150.Yıl Etkinliğine Türkiye Gazeteciler Cemiyeti’nden Destek

Türkiye Gazeteciler Cemiyeti Başkanı Sn. Turgay OLCAYTO ve Genel Sekreter Sn. Sibel GÜNEŞ'e toplumumuza ve KAFFED'e göstermiş oldukları ilgiden ve destekten dolayı teşekkür ederiz. nanKaffed

150.Yıl Etkinliğine İstanbul Tabip Odası’ndan Destek

İstanbul Tabip Odası Başkanı Sn Prof. Dr.Selçuk Erez ve  Eski Genel Sek. Sn Ali Çerkezoğlu'na 21 Mayıs Çerkes Sürgünü ve Soykırımı için toplumumuza ve KAFFED'e göstermiş oldukları ilgiden dolayı teşekkür ederiz. nanKaffed

Eskişehir KKKD 150. Yıl Programı

150. YILINDA ÇERKES SOYKIRIMI ve SÜRGÜNÜ ANMA PROGRAMIp> Basın Toplantısı: 17 Mayıs 2014, saat 11:00  Kafkas Kültür Evip> Kanal 26 Canlı Yayın: 19 Mayıs saat 14:00 p> Fotoğraf Sergisi: 19 - 25 Mayıs 2014 Sürgünde 150 yıl p> Açılış: 19 Mayıs 2014 saat 17:00 Kurşunu külliyesip> Estv  Canlı Yayın: 20 Mayıs 2014, saat 17:00 p> Çerkes Soykırımı ve Sürgünü Anma Yürüyüşü: 21 Mayıs 2014,Toplanma yeri Eskişehir Kuzey Kafkas Kültür ve Dayanışma Derneği p> Saat: 18:00/ 18:30, Yürüyüş: 18:30p> 150. YILINDA ÇERKES SÜRGÜNÜ Sempozyumu: 21 Mayıs 2014 saat 19:30 Kurşunlu Külliyesi p> Mevlüt: 24 Mayıs 2014, Saat: 15:30 Çarşı Camiip> 24 mayıs 2014 Sürgün ve Soykırımın 150. Yılını Anma Programı: 19:00 İstanbul Kartal,p> 13:00 Eskişehir'den, İstanbul'a hareket (Lütfen katılmak isteyenler aşağıdaki telefonlara ad-soyad belirten mesaj atın. Katılım ücretsizdir) İletişim: 0539 366 34 75 (Ufuk ÇEVİK)- 0554 535 71 74 (Jankat YELBAŞI)p>nanKaffed

