Geçen hafta, Türkiye’nin yüz yıllık ulus-devlet serüveninde yok sayılan, bastırılan, mağdur edilen, ezilen, zulüm edilen, dışlanan, hakları gaspedilen, kıyıma ve asimilasyona uğrayan... velhasılı öteki’leştirilen halkların ve dinlerin temsilcilerini buluşturan tarihi bir toplantı yapıldı; Adığe’si, Abaza’sı, Ubıh’ı, Oset’i, Çeçen’i, Laz’ı, Ermeni’si, Süryani’si, Yahudi’si, Kürt’ü, Zaza’sı, Arap’ı, Gürcü’sü biraraya gelip varoluş sorunlarımızı konuştuk ve gelecek için beklentilerimizi ortaya koyduk. Meğer dertlerimiz ne kadar çokmuş, meğer dertlerimiz ne kadar benzermiş ve meğer dertlerimize çare aramak için birlikte mücadele etmek ne kadar elzemmiş... 11-12 Şubat’ta (2012) Bolu Koru Oteli’de yapılan bu toplantı, Kafkas Dernekleri Federasyonu ile Laz Kültür Derneği’nin proje ortaklığında gerçekleştirilen “Farklılıklarımızla Var Olmak İstiyoruz” adlı Ortak Akıl toplantıları dizisinin sonuncusuydu. Daha önce 7-8 Ocak’ta Lazları, 14-15 Ocak ve 28-29 Ocak’ta Çerkesleri biraraya getiren toplantılar yapılmıştı. Bu son toplantı ise ilk üçünün birikimi ve daha geniş katılımla (çoğunluk yine Çerkesler ve Lazlar olsa da) hem nitelik hem nicelik bakımından çok daha zengin sonuçlar ortaya koydu. Hukuk profesörü Mithat Sancar, iletişim profesörü Sevda Alankuş gibi yetkin akademisyenlerin ve farklı medya gruplarından duyarlı gazetecilerin katılımı da toplantının özgül ağırlığını artırdı. Sisma’dan Dr.İrfan Mısırlıoğlu’nun moderatörlüğünde gerçekleşen toplantı, Türkiye’de yaşayan halkların ve dini grupların birbirini tanıması, dünden bugüne yaşadıkları sorunları paylaşmaları ve gelecek için umut ve beklentilerini ortaya koyarak bu uğurda ortak mücadele zemin oluşturmaları bakımından tarihi değer taşıyor. Hepimiz anladık ki, biz hem farklıyız hem aynı. Farklıyız ama ortak dertlerimiz ve umutlarımızla aynıyız. Hem farklılıklarımızı korumak hem de birlikte yaşama zenginliğini geliştirmek istiyoruz. Özetle, farklılıklarımızla var olmak istiyoruz... Hepimiz anladık ki, ne kadar farklı olursak olalım bu ulus-devlet cenderesinde halleri benzeşenleriz, Türk-Sünni dayatmasının mağdurlarıyız. Ve anladık ki, halleri benzeşenler birlikte yol alır ve birlikte çare arar... Elbette bu toplantıların ev sahipliğini yapan Kafkas Dernekleri Federasyonu ile Laz Kültür Derneği, bu toplantılarda ortaya çıkan düşünceleri, tesbitleri, öneri ve talepleri en geniş şekliyle kamuoyuna duyuracaklardır; çalışma gruplarının çok değerli sunumlarını ve bunlar ışığında hazırlanacak kapsamlı ortak raporu paylaşacaklardır. Benim bu notlarım kişisel gözlem ve değerlendirmelerden ibarettir... Geçmişle yüzleşme ve yeni travmalar... Toplantıya katılan herkesin (57 kişi) sözü değerliydi. Yine de, Prof. Dr. Mithat Sancar’ın toparlayıcı konuşması ayrı bir değere sahipti. Mithat hoca, hepimizin fikirlerini, beklentilerini dinledikten sonra birleştirici bir analiz yaptı. Şöyle ki; - Türkiye’nin geçmişinde pekçok ağır travmalar var. Elbette geçmişle yüzleşeceğiz ama bilmeliyiz ki bu yüzleşme yeni travmalara yolaçacak. Özellikle egemen güç (Türk-Sünni) üst düzeyde tepki verecek. Şimdiden bile Türk milliyetçiliğinin ve Sünni muhafazakarlığın reflekslerini görebiliyoruz. Bunlar daha da artacak ve şiddetlenecek. Buna hazırlıklı olmak gerek. - Gündemimizde yeni anayasa var. Bu, herkesin-herkesimin yararına yeni bir toplumsal uzlaşıyı inşaa etmek için çok önemli bir fırsat. Evet, 1924’den beri yapılan tüm anayasalar Kemalist ulus-devlet ideolojisinin ürünüdür. Evet, şimdi makas değiştirme zamanıdır. Yine de anayasanın sihirli bir değnek olmadığını bilmeli ve her sorunu çözemeyeceğini kabul etmeliyiz. Başka bir değişle, bu anayasa bazı sorunları çözecek bazılarını ise çözemeyecektir. O yüzden belki yeni anayasadan beklentimizi, her sorunu çözen değil her sorunun çözümüne engel olmayan bir anayasa diye tariflemeliyiz. - Elbette önümüzdeki süreçte Türkiye’nin varoluş paradigması, devlet yapısı, siyasi ve idari sistemi sorgulanacak. Belki coğrafi veya toplumsal federalizm modelleri, ya da ne bileyim şimdi akla gelmeyen farklı yol arayışları konuşulup tartışılacak. Ama bu tartışmaların-önermelerin olgunlaşması, benimsenmesi, hazmedilmesi ve nihayetinde herkesin kabulleneceği bir model ortaya konması epey zaman gerektirecek. Demek istediğim, şimdi yapılacak anayasa ile bu kadar derin-komplike sorunları bir çırpıda çözemeyiz, ama anayasayı daha sonra bizi bu sorunları çözmeye götürecek yolda engel teşkil etmeyecek şekilde yapabiliriz. - Büyük ve karmaşık bir değişim-dönüşüm yaşıyoruz. Bu süreçte herşeyin atbaşı (senkronize) gitmesini beklememeliyiz. Bazı noktalarda hızlı, bazı noktalarda yavaş yol alacağız. Toplumun farklı kesimlerinin tepkisi-katılımı farklı farklı olacak. Belki burada bulunanlarımızın birçoğu temsil ettikleri toplumların duyarsızlığından, ataletinden ve katılıma hevesli olmayışlarından yakınıyordur. Hiç moralimizi bozmayalım, bu giderek yaygınlık ve ivme kazanacak bir süreçtir. En zoru, ilk baştaki birkaç adımı atmaktır. Yürümeyi öğrenmek gibi; ürkek, yalpalayan ilk adımlardan sonra güvenle yürümeye başlanır. Güven arttıkça yere daha sağlam basan adımlar atılır. Eşitlik ve özgürlük... İki gün boyunca hepimiz daha özgür, daha mutlu, daha müreffeh bir yaşam için düşüncelerimizi paylaştık. Kendi kendimize kırmızı çizgi koymamaya, düşüncemize sansür uygulamamaya çabaladık. Yine de hepimiz ürkektik. Hatta öyle ki, benim gibi kendi toplumunun tutuk hallerinden yakınanlar gördük ki, diğer pekçok toplum bizden de tutukmuş. Evet, herkeste bir iyimserlik vardı, herkeste bir umut. Ama henüz epey temkinli ve epey ölçülü. Mithat hocanın sözünü ettiği gibi, güven arttıkça çoğalacak cinsten bir iyimserlik, artacak cinsten bir umut. Benim kişisel çıkarsamam şöyle özetlendi; - Geçmişten bugüne zaman zaman çeşitli vesilelerle ve daha çok sınırlı projelerle biraraya geldiğimiz Türkiye’nin diğer ‘öteki’leriyle ilk kez bu kadar kapsamlı ve bu kadar geniş katılımlı bir buluşma