21 Mayıs Anma Etkinlikleri

21 Mayıs 1864; yaklaşık 300 yıl süren Kafkas - Rus savaşlarının sona ermesi ve Kuzey Kafkas halklarının sürgüne zorlanmasının başlangıç tarihidir. Bu tarihten sonra Çerkes halkları dünyanın çeşitli ülkelerine dağılmışlardır. Sürgün süreci içerisinde birçok insan hayatını kaybetmiş, sürüldükleri topraklarda ise hastalık, açlık ve yoksulluk gibi problemlerle karşı karşıya kalmışlardır. +''+ Çerkesler tarihleri boyunca yaşadıkları coğrafyanın da etkisi ile pek çok saldırıya maruz kalmışlardır. (Moğol, Pers istilaları gibi...) Ama Çarlık tehlikesi uzun yıllar sürecek çatışmalara gebe olmuş, Rus Çarlığının sıcak denizlere inme politikası sebebiyle bu tehlike büyük bir savaşa dönüşmüştür. Çerkeslerin, bulundukları jeopolitik konum nedeniyle ortaya çıkan bu savaşlar yıllar boyunca Çerkes halkının kaderi olmuştur. Bu savaşlarda Çerkes halkının büyük bir kısmı yok olmuş, kalanlar ise kendi topraklarından sürülmeye zorlanarak yok olmaya mahkûm edilmişlerdir. İnsanlık Tarihi bir çok savaş ve soykırımla doludur. Tarihte bilinen ilk soykırım ve bunun sonucunda yaşanan sürgün olayı Firavun II.Ramses zamanında Yahudiler'in Mısır topraklarından sürülmesi ile meydana gelmiştir. Bu olay yaklaşık bir milyon insanın yaşadıkları topraklardan zorla göç ettirilmesi ile ortaya çıkmıştır. Yaşanan sürgün - o zamanki şartlar ele alındığında - güç koşullarda yayan olarak ve birçok insanın hayatına mal olarak gerçekleşmiştir. Günümüze doğru gelindiğinde Filistin halkının sürgün ile karşı karşıya kalması da buna örnek olarak gösterilebilir. 21 Mayıs sadece Çerkes tarihinin değil, insanlık tarihinin de en büyük trajedilerinden biridir. Çerkesler'in Anayurtlarından sürgün edilmesi, sistematiği, kapsamı ve kayıpları açısından modern tarihin belki de en büyük soykırımıdır. Bu trajedi, büyüklüğüne karşın, maalesef uluslararası kamuoyunda yeterince bilinmemekte ve tanınmamaktadır. Bunun bir nedeni de, 21 Mayıs'ın bizim tarih bilgimiz ve bilincimizde yeni yer edinmesidir. Bunun bir göstergesi de, yakın tarihimize kadar geniş katılımlı organizasyonların düzenlenememesidir. Türkiye diasporasında düzenlenen ilk geniş çaplı anma etkinliği 1989 yılında Ankara'da düzenlenen "125.yıl sürgün Anma Törenleri"dir. Daha önceki yıllarda gerek 21 Mayıs'ın anlam ve önemi ile ilgili bilgilerimizin yetersiz oluşu ve gerekse Türkiye'nin siyasal durumu nedeniyle anma etkinlikleri geniş katılımlı olarak organize edilememiştir. 1989 yılında düzenlenen bu anma töreninde Anavatanla koordinasyon sağlanarak, Anavatandan gelen katılımcılarla gerçekleştirilen bu tören büyük yankılar uyandırmşıtır. Bu tarihten sonra da Türkiye'nin çeşitli yerlerinde 21 Mayıs, Çerkesler'in Anavatanlarından sürülmelerinin yıldönümü olarak anılmaya başlanmştır. Geçtiğimiz senelerde Anavatanda yapılan törenlere bakacak olursak; 21 Mayıs günü Adıge ve Rus bayraklarının üzerlerine birer siyah bant takılır ve bayraklar yarıya indirilir. O gün Alkollü içki satışı yasaktır, hükümet tarafından düzenlenen törenlerde sürgün anıtına konulan çelenk ile etkinlikler başlar, bunu takiben 21 Mayıs gününün anlamı, savaşın sonuçları, tarihimizdeki önemi, bugün gelinen nokta çeşitli konuşmalar ve paneller ile ortaya konur. Katılan kadınların başları kapalı vaziyette ve koyu renk elbiseleriyle, erkekler ise kalpakları ile, günün anlam ve önemini ifade eden bir matem havasında törende yerlerini alırlar. Geçmişteki savaşlarda yitirilen insanların ardından yapılan törenler ve anma etkinliklerinin nasıl yapıldığını ancak yazılı olmayan kaynaklardan yani ağıtlar ve söylencelerden çıkarabiliriz. Mesela yitirilen bir savaşçının ardından o kişinin öldüğü/savaştığı yerden geçen bir kimsenin onun için yazılmış bir ağıtı söylediği ve onun anısına saygısını bu şekilde gösterdiğine dair bulgularımız vardır. Eğer o bölgeden geçen; bir topluluk ise, atlarından inerek kalpaklarını çıkararak hep bir ağızdan ağıtlar söyleyerek anma törenini gerçekleştirirlerdi. Başka milletlerin anma törenlerine bakıldığında da benzer örneklerle karşılaşılabilir. Bask bölgesinde yaşayan halkın uğramış olduğu saldırılar ve yapılan savaşlar sonucu kaybettikleri insanları anma törenleri, önceleri Gernika ağacının (Bask dilinde: Gernikako Argola) altında, şimdilerde ise Anayasa Meydanında yapılıyor. Bu törenlerde geleneksel kıyafetler giyiliyor. Toplanan grup, saygı duruşunda bulunuyor ve günün anlam ve önemini belirten konuşmalar yapılıyor. Bir başka örnek de Hiroşima'dır. 6 Ağustos 1945' te Hiroşima'ya atılan atom bombasının yıkıcı etkileri nedeniyle çok sayıda insan yaşamını kaybetmiştir. Bu yüzden bu günde anma törenleri yapılmaktadır. Bu törenlerde; bombanın atılmış olduğu yere yapılan Barış Parkında toplanılarak, ölenlerin sayısınca mum yakılır ve gruplar halinde, parkın tam karşısındaki "Mozo le" nin önüne kadar yürünüp saygı duruşunda bulunulur. Bu günde, dünyanın çeşitli bölgelerinden çocuklar, özel bir tarzda katlanarak yapılan kağıt kuşları, Hiroşima Barşı Parkında bulunan "Çocukların Barşı Anıtı" na konmak üzere, buraya gönderir. Halkların tarihlerinde yer alan bu tip özel ve anlamlı günlerin anılması gerekliliği tartışılmaz bir gerçektir. Fakat bu gereklilik gençlere yeterince anlatılamamaktadır. Bunun kanıtı olarak Çerkes gençlerinin durumu örnek gösterilebilir. Gerek içinde bulunduğumuz ülkenin siyasi koşulları, gerekse günümüz gençliğinin bilinçsizliği 21 Mayıs'ın anlamından bihaber olunmasında etkin olmuştur. Yaşadığımız ülkede kendi kimliğimizin bile, yeterince bilinmeyişi büyük bir sorundur. 21 Mayıs anma etkinlikleri bulunduğumuz ülkeler tarafından daha iyi anlaşılmamızı, tanınmamızı sağlamakta önemli rol oynayabilirler. Dolayısıyla bu güne gereken önemi vermek hepimizin toplumsal sorumluluğudur. Bu günü hem daha iyi kavrayabilmek, hem de kavratabilmek için yapılacak olan etkinliklerde azami katılımı sağlamak, bu yolda kendi insanımızı bilinçlendirmek şarttır. Bu yolla, yapılacak olan etkinliklerin kitle iletişim araçları kullanılarak daha geniş katılımı sağlamak amacıyla tanıtılması ve 21 Mayıs'ın anlam ve öneminin vurgulanması, kendimizi ifade edebilmemizin en önemli yollarındandır. Aynı zamanda, yapılacak olan paneller ve konferanslar ile 21 Mayıs hakkında insanlarımızı daha çok bilgilendirmek de bu yolda atılacak büyük bir adım olacaktır. Bu yolla, insanlarımızın kendilerini sorgulamalarını, tarihimizde yaşanan olayları daha iyi değerlendirmelerini sağlamak ve her geçen yıl, bir önceki yıla oranla daha çok bilinçlenmek, daha çok okumak ve bilgi edinmek, bilmeyenlere bildiklerimizi aktarmak hedef olmalıdır. Etkinliklerimizi, geleneklerimizin gerekleri çerçevesinde düzenlemek de önemli bir noktadır. Tarihimize ve kültürel kimliğimize sahip çıkmanın temeli, halkımız için önemli olan bu ve bunun gibi özel günlerimize, gereken önemi vermekten geçer. Çerkes sürgünün bu 138. yılında, tüm insanlarımızı bilinçlenmeye ve bu günün kederini paylaşmaya çağırıyoruz.+''+Ömür Enes