150. Yıl Bildirgesi

Kafkas Dernekleri Federasyonu, Çerkes Soykırımı ve Sürgünü'nün 150. Yıldönümü etkinleri kapsamında, Çerkes halkının taleplerini dile getiren bir bildirge yayınladı. 150. Yıl Bildirgesi'ni okuyularımızın bilgisine sunuyoruz.p>   150. YIL BİLDİRGESİ 21 Mayıs 2014, Çarlık Rusyası'nın kolonyalist politikaları ve stratejik hedefleri doğrultusunda Çerkes halkına uyguladığı soykırım ve sürgünün 150. yıldönümüdür. 21 Mayıslar insanlık tarihindeki en büyük trajedilerden birinin anıldığı gündür. Çerkeslerin güzel ve zengin yurdu Kafkasya tarihinde sürekli güçlü orduların saldırılarına maruz kaldı. Bu savaşların en uzun ve acımasız olanı 1763-1864 yıllarında süren Rus-Kafkas Savaşları'dır. Bu savaşlar süresince 500.000'den fazla Kafkasyalının öldüğü tahmin edilmektedir. Eşitsizler arasında 101 yıl süren kanlı savaşlar ve yaşanan soykırım, 21 Mayıs 1864’de Soçi yakınlarında Kbaada Vadisinde (Krasnaya Polyana) Çerkeslerin yenilgisi ile sonuçlandı ve Çarlık Rusyası Kafkasya’yı tamamen işgal etti. Çarlık Rusyası'nın “etnik temizlik” kararı ile 1.500.000 civarında Çerkes, yurtlarından kopartılarak Osmanlı topraklarına gönderilmek üzere, Tuapse, Soçi ve Sohum gibi liman kentlerine toplandı. Yüz binler gemilerle başta Varna, Samsun, Sinop ve Trabzon olmak üzere Osmanlı kentlerine hırçın Kara Deniz üzerinden nakledildi. Köhne gemilerle yola çıkarılan atalarımızın yaklaşık üçte biri, yollarda ve yerleştirildikleri bölgelerde, hastalık, açlık ve kötü yaşam koşulları nedenleri ile hayatlarını kaybetti. Osmanlı topraklarına ulaşabilenler, belli bir iskan politikası çerçevesinde, geniş Osmanlı coğrafyasına dağıtıldı. Çerkes Soykırım ve Sürgünü, insanlık tarihinin en acı ama en az bilinen trajedilerinden birisidir.p> Savaşta görev almış olan bir Rus görevli bizzat şahit olduklarını daha sonra şöyle anlatmaktadır; "…İnsanın tüylerini diken diken eden bir sahne hiç gözlerimin önünden gitmiyor: pek çoğu çocuk, kadın ve yaşlı insanlardan oluşan cesetler ortalığa dağılmış bir haldeydi ve bu cesetlerin çoğunu köpekler parçalamışlardı. İnsanlar açlık ve hastalıktan o kadar bitkin düşmüşlerdi ki çoğu yaşarken köpeklere yem olmama gayreti içerisinde can derdine düşmüştü. Sağ kalanlar ölenleri düşünecek ve mezar kazıp onları gömebilecek durumda değillerdi. Onları bekleyen son da bundan pek farklı değildi."p> Çerkesler, atalarının yaşadığı trajediyi ve anayurtlarını hiç bir zaman unutmadılar.p> Cennet gibi bir vatan ile ödüllendirilmiş olan atalarımız, bunun bedelini zamanın iki emperyal gücü olan Çarlık Rusyası ve Osmanlı İmparatorluğu’nun genişlemeci politikalarına maruz kalarak ödedi.  Bu engellenemez karşılaşmanın neden olduğu kanlı savaşlar sonrasında halkımızın nüfusunda ve coğrafi sınırlarında sürekli azalmalar oldu. Tarihçiler tarafından, “hapishanesi olmayan toplum” olarak tanımlanan halkımızın büyük bölümü, 150 yıldır sürgün hayatı yaşıyor.   Tarihçep> Rusya Çarlığı Altınordu Devletinin yıkılmasıyla  bu devletin boyunduruğundan kurtuldu ve kısa zamanda yayılmacı bir politika benimsedi. Çalık Rusyası'nın yayılması Kafkasya’ya ulaşınca, dünyanın tanık olacağı en zalimce savaşlardan biri olan Rus-Kafkas Savaşları başladı. Rusların nihai hedefi Kara Deniz limanlarını ele geçirmekti. Böylece sıcak denizlere inmeyi ve Hindistan’a yönelik uzun vadeli planlarını gerçekleştirmek için Kafkasya’yı kontrol altına almayı istiyordu. Rusya, 1552 yılında Kazan'ı ve 1556 yılında Astrahan'ı işgal etti. Hazırlık savaşları olarak adlandırılabilecek olan bu dönemdeki savaşlar 1762 yılına kadar tam 206 yıl sürdü. Artık Rusya'nın önünde sadece Kafkasya kalmıştı. 