Nartlar

Çerkes olmayan okurlarımız hep soruyor: Neden Nart? Bu sözcüğün anlamı ne?.. Özellikle Yaşar Kemal'in tv. sohbetlerinde Nartlardan söz etmesi, bu konuya ilgiyi daha da arttırdı. Çerkes halkının tarihi gelişim yolculuğu içinde üretmiş olduğu ölümsüz destana "Nart Destanı", kısaca "Nartlar" adı verilir. +''+ Nart Destanları Adığelerin türkülerinde, melodilerinde, söylencelerinde anlatmış olduğu yiğitlik öyküleridir. Nart destanları, ünlü Nartalog Hadeğal'e Asker tarafından derlenmiş, yedi cilt olarak orjinal anlatımını korumak sureti ile yayımlanmıştır. Hadeğal'e'nın derlemeleri içinde Suriye'de, Ürdün'de yaşayan Çerkeslerin anlatımları var, ancak üzülerek söyleyelim ki Anadolu'da yaşayan Çerkeslerin anlatımları yok. Bağnazca tutumlar nedeniyle Nartalog Hadağal'e Asker'e bir zamanlar Türkiye'ye giriş izni verilmemiş. Anadolu varyantlı tekstlerin varlığını George Dumezil'e borçluyuz. Dumezil'de derlediği tekstleri sadece İzmit'in Ketence ve Yanık köylerinden derlemiş. Oysa Anadolu'da yaşayan Çerkeslerin Nart destanlarını okuyarak, ağıtlar söyleyerek uzun kış gecelerini geçirdiklerini biliyoruz. Özellikle Kayseri yöresinde yaşayan Çerkeslerin Bahsımafe Vored "Baksıme İçme Türküsü", adını verdikleri on iki bölümden oluşan yiğitlik türkülerinin Nart destanlarının bölümleri olduğundan kuşku yok. Bir zamanlar Dumenıç Meçit başta olmak üzere pek çok kişinin bu destanları bildiği rivayet edilmekte. Günümüzde bu güzelim destanları bilen kaldı mı acaba? Başta Fransa olmak üzere pek çok ülkede Nartoloji enstitüleri mevcut. George Dumezil, Ketrin Pari, Şorten Askerbi, Tobıl Taliston, Viramkul Vilademir, Bagrat Şenkuba gibi pek çok bilim adamı Nart destanları konusunda önemli eserler vermişlerdir. Ayrıca, Mıjey Mikail, Özdemir Özbay gibi Nart tekstlerini toplayan, değerlendiren, akademik toplantılarda tebliğler sunan pek çok araştırmacı da vardır. Çerkeslerin günlük yaşamlarında belirleyici olan pek çok töreye Nart Eposunda rastlamak olasıdır. Nart destanlarının bir zamanlar, insanlığın gelişim yolcuğu içindeki karanlık dönemlerde, yaşam içinde uyulması yada kaçınılması, doğru tada yanlış olan davranışları belirleyen kurallar manzumesi olarak da sayılabilir. M. Gorki sanki bu düşüncemizi doğrulamak istercesine "Folklor ile tarih çok eski zamanlardan beri birbirini bırakmadan yol aldı" diyor. Kuşkusuz "eposu" tarih olarak kabul etmek mümkün değil. Ancak, halkların tarih içinde almış oldukları yolculuklarının izini sürebilmek; tasa ve kıvançlarını, düşlerini, doğayı ve insanı kavrayışlarının boyutunu anlayabilmek için folklora muhtacız. Masallar, halk türküleri, kahramanlık melodileri, kimi çocuk oyunları, tekerlemeler, bulmacalar bize tarihin derinliklerinden haberler getirmekte. Kanımca Nart Eposunun en önemli özelliklerinden biri de üretim araçlarının bulunuşunu diyalektik bir temele oturtarak vermesi. Nart Eposunu okuduğumuz zaman tekstlerin aynı yaşta olmadıklarını anlıyoruz. Anaerkil anlayışı olan tekstlerin yanı sıra babaerkil anlatımı olan tekstlerde var. "Elbruz henüz karınca yuvası kadar kabarmışken, çocuklar İdil'i bir adımla geçerken..." diye başlayan anlatımlarla birlikte grizudan, "suda yanan ateşten" söz eden tekstlere de rastlamak mümkün. Epos, insan yaşamını anlattığına göre, daha doğrusu insan tarafından üretildiğine göre halkın ulaştığı yerleri, gördüklerini, düşündüklerini, hayal ettiklerini anlatması kadar doğal bir şey olamaz. Eposta çeşitli görevler üstlenen pek çok tanrı adıyla karşılaşmaktayız. Yarı tanrı, yarı insan tanrıların yanı sıra ( Savsırıko, Setenay gibi), tamamen tanrısal özellikleri olanlar da (Thağeleç, Psetha gibi) mevcut. Gerek yarı tanrı, gerekse tanrılar insan yaşamına doğrudan müdahale etmiyor. Örneğin Setenay, insanların yaşamını kolaylaştırmak için orağın, maşanın nasıl yapılacağını ve sulamayı insanlara öğretiyor. Thağeleç, daha bol ürün sahibi olabilmeleri için ıslah ettiği tohumu insanlara hediye ediyor. Psetha'nın çaldığı ateşi Savsırıko geri getiriyor, insanlara armağan ediyor. Bilim adamları, gerçekten "Nart" adında bir halkın yaşayıp yaşamadığını tartışıyor. Hadeğal'e Asker, yapılan kazılarda, araştırmalarda eposta anlatılan büyüklükte insanının tarihin hiç bir evresinde bulunmadığını, dolayısıyla da böyle bir halkın yaşamadığını; ancak üretilmiş olan eposa, "Nart Eposu" dendiğini öne sürüyor. Kimi bilim adamları da "Nart" isimli bir halkın bir zamanlar yaşamış olduğunu, bunlarında Adığelerin en eski ataları olduklarını ileri sürmekteler. Nart eposu bugün bile Adığe halkı tarafından anlatıldığına göre biz bu eposun öz kültürümüzün ürünü olduğuna inanıyoruz. Bilim adamlarının en çok tartıştıkları konulardan biri de "Nart Eposu" nun yaşı. Kimi bilim adamları eposun yaşını M.Ö. üç binli yılların öncesine endekslerken, kimi de daha yakın tarihlere getiriyor. Eposun anlattıkları olaylara baktığımızda, gerek anlatım özellikleri, gerekse anlatılan olaylar bakımından aynı yüzyılda meydana gelmediğini, Adığelerin tarihsel yolculuklarına tanıklık ettiğini anlıyoruz. Eposun, anaerkil dönemlerin karakteristik özelliklerini anlatan bölümlerinin yanı sıra, Adığelerle Bizans İmparatorluğunun ilişkilerini anlatan bölümleri de var. Ayrıca, bin dörtyüzlü yıllarda yaşamış olan "Andemirkan" söylencelerine de rastlamaktayız. Adığey'de yaşayan bazı bilim adamları, Hadeğal'e'nın derlemiş olduğu tekstlerin yayınladıklarından çok daha fazla olduğunu, zamanın ideolojisine uymayan tekstlerin yayınlanmadığını söylüyor. Bu iddianın ne kadarı doğrudur, bilemiyoruz. Adığey Bilim Araştırma Enstitüsünün arşivlerinde korunan tekstlerin yeniden gözden geçirileceğine, sözü edilen sav doğru ise telafi edileceğine inanıyoruz. Yalnız, eposu okuduğumuz zaman "Nart Savsırıko, Setenay Guaşe, Hımışıko Peterez, Nesren Jak'e, Nart Gorgon gibi kahramanların anlatıldığı pek çok varyanttaki tekstlerin gerçekten mitolojik özellikleri olduğunu görüyoruz. Ancak, Khabardey varyantlarında anlatılan "Andemirkan", özellikle de Hatıkuay varyantlarında çokça rastlanan "Papko Teterşav" motifleri, mitolojiden çok masala daha yakınlar. Bu sözümüzden masalı yadsıdığımız, küçümsediğimiz gibi bir anlam çıkartılmasın. Halkların hafızasında masalın ne denli önemli bir yer tuttuğunu, masal kahramanlarının halkın yol göstericileri olduklarını, doğrudan söyleyemedikleri pek çok şeyi masal kahramanlarına söylettirdiklerini ve yaptırdıklarını biliyoruz. Ancak, edebi tasnif yaparken masal ve mitolojiyi birbirinden ayırmanın gereğine de inanıyoruz. Nart Mitolojisinin tanıtılması, yaygınlaştırılması ve kolay okunur hale getirmek için yeniden tasnif edilmesi gerekir, kanısındayız. Yedi çilde dağılmış olan mitlerin yaşamını anlatılan varyantlardan hangisinde daha çok epos özelliği varsa seçilerek otobiyografik anlamda bir araya getirilmesi gerekir. Eposta gecen yer adları, Adığelerin ilişki kurduğu halkların tespiti veya arkeolojik kazılar için önemli. Bu gün bile "Savsırıko Tepesi" adı verilen höyüğün yakınından veya yöresinden gecen yaşlı kadınlar, otobüsle seyahat etseler bile, hafifçe ayağa kalkarak Savsırıko'ya selam verirler. Epos, çeliğe su verilişi; Savsırıko'nın öldürülmesi için yapılan "bu gün güdümlü füze" deyebileceğimiz silahın yapılışı; dölleri kuruyan hayvanların nasıl sağaltıldığı; "Aleçlerin Evi" adı verilen yerde Nart kahramanlarının toplanarak ülke sorunlarına çözüm arandığı, "kalkınma planı" diyebileceğimiz yıllık planlamaların yapıldığı, toplantıların yılda bir kes Nart Şebatınıko'nın başkanlığında olduğu, toplantılarda her kesin eşit söz hakkına sahip olduğu, alınan kararlara uyulma zorunluluğunun olduğu; kendilerine yeterince adak sunmayan insanın cezalandırılması için Tanrının ateşi çalışı, Savsırıko'nın ateşi geri getirişi vb.. zamanın insanın sorunlarına yanıtlar aramakta. Kanımızca, İslam dininin benimsenmesinden sonra Savsırıko ve Setenay tekstlerinin kimi varyantları değişime uğramış. Savsırıko'nın taştan doğuşunu anlatan kimi tekstler "Nartların sığır çobanı ile Setenay'ın gizlice buluşmaları neticesinde Savsırıko'nın doğduğunu, Setenay ile Lepşın bu uygunsuz davranışı gizlemek için 'Savsırıko'nın taştan doğduğu' hikayesine başvurdukları" şeklindeki anlatımlarla yer değiştirmiş. Gerçi mitoloji kendi bütünlüğünü korumak, yukarıda örneklediğimiz gibi mitoloji dışı olaylara karşı önlem almak için epos anlatılmaya başlanırken, "Bu anlattığımız Nart söylenceleridir, yalan katmak olmaz", diye anlatıma başlanması töre haline gelmişti. Sonra, mitosun genel anlatımına uymayan ekleme veya çıkarmalar yapıldığında anlatıcıya müdahale edilir, uyarılır, bu konuda önemli tartışmalar yapılırdı. Zaten mitosun dilden dile anlatılarak günümüze getiren en önemli faktörün halkın kendi ürettiği epopoyi korumak için kıskanç davranmasından kaynaklandığını sanıyorum. Hadeğal'e Asker, Nartlar epopesini yeniden basmak için büyük çaba veriyor. Sadece meraklılarının kütüphanelerinde bulunan bu önemli eserin yeniden basılması gerektiğine biz de yürekten katılıyoruz. Ancak, yeni basımın yeni bir düzenlemeyle, eğer daha önce yayınlanmamış tekstler varsa ilavelerle basılması gerektiğine inanıyoruz. Bu sayıdan başlayarak dergimiz sayfalarında Nart tekstlerine yer vereceğiz. Tekstleri Türkçe'ye çevirirken anlatım özelliklerinin bozulmamasına, yorum yapmamaya, sosyolojik kavramları olduğu gibi vermeye özen göstereceğiz. Okuyucularımız bildikleri, duydukları veya derledikleri masal, hikaye, bilmece-bulmaca, ağıt gibi folklorik materyalleri banda kaydederek bana gönderirlerse kültür tarihimize önemli katkı yapmış olacaklardır. Katkılarınızı bekliyorum.+''+Mevlüt Atalay

