Gaziantep’in Yıldönümünde Ali Şefik Özdemir Bey Anılacak

Gaziantep Kurtuluşunun 91. yılı etkinliklerine, Gaziantep Büyük Şehir Belediye Başkanı tarafından Federasyonumuz, Bölge Dernek Başkanları ve Gaziantep Kafkas Kültür Derneği Yönetim Kurulu davet edilmiştir. Etkinliklerde, Ali Şefik Özdemir Bey İnteraktif Holoğram gösterisi sergilenecek ve mezarı başında anma töreni yapılacaktır. nanKaffed

Suriye Çerkesleri için İmza Kampanyası

Suriye Çerkeslerinin Abhazya'ya dönmesini kolaylaştırmak amacıyla vatandaşlık hakkının tanınması için bir imza kampanyası başlatıldı. "AYDGILARA AAMTA!" adıyla başlatılan çalışmada Abhazya Devlet Başkanı Aleksandr Ankuab ve  Abhazya Cumhuriyeti Parlamentosu'na verilmek üzere bir mektup hazırlandı.  İmza kampanyası sadece Abaza (Apsua-Aşuva-Aşharuva) ve Ubıhlara yönelik olarak ama Suriyeli Çerkesler için başlatıldı.p> Aydgılara Aamta sitesinde yapılan açıklamada "Abhazya Cumhuriyeti'nin doğal vatandaşı olan Abaza ve Ubıhlar olarak, bizi vatandaşı kabul eden devletimizden Suriyeli Çerkes kardeşlerimiz için daha fazla aktif rol almasını bekliyoruz." denilirken geri dönüş sürecinde yaşanacak maddi ve manevi yükümlülüğün sadece çağrının muhatabı olan Abhazya Devlet Başkanı ve Abhazya Cumhuriyeti Parlamentosu'nun değil, tüm Kuzey Kafkasyalıların olduğu belirtilerek tüm halklarımız, yardım faaliyetlerine omuz vermeye davet edildi. Kampanyaya katılmak isteyenler Aydgılara Aamta sitesine buradan erişebilirsiniz.p> Kampanya kapsamında hazırlanan mektup söyle: Değerli Devlet Başkanımız Aleksandr Ankuab'a, Abhazya Cumhuriyeti Parlamentosu'na, Bizler, Abhazya Cumhuriyeti Parlamentosu'nun 15.10.1997 tarihinde aldığı kararlarda belirtildiği üzere, Rus Çarlığı'nın 19. yy'da uyguladığı soykırım sonucu topraklarından sürgün edilen Abaza ve Ubıhların, Türkiye diasporasına mensup torunlarıyız. Rahmetli devlet başkanımız Sergey Bagapş'ın Tükiye ziyaretinde bir kez daha ilan ettiği gibi Abhazya Cumhuriyeti'nin doğal vatandaşları olan bizler, siz değerli liderimiz Aleksandr Ankuab'a ve bugün milli kimliğimizin ve ulusal onurumuzun koruyucusu olan Abhazya Parlamentosu'na bu çağrıyı yapmak için, tarihimiz ve zor durumda olan kardeşlerimiz adına kendimizi sorumlu görüyoruz. Bir süredir Suriye Arap Cumhuriyeti'nde yaşanan kanlı olaylar, Suriye diasporasının en kalabalık nüfusunu oluşturan Adige kardeşlerimizi kaçınılmaz bir biçimde etkiliyor. Boydan boya ateşin sardığı Suriye'de, sokaklarda patlayan silahlar, uçaklardan atılan bombalar kardeşlerimizi, evlerini, köylerini vuruyor. Taş üstünde taş kalmamış Adige köylerinin, katledilmiş gençlerimizin, kadınlarımızın, yaşlılarımızın, çocuklarımızın acı haberleri; yerle bir edilen ocakları gibi içimizi yakıyor. Bu ateşin büyüyeceği ve topraklarından kopartılmış nesillerin torunlarının, iki ateş arasında kalarak daha fazla kayıp verecekleri ne yazık ki kimse için bir sır değil! Her geçen gün artan şiddet sonucu gelecekleri gittikçe belirsizleşleşen Adige halkının etrafındaki çember daralmaktadır. Geç kaldık ama yarın için daha fazla geç kalmamak adına aşağıda imzası olan bizler,  bu kutsal sorumluluğu Abhazya Cumhuriyeti ile beraber omuzlayıp, bugün tüm Kuzey Kafkasya diasporasıyla kenetlenmiş bir halk olarak her alanda üzerimize düşeni yapmaya gönüllü olduğumuzu ilan ediyor ve tek bağımsız cumhuriyetimiz olan Abhazya Cumhuriyeti'nin bu trajik süreçte daha fazla rol almasını bekliyoruz. Abhazya Cumhuriyeti'nin, tüm dünyadaki biz Abaza ve Ubıhlara sağladığı vatandaşlık haklarını; ata topraklarına dönüşte bir ara durak ya da kalıcı olarak yerleşme talebinde bulunacak olan, iç savaş mağduru Adige kardeşimize de sağlamasını talep ediyoruz. Trajik tarihimizin Arap çöllerine savurduğu tek bir ailenin bile Kafkasya'nın herhangi bir köşesine kavuşturulması, bizler için paha biçilmez bir değere sahiptir. Bin yıllara dayanan kardeşlik bağımız gereği, Adımızı yaşatan, özgürlüğümüze ve geleceğimize anlam katan töremiz, Kabze'miz gereği, Bugün Gudauta'da yatan ve Abhazya'nın özgürlüğü için toprağa düşmüş Suriyeli Adige kardeşimiz Tsey Hasan Carkas ve o yolda canını esirgemeden mücadele edip kan dökmüş Suriyeli silah arkadaşlarının şahsında tüm şehit ve gazi Adige kardeşlerimize olan borcumuz gereği “BUGÜN AYDGILARA AAMTA, DAYANIŞMA GÜNÜDÜR” diyoruz!p> Abhazya topraklarını ateşin ortasına düşmüş Adige kardeşlerimize açacağınıza, denizin öte yakasından yükselen sesimizi duyarak acımıza duyarsız kalmayacağınıza inanıyoruz!  nanKaffed