1763 yılında Çarlık Rusyası, Kafkasya'nın işgali amacı ile bugünkü Mezdok bölgesinde kaleler inşa etti. Bu nedenle 1763, Rus-Kafkas Savaşları'nın başlangıcı olarak kabul edilmektedir. Kabardey Prensleri 2. Katerina’dan bu uygulamaların durdurulmasını istedilerse de karşılık bulamadılar ve 1764’e girildiğinde artık geri dönülmez bir süreç başlamış oldu. 1557 yılında yapılan dostluk anlaşması askıya alındı ve Çarlık hükümeti Kafkasyalıları “Çarın mutlak iktidarına başkaldıran asiler” olarak ilan etmeye başladı. Belgrat anlaşmasına rağmen Rusya, Kuzey Kafkasya içlerine girmeye ve girdikleri yerlere Kazak ve Rus köylülerini yerleştirmeye başladı. Osmanlı İmparatorluğu ise hiçbir idari hakimiyetinin olmadığı Kafkasya’yı sürekli Rus Çarlığı ile yaşadığı savaş ve anlaşmalara konu etti: *1739 Belgrat Anlaşması sonucunda; Orta Kafkaslar'da önemli dağ geçitlerini kontrol eden ve koruması altında tuttuğu Kabardey bölgesinden çekilmeyi ve burasını tarafsız bir bölge olarak tanımayı kabul etti. *1768-1774 Osmanlı- Rus Savaşını sona erdiren Küçük Kaynarca Anlaşması'na göre; Orta-Kuzey Kafkasya da Osmanlı Devleti ile Rusya arasında tarafsız bir bölge olan Kabardey Rusya tarafından ilhak edildi. *14 Eylül 1829 tarihli Edirne Anlaşması'na göre; Osmanlı Devleti, Çerkesya üzerindeki tüm haklarını, bu arada Kuban Irmağı ile Bzıb Irmağı arasındaki Kara Deniz kıyı kontrolünü Rusya'ya devretti. Çerkesya’daki Anapa ve Sucuk-Kale (şimdiki Novorossiysk) liman ve kaleleri dışında, Poti limanı, Ahıska ve Ahilkelek de Rusya'ya bırakıldı. Bu anlaşmaların sonuçları, Çarlık Rusyası'nın Kafkasya üzerinde daha çok hak iddia etmesine neden oldu. Oynanan oyun gayet basitti; Rusya sıkıştığında, aslında sahip olmadığı Çerkesya'yı Osmanlıya terk etmekte, böylece belli bir zaman sonra yine aynı şekilde Osmanlı, egemen olmadığı Çerkesya'yı Rusya'ya vermek zorunda kalmakta idi. Dönemin başka bir aktörü olan İngiltere’nin politikası ise Lord Palmerston tarafından şöyle ifade edilmiştir; “Sayın Lordlarım, Çerkesleri kendi başlarına büyük felaketlerle baş başa bıraktığımız doğrudur. Oysa, biz onlardan yardım istedik ve onları büyük fedakarlık ölçüsünde de kullandık...” Diaspora Yaşamıp> Osmanlı topraklarına ulaşabilen Çerkesler, İmparatorluk sınırları içerisindeki Anadolu ve Rumeli topraklarına yerleştirildi. Ancak Rumeli’ye yerleştirilenler, 1877-1878 yılındaki Osmanlı-Rus Savaşı'nın (93 Harbi'nin) ardından yeniden Anadolu, Suriye, Ürdün ve Filistin’e sürgün edildiler. Anadolu coğrafyasında Çerkesler, Güney Marmara'da, İstanbul’dan başlayıp İzmit, Adapazarı, Düzce, Bursa, Balıkesir ve Çanakkale bölgesine yerleştirildiler. Yerleşimin diğer bir kolu da Kara Deniz bölgesinde Sinop-Samsun’dan başlayarak Ürdün–Amman’a uzanmış hat üzerinde, Samsun, Amasya, Tokat, Yozgat, Çorum, Sivas, Kayseri, Maraş, Adana ve Hatay bölgelerinde yoğunluk kazandı. Yaşanan sürgün sonrasında Osmanlının geniş coğrafyasına dağıtılmış Çerkesler, Osmanlı yıkılırken imparatorluk sonrası yaşanan ulus‐devletleşme sürecinde, yeni sürgünler ve kimlik sorunu ile karşı karşıya kaldılar. Farklı ulus devlet sınırları içinde kalan ve bulundukları ülkelerin ulus kimliklerini benimsemek baskısı altında bırakılan Çerkeslerin kendi kimliği ile söz konusu ülkenin ulus kimliği arasında ciddi gerginlikler yaşandı. Tarihin bilinen ilk dönemlerinden beri kendi coğrafyasında varlığını sürdürmüş olan Çerkeslerin büyük çoğunluğu, başka topraklarda “yabancı-muhacir” olmaya zorlandılar. Ve kendileri için yabancı olan deneyimleri ya da süreçleri anlamak, kabul etmek ve de onlara uyum sağlamak zorunda kaldılar. Başka toplumların yaşamlarında “öteki” olmayı ağır bedeller ödeyerek öğrendiler.  