Etik Kavramı ve Ateşi Getirme Mitosu

Geçenlerde Global Rapor dergisini çıkaran genç arkadaşlarla çeşitli konularda sohbet ediyorduk. Abhaz-Gürcü sorunu, Afganistan, Kosova Makedonya derken söz döndü dolaştı, Sayın Fikret Başkaya'ya, O'nun Doğu-Batı dergisinin "Etik" özel sayısında yayımlanan "Bilim, Üniversite ve Etik Üzerine" başlıklı yazısına geldi. Global Raporcular Cem ve Besim bana, Doğu-Batı dergisinin kimi sayılarını bulup getirdiler. Pırıl pırıl baskısı, kapak dizaynı ve daha da önemli olan, yazıları ve içeriği ile okuma arzusu uyandıran bu dergiyi günlerdir elimden düşüremiyorum. Felsefe, sanat, kültür konularını işleyen bu harika dergiyi Sayın Nart okuyucularına içtenlikle öneriyorum. +''+ Derginin Ağustos-Eylül-Ekim sayısında (Sayı 4) Taşkın Takış'ın "Etik" başlıklı yazısını okuyorum;(1) Gerçekten "Etik" kavramı bu kadar güzel açıklanabilir. Sayın Takış; "Etik, ahlak üzerinde düşünebilme etkinliğidir" demektedir. Bu açıklama dışında yazı da Harald-Delius'un Doğan Özlem tarafından çevrilen Günümüzde Felsefe Disiplinleri adlı yapıtından alınan tanımlar yer almaktadır; "Moral (ahlak) ve etik sözcükleri arasında günlük dildeki çok anlamlılık, geçişlilik, kaypaklığa rağmen, her iki sözcüğü birbirinden ayırmak konusunda yine de bir ölçütümüz vardır. Ahlak (Moral)'ın olgusal ve tarihsel olarak yaşanan bir şey olmasına karşılık, etik, bu olguya yönelen felsefe disiplininin adıdır. Bu nedenle günlük dilde alışkanlıkla bir "ahlaksal-problem"den söz edildiğinde, aslında bunu "Etik problemi", "Etik'e ait bir problem" olarak anlamak gerekmektedir. Ama etimolojik açıdan baktığımızda, her iki sözcük de "Töre", "Gelenek", "Alışkanlık" anlamlarına sahiptir".(2) Değişik dillerde "Fr. Ethique", "Al.Ethik", "İng. Ethice", "İt. Etica", "Osmanlıca İlmi Ahlak" şekillerinde yer alan Etik "Törebilim", iyi ile kötünün ayrılabilmesi için ölçüler koyan bilim olarak da tanımlanabilmektedir.(3) "İyi ile kötünün ayrılabilmesi"nin açıklanması yapılırken ünlü mitoloji kahramanı "Prometheus"tan örnekler verilmektedir. "Mekone'deki ziyafet sırasında etlerin "iyi" parçalarını kendisine ayıran, kemik kısımlarını da sofradakilere dağıtan Prometheus'un yüzünden insanlar cezalandırılır. İnsanların dostu olarak bilinen Promethe cezaya isyan eder. Hepimiz için sözde bir sürü zahmete katlanır. Oysa mahvımıza neden olan Promethe'nin aç gözlülüğü ve ahlakın zaafiyetidir" denmektedir. Sayın Takış şöyle sürdürmektedir; "İyi ve kötü hakkında inancımızın epistemolojik olarak(4) temellendirme çabası etiğin en önemli sorunudur. Rasyonel olarak bu temellendirme çabası bizi iyi ve kötünün ne olduğu sorununa götürür. İyi ve kötü nedir ki? İnsan Promethe ile birlikte düzene karşı isyan edebileceği gibi Promethe'nin düzenine de isyan edebilir. Burada hangi tavrı sergileyebileceğiz? Doğru eylem nedir öyleyse?" Bence iyi ile kötüyü ayırmak, ya da "doğru eylem"in tespitinde, konuya insan sevgisinden, hümanizmden yaklaşılmalıdır. Böyle yaklaşılınca da Tanrılardan ateşi çalıp insanlara veren, Prometheus, ya da, Devlerden ateşi çalıp yeniden insanlara veren Çerkes mitoloji kahramanları "Sosrıkua" "Nesrenjak'e" ile Abhaz mitoloji kahramanı "Abritskil" in düzenlerinin kötü olduğunu kabul etmek ve bu düzenlere isyan etmek olur mu? İnsan iyiliğini isteyen bu Mit kahramanlarının davranışları "doğru eylem" değil midir? Mitolojik kahramanların eylemlerinin Etik ve Ahlak (Moral) açısından irdelerken bir yandan da kahramanların işlevlerini karşılaştırarak anlatalım; PROMETHEUS: Titanlar soyundandır. Tapetos ile Okeanos'un kızı ile Klymene'nin oğludur. Prometheus diğer kardeşlerden (Atlas, Menoitos ve Ephimeteus gibi) akıldan yana üstündür. Sivri aklını ve geleceği önceden görme yeteneğini insanlardan yana kullanır. Böylece Olimpos'taki Tanrılara ve özellikle de Zeus'a karşı çıkar.(5) Prometheus kahindir ve Gaia, Kronos'a nasıl devrileceğini haber verdiyse, Prometheus da Zeus'un, tahtından düşeceğini bilir. Aiskhylos'a göre Prometheus, Klymene'nin değil, başka bir adın Themis (Adalet) olan Gaia 'nın oğludur. Bu bilgiden edindiği üstünlükle Prometheus, Zeus'u sürekli bir kuşkunun altında tutar. "Prometheus tragedyasının ekseni olan bu tema Hesoidos'ta da sezilir. Ancak, onu göz önünde tutarsak, yazımızın başında söz edilen Mekone olayını anlayabiliriz. "Theogonya" anlatılan bu efsane etiolojik, yani açıklayıcı bir nitelik taşır; kurban törenlerindeki bazı geleneklerin nereden geldiğini bildirir; ancak bizim için asıl önemi Zeus-Prometheus kavgasını bambaşka bir motif üzerine kurmasıdır; Promotheus başlangıçtan insanları yanında yer almıştır. Titanları öcünü almak, Olymposlular'ın egemenliği yerine insanların egemenliğini getirmek istemektedir. Bu anlamda yeni bir devrimin hazırlayıcısıdır. Bu anlamdaki en büyük eylemi ateşi çalıp insanlara vermek ve insanları Tanrılar egemenliğine karşı güçlendirmektir. Tanrılar tanrısı Zeus, küçük düşürme hıncını Prometheus'u kayalara çivileterek, eşi görülmedik korkunç cezalar vererek çıkarır. Bu tragedyanın baş kahramanları Tanrılar olmasına karşın, bütün koşulları ve sorunlarıyla insanlık dramını yansıtır. Prometheus insanlığın temsilcisidir. Günümüz olaylarıyla kıyaslanırsa, politik bir mit kahramanıdır. Zira ateşi Tanrılardan çalmış ve insanlara vererek bir egemenlik mücadelesi başlatmıştır. Azra Erhat Ünlü "Mitoloji Sözlüğü" adlı yapıtının "Prometheus" bölümünde şöyle demektedir: "Prometheus olayını bugün bir tiyatro yazarı ele alsa, karşımıza bir yargılama sahnesi koyar ve tutuklusu, tanıkları ve yargıçları ile bir duruşmayı canlandırırdı. Biz de örneğin Kafka'nın "Duruşma"sını inceler gibi inceleyelim "Zincire vurulmuş Prometheus'u". Prometheus savunmasında iki kavram üzerinde durmaktadır: "Bilinç ve Özgürlük". Bu iki kavram insan oğluna özgü, değişmez değerler olarak her zaman ve her uygar toplumda benimsene gelmiştir. Şimdi bir an için yazımızın başına dönelim; Prometheus'un insanlık uğruna başkaldırısı "Doğru eylem mi?" "İyi" mi? "Kötü" mü? Başkaldırı insan düşüncesine göre, insanlık cephesinden çok iyi bir davranıştır. O halde bu davranış "Doğru eylem" dir. Bu düşünce ile olaya yaklaşıldığında, inanın Sayın Takış'ın "Promethe'nin düzenine de isyan edilebileceği "tümcesinin nedenini anlayamıyorum ve bu fikre insan olarak yaklaşamıyorum. SOSRIKUA: Nart kahramanlarının en ünlüsüdür. Mitolojik bir anlatımla taştan doğmuştur. Onu, doğurmayan annesi Seteney büyütmüş ve büyük demirci Tlepş eğitmiştir. İnsanoğluna sunduğu yararlı buluşları, ateşi çalıp insanlara verme motifi, şarap mayalaması, darı tohumunu devlerden alıp insanoğluna vermesinden dolayı çok sevilen bir kahramandır. Kuzey Kafkas Boyları'nın insanları destan söylencelerinde söze; Sosrıkua Di Khan, Sosrıkua di Nexu "Sosrıkua yiğidimiz, oğlumuz, Sosrıkua ışığımız" nitelemeleri ile başlarlar. Çelikten vücudu, etten kemikten diz kapakları ile bir yerde Khilleus'a da benzer. Tlepş'in demirci çekicinin darbeleri altında taştan ateş saçarak doğan kahramanımız, dizinden maşa ile tutularak suya daldırılmış ve vücuduna su verilerek çelikleştirilmiştir. Düşmanları onu, insan özelliği taşıyan dizlerinden vurmak isterler. Çoğu destanlarda Sosrıkua atılgan, gençliğin verdiği coşku ile pervasızdır. Tanrılara ve devlere karşıdır, insanların yanındadır. Ancak yalnız değildir, yanında O'nu sınırlayan, temkinli yaşlı Nart uluları vardır. Wuezırmes, Tlepş gibi... Annesi Seteney Genç Sosrıkua'yı bu yaşlı Nartlar'a teslim etmiştir. Ateşin tanrılardan ya da devlerden çalınıp, insanların ışığa, sıcağa, aydınlığa ve güvenceye kavuşturulması, darı tohumunun yine devlerden kaçırılarak halka verilmesi, şarap mayalanmasının halka öğretilmesi, tarım uygarlığında bir aşama olan orağın bulunması gibi her olayda yer alan, her olayda işlevi olan Sosrıkua'nın bütün eylemleri etik açıdan ele alındığında "Doğru eylem" olduğu görülür tıpkı Prometheus'ta olduğu gibi... NESREN JAKE: Yardımseverliği yüzünden kayalara çivilenen ünlü Nart kahramanıdır. Geleceği görebilen güçlü bir Nart ulusudur. Bu Nart isminin gelişimi çok ilginçtir. Eski çağlarda Kuzey Kafkasyalıların Antik Yunanistan'la kültür alışverişi yaptığı dönemden günümüze ulaşan yazılı Grek belgeleri ve o çağın Grek düşünce tarzı bizi, bazı arayış ve düşüncelere itmektedir. Dağlara zincirlenmiş Nesren, Prometheus ile sanki akrabadır. Hatta daha ileri gidildiğinde belki, aynı destan kahramanıdır, denilebilir. Kuzey Kafkasya'da geleneklere karşı gelen, mevcut düzene ters düşen kişilerin belli bir yere zincirlenerek cezalandırıldığını anlatan öykülere pek çok rastlanır. Örneğin Yesımıkue Yeskhot öyküsünde, bu yaşlı babanın kızlarını kaçıran Alregh-Algoeej'i yaptığı bu kötülüklerden dolayı yedi kat zincirle yere çakarlar.(6) Aynı biçimde güzel Yispı prensesi (Peterez'in Annesi)ne kötülük yapan Dev Şhabğo'nun oğlu, canlara kıymaya başlayınca, Nartlar O'nu da dağlara çivilerler. Kötülük yapanların veya bir başka nedenle cezalandırılanların çivilenmesi çok eski bir motif olup, Nesren Jak'e yi işleyen destan teksti ve daha bir çok ağıt, şarkı ve diğer öykülerin hepsinde bu motif bulunmaktadır. Öte yandan ciğer gagalayan yada geçmişi geleceği gören, bilen kartallarla ilgili öykülerde bulunmaktadır, Kuzey Kafkasya Mitos'unda... Araştırmacı Yazar F. İ. Koçetov 1902 yılında yayımladığı Jivopnisnaya Rusia dergisindeki makalesinde kartallarla ilgili öyküleri örnek olarak vermektedir: "Bundan binlerce yıl önce Kafkaslarda yeşil tüylü bir kuş yaşardı. Adı Semghur idi. Bir gözü ile yerde olup biten her şeyi, diğer gözü ile gelecekte olabilecek her şeyi görürdü..."(7) İşte bu kartalların ciğerini gagaladığı Nesren Jak'e destanlarda; Nart Kurultayı'nın Başkanı Nesren Jak'e, O-re-da..! Güçlü idi, cesurdu... Nesren Jak'e, O-re-daa..! Bilge idi..! O-re-da..! şeklinde tanımlanmaktadır. Nartlar bu düzen içerisinde mutlu bir yaşam sürerlerken kötü Pakue topluma bir felaket getirir ki, anlatılması güç bir felaket... İnsanların mutluluğunu kıskanan Pakue onların ateşini çalıp dağlara, devlerin yanına kaçar. Nesren Jak'e yollara düşer, Pakue'yi bulur, onunla konuşur; Dur, dinle biraz Dünyada kalmadı erdem..! Kaçırdığın ateşi vermelisin geriye..! Nesren Jak'e bu noktada Sosrıkua ve Prometheus motifleri ile karışmaktadır. Nesren Jak'e tanrılara devlere karşı gelmiştir, cezası kayalara çivilenmektir. Üzerine salınan kartal sabahtan akşama kadar Nesren'in ciğerini gagalar, güneş batınca yara kapanır. Ertesi gün yine aynı işkence sürer gider, Xımış oğlu Nart Peterez onun yardımına koşar, tıpkı Herkül'ün Prometheus'u özgürlüğe kavuşturuşu gibi kartalı öldürüp Nesren Jake'yi kurtarır. Her türlü tehlikeyi göğüsleyerek insanlara ateşi getirmeye çalışan bu kahramanın eylemi nedir? Etik açıdan ele alındığında "iyi" eylem değil midir? Tıpkı Prometheus'un eylemine benzemiyor mu? ABRİTSKIL: Abritskıl motifi halk destanları topluluğu içerisinde, tamamen bağımsız, yalnız Abhaz halkı tarafından çağımıza ulaştırılan bir destan motifidir. Nart destanlarında olduğu gibi müzik eşliğinde söylenmez. Şarkı biçiminde söylendiğine şimdiye kadar rastlanmamıştır. Nartlardan ayrılan bu özelliği, belki de bu destanın Nartlardan daha genç bir çağda doğmasından kaynaklanmaktadır. Bu destan kahramanı davranış biçimi ile insanlara daha yakındır. Tanrılara baş kaldıran bu tür kahramanlar, hep birbirlerine benzemektedirler. Abritskil her ne kadar genç bir Nart destanı motifi ise de tanrılara baş kaldırma açısından Nesren Jak'e, Sosrıkua, Prometheus kişilikleri ile büyük bir benzerlik gösterir. Eşitliğin, sosyal düzenin kaybolduğu bir ortamda doğan Abritskil'in halkı koruması olgusu düşünüldüğünde, onun kişiliğinin politik açıdan oluşmasının nedenini daha iyi bir şekilde açıklanabilir. Abhazya'nın düşmanlarına, insanlığa kötülük yapan yaratıklara karşı direnişi, tıpkı Sosrıkua ya da Prometheus'a benzemektedir. O, atı ile sokaklardan geçerken başının değebileceği bütün ağaç dallarını kestirirmiş, başını eğince tanrılar karşısında başeğiyor görüntüsü oluşmasın diye... Tanrıların gönderdiği elçiler onunla baş edememişler, sonunda ünlü bir cadıya danışmak zorunda kalmışlar; "Ey cadı ..! Afsunlu, büyülü, Gizemli cadı ..! Abritskil'in peşinde Koşup dururuz Gücümüz kalmadı, Tanrılara da yüzümüz kalmadı, Aman, sen aman bilir misin? Yardımını esirgeme, Yakalamalıyız bu musibeti, Yalvarıp yakarmışlar, cadı onlara bir yol göstermiş; Gidin buradan İnek, dana, öküz,at Ne bulursanız kesip yüzün Tüylü yönünü toprağa yapıştırıp Ersahu tepesini Kaplayın derilerle, Ve üzerine bolca lor dökün Her yer kaygan olsun, Abritskil'in yüreği de bileği de atıdır. Derilere basınca kayıp yuvarlanacaktır. Cadının bulduğu yöntemle yakalanan Abritskil'i, Çilov Köyü yakınlarındaki bir mağaraya zincirleyip kapısını da kayalarla örmüşler, bu olaydan sonra Abhazya'nın ve Abhaz halkının şansı bir daha düzelmemiş. Bu anlatımda Prometheus tadı vardır. Abritskil'in halkına ve vatanına sevgisi etik anlamda "Doğru eylem" dir. Cadının ve Tanrı elçilerinin davranışı kötüdür ve "Ahlak (Moral)" bir sorundur. İnsanoğlu, Abritskil'in kurduğu düzenden yanadır. Çağımız artık destan çağı değildir, ancak Nesren Jak'e, Sosrıkua, Abritskil destanlarını üretenlerin torunu olan halkımız bu günde "iyi" olmayan sorunlarla boğuşmakta, yaşam savaşım vermektedir. Etik ve ahlak (moral) açıdan binlerce yıldan beri değişen bir şey yoktur. İyi ile kötüyü ayırmak, ya da "Doğru Eylem" koymak açısından günümüz sorunları ele alındığında yanıt bekleyen bir çok soru peş peşe dizilmektedir. Bugün dünyanın kırk ülkesine saçılmış biçimde, asimilasyon girdabında kıvranan Kuzey Kafkasyalıların, kendi topraklarına dönmelerini söylemek ve desteklemek Ahlak ve Moral açısından "Doğru eylem" değil midir? Kendi vatanlarında azınlık haline düşürülen bu halkın demografik açıdan güçlenmesini sağlamak için Diasporadakilerin hiç olmazsa bir kesiminin ata yurtlarına dönmesinin neresi yanlıştır? Kafkasya'ya hiç bir katkı yapılmadan, oraya ilişkin bir bedel, bir borç ödemeden, "Bağımsız Birleşik Kafkasya" sloganları atmak, anavatanda yaşayan halkımızı zor durumda bırakmak Çerkes ulusal sorununa katkı mıdır? Bu tür davranışlar Etik ve Ahlak (Moral) ölçülerine göre "Doğru eylem" sayılabilir mi? Birleşip güçlenmeye karşı çıkmak, Törebilim açısından Ahlak (Moral) zafiyeti değil midir? Türkiye'nin en küçük ili kadar olan "Abhaz" yurdunu üç ayaklı bir ambargo ile açlığa ve ölüme itmek, Uluslararası Etik ve Ahlak (açısından) hakçasına bir politika mıdır? Ata yurdu işgal edilince, oradaki kardeşlerinin yanına koşup savaşan genç kardeşlerimizi, "Ne halt etmeye gitti?" şeklinde sorgulamak, bir etik sorunu, bir ahlak zafiyeti değil midir? Bu sorular uzayıp gidebilir, önemli olan bu sorulara doğru ve iyi yanıtlar bulmaktır. Ata yurdumuza dönüp yerleşenler dahil bu konulara ilgi duyan kesimlerin yanıtlarını bekleyerek değerlendirmeler yapmak ve sonucu ahlak ve etik ölçülerine vurmak gerekmektedir. Çerkes halkının Ata yurdu, kültürü ve kısacası varolması ile ilgi sorunlarının etik ve ahlak ölçütü içerisinde değerlendirilmesi umudu ile okurlarıma saygılar sunuyorum.NOTLAR1. Taşkın Takış, "Etik", Doğu-Batı Düşünce Dergisi, Ağustos-Eylül-Ekim 1998, sayı 4.2. age3. age4. Epistemoloji: Bilgi kuramı, Bilim Öğretisi sorunlarını inceleyen bilim dalı.5. Azra Erhat, Mitoloji Sözlüğü, Remzi Kitabevi, İstanbul, 1984. 6. Özdemir Özbay, Mitoloji ve Nartlar, Kafdağı Yayınları, Ankara, 1991.7. E.İ. Koçetov, Jivopmisnaya Rusia, m. 1902+''+Özdemir Özbay