Erol Bilbilik’e Cevap

DEMOKRATİK ÇERKES PLATFORMU'NUN KAREN FOGG İLE DERİN İLİŞKİSİ AB'nin Çerkes sürgününü anma oyunu Karen Fogg' la derin ilişki içindeki Demokratik Çerkes Platformu, 19 Mayıs'ı "Sürgünü anma günü" ilan etti. 21 Mayıs 1864'te sona eren Rus-Kafkas Savaşı'ndan 138 yıl sonra, Çerkes sürgünü anma gününün gündeme getirilmesi, AB'nin Türkiye'yi Yugoslavya gibi bölme çabasının bir parçasıdır. EROL BİLBİLİK (E. Deniz Binbaşı) Demokratik Çerkes Platformu'nun 19 Mayıs 2002 tarihli Milliyet'te, "Sürgünde Yas" başlıklı bir ilanı yayınlandı. Bu ilan büyük boy olarak sokaklardaki panolarda da sergilendi. İlanda, "1864 Çerkes Sürgünü'nü ve sürgün yollarında ölen sevdiklerimizi anmak üzere 19 Mayıs 2002 Pazar günü saat 20.00'de İstanbul/Üsküdar'da Kız Kulesi karşısında denize çiçek bırakacağız" deniyor.21 Mayıs 1864'te sona eren Rus-Kafkas Savaşından 138 yıl sonra Çerkes sürgünü anma gününün gündeme getirilmesi ve bunun her yıl kutlanmasının yolunun açılmış olması, menhus bir planın parçasıdır. Çerkes sürgün gününün anılması Demokratik Çerkes Platformu'nun (DÇP) 138 yıl sonra mı aklına gelmiştir? Rus Kafkas Savaşı 21 Mayıs günü sona ermişti. Sürgün günü olarak 21 Mayıs yerine neden 19 Mayıs seçilmiştir? Çerkesler, 138 yıldan bu yana Türkiye, Suriye, Ürdün, İsrail, Rusya, Yugoslavya, Almanya, İngiltere, Fransa ve ABD'de yaşadıklarına göre DÇP, o ülkeler adına da bir sürgünü anma günü kampanyası başlatmakta mıdır? "Sürgünü anma günü"nün gündeme getirilişinin, Türkiye, Rusya, Irak, İran, Suriye ve Orta Asya Cumhuriyetleri arasındaki ilişkilerin en iyi olduğu bir döneme rastlaması bir tesadüf müdür? Sonuç olarak, Sürgünü anma gününün ilerde "Çerkes soykırımını anma günü"ne dönüştürülmesi ve Rusya'ya karşı bir koz olarak kullanılması veya ABD ve AB'nin Kürtler için dayattığı "özgürlükler"in Çerkesler için de gündeme getirilmesi planlanmaktadır. FOGG-DÇP BULUŞMASI DÇP'nin AB Temsilcisi Karen Fogg'la yaptığı görüşmeler bilinmese söz konusu değerlendirmelerin gerçekçi olmadığı kanısına varılabilir. Ne var ki, DÇP, Karen Fogg ile derin ilişkiler içindedir."DÇP Çalışma Grubu" üyeleri ve Kaf-Der yöneticilerinin talebi üzerine 6 Kasım 2001'de Karen Fogg'la AB Büyükelçiliği binasında bir toplantı yapıldı. Toplantıya DÇP'den Fuat Uğur, ODTÜ Ekonomi Bölümü Başkanı Erol Taymaz, Kaf-Der Başkanı Muhittin Ünal ve Doç. Dr. Ayhan Kaya katıldı. Fuat Uğur, Fogg'a Çerkes faaliyetleriyle ve sivil toplum örgütü olarak tanıttığı DÇP'yle ilgili detaylı bilgi verdi. DÇP'nin bin denekli "Türkiye'de Çerkes kimliği" başlıklı sosyolojik araştırmasını anlattı ve araştırmanın anket broşürüyle DÇP'nin yayınladığı deklarasyonun İngilizce çevirisini takdim etti. Kaf-Der Başkanı Muhittin Ünal, Dernekler Yasası ile getirilen sınırlamalardan şikâyet etti. 2002 yılında gerçekleştirilmesi düşünülen uluslararası bir sempozyum projesini aktaran Muhittin Ünal, Fogg'dan destek talebinde bulundu. FOGG: ÇERKESLERİ ÇOK ÖNEMSİYORUZ Konuşmaları dinledikten sonra Fogg şu açıklamalarda bulundu: "Çerkesler'i çok önemsiyoruz, Çerkesler ve Balkan göçmenleri Türkiye'nin en önemli reformist güçleridirler. Türkiye'deki etnik gruplar için azınlık tanımının kullanılması doğru değildir. Bu tanım Avrupa'da terk edilmeye başlanmıştır, günümüzde Avrupa'da 'çok kültürlülük' kavramı da yerini, 'kültürel çoğulculuk' kavramına terk etmiş bulunmaktadır. Etnisitenin yaşadığı sorunlar AB'nin ilgi alanındadır ve biz sizlere bu çalışmalar doğrultusunda elimizden gelen desteği sunmaya hazırız. Avrupa'nın kültürel ve dilsel çeşitliliği bir zenginlik ve yaratıcılık kaynağı olarak görülmektedir. Çeşitliliği korumak AB için önemli bir görevdir."Her anadil, ister 1000 kişi, ister 100 milyon kişi tarafından konuşulsun aynı derecede önemlidir. Nispeten daha az kullanılan dil, Avrupa için bir zenginleşmedir. Sarddinyla, Sorb, Sami, Gal, Galiçya, Katalan, Greko dilleri vardır ve 40 milyondan fazla insan bu dilleri konuşmaktadır. Az sayıda insanın konuştuğu bu dillerle bilgi ve eğitimi desteklemeye yönelik MERCATOR adlı bir özel AB programı vardır. Kırktan fazla bu türden dil vardır ve AB'nin genişlemesiyle bunların sayısı hızla artacaktır. Türkiye Avrupa Birliği'ne katıldığında Lazcadan, Süryanice'ye, Çerkesçe'den Kürçe'ye kadar ve eğer yaşamaya devam ederse başka pek çok dil bunların arasına girecektir. "Avrupa Komisyonu 2001 yılının 'Avrupa Diller yılı: Birlik = Çeşitlilik' olarak ilan edilmesi doğrultusunda bir öneri sunmuştur. Oysa halen Türkiye'de Anayasa'nın 26 ve 28. maddeleri dilde yasaklamayı öngörmektedir. Bu konuda bir an önce yapıcı bir tartışmaya girilmesi gereklidir. Hem Demokratik Çerkes Platformu'na hem de Kaf-Der'e yapacakları somut çalışmalarda destek vereceğiz, kültürel çalışmalar ve dil üzerine geliştirilecek tüm projelerin bütçeleriyle birlikte bana sunulması gerekmektedir." Sayın Erol BİLBİLİK "AB'nin Çerkes Sürgününü anma oyunu" başlıklı yazınız hk. AYDINLIK dergisinin 2 Haziran tarihli nüshasında yer alan yazınızı hayretler içerisinde okudum. İki sene önce Ankara'da Milli Kütüphanede düzenlenen panelinizi izlemiş ve farklı şeyler düşünmüştüm. Yazınız "demek ki yanılmışım" dedirtti. Teşekkür ederim. Bu konuyu işlemeden önce sorma ve araştırma