Gökören köyünün Kafkasya’nın bugün Karaçay-Çerkes bölgesinde yer alan Abaza bölgesinden sürgünde gelen Aşkaruva Abazaları tarafından 1859 yılında kurulduğu tahmin edilmektedir.p> Hazırlayan: İsmail Seçer Nart Dergisi 87. sayı Çerkesler köyün adını Göğren olarak teleffuz ederler. Köy silme Abazadır. Birkaç Kabardey ailenin dışında dışarıdan yerleşmeye olanak verilmemiştir. Bir zamanlar kırları koyun, kuzu, sığır sürüleri ile doluydu. Akşam üzeri köy toz bulutu içinde kalırdı. Meleşen kuzuları enleri ile ayırır, evlerimize götürürdük. Sütü, yoğurdu, yağı bol bir köy idi. Kışın yaşlılar haçeşlerde toplanır; askerlik anılarını, göçle ilgili duyduklarını anlatırlardı. Gençler kendi aralarında toplanır, kızlarla ‘semerko’ yaparlardı. Evlerden mızıka sesleri yükselirdi. Düğünleri çevre Çerkes köylerin de katılımı ile çok görkemli olurdu. 200-300 atlının katıldığı olurdu. Kız almaya gelenlere ağır işkenceler yapılırdı. Gelinin indirilmesinden sonra üç gün samanlıkta cegu yapılırdı. Müşterek kültür doya doya yaşanırdı. Sonra hızlı kentleşme sürecine girildi. Gökören’de diğer köyler gibi süratle boşaldı. Köylerdeki üretim yetmez oldu, araziler satıldı, köyler ıssızlaştı, söndü. Çorum’da, Ankara’da, İstanbul’da, Almanya’da Gökörenler oluştu. Şimdi köye yeniden itibar edilmektedir. Artık köyde elektrik, su şebekesi, kanalizasyon, göletler, asfalt yolları bulunmakta, köy içi yolları ve meydanları kilit taşlarla örülmüş durumdadır. Artık dönüş emareleri görülmektedir. Müşterek kültürün yaşandığı eski günlere dönebilmesi için yorgun insanlarını beklemektedir.” Türkiye’de Çerkes Yerleşimip> Büyük Çerkes Sürgünü ile Osmanlı ülkesine ulaşan Çerkesleri zamanın yöneticileri ince bir plan dahilinde ülke sathına yerleştirdikleri ve bu şekilde saraya Çerkeslerden bir set oluşturarak güvenlik çemberine alındığı hep söylene gelmiştir. Yoğun Çerkes yerleşiminin ilk ana arteri Uzunyayla platosundadır. Burası Karadeniz’in altında Sivas’ın kuzeyinde başlar. Pınarbaşı-Göksun çizgisinden Hatay’dan Reyhanlı’ya yönelerek Akdeniz’e ulaşır. Burada merkez Pınarbaşı’dır. İkinci büyük Çerkes yerleşimi Kocaeli’nin Karadeniz çizgisinden başlayıp Sakarya, Düzce, Bursa, Bilecik çizgisinde Balıkesir’i içine alarak Marmara’yı dolayısıyla İstanbul’u ve sarayı çevreleyen bir set oluşturan yaydır. Burada merkez yoğunluğu Düzce ve çevresidir. Bunların dışında Osmanlı ülkesindeki Çerkes yerleşimleri bu ana arterlere bağlı daha küçük kümelenmelerdir. Bunlardan birisi de Çorum-Yozgat-Tokat kırsalındaki Çerkes kümelenmesidir. Bu üç ildeki Çerkesler mülki sınırları aşarak, geçmişte müşterek kültürün yaşandığı geniş bir alan oluşturmuşlardır. Oluşturulan bu Çerkes interlandı neredeyse Uzunyayla cesametindedir. Cenaze, düğün, kutlama gibi sosyal etkinlikler bu alanda birlikte gerçekleştirilmiştir. Buradan karşılıklı yakınlaşmalar, dostluklar gelişmiş, evlenmelerle sihri hısımlıklar doğmuş, bağlar kuvvetlenmiştir. Gökören köyü, bu alanın içinde yer almıştır. Bu köyler; beyaz badanalı evleri, bakımlı bahçeleri ile fiziki bir estetik yaratmanın yanında, yüzlerce atlının iştirakı ile yapılan düğünleri, farklı çalgı ve müzikleri, daha modern tarz ve giyimleri, misafir anlayışları, farklı yemek ve tüm örf ve adetleri ile değişik, özgün ve dominant bir kültürün farkındalığını yaratmışlar. Güvenilen, imrenilen bir toplum olarak yaşamlarını sürdürmüşlerdir. 1955 yılından itibaren Türkiye’de köyler ekonomik yetmezlik içine düşmüş ve tüm dünyada yaşanan hızlı kentleşme sürecine girilmiştir. Çerkes köyleri bu süreci genlerindeki göç virüsünden olsa gerek daha hızlı, daha çalkantılı ve daha vahşi yaşamışlardır. Köyler süratle boşalmış, araziler satılmış, hayvan varlıkları sona ermiş, köy canlılığı bitmiş, gerçekleşen göçlerle büyük kentlerin varoşlarına dolmuşlardır. Bir kısmı da yurt dışına açılmıştır. Çerkes köyleri de diğer komşu köyler gibi sessizleşmiş bir çoğu birkaç yaşlının bulunduğu viraneliklere dönüşmeye başlamıştır. 2000’li yıllarda köyler yeniden önemsenmeye başlamıştır. Köylerin ekonomik yetmezliği devam etmekle birlikte Çerkeslerde müşterek kültürü yaşama arzusu uç vermeye başlamıştır. Bu nedenle yeniden bir canlanma başlamış olup yorgun dönüşçüler görülmektedir. Birçok Çerkes köyü Çorum yörelerinde yeniden inşa edilmektedir. Bu amaçla bir çok yapı kooperatifleri kurulmuştur. Köylerin alt yapıları sağlanmıştır. Konumuz olan Gökören köyü de tüm bu süreçleri yaşamıştır. Şimdi kısmi bir dönüş hareketi içindedir. Köy Tarihçesip> Köy Kafkasya’nın bugün Karaçay-Çerkes bölgesinde yer alan Abaza bölgesinden sürgünde gelen Aşkarava Abazaları tarafından 1859 yılında kurulduğu tahmin edilmektedir. Köyün kuruluşu ve ilk gelenleri ile ilgili ciddi bir arşiv çalışmasına başlanmış olup elde edilen bilgiler tamamlandığında toplumla paylaşılacaktır. Söylenceye göre ilk defa önden gelen yedi aile tarafından kurulmuş, daha sonra aynı yöreden gelen diğer ailelerin iltihalarıyla hane sayısı 65-70, nüfus sayısı da 300-350 ye kadar çıkmıştır. Bir başka söylenceye göre ise bu yedi anaç aile Kafkasya’dan gelerek önce Uzunyayla’nın Abaza-Aşkarava köyüne (Kazancık köyü) yerleşmişler, bir süre sonra buradan ayrılarak Çorum sancağına bağlı Hüseyin Abat (Alaca) bucağına gelerek bugünkü yerlerinde