Tarih Vakfı ve Sözlü Tarih Projeleri

Tarih Vakfı'nın sözlü tarih çalışmaları, 1993'te sözlü tarih alanının en önemli uzmanlarından biri olan Prof. Paul Thompson'ın davet edildiği bir atölyenin Vakıf tarafından gerçekleştirilmesi ile başladı. Bu önemli buluşmanın hemen ardından ilk büyük proje Kültür Bakanlığı ile birlikte gerçekleştirildi. +''+ 1993–1995 yılları arasında Osmanlı İmparatorluğu'nun son döneminde çocukluklarını yaşamış, Cumhuriyet'e geçişi hatırlayan farklı mesleklerden, unutulmaya yüz tutmuş zanaatların temsilcilerinden 103 kişiyle yaşam anlatılarının kaydedildiği görüşmeler yapıldı. Bu projeyi, devam eden yıllarda Osmanlı Bankası, Demirbank, İnterbank, Tekel, Lafarge Aslan Çimento, Efes Pilsen, İş Bankası Cenajans, Egebank kurum tarihi projeleri, Çimento sektör tarihi projeleri kapsamında gerçekleştirilen sözlü tarih çalışmaları izledi. Bu çalışmaların yanısıra 1998 yılında Cumhuriyet'in 75 yılı projeleri çerçevesinde sözlü tarih görüşmeleri yapıldı ve bu görüşmelerden bazı alıntılara hazırlanan 13 kısa belgesel filmde yer verildi. Oldukça verimli geçen 9 yılın ardından Tarih Vakfı 550 kişinin anılarının ve tanıklıklarının yer aldığı önemli bir sözlü tarih arşivini oluşturmuş oldu. Vakıf, çeşitli projeler kapsamında gerçekleştirdiği sözlü tarih çalışmalarının yanı sıra, yerel tarih gruplarının, semt girişimlerinin, tarih dostlarının çalışmalarına katkı sağlayabilmek amacıyla sözlü tarih atölyeleri gerçekleştirdi. Türkiye'nin çeşitli kentlerinde, farklı mesleklerden tarih meraklılarının, yaşadıkları kentin tarihsel değerlerine sahip çıkmak amacıyla biraraya geldikleri ve ortak projeler etrafında gönüllü çalışmalar yürüttükleri yerel tarih grupları, yaşadıkları kentin geçmişine yönelik anıları kaydederek, sergi, kitap gibi çeşitli projelerinde sözlü tanıklıklara yer veriyorlar. Kent belleğine önemli bir katkı sağlayan benzer çalışmaları İstanbul'daki çeşitli semt girişimleri de (Arnavutköy Semt Girişimi, Kuzguncuklular Derneği) kendi semtlerinin yaşlıları ile birlikte gerçekleştiriyor. Tarih Vakfı 2000-2001 yıllarında, sözlü tarih alanında çalışan öğretim görevlilerinin, uzmanların desteğiyle sözlü tarihin yerel tarih çalışmalarında nasıl uygulanabileceğine dair deneyimlerini paylaştı. Vakıf, bu atölyelerin yanı sıra sivil girişimlere katkı amacıyla sözlü tarihle ilgili bir broşür yayınladı. Tarih Vakfı'nın sözlü tarihle ilgili bir başka çalışma alanını ise yayınladığı kitaplar oluşturuyor. Vakıf, geçtiğimiz yıllarda çeşitli sözlü tarih çalışmaları hakkında bilgi veren, yöntemi anlatan kitapların yanı sıra sözlü tarih uygulamalarından üretilmiş kitaplar yayınladı. Doğrudan konusu sözlü tarih olmamasına karşın birçok kitabın içinde kuramsal açıklama ya da uygulama örnekleri olarak ya da bilgi kaynağı olarak sözlü tarihe yer verildi. Toplumsal Tarih dergisinin ve İstanbul dergisinin birçok sayısında sözlü tarih çalışmalarına yer ayrıldı. Vakıf, önümüzdeki yıllarda yeni bir sözlü tarih projesini gerçekleştirmek üzere çalışmalarını sürdürüyor. "Tarihe 1000 Canlı Tanık" adını taşıyan bu proje kapsamında Türkiye genelinde 70 yaş üstü 1000 kişinin yaşam öykülerinin ses ve görüntü kaydını alınması amaçlanıyor. Bu önemli arşivin, Türkiye'nin son 80-90 yıllık tarihinin insan deneyimleriyle birlikte incelenebilmesine önemli bir katkı sağlayacağına inanılıyor. Vakıf, Milliyet Gazetesi ile birlikte gerçekleştireceği bu proje kapsamında bir taraftan görüşmelere başlarken, bir taraftan da projeye destek verecek sponsorlarla ilgili arayışını sürdürüyor. Tarih Vakfı'nın Sözlü Tarihle İlgili Yayınlarıp> Geçmişin Sesi, Paul ThompsonTarihin Peşinde, John Tosh"Liseli Gençlerin Gözüyle Cumhuriyetimiz" Yerel Tarih Yarışmasıİstanbul'da Hatırlamak ve Unutmak, Leyla Neyzi20. Yüzyılda Tarih Yazımı, Georges G. IggersBize Derler Çakırca, 19. Ve 20. Yüzyılda Efeler, Halil Dural – Sabri YetkinYanıbaşımızdaki Tarih, David E.Kyvig-Myron A.MartySözlü Tarih ve Yerel Tarihçi, Stephen CaunceGeçmişin İzleri, Esra Danacıoğlu +''+Funda Çelebi Çetinbaş

Atlantis Efsanesi ve Kafkasya ile İlişkisi

Efsane şöyle başlar; zamanımızdan 11.500 yıl kadar önce, bir çoklarının Atlas Okyanusu olduğunu iddia ettikleri bir kıta varmış. Bu ülke, insanlığın, özellikle beyaz-Ari ırkın doğduğu ve çok üstün bir uygarlığa yükseldiği bir adaymış. Büyüklüğü Libya ve Asya'nın (Anadolu) toplam alanından daha genişmiş. +''+ Burada güneşe tapan bir dini ve teknolojide çok gelişmiş bir ilmi benimsemiş, çok yüksek kültüre sahip ve çok uygar bir millet yaşarmış... Atlantisliler, Avrupa, Akdeniz, Karadeniz, Hazar Denizi ve Orta Amerika kıyılarına yaptıkları seferler ile ora halklarına bu uygarlıklarını aşılamış ve koloniler tesis etmişlerdi. Sık sık meydana gelen depremlere ada halkı alışmışsa da, gene de epeyce zararlı oluyordu. Bir gün çok şiddetli depremler sonucu, Atlantis adası tamamıyla sulara gömülerek yeryüzünden silinir gider. Zamanımızdan 2400 yıl kadar önce yaşamış olan eski Atinalı filozof-düşünür Eflatun (Platon) MÖ. 428-348, Atlantis Efsanesini ilk yazan adamdır. Eflatun'a göre; Atinalı Solon, MÖ. 6. yy yaşadı, devlet adamı, eski Mısır'ı ziyarete gittiğinde orada büyük itibar görür ve Sais Mabedi rahipleri ile görüşür. Bu Mısır rahipleri Solon'a Yunan ve Mısır Uygarlılarının daha bir çocuk kadar genç olduklarını ve fakat asıl insanlığın altın devrinin kendi zamanlarından 9000 yıl evvel sulara gömülerek batan ve yok olan Atlantis Uygarlığı olduğundan bahsederler. Solon hayret ve ilgi ile bu açıklamaları dinler ve ilk defa bir batılı Atlantis'in varlığını efsane şeklinde dahi olsa öğrenmiş olur. Sonradan bu notlar ve bilgiler Eflatun tarafından "Diyaloglar" adı altında kaleme alınır. Birince diyalog Timaeus, ikinci diyalog; Critias veya Atlantik'tir. Eflatun bu iki yazıda Atlantis kıtasını ve gelişimini sonuca kadar detaylarıyla izah eder (İlgilenenlere bu eseri okumaları tavsiye edilir). Birçok alime göre Atlantis, Atlas Okyanusu'da değil başka bir yerdeydi. Örneğin; Akdeniz'de veya Ege'de Tera Adası, Afrika'da, Kuzey Denizi'nde vs. Bazı araştırmacılar ise bu muamma ülkenin Kafkasya'da olduğundan bahseder, bunlar: Reginald A. Fessenden, Delisle de Sales, Hermann Wirth gibi tarihçi ve araştırmacılardır. Atlantis Kıtası'nın Kafkasya'da olduğu gerçekte ispatlanamayacağı ve mantığa aykırı olabileceği düşünülebilir, fakat gerçek olan bir şey vardır ki; Kafkasya ile Atlantis arasında çok yakın bir ilişki saptanmıştır. Atlantis'in sulara batışını izleyen büyük tufanın o zamanki bilinen dünyayı sular altında bırakmış olması da gerekirdi. Bu tufanda su yüzünde ancak yüksek dağların kalmış olabileceği de çok mümkündür. Avrupa'nın en yüksek dağları Pireneler, Alpler ve Kafkas Dağlarıdır ve bu civarda yaşayan insanlar en yakın kara olduğu için tufanda kurtulanlar arasında sayılabilir. Bu büyük felaketten kurtulabilen bir kısım Atlantisliler'in de böyle dağlık kara parçalarında sığınarak hayatlarını kurtarabilecekleri de akla gelen bir teoridir. Eflatun da bunu bu şekilde yansıtmıştır. Millletler devir devir geçirdikleri gelişimleri ve uygarlıkları zamanla unuturlar. Felaketler, tufanlar, depremler çok şeyi yok eder, kalan harabeler bir taş yığınıdır. Bir yüz yıl evveline kadar Mısır halkı hiyeroglifleri okumaktan ve geçmiş Mısır'ın üstün uygarlığının derecesinden habersiz yaşıyorlardı. İranlılar'ın Pers ve Darius hakkında hemen hemen hiçbir bilgileri yoktu. Sonraları arkeolojik araştırmalar sayesinde eski yazılarda deşifre olunca çok şeyler öğrenildi ve bu milletlerin bugünkü hallerinden çok daha üstün bir uygarlığa sahip oldukları anlaşıldı. Yunanlılar ve Romalılar da aynı sınıflandırmaya girebilir. Kafkasya gelince konumuz dahiline giren, özellikle Kuzey Kafkasya bir çok efsane ve masallara konu olmuş; iklimi, geçmişi, coğrafyası, tarihi ve insanları ile çok ilginç bir ülkedir. Özellikle Çerkesya bölgesinde, Maykop ve civarında, 19. yy'dan beri yapılan arkeolojik kazılarda çok ilginç ve kıymetli kral mezarları ve Katakomb kültürü ve uygarlığının kalıntıları keşfedilmiştir (E. Chantre). Yine sahilde, Tuapse'den Osetya'ya kadar olan bölgede (Çerkesya mıntıkası olarak kabul edilir) Dolmen denilen yekpare taş yapıtlara rastlanmaktadır. Bunların birer mezar mı yoksa birer anıt mı oldukları henüz belirlenememiştir. Kafkasya hakkında çok geniş kapsamlı iki eser yazmış olan ve bu ülkede Çarlık devrinde ve bizzat geziler yapmış bulunan İngiliz John F. Baddeley, ikinci eserinde Kuzey Kafkasya'da görmüş olduğu "devasa" harabelerden bahseder. Dünyada diğer bir eşinin ancak Güney Amerika'da (Bolivya'da) dört bin metre yükseklikte Titicaca gölünün sahillerinde "Thiuanaco" kalıntılarında görüldüğü bu "devasa" harabelerin nasıl bu yüksek yerlerde binlerce yıl evvel ne gibi aletlerle ve kimler tarafında muamması hala çözülememiştir. Baddeley'in gördüğü harabeler Osetya mıntıkasında (Kaluat köyü sırtlarında) Edisa adı ile anılır. Yazar bu kalıntıları yerli Prof. Melitset Bekof ile gezmiş ve hayran kalmıştır. Adına "Devler Kalesi" denilen bu yapıtlar yüksek bir plato üzerine kurulmuş olup, birkaç dönümden fazla bir alanı kaplamaktaydı. Volkanik olduğu iddia edilen ve yüzlerce ton ağırlığında kayalardan yapılmıştır. Dikdörtgen şeklinde olan duvarlarının kalınlığı yerine göre üç metreden fazladır. Taşlar yekpare bloklar olup, kesilmiş veya yontulmuş değildir. Sanki kalıptan çıkmışa benzer, yüzlerce ton ağırlığındadır her bir taş. Herhangi bir çimento gibi bir madde ile yapıştırılmamış olup, gayet düzgün şekilde aralarında milimetrik bir açıklık olmadan birbirlerine uyum sağlamışlardır. Böylece bu görkemli yapıt insan üstü bir kalıntı görünümü vermektedir. Baddeley'in sorusuna cevaben Prof. Melitset Bekof bunların Keltler'den kalma olabileceğini söyler fakat, Baddeley'e göre bu eserin Kafkas Nart Mitolojisi'ne de dayanabileceği tasavvur edilebilir. Bunun gibi daha bir çok izah edilemeyen sırlara sahip olan Kafkasya'da geçmişte çok büyük bir uygarlığın bulunduğu ve orada yaşamış insanların etkilediği inkar edilemez. Sonraları halk evvelce değindiğimiz gibi bu büyük uygarlığı unutmuş basit bir pastoral hayat yaşamaya başlamıştır. Fakat en ilginç nokta şudur: Kuzek Kafyasya halkları, özellikle Çerkes dediğimiz Adıgeler ilk çağlardan beri bu ülkenin otokhton yerel ahalisini teşkil etmektedir. Adıgelerin Xabze denilen yazılmamış ve fakat en küçük noktasına kadar uygulanan töre ve adetleri, yani bir nevi yasaları, vardır. 