Kaybolan Sesler

Dil bildiğimiz en yoğun ve en kapsamlı sanat, bilinmeyen nesillerin muazzam ve bilinçsizce yarattığı bir eseridir.p> (Edward Saphir) İnsanları bütün diğer canlılardan ayıran en belirgin niteliklerden birisi dildir. Fakat bu gerçeği bu kadar açık bir şekilde dile getirebiliyor olmak dille ilgili karmaşık, tarihin derinliklerinden gelen pek çok ayrıntının önemsiz olduğu anlamına gelmez. Her ne kadar insana has bir özellik olsa da dil, modern insanın ortaya çıkışından çok daha gerilere giden evrimsel bir donanımdır. Beyin korteksinde dille, özellikle de seslerin çıkartılmasıyla doğrudan ilgili olduğu bilinen Broca alanının Homo rudolfensislerde mevcut olduğuna dair fosil kanıtlar mevcuttur [1]. Homo rudolfensislerin yaklaşık 1.8 ila 1.44 milyon yıl [2]kadar önce yaşadıkları düşünülürse insan dilinin gelişiminin modern insanın tarih sahnesine çıkışından milyon yıldan uzun bir süre önce başladığı anlaşılır. Peki, dilin gelişiminin bu denli eskilere gidiyor olması bizim için ne anlama gelmektedir? Her şeyden önce bugün konuşulan ve yazılan ve ayrıca tarihsel kayıtlardan bilebildiğimiz kadarıyla geçmişte konuşulmuş ve yazılmış bütün dillerin ortaya çıkışından çok daha eskiye giden bir dilsel gelişim söz konusudur. Elbette bahsedilen bu dil yine bu gün bildiğimiz ve kullandığımız dilden/dillerden çok daha farklı bir dilsel duruma karşılık geliyor olsa gerek. Fakat her halükarda, dilin, insanın varoluşunun bir parçası olduğunu ve bugün itibariyle bildiğimiz bütün dillerin kapsamından çok daha fazlasını ifade ettiğini bilmek gerekir. Bunun bilinmesi anadili denilen şeyi anlamlandırmak ve dillerin neden korunması gerektiğini anlamak açısından önemlidir. Dil Çeşitliliği– Farklı Dünyalarp> Günümüzde konuşulmakta olan dillerin tam bir sayısını vermek mümkün olmasa da SIL (Summer Institute of Linguistics)’in yoğun dil araştırmalarının bir sonucu olarak ortaya çıkan Ethnologue:LanguagesoftheWorld'da 116 farklı dil ailesine mensup 6909 dil listelenmektedir [3]. Bütün bu diller patent yasalarıyla korunmayan, tek bir kişiye değil fakat bir topluma ait olan ve başka hiç bir yerde yazılı olmayan bir yerel bilgi birikimini kendi içinde barındırmaktadır [4]. Bu dillerin her biri farklı bir kültüre karşılık gelmekte ve bir dilde ifade edilebilen kimi kültürel pratikler, düşünceler ya da yerel bilgiler başka bir dile doğrudan çevrilememektedir. Dilsel çeşitlilik bizlere insan zihninin işleyişine dair eşsiz bilgiler sunmaktadır çünkü dil, insan topluluklarının deneyimlerini düzenleme ve sınıflandırma şekillerini gösteren eşsiz bir kayıt sistemidir [5]. Bugün konuşulmakta olan binlerce dil, bahsi geçen insanlaşma sürecinin en azından bir bölümü boyunca elde edilmiş pek çok insani, kültürel birikimi kendi içinde barındırmaktadır. Bu bağlamda her bir dil farklı bir hayatta kalma şeklinin ifadesi, farklı bir dünya tasarımıdır. Dilbilim açısından bakıldığında, hem bir insan özelliği olarak ‘Dil’ hem de farklı toplulukların konuştuğu farklı dillerin işleyişinin, özelliklerinin ve kökenlerinin anlaşılabilmesi açısından dilsel çeşitliliğin korunması önemlidir. Öyle ki, dilbilimsel veriler, yalıtık diller olarak adlandırılan, başka dillerle bilinen bir ilişkisi olmayan ve genellikle çok az sayıda insan tarafından konuşulan dillerin yapısal olarak, yaygın kullanıma sahip ve büyük dil ailelerine dâhil olan İngilizce, İspanyolca, Çince gibi dillerden çok daha karmaşık olduğu görülmektedir [6]. Bu karmaşık yapıların anlaşılması ‘Dil’ hakkında daha kapsamlı bir bakış sağlayacaktır. Ekolojik dilbilim alanında yapılan çalışmalar dünyadaki dilsel çeşitlilik ve biyolojik çeşitlilik arasında da bir bağlantı olduğunu düşündürmektedir. Tablo 1'de görülebileceği gibi dünyada biyolojik çeşitliliğin en yüksek düzeyde olduğu 17 ülkenin 7'si aynı zamanda dilsel çeşitliliğinde en fazla olduğu 9 ülke arasında yer almaktadır. Tablo 1: Biyolojik ve dilsel çeşitliliğin en yüksek olduğu ülkeler [7]p>   td> En Yüksek Biyolojik Çeşitliliğe Sahip Ülkeler td>  En Yüksek Dilsel Çeşitliliğe Sahip Ülkeler td> tr> Afrika td> Demokratik Kongo Cumhuriyeti td> Demokratik Kongo Cumhuriyeti td> tr>   td>   td> Kamerun td> tr>   td>   td> Nijerya td> tr>   td> Madagaskar td>   td> tr>   td> Güney Afrika td>   td> tr> Amerika td> Brezilya td> Brezilya td> tr>   td> Kolombiya td>   td> tr>   td> Ekvador td>   td> tr>   td> Meksika td> Meksika td> tr>   td> Peru td>   td> tr>   td> ABD td>   td> tr>   td> Venezuela td>   td> tr> Asya td> Çin td>   td> tr>   td> Hindistan td> Hindistan td> tr>   td> Endonezya td> Endonezya td> tr>   td> Malezya td>   td> tr>   td> Filipinler td>   td> tr> Pasifik td> Avustralya td> Avustralya td> tr>   td> PapuaYeni Gine td> PapuaYeni Gine td> tr> tbody> table> Dahası en fazla endemik - o ülke sınırları dışında konuşulmayan - dilin bulunduğu 25 ülkenin 16'sı aynı zamanda en fazla endemik – o ülke sınırları dışında bulunmayan - omurgalı canlının da bulunduğu ülkeler listesinde yer almaktadır [8]. Dolayısıyla, dilsel çeşitliliğin korunması, kültürel ve dilsel kodlar yoluyla yerli halkların yaşadıkları bölgelerdeki biyolojik çeşitlilikle ilgili belleklerine işlenmiş olan bilginin ve bu yolla biyolojik çeşitlilik ile bu çeşitlilikten yararlanma şekillerinin korunması anlamına gelmektedir. İşte bu yüzden tek tek dillerin nesilden nesile aktarılmaya devam etmesi, birer anadil olarak kullanılmaya devam etmesi önemlidir. Harita 1: Bitkisel ve Dilsel Çeşitlilik [9] (Yeşil renk açıktan koyuya doğru artan çeşitliliği göstermekte siyah noktaların yoğunluğu dilsel çeşitliliğin yüksek olduğu yerleri göstermektedir)p> Dil Ölümü– Çok Seslilikten Tek Sesliliğep> Ne yazık ki, mevcut süreç dilleri yok oluşa itmekte, 7000 civarındaki dilin büyük bir kısmı biyolojik çeşitliliğin yok oluş hızından çok daha büyük bir hızla yok olmaya devam etmektedir. Bugün bilinen balık türlerinin %5'i, bitkilerin %8'i kuşların %11'i ve memelilerin %18'i yok olma tehlikesiyle karşı karşıyayken, yaşayan dillerin %40'ından fazlası hâlihazırda yok olma tehlikesiyle karşı karşıyadır [10]. Dillerin kaybolma nedenlerini ise dört ana başlık altında toplamak mümkündür [11]: *    doğal afetler, kıtlık, hastalıklar *    savaşlar ve soykırımlar *    genellikle 'ulusal birlik' adı altında açık baskı ya da asimilasyon *    kültürel/politik/ekonomik üstünlük Belirli durumlarda bu nedenlerden sadece birisi söz konusu olduğu gibi birkaç nedenin birarada bulunması da mümkündür. Geçtiğimiz yüzyılın sonlarına doğru Türkiye'de yok olan Wubıh dilinin yok olma nedenlerinin başında Rus-Kafkas Savaşları ve Çarlık Rusyası tarafından Wubıhlara uygulanan soykırım ve sürgün gelirken, bu dilin Türkiye'de ki akıbeti ise bir asimilasyon hikâyesinin hüzünlü sonudur. Grafik 1: En yaygın kullanılan 10 dili konuşanların dünya nüfusuna oranı [12]p>   Ethnologue'a göre, bilinen 6909 dilden en yaygın kullanılan 10 tanesi dünya nüfusunun yarısı tarafından konuşulurken 6899 dil geri kalan nüfus tarafından konuşulmaktadır. Tek başına bu veri dahi kimi diller için durumun vahametini ortaya koymaya yetse de kötü haber sadece bundan ibaret değildir. Dillerin %55'ini konuşan sayısı 10.000 kişinin altındadır ve bu dillerin çok büyük bir kısmının önümüzdeki 100 yıl içinde kaybolacağı düşünülmektedir. Tablo 2: Anadili olarak konuşanların sayısına göre dillerin dağılımı [13]p> Nüfus Aralığı td> Diller td> Konuşan Sayısı td> tr>   td> Sayı td> Oran td> Kümülatif td> Sayı td> Oran td> Kümülatif td> tr> 100.000.000 - 999.999.999 td> 8 td> 0,1 td> %0,1 td> 2.308.548.848 td> 38,73721 td> %38,73721 td> tr> 10.000.000 - 99.999.999 td> 77 td> 1,1 td> %1,2 td> 2.346.900.757 td> 39,38076 td> %78,11797 td> tr> 1.000.000 - 9.999.999 td> 304 td> 4,4 td> %5,6 td> 951.916.458 td> 15,97306 td> %94,09103 td> tr> 100.000 - 999.999 td> 895 td> 13,0 td> %18,6 td> 283.116.716 td> 4,75067 td> %98,84170 td> tr> 10.000 - 99.999 td> 1.824 td> 26,4 td> %45,0 td> 60.780.797 td> 1,01990 td> %99,86160 td> tr> 1.000 - 9.999 td> 2.014 td> 29,2 td> %74,1 td> 7.773.810 td> 0,13044 td> %99,99204 td> tr> 100 - 999 td> 1.038 td> 15,0 td> %89,2 td> 461.250 td> 0,00774 td> %99,99978 td> tr> 10 - 99 td> 339 td> 4,9 td> %94,1 td> 12.560 td> 0,00021 td> %99,99999 td> tr> 1 - 9 td> 133 td> 1,9 td> %96,0 td> 521 td> 0,00001 td> %100,00000 td> tr> Bilinmeyen td> 277 td> 4,0 td> %100,0 td>   td>   td>   td> tr> Toplam td> 6.909 td> 100,0 td>   td> 5.959.511.717 td> 100,00000 td>   td> tr> tbody> table> Sayısı binlerle ifade edilen dilsel çeşitliliğe rağmen dünyada kullanılan resmi dillerin sayısı, devletlerin kabul ettiği yerel ve azınlık dilleri de dâhil olmak üzere 350 civarındadır [14]. Kaldıki resmi dil olarak kabul edilseler de, bu 350 dilin  dahi büyük bir kısmı demografik, ekonomik ve politik olarak o ülkelerde yaygın kullanıma sahip dillerin sürekli baskısı altındadır. Dilsel haklar bir çok uluslararası belgeyle güvence altına alınmış olmasına rağmen, pek çok ülke bu belgelerin dillerle ilgili bölümlerine çekinceler koymakta, kendi içlerindeki dilsel çeşitliliği yok saymakta, bunun da ötesinde sistematik asimilasyon politikalarıyla yok etmeye devam etmektedir. Bağlayıcı, etkili uluslararası sözleşmelerle toplumların dil varlığı yasal güvence altına alınarak bu konuda ciddi ve gerçekçi adımlar atılmadığı sürece insanlığın bu dillerin kendisine sunduğu hazineden mahrum kalması kaçınılmazdır. Buna karşı yapılması gereken, Anadil Günü gibi sembolik değeri olan etkinlilerle bu konudaki farkındalığın arttırılmasının yanı sıra, devletlerin kendi sınırları içindeki bütün dezavantajlı ve azınlık dillerinin korunmasına yönelik somut adımlar atmasını sağlayacak yöntemler geliştirmektir.   Kaynakçap> Austin, P. K., & Sallabank, J. (Dü). (2011). The Cambridge Handbook of Endangered Languages. Cambridge: Cambridge University Press. Harrison, K. D. (2010). The Last Speakers: The Quest to Save the World's Most Endangered Languages. Washington, D.C: National Geographic Society. Jurmain, R., Kilgore, L., & Trevathan, W. (2009). Essentials of Physical Anthropology. Wardsworth: Cengage Learning. Levinson, D., & Christensen, K. (1996). The global village companion: an A to Z guide to understanding current world affairs. Gt Barrington: Berkshire Publishing Group. Lewin, R. (2005). Human Evolution: An Illustrated Introduction. Oxford: Blackwell Publishing. Lewis, M. P. (Dü.). (2009). Ethnologue: Languages of the World. Dallas: SIL International. (Online sürüm: http://www.ethnologue.com Nettle, D., & Romaine, S. (2000). Vanishing Voices: The Extinction of the World's Languages. Oxford: Oxford University Press. Skutnabb-Kangas, T., Maffi, L., & Harmon, D. (2003). Sharing a World of Difference: the earth's linguistic, cultural, and biological diversity. Paris: Terralingua.   [1] Lewin, R. (2005). Human Evolution: An Illustrated Introduction, s.222 div> [2] Jurmain, R., Kilgore, L., & Trevathan, W. (2009). Essentials of Physical Anthropology, s.188 div> [3] Lewis, M. P. (Dü.). (2009). Ethnologue: Languages of the World.Onlinesürüm: http://www.ethnologue.comp> div> [4] Harrison, K. D. (2010). The Last Speakers: The Quest to Save the World's Most Endangered Languages. Washington, D.C: National Geographic Society. div> [5] Nettle, D., & Romaine, S. (2000). Vanishing Voices: The Extinction of the World's Languages, s. 11. div> [6] Nettle, D., & Romaine, S. (2000). A.g.e., s.11 div> [7] Skutnabb-Kangas, T., Maffi, L., & Harmon, D. (2003). Sharing a World of Difference: the earth's linguistic, cultural, and biological diversity. div> [8] Skutnabb-Kangas, T., Maffi, L., & Harmon, D. (2003). A.g.e., s.39. div> [9] http://www.terralingua.org/wp-content/uploads/2011/04/plants_ div> [10] Harrison, K. D. (2010)., A.g.e. div> [11] Austin, P. K., & Sallabank, J. (Dü). (2011). The Cambridge Handbook of Endangered Languages, s.5 div> [12] Grafikte kullanılan veriler Lewis, M. P.’den uyarlanmıştır. div> [13] Lewis, M. P. (Dü.). A.g.e. div> [14] Levinson, D., & Christensen, K. (1996). The global village companion: an A to Z guide to understanding current world affairs, s.74. div> div>+''+nan+''+Erdoğan Boz )