köy kurarak yerleşmişlerdir. Bunun delili olarak halen Kazancık köyünde Bzekho sülalesinin yerinin muhafaza edildiği; ayrıca, Kazancık köyünden ayrılanların Karacaören, Demirboğa, Tavladere, Potuklu, Aşağı ve Yukarı Borandere köylerini kurduklarını, Gökören’in de bu aşamada aynı zamanda kurulduğu araştırmacı ve yönetici Sn. Muhittin Ünal tarafından ifade edilmektedir. Köyün ilk ismi Gökviran’dır. Sonraları Güveren ismi kullanılmış, daha sonra resmi olarak Gökören ismini almıştır. Çerkesler köyün ismini ‘Ö’ harfini uzatarak Göğren demeyi tercih etmekteler. Köy silme Abaza-Aşkaravadır. Geçmişte birkaç Kabardey aile dışında başkalarına yerleşme olanağı verilmemiştir. Köyün Coğrafi Yeri ve Hali hazır Altyapısıp> Gökören köyü Anadolu’da Kafkas kavmi olduğu bilim çevrelerince kabul edilen Hatti ve Hitit uygarlıklarının merkezi olan Çorum ili Alaca ilçesi mülki sınırları içindedir. Alaca ilçesinin doğusunda (Zile-Tokat yönü) bulunmakta olup ilçeye uzaklığı 14 km’dir. 3 km doğusunda Abaza Sultan köyü, 5 km batısında Kabardey Kapaklı köyü bulunmaktadır. İl merkezi Çorum’a Alaca ilçesinden gidildiği takdirde 64 km, Ortaköy yolundan direk gidildiğinde 46 km’dir. Bu yol dağ yolu olup, oldukça manzaralıdır. Bu yol Yeşilyayla, Ballıyakup, Ölköy ve Oruçpınarı isimli Çerkes köylerinden teğet geçerek, ünlü şampiyon Mahmut Atalay’ın köyü Cemilbey’in içinden geçerek Çorum’a ulaşır. Gökören köyünün çevresinde bulunan, yakın ilişkileri olan diğer Çerkes köyleri Alacahöyük kalıntıları içinde bulunan Abzeh - Mahmudiye, Şapsığ - Seyitnizem, Kabardey - Altıntaş, Abaza - Çerkes Bakır, Abaza - Çayırözü, Abaza - Ağıllı, Abaza - Fuadiye, Abaza - Osmaniye (Burunören), Abzeh - Sulucalan, Şapsığ-Körpınar köyleri yer almaktadır. Bu köylerle ilişkiler sıcak ve canlıdır. Kız alıp vermeler yoğundur. Köyün okulu oldukça geç 1960 yılında açılmıştır. Ancak eğitime, okumaya olan aşırı istek bu açığı kapatmıştır. Bugün okuma yazma oranı %100’dür. Köyden yetişmiş hukukçular, mühendisler, ordu mensupları, emniyet görevlileri, öğretmenler, idareciler bulunmaktadır. Yurt dışında işçileri ve işverenleri bulunmakta, ilçenin ilk yargıtay üyesi, ilk F-16 pilotu, ilk kara helikopter pilotu köyümüzden çıkmıştır. Köyün camisi 1970 yılında özel taşlarla yeniden yapılmıştır. Köye asfalt yollardan girilmektedir. Köy içi yolları, meydanları, ve çeşme başları özel idare müdürlüğü yapan aynı köyden Yakup Keleş’in katkıları ile tamamen kilit taşından yapılmıştır. Şebeke suyu, kanalizasyonu, elektriği muntazam çalışmaktadır. Ayrıca köy içinde birisi büyük pınar (zı-du) diğeri şeker su olmak üzere iki çeşme bulunmaktadır. Çeşmelerin özel estetik yapıları çevrede ilgi çekmektedir. Şeker su damacanalarla dışarıdan gelenler tarafından taşınmaktadır. Köy çevresi içinde de dört adet çeşme bulunmaktadır. Su bolluğu bahçe tarımını geliştirmiştir. Her evin önü çevrilmiş bahçeler halindedir. Bunlar güller ve çimlerle estetik bir görünüm yarattıkları gibi sebze ve meyve yetiştiriciliğinde de ciddi gelişmeler göstermektedir. Coğrafya ve Tarımp> Köyün bağlı olduğu Çorum; Orta Karadeniz Bölgesi’nde yer almakla birlikte İç Anadolu ile sınırdaştır. Bu nedenle bu yörede her iki iklimin varlığı hissedilmektedir. Alaca ilçesinin rakımı 1000 m civarındadır. Köyün yeri bundan 200-250 m daha yüksektir. Köyde yayla görünümü ve havası vardır. Arazi düz alan ve dalgasızdır. Killi, tınlı bir toprak yapısına sahiptir. İyi kalite buğday hasadı yapılmaktadır. Bunun dışında arpa, pancar, nohut, ayçiçeği tarımı yaygındır. Son yıllarda sulama imkanlarının artmasıyla bahçe meyve sebzeciliği gelişme göstermektedir. Kiraz, vişne, kayısı, şeftali, elma kaliteli olarak yetiştirilmekte; sebze olarak da domates, salatalık, patates, patlıcan, fasulye ev ihtiyaçlarını giderecek şekilde doğal tarım yapılmaktadır. Köyün kuzey batısında Kılavuz ve Akpınar köyleri arasında orta boy bir gölet bulunmakta, yeni yapılan büyük ölçekli Koçhisar barajı ile arazinin sulanabileceği ön görülmektedir. Köyde Yaşayan Sülaleler ve Türkçe Soyadlarıp> Köyde tespit edilebilen sülaleler aşağıda bugünkü soyadları ile gösterilmiştir. Ölüm veya terk nedeniyle bazı sülalelerin tespit edilememesi olasıdır. Örneğin; Denef, Yaş gibi sülalelerin geçmişte var oldukları bahsedilmektedir. Bu ailelerden kimse kalmamış görünmektedir. Bu konu araştırılmaktadır. Yeni elde edilecek bilgiler toplumla paylaşılacaktır. Bızago (Aydoğan, Görür), Cadır (Keleş), Öhbet (Demirci), Halbad (Görgü), Zecekho (Seçer, Atalay), Jiy (Gündoğan, Korkmaz, Gören), Dırbaş-Ardzınba (Kuyumcu, Güngör), Öğza-Öğuzba (Karataş), Dibap (Peker), Lidze (Erdoğan), Akhı (Ergören), Hüşt (Çayar), Akua (Taşdan) Köyde Abaza lisanına uygun olarak Telesten (Mehmet), Pıya (Feyzullah), Husa (Sadık) Tüfye (Fevzi), Huya, Zağbey, Daduk ve Nanu isimlerinin sık kullanıldığı görülmektedir. Her ailenin ilk gelenlerinin ve secerenin tespiti ile ilgili bir soy ağacı oluşturulması önemli bir talep olarak görünmektedir. Bu nedenle örnek olmak üzere Zecekho ailesinin Mehmet (Telesten) kolu hane sıralaması aşağıda konulmuştur. Bu çizelgeden Kafkasya’dan gelen aile reisi olarak Hacı İshak’ın diğer çocukları yanında 1262 (1846) doğumlu Mehmet’in ve Mehmet’in eşi 1255 (1839) doğumlu Tahiye’nin de Kafkasya’dan birlikte geldiği ailenin bu kanaldan devam ettiği görülmektedir. Bu bilgiler talep edenlerin kendi aileleri yönünden İçişleri Bakanlığı Nüfus İşleri Genel Müdürlüğü’ne başvurarak veya internet üzerinden Mernis kayıtlarına başvurularak temin edilebilir. Gökören köyünün geleceği ve var olması, gelecek kuşakların ilgi ve kararlılığına kalmış olduğu görülmektedir.+''+nan+''+Kaffed