19. yy'da Avrupalılar'a kıyasla basit bir hayat ve toplum düzeni yaşayan bu Çerkesler'in arasına gelerek bin yıldan fazla yaşayan İngiliz araştırmacı ve seyyah James. S. Bell bu insanlar için: "bütün gördüklerimin bana verdiği kanı şudur; genellikle Çerkesler şimdiye kadar tanıdığım, işittiğim ve okuduğum milletlerin en kibar ve nazik olanıdır." diye yazmıştır. Gene Çerkesler'i 1818 – 1819 yıllarında ziyaret etmiş olan Şövalye Kont T. de Marigny bu insanların arasındaki terbiye, büyüğe ve kadına saygı, boğazına, beline ve diline sahip olmada gösterdikleri irade ile misafirperverlik, fazilet ve inceliklerini uzun uzun anlatır ve eğer ailevi vaziyeti müsait olsaydı bu insanlar arasına yerleşip geri kalan hayatını orada yaşamak istediğinden bahseder. Şimdi en mühim noktaya gelelim; yazılı bir kanunları, polisi, üniversitesi, yazılı bir edebiyatı ve maliye teşkilatı, para, altın ve diğer değerli kıymetlere dayanan bir ekonomik düzeni olmayan bu toplumun ilkel, barbar bir kabile düzeni olması gerekirken; halkın birbirin yağmaya sefalete, içkiye ve eğlenceye düşkün, korku ve dehşetin kol gezdiği bir düzende yaşaması icap ettiği şartlarda aksine bu ilkel şartların mevcut olduğu bu toplumda bin yıllık bir gelişmeden geçmiş bir İngiliz milletinin veya diğer ileri milletlerin tahsil, kanun ve devlet otoritesi ile gelişmiş niteliklerinin yerleşmiş ve geçerli olduğu görülmektedir. Bu ileri ülkelerde bu gibi töreleri ve terbiyeyi uygulamak için, yüzlerce yıllık tahsil eğitim ile devamlı tekamül eden kanunlar yapılır ve bunlar polis, asker vs. kuvvetlerle işleme sokulurken, Çerkesler'de tamamen doğal olarak uygulanmakta ve asırlardan beri devam edegelmekteydi. Rus işgaline kadar (1864) bağımsız Çerkesya'da yalnız misafir olmayan ve izinsiz ülkeye giren yabancılara karşı tecavüz, hırsızlık ve düşmanca hareket görülmüştür. Çok eski devirlerde Araplar büyük tufandan önce var olan bir ada uygarlığından ve burada yaşamış olan AD diye bir kavimden bahsederler. Bu adanın deprem ve tufan sonucu battığını efsane ederler. Bu batan ada efsanesi Atlantis ile aynıdır (Charles Berlitz, Mystery of Atlantis, 1976). Sonraları tek tanrı dinleri ilk insana Adem demiştir... Acaba bu ilk insan değil de ilk kavim olmasın? Çerkesler kendilerine kendi lisanlarınca ADıge derler. Bu da AD'dan gelen anlamına gelebilir. Bir de ADemey adında bir Çerkes boyu vardır ki, geçmişinin Adem'e dayandığını iddia eder. Eflatun 'Kritiaz' adlı ikinci diyalogunda Atlantisliler'den ve adetlerinden bahsederken şunları yazıyor: "törelerine ve adetlerine çok bağlıydılar. İlahların karşı saygılıydılar. Çünkü yüksek bir seciye ve ruh asaleti taşıyorlardı. Nezaket ve akıl onların hayatlarında ve karşılıklı ilişkilerinde en önemli yöntemleriydi. Ahlak en önem verdikleri kıymetti. Dünyevi şeyler ile o kadar ilgilenmezlerdi, mal mülk, altın, servet... onların alakadar oldukları mevzular değildi. Bunlara dünyevi bir yük olarak bakarlardı. Lüks ve sefalet onları zehirlememişti. Servet onların iradelerini kırmamıştı. Aklı başında, ayık insanlardı. Bu dünyevi mal, mülk, servet ve sefahatin arkadaşlık, şeref ve karşılıklı saygılarını yitirebileceğinin tehlikesini kavramış, mütevazi insanlardı". Eflatun'un Atlantisliler'in adetlerinden bahseden bu sözleri, şaşırtıcı bir şekilde, Kont T. de Marigny, E. Spenser, J. S. Bell, J. A. Longworth ve D. Urkuhart gibi Avrupalılar'ın Çerkesler hakkındaki anılarına benzemektedir. Bu iki kavmin töreleri ve adetleri arasındaki benzerlik hayret vericidir. Bazı şüpheciler, Atlantis'in tamamen hayal ürünü olduğunu ve Eflatun'un ideal bir Atina yaratmak için bu ideal halk ve devlet fikirlerini Atlantis efsanesini yaratarak yaymak istediğinden bahsederler. Eğer bu iddia doğru ise, demek ki Eflatun'un kurmak istediği ideal Atina ve ideal toplum binlerce yıl Çerkesya'da gerçekleşmiş olmuyor mu? Avrupa'da Bronz Devri'nde etken olmuş bir Etrüsk Uygarlığı vardı. İtalya'nın Ligurya yöresinde gelmişmiş olan Etrüsk Uygarlığı sonraları Romalılar tarafından tasfiye edilmiş ve yok olmuştur. Bugüne değin çözülememiş bir alfabeleri vardır. Silahları ve harp arabaları bronzdandı. Geriye çeşitli sanat eserleri bırakmış olan Etrüsk'ler, İtalya'ya Anadolu'dan Lidya'dan geldikleri söylenir. Bu kavim Hititler'in bir kolu idi. Anadolu'ya yerleşmiş Kafkas asıllı bir ırk olduğu için Fransız dilbilimcisi, Georges Dumezil ise Çerkeslerin Wubıh boyu lehçesinin Hititçe ile aynı olduğunu kanıtlamıştır. Britaanica Ansiklopedisi, açıkça Etrüsk lisanının Kafkas dilleri ile alakalı ve çok fonetik benzerlikleri olan bir dil olduğunu yazar (Encylopedia Brittanica, Etruscan Language). Bir çok Avrupalı dilbilimci ve etnolojist ve araştırmacı da bu tezi savunmaktadırlar. 19. yy da yaşamış Çerkes tarihçisi Noguma Sura Bekmurzin, Etrüskler'in, Ligurlar'ın ve Pelaskaslar'ın Kafkas asıllı kavimler olduğunu iddia eder. Bu tezi savunanlar arasında son devrin araştırmacı yazarlarından Aytek Natimok ve Gunokue K. Özbay da vardır. Eflatun ise Etrüskler'in yerleşim merkezi ve ülkesi olan Ligorya için özellikle Atlantis'in bir kolonisidir der (C. Berlitz. Mystery of Atlantis). Tarihçi Alexandre Basmakof, insanlığın geçmişinin esrarı hakkında şunu yazmıştır; "Tarih öncesi (prehistorik) devirlere ait anahtarlar halen Kafkas ve Pirene (Bask) Dağlarının yüksek vadilerinde kavimlerin elindedir." Basklar, İspanya'nın Pirene Dağları ve Atlantik Okyanusu kıyıları ile Fransa sınırları yakınlarında yaşayan Avrupa'nın en eski bir değişmemiş kavmidir. Basklar dürüstlükleri, enerjik tavırları, sadakatleri ile temayüz etmiş bir kavim olup aynı zamanda hala büyü ve büyücülüğe inanırlar. Çok batıl inançları vardır. Lisanları Avrupa'nın hiçbir lisanına benzemediği gibi, çok eski devirlere dayanmaktadır. Mağara devri günlerinin, Kro-Magnon insanlarının lisanını andırır bir kökten gelir. Mesela "tavan" kelimesi mağaranın üstü manasına olup, "bıçak" kelimesi ise kesici bir taş anlamına gelen bir cümleciktir. Bu milletin antikitesi, Atlantis hakkında bir kitap yazmış olan, yazar Spence'in Atlantis'ten göç edenlerin zaman zaman İspanya ve Fransa sahillerine yerleştikleri yolundaki görüşünü bir nevi teyit eder gibidir. Brittanica Ansiklopedisi, Bask lisanının Kafkas lisanlarıyla alakalı ve aynı aileden olduğunu açıkça yazar. Atlantis'in esrarı kitabında Charles Berlitz, Bask lisanı için Avrupa'nın çok eski zamanlardan kalma bir yaşayan fosil lisanı diye bahseder, buzul çağından evvelki bir lisan yahut daha doğrusu Atlantis lisanının günümüze kalmış tek temsilcisi der. Öyleyse, Kafkas lisanları –özellikle Çerkes, Abhaz lehçeler de- bu temsilciliğe hak kazanmış olmaz mı? Basklar, ırken ve lisanen Kafkasya'nın Abhaz-Abaza kavmine akrabadırlar. "Tarihte Kafkasya" isimli kitabında General İsmail Berkok, Basklar'ın, Abask Abhaz, ırkı ile aynı soydan geldiklerini açıklayarak izah eder. Bunlara Kafkasya'da hala "Baskheg" diye hitap edildiğinden bahseder. Böylece Atlantis efsanesi ile Etrüsk ve Basklar'ın ilişkilerini açıkça ortaya koymuş olduk. Etrüsk ve Basklar'ın da Kafkas, Çerkes-Adıge ve Abhaz kavmiyle yakın ilişkileri de inkar edilmez bir tarihi gerçektir. Çerkesler arasında en küçük bir köydeki en cahil bir ihtiyar kadından dahi duyabileceğiniz yaygın bir söylence vardır, birisine kızdıkları zaman şöyle derler, "Tha ham hitug ou vieh" manası, "Allah seni o batan adaya sürsün". Kafkasya sahillerinde hiç ada yoktur ve bu söz çok eski bir deyiştir. Hatta dağ köylerinde denizden yüzlerce kilometre uzakta, deniz görmemişler arasında da kullanılmakta idi. Gene Çerkesler'de ihtiyar dedeler ve nineler, küçük çocuklara yüzlerce yıl evvel dahi "uçan gemiler" ve " yelkensiz vapurlar" ile ilgili masallar anlattıkları bir folklor gerçeğidir (Circassian Star, No. 1, Vol. 1, Nana, Nina). Günümüzde Atlantis'in geçmişteki varlığı tam olarak kanıtlanmış değildir. Fakat bir çok bilim adamı, yüzlerce yazar, yıllardan beri bu konuda yüzlerce eser yazmışlar, tezler yürütmüşler ve iddialarda bulunmuşlardır. Bu konu ile alakalı filmler çevrilmiş ve konferanslar verilmiştir. Bu incelememiz de bu konuya küçük bir ışık tutabilirse mutlu oluruz. Bibliyografya Baddeley, John F., Rugged Planks of Caucassians. Oxford 1940. Bashmakoy, Alexandre, Ciqnuante Siécles d'evolution ethnic autour de la Mer Noire (Cimmertene-Circasseiene) Paris 1937. Berlitz, Charles, Mystery of Atlantis. London 1976. Berkok, İsmail, Tarihte Kafkasya-İstanbul 1958. Beil, James S., Journal of a Residence in Circassia, London 1839. Fessenden, Reginald A., The Deluged Civilization of the Caucassians Isthmus, Boston 1923. Gunokue, K. Özbay, Kuzay Kafkasya Dergisi Sayı 58, İstanbul 1980. P. T. S., Circassian Star, dergi. No. 1, Vol. 1, New York 1978. Keskin, Ali, Özel Notlar. De Marigny, Travels in Circassia, London 1837. Namitok, Aytek, Origines des Circassiens, Paris 1939. Noguma, Sora Bekmurzin, Çerkes Tarihi (Vasfi Güsar) 1844. İstanbul 1974.+''+Aydın Osman Erkan