Haremden Sürgüne, Bir Osmanlı Prensesi

  Kitap, Mislimelek Hanım'ın 1891-1953 yılları arasındaki anılarını kapsar. Anılarını içeren evraklar, Mislimelek Hanım'ın ölümünden sonra Dürrüyekta Hanım tarafından 1965 yılında erkek kardeşi Ali Marşanoğlu'na verilmiştir. Ali Marşanoğlu evrakı muhafaza etmiş, O'nun da vefatı ile evraklar oğlu Veysel Marşanoğlu'na kalmıştır. Mislimelek Hanım'ın anıları Veysel Marşanoğlu'nun torunu Nemika Deryal Marşanoğlu tarafından yeniden derlenerek, bazı mahrem anılar çıkartılarak kitap haline getirilmiştir.p> Kitapçılarda gezinmeyi severim. Yeni çıkan kitap-ları tek tek elden geçiririm. İlgimi çekenleri hemen alırım. Benim sevdiğim kitaplar, güncel ve geçmiş tarihle ilgili gerçekleri bulabileceğim kitaplardır. Bu nedenle kütüphanem okunmayı bekleyen kitaplarla doludur. Yine bir gün kitapçıda dolaşırken bir kitap ve yazarı dikkatimi çekti. Kitabın adı: "Haremden Sürgüne, Bir Osmanlı Prensesi" idi ve kapağın alt kısmında, "Hazırlayan: Nemika Deryal Marşanoğlu" yazıyordu. Kapaktaki açıklamada ise " II. Abdülhamit'in gelini Mislimelek Hanım, istibdat döneminin bilinmeyenlerini anlatıyor." yazıyordu. Ben oldum olası II. Abdülhamit dönemini merak ederim. Abdülhamit döneminin bize resmi tarihle anlatılan "zulüm ve istibdad"tan ibaret olmadığına inanırım. Tarih kitaplarında bize "Kızıl Sultan" olarak tanıtılan ve "nefret" ettirilen II. Abdülhamit 1842'de doğmuş, 1918'de ölmüştür. Osmanlı İmparatorluğu'nun en sıkıntılı döneminde 33 yıl hükümdarlık yapmış ve imparatorluğu ayakta tutabilmiştir. Okuyup araştırdıkça gördüm ki babası Sultan I. Abdülmecit, annesi bir Çerkes kadını Tir-i Müjgan Kadın efendi olan II. Abdülhamit'in bize öğretilenlerin dışında farklı bir insanlık kişiliği, milliyetçilik anlayışı var. II. Abdülhamit, "zulüm ve istibdat"tan ibaret değildir. Kitap, işte o dönemde yaşanan gerçekleri, Osmanlı İmparatorluğu'nun çöküp, yerine kurulan Türkiye Cumhuriyeti'nin kodlarını taşımakta. Bunlar kitabı alırken benim bulmayı ümit ettiğim konuların bir bölümü idi. Diğer taraftan kitabın "önsözü" ne baktığımda Osmanlı Haremi ile ilgili açıklamalar vardı. Bu konu da senaryosunu da sevgili bir arkadaşımızın yazdığı "Muhteşem Yüzyıl" dizisinin yaşamımıza soktuğu "Osmalı Harem Yaşamı" ile ilgili anlatılanları daha iyi anlamamamıza yarayacaktı. Zira Osmanlı Sultanlarının yetişmesinde "yeteneklerinin" veya "ruhsal dünyalarını" oluşumunda çok önemli rolü olan "Harem Dünyası" hakkında şehir efsaneleri dışında yeterli bilgimiz olmadığına inanıyorum. Kitapta bu konuda da yeterli malumata sahip olabildim. Sunuş bölümünde ise kitabı derleyen Nemika Deryal Marşanoğlu, kitabın nasıl yazıldığını ve nasıl basıldığını anlatır. Kitabın yazarı Mislimelek Hanım, Padişah II. Abdülhamit'in oğullarından Abdülkadir Efendi'nin 5 eşinden birisidir. Abdülkadir Efendi ile bizzat Sultan II. Abdülhamit'in isteğiyle evlendirilmiştir. Mislimelek Hanım'ın esas adı Pakizedir. 1883 yılında İstanbul'da doğmuştur. 1891 yılında, henüz 8 yaşında iken saraydaki halası Faika Eryal'in ölümü üzerine öksüz kuzeni Nemika Sultan'a refakat etmek üzere saraya alınmıştır. 1891 yılında da Padişah II. Abdülhamit'in isteğiyle şehzade Abdülkadir Efendi ile evlendirilmiştir. Saray geleneğine göre Mislimelek adı verilen Pakize Hanım 1891-1909 yılları arasında Yıldız Sarayı'nda yaşamıştır. Bu dönem Yıldız Sarayı anıları ve II. Abdülhamit hakkında anlattıkları duygusal olmakla beraber, o dönem hakkında farklı ipuçları sunmaktadır. 1909 yılında Meşrutiyet döneminde Kızıltoprak'taki köşke taşınan, ailesiyle birlikte sürgüne gönderildikleri 1924 yılına kadar burada yaşar. Ailevi ilişkileri, kocasının ihanetleri, saray efradı arasındaki kıskançlıklar, Osmanlıyı iflasa götüren israfın boyutları ve işgal günleri Mislimelek Hanımın gözünden anlatılır. Sonra 1924 yılında sürgün dönemi başlar. Mislimelek Hanım sürgün günlerinin zorluklarını, Macaristan'daki tükenişi, Sofya'daki "kuru ekmeğe muhtaç" sefalet günlerini, Arnavutluk'a gidişini ve Nazi kamplarındaki sefil yaşamını bu asil ve zarif Mislimelek Hanımın kaleminden okurken içinizin acımaması imkânsız olur. II. Dünya Savaşı sonrasında, 1946 yılında Arnavutluk'tan ayrılıp Beyrut'a giden Mislimelek Hanım 1955 yılında orada vefat etmiştir. Kitap, Mislimelek Hanım'ın 1891-1953 yılları arasındaki anılarını kapsar. Anılarını içeren evraklar, Mislimelek Hanım'ın ölümünden sonra Dürrüyekta Hanım tarafından 1965 yılında erkek kardeşi Ali Marşanoğlu'na verilmiştir. Ali Marşanoğlu evrakları muhafaza etmiş, O'nun da vefatı ile evraklar oğlu Veysel Marşanoğlu'na kalmıştır. Mislimelek Hanım'ın anıları Veysel Marşanoğlu'nun torunu Nemika Deryal Marşanoğlu tarafından yeniden derlenerek, bazı mahrem anılar çıkartılarak kitap haline getirilmiştir. Ben kitabı büyük bir merak ile okudum. Zaman zaman saray efradının isimleri arasında yorulsam da bu asil Çerkes kadınının ağzından sarayı, saraydaki Çerkes varlığını, Saray- Çerkes göçmenlerinin ve yaşadıkları köylerle ilişkilerini, diğer tarihi anılar yanında çok ilginç buldum. Bir Çerkes olarak kendisini ve duygularını çok iyi tahlil edebildiğimi ve de anlayabildiğimi sanıyorum. NART DERGİSİ 84. SAYI div>  +''+nan+''+Cihan Candemir