Cihadiye Köyü / Tugujhable
Cihadiye köyü, Çanakkale ilinin Biga ilçesine bağlı bir Çerkes köyüdür. Bjeduğ ağırlıklı olmakla birlikte köy halkı Abzeh ve Kabardeylerin de bulunduğu ailelerden oluşmaktadır.p> Hazırlayan: Melike Batgıray Nart Dergisi 86. Sayıp> Çanakkale iline 110 km, Biga ilçesine ise 17 km uzaklığındaki Cihadiye köyü, bir dağ eteğine kurulmuş serin ve soğuk bir yerleşim birimidir. Köye komşu köyler: Dereköy, Kahvetepe, Savaştepe, İpkaiye, Yanıç, Eski Bakacak, Gürçeşme, Harmanlı(Filik), Geredeli, Sarıcaköy ve Çeltik’tir. 1881 yılında Adıgey Cumhuriyeti Kuban Havzası’ndan göç eden 20 hane tarafından kurulmuştur. Köye gelen Çerkesler, Yanıçköy merası olan ve Buzalık diye bilinen mevkiye yerleşmişler ve köye Buzalık ismini vermişlerdir. Çerkeslerin ilk olarak buraya mı geldikleri, yoksa 93 Harbi sebebiyle önce Balkanlara gidip sonra ikinci bir göçe tabii tutularak mı bu bölgeye geldikleri bilinmiyor. Yalnız 1889 yılında köy Kafkasya’dan tekrar 8-10 aile göç alıyor ve bir daha başka bir köyden hiç kimse Cihadiye köyüne göç etmiyor. Cihadiye köyü hala yalnız Çerkeslerin yaşadığı köy olarak biliniyor ve gelenekler devam ettiriliyor. Köye girdiğimizde muhtar karşıladı bizi, eşsiz Çerkes peynirinin yanında sıcacık çay eşliğinde köyün en yetenekli pşınovasından Quafe dinledik. Uzun yıllar sonra eline aldı pşineyi bizim için köyde rastladığımız Thamateler. 1929 doğumlu İsmail Tekin aile büyüklerinin, göç sırasında gemilerde hayatını kaybeden atalarının anısına saygısızlık olmasın diye ömürleri boyunca hiç balık yemediğini anlattı sohbet esnasında. Sonra elinde bakır bir ibrik ve leğenle birlikte bir köylü amca yaklaşıyor yanımıza. Öğreniyoruz ki ataları Kafkasya’dan gelirken 1881 yılında göçle beraber getirmişler bu ibrik ve leğeni. Kullanılmamış bugüne kadar, hep “Kafkasya’dan bize hatıradır, belki de son gördüğümüzdür Kafkasya’ya ait olan” denilmiş ve gözbebeği gibi korunmuş. Bir hatıra fotoğrafı çektirmek istiyoruz ibrik ve leğenle; “İbriği Çerkes kızı tutsun, leğende ellerimi yıkarken çekinelim fotoğrafı” diyor hatıranın sahibi amca. İbriği elimize alıyoruz ve “Çerkes kızı dediğin daha eğilip bükülmeli, daha kırılgan, daha narin tutmalı ibriği” diyorlar. Bugün köy gençliğine bakıldığında onlar hala adetleri, gelenekleri yaşatıyorlar ki ibriğin tutuluşundaki yanlışlık bile hemen anlaşılıyor. Biz de köyün kızlarına bırakıyoruz ibriği tutmayı ve hatıra fotoğrafımızla birlikte devam ediyoruz yemyeşil köyü dolaşmaya. Köy mezarlığında bir gri taşın üzerinde yazılı duran “Ahmet Beyin Ruhuna Fatiha” yazısı çekiyor dikkatimizi. Milli Mücadele yıllarında ismi duyulan Anzavur Ahmet’in mezarı olduğunu fark ediyoruz. Anzavur Ahmet de Çerkes olup, İstanbul hükümetince sivil paşalık rütbesiyle Anadolu’ya gönderiliyor ve etrafına bir çok kişi topluyor milli mücadele döneminde. 25 Kasım 1919 yılında ilk isyanı bastırılıyor ve 15 Nisan 1920 yılında Biga ilçesi yakınlarında vuku bulan ikinci isyanı yine kendisi gibi Kafkas kökenli olan Çerkes Ethem tarafından bastırılıyor. Süleyman Şefik Paşa kendisine sonradan katılan Anzavur Ahmet ile anlaşmazlığa düşünce İstanbul’a dönüyor ve Kuvay-i İnzibatiye’nin başına Yarbay Senai getiriliyor. Kuva-i İnzibatiye 10 Mayıs 1920’de Adapazarı’nı işgal edince Ali Fuad Paşa komutasındaki 20. Kolordu Adapazarı’nı geri alıyor. 25 Haziran 1920’de Kuva-i İnzibatiye kaldırılıyor. 1921 yılı mayıs ayı içinde Biga’nın başka bir köyünden Mehmet Efe tarafından öldürülen Anzavur Ahmet’e Cihadiye köyü sakinleri sahip çıkıyor ve bir mezar yapılıyor. Köy sakinleri askeri darbe dönemlerinde bu mezarın askerler tarafından da korunduğunu ve kimsenin yaklaştırılmadığını hatırlıyorlar. Bugün de hala bu mezarı temizleyen, yabani otlardan arındıran, toprağını sulayıp bakımını yapan köy halkının da kimliğinden haberdar olmadığı birileri var. Cihadiye Köyündeki Sülaleler: Abde (Abzeh), Asralko (Bjeduğ), Barsbi (Abzeh), Batırko, Bjedug (Bjedug), Boren (Kaberdey), Çehosh, Çıye, Çıyuh (Abzeh), Delıko, Dıduh (Cemguy), Hatite (Abzeh), Hatko (Abzeh), Jajiy (Abzeh), Jane (Şapsığ), Kokon (Bjedug), Kuaşh (Abzeh), Lapshuko (Bjedug), Lecherko (Abzeh), Nach (Abzeh), Navko (Abzeh), Pshakko (Bjedug), Shaplıko (Ubıh), Shaşemko (Bjedug), Şhaban (Bjedug), Teuçejko, Teuçez (Abzeh), Tehuçe, Tıguj, Tımuh (Abzeh), Huade, Yehule (Abzeh) İklim Cihadiye’de güney marmara iklimi hakim. Dört mevsim de yaşanmakta. Ekonomi Köyün ekonomisi tarım ve hayvancılığa dayalı. Başta İstanbul olmak üzere büyük şehirlerde yaşayan Cihadiyeliler son yıllarda büyük ölçüde köye geri dönüş yapmışlardır ve bu dönüşler büyük bir hızla devam etmektedir. Bu vesileyle köyün çehresi son yıllarda baştan aşağıda değişmiş ve köy önemli ölçüde yeni evlere kavuşmuştur. Altyapı bilgileri Köyde, ilköğretim okulu var ancak kullanılamamasının yanı sıra taşımalı eğitimden yararlanılıyor. Köyün içme suyu