Sürgünle yaşanan tarihsel kırılma bu toplumun sadece geçmişini değil geleceğini de etkilemiş ve sonuç olarak Çerkesler, kendi topraklarında uluslaşma sürecini tamamlayamadan, bu süreci yaşayan başka ulus devletlerin milliyetçi baskılarına maruz kalmıştır. Sürgün  ve diaspora yaşamı, acı dolu sahneler ve derin yaralarla halkımızın belleğinde travma yaratmıştır. Kafkasya’nın büyülü coğrafyası, korunması gereken toplumsal değerler, akıllara kazınan sürgün anıları, kısaca var olmak adına verilen çabalar, şiirsel bir havaya dönüşmüştür. Ve Çerkeslerin tarihi, anavatana dönene dek bir karanlığı, özlemi ve acıyı anlatan ağıtlara dönüşmüştür ve muhatapları adım atmadıkça öyle kalacaktır. Çabamızp> Ünlü tarihçi Kemal Karpat diyor ki: “Çerkesler Rusların önünden kaçmış halklar değildir. Tarihte örneği olmayan bir vatan savaşı vermiş ve kaybettiği için de ülkelerinden zorla çıkartılmış bir halktır. Bu olaya ben göç dediğime bakmayın aslında sürgün kavramı da zayıf kalır ancak soykırım, katliam bu olayların karşılığı olabilir. Diasporada yaşayan siz Çerkeslere çok büyük iş düşüyor. Hep birlikte, ekonomik yardımlaşma da sağlayarak tarihin kaydettiği bu en büyük haksızlığı dünya kamu oyunun önüne taşımalısınız, buna mecbursunuz...”p> Soykırım insanlığa karşı işlenen en büyük suçlardan biridir. Gelecekte yeni soykırımların gerçekleşmesini engellemek için geçmişte gerçekleşen soykırımların tanınması ve soykırıma uğrayan halkların haklarına saygı duyulması ve haklarının iadesi gereklidir. Geçmişteki suçların tanınması soykırımı engelleyecek ve durduracak siyasi iradenin oluşturulması için zorunludur. 9 Aralık 1948'de Birleşmiş Milletler, Soykırım Suçunun Önlenmesine ve Cezalandırılmasına Dair Sözleşme'yi kabul etti. Sözleşmeye göre, ulusal, etnik, ırksal veya dinsel bir grubu, kısmen veya tamamen ortadan kaldırmak amacıyla işlenen fiillerden her hangi biri, soykırım suçunu oluşturur. * Çarlık Rusyası, Kafkasya’yı işgal ederek, Çerkeslerin tarihi topraklarını ellerinden almıştır. * Çarlık Rusyası, 1763-1864 savaşı süresince Çerkesleri sistemli olarak katliama ve etnik temizliğe tabi tutmuştur. * Rus Çarı ve komutanlarının bu konuda açık emirleri vardır. * Çerkes soykırımında yaşamını kaybedenlerin sayısı, yaklaşık 500.000 ve sürgün edilenlerin sayısı ise 1,5 milyondur. Sürgün edilenlerin de üçte biri sürgün yollarında hayatını kaybetmiştir. * Çerkes halkının tüm dünyada dağınık şekilde asimilasyona maruz kalması, Çarlık Rusya’sının uyguladığı “etnik temizliğin” sonucudur. Çabamız, Çerkes Soykırımı ve Sürgünü'nü, Türk ve Dünya kamuoyuna anlatmaktır.p> Taleplerimizp> * Rusya Federasyonu, Türkiye ve diğer devletler tarafından “Çerkes Soykırım ve Sürgünü”  tanınmalı ve Rusya Federasyonu Çerkeslerden özür dilemelidir. * Rusya Federasyonu, Çerkes halkına yaşadıkları ülkelerin vatandaşlığını içeren çifte vatandaşlık vermelidir.  * Rusya Federasyonu, Çerkes halkının tarihsel anayurduna dönmesi için yasal zemin sağlamalıdır. * Türkiye'deki diğer halklar gibi Çerkesler de inkar ve asimilasyon politikalarının kurbanı olmuştur. Toplumsal barışın inşası için Türkiye’de yaşayan tüm farklı kimliklerle beraber Çerkeslerin de dillerini, kültürlerini, kimliklerini yaşayabilmek ve yaşatabilmesi adına tüm kolektif hakları tanınmalı ve var olan yasal engeller kaldırılmalıdır. Çerkesler, yaşadıkları tüm ülkelerin, özellikle, Rusya ve Türkiye’nin çağdaş ve güçlü ülke olması için her zaman önemli katkılarda bulunmuşlardır. Çerkes kimliğine ve varlığına gösterilecek saygı, bu konudaki çabaların artarak devam etmesini sağlayacaktır.  Çerkesler, aynı zamanda Rusya, Kafkasya, Türkiye ve Orta Doğu ülkelerinde yaşayan akrabaları ile birlikte, bu ülkeler arasında bir barış köprüsüdür ve öyle de kalmak istemektedir. Çerkesler geçmişi unutmadan hem kendileri ve hem de diğer halklar için onurlu bir gelecek istemektedir.p> Kafkas Dernekleri Federasyonu  p>  nanKaffed