gereği duysaydınız Çerkes Sürgünü konusunu ve tarihini öğrenmiş olur ve böylelikle okurlarınıza da yarar sağlardınız. Demokratik Çerkes Platformu adına İstanbul'dan gelen arkadaşlarla birlikte sayın Karen FOGG'u bürosunda ziyaret edip ilk ve son kez görüştüm. Görüşme sırasında konu olan Dernekler Yasası değişikliği, bir sır değildir ve aynı konuyu çok daha detaylı olarak Meclis'teki tüm parti ileri gelenlerine ve 50 'den fazla parlamentere de iletmiş bulunmaktayım. Kültürel çalışmalara destek konusu ise, evrensel kültürün önemli bir parçası olan ve günümüzden 5000 yıl önce Maykop'ta maden çağına imzasını atan ve Anadolu arkeolojisinde önemli payının bulunduğu bir çok bilim adamınca kabul edilen bir halkın kültürünün layık olduğu şekliyle tanıtılabilmesi adına, tüm kültürlerin yaşaması gerektiğine inanan her merci ile konuşulabilir bir konudur. Kaldı ki, Avrupalıların desteğini almak için ille de Karen Fogg'dan yardım istemek gerekmiyor. Bu gün Avrupa'nın çok sayıda kentinde bizim gibi Dünya Çerkes Birliği'nin kurucusu olan kardeş kültür derneklerimiz vardır. Onlar kanalıyla da aynı konular görüşme konusu edilebilirdi. Ama biz öküzün altında buzağı aramadığımız için, gizlimiz saklımız olmadığı için görüşmekte hiçbir sakınca görmedik. Bundan sonra da görüşmek gerekirse, demokrat ve laik görüşlü diyaloglardan yana bir kişi olarak yine görüşmekte sakınca görmem. Gelelim öğrenmek istediklerinize, 1- Çerkes Sürgünü anma törenlerine, Karen Fogg'dan çok önceleri 1978'li yıllarda başladık ve 1991 yılından beri düzenli olarak her yıl panel, açık oturum, konferans ve anma törenleri düzenleyerek devam ediyoruz. Tümü de devletimizin malumudur. Bu konuda yayınlanmış dergi ve kitapları biraz karıştırsaydınız, birlikte yaşadığınız 5 milyonu aşkın bir halkın tarihi sorunlarına birazcık duyarlılıkla yaklaşsaydınız böyle yanılgılara düşmezdiniz. 2- Geçmiş yıllardaki örneklerine bakarsanız, etkinliklerin, 21 Mayıs tarihine en yakın hafta sonunda yapıldığını kendiniz tespit eder ve 19 Mayıs'ın özel anlamıyla ilgilendirmezdiniz. Kaldı ki, 19 Mayıs tarihinin özel anlamı kimsenin tekelinde değildir. Ayrıca, bu ülkenin vatandaşları olarak o günlerde yollara çıkan, cephelere koşan kadroları ve Kurtuluş Savaşı'nın hazırlık dönemini iyi incelemiş olsaydınız bunları yazmanızın ne kadar gereksiz olduğunu kendiniz de takdir ederdiniz. 3- Saydığınız ülkelerdeki derneklerimizde aynı gün ve aynı saatlerde değişik boyutlarda sürgünü anma törenleri yıllardan beri yapılmaktadır. Zira, o gün dünyada yaşayan tüm Çerkeslerin kara günüdür. 4- Çerkes Sürgününü anmanın bir çok ülkenin ilişkisini neden bozacağını anlamak kabil değildir. Yapılan söz konusu törenlere, saydığınız devletler üst düzey temsilcilerle katılmakta hiçbir sakınca görmemektedirler. 5- Türkiye'nin Rusya Federasyonu ile ilişkilerini zedeleme ihtimalini ima ediyorsunuz. Siz müsterih olun. Rusya Federasyonu bu konuda sizden çok daha rahat. Bir çok Rus tarihçisi ve aydını sayısız eserler verdiler ve eserlerinde Çerkes halklarına uygulanan soykırım ve sürgünü net bir şekilde ortaya koydular. Ayrıca, Rusya Federasyonu içerisindeki Cumhuriyetlerimizde 21 Mayıs günü anma tarihi olarak belirlenmiş olup o gün zorunlu iş günü değildir, dileyen törenlere katılır dileyen işine gider. 6- Bilmediğiniz bir başka konuyu daha belirtmek isterim. Dünyada mevcut Adıge-Abhaz halklarınca kurulmuş olan Çerkes Kültür derneklerinin ortak kuruluşu olan ve merkezi halen, Rusya Federasyonuna bağlı Kabartay-Balkar Cumhuriyeti'nin başkenti, NALÇIK'da bulunan DÜNYA ÇERKES BİRLİGİ' nin girişimi ile UNPO 'nun 15 Temmuz 1997 tarihli 5. Genel Kurulunda ; "19.Yy.da Çerkes ulusuna soykırım ve sürgün uygulandığını, çıkarılacak bir yasayla Çerkesler'e sürgünde yasayan halk statüsü, çifte pasaport - çifte vatandaşlık hakkı ile Anavatanlarına özgürce geri dönüş hakkı tanınmasını" isteyen bir karar alınmış ve Rusya Federasyonu Devlet Başkanlığına tebliğ edilmiştir. DÇB'nin Genel Kurullarında 1991'den itibaren alınan benzeri kararlardan birisi kendisine tebliğ edildiğinde, o zamanın Rusya Federasyonu Devlet Başkanı Yeltsin, sürgünün 130. yıldönümünde yayınladığı bir bildiriyle " Çerkes halklarının Çarlık rejimi tarafından mağdur edildiğini, uğranılan haksızlığın uluslararası kurallara göre giderilmesi gerektiğini" dünya kamuoyuna ilan etmiş ve ardından da dönüş yasaları yürürlüğe konulmuştur. Sonuç olarak AB ve Karen Fogg ile sizin kavganız olabilir ve bunu anlarım. Ama uzaktan yakından ilgisi olmayan, 138 yıldır süren bir sorunumuzu ille de Avrupalıların tezgahı imiş gibi göstermeye hakkınız yoktur. Basın ahlak yasası, asgarisinden hakkaniyet ve asker mertliği, cevabımın ayniyle neşrini gerektirir. İyi günler dileğiyle. Ankara, 18.06.2002 Muhittin ÜNAL Kaf-Der Genel Başkanı Kaynaklar : http://www.aydinlik.com.tr/arsiv/2002/06/09/anasayfa.htmlMuhittin Ünal

21 Mayıs’ın Düşündürdükleri

Bilindiği gibi Çerkes halkı, 138 yıldan bu yana Türkiye, Ürdün, Suriye, İsrail, Mısır, Lübnan ve daha bir çok bölgede, anavatanları Kafkasya'dan ayrı yaşamak zorunda bırakılmışlardır. 1570 - 1864 yılları arasında, anavatanlarında özgürce yaşamak arzusuyla çok büyük mücadeleler veren halkımız, Çarlık Rusya'sının baskılarına daha fazla dayanamamış ve Osmanlı- Rus çıkarları doğrultusunda, çoğunluğu Anadolu'ya olmak üzere bir çok bölgeye dağıtılmışlardır. Özellikle 1863-1864 yılları, sürgünün en yoğun yaşandığı yıllardır. +''+ Çarlık Rusya'sının soykırım olarak nitelendirilebilecek yayılmacı politikası sonucunda, Kafkas halkının % 80-85'i kendi iradeleri dışında, yetersiz ve çok zor koşullarda, Karadeniz'de Osmanlı limanlarına sürülmüşlerdir ve ne yazık ki, nüfusun % 30 kadarı olumsuz koşullar nedeniyle yollarda ve götürüldükleri limanlarda can vermiştir. Gerek Rusya'nın, Çerkes halkının özgürlüklerine düşkünlüklerini bir tehlike olarak görmesi ve Karadeniz kıyılarında söz sahibi olmak istemesi, gerekse Osmanlı'nın kendi çıkarları doğrultusunda aldatmacı yaklaşımı sonucunda, ülkelerinden uzaklaştırılan Kafkas halkı, sürüldükleri bölgelerde de coğrafi bir bütünlük içerisinde bırakılmamışlar, Osmanlı'nın uyguladığı iskan politikası sonucunda farklı bölgelere hatta ülkelere dağıtılmışlardır. Bu parçalanmış yaşamın getirdiği en büyük sorun, kültürün ve dilin yok olmaya yüz tutmasıdır. Bugün neredeyse 25 yaşın altındaki arkadaşlarımızın büyük çoğunluğu anadilini bilmiyor. Zira, bu kültürel asimilasyonun önüne geçilebilmesinin tek yolu, Kafkasya temeline dayanan bir yaşamdır. "Kafkasya temeline dayalı" derken, anavatanla bir şekilde bağlantılı bir yaşamdan söz ediliyor. Bu anlamda, kurulabilecek en birincil bağlantı DÖNÜŞ'tür. Çünkü dönüş, 1864'ten bu yana, yani sürgün sözcüğü her dile geldiğinde, yüreğimizde duyduğumuz acının hemen sonrasında, yüzümüzde beliren umut ışığının ifadesidir. 