şebekesi ve kanalizasyon şebekesi var. PTT şubesi yok ancak PTT acentesi var. Köye ulaşımı sağlayan yol asfalt olup köyde elektrik sabit telefon ve internet bağlantısı var. Sosyal Yaşam Köyde Adığe adet, gelenek ve görenekleri halen uygulanıyor. Köy nüfusunun tamamına yakını yaşlı kesimden oluşuyor. Büyük şehirlerde çalışıp emekli olmuş kişiler köye geri dönerek burada yaşamlarını sürdürmekteler. Cihadiye’de Çerkesce en orjinal hali ile konuşulmakta. Cihadiyelilerin İstanbul’da bir dernekleri ve dernek binaları da var. 1968 yılında kurulan dernek köylülerini ve hemşerilerini sıkı ve güçlü bağlarla birarada tutmak ve Çerkes kültürünü, gelenek ve ananelerini yaşatmak amacındalar. Her yıl Mayıs ayında köyde dernek tarafından düzenlenen geleneksel Köy Mevlidi tüm köylülerin yanısıra civar köylerden de büyük ilgi görüyor. Köyün bir de internet sayfası var. www.cihadiye.com +''+nan+''+Kaffed
Vefat ve Başsağlığı – İhsan Sabri Bulur
Ankara Çerkes Derneği kurucularından değerli thamademiz İhsan Sabri Bulur vefat etmiştir. Cenazesi ikindi namazında (16.30) Sungurlu Altınoğlu Camisinden kaldırılacaktır. Değerli büyüğümüze Allahtan rahmet, ailesine, yakınlarına ve sevenlerine sabırlar diliyoruz. Kafkas Dernekleri Federasyonu nanKaffed
1 Mayıs Emek ve Dayanışma Günü Kutlu Olsun
Başta işçi, memur ve diğer emekçiler olmak üzere herkesin 1 Mayıs Emek ve Dayanışma Günü'nü kutlarız. 1 Mayıs’ların emekleriyle ülkenin gelişmesi ve refahına katkıda bulunan tüm emekçi kardeşlerimizin haklarını elde etmesine, daha insanca yaşam ve çalışma koşullarına ulaşmasına vesile olmasını dileriz. Kafkas Dernekleri FederasyonunanKaffed
21 Mayıs, Babalı, Karaağaç …
Türkiye Kafkas diasporası, 21 Mayıs 1864 sürgününü kitlesel katılımla 1989 yılında 125. Yıl etkinlikleri ile anmaya başlamıştı. Her geçen gün artan örgün kurumsallaşma bu anma faaliyetlerinin de yaygınlaşması ve kitleselleşmesinin önünü açtı. 1990 ve 2000 li yıllarda hemen her ildeki Kafkas dernekleri veya kitle örgütlenmeleri 21 Mayıs tarihini her geçen gün artan bir duyarlılıkla anmaya başladılar. İstanbul’daki organizasyonların İstanbul Kafkas Kültür Derneği (İKKD) tarafından organize edilmeye başlandığı yıllarda anma faaliyetleri salon toplantıları ve kent içinde çeşitli yerlerindeki organizasyonlarla devam etti. Karadeniz ve İstanbul sürgün tarihindeki yerleri nedeniyle her zaman ayrı bir yer tuttu Kafkasyalıların zihninde. Ancak moral değerler açısından bakıldığında ne Beşiktaş sahili, ne Üsküdar Kız Kulesi sürgünün Anadolu’daki ilk kapıları değildi. Her ne kadar sürgün “Yıstabılako” olarak adlandırılmış olsa da İstanbul’a gelişlerine kenti dahilinde dedelerimize ait ne bir fiziki iz, ne de sarih bir bilgi mevcut değildi. 1993 yılında Ömer Büyüka’nın araştırmaları sonucunda Karadeniz sahiline ilk çıkışların olduğu Kandıra ilçesinin Karaağaç köyünde mezarların bulunduğu, buranın ilk karaya çıkış kapısı olduğu anlaşıldı. 1993 yılında İKKD üyeleri keşif gezisi ile hem mezarlıkları hem de ilk geldiklerinde barındıkları mağaralar tespit edildi, 21 Mayıs 1993’te de ilk kez köy mezarlığında bir anma programı tertip edildi. 2000 yılında İKKD gençlik komisyonu çeşitli engelleme ve muhalefete rağmen Karaağaç köyünde bir köylü ile temaslarda bulunarak köy mezarlığında mezartaşları incelendiğinde çok sayıda Kafkasyalı sürgünün mezarlarının olduğu görüldü. Köy muhtarı ve yaşlıları ile yapılan konuşmalar ve kurulan sıcak diyalog bir süre sonra Karaağaç köyü mezarlığında bir anıt yapma fikrini ortaya atan İKKD gençlik komisyonu üyelerini yüreklendirmişti. Köy muhtarına ve ileri gelenlere sunulan fikir geçmişte köyde yaşayanlar ile dedelerimizin barışçıl ve iyi komşuluk ilişkileri sebebi ile büyük olgunlukla karşılandı. Mezarlıkta uygun yer temin edilmesini müteakip bir tasarım çalışması yapıldı. Betonarme bir kaide üzerine mermer bir gövde ile inşa edilen anıtın tüm işçilik, malzeme ve montaj işlemleri İKKD Gençlik Komisyonu ve bu fikre destek olan bir grup tarafından karşılandı. Takip eden yıllarda anma programlarının yürütülmesi için kullanılmak üzere KAFFED ve diğer paydaş kurumlar tarafından bir alan oluşturuldu ve anma faaliyetlerinin Karaağaç köyündeki kısmı burada icra edilmeye başlandı. Günümüze değin gerek kurumsal gerekse kitlesel katılımlarla hemen her yıl Karaağaç köyünde mezarlıktaki anma ve dualarla yapılan faaliyetler ile Babalı sahilindeki anma programı KAFFED üye derneklerinin katılımı ve Türkiye’nin her yanından gelen katılımcılarla devam etmektedir. Karadenizden Türkiye topraklarına açılan ilk kapı olması tüm Kafkas diasporası için önemini sürdürmektedir. nanŞogen Ümit Dinçer
Hamamözü Çerkes Derneği Müfredat Açıklaması
Hamamözü Çerkes Derneği Başkanı Av. Selçuk ULUTAŞ; Adige Dil Derneği tarafından latin harflerle hazırlanmış ikinci bir müfredat, 27 Şubat 2015 tarihinde Bakan tarafından imzalanarak ve Tebliğler Dergisinin Nisan sayısında yayınlanarak yürürlüğe girmiştir. Çerkes (Adıge) dili seçmeli dersinin iki ayrı müfredatı ve iki ayrı alfabesi olmuştur. Bu durum Milli Eğitim Bakanlığının “eğitim programı tekniklerine” aykırıdır. Haberin devamı içinaşağıdaki linki tıklayınız. http://www.gumushacikoy.org/haber/cerkesce-alfabesi-bolunmesin/874/p> nanKaffed
Kavgada kalleş yumruk!