Gökçe Köyü / Çorum

Eski adı Çerkes Hamallı olan Gökçeköy, Doğu Karadeniz Bölgesi’nde Çorum ilinin Sungurlu ilçesine bağlı, etrafı meşe ağaçlarıyla çevrili şirin bir Çerkes (Abzeh) köyüdür. Sungurlu'ya uzaklığı yaklaşık 25 km., Çorum'a uzaklığı ise 50 km.dir.p> Köyümüzün Çerkesçe bir ismi yoktur. Ama Türk Hamallı Köyü'ne yakınlığı nedeniyle ilk olarak Osmanlıca Hamallı Çerkesi ismini almış, cumhuriyet döneminde de Çerkes Hamallı adı verilmiştir. Son olarak 1970'li yıllarda bu isim de değiştirilerek Gökçeköy adını almıştır. Çevre köyler ise köyün ismini çoğunlukla Çerkes Hamallı olarak bilirler. Çerkes köylerinde de "Hamale" dendiğinde köyümüzden bahsedildiği bilinmektedir.   TARİH Yaşlı bir ninemiz* tarihimizi aşağıdaki şekilde anlatmıştır: Kafkas- Rus Savaş’ında yenilgiye uğrayan Çerkesler, 1864'te Osmanlı topraklarına sürgün edildiler. 1864 Sürgünü ile beraber Abzeh bölgesi ağırlıklı olmak üzere Kuzey Kafkasya’nın boşaldığını gören ve köyümüzün ana unsurunu oluşturan Abzeh aileler, 1895 yılında küçük topluluklar halinde devam eden sürgünle Rus çarının zulmünden kurtulmak amacıyla yaşlı, kadın ve çocuklardan oluşan aileler devlet yardımı almadan kağnı ve atlarla Osmanlı topraklarına doğru yola koyulmuşlar. Gençlerinin büyük bölümünü savaşta kaybeden köylülerin sağ kalan gençleri ise hala ormanlarda savaşa devam ediyormuş. Soçi'den çok eski gemilere taşıma kapasitesinin çok üstünde kalabalık gruplar halinde binmişler. Karadeniz açıklarında hastalıklardan dolayı büyük kayıplar vererek Samsun'a gelebilmişler. Samsun'da bir süre diğer Çerkeslerle bir arada konaklamışlar. Burada da sıtma başta olmak üzere diğer hastalıklar nedeniyle ölümler olmuş ve oralarda gömülmüşler. Ölenlerin çoğunun yaşlılar ve çocuklar olduğunu gözleri dolarak an-lattı saygıdeğer nenejimiz. Nenejin anlatımına göre aileler bir süre sonra Samsun'dan İstanbul Beşiktaş'a getirilmişler. Burada da toprak dağıtımı için saray tarafından yapılan planlamanın sonucunu uzun bir süre beklemişler. Bazıları İstanbul'da toprak iskan planının bitmesini beklerken iş bulup yerleşmişler. Anadolu'ya geçip çiftçilik yapmayı planlayanlar ise 1890'lı yılların sonlarında Düzce'ye yerleştirilmiş, pek çok sülale birbirinden ayrılmış. O nedenle köyümüzde bulunan sülalerden (Dzibe, Siyuh, Şaguc vd.) Düzce'de de bulunmaktadır. Düzce'de yer verilmeyen kafileler yollarına devam ederek, Ankara üzerinden Yozgat - Akdağmadeni Sarıgüney (Bahşayış, Çevirme) köyünde durmuş ve bazı aileler kafileden ayrılarak bu köye yerleştirilmiş. Bu yerleştirilmeden sonra kalan grup yola devam etmiş ve iskan planında son köy olarak bilinen Yozgat Çekerek Sulucaalan’a (Melej) varmışlar. Plana göre herkesin artık Melej'de yerleştirilmesi gerekiyormuş. Dzıbe ve Şaguc sülalesinden arkadaş olan iki genç, yerleştirildikleri köyün geçinmek için kendilerine yetmeyeceğini düşünerek yeni ve verimli bir yer aramaya başlamışlar. Uygun bir yer ararken Çorum’un Sungurlu ilçesinin Hamallı köyü yakınlarında aradıklarına yakın bir arazi bulmuşlar. Buldukları arazinin uygunluğuna dağların arasında, düşman baskını olması halinde en kolay savunmayı yapabilecek orman içinde, yüksekçe düz bir alan olması; bahçe işlerinde kullanılacak suyun Sulucaalan'a nazaran daha çok olması; bölge-de yer sincaplarının (p'çıhaju) çok olması (arazinin verimli ve sulak olduğunu gösterir) gibi nedenlerle karar vermişler. Çevrede başka Çerkes köylerinin bulunması da bunda etkili olmuş. Yer sincaplarının barınağı olan bu arazi Türk Hamallı köyüne (şimdiki adı Beyyurdu) uzaktır. Şaguclar köye uzak bir tarlayı yaşlı bir Hamallı köylüsünden bir gümüş kadın kemeri ve bir kamaya satın almışlar. Eski sahibinin arpa ektiği bu tarlaya, ortasında büyük bir armut ağacı olmasından dolayı Kujaye adını vermişler. Hamallı Çerkesi köyü, yer sincaplarının yaşadığı yerde ilk evler yapılarak kurulmuş. Daha sonra Dzıbe ve Şaguc aileleri kendi akrabalarını Melej'den gelip bu köyde yaşamaya ikna etmişler. Kendi akrabalarıyla birlikte Melej'den başka sülaleler de gelmiş. (Yer sincapları ise halen köyde yaşama sevinci vermeye ve köy harmanında yaşamaya devam ediyorlar) NÜFUS İlk yıllarda (1898-1900) 10-12 hane olarak kurulan köyde, diğer Çerkes ailelerin de katılımıyla nüfus hızla artarak 70 haneye kadar çıkmıştır. Tüm yurtta gelişen sosyo-ekonomik gelişmeler sonunda eğitim ve geçim problemleri gibi nedenlerle şehre göç başlamış, köy nüfusu oldukça azalmıştır. 