imkanı bulduk, etraflıca konuşup-dertleşip gelecek için birlikte mücadele zemini oluşturduk. Bu hem öğreten, hem empati ve sinerji yaratan bir buluşma oldu. Mutlaka devamı gelmeli... - Türkiye her ne kadar değişim-dönüşüm sürecine girmiş olsa da hala zihinlerdeki prangalar yeterince kırılabilmiş değildir Bu nedenledir ki, bu toplantıda sorunların tespiti konusunda ortaya konan cesaret ve özgüven, sorunların çözümü konusunda pek kendini gösteremedi. Örneğin halkların siyasi temsili, yönetime katılımı, toplumsal federalizm vs. gibi canalıcı kavramları yeterince konuşup tartışamadık. Çünkü zihinlerimiz henüz tam anlamıyla özgürleşemedi. - Düşünsel özgürleşmenin eşitlikçi siyasal terminolojiyle desteklenmeye ihtiyacı olduğu muhakkaktır. Dünyada olduğu gibi Türkiye’de de ‘öteki’ye karşı kullanılan adlandırmalar, tanımlar ve kavramlar eşitlikçi oldukça ‘öteki’ de o kadar kendini özgür hissedecektir. Başka bir değişle, ‘etnik grup’ ya da ‘kültürel grup’ gibi alt tanımlar yerine ‘halk’ gibi eşitlikçi tanımlar kullanmak; ‘tolerans’ veya ‘hoşgörü’ gibi katlanma-lütfetme ifade eden kavramların yerine ‘farklılık hakkı’ veya ‘farklılığa saygı’ gibi eşitlikçi kavramlar kullanmak; ‘Kürt kökenli’, ‘Çerkes kökenli’, ‘Ermeni kökenli’ vs. gibi ikincillendirilmiş adlandırmalar yerine Kürt, Çerkes, Ermeni vs. gibi eşitlikçi adlandırmalar kullanmak, eşitliği içselleştirmek ve özgüveni artırmak bakımından büyük önem taşımaktadır. Bu toplantının bir artısı da, eşitlikçiliğe değer vermesidir. - Bu buluşma aynı zamanda bileşenlerinin birbirini güven ve samimiyet testine tabi tuttuğu bir sınama ortamıydı. Bence herkesin birbirine geçer not verdiği bir sınav oldu. Bundan sonraki buluşmalarda herkes kendini daha rahat hissedecek, otokontrole ihtiyaç duymadan düşüncelerini açıkça ifade edebilecektir. - Türkiye’de, ‘öteki’lerin egemen-baskın güce karşı alan genişletebilmeleri, ancak birlikte mücadele etmeleriyle mümkün. Bu toplantıda hepimiz, sorunlarımızın ne kadar benzer, ne kadar ortak olduğunu daha iyi öğrendik ve anladık. Bundan sonrası, bu sorunlarla başa çıkma çabalarımızı da ortaklaştırmak, Türkiye’nin demokratikleşme sürecine birlikte daha fazla katkı ve katılım sağlamaktır. KAFFED’i ve Laz Kültür Derneği’ni bu değerli organizasyon için kutluyorum. Sezai Babakuş, 16 Şubat 2012
Anavatan Bir Bütün Olarak Seferber
KAFFED (AÇG) – 13-02-2012 - Anavatan, sivil ve devlet kuruluşları bir bütün olarak, ekonomik ve sayısal yetersizliğine rağmen, dün Kosova’da yaşayan Çerkes-Adığeleri vatana taşıdığı gibi bugünde Suriye’de yaşayanları vatana taşıma duyarlılığı ve çabası içerisinde. Suriye’de karışıklıklar başlar başlamaz, vatanda da endişeler başladı. Suriye’deki soydaşlarından ilk talep gelir gelmez; Sivil toplum örgütleri, Xaseler, Parlamentolar, Cumhuriyetlerin Başkanları, Hükümetler harekete geçti. Bu kapsamda Adıgey Cumhuriyeti Adığe Xase-Çerkes Parlamentosu olağanüstü genel kurul toplantısı yaptı. Adığe Xase-Çerkes Parlementosu, ''Olağanüstü Toplantısına'' Cumhuriyetin Adığe yerleşim birimlerinden seçilen 457 delege ile 400’e yakın davetlinin yanı sıra Adıgey Cumhuriyeti Başbakanı KHUMPIL MURAT, ilgili bakanlar, milletvekilleri, Adıgey’de yaşayan diğer halkların (Grek, Tatar, Ermeni vs) temsilcileri, DÇB Başkanı AJAKHO KANŞAVBİY ve DÇB yöneticileri, KBC Diasporayla İlişkiler Komitesi Başkanı, Rusya Federasyonu’ndaki Çerkes-Adığe sivil toplum kuruluşlarının tamamına yakının yönetici ve temsilcileri katıldılar. Toplantının tek gündem maddesi; Suriye’de yaşayan Çerkes-Adığelerin vatana getirilmesiydi. Delegeler, Yöneticiler, Davetliler görüş ve önerilerini sundular. Sonuçta, genel kurulca oybirliğiyle; 1- Suriye’de yaşayan Çerkeslerin vatana getirilmesinin zorunluluğunu ve aciliyetini dile getiren bir deklarasyon yayınlandı. 2- Adıgey Cumhuriyeti Adığe Xase-Çerkes Parlamentosu Sovyeti’nin; üç cumhuriyetimizin başkanları, hükümetleri, parlamentoları ile Rusya Federasyonu başkanı, başbakanı, parlamento, senato başkanları nezdinde konunun, genel kurul adına sürekli takipçisi olmaya yetkilendirildi. 3- Adıgey Cumhuriyeti Adığe Xase-Çerkes Parlamentosu’nda, gelişmeleri halka duyuracak bir enformasyon merkezi oluşturulmasına karar verildi. KAFFED ADIGEY ÇALIŞMA GRUBU (AÇG) nanKaffed
ЛАГЪОНАКЪЭ Dağında Turizm Tesisleri
Aslan Thak’uşıne, ekonomik kalkınmadan sorumlu karayolları, Rusya Enerji Bakanlığı temsilcileri, Kuzey Kafkasya tatil ve dinlenme tesisleri işbirliği üyeleri ile bir araya geldi. Federal anlam taşıyan tatil merkezi Lağonake Dağı'nda inşa edilecek dinlenme tesislerini konuştu. Toplantıda Adıgey’in ilgili bakanlık ve yetkilileri de bulundu. “Cumhuriyetimizin gelecekte sosyo-ekonomisinin gelişiminde belirleyici olan turizmin merkezi dağın önemi tartışılamaz. Eşsiz doğa örtüsü ve turizme sunduğu imkanlar sayesinde Adıgey’e umut vermektedir. Benzerlerinden ayrıcalıklı olan, Ekim ayından Nisan ayına kadar karın kalkmadığı Lağonake Dağı Rusya Devlet Başkanı Dimitri Medvedev’i cezp etmiştir” dedi. Aslan Thak’uşıne: “Tesislerin inşasına başlanmış durumda. Elektrik, doğal gaz ve içme suyu çekilmiş olup yolların yapılmasında da önemli aşamaya gelinmiştir” dedi. Daha sonra söz alan turizm komitesi başkanı Vilademir Petrov çalışmaların yürütülmesi için öncelikli konulara açıklık getirdi. Dağın düzlüklerinde kurulacak otel ve diğer dinlenme tesislerinin yapılacağı alanlarda sınırların belirlenmesi gerektiğine dikkat çekti. Görüş ve önerilerin dile getirildiği toplantıda Lağonake dağ steplerinin Adıgey ile Krasnodar Bölgesi tarafından kullanıldığı, sınırların belirlenmesi, iki tarafın Kafkas Milli Parkına dahil yerlerin de kullanım alanına gireceği, önce bunların çözümlenmesi gerektiği ele alındı. Adıgey Cumhuriyeti Radyosu Dış Yayınlar Servisi Adıgey-Kıyı Boyu Şapsığ Masası Huşt Emel http://www.youtube.com/watch?v=832JqdpJBdE&feature=relatedp> nanKaffed
Maykop’ta Halk Kongresi Toplanıyor