Kavga sırasında bazıları, kavga edenlerden birine arada yumruk atarak, kavgaya katılmadan hasmını hırpalar. Bu yumruklara ''jargonda'', ''kalleş yumruk''denir. Gerçek kavgada yumruk sayılmaz ama bu yumrukların çetelesi tutulur, hesabı sonraya bırakılır. ADDER (Adıge Dil Derneği/Konya) siyasi ilişkileri kullanarak, okullarda Çerkesce ana dil öğretiminde kullanılmak üzere latin harflerle hazırlanmış bir alfabeyi Milli Eğitim Bakanlığı’na kabul ettirmiş ve Tebliğler Dergisinde yayınlanarak resmileşmiştir. Bu karar, yürütülmekte olan ana dil ile eğitimi kiril alfabesi ile yapılmakta iken alındı. Bu karar, Çerkeslerin en büyük örgütü Kaffed ve bu konuda düşünen, çabası olan, söz söyleyen ve hali hazırda dil sınıflarındaki öğrencilerin velileri ve de Çerkesce kürsü kuran Üniversite ilgilileri tarafından tepki ile karşılandı. Bu yeni uygulamaya tepki gösterenlerin argümanları aşağı yukarı şöyle; 1. Yasa değişikliği ile ana dili ile okuma yazma öğrenmeyi ilk öğretimde seçmeli ders olarak konulmasıyla, aylarca süren komisyon çalışması sonunda kiril alfabe ile müfredat ve uygun ders kitapları hazırlanmış, resmen kabul edilmiş ve ilgi gösterilen yerlerde sınıflar açılmış, eğitim devam etmektedir. 2. Kiril harfleri ile hazırlanan Çerkesce alfabe dil bilim kurullarca hazırlanmıştır, onaylanmıştır ve seksen yıldır Anavatanda resmi olarak kullanılmaktadır. 3. Bu alfabe ile yazı Anavatanda hayatın her alanında kullanılmakta, bu alfabe ile ders kitapları okutulmakta, bu alfabe ile yazılmış milyonlarca resmi yazışma (arşiv), binlerce sanat ve edebiyat külliyesi vardır. 4. Anavatan ile resmi alfabe olan bu yazı dili ile ilişki kurulmaktadır.p> 5. Latin harflerle bir aklı evvelin hazırladığı amatör alfabeyi onaylayan tek bir dil bilimci olmadığı gibi, tam tersine olumsuz görüş bildiren bir çok dil bilimci ve uzman var. Sesler dili karşılamamakta, sembollerin bazıları tuhaf... 6. Bu alfabe ile hazırlanan ders kitabının da resmi alfabe ile hazırlanan ders kitabının (müfredatın) ''intihal'' edildiğini iddia edilmektedir. ( Bakınız: Komisyon üyesi Murat Papşu'nın bu bölümde yayınlanmış iki yazısı) 7. Her şeyden önce latin sembollerle yazmayı öğrenenler ne okuyacaklar? Yazılmış tek bir mektup bile yok, bırakın külliyatı... 8. Latin alfabesinin ilgili kurumlardan görüş alınmadan, kurumların olumsuz görüşlerine rağmen, siyasi ilişkiler kullanılarak, Kaffed camia içinde geriletilerek, etkisizleştirerek; iktidar siyasetine alan açmak niyetiyle tarihte ilk kez MEB da ikinci müfredat olarak kabul edildi. p> Şimdi bu argümanlara karşı latin alfabesini savunanların bir kaç tuhaf argümanları var. 1.Daha kolay öğrenilir diyorlar ki bu alfabe ile öğrenen yok, denenmemiş. 2. Dünya Çerkeslerinin nüfus olarak çoğunluk Türkiye’de yaşıyor. Anavatan buraya uysun... 3. Çerkesce resmi alfabesini sanki kiril harflerle hazırlanan Rus alfabesiyle aynı gibi gösterip, iddia edip, ''Rusya'nın etkisinden kurtarmak''... Argümanlar beş aşağı beş yukarı bunlar. Bu argümanlar üzerinde tartışma yürürken birden şimdilik az da olsa bir üçüncü taraf ortaya çıktı. Bunların argümanı da '' bırakın alfabe tartışmasını'' diye başlayıp, taraflardan biri olan Kaffed’i hedef alıp, salvo atışlar yapıyor. Oysa konu Alfabe... Bu iki alfabeden birisinin kullanılmasının yaratacağı olumlu-olumsuz sonuçları hakkında fikri/önerisi olmayan bu üçüncü kesim; bu fırsatla Kaffed'e adeta kin kusmaya başladı. Yani kavgaya girmeden, arada Kaffed’e yumuk atıyorlar. Bunlardan en ''tipik'' yazıyı Faruk Özden sosyal medyada paylaştı (ozgurcerkes.org).p> Sosyal medyada arada yazılar yayınlayan F. Özden’le arkadaşlığımız yetmişli yıllara kadar gider. Biz, ona Rahmi Tuna'nın yakıştırdığı '' Napolyon Faruk” deriz... O da bir yazıyla üçüncü taraf korosuna katıldı görünüyor. Rahmi Tuna ona ''Napolyon'' derken bilge duruşu, ağırbaşlı Uzunyayla Adıgelerinden olmasına vurgu olarak söylerdi. Mesnetsiz, düşünülmeden sıralanmış suçlamalar ve ağır sözlerle Kaffed'e ve latin ''alfabesine'' karşı olanlara yüklenen yazısı, üçüncü tarafın en tipik olanı oldu ki; pek yakışmadı. Yukarıdaki argümanlar üzerinden fikir-görüş üretmeyi denese daha yakışık olurdu sanki. Kaffed elli üç derneğin oluşturduğu bir federasyon. Federasyon, konu olan latin alfabesi kararına karşı bakanlık önünde basın açıklaması yaptı. Eş zamanlı olarak üye derneklerde, bulundukları illerdeki İl Milli Eğitim Müdürlükleri önünde basın açıklamalarını yaptı. Latin alfabesini savunanlar ''Kaffed içinde üç beş dernek buna karşı'' şeklinde yorumları sosyal medyada paylaşmaya başlayınca, Kaffed üyesi derneklerde peş peşe açıklama yapmaya başladı. Üçüncü taraf, her şeyi bir tarafa bırakıp; Kaffed’in basın açıklamasındaki satır aralarında kendince hatalar bulup, eleştirirken meselenin kendisinin üstünü örtüyor; ''...Bence Kiril veya Latin alfabesi fark etmez. Önce öğrencileri bir araya getirmek, yani sınıfları oluşturmak gerekir... F. Özden” derken konunun esasıyla ilgilenmiyorlar. Bu sözün tutar tarafı yok. Konuşmasını bildiğimiz bir dilin yazılışını da öğreneceğimiz dersin programında alfabe nasıl önemsiz olabilir? Hatta sınıflar oluşturmadan önce kullanılacak alfabenin nasıl olması gerektiği neden tartışılamasın ki? Kaffed’in basın açıklaması metninde beğenmediğimiz yönler veya yanlışlar olabilir. Bunları eleştirme özgürlüğü de var. Eleştirmek, yol gösterici önerilerde bulunma özgürlüğü de var. Açıklama metninde beğenmediğimiz şeyleri öne çıkarıp konunun kendisi ile ilgili eleştiri, görüş ya da öneri yapmadan; elindeki baltayı bilinçsizce ormanda savurmak doğru mu? ''Utanmazlıkla'' suçlayacak kadar ileri götürmek neyin nesi?p> Bu yazı Kaffed'i savunma yazısı değil. Bu sayfalar dahil başka yazılara bakılırsa, Kaffed’i bir çok konuda eleştirdiğim yazılar göreceklerdir. Kaldı ki bütün hatalarına rağmen Çerkeslerin en büyük örgütü olan (ki kuruluşunda emeğim ve ciddi mesaim var) Kaffed’i de savunurum. Hele bu konuda. Bu yazı F.