1997 yılında yapılan nüfus sayımında 154, 2000 yılında ise 116 kişinin köyde yaşadığı belirlenmiştir. Günümüzde neredeyse yaşlılardan oluşan köyde 10 civarında hane kalmıştır. Şehirden gelip köyde tatil yapma amaçlı birkaç konut yapılmışsa da onların da nüfus kayıtları yaşadıkları şehirlerdedir. KÖYDES projesiyle tekrar köye dönüş için çalışmalar başlatılmıştır. Zaman içerisinde emekli olanların tekrar köye yerleşmek istemeleriyle köy nüfusunun artması beklenmektedir. Projenin başarılı olup olmadığını zaman gösterecektir. İKLİM VE COĞRAFYA Gökçeköy, Doğu Karadeniz bölgesinde, Çorum ilinin Sungurlu ilçesine bağlıdır. Sungurlu'ya uzaklığı yaklaşık 25 km, Çorum'a uzaklığı ise 50 km.dir. Ankara-Samsun karayolundan yaklaşık 9 km. mesafededir. İklimi ne Karadeniz kadar sert ve yağışlı, ne de İç Anadolu kadar sıcak ve kuraktır. Tüm yaz boyunca köy İç Anadolu'ya kıyasla serin ve yeşil sayılır. Etrafı meşe ağaçlarıyla çevrilidir. Meşe ağaçlarından oluşan üç koruluk (Şhaçeriyeçape, Mezçıje ve Mezıblağe) bulunmaktadır.         Köyün doğusunda Movdiric', güneyinde Mezıblağe, batısında Hameleçayır ve kuzeyinde de İsipkırançepej (Beylice köyü yokuşu) bulunmaktadır. ALT YAPI Köyümüzde bir cami, kullanılmayan bir ilkokul, meşe ağaçları içinde bir mezarlık, son 5-6 yıl içinde yapılan iki katlı köy konağı (hac'eş) vardır. 40 yıl önce köyümüzde toplam 4 hac'eş vardı. Mezarlıktaki ilk kabirlerden birinde Siugh büyüklerinden birinin mezar taşında Çerkes sülale damgası vardır. Köy içindeki çeşmeye Psıneblağe ismi verilmiştir. 1990'lı yıllarda tüm evlere su verilmiştir. Yaz aylarında su azaldığından su sıkıntısı çekilmektedir. KÜLTÜR: Köyümüzde 1980'lere kadar devam eden Çerkes gelenek ve görenekleri son yıllarda sürdürüleme-mektedir. Köyde nüfusunun büyük bir bölümünün muhtelif şehirlere taşınması sonucu Çerkes kültürünün yaşatılması ciddi tehlike altına girmiştir. Eskiden düğünler sadece mızıka veya akordeonla yapılmaktayken günümüzde davul zurna, son dönemlerde de saz kullanılmakta, adeta gönüllü bir asimilasyon yaşanmaktadır. Düğünlerde içki ve silah yasağı uzun yıllardır uygulanmaktadır. Çerkes olmayanlarla evliliklerin artmış olması, Çerkesçenin konuşulmuyor olması ve khabzenin gençler arasında uygulanmaması maalesef kültürü yok olmanın eşiğine gelmiştir. YEMEKLER: Psıhaluj, c'eko-şıha, şıps-mamıse vd. geleneksel Çerkes yemeklerinin yanı sıra, Çorum yöresine özgü yemekler de yapılmaktadır. ŞENLİKLER: Son 5 yıldır mayıs ayında önceden belirlenen bir tarihte yapılan Hıdrellez şenliğine, uzak şehirlerde ikamet eden köylülerimiz de katılmaktadır. Ağustos ayında şehirlerde yaşayan hemşerilerin de katılımıyla, Mısır (Darı) Festivali düzenlenmektedir. GEÇİM KAYNAKLARI: Cumhuriyet döneminin başlarında köyde tarım ve hayvancılık alanında olumlu ekonomik gelişmeler yaşanmıştır. Köyün batı tarafındaki derin vadilere C'ey bölgesi denir. Çoğunlukla kabak, salatalık, patates, vb. yetiştirildiği Kocehate denilen bu bölgede sebze bahçeleri vardır. Doğu tarafındaki daha derin ve büyük vadiye ise C'eyişho bölgesi denir. Bu bölgenin meyve ağaçları ve bağları ünlüydü. Artık her iki tarafta ilgisizlik sonucu verimsizlikten dolayı yaban hale gelmiştir.               Kavak ağacını ilk olarak köye Şaguc Amin 1950-1960'lı yıllarda getirmiş ve Kocehate'ye dikmiştir. Bu kavaktan çoğaltılarak diğer bahçe çevreleri de kavak yapılmış, Kocahate ve dışındaki bazı sulak yerler erkek çocuklar büyüdüklerinde satılıp düğün masraflarını (başlık ağırlıklı) karşılamak maksadıyla zaman içerisinde tamamen kavaklık yapılmıştır. (Yaklaşık 20 yıldır böyle bir uygulama yoktur.) 1950-1960'lı yıllarda C'eyişho bölgesinde özellikle Şhaçeriyeçape'nin alt taraflarında kalan kısımlarda üretilen üzümleri henüz korukken Alaca ilçesinden tüccarların satın almakta acele ettikleri anlatılır. Aynı yıllarda köylülerimiz, Tokat'a atlarla giderek tütünü yapraklar halinde satın alıp işleyerek, Çorum çevresinde satarak tütün ticareti yapmışlardır. Şu anki geçim kaynakları endüstriyel olmayan tarım ve hayvancılığa dayalıdır. Her ne kadar büyükbaş hayvan alım satımı yapanlar varsa da yüzlerce ineği veya koyunu olan yoktur. Büyükbaş hayvanlardan sığır, manda, küçükbaş hayvanlardan koyun yetiştirilmektedir. (Keçi üretimi 1980 yılında "Kenan Evren yasakladı" şeklinde bir söylenti nedeniyle tüm Çorum'da durduruldu.) Bu hayvanların sütünden en az şekilde yararlanıl-makta, ahırda yemle beslenmekte zamanı geldiğinde satılmaktadır. Bu tür faaliyetler köyün ekonomik durumunu vasatın üstüne çıkaramadığından evin gençleri ve gücü yetebilen büyükler dışarıda çalışmakta, çoğunlukla inşaat işlerinden geçimlerini sağlamaktadırlar. Köyde yaşayanlar