XIX. Asra Kadar Adıge Rus İlişkileri – II.Bölüm

II. BölümMısır'daki Adıge Memluk devletini ortadan kaldıran Osmanlı İmparatorluğu, yönünü kuzey Kafkasya'ya Adıge yurduna çevirmişti. Kafkasya'yı elde etmek, Karadeniz'e hakim olmak Rusya'nın önlenemeyen yayılma ve gelişmesini dizginlemek, Osmanlı dış politikasında önemli yer tutuyordu. +''+ Adıge halkının liderleri iyice anlamışlardı, her gün biraz daha güçlenen sınırlarını hep genişleten güçlü Osmanlıyla baş edemeyeceğini, asırlardır komşu olarak beraber yaşadığı Rusya'yla anlaşmak, komşuluklarını iyi düzeyde tutmak, Adıge yurdunun selameti için en uygun yol olarak görülüyordu. Gerçi Osmanlıyla dolayısıyla Kırımla dost olalım diyenlerde yok değildi. XVI- XVII y.y da Adıgelerin dış politikalarında şöyle bir değişiklik yapılmıştı. Diğer halklar ve özellikle komşu devletlerle akrabalık bağları kurmak, bu sayede daha güvenilir, daha dost komşular kazanmak. Bunun için Adıge prensleri ve asilzadeleri Gürcü, Dağıstan, Kırım hanlığından Negoy asilzadelerinin kızlarıyla evleniyorlardı. Kendi kızlarını da onlara veriyorlardı. Bu tip ilişkiler Adıgelerde daha önce de vardı. Tarihte örnekleri var. Temterekey prensi Mistislav'ın kızını, büyük prens Redade'nin Rus oğluna almışlardı. Gürcü kralı II. Geoergi Megrel prensleri, Negoy prensi Yamgurçey, Kalmuk prensi Ayuka Han, Kırım Hanları Dolet-Ceri ve Bagte- Çeri Adıgelerin eniştesiydi. Adıgelerle Rusların ilişkilerini daha da güçlendirmek için IV. Yivan (Grozni) ın isteği üzerine 1561 de Kaberdey prensi Temırıko (Yidarın oğlu) nın kızı Goşney IV. Yivanla evlenmişti. Goşney Temırıko'nun küçük kızıydı. Bu evlilik sekiz yıl devam etmiş, 1569 Goşney 25 yaşında hayata veda etmişti. Nikah Hıristiyan geleneklerine göre yapılmış, Goşney vaftiz edilmiş ve Mariye ismini almıştı. Çar karısına hediye olarak som altından yapılmış 3 kg ağırlığında bir tepsi hediye etmişti. Bu değerli hediye bugün Moskova tarih müzesinde muhafaza edilmekte.Goşneyi Çara vermeden önce, 1552 de bir gurup Adıge elçisi Moskova'ya gitmişti. Amaç Rusya ile Adıgeler arasında sıkı dostluk ilişkiler kurmak, bunu resmileştirmekti ve bunda başarılı oldular. Bu ilk Adıge elçi gurubu 200 atlıdan meydana geliyordu, her biri son derece seçkin, kılık kıyafetleri çok süslü, atları at takımları harikulâde güzeldi. Bu gurubun liderleri meşhur Adıge prenslerinden Kanovko Meşıko ile Yelbezuvko Alkılış idi. Bu elçiler Moskova'da dokuz ay süreyle kaldılar. Bu süre içinde Ruslardan büyük ilgi alaka ve misafirperverlik görmüşlerdi. Bu Adıge atlılar, Kırım hanı Dolet -Ceriyin Ruslarla yaptığı savaşta, Rus ordusunda görev almış, hanın ordusunun saldırılarını önlemişlerdi.Adıge elçileri vatanlarına dönünce Çar kendi elçilerini Adıgey'e göndermişti. Bunların başında da meşhur diplomat Şepotev Andrey vardı. Heyet 1555 yılına kadar Adıgey'de kaldı ve Rus Adıge ilişkilerinin en iyi düzeye gelmesi için Şepotev Andrey büyük hizmetler yapmıştı. Sepotev Andrey Moskova'ya dönünce beraberinde bir gurup Adıge elçisi de gitmişti. Bu gurubun lideri Siybeko Kanşavko idi. Moskova Kremlinde, Siybeko ile IV. Yivan arasında bir antlaşma yapılmıştı. Buna göre Ruslar ve Adıgeler hep dost kalacak, iyi komşuluk ilişkilerini devam ettirecekler, her iki halktan birine bir saldırı olursa beraber karşı koyacaklar, düşmana beraber saldıracaklardı. Çar bu antlaşmada Adıgeleri düşmanlarına karşı koyacağına dair yemin etmişti. Yıl 1557 temmuz idi. Bu antlaşmada tercümanlığı, uzun yıllar Adıgelerin içinde yaşamış ve Adıgeceyi iyi öğrenmiş olan diplomat Şepotev Andrey yapmıştı. IV. Yivanın yaptığı antlaşma ve verdiği sözü yerine getirmek için iyi bir sebep doğmuştu. Kırım hanı Dolet- Ceri Adıge yurduna saldırmak için 60 bin kişilik bir orduyla harekete geçmişti. Bunu haber alan Çar, on üç bin kişilik ordusuyla Şeremetev Yivan komutansında hanın ordusunu arkadan kuşatarak, Tula şehri yakınında büyük bozguna uğratmışlardı. Han geri kalan az sayıdaki kuvvetleriyle gizlice kaçarak Kırıma dönmüştü. O yıllar Adıgeler için huzur güven yıllarıydı. Bunu da IV.Yivanın Adıgelerle yaptığı antlaşmaya borçluydular. Adıgeler bunu gayet iyi anlamışlardı. Adıgeler bu iyiliğin altında kalmak istemediler. 1557 de Çarın ricasıyla Osmanlının Karadeniz sahilinde inşa ettiği Taman ve Temruk kalelerini yakıp yıkmışlardı. Bunun karşılığı olarak IV. Yivan büyük hediyelerle teşekkür için Adıge'ye elçiler göndermişti. 1558 de Siybeko Kanşavko ve Kanoko Meşıko kumandasındaki Adıge süvari ordusu Rus ordusuyla beraber Livon savaşına katıldılar. Bu savaşta Adıgeler büyük başarı ve kahramanlıklar göstermişlerdi. Rıngen kalesini işgal ettiklerinde Adıgeler büyük bir Alman süvari birliğini yok etmişlerdi. Adıgelerin eniştesi IV. Yivan (Grozni) devri Rusya için zor dönemdi. Çar çok iyi biliyordu ki Rusya güçlü bir yönetim altında, birlik içinde olmazsa bu zorlukları yenemeyecek, büyük devlet olamayacaktı. O dönemin en büyük zorlukları Tatar ve Moğol istilalarıydı. Rusya bu istilalardan çok zarar görmüştü. IV. Yivan çok işler başarmış, imparatorluğun sınırlarını doğuda, batıda, güneyde ve kuzeyde emniyete almış, birliği sağlamış, baş kaldıran iç güçleri kanlı şekilde bastırarak Rusya'nın birliğini sağlamıştı. IV. Yivan bütün önemli konularda en büyük danışmanı ve güvendiği kişi Adıge eşi Goşney (Marie) ın kardeşi Çerkeskiy Mihail (Sultan) dı. Adıgeler Çarın emriyle orduda veya idari makamlarda görev aldıkları zaman, onlara Hıristiyan dinini kabul ettiriyorlar ve ona uygun bir de isim veriyorlardı. Müslümanlığı henüz çok fazla özümsememiş olan Adıgeler için bu durum çok fazla rahatsız edici değildi. Böyle Çarın emrinde görev alan Adıgelerin hepsine Çerkaskiy- Çerkaske lakabı takılırdı. Ait olduğu halkın ismiyle anılırlardı. Aile isimleri zikredilmezdi. Temrıkonun oğlu Çerkaskiy Mihail bunlardan biriydi. Goşneyin (Marie) nın meşhur ağabeyi tarihte bu isimle geçmekte. O, Rus ordusunun en büyük kumandanıydı. Ruslara büyük zaferler kazandırmış cesur yılmaz bir komutandı. Rus ordusu 1570 yılında Kırım Tatarlarına karşı büyük başarı kazanmıştı. Çerkaskiy Mihail Rus dumasında en itibarlı kişiydi. Protokolde Çardan sonra ilk kişiydi. O, Rusya'nın en zengin en itibarlı ve en güçlü kişisiydi. Temrikonun diğer oğlu Mamsırko. O, o kadar güçlü o kadar cesurdu ki sanki aslan yürekliydi ve öyle tarif edilirdi. Bugün bile eski Rus şarkılarında ismi ve kahramanlığı anlatılmakta.Mamsırko, ordu komutanı olarak yıllarca Çara hizmet etti. Çok sıkıntılar yaşamış, yılmamış cesurca büyük işler başarmıştı. Hiçbir zaman anavatanını kendi halkını unutmamış Adıgelerle Rusların dost olmasın, ilişiklerinin iyi olmasını istemiş, babası Temrıkonun yolunda gitmiş, halkına ihanet etmemiştir. Mamsırko Çarın danışmanıydı. Onun fikirlerini dinler ve değer verirdi. Savaş hali belirince onu çağırır ordunun başına getirir, ona güvenirdi. Her zaman olduğu gibi o, görevini akıllıca, cesurca tamamlar güven kazanırdı. Mamasırko bu başarıyla Adıge Rus ilişkilerini hep iyi yönde etkilemiş, hep dost kalmışlardı. Her iki halk vatanlarını koruma ve savunmada müşterek hareket ediyorlardı. 1570 Temmuzunda Afips ırmağı yakınında Kırım Tatarlarıyla Adıge -Abazalar arasında meydana gelen şiddetli savaşta, Yidar oğlu büyük prens Temrıko yaralandı, yarası ağırdı, ağustos ayında bu dünyadan ayrıldı. Temrıko ve onun oğulları vefat edince Rusya ile Adıgeler arasındaki güzel ilişkiler eskisi gibi pek olamadı. Temrikonun kardeşleri Kambolet ve Jileghot ile diğer ileri gelen bey ve prenslerin çocukları Rusya'ya gidiyorlar orda orduda veya başka alanlarda görev alıyorlardı ve Rus kızlarıyla evleniyorlar, Rusya'da kalıyorlardı geri vatanlarına dönenler de oluyordu. İşte Rusya'da kalan bu insanlardan türeyen nesildir ki bugün Çerkaskiy lakabını taşıyanlar. "Rus halklarını kitabı" adlı eski bir kaynakta şöyle yazmakta; "Çerkesler Kafkas Adıge halklarının evlatlarıdır. Zaman zaman Rusya'ya gelmişler Rus prensleri ve asilzadelerinin kızlarıyla evlenmişler, akıl ve cesaretleriyle büyük hizmetler yapmışlar, bunu sonucu Rus tarihinde gereken önemli yeri almışlardır". Bunlardan biri de Mamsırko'nun oğlu Kanşav. Kanşav Hıristiyan dinini kabul ettikten sonra Çerkeskiy Dimitriy Mamsırkoviç ismini almıştı. Çerkeslerden çok sayıda bilim adamı politikacı, sanatkar, yönetici ve ordu komutanı çıkmıştır. Bunlar Rusya'da tanınan, değer verilen insanlardı. Bu insanlar XIV – XIX. y.y arasındaki Rus tarihinde silinmez ve unutulmaz güzel izler bırakmışlardır. Çerkeslerin içinde imparatorluğu idare edebilecek yapıda insanlara vardı, bu göreve layık olan ve önerilen değerli kişiler vardı aralarında. 1905 de yayınlanan "Rus biyografi sözlüğü" adlı eserin yazdığına göre IV. Yivan (Grozni) nin ölümünden sonra seçilen Romanov Mihailin zamanında Mamsırko'nun oğlu Kanşav (Çerkeskiy Dimitriy) Rus ordusunun en üst komutanıydı. 1619 yılında "boyarin" üstün unvanını vererek imparatorluğun bütün doğu bölgesinin yönetimini sağlamak üzere Kazan'a tayin etmişlerdi. Bu görevde on yılı aşkın süre kalmış büyük başarılar sağlamıştı. İngiliz yazar Flitcer'in eseri "Rusya imparatorluğu" adlı kitapta şöyle yazmakta; "Rusya'da savaş hali olduğu zaman şu dört kişiden bir ordunun başına getirilirdi. Glinski Yivan Mihailoviç, Mistislviski Fedor Yivanoviç, Çerkeskiy Boris Kambulatoviç ve Trubeçkoy. Bunların hepsi belli ve değerli halklardan çıkmış insanlardı. Kimdir Çerkeskiy Boris Kambulatoviç: Temrıkonun kardeşi Kambolet'in oğludur. Adıgece ismi Hureşey. Ç. Boris boyar dumasında görevliydi, resmi günlerde ve törenlerde Çarın yanında protokolde yer alırdı. Rusya'da çok güçlü bir konumdaydı, itibarlıydı her yerde saygı görüyordu. Ç. Borisin kayını da güçlü bir konumdaydı. Çardan sonra ikinci adamdı, ismi Fidaret'di. O dönemde Çar olan Romanov Mihail'di. Çar akıllı becerikli biri değildi, imparatorluğun idaresi daha çok Fidaret tarafından yürütülüyordu.Çerkaskiy Borisin oğlu Çerkaskiy Yivandı. O iyi bir ordu komutanıydı. Ç. Yivan 1633 de Rusya adalet teşkilatının başına getirilmiş, ölene kadar bu önemli görevde kalmış, çok yararlı hizmetler yapmıştı. Ç. Yivan Çar Romanov Mihaille anne tarafında kardeş çocuklarıydı. Bu durum Ç.Yıvan'a büyük imkanlar sağlamış o günün Rusya'sında en zengin en güçlü insan konumuna getirmişti.1621 yılında Kudenet'in oğlu Vurıshan (o bir Kabardey prensiydi) Moskova'ya gittiğinde henüz 21 yaşındaydı. 1624 yılında törenle Hıristiyanlaştırılmış ve Yakov ismini almıştı. Diğer Çerkaskiy soydaşlarının hatırına devlet yönetiminde önemli görevlere getirilmişti. O, akıllı becerikli ve güvenilir bir insandı, bu sayede aldığı her görevde büyük başarılar sağlıyordu. Romanov Mihail'in oğlu Aleksi, Çar olunca Yakov'a olan güven daha da artmıştı. Rusya, Almanya ve Polonya ile savaştığı zaman Çerkaskiy Yakov genel kurmay başkanıydı ve onun sayesinde Rus ordusu büyük başarı sağlamıştı. Kudenet'in oğlu Çerkaskiy Yakov (Vurıshan) 1666 da vefat etmişti, cenazesi Novospaske manastırı yakınındaki, meşhur soydaşları Kambolat'ların oğlu Ç.Boris, Mamsırko'nun oğlu Ç.Dimitri, Ç.Boris'in oğlu Ç.Yivan yanına defnedilmişti.Çerkaskiy Yakov'un oğlu Çerkaskiy Mihail Rusya imparatorluğunda büyük değişiklikler ve yenilikler yapan I.Petro'nun en sadık dostu ve danışmanıydı. 1697'de Çar onun Tobolsk-Sibirya topraklarına vali tayin etmişti eniyle boyuyla binlerce km büyüklüğündeki bu coğrafyayı idare etmek, imparatorluğa kazandırmak çok zor bir görevdi. Ç.Mihail I.Petro'nun kendisine duyduğu güvene layık oldu. Demir-çelik üreten, top ve silah üreten fabrikaları o kurdu. Bölgesindeki gelirleri imparatorluğun hazinesine dürüstçe muntazam olarak ulaştırıyordu. I.Petro bu büyük başarıdan dolayı bizzat kendi el yazısıyla üstün başarı belgesini vermişti. 1703'de Ç.Mihail'in oğlu Ç.Aleksy'in eşi I.Petro'nun kız kardeşiydi. Ç.Aleksy 1715'den itibaren Çarlığın yeni başkenti olan St.Petersburg'a emniyet ve idari görevli olarak tayin edilir. Onun döneminde yeni başkente Petrovlavski Kalesi, Petergof, Yekaterinodar ve Monplezir sarayları inşaa edildi. Aleksy Sibirya'ya eyalet valisi olarak tayin edilir. Aleksy Sibirya'da iken I.Petro vefaat eder. Aleksy aynı görevdeyken I.Katerina II.Petro ve Anna İvanova dönemleri de geçer. Çariçe Elizabet (Yelizavet) zamanında Ç.Aleksy dış işleri bakanlığına getirilmişti. Meşhur Rus ressam Argunov Yivan Ç.Aleksy'in kölesiydi. Aleksy o kadar zengindi ki binlerce hektar arazisi vardı. Bu arazide çalışan 70 bin işçisi vardı. Ç.Aleksy'in tek kızı vardı Varvare. O kadar güzeldi ki bütün Rusya'da insanlar onun dünürüydü ancak o ince eliyor sık dokuyordu. Seçimini sonunda yapmış General Şeremetev Petro ile evlenmişti. Ç.Aleksy'den sonra o büyük serveti ressamı Arguvon Yivan ile damadına kalmıştı. XVII. y.y da dürüstlüğü ile, aklıyla, cesaretiyle gerek Adıge halkına gerekse Rus halkına büyük hizmetler yapmış olan büyük İlhan Kazbolat. O, Temriko'nun kardeşi Jıleghot'ın oğuldan torunu Senceley'in de oğuldan torunudur. Kazbolat'ın babası Muselim'dir. Dedesi ise yukarıda belirttiğimiz gibi Senceley'dir. Kazbolat Adıge Rus ilişkilerinin dostça devamını iki halkın iyi komşuluk içinde yaşamasını sağlamış, iki halkada büyük hizmetler yapmış Rusya tarihinde unutulmaz güzel izler bırakmış bir liderdi. Kazbolat 1648 de babası Muselim ile beraber Moskova'ya gitmişlerdi. Çar Aleksy onlara büyük ilgi göstermiş misafir etmiş günlerce ağırlamıştı. O günden başlayarak Kazbolat ile Çar iyi birer dost olmuştu. Birbirlerine güven duyuyorlardı. Çar o kadar güven duyuyordu ki Kazbolat Adıgey'de bile olsa haber gönderir dış işleri ile ilgili konuları hal ettirirdi. Ruslar Kırım Hanlığı ile girişecekleri savaşta bir çok halklardan meydana gelen büyük bir Rus ordusunun komutanlığına Kazbolat'ı getirdi. Korku nedir bilmeyen bu cesur kumandanın Rus tarihindeki ismi Çerkaskiy Kazbolat Muçaloviç'tir. Onun cesareti, aklı, dürüstlüğü, yiğitliği Rusya'da o kadar yayılmıştı ki onun ismini duymayan bilmeyen kalmamış yiğitliği dilden dile dolaşır olmuştu koca Rusya'da. Emrinde Kazak Atamanları, Ukrayna getmanları, Kalmuk prensleri ve bir çok meşhur Rus generalleri olduğu halde çok sayıda savaşta ordu komutanlığı yapmış, bunlardan biri de 1679'da Kırım Hanlığı ile yaptığı savaşta hanın kuvvetlerini büyük bozguna uğratmıştı.Çerkaskiy lakabı ile anılan aslen Adıge kökenli olan çok sayıda değerli insan Rusya imparatorluğuna büyük hizmetler yapmışlar akıllarıyla cesaretleriyle dürüstlükleri ile yiğitlikleri ile iki halkın iyi komşuluk içinde dostça yaşamalarını sağlamışlar, Rusya tarihinde unutulmaz güzel izler bırakmışlardır. Bunlardan bir tanesi de I.Petro'nun en çok güvendiği Bekovic Çerkaskiy Aleksandır. O kendi döneminde Rusya'da yetişmiş en büyük ilim adamlarından biriydi. 1715 de Bekovic Ç.A. Hazar denizi ile ilgili çizdiği haritalarda bu gün bile bir hata bulunmamaktadır. O, bu eseri hazırlarken bir çok zorluklarla karşılaşmıştı. Bu başarılarından dolayı I.Petro'dan büyük ilgi ve takdir görmüştü. Bu büyük bilim adamı ne yazık ki arkadaşı Rus subayının hatası yüzünden Türkmenler tarafından öldürüldü. Çar I.Petro hayatında en çok pişmanlık duyduğu konuların başında Bekoviç Çerkaskiy'yi öldürenlerin gerekli cezaya çaptırılmamasının geldiğini söyler. Aradaki samimiyeti dostluğu kanıtlayan bu sözler o dönem için büyük önem taşıyordu.14 Aralık 1695'te Çerkaskiy Mihail Alegukoviç Rus ordusunda Genel Kurmay başkanı olmuştu. O Senceley'in oğlu Grigori'nin kardeşinin oğluydu. Musal'ın oğlu Kazbolat ile Ç. Mihail.A. iki kardeşin çocuklarıydı. Mihail soyca Besleney prensi Konoko'nın soyundandı.Adıgelerde meşhur sanatçılar da çıktı. Bunlardan biri de meşhur opera sanatçısı Çerkaskiy Mariye'dir. O, Rusça şarkılar söylüyordu. Dünyaca meşhur İtalya'nın Milano kentindeki La Skala tiyatrosunda ilk defa Rusça şarkılar söylemiş 1909'da İtalyanların davetiyle uzunca süre bu tiyatroda çalışmıştı. Dünyada meşhur artistlerden Şalyapın Fedor ve Sobinov Leonid Mariye'nin arkadaşlarıydı. 1940'ta yayınlanan "Petersburg'un Operaları ve Onun Sanatçıları" adlı kitapta şöyle denmekte: "1909 da Milano'nun meşhur La Skala tiyatrosunda yapılan yarışmada Çerkaskiy Mariye opera sanatçısı olarak birinciliği kazanmıştır. Ondan sonra Mariye Avrupa'nın meşhur sanatçıları arasına girmiştir".1915 yılında Mariye kırk yaşına girmişti. Kırkıncı yaş gününde ona çok değerli bir hediye verilmişti. O hediye 1789 yılında Çarın imzaladığı Çerkaskiy'lerin soyunu, kökenini gösteren bir armaydı. Arma dört bölümden oluşuyordu. 1. bölümde Kıratın üzerinde ve elinde mızrak Adıge süvarisi, 2. bölümde Kabardey halkının arması vardı, 3. bölümde birbirine sarılmış iki yılan figürü, 4. bölümde ise iki ayağı üzerine kalkmış ok tutan aslan figürü vardı. Armanın ortasında yer alan damgada ise Çerkaskiy'lerin Kabardey halkının meşhur prenslerinin soyundan geldiğini göstermekteydi. O arma açıkça gösteriyordu ve ispatlıyordu ki Çerkaskiylerin Adıge halkından oldukları, köklerinin Adıge yurdu olduğunu, Çarın imzası ise bunu ispatlıyor ve şahitlik ediyordu. Ayrıca Rusların ilahi sayılan Çarlar bile Çerkaskiylerin imparatorluğa yaptıkları unutulmaz hizmetlerini asla unutmadıklarını onlara gereken değeri verdiklerini.Atalarımız başka halkların tarihinde de silinmez unutulmaz güzel izler bırakmışlar, bu gün bile bu güzel izlere hep rastlamaktayız. Adıgeler hep verdiği söze sadık kalmış, antlaşmaları hiç bozmamış hep barıştan yana olmuştur. IV. Yıvan ile yaptıkları antlaşmada antlaşmayı bozan taraf olmamıştır. Çarlık döneminde de S.S.C.B döneminde de ilimde, fende, sanatta, siyasette hep yapıcı olmuşlardır. Meşhur ressam Şemyakın (Karden) Mihail dünyaca meşhur orkestra şefi Temrikan Yura, adalet bakanlığı yapmış Kalmık Yura, Sovyet döneminde parlamento başkan yardımcılığı yapan Degujiy Valeniy, bilim adamları, sanatkarlar, generaller, politikacılar bunlar ve daha bir çokları örnek olarak gösterilebilir.XVII. yy dan itibaren Rusya'nın sanayide, ekonomide, kültürde kalkınmasında zamanla dünyada söz ve güç sahibi olmasında Adıgelerin bir çok faydalı katkıları olmuştur. Gerek kadın gerekse erkek bu hizmete katılan Adıgelerin layık olduğu makama mevkiye gelemedikleri de olmuştur. İstisnalar dışında. Çerkaskiy lakabıyla bilinen bu insanlar kendi öz soylarına ve vatanlarına hiç ihanet etmediler. Onları hiç unutmadılar. Ancak son dönemde ilişkiler azalmış, bağlar zayıflamıştı. Çarın toprak verip Adıge yurduna yakın yerleştirilenler müstesna.+''+Muzaffer Kalkan

