin hukuki ve cezai sorumluluğu düzenleyen başlıklarının iyileştirme ihtiyaçları yanında, devletlerin geçmişlerinde yaşanan savaş, sürgün ve soykırım suçlarının neticelerini ortadan kaldıracak düzeyde, iyileştirici revizyonları hayata geçirebilmeleri gerekmektedir. Bu noktada, Çarlık Rusyası tarafından dünya coğrafyasının dört bir yanına dağıtılmış Çerkeslerin tarihi anavatanlarında yaşam, kültür ve kimlikleri ile varlıklarını sürdürme haklarını koruma altına alacak yasal düzenlemelere ihtiyaç bulunmakta olup, bu düzenlemelerin Çarlık Rusyası ve SSCB’nin ardılı olan Rusya Federasyonu’nun önemli bir sorumluluğu olduğu unutulmamalıdır.  Günümüzde bu hakların yasal düzenlemeler ile teminat altına alınmak yerine daraltıldığını görmek gelecek için kaygı vericidir.  Gerçekleştirilecek kalıcı ve yapıcı çözümlerin tarafların tamamının yararına olacağı göz ardı edilmemelidir.                                                                        *** ALEM... RÜZGÂR... DAĞ... ZİKİR… KAFE*p> Dışarısı Bir Âlem… Dışarısı rüzigâr… rüzigâr bir fasıl; Fasılda içimi dinliyorum... Dışarıda bir ağaç… ağaç ve rüzgâr; bir fasıl... Fasıl. Dışarıdaki Hüzün... biliyorum... biliyorum o Ağaçtan Yayılıyor Dışarısı Ağaç… ağaçta Yaprak… yaprak; bir Bayrak. Rüzgârda dalga dalga dalgalanan bayrak O bayrak… yalnızlık makamında zikir Zikir… kendi yalnızlığındaki yalvarış; KAFE… kafe! zamanda kaybolmak demek… demek anladın... ben bir yaprağım Kaf Dağında Kaf Dağında kaybolmuş hayat ağacında...   Sen ne dersin; Yokluğuna Gidenlerin Müziği mi bu Rüzgâr.? Rüzgâr dışarısı... Dışarısı Yalnızlık... İçime kaçıyorum... içim daha karışık... ürküyorum... Kaf dağına kaçtı alageyik derken Derken kaybolmaktan korkup; derhal seni düşünüyorum... Seni düşünmek; yalnızca beni saran yalnızlığımın sıcaklığı demek. Şimdi... ben sana durduk yerde; ben bir rüzgârım desem Yalan! İnanma... sarhoş muyum!? Ben bir dağım desem; inan! İnan!! Ben Bir Dağım!!p> dilimi unutmuş çocuklarım bile hatırlıyor beni… Gelemese de selam gönderiyorlar çocuklarım Kuzey Rüzgârıyla. Ben… rüzgâr; hayat kadar eski arkadaşız biz. Bizim dilimiz; insanlığın ses kaydı... buna da inan... Benim kayıp olmama izin vermeyin dostlar! Sonra yalnız kalır rüzgâr... Rüzgârınızda ağlar sonra... sonra sen… sonra sen… sonra sen… Sonra?    Çerkes sürgün ve soykırımında hayatını kaybedenlerin anısına, saygıyla…   *O.DEĞER -Soykırım Suçu ve Devletin Sorumluluğu **Sosren Maze -Alem..Rüzgar..Dağ..Zikir…Kafe  nanRahşan Erdoğan Yılmaz

Sürgünün Çocukları

  Yanan evler, Yerlerinden sürülen gencecik filizler, Zorla çıkarıldığı yolda dönüp dönüp ocağına bakan gözler... Gökyüzü kızıl! Çatlayacak birazdan. Arşını titreten çığlıkları taşımaktan yorgun gökyüzü, Utanıyor zalimin Kafkasyalıları vatanından süren zulmünden, Gizlemek istercesine yaşananları kararıyor etraf... Ne mümkün bu acının karanlığa sığması! Setenay Guaşelerin kundaktaki bağırmaları, Bir annenin evladından koparılmasını kapatamaz ki hiçbir gecenin karanlığı... * Filikalar... Yaralı, eski takalar... Karadeniz’in kucağında şimdi Kafkasya, Ağlıyor geçmişindeki güzel günlerine gözü yaşlı insanlar... En sevdiklerinden kopartılıp Bir veda bile edemeden vatanına ve geride bıraktığına, Zorla çıkarıldılar bu yolculuğa... Gidenler mi şanslı, geride kalanlar mı? Tarihin karanlık sayfaları bunu hiçbir zaman anlatamayacaktı... Gecenin karanlığı örtemiyor yüreklerdeki acıları, Yetmezmiş gibi vebaya kurban ediyor Karadeniz’in karasındaki bedenleri, Zangır zangır titriyorlar hırçın denizin sularında, Zangır zangır titriyor bedenleri açlıktan, yakalandığı amansız hastalıktan...   