Atalarımızı Saygı ile Anıyoruz

Kafkas Dernekleri Federasyonu, 21 Mayıs Çerkes Soykırımı ve Sürgünü'nde de hayatını kaybeden atalarımızı anmak için 21 Mayıs Çarşamba günü öğle namazını müteakip Ankara/Kocatepe Camii'nde mevit okutuyor. Dualarımız soykırım ve sürgünün acısını yaşayan atalarımız için... Kafkas Dernekleri Federasyonu Tarih: 21 Mayıs 2014 Çarşamba günü (öğle namazını müteakip) Yer: Kocatepe Camii, Ankarap>  nanKaffed

Ne Yapmalı-5

Toplum bilimciler etnik kimliklerin güçlü bir şekilde gözlenebilmesi için bu grupların aynı zamanda sosyal düzenin ekonomik ve siyasi yapıları içerisinde izlenebilir olması gerektiği görüşündedirler. Yani etnik kimlikler siyasi ve ekonomik bir güç olarak örgütlendikleri takdirde yapılarını koruyup daha uzun süre devam ettirebilirler. Nitekim Yahudi ve Ermeni diasporalarında olduğu gibi Hindistan ve Çin diasporalarında açıkça aynı şeyleri izlemek mümkündür. Çerkeslerle nerdeyse aynı yıllarda İngilizler tarafından gönüllü veya gönülsüz şeker kamışı tarlalarında çalıştırılmak üzere Fiji’ye gönderilen Hintli işçilerin zamanla adalardaki siyasi alanda yükselmelerinin altındaki en büyük nedeni olarak Hintli grupların ekonomik dayanışma içerisinde olmaları gösterilmektedir. Öte yandan Jamaika’daki Çinli göçmenlerin “bir tüccar sınıfı oluşturmalarının hikayesi, onların ekonomik başarılarında ve sosyal yükümlülüklerinde etnik kimliklerinin ne kadar fazla rol oynadığını göstermektedir. ‘Çinliler iş çevrelerinde destek ve alışveriş konusunda birbirlerine kenetlendikçe daha güçlü bir kolektif kimliğe kavuştular.‘ ”[1]p> Çerkes toplumunda böyle ekonomik dayanışma örgütlerinin oluşmamış olmasının nedeninin, Çerkeslerin hemen tehcir sonrası Osmanlı devletiyle kurmuş oldukları ilişkide aranması gerektiğini düşünüyorum. Çünkü Çerkes halkının tehciri tek başına Rusya’nın aldığı bir kararla olmadı. Çarlık Rusya’sı “baş belası” dağlı halklardan kurtulmak istiyor, nüfus ve toprak olarak giderek küçülen Osmanlı devleti de bu savaşçı Müslüman halka ihtiyaç duyuyordu. Sonunda Çarlık Rusya’sı tehcir etti. Osmanlı halifesi kabul etti. Çerkes aristokratlarının önemli bir kısmı da bu tehcirde aktif bir rol oynadı. Bunun sonucunda Çerkes elitistleri Osmanlı asker ve sivil bürokrasisinde başka hiçbir diasporada görülmemiş biçimde önemli konumlar edindiler. Ben başlangıçta yararlı gibi görünen bu ilişkinin, süreç içerisinde etnik kimliğin güçlenmesi bağlamında Çerkes halkının zararına işlediğini düşünüyorum. Özellikle imparatorluğun parçalanması ve “Kurtuluş Savaşı” sonrası kurulan cumhuriyet rejiminde devlet eliyle yukarıdan aşağıya sürdürülen uluslaşma faaliyetleri içerisinde uygulanan baskılara ve asimilasyoncu uygulamalara Çerkes halkının tepkisinin, devlet bürokrasisinde Çerkes kökenli elitlerin bulunması nedeniyle büyük ölçüde düştüğü görüşündeyim. Öte yandan savaş sonrası muktedirler arasında yaşanan iktidar savaşımı sonunda, sanki savaşımın etnik bir yanı varmış gibi faturanın bütün olarak