21 Mayıs 1864'den sonra Abhazya, Adigey, Kıyı Boyu Şapsığ ve Karaçay -Çerkes nüfusunun büyük çoğunluğu, sürgünden nasibini almış ve azınlık durumuna düşmüştür. Bu nedenledir ki, "en kısa zamanda en fazla nüfus transferinin" gerçekleşmesi gerekmektedir. Elbette ki, ekonomi, iskan, iletişim, güvenlik gibi sorunlar, anavatanımızda da yaşanmaktadır. Fakat, bu koşulları olumlu hale getirmek, birlikte bir ulus olarak hareket etmekle mümkün olabilir ve elbette ki, şu an için, herkesten dönmesini beklememiz imkansız. Belirli bir yaşam standardını ya da gerekli koşulları sağlamak için zaman gereklidir. Fakat unutulmaması gereken, dönüşe inanmak ve dönüşü savunmak demek, hemen yarın, yeterli koşulları sağlamadan anavatana gitmek demek değildir. Tatillerimizi Kafkasya'da geçirmek, orada yatırım yapmak, Kafkasya yararına yapılan kampanyalara katkıda bulunmak, dönüşün desteklenmesi anlamına gelen çok büyük adımlardır. Yazının başında 138 yıldan bu yana anavatanımızdan ayrı yaşamak zorunda bırakıldığımız belirtilmişti. Fakat düşünecek olursak, 138 yıl önce sürüldüğümüz ve vatanımızdan ayrı yaşamak zorunda bırakılışımız doğru ama hala bu zorunlulukta olduğumuz yanlış. Çünkü kimse bize "geri dönemezsiniz" demiyor. Aksine dönüşü kolaylaştıran bir sürü hakkımız var. Dolayısıyla hala sürgündeymişiz gibi düşünemeyiz. Eğer Kafkasya'yı hiç görmeden ve dönme fikrini benimseyip bu yolda adımlar atmadan, sürgünüz diye ağıt yakıyorsak, atalarımızın 138 yıl önceki sürgününün arkasına sığınıp, bunu bahane ediyoruz demektir. Şu anlaşılmalıdır ki; biz sürgün değiliz, sürgün edilen bir halkın çocuklarıyız. Ve bu nedenledir ki diasporada yaşayan Çerkesler olarak yaşamımızı anavatanımız Kafkasya'ya yönelik sürdürmemiz gerekmektedir. Ancak bu şekilde dilimizi, kültürümüzü, gelenek ve göreneklerimizi yaşatabiliriz. Bu sene sürgünün 138. yılı anavatanımız Kafkasya'da, Türkiye'de ve Çerkeslerin yaşadığı diğer bölgelerde çeşitli şekillerde anıldı. Ama sanırım ilk kez, tam bir birlik, bütünlük içinde ve sanki tek bir yürek olarak attı kalbimiz bu 21 Mayıs'ta. Belki de artık yavaş yavaş 21 Mayısın sadece ağıt günü olmadığı, Çerkes kimliğimizi yaşatmamız için neler yapmamız, nerede yaşamamız gerektiğini düşünmeye başladık. Kefken'de ve Üsküdar'da karanfillerimizi bırakırken denize, artık nihai sonuç DÖNÜŞ bir daha çıkmamacasına yerleşti düşüncelerimize. Sonuçta, her 21 Mayısta, yaşanan büyük sürgünü, yapılan haksızlığı ve zulmü dile getirmek, çekilen acıları yüreklerimizde hissetmek, ancak dönüşe destek vererek asıl anlamını bulacaktır. Unutulmamalıdır ki, hala Abhazya'da ve Çeçenistan'da acılar dinmiş değildir. Tüm bu güçlüklerin üstesinden birlikte hareket edip, Kafkasya yararına düşünerek gelebiliriz. Bundan sonraki 21 Mayısları anavatanımızla ilişkili olarak gerçekleştirdiğimiz olumlu gelişmelerden bahsederek anmak dileğiyle...  +''+Sine Göksoy

Kaf Dav Bilim Kurulu Yönetmeliği

Amaç Madde 1. Bilim Kurulunun Genel Amacı: Vakıf senedinin ikinci maddesinde yazılı amaçlara ulaşılmasını sağlamak üzere yapılacak çalışmalara bilimsel katkıda bulunmak; bilimsel inceleme ve araştırmalar yapmak / yaptırmak; bilimsel yayınları yönlendirmek ve desteklemek, karşılaşılan sorunlara bilimsel çözümler üretmektir. Kuruluş Madde 2. Bilim Kurulu Aşağıda Belirtildiği Şekilde Oluşturulur: Bilim Kurulu, Vakıf Yönetim Kurulu tarafından, biri kendi üyelerinden olmak üzere, seçilen on iki üyeden oluşur. Bilim Kurulu üyeleri; Kafkasya ve Kafkas kültürü konusundaki inceleme ve araştırmaları, eserleri, bu alandaki bilgi, deneyim ve çalışmaları ile tanınmış veya bu konulara özel ilgi duyan veya bu konudaki çalışmaları bilimsel yönden yönlendirebilecek kişiler arasından seçilir. Bilim Kurulu üyeleri, iki yıl süre ile Aralık ayında seçilir. Bir üyenin, üyelikten ayrılması durumunda yeni seçilen üye, eski üyenin süresini tamamlar. Bir üye, izleyen dönemlerde de yeniden üyeliğe seçilebilir. Bilim Kurulu kendi üyeleri arasından bir başkan, bir başkan yardımcısı ve bir sekreter seçer. Görevler Madde 3. Bilim Kurulu Aşağıda Belirtilen Görevleri Yerine Geti-rir: Kafkasya ve Kafkasyalıların tarihini, yerleşim durumlarını, özel-liklerini, nüfusunu, toplumsal, ekonomik, siyasal ve kültürel gelişme sorunlarını incelemek ve araştırmak. Kafkasya ile ilgili olarak değişik dillerde yayımlanan kitap, belge, rapor ve istatiksel bilgileri derlemek, Türkçeleştirmek, gerektiğinde başka dillere çevirtmek ve vakıf bünyesinde bir bilimsel araştırma ve dökümantasyon merkezi oluşturmak. Yapılan araştırmaların sonuçlarını rapor, kitap, broşür, dergi vb. araçlarla yayımlamak. Ülkemizde ve diğer ülkelerde mevcut üniversite, enstitü, araştırma merkezi gibi kuruluşlarla akademik işbirliği sağlamak, araştırmacı ve öğrenci değişimi programlarını geliştirmek. Çalışma alanına giren konularda ulusal ve uluslar arası seminer, sempozyum, kongre ve benzeri çalışmalar yapmak, geziler ve toplantılar düzenlemek. Yayın önceliklerini ve kriterlerini saptamak. Amacı doğrultusunda çalışmalar yapan araştırmacıları destek-lemek, çalışmalarının yayımlanmasını sağlamak, bu konuda yapılacak çalışmaları özendirmek, bu amaçla teşvik edici yarışmalar düzenlemek. Çalışma Yöntemi Madde 4. Bilim Kurulu Aşağıda Belirtilen Esaslara Göre Çalışır: Bilim Kurulu Başkanı, kurulu temsil eder ve çalışmaları yönlendirir. Başkan yardımcısı, başkana yardım