Лъэпкъым Ызэфэс Мыекъуапэ Шызэхащэщт Maykop Adığe Xase’si 11 Şubat tarihinde halk kongresi yapma kararı aldı. Adığe Xase toplantısında Suriye’deki çatışmalarda çok sayıda insanın hayatını kaybetmesi, orada yaşayan Adığe diasporasının da içerisinde bulunduğu kritik durum ele alındı. Adığe Xase başkanı Arambiy Hapaye “Suriye’de olaylar Adığey’i tedirgin etmektedir” dedi. Bu nedenle Rusya Devlet Başkanlığına, Federasyon Parlamentosuna, Rusya Devlet Dumasına, Kuzey Kafkasya Bölge Başkanlıklarına birer dilekçe gönderilmişti. Dilekçede Suriye’de yaşayan Adığelere yardım edilmesi, Anavatana dönüş yapmak isteyenlere destek sağlanması talep ediliyordu. Toplantıda Adığe Xase yönetim Kurulu üyeleri bu konudaki görüşlerini dile getirdiler. Konunun toplumsal değerler açısından önem taşıdığı, olayı görüşmek üzere 11 Şubat’ta Maykop Kültür Sarayı’nda geniş kapsamlı halk kongresinin yapılacağı açıklandı. Adığe Xase, Adıgey’ın her tarafından kurultaya katılacak temsilciler arasından konuyla ilgilenecek sorumlu grup oluşturacak. Adıgey Cumhuriyeti Radyosu Dış Yayınlar Servisi Huşt EmelnanKaffed
2012’nin Gündemi
2012’yi sevmedim, rehavet ve karamsarlık olup çöktü üstüme. Günlerdir miskinliğin postunda yatıyorum. Ivır-zıvır özlük işler, biraz gazete-dergi, biraz internet-facebook, biraz televizyon-kitap... Bir de, penceremden görünen manzaraya dalıp gitmeler; Anadoluhisarı ile Kandilli arasında, Göksu ve Küçüksu derelerinin birlikte oluşturduğu küçük delta semalarında alan savaşı veren martı’larla karga’ların bıkmak yorulmak bilmez dalaşları, kazara aralarına karışan acemi güvercinlerin ürkek kaçışları, sığırcık sürülerinin senkronize uçuşları, ahalinin cömertliğinde semirmiş kedi ve köpeklerin aylak yürüyüşleri... İşte böyle, gri-ıslak kubbenin altında ve tembelliğin sıcak koynunda geçti günler.. Bu kez kar da işe yaramadı. Beni hep sevindiren, özgür kılan ve bu dünyanın ötesine kanatlandıran bu masalsı güzellik, tam da kışın karanlık gölgesi ruhumu zaptetmek üzereyken yetişip yüreğimi aydınlatan doğanın bu en büyük mucizesi nedense bu kez iş yapmadı, yapamadı. Bu kez, sihri yitip gitmiş sıradan bir gösteriye bakıyor gibiyim. Beni miskinliğin postundan kurtaracak bir şans daha geçti elime; KAFFED’in Bolu’daki ‘ortak akıl’ toplantısına yollandım. Hareketse hareket, mevzuysa mevzu, tartışmaysa tartışma. Dostlar sofrasında sohbet-muhabbet gırla. Dahası ne!.. Ama nafile. Bu kez olmadı, olamadı. Negatif enerjimi oraya da taşıdım, kem-küm’den öte bir katkım olmadı ortak akla. Sessizce özür diledim, kendimden ve hazerundan... 2012’yi sevmedim, peş peşe ölümler getirdi. Önce Theo’yu aldı. Masumiyetin, merhametin, iyiliğin ve umudun sesi-sineması Theo Angelopoulos’u. Artık küçük insanların büyük destanları yazılmayacak, artık çaresizliğin sessiz çığlığı beyaz perdeye yansımayacak. Onun gibilerini yitirdikçe vicdanımız daha hızlı körelecek. Daha bencil, daha açgözlü ve daha acımasız olacağız... Theo’nun filmlerini gözümde canlandırmakla meşgulken, daha yakınlardan iki iyi insan yitip gitti; Üner Özbay-Yismeyl ve Sebahat Lugon- Deguf... Ve onlara, varlığıyla gururumuzu okşamış olan güzeller güzeli bir insan daha katıldı; Keriman Halis Ece-Bijnov... Eksik kaldım. Temsil ettikleri iyiliği, güzelliği, masumiyeti ve merhameti özledim. Şimdiden... Yaa işte, 2012 böyle başladı; debelendikçe daha da içine çeken bir bataklık gibi. Sanki aklım, yüreğim, bedenim esir düştü. Ocak bitti. Takvimden sildim, yok saydım. Bakalım, gelecek aylar ne gösterecek. Neyse ki kar, karamsarlığımı örtmek için daha kararlı, beni özgür kılmak için daha istekli. Umudum var, belki değişir ve hep olmakta olana dönüşür. Umudum var, eksilmesin... • • • Hayatı plan-program üzerine kuran, moda değişle ‘hedef odaklı’ yaşayan biri değilim. Yine de, geçen yılın başında ‘2011’de yapacaklarım’ listesi çıkarmıştım. Mavra’larla sahici’leri, kişisel’lerle toplumsal’ları harmanladığım 18 maddelik bir ilk hedefler manzumesiydi bu. 2012’ye girerken, 2011 için belirlediğim hedeflerin ne kadarını tutturduğumun hesabını yaptım. Vasat bir karne çıktı, çöpe attım. Vasat, idare-i maslahatın diğer adıdır. İştah kaçıran, tatsız-tuzsuz, renksiz-kokusuz birşey... 2011’in karnesi ‘vasat’ değil de ‘iyi’ ya da ‘kötü’ olsaydı, muhtemelen aynı yolda devam edip 2012 için de hedefler belirleyecektim. Zira başarı da başarısızlık da motive edicidir. Ama ‘vasat’ insanı bloke eden bir sonuçtur. O yüzden, 2012’de kendime hedef koymak yerine, gündemi irdelemekle yetineceğim. Baştan belli olan birşey varsa, o da 2012’nin zor bir yıl olacağıdır. Tek tek bireyler bakımından zor olacak, toplumlar-ülkeler bakımından zor olacak. Yıl yeni başlamışken, daha şimdiden kaytarma yolları arar oldum. Nedense aklıma sık sık, okulları bombalanan haylaz öğrencilerin “yaşasın okul yok, ders yok, sınav yok” diye sevindikleri bir film sahnesi geliyor. Yoksa bilinçaltım, 2012’yi ‘kıyamet yılı’ gören Maya kehanetine selam durma sevdasına mı düştü?..O yüzden mi, Zecharia Sitchin’in bu kehanete bilimsel sos katan “12. Gezegen” kitabına yeniden sarılmam?.. Bundan mıdır, Roland Emmerich’in umudu Çin işi ‘Nuh’un gemileri’ne yükleyen sinematoğrafisine geri sarmam?... Öyle kıyamet meraklısı değilim elbet. Bu çocukça akıl sürçmesinin nedeni, belki de, yaşadığımız coğrafyada ve çevresinde giderek şiddetlenen çatışma halinin 2012’de pik yaparak büyük bir yıkıma yol açma ihtimalidir. Yani, bölgesel bir kıyamet tehlikesinin gözle görülür-elle tutulur hale gelen varlığıdır... Baksanıza; Ortadoğu adım adım mezhep savaşına sürükleniyor; Mısır, Irak, Suriye iç savaşın tehdidi altında; ABD ve İsrail’in İran’ı vurması ve bunun büyük bir savaşa dönüşmesi an meselesi... Yetmez mi?... Peki bunlar, zaten kendi fay hatları üzerinde kıpırdaşan Anadolu’yu ve Kafkasya’yı iyice sarsmaz mı?... Teyet mi geçer, bizi?... Hadi onlar teyet geçsin, ABD-Gürcistan ittifakının Kafkasya’yı adım adım Rusya ile çatışmaya sürükleyen sismik alaverelerini ne yapacağız?... Neyse, çocuk yanım istediği