Bebeğinin ağlaması için dua eden annelere şahitlik ediyor gökyüzü, Bebeği ağlamazsa, kesilirse sesi ölecek çünkü. Ölecek ve koparılacak annesinin bağrından, Karadeniz’in balıklarının koynu olacak artık mezarı... Hangi Ananın yüreği buna dayanabilir ki? Açlığın, yoksulluğun önünde bir kez bile eğilmemiş bir halka diz çöktürüyor Karadeniz’in suları, Tarihler Mayıs ayının 1864'ü, O günden beri karadır deniz, o günden beri en çok bize karadır Karadeniz! * Alabildiğinden çok fazla sayıda dolduruldukları gemilerde, Yaşlı gözleriyle bakıyorlar dünlerine, geçmişlerine, Narıçko'nun atlarının özgürce dolaştığı bahçeleri, Aileleri ile keyifli şıps-p’aste yedikleri akşamları canlanıyor gözlerinde. Ne fayda! Geride kaldı herşey… Ne fayda! Sürgünün çocukları hayatlarının en ağır imtihanından geçiyor günlerce...   Yaşam savaşını kazanamayanların kokmasın diye bedenleri ve yaymasınlar diye henüz canlı olanlara hastalığı, Teker teker atılıyorlar gemiden, Bu yüzden yüzen mezarların ev sahibi oluyor Karadeniz, Tüm bu olanlara bir tek ay şahit! Dolunay şahit! Vardıklarında daha önce varlığından haberdar olmadıkları yeni toprak parçasına, Yaşadığına şükretmekten utanıyor oluyor çoğu, Geride bıraktıkları, yeni kavuştukları hayatlarından daha değerli çünkü.... Yepyeni bir gökyüzünün altında yaşamaya başlıyorlar Sürgünün çocukları olarak, Yeni doğan bebeklere geçmişteki atalarının adları veriliyor, Yeni yerleşilen yerlerde yepyeni hayat mücadeleleri başlıyor şimdi... * Getirdiği iki parça eşyasının bağını çözmeden ölüyor yaşlılarımız, Olur ya bu günler geçer, yine vatanımıza döneriz umuduyla emanet duruyorlar geldikleri yerde, Ne yazık ki birçoğu dönemiyor yıllar geçse de evine, çok özlediği geçmişine...   156 yıldır süren bir ayrılık bizimkisi Kalpten kalbe ilk günkü ağrısı geçmeden yansıttığımız büyük acı, Sen sürgünün çocuğu Olduğun yerden bakarken Karadeniz’in karşı kıyısına, Unutma, Unutturma Mayıs ayının 1864' ünde sana yaşatılanları...    nanSinem Özkan Oğuz

Ütopya

Rusya Federasyonu bir açıklama yaptı: “Bir buçuk asır önce, kanlı savaşlarla soylarını tüketme noktasına getirdiğimiz yetmezmiş gibi, bir de binlerce yıllık vatanlarından acımasızca sürgün ettiğimiz, başta Çerkesler olmak üzere tüm Kuzey Kafkasya Halklarından özür diliyoruz. Tarihte görülmemiş bir vahşetle karşı karşıya bıraktığımız Kuzey Kafkasyalıların topraklarını işgal ettik. Her şeylerini ellerinden aldık; yaşama imkânlarını, dillerini, kültürlerini, nesillerini, haklarını ve Milli Kimliklerini yok edecek sonuçlara onları sürükledik. Maddi ve manevi bütün birikimleri ile varlıklarını, geçmişleri gibi geleceklerini de yok edecek bir tutum izledik. Bu konuda hiçbir gerekçe