Argonautlar (Argo Gemicileri) ve Altınpost Destanı

Geçtiğimiz yıllarda yayınlanan ve derginin "Merhaba" başlıklı sunusunda da belirtildiği gibi "uzun, upuzun yıllar geçtikten sonra" yayın dünyasını ve okurunu yeniden selamlayan "Argos Gemisi" adlı dergiye ben de "Hoş geldin, başarı ile yayınını sürdür, yaşamın uzun ve kesintisiz olsun" demek istiyorum. +''+ Arkeoloji, Antropoloji, Eskiçağ Dilleri ve Kültürleri, Etnoloji, Sanat Tarihi ve Nümuzmatik konularında, bilimsel araştırma dergisi olarak kendisini tanımlayan "Argos Gemisi" yayın yaşamını sürdürüyor. Derginin sahibi ve Yazı İşleri Müdürü Aslan Karakuş, derginin kendi söylemi ile "Argonutları" ise Serkan Erdoğan, Emre Eser, Orkun H.Kaycı ve İsmail Kılıç. İletişim adresi ise Mareşal Fevzi Çakmak Caddesi No:98 Bahçelievler/Ankara' dır. İçindeki çizimler, resimler ve dizaynı ile ilgi çeken rahat okunan sevimli bir dergi. Argo ya da Argos nedir? Argonaut'lar kimlerdir? Dilerseniz bu başlıkları kısa kısa açıklamaya çalışalım. Bu açıklamaları, Türkiye'de bu konuda yayınlanan en ciddi yapıt olan Remzi Kitabevi'nin yayınlarından Mitoloji sözlüğünde, bu konuda en yetkin olan, saygı ile andığım büyük bilim kadını Azra Erhat'ın sıralamalarına uygun bir biçimde yapalım. ARGONAUTLAR(Argo Gemicileri): İlkçağın en büyük destansal öyküsünün günümüze tüm olarak ulaşması Apollonios sayesinde olmuştur. İsa'dan önce III. Yüzyılda yaşayan Rodoslu Apollonios ünlü bir Mythos yazarı idi. Bu konuyu kendisinden sonra Apollodoros ve önce de büyük Dor Ozanı Pindaros işlemiştir. Medea ve İason Mythe'leri tragedya yazarlarına ve özellikle de Eurupides ve Seneca'ya konu olmuştur. 1..Argo Gemisi: Argo adı Antik Grekçe de "Hızlı" anlamına gelir. Argo Karadeniz'in Kolkhis ülkesinde (Bugünkü Abhazya, Mingrelya ve Acara'dan oluşan Doğu Karadeniz kıyıları) altın postu aramaya giden kahramanlar için yapılmış ellibeş kürekli bir gemiymiş. 2..Argos: Bu sözcüğün Antiquite'de üç ayrı anlamı vardır: a)Zeus ile ölümlü Niobe'nin oğlu, Niobe Zeus'un sevdiği ilk ölümlü kadındır. Doğurduğu çocuklar Tanrıdan daha güzel olduğu için tanrılar kıskançlıkla bu çocukları öldürürler. Acı ile kıvranan bu kadın ağlaya ağlaya taşa dönmüştür. Manisa'nın Spyles dağında yaşayan bu kadına benzer bir kayada, göz oluklarına benzer çukurlardan hala su sızar. Söylencelerde bu suyun Niobe'nin hala akan göz yaşları olduğu yer alır. Bu mytholoji kahramanı kadın, Kuzey Kafkasya Çerkes Mitolojisi Nart Destanlarında "Nuabe" (çerkezcede dul, yakınlarını yitirmiş, kimsesiz kadın) olarak yer almıştır. Çerkes Mitolojisinde de doğurduğu çocukları tek tek yitiren bu kadın, son çocuğu doğunca ocaktaki kızgın marsık taşını ona yutturarak çocuğu çelikleştirir ve ölümsüz yapmaya çalışır. b)Argonaut'ların gemisi Argo'yu yapan ve sefere katılan ustanın adıdır. c)Homeros Destanlarında Tanrı Hermes'in öldürüldüğü yüz gözlü Dev'in adıdır. 3..Argonaut'lar kimlerdir? Mythos yazarlarının genelde birleştikleri en ünlü kahramanlar; İosan, Gemi Ustası Argos, Dümenci Tiphys, Ozan Orpheos (Bu ozanın bugünkü Çerkes boylarının müşterek ataları olan Akhaien, Misinyan Apsyl, Sind, Meot gibi antik çağ Kafkas boylarının Atina'da Olimpiyat oyunlarına katılmaları üzerine yazdığı şiirler olduğu hatta "-Güzel Gömlekli Sindlerle Süslü Kayıkları olan Meotlar Bosphoros'tan geçerek geldiler, muhteşem yarışlardan zafer taçlarının hepsini başlarına takarak Pontus Euxeinos'a döndüler" dizelerini yazdığı söylenir) İdmon, Amphiaraess ve Mapsos adlı biliciler, Boreas'ın oğulları Kalais ile Zetes, Kastor ile Polideukes, Pelaus ile Telamon, Meleagros, Herakles ve daha başkaları, bu kahramanlar sefere katılmışlardı. 4..Altın Post; Thebai Kralı Anthamas ile peri kızı Nephele'den doğan Pihiriksos ile Helle' üvey anneleri İno ile İno'nun kandırdığı babaları Arthamas'ın elinden kurban edilmekten kurtarmak isteyen anne Nephele Zeusun verdiği altın postlu koça çocuklarını bindirerek kaçırmak ister. Helle boğazlarda denize düşer, Phiriksos ise Karadeniz'i aşarak Kolkhis'e ulaşır ve Kolkhis kralı Aietes (Aphaz söylencelerinde Hayıt) onu iyi karşılar. Phiriksos ise yardımların dolayı koçu Zeus'a kurban edip altın postu Kolkhis kralına armağan eder. Kral Aites bu postu savaş tanrısı Ares'e adanmış, kutsal bir korulukta saklar.( Bu koruluk günümüzde de Abhazya'nın en önemli dinsel yapılarını barındıran Pitiunt(Pitsunda) Çamlığıdır). 5..Argonaut Seferi Nedir? Teselya'nın Ege denizi kıyısındaki İalkos ülkesinin kralı Aison tahtını ikinci dereceden kuzeni ve Tanrı Poseidon'un oğlu olan Zorba Pelias'a kaptırmıştır. Aison'un oğlu olan İason delikanlılık çağına gelince Pelias'tan babasının tahtını geri ister. Pelias ise ondan kurtulmak için, önce Kolkhis'e gidip Phiriksos'un orada bıraktığı altın postu getirmesini emreder. İason gözü pek Yunanlı yiğitleri toplar. Ünlü usta Argos'a gemi yaptırır, Tanrıça Athena da onlara yelken dokuyarak yardım eder ve yola koyulurlar. Gemi Tesalya'nın İolcos limanından hareketle ilk durak Lemnos (Limni) adasına uğrar. Kendilerini ihmal edip cariyeleri ile sevişen Lemnos'lu kadınlar, kocalarını toptan öldürdükleri ve uzun zamandır erkek görmedikleri için gemicileri coşku ile karşılarlar. Lemnos kadınlarını hamile bırakıp soylarının tükenmesini önledikten sonra yollarını sürdürürler. Semendirek (Samothrake) adasına da uğrayıp Çanakkale boğazından Marmara denizine girerler. Kapıdağı yarımadasından Delion'ların kendilerine yardım eden dost kralları Kyzikos'u yanlışlıkla öldürürler. Mysya (bugünkü Mudanya) kıyılarında tatlı su aramaya giden ve suya düşüp boğulan genç Hylas' aramaya giden Herakles, şafak sökene kadar dönmeyince onu beklemeden denize açılırlar. Kadıköy (Kaledonya) deki dev Amykos'u Polideukes'in yenmesi üzerine yelken açan Argo Gemisini fırtına Trakya kıyılarına atar. Orada Posiedon'un bir başka oğlu kör kral Pineus'un tarifine uyarak çarpışan kayaların arasından kurtularak boğazı geçerler ve Karadeniz'e açılırlar. Pontus Euxeinos yani konuksever denizde yollarını sürdürürler. Maryandin'ler ülkesi yani bu günkü Şile-Kefken Akçakoca yöresinde yaban domuzunun saldırısı sonucu İdmon ve Tiphys ölürler. Daha ilerde Amozonlar ülkesi Thermados (bugünkü Terme)a uğrayarak Kolkhis ülkesine ulaşırlar. Argonaut'lar altın postu almak için kral Aietes'in huzuruna çıkarlar. Aietes'in büyücü kızı Medea İason'u görür ve ona aşık olur. Bu karşılaşmadan sonra, İasos'un bütün işlerinin yönetimini, bu büyücü prenses yüklenir. Kral altın postu alabilmesi için İason'dan ejderi öldürmesini, ayakları tunçtan ve ateş saçan bir boğayı çifte koşarak öldüreceği ejderin dişlerini ekmesini ister. Medea kendisi ile evlenmeye söz verirse İason'a yardım edeceğini bildirir. Büyülü bir merhem hazırlayıp İason'un vücudu ve silahlarını, zırhını bu merhemle kaplar. Ejderin dişleri İason'un bedenine geçemez olur, öldürdüğü ejderin dişlerini ekince yığınla silahlı adam yerden bitrer. Medea 'ın söylediği gibi bu adamların içine bir taş atar, adamlar birbirlerine saldırırlar ve hepsi ölür. Başarılı olan İason'dan kurtulmak isteyen Kolkhis kralı Argo Gemisini yakıp adamlarını öldürmeyi planlar, Medea babasından daha evvel davranıp altın postu bekleyan ejderi uyutur, Medea ve İason altın postu alıp Argo Gemisine kaçırırlar. Ertesi sabah şafak sökmeden yola çıkarlar. Medea babasının kendilerine yetişmesini önlemek için genç Kolkhis prensi olan kardeşini öldürüp parçalarını denize atmaya başlar babası Aietes büyük bir acı içinde oğlunun parçalarını toplamakla meşgul edildiği için arkalarından yetişemez. Argos Gemisinin bundan sonraki rotası ve Yunanistan'a dönüşü Kafkas Phantonu'nu pek ilgilendirmediğinden burada anlatılması o kadar da gerekli değildir. Argonaut'lar ve Argos Gemisi ile ilgili bu özet açıklamadan sonra elimizdeki (Argos Gemicileri) dergisinde Argonaut Seferini gösteren bir harita ekinde, Emre Eser imzalı "Argonautica" yazısına dönelim. Yazı yukarıda özetini verdiğimiz destan tekstini çok ayrıntılı bir biçimde anlatmaktadır. Yazının, Şefik Can'ın "Klasik Yunan Mitolojisi" adlı kitabından noktasına, virgülüne kadar değiştirilmeden aktarıldığı görülmektedir. Dolayısı ile aşağıda açıklamaya çalışacağım bence yanlış olan kimi bilgiler nedeni ile bu eleştirilerin ya da düzeltmelerin Emre Eser'e yönelik olmadığını da belirmek isterim. Akıcı bir uslup ile anlatılan bu mitolojik öyküde Emre Eser'e, dolayısı ile Şefik Can'a katılmadığım bir hayli pasaj ve motif vardır. Şöyle ki; 1) İolcos tahtını zorla ele geçiren Pelias, gerçek kral olan Aison'un kardeşi olarak gösterilmiştir. Oysa Aison, Kertheus ile Tyro'nun oğludur. Pelias ise Aison'un anne tarafından uzak bir akrabasıdır. Pelias Poseidon'un oğludur. 2) Yazıda Kolkhis ülkesi için "Gürcüstan" denmektedir. Gürcüstan'ın antik ismi Kolkhis olmayıp "İberya"dır. Kolkhis ise bugünkü Abahzya Cumhuriyeti topraklarını, Zugdidi ve Poti yörelerinden oluşan ve Hristiyan Lazların(Mingrel) yaşadığı ve tarihe Mingrelya veya Lazika adları ile geçmiş bölge ile Acara Cumhuriyetini içine alan, Pitsunda'nın kuzeyindeki Mızımta vadisinden başlayıp Çoruh ırmağına kadar uzanan bir çoğrafyanın adıdır. Gürcüstan Çarlık Rusya'nın egemenliğini kendi iradesi ile kabul ettiği 1800'lü yılların başına dek aynen Ermenistan gibi deniz kıyısında toprağı bulunmayan bir kara ülkesidir. Hiçbir zaman deniz kıyısında toprağı olmamıştır. Argonaut'ların deniz yolluyla Gürcüstan'a gitmesi olası değildir. Gürcüler 1800'lü yıllardan bu yana giderek artan bir hızla kıyıya sızmaya çalışmış. Sovyet yönetiminin Stalin'in eline geçmesinden sonra Abhazya'nın direnmesine karşın, Abhaz aydınları soykırıma uğratılarak, halk devlet terörü ile sindirilerek Abhazya Stalin'in ülkesi Gürcüstan'a peşkeş çekilmiş olup bugünkü coğrafya atlasları da bu zorbalığa uygun çizildiği için antik Kolkhis ülkeleri Gürcüstan imişcesine algılanmaktadır. Lazika (Mingrelya) ve Acara da aynı akibetten kurtulamamıştır. Bugünkü Abhaz-Gürcü çatışmasının temelinde yatan gerçekte budur. Gürcüstan'ın Karadeniz kıyısında toprağı bulunmadığı, Stalin'in Gürcüstan'ı Karadeniz'e çıkartmak için çevirdiği entrikaları ve dehşeti çok iyi yorumlayan, adını saygıyla anladığım Abhazolog Ömer Beyguaa ile yaptığımız söyleşilerden birini anlatılan ve Ömer Bey'in muhakkak bir belgeye dayanarak aktardığı bilgileri özetleyerek anlatmak istiyorum. Gürcüstan'ın hiçbir zaman Karadeniz'e kıyıdaş olmadığı gerçeği bugün Gürcü şovenizmince saptırılıyor. Bizans İmparatorluğunun son döneminde Fatih Sultan Mehmet'in ikinci kez tahta çıkmasından sonra, sonunun gelmek üzere olduğunu iyi sezinleyen son Bizans İmparatoru Konsantin Dragazez Osmanlıya karşı doğudaki Hristiyan krallıklardan yardım umar. Trabzon Rum İmparatorluğu Gürcüstan ve Abhazya krallıklarıyla yeniden iyi ilişkiler kurma politikası izler. Henüz evlenmemiş olan imparator, çağdışı olan Trabzon Rum İmparatorunun ya da Gürcü kralının kzılarından birisi ile evlenerek ve akraba- müttefik bir doğu kuşağı oluşturarak, hatta bu kuşağa Akkoyunlu'ları da katarak (Bu dönemde Abhazya'dan bir prensesin Harput'taki Akkoyunlu sarayına gelin geldiği, Müslümanlığı kabul eden bu prensesin uzun Hasan'ın annesi Sara Hatun olduğu bilinmektedir.) Osmanlıya doğudan gaile yaratarak böylece nefes almak ister. Doğu Hristiyan prenseslerinden hangisinin Bizans İmparatoriçesi olabileceğini tesbit için baş veziri Gran Dük Lucas Notaras'ı, yanına güzel resim çizen İkona yapımcılarını da katarak bir savaş gemisi ile Doğu Karadeniz'e gönderilir. İkona sanatçılarının çiziminden İmparator, eşini seçeceğini planlamaktadır. Lucas Notaras Trabzon'daki görevini tamamladıktan sonra Gürcüstan'a ulaşmak için yollarını sürdürür. Ancak bindiği gemi Abhazya Krallığı kara sularında Abhazya denizcileri tarafından durdurulur. Denize o çağlarda da kıyısı olmayan merkezi Gürcüstan'a ulaşmak için Abhaz vizesi gerekmektedir. Lucas Notaras'ın Pitsunda Piskoposluğuna başvurması ve Abhazya kilisesinin de zamanın Abhaz kralından izin alması sonucu Lucas Notaras'ın karaya çıkması ve Gürcüstan'a geçmesi gerçekleşebilir. Argonautica yazısının büyük ölçüde kaynağı olan Şefik Can, Azra Erhat ve başka mitoloji yazarları Argonaut'ları rotasını bu günkü siyasi haritalarından izleyerek elbette bugünkü Gürcüstan'a ulaşacaklardır. Zira Kolkhis, yani bugünkü Abhazya, Lazika ve Acara yurtları halen Gürcüstan haritası içinde gösterilmektedir. Bu yanılgı günümüz haritalarından kaynaklanmaktadır. 3) Yazıda, Kolkhis kralı Aietes'e Gürcü kralı ünvanı yakıştırılmıştır. Gerek aietes gerek ise ablası Medeia tarafından öldürülen genç prens Abystros'un isimleri günümüz Abhazyacasında anlam kazanmaktadır.(Hayıt ve Apsırt) Apsırt ya da Abystros ismi Apsyli halkının prensini tanımlamaktadır. Antik çağlarda ayrı ayrı krallıklar halinde yaşayan antik Abhaz boyları, Abasg, Apsyli, Msimyan ve Sanigler hakkında Pontusi, Antik Grek ve Roma kaynaklarında sayısız bilgi vardır. Bu belgeleri bırakanlardan biri olan Flavius Arriyan Adriyanus Roma İmparatorluğuna yazdığı mektupta "Lazikanın kuzeyinde Apsyl'ler yaşıyor, onların kralının adı Yulyan'dır."demektedir. Pilinya ise Apsyl ismine açıklık getirmektedir. "Periplius Pontus euxini. Diller Geographiers P 128 Nach Diller o.c.p.2496.33.ed.Haviy_Wirth p.15 ve p.29" gibi araştırmalarda bu husus açıkça görülmektedir." Abhazya boylarından olan Apsyller bugünkü Kodor Irmağına bile isim olmuştur. Yani Apsıylıs (bk. Geographus Ravennas.ed.Schnetz.Lpz.1940) halkının kralı olan Aites (yani Hayıt) ve onun oğlu Apsyrtos (yani Apsırt) Apsyllerrin prensidir. Bu Apsyller ne olmuş? Bugün nerede yaşamaktadır? Bunu açıklayabilmek için İlhanlı Moğollarının batıya yürüdükleri 13. Yüzyılda Gürcüstan'ın işgali, halkları Kuzey Karadenize doğru itmiştir. Bu itiş Lazları, Lazlar da Apsylleri sıkıştırınca Apsyller 14. Yüzyılın başlarından 17.yüzyıla kadar peyderpey dağları aşarak Mızımta Vadisinden kuzey ovalarına ve ırmak vadilerine yayılmışlardır. Bu gün diğer akraba Çerkes boyları ile birlikte Karaçay-Çerkes, Kabartay-Balkar ve Adıgey Cumhuriyetlerinde yaşamaktadırlar. Bu gün Kuzey Abazaları dediğimiz(Rusça'da Abazin)Apsyllerin torunlarının bir bölümü ise 1864 büyük Çerkes Sürgünü ve soykırımı sırasında hayatta kalabilenlerden benim de mensup olduğum gruplardan Osmanlı topraklarına sürülenler, Kayseri (Uzunyayla) Sivas, Adana (Tufanbeyli), Tokat, Eskişehir'e bağlı köylerde ve çoğunlukla da büyük kentlerde yaşamaktadırlar. Şimdilerde bile Kayseri Pınarbaşı ilçesine bağlı Kazancık, Tavladere, Demirboğa köylerinin Abaza halkı kendilerini "Apsılbarıpş" olarak tanımlamaktadırlar. Daha başka bir söyleyiş ile Kolkhis kralı Aietes'in ve prens Apsyrtos'un halkı mitolojik çağlardan günümüze aynı isimle ulaşmışlardır. Argonautica yazısına açıklık getirmek kimi yanlış kavramları düzeltmekti amacımız. Bu vesile ile "Argos Gemicilerinin" kürekçilerine günümüz yayıncılık sorunlarının hırçın dalgalara dönüştüğü azgın denizlerde "Hızlı" ve engelsiz bir biçimde ilerlemeleri için güç ve başarı diliyorum.  {gallery captions=boxplus.caption}/fotoarsiv/resim/birsir_abdullah{/gallery}+''+Özdemir Özbay

Sözlü Tarih Nedir?