kadar kaytarmaya çabalasın, istediği kadar haytalık kapısı arasın dursun, bilirim ki Maya kehanetine bel bağlayıp oturmak olmaz. Evet, şiddetli sarsıntılar olacak. Ama büyük okul yıkılmayacak, hayat dersleri devam edecek. Üstelik daha da ağırlaşacak, ödevler çoğalacak ve sınavlar iflah kesecek... • • • Türkiye’nin 2012 için ilan edilmiş en canalıcı gündemi yeni anayasa. Henüz kamuoyunda dişe dokunur bir hareket yaratmamış olsa da, gün geçtikçe ortalık ısınacak. Demokrasi, hukuk, insan hakları gibi kavramları ‘hep bana’ diye tarifleyip hiç eden iktidarın ‘herkes için anayasa’ umuduna ne kadar saygı duyacağını, hazırlık çalışmaları ilerledikçe daha iyi anlayacağız. Ancak, yeni anayasa sürecinde kayda değer bir ağırlık oluşturması beklenen aydınların sindirilmesine, gazete ve televizyonların, üniversitelerin susturulmasına, sivil toplumun yıldırılmasına bakarak gidişatı şimdiden değerlendirebiliriz. Yanısıra, yeni anayasanın çok kültürlülüğe cevaz verip vermeyeceğini, bunun en güçlü savunucuları olan Kürt siyasetçilerinin, toplum önderlerinin ve aydınlarının topluca içeri tıkılıp bertaraf edilmesinden anlayabiliriz. İktidar partisinin anayasa mevzusuyla mücehhez şahsiyetlerinin ‘ulan’ vurgusuyla edebileştirdikleri hitabetlerinden, demokrasi ve hukuk bakımından ne kadar umutvar olacağımızı da kestirebiliriz. Ya da, otuz yıldır baskıcı 12 Eylül anayasasının gölgesine sığınıp varlıklarını sürdüren iki muhalefet partisinin demokrasiyle imtihanının nasıl olacağını da tahmin edebiliriz. Olsun, yine de merakla bekleyip dikkatle izleyeceğiz. Dur bakalım noolacak?... Diğer toplumsal kesimlerin ne düşündüğü ve ne dediğiyle fazlaca ilgilenmesek de, biz kendi istek ve beklentilerimizi KAFFED eliyle tarifleyip Anayasa Komisyonu’na verdik. İstiyoruz ki bu çorbada bizim de tuzumuz olsun ya da bu çorbadan bize de bir pay düşsün. Hala biraz çekingeniz, biraz ürkek. Ama umudumuz var ve beklentimiz yüksek... • • • Dünyanın 2012 için ilan edilmiş en canalıcı gündemi ise ekonomik kriz. Ocak sonunda Davos’ta toplanan yüksek zevat, kapitalizm gemisinin gidişatını masaya yatırdı. Kimi, ‘deniz bitti gemi karaya vuracak’ dedi. Kimine göre ise biraz rota değiştirerek ve kıvrak manevralar yaparak yola devam etmek mümkün. En çok, en semirmişler-en şişmanlar panikte. Zayıflamaktan korkuyorlar. Diyorlar ki, böyle giderse toplumsal ayaklanmalar ve kontrol edilemez çatışmalar başlar. Öyle görülüyor ki kriz büyüyecek ve hiç değilse şişmanların bir kısmını zayıflatacak. Ama bunun zaten bir deri bir kemik olanlara bir faydası olmazsa, aksine orta hallileri de en diptekilerin hızasına doğru iterse, görün o zaman kıyameti... Ekonomik kriz elbette bütün dünyanın sorunu. Yine de en çok Amerikalıları korkutuyor. Bu iki yüzlü bir korku. Bir yüzünde refah kaybı, diğer yüzünde ise dünyaya hükmetme iddiasının zaafa uğrama ihtimali. Belki de daha kahredici olanı ikincisidir. Açıkca söyledikleri üzere, en çok da Çin’in yükselişinden rahatsızlar. İngilizler, dünyaya hükmetmenin geçici bir şey olduğunu tarihi deneyimlerinden iyi bildikleri için gayet sakinler. Olsa olsa refah kaybına uğrar, biraz zayıflarız diyorlar. Almanlar da öyle. Şimdilik en tuzu kuru olanlar onlar. Üstelik bunu, Nazizmin yerle bir etmesine, büyük miktarda savaş ve soykırım tazminatları ödemelerine, Almanya’nın diğer yarısını geri almak için Ruslara yüksek ‘hava parası’ vermelerine ve şimdi Avrupa Birliği’ni ayakta tutmak için kesenin ağzını açmalarına rağmen başarıyorlar. Fransızların korkusuysa, Avrupa’da insiyatifi tamamen Almanlara kaptırmak. Bu yüzden hırçınlar. Libya gibi çaresizlere karşı abartılı askeri atraksiyonları, petrol hesabı kadar Almanlara pazu gösterme saiklidir. Deniyor ki, dünyanın efendiliği sırayladır; önceki gün Latinler (Romalılar), dün-bugün Anglo-Saksonlar (İngilizler ve Amerikalılar), yarın Çinliler... Çok heves etmiş olmalarına rağmen Almanlar, Fransızlar ve Ruslar şanslarını iyi kullanamadılar. Bakalım Çinliler efendiliği becerebilecek mi?... Yoksa sırayı Hindulara mı kaptıracaklar... Bu noktada bir Kabardey fıkrası gelir aklıma: Uzunyayla’nın ücra köyünden bir Kabardey, akraba ziyareti için Ankara’ya gelir. Elindeki adresi sora ede yürür, başkentin telaşlı kalabalığında. Koca bir caddeyi geçmek üzere hamle yapmışken trafik polisi düdük çalıp durdurur, ‘bekle orda’ der. Çaresiz beklemeye koyulur, bizimki. Polis düdük çalıp ‘araçlar geçsin’ der, geçerler. Sonra yine düdük çalıp ‘yayalar geçsin’ der, geçerler. Bu böyle devam eder epey zaman. Bizimkisi bekler ha bekler. Ben diyeyim bir saat, siz deyin iki saat. Sonunda bu işte bir terslik olduğunu anlayıp polise seslenir. Polis bey, polis bey... Araçlar geçsin diyorsunuz, yayalar geçsin diyorsunuz. Peki ne zaman Kabardeyler geçsin diyeceksiniz? Kabardeylere ne zaman sıra gelecek?... • • • Evet, sıra Kafkasya’nın gündeminde... Hem iç hem dış dinamikleri bakımından çok büyük değişiklikler olmayacak gibi. Rusya’da 4 Mart’ta yapılacak başkanlık seçiminden sürpriz beklenmiyor, Putin’le yola devam edilecek. Bu da, Rusya’nın bugüne kadarki Kafkasya politikalarının pek değişmeyeceği anlamını taşıyor. Yine de küresel güç Amerika’nın ve yerel ittifakı Gürcistan’ın Kafkasya’daki hamleleri belirleyici olacak. Bu ittifakın Kuzey Kafkasya’yı Rusya’ya karşı organize etmeye yönelik saha çalışmaları devam ederse ve Rusya bunu ciddi bir tehdit olarak algılarsa, elbette bölgenin iklimi sertleşecektir. Tersi de olabilir. Amerika üç yıllık saha çalışmalarına bakarak, ‘bu işte kar yok’ sonucuna varabilir. Ya da, önceliklerini yeniden tanımlayıp dikkatini başka yerlere, örneğin ‘büyüyen tehdit’ diye tanımladığı Çin’e ve çevresine kaydırabilir. Bu durumda Gürcistan’ın tek başına, Abhazya ve G. Osetya’yı geri döndürmek hayali ve Rusya’dan rövanş almak hırsıyla Kuzey Kafkasya’yı etkilemesi pek mümkün olmayacaktır. Sonuçta üç yıldır yükselen tansiyon düşebilir, Adığelerle Abazaları birbirinden koparmaya yönelik çabalar hız