bize kendimizi affettirecek bir anlam taşımaz. Yaptığımız bütün vahşet, acımasızlık, etnik temizlik, katliam, sürgün, soykırım gibi insanlık suçları için tüm dünya huzurunda Kuzey Kafkasya Halklarından özür diliyoruz. Sadece kuru bir özür dilemenin bir anlam taşımayacağını da kabul ediyoruz. Bugünden itibaren gerekli çalışmalara başlanacaktır. Kuzey Kafkasya Halklarına tekrar vatanlarına dönme, yerleşme, yaşama konularında tüm imkânlar seferber edilecektir. Kendi bağımsız devletlerini kurma ve yönetme ortamı sağlanacaktır. Bilgi ve becerilerine göre Kuzey Kafkasya şartları da değerlendirilerek kültürel ve sosyal gelişimleri için gereken tüm çalışmalar yapılacaktır. Kahramanlarına ve toplumu için mücadele etmiş, bedel ödemiş fedakârlarına saygı gösterilecektir. Kuzey Kafkasya’da kurulacak bağımsız devlet, dost ve kardeş ilan edilecek, her türlü maddi ve manevi destek verilerek, geçmişte bu halklara yaşatılan acıların aslında imkânsız görünen telafisi için Kuzey Kafkasya Halklarının köklü ve örnek kültürlerinin engin hoşgörüsüne sığınılacaktır.” Bu açıklamayı hemen Türkiye Cumhuriyeti’nin açıklaması izledi: “Aslında Çerkesler ve tüm Kuzey Kafkasyalı kardeşlerimizin bu durumlara düşmesinde elbette bizim de sorumluluklarımız vardır. Kafkas dağlarında duvar gibi dizilip hayatları, varlıkları ve milli geleceklerini yok etmek pahasına vatanlarını savunurken; Rus ordularının üzerimize saldırmalarını yüz yıldan fazla engellemiş olmaları, orantısız güçlere karşı savaşın sonunda bu duvar yıkılınca Rus Ordularının Erzincan’a kadar gelmiş olmaları onlara ne kadar borçlu olduğumuzun en net göstergesidir. Vatanlarından sürgün edilmiş olmalarında ne yazık ki bizim de hatalarımız olmuştur. Sürgün olarak topraklarımıza geldiklerinde onlara daha uygun şartlar hazırlayabilirdik. Çünkü hem nüfusumuzu arttırmış, hem çalışan sayısı ve asker olarak bize taze kan ve can olmuşlardır. Birlikte yaşadığımız bir buçuk asır içinde dillerini ve kültürlerini yaşayıp sürdürmeleri için daha fazla katkı sunabilirdik. Şimdi anadillerini konuşamıyor olmaları, kültür ve geçmişlerini bilmemeleri, Anavatanlarında ve dünyanın her yerindeki soydaş ve akrabalarıyla bağlantılarının kopmuş olması, hatta bazen hain olarak anılmaları bile bizim bu kardeşlerimize gereken önemi vermemiş olmamızın ve hatalı olduğu bugün daha iyi anlaşılan geçmişteki inkâr, red ve asimilasyon politikalarının sonucudur. Bu nedenle tekrar vatanlarına yerleşmeleri ve bağımsız devletlerini kurup geliştirmeleri için biz de üzerimize düşenleri dost ve kardeş olarak yapmak niyetindeyiz. Bununla beraber yine bizimle yaşayacak olanlara dil, kültür ve kimlik haklarını eksiksiz şekilde hemen teslim ediyoruz. Kültür Bakanlığı’nda bir bakan yardımcısı kültürel zenginliğimizin korunması ile ilgili görevlendirilmiş ve gerekli bütçe ve altyapı ile donatılmıştır. Kendi dillerinde eğitim yapmaları için gereken destek tamamen sunulacaktır, kendi dillerinde kendi sivil toplum kuruluşları ile koordineli olarak kamusal yayın hakları devlet eliyle sağlanacaktır. Kültürel örgütlerine temsil yetkisi tanınacaktır. Anavatanları ile iletişimlerinin güçlendirilmesi için