Özden’i eleştirme yazısı da değil. Bu yazı, konunun ciddiyetini sulandıran ortaya çıkan üçüncü tarafa ve Milli Eğitimin latin harfleriyle ikinci müfredat olarak yetersiz ''alfabenin'' kabul edilmesiyle niyetlenilen siyasi oyun ve ana dil ile eğitimde yaratılan kargaşaya karşı resmi alfabeyi savunmaya dikkat çekmek için yazılmıştır.p> Son söz F.Özden'den olsun; ''…Çerkeslerde ayıp, “yemık’u” denildi miydi insanlar bir duraklar, kendi kendine sorardı: Yaptığım doğru mu? Sizin yaptığınız “ yemık’u” da geçti “haynape''… ''p> Mansur Balcı Bağatırp> nanMansur Balcı
Sinop Kafkas Derneği Müfredat Açıklaması
Sinop Pusulası Gazetesi'nde Sinop Dernek Başkanı Yüksel CANDEMİR'in müfredat açıklamasını bilgilerinize sunarız. nanKaffed
Hacımba Karaçay-Çerkes’e Gidiyor
Abhazya Devlet Başkanı Raul Hacımba, Kabardey Balkar ve Adıgey ziyaretlerinden sonra Karaçay Çerkes Cumhuriyeti'ni de ziyaret edecek. 28-29 Nisan 2015 günlerinde gerçekleşecek ziyarette Hacımba, Karaçay Çerkes Başkanı Raşid Temrezov, milletvekilleri ve hükümet görevlileri, 2. Dünya Savaşı gazileri ve 1992-93 Abhazya Bağımsızlık Savaşı'nda şehit olan gönüllülerin aileleri ile görüşecek. Hacımba, kurucu devlet başkanı Ardzinba için düzenlenecek törenlere de katılacak. Abhazya heyetinde Güvenlik Konseyi Başkanı Kilba Muhammed, Abhazya Ulusal Olimpiyat Komitesi Başkanı Valeri Arşba, Dünya Abhaz-Abaza Birliği Genel Sekreteri Gennady Alamiya ve Demografya eski başkanı Hrips Copua yer alıyor. Kaynak: Abhazya Devlet Başkanlığı Sitesip>nanKaffed
Yermolov Bir “Kahraman” mı?
Kafkasya'nın Çarlık Rusyası tarafında işgal edilmesinde önemli bir rol oynayan ve adı "gaddarlık" ile özdeşleşen, uyguladığı politikaları "ismimin yarattığı terörün, kalelerimizden daha güçlü bir şekilde sınırlarımızı korumasını istiyorum" diye savunan General Yermolov'un kahramanlaştırılmasına yönelik çalışmalara ilişkin Kavkazskiy Uzel sitesinde tarihçiler ile bir söyleşi düzenlendi. Sn. Uğur Yağanoğlu tarafından Türkçeye çevrilen söyleşinin tamamını okuyucularımız ile paylaşıyoruz.p> "A.P.Yermolov. Kafkasya mektupları. 1816-1860" adlı kitabı değerlendiren tarihçiler Rusya makamlarının General Aleksey Yermolov'u kahramanlaştırmaya çalıştığını belirttiler. İnsan hakları savunucularının görüşüne göre, generalin icraatlarındaki gaddarlık, KKFB (Kuzey Kafkasya Federal Bölgesi) halkının generale yaklaşımını değiştirmesine engel oluyor.p> 1818 yılında piyade generali ve 1837 yılında topçu generali olan Aleksey Yermolov, 1763'den 1864'e kadar süren Kafkas Savaşı'nın katılımcılarından biri idi. A.Yermolov'a dair günümüzdeki değerlendirmeler son derece çelişkilidir. Kafkasya cumhuriyetlerinde yaşayanların Yermolov algısı çoğunlukla son derece olumsuzdur. Onu "eli kanlı general", cellat, tenkilci olarak adlandırıyor ve hatta Kafkas halklarına soykırım uygulamakla suçluyorlar. 10 Nisan'da Moskova'da Uluslararası "Memorial" örgütünün binasında "A.P.Yermolov. Kafkasya mektupları. 1816-1864" adlı kitabın tanıtımı yapıldı. Kitap, "Zvezda" dergisi redaksiyonu ve Petersburg'daki Avrupa Üniversitesinin ortak projesi çerçevesinde sivil haklar inisiyatifi komitesinin katılımıyla 2014 yılı sonunda basılmıştı.p> "Kavkazskiy Uzel" muhabirleri, tanıtıma eseri derleyenlerden Petersburg Avrupa Üniversitesi rektör yardımcısı Galina Lisitsına'nın, yayının sorumlu redaktörü Yakov Gordin'in ve tarihçilerle insan hakları savunucularının da katıldığını bildirdiler.p> "Eskiden Yermolov'un mektupları tahrif edilerek yayınlanırdı"p> Yayından sorumlu redaktör "Zvezda" dergisinin baş redaktörü Yakov Gordin, kitaba alınan mektup sayısının 500'den fazla olduğunu ve bunlardan 200 tanesinin daha önce hiç yayınlanmamış olduğunu söyledi.p> Yakov Gordin, "19. yüzyılda mektuplar, tahrif edilerek, bazı yerleri atlanarak yayınlanıyordu. Bunun sebebi sansür ve şahsi mülahazalardı. Ve, doğaldır ki, bunları yorumlamıyorlardı. Şimdi bütün mektuplar orijinalleriyle karşılaştırılmış ve yorumlanmıştır. Yani bu, Yermolov'un mektuplarının ilk bilimsel yayınıdır", dedi. Bununla beraber, Gordin'e göre Yermolov'un tüm mektuplarının kitapta yer aldığını iddia etmeye imkan yoktur, "bazılarının kime yazıldığı belli değil, bazı mektuplar da bulunamadı" diye ilave etti "Zvezda" dergisi baş redaktörü. Gordin'e göre Yermolov'un mektuplarının yayınlanması "günümüz Rusya'sı için günceldir", çünkü "Kafkas Savaşı henüz sona ermiş değildir". Yakov Gordin, kitabın sadece tarih uzmanlarını hedeflemediğinin altını çizdi. "sivil inisiyatif Komitesinde bu kitaptan söz ettiğimizde, Aleksey Kudrin -Rusya'nın eski maliye bakanı, sivil inisiyatif Komitesinin kurucularından biridir- insanların bu kitaba dokunmalarının, okumalarının ve üzerinde düşünmelerinin iyi olacağını söyledi"diye ilave etti. "Kitap Kafkasya'daki subay dünyasını incelemek açısından önemli"p> "Zvezda" dergisi redaktörüne göre Yermolov'un Kafkasya'daki davranışları "yolu Asya'ya düşen" ve "nereye geldiğini anlamak istemeyen bir Avrupalının davranışlarıdır".p> "O kendisini Asya fatihi olarak görüyordu ve