kesebilir. Önümüzdeki 21 Mayıs, gidişatı biraz daha anlamamızı sağlayacak. Amerika ve Gürcistan’ın, Adığeleri kazanma umuduyla başlattığı ‘Çerkes soykırımı’ hamlesinin son adımı önümüzdeki 21 Mayıs’ta Anaklia’da anıt açılışıyla atılacak. Anavatandakileriyle diyasporadakileriyle Adığelerin ve diğer Kuzey Kafkas halklarının bu anıt açılışına ilgi-alakası, Amerika ve Gürcistan’ın oyunu hangi düzeyde sürdüreceğini belirleyecek. Ve de, Rusya’nın bu oyuna karşı alacağı tavrı... Bunlar dış dinamiklerin etkisi. Bir de kendi içimize bakalım. Maalesef dış yönlendirmelere fazlasıyla açık bir toplumuz. Tıbbi değişle enfeksiyona açığız. O yüzden daha önce İngilizlerin Osmanlı destekli eli, şimdi de Amerikalıların Gürcistan destekli eli kolayca içimize girebiliyor. İstedikleri zaman birleştirerek, istedikleri zaman ayrıştırarak Rusya’nın karşısına dikiyorlar. Birkaç kuru-sıkı sözle pohpohlanmamız, birkaç boş vaadle umutlandırılmamız, feodal kibrimizin ve egomuzun biraz okşanması motive olmamıza yetiyor. Cesaret desen hazır, kahramanlık tutkusu desen bolkepçe... İşte böyle yüzyıllardır Ruslara karşı savaştık, savaştırıldık. Şöyle helalinden bir yutkunup, ‘artık Ruslarla savaşmayacağız’ diyebilsek, bütün oyunları bozacağız. Bu kez diyebiliriz, demeliyiz. Kibrimizi ve egomuzu bastırıp, cesaretimizi dizginleyip, yeni bir kırılmaya-sürülmeye maruz kalmadan yola devam edebiliriz. Bu kez, başkalarının hesabına cesur-cengaver olmaktansa kendi hesabımıza akıllı-uslu olmayı seçebiliriz. Seçmeliyiz. Bu seçimi Adığeler-Abazalar birlikte yapacağız. Birliği koruyarak yapacağız... • • • Son olarak, kısaca kendi özel gündemime değineceğim. Yukarıda sözünü ettiğim miskinlik postunda yatarken biraz da kendimi sorgulamaya çabaladım. Son yıllarda siyasi kimlik alanını boşladığımı, giderek etnik-kültürel kimlik çizgisine sıkışan bir toplumsal mücadele anlayışına ve pratiğine saplandığımı fark ettim. 2012’de bunun üzerinde etraflıca düşüneceğim ve mümkünse yeniden ‘hayatın her alanında’ gerçeğine dönmeye çalışacağım. Kimbilir belki bu sayede, etnik-kültürel kimlik mücadelesine de daha doğru ve daha fazla katkı vermenin yollarını bulurum... Sezai Babakuş, 3 Şubat 2012
Murat K’umpıl Yeniden Başbakan
Adıgey Parlamentosu 12. olağan toplantısını 25 Ocak’ta yaptı. Başkan Aslan Thak’uşıne, Adam Timur, başbakanlık görevini yürüten Murat K’umpıl, federal ve yerel kurumların temsilcileri, kent ve bölge başkanları toplantıda yerlerini aldılar. Toplantının ana konusu Başbakanlık koltuğunun sahibi ve onun yardımcısı kim olacağı idi. Aslan Thak’uşıne, Adıgey Cumhuriyeti anayasasının 70. ve 78. maddeleri uyarınca Adıgey Cumhuriyeti Başbakanı olarak Murat K’umpıl’ın adaylığını desteklemeleri için parlamenterlere çağrıda bulundu. Kürsüye gele Murat K’umpıl 4 yıllık görevi süresince çalışmalarını rapor etti. Önümüzdeki dönemde uygulayacağı programını açıkladı. Daha sonra Murat K’umpıl’ın adaylığını parlamenterler Vilademir Narojna İrina Şirina, Muhittin Çurmıt ve Aleksandır Laboda birer konuşma ile desteklediler. Gizli oylama ile yapılan seçimde 43 milletvekili Murat K’umpıl’ı desteklerken, 4 olumsuz oy kullanıldı. Aynı saatlerde Aslan Thak’uşıne, Murat K’umpıl’ın Başbakanlığını onayladı. Thak’uşıne başbakan yardımcısı Aleksi Petrosiyenko’nun görevinin onaylanması için parlamenterleri oylamaya çağırdı. 37 evet oya karşı 4 olumsuz oy alan Petrosiyenko’nun görevini de imzaladı. Önceki dönemin başbakanı ve yardımcısı bu dönem de görevlerine devam edecek. Adıgey Cumhuriyeti Parlamentosu 25 Ocak oturumunda ele alınan bazı kanun değişikliklerini de kabul etti. Adıgey Cumhuriyeti Radyosu Dış Yayınlar Servisi Huşt EmelnanKaffed
Tığujıko Kızbeç Anıtı Dikilecek
Kafkas-Rus savaşları ve onu getirdiği halkın yok olma-olmama mücadelesi. Düzenli dev güçlere karşı özgürlük onuru ve azmi ile toprağını koruyan doğuştan asker kahramanlar unutulmadı. Onlardan biri Şerelıko Kızbeç. Doğduğu köyü Afıpsıp’ta dikilecek anıtı ile yaşayacak. Fikir Afıpsıp köyü heyetinin. Öneriye Adıgey hükümet yetkilileri olumlu yanıt verdiler. Ancak anıtın yapımı sözünü verenler yardım severler. Şerelıko Kızbeç anıtının yapılmasına ilişkin konuşan Kültür Bakanı Gazi Çemışo: “Anıt halkın gösterdiği kahramanlığın simgesi olacak. Adığelerin tarihine, toprak sevgisi ve ona bağlılığını hiçbir zaman unutturmayacak ve gelecek nesillere örnek olacaktır” dedi. Stanislav James Bell’in Çerkesya Aslanı lakabını verdiği kahramanın hayatı at sırtında özgürlüğü savunarak geçti. Soylu Şerelıko ailesine mensup. Tarih onu daha çok 1834 yılında kanlı Abın çatışmasında Tığujın oğlu kahraman Kızbeç adıyla yazdı. 67 yaşındaydı. Afıpsıp köyü yakınlarında dövüştü. Bu yüzden anıt yeri olarak orası seçildi. Anıt, köyün girişinde Afıps Deresi ile Kuban Nehri’nin karıştığı eski adıyla “Kızbeç’ın Geçidi” denilen yere dikilecek. Bir zamanlar “Özgürlük insanın en doğal hakkıdır” nidasıyla kılıcıyla kükreyen kahraman bu yüzyılda özgürlüğe karşı güçlere ve dünyaya barış haykıracak. Her geçen gün bilincini yitiren halkına “kendine dön” diyecek. Adıgey Cumhuriyeti Radyosu Dış Yayınlar Servis Huşt EmelnanKaffed
Abhazya da üzgün
KAFFED (BASIN) 02-02-2012- Geçen cumartesi hayatını kaybeden Türkiye'nin ilk dünya güzeli Keriman Halis Ece Tamer için Abhazya Cumhuriyeti Dışişleri Bakanlığı bir mektup gönderdi. Mektupta şöyle denildi: “Abhazya Cumhuriyeti Dışişleri Bakanlığı, Keriman Halis Ece’nin 28 Ocak 2012’de vefat etmesinden dolayı en içten taziye dileklerini ifade eder. Atatürk tarafından ‘Ece’ soyadı verilerek taltif edilen Keriman Halis’in vefatı, kendisinin Abhaz kökenli Ebjnou sülalesine mensup bir Türk vatandaşı olmasından ötürü yalnızca Türkiye için değil, Abhazya için de acı bir olaydır. Abhazya Cumhuriyeti Dışişleri Bakanlığı, Abhaz halkının Kafkas güzelliğinin bir sembolü olarak hatırlanacak olan Keriman Halis Ece’nin ailesi ve yakınlarına en derin taziye dileklerini iletmenizi rica eder.” nanKaffed
Suriye’de… arada ölmek!