Geçmiş deneyimlerin, tanıklıkların anlatıcının izniyle sansürsüz bir biçimde kaydı, deşifresi ve arşivleme çalışması olarak tanımlanan sözlü tarih, bir araştırma ve tarih saptama yöntemidir. Bu yöntemle, kişilerle görüşülerek anıları kaydedilir ve tarihi açıdan önemli olan sözlü kaynaklar belgelenir. Bireysel tarihle toplumsal tarihin çakışma noktasında sözlü tarih vardır. +''+ Sözlü tarih bir bilimsel disiplinden çok bir bilimsel yöntemidir. Ancak disiplin olarak tarihe yakındır ve antropoloji ile benzerlikler gösterir. Çünkü sözlü tarih çalışması salt bir kayıt faaliyeti değildir. Görüşme hazırlığı, görüşme süreci ve sonrası "katılımcı gözlemcilik" tekniklerinin de kullanıldığı bir anlama faaliyetidir. Sözlü tarihçiler tıpkı antropologlar gibi, bir kişi ya da grubun davranış kültürünü onunla kurdukları ilişki içinde yaşayarak anlamaya çalışmakta ve böylece kaydedilen sözlerini tamamlayan raporlar oluşturmaktadır. Ancak aradaki fark, antropologların bu işlemi yıllara yayılan sürelerde yapması, sözlü tarihçilerin ise saatlere bağlı olmasıdır.Sözlü tarih 1960'lı yıllarda batıda gelişmeye başlamıştır. Klasik tarih yöntemleri daha çok üst sınıfların belirlediği tarihi saptamaktadır. Buna karşılık sözlü tarih daha çok alt sınıfların tarihini oluşturmada kullanılan bir yöntem olmuştur. Böyle olmakla birlikte sözlü tarihçiler klasik tarihi yadsımamışlar onunla birlikte sözlü tarih yöntemini kullanmışlardır.Sözlü tarihin geleneksel biçimi kişisel yaşam öykülerinin saptanmasıdır. Böyle olduğu için kişisel arşivler önem kazanmaya başlamıştır. Ancak zamanla kurum tarihi, olay tarihi sözlü tarih çalışma konuları arasına girmiştir. Sözlü tarih, kişileri günlük yaşam felsefecileri olarak görmektedir. Kişi, anılarını ve yaşadıklarını anlatırken asla bir iletken değildir. Anlatılar, kişinin hayatı kavrayış tarzıyla yoğrulan ürünlerdir. Yaşanmış olanla kişinin anısı arasında bir yeniden üretim süreci vardır. Bize ulaşan bu yeni üründür. Ve bu yeni ürünün içinde hikaye edenin, tüm bireysel özellikleri vardır.Bu nedenle sözlü tarih ürünleri tamamlayıcı belgeler olarak tanımlanmaktadır. Diğer tarihsel belgeleri tamamlayan, teyit eden veya çürüten ya da destekleyen işlevleri vardır. Bir konuda hiçbir yazılı belge yoksa işte o zaman yöntemine uygun sağlanmış sözlü tarih belgeleri aksi kanıtlanıncaya kadar gerçeğe uygun kabul edilebilir.Sözlü tarihin temel ilkesi görüşülecek kişinin korunmasıdır. Görüşülen kişiyi korumak üstün değerdir. Görüşülecek kişinin hakları üstün haklardır. İlkesel olarak bire bir görüşme esastır. Ayrıca focus grup çalışması denen bir biçim de kullanılmaktadır. Ancak bu grup çalışması geleneksel biçime göre çok daha zordur. Bu çalışma tipinde kişisel yaşam öyküsü yerine somut bir konu ya da sorun eksenli görüşme esas alınmaktadır. Odak grup çalışması özellikle kurum tarihlerinde veya aynı olayla ilgili görüşülecek kişi sayısının çok fazla olduğu çalışmalarda denenebilecek bir yöntemdir.Bir özetleme yapmak gerekirse; sözlü tarih görüşmeleri, günümüzde tarih, antropoloji, toplumbilim ve halkbilim araştırmalarında gitgide yaygınlaşan bir araç haline gelmektedir. Böylece geçmişe tanık olmuş veya katılmış olanlardan, bu geçmiş hakkında bilgi, yani olaylar, insanlar, kararlar ve süreçler hakkında yazılı belgelerde ve kayıtlarda bulunmayan veriler toplanmaktadır. Sözlü tarih çalışmaları esas olarak belleğe dayalı yapılır. Bilindiği gibi, bellek, geçmişi kaydetmenin her zaman güncelle ve bireysel psikolojiyle biçimlenen öznel bir aygıtıdır. Dolayısıyla sözlü tarih çalışmaları, bireysel değerlerin ve eylemlerin geçmişi nasıl biçimlendirdiğini ve geçmişin bugünkü değerleri ve eylemleri nasıl biçimlendirdiğini de ortaya çıkartan bir araç olmaktadır.Her sözlü tarih çalışması aslında benzersiz, eşi olmayan bir olaydır; bu da, bu çalışmanın keyifli yanıdır. Her ne kadar genel kabul gören, izlenmesi gereken bir takım kural ve yöntemler varsa da, "sözlü tarihin nasıl yapılacağını öğrenmenin biricik yolu, sözlü tarihi yapmaktır". Sözlü Tarih Çalışmasına İlişkin Hazırlık ve Uygulama Sorunlarıp> Görüşme araçları olarak; video kaydı, kaset teyp kaydı, yaka mikrofonu kullanılmalı, zorunlu hallerde açık uçlu sorularla anket tekniği kullanılabilir. Esas olan birebir görüşme olmakla birlikte bu çalışmada grup görüşmeleri yapılması zorunlu gözükmektedir. Ancak grup görüşmeleri sonucu, elde edilecek ürünlerin bilimsel ölçütlere uygun olması için "tarih sohbetleri" biçiminden farklı tarzlar uygulamak gerekecektir. Bu uygulamada öncelikli ilke konu ya da olay eksenli grup görüşmesi organizasyonudur. Ayrıca, bu görüşmelerde, görüşme planının (konu başlıklarını ve soruları içeren) önceden gruba katılacaklara verilmesi ve hazırlık yapmalarının sağlanması istenilebilir. Aynı olaya ilişkin farklı anılar arasındaki birbirini çürüten aktarımların ayıklanması (örneğin mantıksal tutarsızlıklar, anakronizm, tarih çelişkileri gibi...) veya farklılıkların bütünlük içerisinde ifade edilmesi konusunda çeşitli yöntemler (tartışma tekrarı, yazılı belgelere başvurma, başka tanıklıkları devreye sokma gibi) kullanılması gerekebilir.Daha sonra araştırma sahasının tanımlanması gerekmektedir ve ön hazırlık, (teknik hazırlık, psikolojik hazırlık, bilgilenme) görüşme planı ve formları, randevu, görüşme yeri, görüşme yöntemi, görüşme süresi konularında bir rapor hazırlanması gerekmektedir.Kayıt işlemi ve çözümleme; teyit işlemi, orijinal kaynağın korunması, ürünlerin görsel-işitsel ve yazınsal alanlarda araştırmacıların kullanımına açma, doğrudan bilimsel çalışmalarda yararlanma, doğrudan öyküler olarak yayınlama, arşiv çalışması ve teknikleri (orijinal ve türev kaynaklar yönünden), izin belgeleri, yasal sorunlar ve önlemler, kullanıma açma ve açıklama sorunları olarak sıralanabilecek bir çok ayrıntıyı içeren bu projenin, ayrıntılar düzeyindeki hazırlığı yapılmalıdır. Ayrıca dijital ortamda arşiv için hazırlıklar sözlü tarih çalışmaları başlamadan tamamlanmalıdır. Arşivlemede de dijital ortam ile klasik arşiv birlikte kullanılmalıdır.+''+Kaffed

Sözlü Tarih Çalışmaları

Dergimizin "Sözlü Tarih" konulu bu sayısı için, yayımlanan kitaplarında sözlü tarih çalışmalarından yararlanan büyüklerimizle görüşmeler yaptık. Bizlere bu çalışmaları nasıl yaptıklarını ve sözlü tarih araştırmalarının toplumumuz için ne kadar önemli olduğunu anlatan büyüklerimizin bu konu hakkındaki görüş ve düşüncelerini yayınlıyoruz. +''+ Osman ÇELİKp> Doğu milletlerinde günlük tutmak ya da hatıra yazmak pek gelişmediği için, sözlü edebiyat önem kazanmıştır. Dinlemeye ve gözleme dayanan bilgi birikimi, nesillerin sözlü olarak birbirine aktardığı değerli bir hazinedir.Modern çağda yaşamama rağmen, sözlü kaynaklardan ben de yararlandım. Yazılı edebiyata geçmeden, vatanlarından sürülen bir topluluğa mensuptum. Kuzey Kafkasya'dan ilk çıkan göçmenler, kitap-defter edinmemişlerdi. Bütün bildiklerini, hatıralarını hafızalarında saklamışlardı. Dinleyen, merak eden olursa, özellikle yeni nesillere, bildiklerini anlattılar.Kesin tarihini hatırlamıyorum; ilkokula yeni başladığım yıllardı. Yaşlı babaannem, bir yere oturmaya giderken, beni ve kız kardeşimi yanına alırdı. Genelde bu, gece oturması olurdu. Konuşulanları merakla dinlerdim. Yıllar sonra bunları yazılı hale getirmek isteyince başarılı olamadım. Çünkü sözlü kaynak, yer yer kopmuştu.Buna rağmen; "Efsaneler, Hikayeler, Portreler" isimli kitabımda bulunan "Nenof", "Kutsal Dul", "Meryem" adlı hikayelerim, çocukluk yıllarında dinlediğim kaynaklardan esinlenerek yazılmıştı.Meryem ile Nenof, benim hayalimin ürünü değildi. Gerçektir. İlkokula başladığımda ikisi de sağdı. Sas Nenof'un yaşı yüzün çok üstündeydi. Meryem Nenof ise sanırım yetmişini geçmişti.Meryem Nenof'u bugünkü değer ölçülerimle tanısaydım, onu daha dikkatli dinlerdim. Sesini yükseltmeden, sözcükleri tane tane oturtarak, sanki şiir okur gibi konuşurdu. Biz çocuklarla konuşurken, bir büyükle konuşuyormuş gibi davranırdı. Yüz hatları anlamlı, yaşına göre hala güzeldi.Dinlediğim büyükler sadece bunlar değildi. Halamın beyi saatçi Recep Hoca, köyümüzün imamı Eyüp Efendi dikkatle dinlenecek, bilgi düzeyi yüksek kişilerdi. Üniversite çağında; Ahmet Canbek, Şerafettin Erel, Dr. Vasfi Güsar Beyler saygıyla hatırladığım kişilerdir.Kazanuko Jabağ adlı kitabımın ikinci baskısı yapılacağı zaman, bazı bölümleri zenginleştirmek istedim. Bu konuda, en büyük katkıyı Şogen Ali ile Saim Tuç Beyler yapmışlardır. Her ikisini de saygıyla anıyorum.Özellikle belirtmek istiyorum: Şogen Ali Thamate çok iyi değerlendirilmelidir. Tabir caizse beyni yıkanmalıdır. Bütün bildikleri kayda geçirilmelidir. Şüphesiz sözlü kaynaktan alacağınız bilgiler hamdır. İşlenmesi gerekir. Belli başlıklar altında toplanmalıdır. Sözlü kaynak görevi yapacak kişiler gün geçtikçe azalmaktadır. Zaman kaybedilmeden birikim sahibi büyüklerimiz tespit edilerek, Onlardan istifade edilmelidir.+''+Osman Çelik