buğday, arpa, mısır, nohut, mercimek, bazen ayçiçeği olmak üzere muhtelif tahıl üretimi yaparlar. Armut, kayısı, ahlat, kiraz, vişne, erik, dut, üzüm gibi meyveler yemek ve kurutmak için bol miktarda vardır. Satılıp ticareti yapılmamaktadır. Kayısı köyde bol miktarda olduğundan yazın kurutulup kışın değerlendiril-mektedir. ULAŞIM: Köyün ana yollara bağlantısı asfalt yoldur. Ankara'dan Çorum'un Sungurlu ilçesine, oradan da 18 km. sonra Arifegazili beldesine ve oradan Çorum'a devam ederken 1-1,5 km. sonra sağdan Beyyurdu, Beylice ve Gökçeköy, Ekmekçi Köyü yol ayırımından sapmak gerekir. Samsun ana yolundan 9 km. sonra köyümüze adres levhalarını takip ederek gelebilirsiniz. KÖYDE BULUNAN SÜLALELER: Çevredeki Çerkes köyleri Gökçeköy’ü biraz farklı lehçesi nedeniyle Abzeh köyü olarak bilseler de aslında karışık bir köydür. Abzehlerden başka Brakiy, Çemguy, Mehoş ve Yecerıkuaylar da vardır. Ancak onlar artık sülale olarak anılmaktadır. Abzeh sülaleleri: Brante, Daçe, Dzıbe, Hapkuaş, Hapzeko, Huaj, Papınıko, Siugh, Şaguc, L'ışe. Ayrıca köyümüz kurulduğundan beri ikamet eden bir Kürt ailesi de mevcuttur. ANILAR… Yaşlılar köyün ilk kurulduğu zamanki nüfus azlığına bakarak, Kafkasya'daki kalabalıktan ‘kala kala ne kadar kişi kaldık’ anlamında "Kıtpıtekure kıtpıtekure mıfedize tıkenejığağ" (Arı kovanının arıları gibi döküle döküle bu kadar kalmıştık) diye benzetme yaparlardı. Ayrıca köyün daha kuruluş aşamasında çok genç bir kızın veremden ölmesi köylülerin moralini çok bozmuş ve "Köy nasıl kurulursa öyle devam eder, inşallah devamı gelmez" diye üzüntüyle yorumlarda bulunmuşlar. Köyün yeni kurulduğunu ve tarla dağıtımının henüz yapılmadığını duyan diğer Çerkes ailelerden de köye gelip katılanlar olmuş. Ama iki kardeş olarak gelen Brakeylerden biri ilk yılın sonunda bir sabah köyden kağnıyla ayrılmış ve kendisinden bir daha haber alınamamış. Kimi söylentilere göre Kafkasya'ya dönmüş, kimine göre de Türkiye’de uzak bir yere yerleşmiş, fakat halen kesin bir bilgi yok… Bir kış ayında akrabalarının yanına yerleşmek amacıyla Çerkes Kalehisar köyüne giden bir Abzeh aile köyümüzde konaklar. Köylüler aileye "İsterseniz burada kalabilirsiniz, size toprak da veririz" teklifinde bulunurlar. Aile önce bu teklifi reddeder fakat sabah kalktıklarında her yerin karla kaplı ve şiddetli tipi olduğunu görür ve yolculuğun imkansız olduğunu anlarlar. Aile, yolculuklarına devam edebilmek için havanın düzelmesini bekler fakat hava bir türlü düzelmez. Köyde uzun süre kalan aile teklifi tekrar değerlendirir ve köye yerleşir. Bu ailenin kendi sülale adı olmasına rağmen köylüler bu aileye "Tihaçeher" (“misafirlerimiz”) demeye devam etmektedirler. Köyün kurulduğu ilk yıllarda Çorum'un köyünden koyun sürüsü sahibi bir Kürt köyde yaşamak için başvurur; khabzeye uymak şartıyla köyde yaşayabileceği söylenir. Kürt aileye khabze açıkça anlatılır: "Bizim gençler köyde herhangi birinin evine girer, tavuğunu, koyununu alır, keser ve yerler. Komşu ile akraba bir sayılır. Tavuğu, koyunu kümesinden\ağılından alınan kimse ortalığa çıkıp hırsız var diyemez. Çünkü gençler ak-raba\komşu gördüğü insanın sonradan bir şey demeyeceğini bildiği için tavuğunu\koyununu alır. Bunları an-layışla kabul ediyorsan köyümüzde kalabilirsin. Bizden veya başkasından sana, ailene ve mal varlığına bir zarar gelmez." derler. Arazi dağıtımı sırasında Kürt aileye de arazi verilir. Bu ailenin torunu bir Çerkesle evlidir. Çerkesce konuşmakta, mızıka çalabilmekte ve hala köyde yaşamaktadırlar. Köylülerle akraba olmuşlardır ve herkes kadar saygınlıkları vardır. Çok yakın zamanlara kadar yaşlılarımız, "halam, dayım, amcam, v.s. yaşlandılar, beni görmezse darılır, mutlaka ziyaret etmem gerekiyor," diye yola atla çıktıklarında bilirdik ki ya Melej'e ya da Sarıgüney köyüne gidiliyor. Zaman zaman o köylerin gençleri de düğünlerimizde bizleri şereflendirmektedirler. Onları karşılayan gençlerimiz "Köyünüze hoş geldiniz" diyerek şakayla karşılayıp ağırlanmalarına özel önem göstermektedirler. Hamallı köyünden bir yaşlı köyün hemen yakınında, içinde iki büyük ceviz ağacı olan bir bahçeyi Gökçeköy’e bağışlamış. (Bu iki ceviz ağacı 1970'lere kadar verimli şekilde yaşadı. Ama köy ihtiyar heyeti kararı ile kesildi ve köyün ilkokulunun yapımında masa ve sıralar olarak kullanıldı. Bu cevizler artık yoksa bile o alana halen Deşhuaye deniyor.) Yaşayan çocuklarına bahçenin hikayesi sorulduğunda o cömert ve iyiliksever insanlar da "Babamız bize; ‘o bahçeyi Çerkes'lere bağışladım, yedikleri her ceviz sevabımıza’ dedi” demişler.              +Dzıbe Rafet