eder, başkanın bulun-madığı hallerde Bilim Kuruluna başkanlık eder. Sekreter üye, kurulun yazışmalarını yürütür. Bilim Kurulu, çalışma düzenini önceliklerine göre kendi düzenler. Kurul, gündemli olarak toplanır. Başkanlık tarafından hazır-lanacak gündem, toplantıdan en az bir hafta önce üyelere yazılı olarak bildirilir. Kurul, kendi üyelerine veya vakıf üyelerine veya vakıf dışından belirleyeceği kişilere inceleme ve araştırma projeleri verebilir, bilim çalışma gurupları ve hakem heyetleri oluşturabilir. Çalışmalar sonucunda hazırlanan inceleme-araştırma eserleri ve raporlar için gerekli görüldüğü taktirde telif hakkı ödenebilir. Bilim Kurulu, yıllık çalışma programı yapar ve bu çalışma programını gerçekleştirmek için gerekli bütçeyi hazırlar, Vakıf Yönetim Kurulunun onayına sunar. Bilim Kurulu, üye tam sayısının 2/3' ü ile toplanır ve toplantıya katılanların çoğunluğu ile karar verir. Oyların eşit olması halinde başkanın bulunduğu tarafa ağırlık verilir.  Kaffed

Erol Bilbilik’e Cevap

DEMOKRATİK ÇERKES PLATFORMU'NUN KAREN FOGG İLE DERİN İLİŞKİSİ AB'nin Çerkes sürgününü anma oyunu Karen Fogg' la derin ilişki içindeki Demokratik Çerkes Platformu, 19 Mayıs'ı "Sürgünü anma günü" ilan etti. 21 Mayıs 1864'te sona eren Rus-Kafkas Savaşı'ndan 138 yıl sonra, Çerkes sürgünü anma gününün gündeme getirilmesi, AB'nin Türkiye'yi Yugoslavya gibi bölme çabasının bir parçasıdır. EROL BİLBİLİK (E. Deniz Binbaşı) Demokratik Çerkes Platformu'nun 19 Mayıs 2002 tarihli Milliyet'te, "Sürgünde Yas" başlıklı bir ilanı yayınlandı. Bu ilan büyük boy olarak sokaklardaki panolarda da sergilendi. İlanda, "1864 Çerkes Sürgünü'nü ve sürgün yollarında ölen sevdiklerimizi anmak üzere 19 Mayıs 2002 Pazar günü saat 20.00'de İstanbul/Üsküdar'da Kız Kulesi karşısında denize çiçek bırakacağız" deniyor.21 Mayıs 1864'te sona eren Rus-Kafkas Savaşından 138 yıl sonra Çerkes sürgünü anma gününün gündeme getirilmesi ve bunun her yıl kutlanmasının yolunun açılmış olması, menhus bir planın parçasıdır. Çerkes sürgün gününün anılması Demokratik Çerkes Platformu'nun (DÇP) 138 yıl sonra mı aklına gelmiştir? Rus Kafkas Savaşı 21 Mayıs günü sona ermişti. Sürgün günü olarak 21 Mayıs yerine neden 19 Mayıs seçilmiştir? Çerkesler, 138 yıldan bu yana Türkiye, Suriye, Ürdün, İsrail, Rusya, Yugoslavya, Almanya, İngiltere, Fransa ve ABD'de yaşadıklarına göre DÇP, o ülkeler adına da bir sürgünü anma günü kampanyası başlatmakta mıdır? "Sürgünü anma günü"nün gündeme getirilişinin, Türkiye, Rusya, Irak, İran, Suriye ve Orta Asya Cumhuriyetleri arasındaki ilişkilerin en iyi olduğu bir döneme rastlaması bir tesadüf müdür? Sonuç olarak, Sürgünü anma gününün ilerde "Çerkes soykırımını anma günü"ne dönüştürülmesi ve Rusya'ya karşı bir koz olarak kullanılması veya ABD ve AB'nin Kürtler için dayattığı "özgürlükler"in Çerkesler için de gündeme getirilmesi planlanmaktadır. FOGG-DÇP BULUŞMASI DÇP'nin AB Temsilcisi Karen Fogg'la yaptığı görüşmeler bilinmese söz konusu değerlendirmelerin gerçekçi olmadığı kanısına varılabilir. Ne var ki, DÇP, Karen Fogg ile derin ilişkiler içindedir."DÇP Çalışma Grubu" üyeleri ve Kaf-Der yöneticilerinin talebi üzerine 6 Kasım 2001'de Karen Fogg'la AB Büyükelçiliği binasında bir toplantı yapıldı. Toplantıya DÇP'den Fuat Uğur, ODTÜ Ekonomi Bölümü Başkanı Erol Taymaz, Kaf-Der Başkanı Muhittin Ünal ve Doç. Dr. Ayhan Kaya katıldı. Fuat Uğur, Fogg'a Çerkes faaliyetleriyle ve sivil toplum örgütü olarak tanıttığı DÇP'yle ilgili detaylı bilgi verdi. DÇP'nin bin denekli "Türkiye'de Çerkes kimliği" başlıklı sosyolojik araştırmasını anlattı ve araştırmanın anket broşürüyle DÇP'nin yayınladığı deklarasyonun İngilizce çevirisini takdim etti. Kaf-Der Başkanı Muhittin Ünal, Dernekler Yasası ile getirilen sınırlamalardan şikâyet etti. 2002 yılında gerçekleştirilmesi düşünülen uluslararası bir sempozyum projesini aktaran Muhittin Ünal, Fogg'dan destek talebinde bulundu. FOGG: ÇERKESLERİ ÇOK ÖNEMSİYORUZ Konuşmaları dinledikten sonra Fogg şu açıklamalarda bulundu: "Çerkesler'i çok önemsiyoruz, Çerkesler ve Balkan göçmenleri Türkiye'nin en önemli reformist güçleridirler. Türkiye'deki etnik gruplar için azınlık tanımının kullanılması doğru değildir. Bu tanım Avrupa'da terk edilmeye başlanmıştır, günümüzde Avrupa'da 'çok kültürlülük' kavramı da yerini, 'kültürel çoğulculuk' kavramına terk etmiş bulunmaktadır. Etnisitenin yaşadığı sorunlar AB'nin ilgi alanındadır ve biz sizlere bu çalışmalar doğrultusunda elimizden gelen desteği sunmaya hazırız. Avrupa'nın kültürel ve dilsel çeşitliliği bir zenginlik ve yaratıcılık kaynağı olarak görülmektedir. Çeşitliliği korumak AB için önemli bir görevdir."Her anadil, ister 1000 kişi, ister 100 milyon kişi tarafından konuşulsun aynı derecede önemlidir. Nispeten daha az kullanılan dil, Avrupa için bir zenginleşmedir. Sarddinyla, Sorb, Sami, Gal, Galiçya, Katalan, Greko dilleri vardır ve 40 milyondan fazla insan bu dilleri konuşmaktadır. Az sayıda insanın konuştuğu bu dillerle bilgi ve eğitimi desteklemeye yönelik MERCATOR adlı bir özel AB programı vardır. Kırktan fazla bu türden dil vardır ve AB'nin genişlemesiyle bunların sayısı hızla artacaktır. Türkiye Avrupa Birliği'ne katıldığında Lazcadan, Süryanice'ye, Çerkesçe'den Kürçe'ye kadar ve eğer yaşamaya devam ederse başka pek çok dil bunların arasına girecektir. "Avrupa Komisyonu 2001 yılının 'Avrupa Diller yılı: Birlik = Çeşitlilik' olarak ilan edilmesi doğrultusunda bir öneri sunmuştur. Oysa halen Türkiye'de Anayasa'nın 26 ve 28. maddeleri dilde yasaklamayı öngörmektedir. Bu konuda bir an önce yapıcı bir tartışmaya girilmesi gereklidir. Hem Demokratik Çerkes Platformu'na hem de Kaf-Der'e yapacakları somut çalışmalarda destek vereceğiz, kültürel çalışmalar ve dil üzerine geliştirilecek tüm projelerin bütçeleriyle birlikte bana sunulması gerekmektedir." Sayın Erol BİLBİLİK "AB'nin Çerkes Sürgününü anma oyunu" başlıklı yazınız hk. AYDINLIK dergisinin 2 Haziran tarihli nüshasında yer alan yazınızı hayretler içerisinde okudum. İki sene önce Ankara'da Milli Kütüphanede düzenlenen panelinizi izlemiş ve farklı şeyler