Çerkes halkına çıkarılıp Batı’daki bazı Çerkes köylerinin boşlatılarak halkının sürülmesi, ister istemez Çerkes halkının hafızasındaki tehcir korkusunu yeniden gün yüzüne çıkarttı. Bunlara yukarıda değindiğimiz Çerkes halkının ekonomik gücü ve dayanışmasının olmamasını da ekleyecek olursak ister istemez Çerkes halkı çareyi, etnik kimliğini baskılayıcı bir davranış içerisine girmekte buldu. Acılardan, farklılıklardan hiç söz edilmedi. Tam tersine farklılıklardan vebadan kaçar gibi kaçıldı. Bugün küreselleşme ile birlikte yeniden uyanış içerisinde gözükse de Çerkes etnik kimliği diasporada hayli sıkıntılı bir durumdadır. Oysa günümüzde etnik gruplar, bir olgu olarak politikanın bir kurucu unsuru olmaya ve bir ölçüde onu biçimlendirmeye başlamıştır. Etnik olarak tanımlanmış gruplar normal seçmenlerden daha politik bir güce sahiptirler. Dolayısıyla kendilerine yakın siyasal partilerin oy deposu olabilirler. Bunun örneğini, ispanya’da Basklar da Türkiye’de Kürtler’de çok net olarak görebiliriz. İşte tam da bu noktada artık şu can alıcı sorunun zamanının geldiğini düşünüyorum: “Acaba Türkiye’de etnik bakımdan tanımlanmış bir Çerkes etnisitesinden ne derece söz etmek mümkündür?” Bu soruya yanıt vermeden önce toplum bilimcilerin etnisite konusundaki yorumlarına bir daha bakmakta fayda vardır diye düşünüyorum. Çünkü “etnik grup kavramı konusunda bütün yorumcular bireyin kendisini, kendisi gibi olan diğerlerinden biri olarak görmesini sağlayan sosyal kolektif kimlik oluşumuna karşılık geldiğinde hemfikirdirler. Sınırları gevşek veya belirlenebilen halklar kendilerini kolektif olarak diğer halklardan ayrıt ederler.” (…) Yani “Etnisitenin ancak ilişkilere dayanan doğası, etnik gruplardan -sadece- aynı soy, kültür ve dili paylaşan halklar diye bahsedemeyeceğimiz anlamına gelir.  Bu paylaşımlara az ya da çok hepsinde rastlansa da etnisitenin hayatiyet kazanabilmesi için gerçek veya algılanan soy, kültür ve dil farklılıklarının sosyal davranışlarla da harekete geçirilmesi gerekmektedir. İnsanlar konuşma şeklimizden, sürdürdüğümüz geleneklerden ve hayat tarzımızdan halkımızın nesillerdir devam eden sürekliliğinden ötürü bizim onlardan farklı olduğumuzu bilirler ya da söylerler.”[2] Bu alıntılar eşliğinde düşündüğümüzde bu soruya verilecek en iyimser yanıtın bile hayli tartışılır olduğunu söyleyebilirim. O zaman ister istemez en başta söylediğimiz konuya gelmiş oluyoruz. Yani Çerkes etnik kimliğini “değişen zamanın ruhuna uygun olarak yeniden tanımlayıp daha geniş bir halka ile yola devam etmek gerekir.” Bunun için de öncelikle Çerkes etnik kimliğinin bileşenlerine daha yakından bakmamız gerektiğini düşünüyorum:p>  “Çerkes kimliği (halkı) birleşmelerden oluşan bir kimliktir. Asuriler ise bölünmelerden oluşan bir kimliktir.[3]” Sosyolog Cahit Aslan’ın bu tespiti bence çok önemlidir.  