Feriha Kankoç

Feden 3

“El Sanatları” bölümümüzün üçüncü dersinde, birinci ve ikinci dersimizde gördüğümüz feden örme tekniğine  devam ediyoruz. Unutmamamız ve unutturmamamız gereken el sanatlarımızı, elinize alacağınız değişik malzemelerle, hocalarımızın tarifine ve şekildeki tariflere bakarak, yazılı açıklamalarla birlikte yapmayı deneyebilir, siz de bilmeyenlere öğretebilirsiniz. (*)Feden: Deriden dikiş amaçlı olarak kesilmiş ip gibi ince uzun sırıma verilen isimdir.   Anlatmak çok kolay birkaç resim altına da bir iki satır yazdığımız zaman olay bitiyor. Fakat adıge el sanatlarını yapmak oldukça zor ve zahmetlidir. Kullanışlı olmasıyla birlikte zarifliğin ve estetiğin simgesi sayılabilecek bu ürünleri yapmak anlatmaktan çok zordur. El sanatlarımıza gönül vermiş habzeyi yaşama ve kültürümüzü yaşatma yolunda ciddi emekler veren Kayserili Thamade’lerimizden Kerami Tok. Amcayı’da buradan saygıyla selamlıyor, yanda gümüş simden yapmış olduğu kamçıyı görüyorsunuz.(bu kamçı düğünlerde kızlar tarafından  pseluglarına hediye olarak verilen bir süs kamçısıdır.)   Genel olarak Adıgeler ata sağdan biner sağdan iner. Binicinin soldan inmesi kötü bir haber geldiğini düşündürür. Eğer üzerinde duruş dik olmalıdır. Dizgin tay derisindendir ve iki elle tutulmaz. Sol elle dizgin hakimiyeti sağlanır, sağ elde kamçı bulundurulur. Kamçı gümüş sap, deri kırbaç ve manda derisinden çınttuhempe adı verilen şaklayıcı parçadan oluşur. Yüzük parmağı kamçı bağına geçirilerek elden düşmesine izin verilmez. Yaşlılar kamçıyı sağ elde tutup kırbaç kısmını atın boynunun sol tarafına aşırabilirler. Kamçıyı sarkıtmak yakışıksız görülür. Binici atın yanında kamçıyı toplu tutmaya, kırbaç kısmını ata göstermemeye dikkat eder.Kamçı ile ata hızlı vurmak boyun ve kuyruk civarını kamçılamak hoş karşılanmaz. Kadınların ve yaşlıların yanında ata hızlı vurmak ayıptır. Ayrıca Çerkes kamçının küçük bir hareketiyle atın binicinin isteğini anlamasını istediği için atı kamçı darbesine alıştırmaz. İki atlı karşılaştığında eğerlerinden hafifçe doğrularak birbirlerini selamlarlar. Atlı, kendisini karşılamak üzere bekleyenlere direkt karşıdan yaklaşamaz, kalabalığın sol tarafından yaklaşır ve onları sağa alır. Topluluğa karşı at oynatmak, koşturmak, kamçılamak ayıp görülür. Hele kadınlara atla yaklaşılmaz, yanlarından hızlı geçilemez. Bir gencin yaşlıların yaya olduğu yerde atla yanlarından geçmesi de yemux olarak değerlendirilir. Atlılardan kendisine saygı gösterilen kişi sağ tarafta durur. Eskiden Çerkes evlerindeki askılıklarda kamçı asılırken kamçının ucu evin dışına doğru bakar halde asıldıysa; konuk bunu yaparak fazla kalmayacağını belirtmiş demekti. Eğer ki kamçının ucu içeri dönükse, konuk bir süreliğine kalacağını söylemek istemiştir. Ev sahibi de hazırlığını buna göre yapardı.         Önceki sayıda kamçının iç kısmının ve sırımların nasıl hazırlanması gerektiği açıklamış ve örmenin temellerini düz olarak göstermiştik. Şimdi de kamçı içinin üzerine, kesmiş olduğumuz sırımların nasıl örülmesi gerektiği aşağıdaki şekilde detaylıca görüyorsunuz.           Önceki sayıda şekil 1-6 olarak gösterdiğimiz dikim şeklinin kamçının iç kısmı ile örmede kullandığımız sırımların başlangıcının birbirine dikilmiş ve sapı ile nasıl birleştirildiğinin  yandan ve üstten görüntüsü bulunmakta (üstte). Solda ise, kamçının uç bağlantısı ve kamçı içi uç kısmının kenarlarının yukarıdaki şekilde olduğu gibi örüldüğünün resmini görmektesiniz.   Örülme işlemi bitirilmiş bir kamçı görmektesiniz.. Umarım sizlerde kültürümüzün tamamen yok olmaması için bir nebze katkıda bulunur bu tip eşyalarımızın korunmasına azami dikkat eder gelecek nesillere aktarırsınız.   NART DERGİSİ 55. SAYI Hazırlayan: Abaze SüleymanAbaze Süleyman

Kuru Et – Nermin Hanım’ın Mutfağı: Adapazarı

Malzemeler:1.5 kg et4 kaşık acukaYarım çay bardağı sıvı yağToz kişnişBol sarımsakYapılışı:6 diş sarımsak soyularak rondonun içine konur. Üzerine 1 tatlı kaşığı tuz eklenerek rondodan geçirilir. 1,5 kg et kumaş halinde döndürülerek ince ince uzun parçalar halinde kesilir ve tepsiye konur. Rondodan geçirilmiş olan tuzlu sarımsaklar etin üzerine dökülür ve 1 tatlı kaşığı toz kişniş ile yarım çay bardağı sıvı yağ (Ayçiçek, fındık, zeytin yağı da olabilir). Tüm bu karışım et ile harmanlanır. Önceden 200 derecede ısıtılmış fırın 150 dereceye getirilerek 40 dakika pişmeye bırakılır. Yemeğimizin yapılış süresi 50 dakika olup, 4-6 kişilik servis edilir. p>+''+nan+''+Kaffed

Sızbal – Nermin Hanım’ın Mutfağı: Adapazarı

Malzemeler:4-5 yemek kaşığı yoğurt1 yemek kaşığı acuka1 yemek kaşığı kaymak1 kase yeşil taze soğan1 kase taze kişniş1 tatlı kaşığı tuzYapılışı:Soğanlar ile taze kişniş yıkanır ve suyu süzülür. Ardından taze soğanların yeşil kısımları ince ince doğranır. Suyu süzülen taze kişnişler de ince ince doğranarak orta boy bir kaba alınır. Ayrı bir kapta 5 yemek kaşığı yoğurt, 1 çay kaşığı tuz ile 1 yemek kaşığı acuka tortu kalmayacak şekilde karıştırılır. Üzerine önceden doğradığımız taze soğan ile taze kişniş eklenerek harmanlanır. Harmanlanan malzemeye 1 yemek kaşığı kaymak özdeşleşene kadar karıştırılır. Sızbalın yapılış süresi 10-15 dakika olup 4 kişilik servis edilebilir.  p>+''+nan+''+Kaffed

Lepsi – Nermin Hanım’ın Mutfağı: Adapazarı

Malzemeler:2 kg kemikli et3 adet soğan Bolca sarımsak1 tatlı kaşığı tuz1 yemek kaşığı acuka2 yemek kaşığı sıvı yağYapılışı:15-20 diş (büyüklüğüne ve tercihe göre değişebilir) sarımsaklar soyulur ve sudan geçirilir. 2 kg kemikli parça et, sudan geçirilerek temizlenir. 3 adet kuru soğanın kabukları soyularak iri küpler halinde doğranır. Düdüklü tencereye 2 kaşık sıvı yağ (Ayçiçek, fındık ya da zeytinyağı olabilir) üzerine 3 adet doğranmış kuru soğan, 1 yemek kaşığı acuka eklenerek orta ocak ateşte 1-2 dakika harmanlanır. Ardından 2 kg parça kemikli et, 15-20 diş soyulmuş sarımsak ile malzemelerin üzerini bir parmak kalınlığında geçecek kadar su eklenir ve kapağı kapatılır. Buharı çıktıktan sonra ocak ateşi kısılır ve ortalama 40-45 dakika pişirilir. Yemeğimiz 4-6 kişilik servis edilir. p>+''+nan+''+Kaffed