düşünmüştüm. Yazınız "demek ki yanılmışım" dedirtti. Teşekkür ederim. Bu konuyu işlemeden önce sorma ve araştırma gereği duysaydınız Çerkes Sürgünü konusunu ve tarihini öğrenmiş olur ve böylelikle okurlarınıza da yarar sağlardınız. Demokratik Çerkes Platformu adına İstanbul'dan gelen arkadaşlarla birlikte sayın Karen FOGG'u bürosunda ziyaret edip ilk ve son kez görüştüm. Görüşme sırasında konu olan Dernekler Yasası değişikliği, bir sır değildir ve aynı konuyu çok daha detaylı olarak Meclis'teki tüm parti ileri gelenlerine ve 50 'den fazla parlamentere de iletmiş bulunmaktayım. Kültürel çalışmalara destek konusu ise, evrensel kültürün önemli bir parçası olan ve günümüzden 5000 yıl önce Maykop'ta maden çağına imzasını atan ve Anadolu arkeolojisinde önemli payının bulunduğu bir çok bilim adamınca kabul edilen bir halkın kültürünün layık olduğu şekliyle tanıtılabilmesi adına, tüm kültürlerin yaşaması gerektiğine inanan her merci ile konuşulabilir bir konudur. Kaldı ki, Avrupalıların desteğini almak için ille de Karen Fogg'dan yardım istemek gerekmiyor. Bu gün Avrupa'nın çok sayıda kentinde bizim gibi Dünya Çerkes Birliği'nin kurucusu olan kardeş kültür derneklerimiz vardır. Onlar kanalıyla da aynı konular görüşme konusu edilebilirdi. Ama biz öküzün altında buzağı aramadığımız için, gizlimiz saklımız olmadığı için görüşmekte hiçbir sakınca görmedik. Bundan sonra da görüşmek gerekirse, demokrat ve laik görüşlü diyaloglardan yana bir kişi olarak yine görüşmekte sakınca görmem. Gelelim öğrenmek istediklerinize, 1- Çerkes Sürgünü anma törenlerine, Karen Fogg'dan çok önceleri 1978'li yıllarda başladık ve 1991 yılından beri düzenli olarak her yıl panel, açık oturum, konferans ve anma törenleri düzenleyerek devam ediyoruz. Tümü de devletimizin malumudur. Bu konuda yayınlanmış dergi ve kitapları biraz karıştırsaydınız, birlikte yaşadığınız 5 milyonu aşkın bir halkın tarihi sorunlarına birazcık duyarlılıkla yaklaşsaydınız böyle yanılgılara düşmezdiniz. 2- Geçmiş yıllardaki örneklerine bakarsanız, etkinliklerin, 21 Mayıs tarihine en yakın hafta sonunda yapıldığını kendiniz tespit eder ve 19 Mayıs'ın özel anlamıyla ilgilendirmezdiniz. Kaldı ki, 19 Mayıs tarihinin özel anlamı kimsenin tekelinde değildir. Ayrıca, bu ülkenin vatandaşları olarak o günlerde yollara çıkan, cephelere koşan kadroları ve Kurtuluş Savaşı'nın hazırlık dönemini iyi incelemiş olsaydınız bunları yazmanızın ne kadar gereksiz olduğunu kendiniz de takdir ederdiniz. 3- Saydığınız ülkelerdeki derneklerimizde aynı gün ve aynı saatlerde değişik boyutlarda sürgünü anma törenleri yıllardan beri yapılmaktadır. Zira, o gün dünyada yaşayan tüm Çerkeslerin kara günüdür. 4- Çerkes Sürgününü anmanın bir çok ülkenin ilişkisini neden bozacağını anlamak kabil değildir. Yapılan söz konusu törenlere, saydığınız devletler üst düzey temsilcilerle katılmakta hiçbir sakınca görmemektedirler. 5- Türkiye'nin Rusya Federasyonu ile ilişkilerini zedeleme ihtimalini ima ediyorsunuz. Siz müsterih olun. Rusya Federasyonu bu konuda sizden çok daha rahat. Bir çok Rus tarihçisi ve aydını sayısız eserler verdiler ve eserlerinde Çerkes halklarına uygulanan soykırım ve sürgünü net bir şekilde ortaya koydular. Ayrıca, Rusya Federasyonu içerisindeki Cumhuriyetlerimizde 21 Mayıs günü anma tarihi olarak belirlenmiş olup o gün zorunlu iş günü değildir, dileyen törenlere katılır dileyen işine gider. 6- Bilmediğiniz bir başka konuyu daha belirtmek isterim. Dünyada mevcut Adıge-Abhaz halklarınca kurulmuş olan Çerkes Kültür derneklerinin ortak kuruluşu olan ve merkezi halen, Rusya Federasyonuna bağlı Kabartay-Balkar Cumhuriyeti'nin başkenti, NALÇIK'da bulunan DÜNYA ÇERKES BİRLİGİ' nin girişimi ile UNPO 'nun 15 Temmuz 1997 tarihli 5. Genel Kurulunda ; "19.Yy.da Çerkes ulusuna soykırım ve sürgün uygulandığını, çıkarılacak bir yasayla Çerkesler'e sürgünde yasayan halk statüsü, çifte pasaport - çifte vatandaşlık hakkı ile Anavatanlarına özgürce geri dönüş hakkı tanınmasını" isteyen bir karar alınmış ve Rusya Federasyonu Devlet Başkanlığına tebliğ edilmiştir. DÇB'nin Genel Kurullarında 1991'den itibaren alınan benzeri kararlardan birisi kendisine tebliğ edildiğinde, o zamanın Rusya Federasyonu Devlet Başkanı Yeltsin, sürgünün 130. yıldönümünde yayınladığı bir bildiriyle " Çerkes halklarının Çarlık rejimi tarafından mağdur edildiğini, uğranılan haksızlığın uluslararası kurallara göre giderilmesi gerektiğini" dünya kamuoyuna ilan etmiş ve ardından da dönüş yasaları yürürlüğe konulmuştur. Sonuç olarak AB ve Karen Fogg ile sizin kavganız olabilir ve bunu anlarım. Ama uzaktan yakından ilgisi olmayan, 138 yıldır süren bir sorunumuzu ille de Avrupalıların tezgahı imiş gibi göstermeye hakkınız yoktur. Basın ahlak yasası, asgarisinden hakkaniyet ve asker mertliği, cevabımın ayniyle neşrini gerektirir. İyi günler dileğiyle. Ankara, 18.06.2002 Muhittin ÜNAL Kaf-Der Genel Başkanı Kaynaklar : http://www.aydinlik.com.tr/arsiv/2002/06/09/anasayfa.htmlMuhittin Ünal

Kafkas Araştırma Kültür ve Dayanışma Vakfı Kuruluş Çalışmaları

Vakıflar, gönüllü ve istekli insan gücünü ve potansiyelini değerlendirmeyi hedef alan, madde ve manevi yönden katılmayı, paylaşmayı, birlikte başarmayı ilke kabul eden kuruluşlardır. Vakfımız amaçlarını gerçekleştirmek üzere tescil edilmiş resmi senede bağlı tüzel kişiliği olan bir kuruluştur. Temel amacı Kuzey Kafkasyalılara hizmet ve yardım etmektir. Kafkas Derneği Genel Başkanı Sayın Muhittin Ünal'ın çağrısı üzerine başlatılan vakıf kuruluş çalışmaları aşamalarına göre maddeler halinde aşağıdaki şekilde özetlenebilir: Kafkas Derneği Ankara Şubesi salonunda vakfın kurulması hakkında çalışmalara başlamak üzere 1997 yılı Mart ayında iki toplantı düzenlendi. Yapılan görüşmeler sonunda Avukat Sayın Olcay Mis, Sayın Yahya Gış, Sayın Hikmet Kandemir, Sayın Ömer Küçüközcan ve Sayın Rauf Bozkurt tarafından Vakıf Senedinin hazırlanması uygun görüldü. Hazırlanan taslak Nisan ve Mayıs aylarında yapılan toplantılarda tartışıldı. Vakıflar Genel Müdürlüğü Hukuk Müşavirleri ile görüşüldü ve Sayın Dr. Cahit Tutum'un katkılarıyla