o nedenle Kafkasya'ya atanmak istiyordu. O, büyük bir imparatorluğun küçük bir askeri değildi, kendisi imparatorluktan daha büyüktü ve imparatorluk onun projelerini hazmedebilecek kapasitede değildi". RAN (Rusya Bilimler Akademisi) Rusya Tarihi Enstitüsü çalışanlarından kıdemli bilim adamı Lüdmila Gatakova, kitabın okuyucuya "gerçek Yermolov tasvirini" çizdiğinin altını çizdi. "O çok yönlü bir şahsiyetti ve karakteri çok çelişkili vasıflarla doluydu". Lüdmila Gatakova bizatihi "Kafkasya mektuplarını" fedakarca bir çalışma ve Kafkasya araştırmalarına eşsiz bir katkı olarak değerlendiriyor. Sonuç olarak şöyle dedi: "Bu kitap Kafkasya araştırmacılarına gelecekteki çalışmalarında yararlı olacaktır, çünkü burada pek çok şahsiyet, hadise ve olgu hakkında bilgi edinebileceklerdir". Diğer taraftan, Sunja'nın sol yakasındaki köylerden bazıları, hainlikleri ve düzenbazlıkları nedeniyle cezalandırıldı ve bu hadiselerde çatışmalarda olduğundan daha fazla insan ve kadın öldürmek mümkün oldu, zira bazen kaçmanın da bir faydası olmuyor. General Yermolov, 1818 yılı.div> Rusya sosyal bilimler üniversitesi doçenti Larisa Tsivijba, Lüdmila Gatagova ile aynı kanaatte olduğunu belirterek şu hususun altını çizdi: "Kitapta, onun duygularını görüyoruz, böylesi şeyler genellikle araştırmaların kapsamı dışında kalır. Her mektupta tayinlerden bahsediliyor, insanlar değerlendiriliyor. Tüm bunlar, Kafkasya'daki subay dünyasını incelemek bakımından çok önemli". Rusya Devlet Arşivi müdürü Sergey Mironenko, mektup külliyatının "Yermolov kuşağının neden hedefine ulaşamadığı" konusunda zengin malzeme sağladığını belirtti. "Yermolov dağlıların yüreğine öncelikle korku salmak istedi"p> İnsan hakları örgütü "Memorial"'ın Konsey başkanı Aleksandr Çerkasov, Yermolov'un mektuplarında Sezar'ın "Galya Savaşı Notlarından" ve Tacitus'un eserlerinden kopya çektiğini ifade etti. "İşte o kime öykünmüştü, ve sonuçta ne oldu? Neden birilerinin örneğine göre bir imparatorluk kurmaya çalışılırken, girişte Sezar ve Tacitus yakışıyor da, çıkışta pek öyle olmuyor? Neden imparatorluk kurma çabaları ya Üçüncü Roma veya Üçüncü Reich ile neticeleniyor? Bu mektuplar, iktidarı ele geçirip gaddarlık temelinde bir imparatorluk kurmaya çalışan bir insana dair ibret alınacak derslerle doludur. Şimdi yeni Tacituslar ortada yok, ama bir imparatorluğu sadece kılıçla kurmanın mümkün olmadığının idraki orta yerdedir". Lüdmila Gatakova, Yermolov'un mektuplarından onun dağlılara "uygulanması gereken yegane politikanın" acımasızlık olduğu görüşünde olduğunun anlaşıldığını ifade ederek, şu hususun altını çizdi: "dağlıların yüreğine korku salmak onun amentüsü idi". İnsan hakları merkezi "Memorial"'ın konsey üyesi Oleg Orlov, Yermolov'un mektuplarının Kafkas Savaşı sürecinde "vahşetin sıradan olduğu" izlenimi bıraktığını söyledi. Oleg Orlov, Yermolov'un bir mektubunda, kaleler zincirinin kurulmasından ve Çeçenlerin dağlara çekilmek zorunda kalmasından sonra "açlığın şimdi her zamankinden daha fazla kırıma sebep olacağını" memnuniyetle kaydettiğini söyledi. Oleg Orlov ,Yermolov'un general Zakrevskiy'e 1818 yılında yazdığı bir mektubu okudu. " Diğer taraftan, Sunja'nın sol yakasındaki köylerden bazıları, hainlikleri ve düzenbazlıkları nedeniyle cezalandırıldı, ve bu hadiselerde çatışmalarda olduğundan daha fazla insan ve kadın öldürmek mümkün oldu, zira bazen kaçmanın da bir faydası olmuyor." Diye yazıyordu Yermolov maiyetindeki generale. "Yermolov rasyonel gaddarlığı Suvorov'dan öğrendi"p> Petersburg Avrupa Üniversitesi rektör yardımcısı ve mektupların yayıncısı Galina Lisitsına, "vahşetin Kafkas Savaşı sürecinde sıradan bir şey olduğunu "belirtti. Galina Lisitsına konuşmasında "dağlıların Kazak stanitsalarına ve kendi komşularına yaptığı akınların insanlığa yakışmadığını ve vahşet düzeyinin yüksek olduğunu" söyledi. Bu, hesaplı ve metotları bakımından canavarca bir politika idi. Galina Lisitsına Kafkasya'nın, Yermolov'un dünya görüşünü ve dağlıları bastırma metotlarını seçimini etkilediğini belirtti. Yakov Gordin, Galina Lisitsına'nın komşular üzerine akın yapılmasını öngören dağlı saldırı sisteminin bir realite olduğu yönündeki görüşüne katıldığını söyledi. "Lakin, Yermoolov'un 1794 yılında Varşova'nın bir banliyösünü zapt eden Suvorov'dan öğrendiği şöyle bir rasyonel vahşet vardı. Suvorov o zaman askerlerine yağma için üç gün verdi ve sonra halkın Varşova'daki akrabalarının gelip, olup biteni görmelerine izin verdi, ve Varşova direnmeden teslim oldu. Suvorov böyle yaparak pek çok Rus ve Polonyalının hayatını kurtardığı kanaatinde idi. Yermolov aynı şeyi Dadi-Yurt'ta yaptı. Bu, hesaplı, metotları bakımından canavarca bir politika idi" dedi Yakov Gordin. "Kavkazskiy uzel" sitesinde "Штурм селения Дади-Юрт в 1819 году" ("Dadi-Yurt köyüne 1819 yılında yapılan taarruz") başlığı altında yayınlanan makalede Dadi Yurt'un (Dada-Yurt veya Dadı-Yurt) Kafkas Savaşı sırasında 15 (28) Eylül 1819 tarihinde Rus askerlerinin taarruzu sırasında tamamen imha edilen bir Çeçen köyü olduğu anlatılıyor. Çarpışma neredeyse yarım günden fazla kadar devam etti ve ancak eli silah tutan tüm Çeçen erkekleri, en az 400 kişi öldürüldükten sonra sona erdi. Taarruzun ertesi günü Terek nehri geçilirken, Dadi-Yurt'ta ele geçirilen kızlardan 46'sı esarette aşağılanmaktansa ölmeyi seçerek suya atladılar ve muhafızlarını da beraber götürdüler. "Yermolov Kafkasya'da taktik değiştirmeyi düşünmüştü"p> Hal böyle olsa da Yermolov tedrici olarak "salt şiddetin