Nalçik'de beklenen kar yağışı başladı... Yumuşak yumuşak yağan kar, kendi içinde bir yağış ritmi oluştururken, aynı zamanda doğrusal bir düşüşle yağmadığı için de düzensizliğe örnek verilebilir. Yağan kara, rüzgarın müdahalesi olmadıkça bu böyle; bir tür huzur, gökyüzünün temizlenmesi, arınması... Rüzgarla bu kurgu, kurguya bağlı da algı değişir, Boran olunca da; seyirlik olmaktan çıkarak kaos ve kargaşa duygusuna dönüşebilir... Böyle durumlarda babaannem, 'tanrı yakacağı olmayan fakir fukaraya merhamet etsin' derdi. Nedense kar yağışından çok, yağmur daha çok sevilir. Yağmurun her yerde görülebilen ve daha evrensel olması mı, yaşam için öncelikli ve biricik içeceğimiz olan suyun bir biçimi olmasından mı; yoksa karın her şeyi örtmesiyle, bir görme- algılama bulanıklığı yaratmasından mı bilinmez... şair, ''Yağan yağmur olsun, tek kar olmasın / Ölen garip olsun, tek yar olmasın...'' derken, yardan, yağmurdan yana; garip ve kardan yana olmadığını söyler... Karın kendi içinde karmaşık ve ritmik yağışından, her şeyi örterek, iyi-kötü her şeyi kapatarak, tek renge, başlangıç, saflık temizlik anlamında da yorumlanan beyaza boyayarak; düşünmek için masumane başlangıç olabilecek ortam çağrıştırdığını varsayarsam, serinkanlı düşünmeme yardımcı olabilir belki de. Zira mesele dolaşıp gelip ölüme, ölümle yaşamın anlamsız nedenlerle iç içe geçmiş ve bir çok coğrafyada günlük ve sıradan olmuş durumda. Bu yazıda ölüm çığlıklarının geldiği yer, yaşlı dünya üzerinde sıcak çatışmaların iç savaşa dönüştüğü, Suriye. Aşağıdaki çığlık, yüz on beş Suriyeli kardeşimizin Rusya Federasyonu Devlet Başkanı D.A.Medvedev'e, Adıgey Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı'na, Adıgey Parlementosu'na, Adıgey'deki dernekler ve Adıgey halkına hitaben yazılmış mektup. "Son birkaç aydır Suriye Arap Cumhuriyeti'nde siyasi ortam gerginleşti. Her gün çeşitli gruplarla ülkenin iktidar güçleri arasında toplu çatışmalar meydana geliyor, yüzlerce masum insan ölüyor. Biz Suriyeli Adığeler (Çerkesler) son derece zor durumdayız. Her gün kendi hayatımızı, akrabalarımızın ve yakınlarımızın hayatını tehlikeye atmak zorunda kalıyoruz. Ülkede durumun istikrara kavuşması, barış ve güvenlik içinde bir hayat umudu tükendi. Halkımızın bu zor gününde yardım ve kurtuluş çağrısıyla başvurabileceğimiz tek merci Rusya Federasyonu'dur, cumhuriyetlerimiz Rusya'nın içindedir, kardeşlerimiz Kuzey Kafkasya'dadır. Samimi isteğimiz atalarımızın topraklarına dönmek, Kuzey Kafkasya'daki kardeşlerimizle, Rusya halklarıyla barış ve uyum içinde yaşamaktır. Biz aşağıda imzası bulunanlar, size bizi ata topraklarımıza kabul etmeniz, kaçınılmaz trajediden kurtarmanız, bu zor anda yardım elini uzatmanız çağrısıyla sesleniyoruz. Yardım ve kurtuluş çağrımızın karşılıksız kalmayacağına inanıyoruz." Suriye'deki kardeşlerimizin yardım çığlığı bu... Çığlığı çünkü, can ve mal güvenlikleri açısından isimleri açıklanamıyor... Suriye'de, kelimenin tam anlamıyla, kan gövdeyi götürüyor. Vahşi bir iktidar mücadelesi yaşanıyor. Günlük ölüm bilançosu yirmi ile elli arasında değişiyor. O da dışarı yansıdığı kadarıyla. Suriye'de yönetim tam bir klan diktatörlüğü. Bir tür oligarşik yönetim. Son derece acımasız istihbarat örgütleri, keskin nişancıların insan avı yaptıkları, ordu birliklerinin hedef gözetmeksizin ağır silahlarla saldırı altında tuttuğu yerleşim bölgelerinde, savaş yasalarının, evrensel insan haklarının ve vicdanın ertelendiği karşılıklı bir katliam yaşanıyor. İdeolojik olmaktan çok inanç birliği-karşıtlığı üzerine inşa edilmiş bir iç savaş. Şiiler'in yönetimine karşı ayaklanan sünniler. Orantısız bir iç savaşta, kimlik kartları başta olmak üzere, hemen hemen hiçbir hakkı olmayan, sayıca Araplar'dan sonra gelen azınlık olan Suriye'nin paryası kabul edilen Kürtler, aynı saiklerle olmasa da yönetime karşı savaşan saflardalar. Devlet içindeki Çerkes ileri gelenleri kanalıyla yönetimce ikna edilmeye çalışılan Çerkesler, belirgin bir saf tutmamış görünüyor. Doğrudan ayaklanmacıların yanında yer almadıkları gibi, belirgin iktidar yanlısı da değiller. Bu durum, kim kazanırsa kazansın sonuçta kaybetmektir. Dışarı sızan haberlere göre, bir kısmı bir süre sonra 'düzenin yeniden sağlanacağına' inanıyor. Bir kısmı ise, kendi kaderine terk edilmiş, ne yapacağını bilmiyor. Bir kısmı için de bu koşullarda anavatanlarına göç gündeme gelmiş durumda. Bu anlamda yüz on beş Çerkes, göç etme istekleri ile yukarıdaki mektubun sahibi ve imzacılarıdırlar. Sayıları açısından bakılırsa, sorun bundan çok daha öte gibi görünüyor. Durum bireysel ya da grupsal göç değil, toplu bir göç kapsamındadır diye düşünülebilir. 2. Kabardey Balkar Cumhurbaşkanı Arsen Kanoko'nun, geçen hafta sk-news.ru'ya verdiği demeci ve düşündürdükleri, konuyla ilgili. Kabardey Balkar Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Arsen Kanoko'nun yaptığı açıklama, özetlenen biçimiyle şöyle; "Kabardey Balkar Cumhuriyeti'nden çıkmış olan kişilere serbestçe Rusya Federasyonu'na dönme hakkının verilmesi konusunda Cumhuriyet Parlamentosu Rusya Cumhurbaşkanı'na başvurma kararı aldı." "Bir çok kişi, kan kardeşlerimizin repatriyasyonuna (anavatana dönüşlerine) karşı çalışmalar yürütüyor. 