geliştirildi. Hazırlanan Vakıf Senedinin kapsamını açıklamak ve kuruluş çalışmalarını başlatmak amacıyla çok sayıda hemşehrinin katıldığı bir toplantı daha yapıldı ve sayın A. Haydar Taymaz, sayın Muhittin Ünal, sayın Olcay Mis, sayın Atay Çeyşakar, sayın Özdemir Özbay, sayın Yahya Gış ve sayın Mevlüt Atalay'dan oluşan müteşebbis heyet oluşturuldu. Bu sıralarda Birleşik Kafkas Konseyi Derneği'nin de bir vakıf kurmak üzere girişimde bulunduğu haberi alındı. Bu haber üzerine Konsey Başkanı Sayın Enver Kaplan'la görüşerek iki dernek yönetimini bir araya getirmeyi teklif ettim. Sayın Cahit Tutum ile birlikte organize ettiğimiz ve Konsey binasında yapılan toplantıya Birleşik Kafkas Konseyi Derneği ve Kafkas Derneği başkanları, yönetim kurullarının bazı üyeleri ile vakıf senetleri hazırlayanlardan bazıları katıldı. Toplantıda Ankara'da benzeri amaçla, hizmet edeceği toplumu aynı olan iki vakıf yerine güçlü bir vakıf kurmanın sağlayacağı yararlar tartışıldı. Sonunda iki tarafın hazırlayacağı vakıf senetlerinin bir aya kadar üç bilim adamından oluşturulacak bir komiteye verilmesi, onların incelemelerinden sonra hazırlayacakları tasarıyı esas alarak tek vakıf kurulması şeklindeki öneri uygun görülmesine rağmen, Konsey kendi vakıf senedini hazırlayarak ve çalışmalarını sürdürerek, hemşehrilerimize yazılı olarak kurucu olmaları çağrısında bulundu. Dernek çalışmalarına sürekli destek veren değerli büyüğümüz Prof. Dr. Sayın Hayri Domaniç de Kafkas Derneği ve Birleşik Kafkas Konseyi Derneği Başkanları ile ayrı ayrı görüşerek iki derneğin bir araya gelerek bir vakıf kurmaları önerisinde bulundu. Ancak bu görüşmeden de sonuç alınamadı. Vakfımızın kuruluş çalışmalarını yürütmek üzere oluşturulan müteşebbis heyet, vakfın kurulması için yapılan çalışmaları açıklayan ekinde vakıf senedi taslağı bulunan kapsamlı ilk yazıyı 5 Eylül 1998 tarihinde 220 hemşehrimize ve Kafkas derneklerine gönderdi. Daha sonra 15 Aralık 1998 tarihli yazıyla hatırlatma yapıldı. Vakıflar Bankası Emek Şubesinde kurulmakta olan vakıf için A. Haydar Taymaz ve Muhittin Ünal adına Türk Lirası ve Dolar hesapları açıldı. Yatırılan paralar sürekli olarak repoda tutuldu. Sayın Muhittin Ünal'ın telefonla üç kez yaptığı konuşmadan sonra Prof. Dr. Sayın Hayri Domaniç 25 Ocak 1999 günü İstanbul Sürmeli Otel'de yemekli bir toplantı düzenledi. Müteşebbis Heyet adına Muhittin Ünal ile katıldığım bu toplantıda, Muhittin Ünal yapılan çalışmaları açıkladı. Toplantıya katılanların bir kısmı iki derneğin bir araya gelerek tek vakıf kurmaları önerisinde bulundular. Ben de söz alarak Birleşik Kafkas Konseyi Derneği yöneticileri ile yaptığımız görüşmeyi ve konseyin vakfını kurmakta olduğunu, bizimde bu vakfı kurma girişimini sürdürmek niyetinde ve kararlı olduğumuzu açıkladım ve yardım etmelerini istedim. Daha sonra Sayın Yusuf Ay ve Cihan Candemir'in ellerine kalem ve kağıdı alarak toplantıya katılanlara yaptığı çağrı ile toplantıda bulunanlar toplam olarak 51000 Dolarlık taahhütte bulundular, taahhütte bulunan hemşehrilerimizin bir kısmı ödemelerini zamanında yaptılar. İlk yazımıza olumlu cevap veren hemşehrilerimize 24 Mart 1999 tarihinde gönderilen üçüncü yazıda banka hesap numaraları bildirildi ve kurucu üye olabilmek için gerekli belgeler ile ekindeki vekaletnameyi düzenleyerek göndermeleri istendi. Kuruluş için gerekli yasal işlemlere Avukat Olcay Mis tarafından Temmuz 1999 ayı içinde başlandı. İlgili mahkeme tarafından Emniyet Müdürlükleri kanalı ile kurucu üye adaylarının sicil kayıtlarının sağlanması için yazılar yazıldı. Yazılar izlenmesine rağmen beş kurucu adayımızla ilgili yazılar zamanında gelmedi. Bu üyelerimiz Sayın Osman Özden, Sayın Mahmut Özden, Sayın Selami Genel, Sayın Sadettin Atığ ve Sayın Baha Çakıroğlu'dur. Vakıf kuruluşunun 2000 yılına kalması halinde gereken sermayenin arttırılacağı istihbaratına binaen işlemlerin hızlandırılması uygun görüldü ve 21 Aralık 1999 tarihinde ilgili mahkeme tarafından kuruluşa izin verilerek, tebligatı da Vakıflar Genel Müdürlüğü'ne yapıldı. Vakıflar Genel Müdürlüğü tarafından vakfımızın 48 üye ile kurulduğuna dair ilan Resmi Gazetenin 24 Ocak 2000 tarihli nüshasında üçüncü şahıslara duyuruldu. Temyiz süresini bekleyen mahkeme 28 Şubat 2000 tarihinde kararını vermiş ve vakfımız kuruluş işlemini resmen tamamlamıştır. Vakıf için gerekli defterler ve belgeler sağlanmış, Vakıflar Bölge Müdürlüğü'nde de işlemler yapılmıştır. Vakfımızın kuruluşunda Kafkas Derneği Ankara Şubesi Yönetim Kurulu üyeleri özellikle bu binada ellerinden gelen hizmeti esirgemediler. Vakfın kurulması ile ilgili ilk yazıyı yazdığımızda kurucu üyelerimiz ile bazı katılımcı üyelerin bir kısmı paralarını yatırdılar ve gerekli belgeleri göndererek yardım ettiler, desteklediler ve bize moral verdiler. Kendilerine şükran borçluyuz. Bu arada kurucu üye olmak üzere paralarını zamanında yatıran ve belgelerini gönderen ancak Emniyet Müdürlüğü kanalı ile sicil kayıtları zamanında sağlanamayan beş katılımcı üyemizin kurucu üye olamamalarından dolayı üzgünüz, ancak kendileri katılımcı üye olarak aramızda olacaklar ve hizmet verebileceklerdir. Vakfımızın kuruluşu ile ilgili görüşü ortaya koymada, toplantıları düzenlemede, yazıları hazırlamada, üyelerle ilişki kurmada ve iletişimi sağlamada, paraların bankaya yatırılması ve repo zamanlarının izlenmesinde, kısaca bugüne kadar yapılan tüm çalışmalarda Kafkas Derneği Başkanı Sayın Muhittin Ünal olağanüstü çaba sarf etmiştir. Kurucu ve katılımcı üyelerin çoğu ile yüz yüze ve telefonla sağladığı diyalogla parayı toplamıştır. Hizmetlerinden ve başarılarından dolayı kendisini tebrik ediyor, kutluyor ve teşekkür ediyorum.  Haydar Taymaz

Kafkaslardan Nart Destanları