Çünkü Çerkes kimliği daha çok diasporaya özgü bir kimliktir. Kafkasya’nın farklı bölgelerinden gelen kabileler,  diasporadaki yerleşimlerine de uygun olarak öteki ile karşılaşınca birbirlerine yakınlaşma gereği hissetti. Oluşan kader birliği ile kabile kimliklerinden çok, “öteki”nin onları topluca isimlendirdiği “Çerkes” adlandırması ön plana çıktı. Çoğu yörelerde Abaza, Karaçay, Oset, Balkar, bir Adige kadar kendisini Çerkes olarak hissetmeye başladı. Bir yandan da evliklerle iç içe geçen bu kabilelerde Çerkes kimliği bağlayıcı ve birleştirici oldu. Böylelikle bir zamanlar Kafkasya’da yerli halk tarafından çok kullanılmayan ama gezginler ve diğer halklar tarafından çoğunlukla Adigelere izafeten kullanılan Çerkes sözcüğü diasporada biçim değiştirerek (genişleyerek) diğer kabileleri de kapsayıcı nitelik kazandı. Dolayısıyla şunu rahatlıkla iddia edebiliriz ki eğer Çerkesler (kendilerine Çerkes denen ve kendilerini Çerkes kabul eden Kafkas kavimleri) bir araya topluca yerleştirilmiş olsalardı, bugün tıpkı Kürtler gibi, bir “Çerkes Proto-ulusu”[4]ndan söz ediyor olabilirdik. Ancak bugün böyle bir durumdan söz edemiyoruz. O halde var olan somut durumdan hareketle diasporada yüz yılı aşkın bir süredir birleştiriciliği simgeleyen Çerkes sözcüğü bundan böyle ayrıştırıcı değil, tam tersine daha çok birleştirici bir unsur olarak görülmelidir. Çünkü etnik gruplar sabit sınırlar değildir, etnik gruplara sabit sınırlar çizmeye kalkışmak yaşamın kendisine aykırıdır ve sadece zarar verir. “Tarihsel kullanım olarak etnik ve etnik grup terimleri daha çok kültürel farklılık bağlamında kullanılmaktadır.”[5] Çünkü aynı dili konuşanlar bazen aynı kültürü paylaşmayabilirler: Örneğin; İngilizce konuşan halklar, ya da Frankofon (Fransızca konuşan dünya) bunlara örnektir.  Dolayısıyla etnisitenin sınırları sosyal ilişkiler içerisinde oluşan kabullerdir. Onlar da zamana ve mekâna göre değişebilirler. Bu veriler ışığında Çerkes etnik kimliğini daha açık tanımlayacak olursak: Çerkes kimliği ortak kader, ülkü birliği ve ortak kültüre dayanan bir etniklik tanımlamasıdır.  Dolayısıyla tıpkı Kürt’üm diyenin Kürt, Türk’üm diyenin Türk, İngiliz’im diyenin İngiliz olduğu gibi Çerkes’im diyen, kendini Çerkes gören herkes Çerkes’tir. Çerkes  etnisitesi ortak kültürlü ama çok dillidir. Ancak Çerkes etnik kimliğinin omurgasını Adige halkı oluşturduğundan Çerkes dili dendiğinde Adigecenin akla gelmesi doğaldır. Bu nedenle ortak dil olarak Adigecenin üzerinde yoğunlaşılmalıdır.  p> Çerkes etnikliğini bu şekilde tanımladıktan sonra etnik kimliğin nasıl güçlendirilebileceği sorusuna yanıt arayabiliriz… Devam edecek p> [1] Etnisite, Irkçılık, Sınıf ve Kültür, s.42p> div> [2] Etnisite, Irkçılık, Sınıf ve Kültür, Steve Fenton s.9p> div> [3] Birey-Toplum-Devlet-Etnisite, Dr. Cahit Aslan s.9p> div> [4] Proto-uluslar veya etno-ulusal gruplar ulus olma talebinde ve iddiasında bulunan, dolayısıyla büyük bir devlet ile birleşmiş oldukları halde bir çeşit kendi kendini yönetebilme hakkı talep eden halklar.p> div> [5] Etnisite, Irkçılık, Sınıf ve Kültür, Steve Fenton s.5p> div> div>nanAdnan Özveri