problemi çözemediği" düşüncesine yaklaştı ve Gordin'in ifadesiyle "taktik değiştirme konusunu düşünmeye başladı". Gordin devamla "1826 yılında Çeçenistan'a tayin edilen general Petrov'a yolladığı talimatta, önemli olanın adil davranmak olduğunu, çünkü Çeçenlerin adalete önem verdiklerini" yazdığını söyledi. Gordin'e göre vahşetin kapanış sahnesi Kafkas Savaşının sonunda Batı Kafkasya'nın fethi oldu. Gordin "bunun tam bir soykırım olduğunu ve şayet Rusya bunu kabul etseydi Adigelerin Rusya'ya karşı tavrının değişeceğini, çünkü bunu adaletin tecelli etmesi olarak değerlendireceklerini" söyledi. Kafkas Savaşı Adige halklarını yok olmanın eşiğine getirdi. Savaştan sonra Osmanlı imparatorluğuna kitlesel olarak sürgün edilmeleri neticesinde öz yurtlarında kalan insan sayısı 50 binin biraz üstünde idi. Rusya makamları halen savaş sırasında Çerkeslere uygulanan soykırımı tanıma kararı almadı. "Yermolov şimdi ulusal kahramanlar panteonuna dahil ediliyor"p> Devlet Tarih Müzesi çalışanı Aleksandr Smirnov, Rusya'da son yıllarda "general Yermolov'un anısının canlandırılması sürecinin" cereyan ettiğini söyledi. Aleksandr Smirnov bu konuda şöyle konuştu: "1812 yılının 200'üncü yıldönümünde, anıt dikilmeye başlanınca Yermolov iki atlı anıta layık görüldü. Oysa daha önemli roller oynamış olan Barklay de Tolli veya Kutuzov'a sadece birer anıt dikildi". Yakov Gordin de Yermolov'un popülaritesinin " kısmen bizzat kendi elleriyle yaratıldığını" söyleyerek şöyle devam etti: "çok işler yaptı, göze çarpan biriydi, kendini satmayı çok güzel beceriyordu, ama Kuzey-Doğu Kafkasya'da ondan nefret ediyorlar, Batı Kafkasya'da ise onu hatırlamıyorlar bile. Rusya'nın kalan kısmında ise Yermolov'u, şimdi burada yaratmaya çalıştıkları ulusal kahramanlar panteonuna dahil ediyorlar". Yermolov anıtı Stavropol krayda, Mineralnıye Vodı'de 2008 yılı Ekim ayında dikildi. Bu anıt hala Stavropol krayın ve tüm Kuzey Kafkasya'nın çeşitli milliyetlerinden insanların farklı reaksiyonlarına hedef oluyor. 22 Ekim 2011'de meçhul şahıslar anıtı kirlettiler. Rusya Devlet Sosyal Bilimler Üniversitesi doçenti Larisa Tsvijba bazı araştırmacıların "Kafkas Savaşı'nın vahşetini" inkar etmeye çalıştıkları görüşünde. Onlara göre,"hiçbir vahşet, hiçbir soykırım olmamış". Hal böyle olsa da, uzmanın görüşüne göre "Kafkasya'da fiili olarak Yermolov politikasına devam edildiğine dair bir emare henüz yok". Uzman sözlerine şöyle devam etti: "cumhuriyetlerin başındaki asker kökenli yöneticiler veya yeni KKFB (Kuzey Kafkasya Federal Bölgesi temsilcisi (birinci Çeçen Savaşı gazisi tümgeneral Sergey Melikov-Kavkazskiy Uzel'in notu) Kafkas Savaşını yöneten askerlerden daha az bağımsızdırlar. Zaten çağımızın gerçekliğinde bu politikayı sürdürmek mümkün değil". Larisa Tvijba Yermolov'un hatırasının "sadece Rusya'da güncel kalmaya devam ettiği" görüşünde. "Güney Kafkasya'da onu kimse hatırlamıyor". "Bir dizi bölgede Kafkas Savaşı'nın kahramanları kültü yaratılmakta".p> RGGU (Rusya Devlet Sosyal Bilimler Üniversitesi) dış politika ve bölgeler araştırması kürsüsü doçenti Sergey Markedonov, görüşlerini şöyle ifade etti: "Rusya'nın bugünkü Kafkasya politikasına tüm artıları ve eksileriyle bakacak olursak, iktidar Yermolov'un politikasını yürütmüyor. Ayrıca Yermolov politikasının tüm boyutlarıyla uygulanmasının günümüzde mümkün olacağını da düşünmüyorum. Yermolov'un Kafkasya'da savaştığı sırada karşısında belli bir düşman vardı. Günümüzdeki terörist faaliyetleri savaş olarak adlandırmak mümkün değil." Yermolov'un anısına nasıl yaklaşıldığı konusuna gelince, Markedonov "durumun Stalin güzellemesiyle aynı olduğu" görüşündedir. "Bu, geçmişteki bir örneği günümüzün bir problemi için kullanma çabasıdır. Bu tip insanlar Yermolov'u Kafkasya'da düzeni sağlamış çelikten bir adam olarak görüyorlar. Bunu yaparken, o zamanki Kafkasya'nın bir cephe sahası, şimdi ise Rusya'nın bir parçası olduğunun farkında değiller." Dağlıların yüreğine korku salmak onun amentüsü idi. Markedonov, Kuzey Kafkasya cumhuriyetlerinde Yermolov'un resmi düzeyde bile olumsuz olarak algılandığını söyledi. "Bu Çeçenistan'da ve Dağıstan'da böyle oluyor. Dağıstan'da fiili olarak geçerli olan resmi görüş Resul Hamzatov'un şu dizelerinde ifadesini buluyor: "Kafkasya'yı feth eden Yermolov'un Rusya'sı değil/ Puşkin'in Rusya'sıdır Kafkasya'yı feth eden". Oysa bu satırlarda bir hayli kurnazlık var. Çünkü Puşkin Yermolov'a iyi davranırdı." Diğer taraftan Markedonov, Stavropol krayı ve Krasnodar krayı ile Rostov vilayetinde bir "Kafkas Savaşı kahramanları kültü yaratılmakta olduğunu" söyledi. "Rusya sınırları dışında Yermolov adı yalnızca tarihçiler için bir anlam ifade ediyor". Moskova Carnegie Merkezi bilimsel konsey üyesi Aleksey Malaşenko 1990'larda Yermolov'un Çeçenistan'da savaşmış Rus askerleri arasında çok popüler olduğunu ifade etti. "Onlar için o zaman Yermolov, Suvorov gibi, Stalin veya Kutuzov gibi biriydi". Malaşov, Yemolov uygulamasının "günümüzde de kullanılabileceği fikrine "kesinlikle katılmadığını ifade ederek sözlerini şöyle noktaladı: "bundan başka düşmana karşı davranış da değişti. 19.yüzyıl generalleri nin dağlıları "saygıdeğer düşmanlar" olarak değerlendirmesi tipik bir hadise iken, şimdiki subay ve generallerin hatıratlarında söz konusu edilenler,"kendilerine karşı her türlü aracın kullanılmasının mübah" olduğu haydutlardır ". Kaynak: Kavkazskiy Uzel sitesinden (11 Nisan 2015) Uğur Yağanoğlu tarafından Türkçeye çevrilmiştir.p> +''+nan+''+Kaffed