Yüzyıl Süren Adıge-Rus Savaşları

Rusya XVIII. YY.da güçlü bir imparatorluk olmuş, bunun da çok iyi farkına varmıştı. Bunun sonucu olarak Kuzey Kafkasya'ya hakim olmak istiyordu. Çar, Kuzey Kafkasya ile ilgili yeni politikalar üretiyor, Rusya'nın güney sınırını K. Kafkasya'ya hakim olarak emniyete almak istiyordu. Rusya'nın imarında, güçlenmesinde, bu günlere gelmesinde Adıge prenslerinin yaptıkları unutulmaz katkılar, Adıge-Rus halklarının müşterek düşmana karşı verdikleri mücadele, iki halk arasında yapılan dostluk antlaşmaları, akrabalık bağları ve asırlardır devam eden iyi komşuluk ilişkileri unutulmuş, neredeyse inkar edilmişti. +''+ Osmanlı İmparatorluğunun da asırlardır Kafkasya'ya ilgisi vardı. O toprakları sınırları içine almak onun da çok işine geliyordu. Bu uğurda çok da çaba sarf etmişlerdi. Adıgelere gelince, yıllardır komşu olarak beraber yaşadıkları Ruslarla dost kalmak, eskiden olduğu gibi barış içinde yaşamak istiyorlardır. Bunun için yeteri kadar imkan ve sebep vardı, aklın yolu da buydu. Ama Çar en kötüsünü seçmişti: SAVAŞI...Bundaki maksadını da gizlemiyordu: Adıgelerin içinde yaşamadığı Kuzey Kafkasya'yı topraklarına katmak. Dünya tarihinde insanoğlunun hatırladığı en zalim, en adaletsiz, en kanlı savaşların başında Adıge – Rus savaşları gelir. Bu savaşların yüz yıl devam ettiği kaydedilir. Tarihteki adı ise Kafkas Rus savaşlarıdır. Ancak vatanları ve hürriyetleri için savaşan, vatanları yağmalanan, halkları yok olma noktasına getirilen Kuzey Kafkasya'da yaşayan en büyük halk Adıge halkıydı. O yüzden bu büyük savaşın Adıge – Rus savaşı bölümünü ayrı olarak ele almak daha uygun olacak. 1761'de Çariçe olan II. Yekaterina, Avrupa ülkeleriyle gizlice yaptığı antlaşmalar sonucu hiç de akıllıca olmayan bir politikayla, Kuzey Kafkasya ile savaşa bir an önce başlamak istiyordu. Aslında bu çirkin planın temeli I. Petro zamanında atılmıştı. I. Petro bu iş için bazı ön hazırlıklar da yapmıştı, Azak Denizi çevresini elde etmek, Pers İmparatorluğu'nu ziyaret etmek gibi. I. Petro K. Kafkasya'yı elde etme başarısını gösterecek komutanlar için 1714'te özel madalyalar hazırlatmıştı ancak ömrü kafi gelmemiş, bu konuda ondan daha zalim olan II. Yekaterina tahta geçmişti. II. Yekaterina K. Kafkasya savaşını başlatmış, ilk olarak Terek Irmağı kenarında Mezdegu'da ilk kale inşaatını 1761'de başlatmıştı. Burası Kabardey topraklarıydı. Tam bu sırada Kabardey prensleri arasında bir anlaşmazlık çıkmıştı. 15 Kabardey prensi Rusların başlattığı bu savaşta Osmanlı ve Kırım Hanlığı tarafı olalım Ruslara karşı koyalım diyordu. Bunların dışında kalan 13 Kabardey prensi ise Ruslarla dost kalalım,savaşı durduralım diyordu. İşte bu 15 prensin temsil ettiği bölgeye Büyük Kabardey, 13 prensin temsil ettiği bölgeye ise Küçük Kabardey (Cılahsteney) dendi. 1763'de Rusya, Mezdog'da inşa ettiği kaleyi korumak ve savaşta ileri karakol görevi yapmak amacıyla büyük bir köyü aynı bölgede kurmuştu. Rus Çariçesine olan yakınlığı sebebiyle Kabardey prensi Cılahsten Kurgovko'ya Mezdog yakınlarında Ruslar tarafından bir saray inşa edilmişti. Rusların Kabardey topraklarındaki bu hazırlıkları, yakında büyük savaşa başlayacaklarının en büyük belirtisiydi. Bu büyük tehlikeyi sezen Adıge halkı ileri gelenleri derhal toplanarak bir karar aldılar ve II. Yekaterina'ya bir grup elçi gönderdiler. 1764'te giden grubun liderleri Kesın Ketıko ile Kundet Cebez-Ceriy idi. Çariçeye Kabardey topraklarında yapılan kalelerin uygun bir davranış olmadığını, Kabardey halkının buna razı olmadığını, bunu kabul edemeyeceklerini izah etmişlerdi. Ancak Çariçe bu konu üzerinde fazla kafa yoramayacağını ve başlattıkları işi sürdürmek ve neticelendirmek istediklerini elçilere hissettirmişti. Çariçe, yaptığı kabalığı örtmek maksadıyla elçilere değerli hediyeler ve para verilmesini emretti ancak Adıgeler bunları asla kabul etmeden vatanlarına geri dönmüşlerdir. Elçilerin getirdiği haber üzerine Kabardey'de büyük bir toplantı yapılmış, bütün Adıge prensleri, köy thamadeleri, söz sahibi, itibarlı, saygı duyulan tüm Adıgeler bu toplantıya çağrılmıştı. Adıgeler her türlü olasılığı gözden geçirmiş, yurdun üzerine çökmeye başlayan bu büyük belaya karşı nasıl hareket edeceklerini görüşmüşlerdi. Büyük toplantıda, tarih boyunca hep kendine saygı duymuş, binlerce yıllık tarihi içinde hür kalmış, kimseye diz çökmemiş Adıge halkı bu büyük belaya silahla karşı koymaktan başka çare bulamamıştı. Bunun manası şuydu: Sebepsiz işgal edilen Adıge yurdunu ve Adıge bağımsızlığını tehlikeye sokan Rusların bu hareketine artık silahla karşı konacaktı. Ve böylece, resmen Adıge-Rus savaşı 1764'te başlamış oluyordu. İlk savaş böylece Kabardey yurdunda başlamış oluyordu. Bir çok defa karşılıklı saldırılar olmuşsa da esas büyük savaş 1769'da kendini göstermişti. Adıgelerin ilk hedefi Mezdog kalesi ve çevresine kurulan Kazak-Rus köyünü yok etmek, yakmak, yıkmaktı. Adıgelerin bu gizli planını öğrenen Ruslar da son sürat tüm güçleriyle hazırlanıyorlardı. Top ve diğer silahlar kuşanmış güçlü Rus ordusunun komutanı Fransız asıllı dö Melem idi. Rus ordusuna yardım etmek için Han Vubaşi komutasındaki 20 bin kişilik Süvari Kalmuk ordusu da Mezdog'a gelmişti. Adıgeler, Kalmukların böyle bir şey yapacaklarına asla ihtimal vermemişlerdi. İki birleşik ordu Mezdog'un bütün kilit noktalarını emniyete almışlar, Kalmuk süvarilerini de gizli bölgelere yerleştirmişlerdi. Bütün bu olup bitenden habersiz Adıge ordusu Mezdog yakınında iki ordunun kuşatması altında kalmış, geri dönmek; kaçmak gibi bir adeti tarih boyunca yaşamamış olan Adıgeler "ya ölürüz ya Adıge gibi hür yaşarız" parolasıyla sayı ve silahça kendilerinden çok güçlü olan düşmana saldırırlar. Çok kanlı geçen savaş sonunda her iki taraftan binlerce insan ölürken, bir çok Adıge lideri de şehit olur. Bu savaştan sonra General dö Melem ordusunu Meşıko yamaçlarına getirmiş ve Adıgelere elçiler göndermiş, gaye, sözde, Adıgeleri korkutup Adıge yurdunun Rusya'nın himayesine girdiğine onları inandırmaktı. Adıgeler ona şu cevabı vermişlerdi: "Biz ne Rusya'ya, ne Osmanlı'ya ne bir başkasına tâbiiyiz, kimsenin gölgesinde yaşamayız, biz vatanımızı ve hürriyetimiz savunacağız." Bu cevap General dö Melem'i çok kızdırır ve Nartsane yakınında 1769 Haziran ayında yeniden şiddetli bir savaş başlatır. Bu savaşta üstün gelen taraf olmamış, her iki taraf da çok zaiyat vermişti, bu savaşta en büyük kahramanlığı gösteren Adıge lideri Bemate Misost idi. O ordusunu üstün manevralarla sevk ve idare ediyor, gizli mevzilere sokuyor, beklenmedik anda düşmana saldırıp, büyük darbeler vuruyordu. Yabancı bir toprağı işgal eden düşmana huzur vermiyor, General dö Melem'i büyük hayal kırıklığına uğratıyordu. Koca Rus İmparatorluğunun Adıgelerle yüz yıl süren haksız, adaletsiz savaşta ilk darbeyi yiyen Kabardeyler, Çarın-Çariçenin ne kadar merhametsiz olduğunu ve bu savaşın hiç bir uluslararası kurala uymadığını anlamışlardı. Rusya da "uslanmaz Adıgeler"in kolay pes etmeyeceğini, asla diz çökmeyeceklerini, keyfi savaşlarla onlarla baş edemeyeceğini, başlattığı bu savaşın, umduğu gibi kısa olmayacağını ve çok kanlı olacağını anlamıştı. Bu yüzden bütün kuvvetlerini Kuzey Kafkasya'da toplamaya, peşpeşe kaleler inşa etmeye ve Adıge topraklarına Kazak-Rus köyleri (stanitseleri) kurmaya başlıyordu. Kısa zaman içinde kurulan Kazak-Rus köyleri: Galygayevsk, Yişersk, Nayursk, Mekansk, Kalinovisk, Lukovsk ve diğerleri. Bu köylere getirilen aileler, Rusya'nın muhtelif yerlerinden zorla getirilip bedava verilen topraklara sanki Rusya'nın kendi toprakları gibi yerleştiriliyorlardı. Bu insanlar, Adıgelerle çatışmaya her an hazır olmalı ve gerektiğinde savaşmalıydılar. General dö Melem ile Kalmuk Hanı'nın dostluğu uzun sürmemiş, Han, Generalin iki yüzlülüğünü ve onu bulaştırdığı belanın kendisine fayda getirmeyeceğini çabuk anlamış. Han ve halkı, 1771'de, 28.000 aile olarak Volga Nehri kenarına göçmüşlerdi. 1771–1772 yıllarında Keremırze Sokur komutasındaki Adıge süvari birliği bir çok Rus kalesini işgal etmiş, yine bir çok stanitse (Kazak-Rus köyü) yakılmıştı. Çok geçmeden anlaşılmıştı ki Rusya sadece Kabardey bölgesiyle yetinmeyecek, cepheyi genişletecekti. Savaşın ateşi kısa sürede Psıj (Kuban) ve Yinjıc Adıgelerine de ulaşacaktı. Aşağı Adigey (şimdiki Adigey) de bu beladan nasibini almıştı. 1787 yılında General Tekkeli komutasındaki Rus ordusu Kuban'ı geçerek Adıgelere saldırmıştı. Savaşa hazır olmayan Adıgeler büyük zaiyat vermiş, 300'den fazla Adıge köyü yakılmış, yıkılmıştı. 4.000 araba yükü çeşitli mal, eşya yağmalanan köylerden götürülmüş, otlar, ekinler yakılmıştı. Tüm bunlar, ilerleyen yıllarda Rus generalleri Bulgakov, Yevdokimov, Zass ve Yermolov tarafından yapılacak katliamların, yağmaların, yakıp yıkmaların küçük bir örneğiydi. Adıgeler savaşı bitirmek için çok uğraştılar. 1771'de Kabardey Adıgelerinden bir heyet Bıtırbıf'a (Petersburg) elçi olarak gitmişti "savaşı bitirelim, dost kalalım" diye. Ancak Çariçe elçilere verdiği manifestoda başlattığı işi sonuna kadar götüreceğini belirtiyor, Adıgeleri kendi vatanlarında adeta yok sayıyordu. Bu tahammül edilemez bir zalimlikti, ancak Adıgelerin gücü ve imkanı ne kadardı ki? İnsan ve silah gücü kendinden kat be kat fazla olan düşmanla nasıl baş edebilirdi? 1772'de dö Melem barış teklif eder. Buna inanan 12 Adıge prensi antlaşma yapmak için gider ancak tüm diğer Rus generallerin huyları gibi o da sözünde durmaz, Adıge elçilerini tutuklatır. Bu Adıgeler için büyük bir hakaretti. Psıj Adıgeleri de dahil olmak üzere kısa zamanda 25.000 süvari ordusu meydana getirip, General dö Melem'in ordusunu yok etmek için Balk Irmağı'nı geçmişlerdi. Tehlikeyi sezen general, tutukladığı Adıge elçilerini serbest bırakmıştı. Adıgeler gerekli müzakereler sonucu dö Melem'in kuvvetlerine saldırmadılar, çünkü hala savaşı bitirip antlaşma yapılabileceğine inanıyorlardı. Potto'nun kaydettiğine göre dö Melem'in sebep olduğu ayıp ve çirkin şey Rusya'nın itibarını düşürmüştü. Adıgeler her ne kadar barıştan yana, savaşa son vermek için girişimde bulundularsa da, ne Çar ne de generalleri bu işe yanaşmışlardı. Yüz yıl süren savaşta hem Adıgeler hem de diğer Kuzey Kafkas halkları, Rusya'nın yağmacı, yakıp yıkan, kanlı, zalim saldırılarından nasiplerini almışlardı. Barış içinde yaşamak, vatanlarında hür ve müstakil olmak isteyen insanlar bu durumdan büyük üzüntü duyuyor, onlar da silaha sarılıyorlardı. Ruslar, Mezdog'dan başlayıp, Kızılyar'a kadar olan hatta bir çok kaleler inşa etmişlerdi. Gerek Adıgeler, gerek Çeçenler, gerekse İnguşlar ve diğer Kuzey Kafkas halkları bu kalelere durmadan saldırıyorlar, Ruslar'a ve Kazaklar'a büyük zayiat veriyorlardı. Kuzey Kafkasya'daki savaştan, Çar, ordu ileri gelenleri, üst bürokratlar çok memnun değildi. Durumu yeniden detaylı olarak gözden geçirmişler ve şu sonuca varmışlardı: Adıgeler gelişigüzel bir savaşla yenilmeyecekler, Kuzey Kafkasya kolay lokma olmayacaktı. Bu toplantıda Astrakhan-Azak bölgesi generali Potemkiy G.A. şu teklifi getirir: Azak Denizi'nden başlayıp Mezdog'a kadar olan hat boyunca sağlam kaleler kurulsun, ve bu işler en kısa sürede bitirilsin. Bu teklif toplantıda oy birliği ile kabul edildi ve süratle kalelerin inşaatına başlandı. Kabardey topraklarında şu kaleler inşa edilmişti: Yekaterininski, Pavlovske, Marinske, Georgiyevske, Andreyevske. Her kalede yüzlerce Kazak süvarisi vardı. Kale, top, tüfek ve diğer silah, araç ve gereçlerle doluydu. Bu kaleleri ve çevresini, Ladojske, Donskoy Kazak Kolorduları, Hoperske Kolordusu, Tomske ve Selenginske piyade Kolorduları, Viladimirski Rus Kolorduları koruyordu. 1778-1780 arası Azak-Mezdog hattı tamamlanmıştı. Don Nehri'nin Azak Denizi'ne ulaştığı yerden başlayıp, Mezdog'a kadar olan bölge, Ruslar için saldırı, savunma ve işgal hizmetine hazır kalelerle doluydu. Daha sonra 1792'de ise Karadeniz Sahil Hattı kalelerini inşa etmişlerdi. Kuban hattı kaleleri de Kuban'ın denize ulaştığı yerden başlayıp, Kuban'ın çıktığı vadilere kadar uzanıyordu. Yüz yıl süren bu savaşlarda daha bir çok ırmak boylarına, önemli geçit ve kavşak yerlerine kaleler kurup, Kazak stanitseler (ileri karakol görevi yapan Kazak köyleri) yerleştirmişlerdi. Adıgeler bu kaleleri ve Kazak köylerini hiç rahat bırakmıyorlar, saldırıyorlar, yakıp yıkıyorlardı, ancak Rusya kararlıydı. Yakılan yıkılan yerleri yeniden inşa ediyor, Kazak ve Rus askerleriyle tekrar takviye ediyordu. Rusya muradına ermiş, Kuzey Kafkasya'yı gerek Kuzey'de gerekse Karadeniz sahil şeridi boyunca kuşatmış, emniyete almış, Adıgelerin dünya ile irtibatını kesmiş, hatta Adıge kabileleri arasındaki irtibatı bile tehlikeye sokmuştu. Rusya bir taraftan savaşı sürdürüyor, bir taraftan da Adıgelerin maddi gücünü yok ediyor, ekonomilerini boğuyordu. Dış ülkelerle olan ilişkilerini kesmiş, ticareti engellemiş, diğer ülkeleri de uyarıp, Adıgelerle ticareti durdurmuşlardı. Bu şekilde hareket etmekle Adıgeleri çabucak elde edeceğini sanıyordu. Doğru, Adıgeler çok zor durumdaydı ama Rusya'nın umduğu gibi kolay lokma asla değillerdi. 1739 Belgrad Antlaşması'na göre Adıge yurdu ne Rusya'nın ne Osmanlı'nındı. O ancak Adıgelerindi. Ancak, 1774'te yapılan (Osmanlı ve Ruslar arasında) Küçük Kaynarca Antlaşmasıyla Osmanlılar Kabardey yurdunu Ruslara veriyordu. Biri kendisinin olmayan bir vatanı, yine kendisinin bir hakkı olmayan bir başkasına veriyordu. Rus generallerin yürüttüğü savaşın acımasızlığını, zalimliğini, adaletsizliğini aklın kavraması imkansızdı. 7.000 Adıge süvari birliği Marinske kalesini kuşatmışlardı. General Yakobi bir emirle o bölgede Ruslarla dostça yaşayan Adıgeleri toplatıp, ayaklarına demir halkalar taktırmıştı. Onlar Mezdog kalesinin inşası sırasında Ruslara yakınlık duyanlardı. General, kuşatmayı kaldırmazlarsa, esir ettiği bu Adıgeleri yok edeceğini söylüyordu. Savaş olmamasına rağmen General, esirleri Astrakhan'a sürdürmüş ve tamamını yok etmiştir. O dönemde tarihler, böyle zalimliği, adaletsizliği hiç yazmamıştır. 1799'da Rusya, zorla Gürcüstan'ı imparatorluğuna katmıştı, böylece Adıgelerin güney kapısını da tamamen kapatmış oluyordu. XIX. YY. başlarında Kabardey halkı Ruslarla yaptıkları büyük savaşlarla güçsüz düşmüş bir çok değerli liderini savaş meydanlarında kaybetmişti. Bu savaşlarla binlerce masum insan da ölmüştü. Fakat Çar umduğunu bulamamış, Kabardey yurdunu elde edememişti. Adıgeler, yirmi beş yıl süren savaşta Ruslara kan kusturmuşlar, vatanlarını bütün imkansızlıklara rağmen yılmadan savunmuşlar, düşmana büyük kayıplar verdirmişlerdi. O yıllarda Kabardey halkının çektiği acıyı anlatmak zor, çok zor! Korku nedir bilmeyen, vatanları ve hürriyetleri için her an ölüme hazır bu halkı yok etmek için zalim ve katil general Bulgakov, Astrakhan'dan getirdiği veba hastalığını Kabardeylerin içine yaymıştı (o yıllarda veba Astrakhan'da salgın haldeydi). Bunun sonucunda onbinlerce Kabardey bu amansız hastalıktan ölmüştü. 1804'te General Glazenap'ın sürdürdüğü çok kanlı, çok zalimce savaşta Kabardeyler çok zayiat vermiş, çok acılar çekmişlerdi. O savaşta her iki taraftan da o kadar çok insan ölmüştü ki, o bölgeden geçen Humbıley Irmağı savaş bittiği halde bir hafta boyunca kanlı akmıştı. İşte o günden kalma şu atasözü "Vebadan arta kalanı Humbıley savaşı yok etti" "?????? ?????? ??????????? ? ????" Adıgeler arasında bu güne kadar gelmiştir. 1805-1807 yılları arasında General Bulgakov Kabardey yurdunda 80 köyü yakıp yıkmıştı. Aradan üç yıl geçtikten sonra General Bulgakov ve General Delpoço beraber Kabardey yurduna saldırarak iki yüzden fazla köyü yakıp yıkmışlar ve yüzlerce yaşlı, çocuk ve kadını öldürmüşlerdi. Prens Verbeliani, General Yevdokimov'a bu kadar zalimliğin, ve günahsız sivil halkın katledilmesinin ayıp ve günah olduğunu hatırlatınca "Bize zarar veren insanların sayısının azaltılmasında hiçbir mahsur yoktur." cevabını almıştı. Aynı general, günlüğüne hiç utanmadan ve sıkılmadan şu notu düşmüştü: "Kabardeylerle savaşırken veba hastalığının bize çok faydası oldu, bu salgın hastalık Küçük Kabardey'de çok fazla ölüme neden oldu. 1810'da kalan aile sayısı sadece üç yüz idi. Ondan sonra kendilerini toplayıp bizimle asla savaşamadılar." Rus generallerinin bu kanlı, adalesiz, yağmacı, yıkıcı tutumlarından Çar habersizmiş gibi görünse de bu iki yüzlülükten başka bir şey değildi; o da olup biteni elbet biliyordu. Asla yapılmaması gereken bu zalimliklerden gururla bahseden, Çar'ın gözüne girmek isteyen generallerden Bulgakov, Çar I. Aleksandr'dan vebayı Kabardey'e taşıdığı için azar işitmişti. 300.000'i aşan Kabardey nüfusu 1764-1817 yılları arasında devam eden savaşlar ve veba salgını nedeniyle 35.000'e inmişti. 1825'te tekrar biraz toparlanan Kabardey halkına bu sefer de general Yermolov komutasındaki Rus ordusunun kanlı baskınlarıyla büyük zayiat verilmişti. Güzel Kabardey'in güzel insanları, güzel yurdu bu amansız savaşta büyük zararlar görmüştü. Buna rağmen kalan Kabardeyler, Kuban Adıgelerine yönelmiş, savaş ateşini söndürmeye yardıma koşmuşlar, bir kısım Kabardeyler de Şamil'in kuvvetlerine katılmışlardı. Bu amansız savaş Kuzey Kafkasya'da yaşayan tüm halklara birlik ve beraberlik içinde hareket etmezlerse savaşın herkese ulaşacağını, bundan bütün halkların zarar göreceğini, savaşı önlemenin tek şartının beraber hareket etmek olduğunu öğretmişti. Bu fikri benimseyen halklar şimdi daha çok birlik içinde hareket ediyor, beraber cepheye gidiyor, beraber düşmana saldırıyorlardı. Adıgeler, Lezgiler, Çeçenler, Kumuklar, İnguşlar ve diğer halklar... Kabardey topraklarında altmış yılı aşkın süren kanlı, merhametsiz, zalim savaşta bir çok kahramanlıklar gösteren Hatohuşovko Hatohuşıko, Hatohuşovko Mıhamet-Aşe, Ajcırıko Kuşıku, Sefralıko Met, Şocen Şumafe, Hırçız Ale ve diğer birçok lider vatanları, hürriyetleri, namus ve şerefleri için canlarını vermişler, Adıge halkı için asla sönmeyecek birer yıldız olarak kalmışlardır. Onlar cephede düşmana sırtlarını hiç dönmedilerp> [Çev: Muzaffer Kalkan]+''+Muzaffer Kalkan

Zexes Gecesi

nanAnkara Kafkas Derneği tarafından geleneksel olarak düzenlenen ve her ayın ilk Cuma akşamı hemşehrilerin buluşup hoşça vakit geçirmesine vesile olan kültür ve eğlence gecelerinden Haziran ayı gecesi 3 Haziran Cuma akşamı saat 20:00'de başlayacak. Kuruluşlarının 5.yılı şerefine tiyatro topluluğumuz Nıbjeuğ'da geceye "Cevahir" adlı oyunlarıyla katılacaktır.Yaz boyunca gece düzenlenmeyeceğinden, Ekim ayına kadarki bu son geceye tüm hemşehrilerimiz davetlidir.Kaffed