'Büyük Çerkesya' klişesi icat ediyorlar, oysa koskoca Rusya'da sadece 140 milyon nüfus var ve yakında çalışacak kimse kalmayacak, Vietnam ve Çinden bile göçmenler davet ediyoruz'' diyor. Bunların kimler olduğundan söz etmiyor. ''Rusya yanlısı, çalışkan, anadillerini ve adetlerini korumuş yurttaşların ülkeye dönmelerinden korkmamak gerek."derken (çeviri: Huaj İbrahim), Rusya yanlısı olmak ne demek, pek açıklamıyor. Ancak, yazıya göre Kanoko diasporadaki Çerkesler'in anavatanlarına dönmesini, şimdilerde kalifiye, ileride her tür iş gücü sıkıntısına katkı olarak mı görüyor acaba? Çerkesler'in sürgün edilişlerinde Osmanlı Yönetimi'nin fikriyle örtüşüyor. Osmanlı Yönetimi'nin de görüşü, Çerkesler'in savaşçı yeteneklerinden yararlanılarak bozulan Osmanlı ordusunu toparlamak ve o zamanlar ihtiyaç olan, demiryolu inşaatlarında bedava-ucuz işgücü sağlamak idi... Böyle de olmadı mı? Cumhurbaşkanından, daha içerden konuşması beklenirdi. Bu demecin cümle aralarındaki anlam; sanki başka bir ülkenin devlet başkanının görüş bildirmesi gibi. Anavatanlarından sürülmüş ve soykırıma uğramış Çerkesleri, potansiyel iş gücü olarak görmek toplumuna yabancılaşmanın belirgin dışa vurumu değil mi? Diaspora Çerkesleri'nin tarihsel olarak anavatanlarına dönmeleri, akrabalarıyla kucaklaşması ve tarihsel haklarının iadesi bir lütuf, bir sadaka değil evrensel bir haktır. Üstelik gasp edilmiş, bu gün de geri verilmeyen bir haktır. Gasp edilmiş bu hakkın koşulsuz olarak iade edilmesi de uluslararası hukukta tartışılmaz bir zorunluluktur. Kanoko; '' Diasporadaki Çerkesler, yaşadıkları ülkelerde yoğun asimilasyon altında hızla dillerini, kültürlerini ve geleneklerini kaybetmektedir. Dünyaya dağıtılmış ve sahipsiz kalmış, yok olmamak için çığlıkları kesilmeyen kardeşlerimizin anavatanlarına dönmeleri, anavatanlarıyla ve kardeşleriyle kucaklaşması ertelenemez, tartışılamaz bir haktır; Kafkasya Cumhuriyetleri olarak bizlerin de kardeşlerimizle kucaklaşmak için bu hakları ve koşulları sağlamak öncelikli görevimizdir'' demeliydi... Yoksa, belli olmayan bir zamanda ortaya çıkması muhtemel iş gücü açığını kapatmak için Vietnamlı veya Çinli işçilerin yerine istihdam sorununa indirgemek yakışmamıştır... Dilim varmasa da 'dervişin fikri, zikridir' metaforu buraya uygun gibi... 3. Gupse Altınışık çevirisi ile Nart Dergisi'nin 81. sayısında yayınlanan, PERIT Derneği tarafından Rusya Parlamentosu'na gönderilen mektuba bakıldığında, Anavatanlarına dönen veya dönmek isteyen Çerkesler'in sürülmüş ve soykırıma uğramış dedelerinin torunları ya da çocukları olmalarından kaynaklanan her hangi bir yasalaşmış hakları yoktur. Kafkas halklarının, Kafkas/ Rus Savaşı'nda Çerkesler'in varlıklarını, kültürlerini ve topraklarını savunma çabasının emperyalist/yayılmacı Çarlık tarafından ezilerek soykırım ve sürgün edildiğini, Rusya Federasyonu eski Devlet Başkanı Yeltsin tarafından kamuya yapılan bir konuşmada resmen kabul edilmiş olmasına; Adıgey ve Kabardey Cumhuriyetleri Yerel Parlamentoları'nda on civarında yasa ve yerel kararlar hazırlanarak kabul edilmesine rağmen, Kafkasya'ya gelerek oturum almak, yerleşmek veya vatandaş olmak isteklerinde; bir Alman, bir İngiliz ya da her hangi bir Afrikalı millet ya da devlet vatandaşından farklı bir yasal hakka sahip değildirler... Hatta bu isteklerine hafif kuşkuyla bile bakılır... (Kafkas Cumhuriyetleri'nin bazılarında yeşil pasaportları sorun olduğu için, Türkiye'ye gelip iade edip mavisini alanların olduğu biliniyor...) Yurt içinde veya yurt dışına sürülen milletlerin 'haklarının iadesi öneri ve yasalarının', hemen hemen kimsenin ismini olumlu anmadığı Yeltsin zamanında yapıldığı görülür. Ancak bu yasaların bölgelere göre uygulanmasındaki özel politika nedeniyle, Kafkasya kapsam dışında kalmış gibi şimdilik. Bundan yararlanan bir çok azınlık oldu. Başta Kabardey'deki Balkarlar'ın geri dönüşü olmak üzere, Tatarlar, Çeçenler gibi... Putin döneminde ise bu haklar gündeme gelmemiştir. Oysa Putin'in yüzde yüzlere yaklaşan yükseklikteki oyu da Kafkasya'dan alıyor/almış olması anlamlı değil mi?... 4. KAFFED'in (Kafkas Dernekleri Federasyonu) Suriye'deki gelişmeleri ve anavatana dönmek isteyen kardeşlerimizin sorununu Rusya Federasyonu Elçiliği düzeyine ve Türkiye Parlamentosu'nun bazı alt komisyonlarına, bireysel vekillere taşımış olması ile iyi niyetli bir çaba içinde olduğu görülüyor. Ancak , Türkiye'nin hangi gerekçelerle olursa olsun, bu işte taraf olması önemli. Ocak ayı sonlarında Türk Dışişleri ile Rusya Federasyonu Dış İşleri Bakanları görüşmesinde gündeme geleceği umudumuzu büyütmek isterim. Öte yandan KAFFED de sorunu 'dönüşe istekli olanlarla' sınırlı tutuyor görünüyor. Toplamını kapsayan öneri, tedbir ve çözüme sahip değil sanki. Bunu anlamak mümkün. İşi, güç oranında omuzlanması doğal sayılmalı. Gerçekçi gibi görünüyor. Ancak, kriz son derece büyük. Bu büyüklükteki bir krizi yönetmek ve çözmek için asgari düzeyde olsa bile bazı olanaklara önceden sahip olmak gerekir. Bir bakıma bir buçuk asırlık diaspora Çerkesleri'nin anavatanlarına dönmeden varlıklarını sürdüremeyeceği, asimilasyon karşısında güneşli günde kar gibi erimekte olduğu hepimizin ortak bilinci ve ortak düşüncesi. Bu günlerde anavatana dönüş için hevesli Çerkesler'den de pek söz edemeyiz. Ancak, Suriye'deki durum, Suriye'deki Çerkesler için bir toplu dönüş olanağı, hatta kardeşlerimiz için bir zorunluluk durumunda olduğu da düşünülmeli sanırım. Bu başarılırsa, büyük bir emsal olacağı düşünülmesi gerekmez mi. Sorun yukarıda anlatılmaya çalışılan; Suriye'deki gerilimin korkutucu boyutu içinde, Çerkeslerin sahipsiz kalmış olması. Çerkesler'in bu krizin içinde yer alış biçimi. Oysa geç kalınmadan, tüm dünya Çerkesleri, Suriye'deki kardeşlerimizin yanında durmalı ve cesaretle taraf olmalı. Buna uygun yapılanmaya gidilerek, her olanağın harekete geçirmesi çabasına girmelidir sanırım. Bu çaba için KAFFED, tüm diasporayı kapsayacak şekilde, iş ve amaç üzerinden yeniden örgütlenmesi gerekebilir mi acaba ... Akla gelen iş ve önlemlerin bir kısmı şunlar olabilir. 