Konferans: Çerkeslerin Sürgünü

Kafkas Dernekleri Federasyonu, Çerkes Soykırımı ve Sürgünü'nün 150. Yıldönümü'nde bir dizi konferans düzenliyor. Bu etkinliklerin ilki 17 Mayıs 2014 günü Ankara'da gerçekleşecek. Çerkeslerin Sürgünü: Dün, Bugün, Yarın konulu konferansa konuşmacı olarak Prof. Dr. Wulf Köpke (Hamburg Etnoloji Müzesi), Doç.Dr. Cahit Aslan (Çukurova Üniversitesi), Fehim Taştekin (Radikal Gazetesi) ve Zeki Kartal (Kafkas Dernekleri Federasyonu) katılıyor.p> Konferans: Çerkeslerin Sürgünü: Dün, Bugün, Yarın Tarih: 17 Mayıs 2014, Saat: 15:30 Yer: TEPAV Konferans Salonu Adres: Söğütözü Cad. No:43, TOBB-ETÜ Yerleşkesi, TEPAV Binası, Söğütözü, Ankarap>  nanKaffed

150. Yıl Etkinliğine DİSK’ten Destek

KAFFED Sosyal Etkinliklerden Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı Ünal Uluçay ve KAFFED Yönetim Kurulu Üyesi Tarık Balyalı 24 Mayıs'ta İstanbul Kartal'da gerçekleştirilecek 150. Yıl etkinlikleri için DİSK Genel Başkan'ı Kani Beko'yu ziyaret etti. Ziyaretimizde 21 Mayıs'da yaşananlardan ve çalışmalarımızdan bol bol bahsedildi. 21 Mayıs için deklerasyonunu imzalayan Genel Başkan acımızı paylaştığını ve Kartal etkinliğimize katılmak istediğini bildirdi. nanKaffed

General İsmail Berkok’a Saygı

Kafkas Dernekleri Federasyonu Yönetim Kurulu, aramızdan ayrılışının 60. yıldönümünde General İsmail Berkok için 11 Mayıs Pazar günü saat 12:00'de Cebeci Askeri Şehitliğinde bir anma töreni düzenledi. Tarihte Kafkasya isimli eseri Çerkes tarihi ile ilgilenen herkesin temel kaynağı olan General İsmail Berkok 1890’da Kaberdey köyü Jereştey’de doğdu (Yağlıpınar/Pınarbaşı), 11 Mayıs 1954'de hayatını kaybetti. 64 yıllık yaşamına 5 madalya, 20 eser çok sayıda makale sığdırdı. Birinci Dünya Savaşı'nda Ahmet ve Mahmut kardeşlerini bu topraklara şehit verdi. Annesiz ve babasız eniştesini de kaybettikten sonra kız kardeşinin yanında yoksulluk içerisinde okudu. Harp Akademisi'ni 1910’da en başarılılar arasında bitirdi. Makedonya’dan Irak’a Sakarya’dan Kafkasya'ya kadar hep savaştı. Cephe gerisinde de yurtseverliği peşini hiç bırakmadı. Kulaklarında babasının sürgün öyküleri, Anadolu’da başarılı bir asker, düşüncelerinin peşinde koşan onurlu bir Çerkes olarak yaşadı.p> General İsmail Berkok'u her zaman saygıyla hatırlayacağız. {gallery}/haber/federasyon/2014/iberkok{/gallery}nanKaffed

Kaffed Yönetim Kurulu Toplantısı Yapıldı

KAFFED Yönetim Kurulu, 11 Mayıs 2014 tarihinde Federasyon Genel Merkezinde, YK üyeleri ve Çalışma Gruplarımızdan katılımlar ile toplantı yaptı.p> Toplantıya Yönetim Kurulu tarafından kurulmuş olan 150.Yıl Çalışma Grubunun çalışmaları hakkında bilgi verildi ve görüş alışverişinde bulunuldu. {gallery}/haber/federasyon/2014/yk1{/gallery}nanKaffed