tüm gerekenler yapılacaktır.” Peşinden İngiltere hükümeti, Çerkesleri zamanında Ruslara karşı kullanmış ve sonra da bırakıp kaçmış olmaktan kaynaklanan bir özür borçları olduğu ve yeni kurulacak Kuzey Kafkasya devletini hemen tanıyıp destekleyecekleri açıklamasını yaptı. Avrupa’dan, Ortadoğu ülkelerinden, Çerkesleri özellikle savaşlar süresince hatta bazen birbirlerine karşı kışkırtıp kullanmış olmaktan dolayı özür ve bundan sonrası için destek bildiren açıklamalar geldi… Tabii ki olmadı böyle şeyler… Olacak değil bu gidişle de zaten. Olmaz. Yattığın yerde yatarken kimse sana bir yudum su bile vermez. Vermediğini bırak, tarih boyunca ödediğin bedeller hiçe sayılıp üstüne bir de aldığın nefese bedel biçip efendi gibi ödetirler. Sen kılını kıpırdatmazken, senin için kimlerin harekete geçmesini bekleyebilirsin? Bugün elinde kalan, geçmişinin, kültürünün, tarihinin, milli kimliğinin kırıntısı sayılacak değerler için bile ne kadar fedakârlıkla mücadele vermek gerektiğini görmüyor musun? Bir tutam saçını feda edemezken, davanın nereye varacağını umuyorsun? İki satır okumaktan aciz, taşıdığı kültürün şu kadar bin yıllık birikiminden bir damla bile kurtaramamış, kamusal müzakere masalarına oturmayı, kalkmayı beceremez, konuşmayı bilmez, ama lafa geldi mi -ama sadece lafa geldi mi- aslan kaplan kesilmeyle neye ulaşabildiğimiz ortada işte. Zaten önümüzde açık, net, belirgin bir hedef de yok. Gideceği limanı bilmeyen gemiye de, bilirsiniz, hiçbir rüzgâr yardım edemez. Ya yerinden kalkıp silkinir, bir an önce, artık geriye ne kaldıysa, varlığını korumanın derdine düşersin, ya da böyle uzaktan bakıp, sesini kısar, görmezden gelip, kendini, kendinden bile saklarsın. Bir ütopya peşinde değiliz. Tamamen gerçeğin üzerinde uğraşıyoruz. Bir hayalle ağartmadık saçlarımızı. Kimliğimiz kaybolsun istemiyoruz, yitip gitsin, hayattan kopsun istemiyoruz. İçeriği boşaltılsın, anlamı değişsin, geriye boş bir kabuk, kimliksiz bir şekil kalsın da istemiyoruz. Koskoca bir milleti birkaç akrobatik dans figürü zannedenler çoğalıyormuş, varsın olsun… Biz; Aslını biliyoruz, o güzelliği yaşadık, o nefesi doldurduk ciğerlerimize. İşte bu yüzden, bazılarına göre kafayı takmışçasına inat ediyoruz. Koruyacağız, yaşayacağız, yaşatacağız, bizden sonraki nesillere de aktaracağız. Zaman gelecek, gücümüz yetecek. Merak etmeyin. Benim çocukluğumda Kafkasya’dan bahsetmek suçtu. “Çerkes’im” demek için temkinli olmak gerekirdi. Bugün anavatandaki soydaşlarımızla yaptığımız ortak etkinlikler, o zamanların ütopyasıydı. Gelecek bize ne imkanlar sunar şimdiden bilemeyiz. Ama şunu biliriz, o gün geldiğinde, biz hazır olacağız. Boş yere değil yani. İşte bu yüzden…  Unutmayacağız, unutturmayacağız…nanŞ. Şamil Koç

Şamil Eğitim ve Kültür Vakfı Çerkes Soykırımı Afiş Yarışması Sonuçlandı

Şamil Eğitim ve Kültür Vakfı tarafından düzenlenen 2020 Yılı Uluslararası Çerkes Soykırımı Afiş Yarışmasını ilgiyle takip ettik. Çok etkileyici eserlerin dereceye girdiği yarışmanın ulaştığı başarı hepimizi mutlu etti.   Şamil Vakfı’nı, jürinin değerli üyelerini, dereceye giren sanatçılarımızı ve yarışmaya katılan herkesi tebrik ederiz.nanKaffed