1.Gerekli yasal düzenleme. Kafkasya Cumhuriyeti'nde özel, Rusya Federasyonu'nda genel anlamda, gerekli yasal düzenlemelerin yapılması gerekir. 2.Gerekli olan para. Kafkasya Cumhuriyetleri'nin bütçelerinden bu konuya ayrılmış/ayrılacak para ( fon ) ayrıca KAFFED tarafından ulusal ve uluslararası boyutta yürütülmüş/yürütülen maddi kampanya sonunda oluşturulmuş bir fon yok sanırım. Bu konuda acilen adım atılamaz mı acaba?. 3. Süreci yürütecek hukuksal ve siyasi destek kurum ve kuruluşların oluşturulması. 4. Anavatan'a göç edeceklerin tam bir bilançosunun çıkartılması işini yürütecek kurum ya da kurumları oluşturmak. 5. Bu sürecin sonunda göç edecek Çerkesler'in kazanılmış hak ve kazançlarının güvence altına alınması için gerekli yasal düzenlemelerin sağlanması işi... 6. Anavatanlarına dönecek sürgündeki yurttaşlara verilmek üzere ayrılmış, arazi, arsa gibi olanakların sağlanması için Anavatan Cumhuriyetlerle görüşmeler 7. Anavatan'a dönecek ailelerin çocuklarının dil ve eğitim sorunları için çözüm üretmek. 8. Dönen/dönecek ailelerin geçimlerini sağlamak için istihdam olanaklarının araştırılması... Cumhuriyetler ve KAFFED bu konularda bir çalışma yapmalı sanırım. Sovyetler Birliği dağılalı, yirmi beş yıla yakın zaman oluyor. Yukarıda sözü edilen şeylerin düşünülmesi ve oluşturulması gereken zaman şimdi değil, çok daha öncelerden olmalıydı. Sürgündeki vatandaşlarıyla ilgili yeteri kadar kaygı ve endişe taşımayan Anavatan Yöneticileri, Suriye olayı gibi sıcak gelişmeler nedeniyle olsa bile, durumu geçiştirmenin ötesine geçemeyecek tedbir ve çağrılar toplumsal yeniden yapılanmamızı sağlayamayacağı düşünülmelidir. İzmir Ekonomi Üniversitesi'nde İletişim dersleri veren arkadaşım Doç. Zafer Yörük anlatmıştı bu yaz sonu. Zafer, Londra da siyaset bilimi eğitimi aldığı sırada, İngiliz vatandaşı Jane ile evlenmişti. Jane'ı biz de tanımış pek de sevmiştik. Zaferin kayınpederi, İngiliz bir kadınla evlendiği için Yahudi cemaati tarafından inanç ve sosyal yapıdan tecrit etmiş bir Yahudi'ydi. Öte yandan, Yahudilerde aile soy ağacı kadın üzerinden yürütülür. Buna rağmen Jane ve kardeşleri yedi yaşına geldiğinde İsrail Hükümeti bunları Londra da bulmuş ve tüm kardeşlere, İsrail pasaportu ve vatandaşlığı vermeyi önermiş... Onlar da kabul etmişler... Bizim böyle yönetimlerimiz ne zaman olacak bilmiyorum ama, şimdilik, Anavatanına dönmek isteyen sürgündeki bir Çerkes'i herhangi bir yabancıdan ayıracak yasal hakların ve düzenlemelerin sağlanması bile büyük bir adım olacaktır... Sonuç yerine: Yukarıda sözü edilen sorunlar ve çözümler için senkronize hareket etmesi gereken devletler ve kurumlar çok açık. Adım atılacak mı acaba. Musibetin nasihatten daha öğretici olduğu metaforuyla, Suriye'deki bu durum bize bir çıkış yolu öğretecek mi bilmiyorum, ama umuyorum. Yağan karın ritmik karmaşası zihnimi terk etmemiş. Ritmine bağlı düzenli sesler çıkardığı için kimi zaman yağmuru dinleriz, kar yağışı ise daha çok seyirlik... Bilinçaltımda dinlenen ve yığılan ne varsa ayaklanmış ve bu yazıya dönüşmüş ise, sürgünde yaşamak zorunda olanların sahipsiz kalmışlığın dayanılmaz çaresizliği, denize düşenin yılandan medet umması saflığı içindeki çabaların karmaşasından başka ne olabilirdi ki... Ben bunları yazmaya çalışırken, hatta düzeltme sırasında kaç Suriyeli yaşanan kör çatışmada öldü; bunun kaçı Çerkes diye düşünmeden edemiyorum. Yeryüzünün neresinde olursak olalım, güvenli evimizde, bir yemekte, eğlenirken, yolda yürürken Suriye'deki kardeşlerimiz aklımıza düşmeli ve kaygılanmalı; yapabileceğimiz bir şeyler olmalı duygusunu, isteğini ve görevini aklımızda dolaştırmalıyız. Bu toplumsal bilince ulaşmadığımız sürece gelecek kaygılarımızın, yuvarlanan kar topu gibi büyüyeceğini bilmeliyiz... Ölümün en anlamsızlarından biri, tarafı olmadığın bir çatışmanın arsasında kalarak, arada ölmek... Bunun adı pisi pisine ölmek, kim vurduya gitmek değil mi... Kar yağışı dünyadaki kara lekeleri kapatarak saf beyaza çevirmesi gibi kalbimdeki kaygıları, kör noktaları ve kararan kısımları kapatsa, beyaza boyasa, daha çok sevecektim. Yağmurlara da küsmeden... Herkesi, gücü, yetkisi ve işgal ettiği makama bağlı olarak, ayna karşısında vicdanlarıyla yüzleşmeye çağırıyorum... MANSUR BALCI, 27. OCAK. 2012 NALÇİK
Aslan Thak’uşıne Yemin Ederek Göreve Başladı
Rusya Federasyonu Başkanı Dimitri Medvedev’in Aslan Thak’uşıne’yi ikinci kez atamasını, Adıgey Cumhuriyeti Parlamentosu 12 Aralıkta yaptığı olağanüstü toplantıda oybirliği ile onaylamıştı. 13 Ocak’ta Aslan Thak’uşıne törenle görevine başladı. Maykop Kültür Sarayında yapılan törene, Duma ve yerel bölge temsilcileri, Güney Bölge sorumlusu Vlademir Ustinov, Adıgey Bakanlar Kurulu, Parlamenterleri, bazı siyasi parti ve sivil toplum kuruluşları temsilcileri ile çok sayıda davetli katıldı. Parlamento Başkanı Feodor Fedorkov toplantının açılışını yaptı ve yönetti. Fedorkov “Rusya Federasyonu Devlet Başkanı Dimitri Medvedev yasalar uyarınca Adıgey başkanlığına Aslan Thak’uşıne‘yi yeniden getirdi” dedi. Feodor Fedorkov daha sonra Dimitri Medvedev’in gönderdiği telgrafı okudu. Telgrafta "Başkanlık görevi süresince toplum sorunları ile yakından ilgilenen Aslan Thak’uşıne önemli derin tecrübeler sergilemiştir" ifadeleri yer aldı. Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov ve bazı bölge başkanları da Aslan Thak’uşıne’ye gönderdikleri telgraflarla başarı dileğinde bulundular. Yemin töreni Cumhuriyetimizin iki resmi dili Adığece ve Rusça olarak yapıldı. Aslan Thak’uşıne’ye Adıgey Cumhuriyeti devlet mühürü, amblemi ve bayrağı teslim edildi. Yemin töreninden sonra Bakanlar Kurulu istifa etti. Adıgey Cumhuriyeti Radyosu Dış Yayınlar Servisi Huşt Emel nanKaffed