Bu kitabı yazmaya 1977 yılında, Harvard Üniversitesi'nden Dilbilim alanındaki diplomamı aldıktan kısa bir süre sonra başladım. Harvard'ı, MIT'de (Massachuets Institute of Technology - Massachusets Teknoloji Enstitüsü, Ç.N.) çalışmalarını sürdüren Noam Chomsky'nin çevresinde yürütülen dilbilim çalışmalarından ayıran bir biçimde ve Harvard muhafazakarlığının karakteristik bir özelliği olarak, teorik bilgi birikimine sahip olma zorunluluklarının yanı sıra öğrencilerin belirli bir dil hakkında ayrıntılı bilgiye ve bu dilin üyesi olduğu dil ailesi hakkında da ortalamanın üzerinde bir bilgiye sahip olmaları gerekmekteydi. +''+ Eski Gürcüce, Ermenice ve Osetçe'yi inceledikten sonra Kuzeybatı Kafkas dilleri olan Ubıkhça ve Çerkesçe'de karar kıldım. Bunlardan ilki hakkında Oslo Üniversitesi'nden Hans Vogt'un, ikincisi hakkında da Raşit T'hağapşaw'un yardımları sayesinde her iki dil hakkında da bilgi sahibi olabildim. Ayrıca, W. Sidney Allen'dan bana Calvert Watkins aracılığıyla ulaşan bazı malzemelerin yardımıyla Abazaca üzerinde de çalışmalar yaptım. 1975'te kendimi genç bir profesör olarak bulduğumda, büyük zorluklarla edinmiş olduğum bu bilgilerin paslanmakta olduğunu üzülerek gördüm. Oturup günü gününe çalışarak çeşitli malzemeleri taramak suretiyle çalışmalarımı sürdürecek öz disipline sahip olmadığım ve Kanada'da Çerkesçe, Abhazca ya da Abazaca konuşan birisini kolayca bulamayacağım için, folklorik metinlerin çevirisini yapmak üzere bir araştırma fonu arama düşüncesine kapıldım. Bu beni, dil bilgilerimi unutmama engel olacak sıkı bir programa sokabilirdi. 1979'dan 1981'e kadar, Birleşik Devletler İnsani Bilimler İçin Milli Araştırma Fonu (Philadelphia'daki İnsani Konular Çalışmaları Enstitüsü tarafından yönetilmektedir) ve Kanada Sosyal Bilimler ve Araştırma Konseyi (Hamilton, Ontario'daki McMaster Üniversitesi tarafından yönetilmektedir) Nart destanlarını çevirme çabalarımı cömertçe destekledi. Aradan yirmi iki yıl geçtikten sonra, halen bu diller hakkında bilgimin yeterli olduğunu söyleyemem, ancak Nart destanlarının önümde açtığı dünyanın beni büyülemeye devam ettiğini söyleyebilirim. Nart destanları, çok eski ve çeşitli konulardaki kahramanlık hikayeleridir. Bu hikayeler Kuzey Kafkasya'da, Çeçenler, İnguşlar, Osetler, Çerkesler ve akrabalarının arasında, hatta Kartvelce konuşan Svanlar ve kuzey Gürcistan'da yaşayan Gürcü dağlılarının arasında geçer. Çerkesçe'nin külliyatı (İng.: corpus-Ç.N.), Çerkes bilim adamı A.M. Hadaghatl'e önderliğinde 1968-1971 yılları arasında çalışan bir ekip tarafından, Hadaghatl'e'nin "Geroicheskij epos Nartyi igo genezis" (Nart Kahramanlık Destanları ve Ortaya Çıkışları) adlı eserinde toplanmıştır. Hadaghatl'e'nin kalkıştığı, toplam yedi ciltlik muazzam işin burada yalnızca bir bölümü temsili olarak yer almaktadır. Kuzey Abhazlarının (Abazaların) destanları Vladimir Meremkulov ve Şota Salakaya tarafından derlenmiş, bir hikaye de İngiliz dilbilimcilerinden müteveffa W. Sidney Alen tarafından kayda almıştır. Külliyat bir bütünlük arz eder. Abhaz külliyatı Abhaz bilim adamlarından mütevefa Şalva İnal-İpa tarafından yönetilen bir ekip tarafından derlenmiştir ve "İnal-İpa ve Arkadaşları, 1962" referansı ile kaydedilmiştir. Bu çalışmadaki bir destan Kh. S. Bgazhba'nın Bziyb lehçesi çalışmasından alınmıştır. Maalesef, bu külliyatın yalnızca küçük bir bölümü burada yer almaktadır. Ubıhça'nın külliyatı Šbütün mevcut Nart destanlarıŠ büyük oranda, ünlü dilbilimci ve halkbilimci Georges Dumézil tarafından derlenmiş; bir hikaye Norveçli dilbilimci Hans Vogt tarafından kayda alınmıştır. Boğaziçi Üniversitesi'nden Türk araştırmacı Sumru Özsoy, merhum Tevfik Esenç'ten yedi destan daha derlemiştir. Umuyorum ki bunlar da kısa bir zaman içinde yayınlanacaktır. Osetçe'de korunmuş olan Nart destanları çok farklıdır. Dumézil'in ve diğer araştırmacıların üzerinde çalıştığı (1930; 1943; 1960a; 1965; 1968; 1978) bu destanlar çok süslüdürler; ancak komşu Çerkesler'inkiler kadar eski değildirler. Mazdaik özellikleri büyük ölçüde eksik olan (Benveniste 1959, 129) bu destanlar, İskitler, Sarmatlar ve Alanlar gibi Farsça konuşan ilkçağ bozkır göçebelerinin bazı gelenekleri ile ilgili kısıtlı bilgilerimizi edindiğimiz tek kaynaktır. Bu gelenekler, doğu bozkırlarındaki ve İran'daki Pers medeniyetine biçim veren Zerdüşt devriminden etkilenmemiş görünmektedir. Bu Pers özelliklerinin pek çoğu Kuzeybatı Kafkas geleneklerine de eklenmiştir. Wisconsin Üniversitesi'nden Aylin Abayhan Karaçay-Malkar (Balkar) dilinin külliyatı üzerinde çalışmaktadır. Çeçen-İnguş külliyatı Svan külliyatı ile aynı şekilde, bir çevirmene ihtiyaç duymaktadır. Kuzeybatı Kafkas külliyatları ile Oset külliyatı arasındaki farklar göz önüne alındığında, diğer Nart destanları külliyatlarının karşılaştırmalı mitoloji çalışmalarına yapacağı katkı önemli miktardadır. Nart destanlarını, yalnızca dünya mitolojisinin bir parçası olarak değil, aynı zamanda batı Avrasya'daki tarihi mitler hakkında araştırma yapanlar için bir hazine olarak sunmak amacıyla okunabilir bir çalışma haline getirmeye uğraştım. Anlatımın akıcılığını artırmak için eklediğim ifadeleri köşeli parantez içine aldım. Anlatımdaki geçişleri kolaylaştırmak amacıyla bu metinleri Kafkas adetlerine uygun olarak eklemeye çalıştım (Lotz et al. 1956; Luzbetak 1951; Grigolia 1939; Namitok 1939; Sanazaro 1506; sonuncu kaynak bana, Ubıh süt kardeşim Okan İşcan tarafından sağlanmıştır). Mitler üzerinde yürütülen çağdaş çalışmaların en heyecan verici yanı, bu mitlerin, okuyucunun gözleri önüne serdiklerinden daha da eski olan kayıp inanış sistemlerine erişme imkanı sunmalarıdır. Bu çabaların öncüsü, çalışmaları Hint-Avrupa medeniyetinin çeşitli özelliklerini bulmak üzere yapılan daha geniş kapsamlı bir çalışmanın (örneğin, Polome 1982; Benveniste 1973; Wikander 1938; Olrick 1922) parçası olan müteveffa George Dumézil'dir (Littleton 1966). Puhvel (1987) Dumézil'in çalışmalarını sistematik bir biçimde ayrıntılı bir hale getirmiştir. Dumezil, içinde bulunduğu koşullar bunu gerektirdiği için ayrıntılarla ilgilenmek durumunda kaldıysa da, esas hedefi orijinal Hint-Avrupalıların karakteristik sosyal yapısının ana hatlarını ortaya koymaktı. Çalışmalarının ulaştığı sonuç, tarihi Hint kast sistemine benzer biçimde "rahipler", "savaşçılar" ve "çiftçiler-zanaatkarlar" şeklinde, iyi bilinen ve yaygın bir kabul gören üçe ayrılmış sosyal sınıflandırmadır. Bense, karşılaştırmalı yorumlarımda ve notlarımda, yukarıdakinin tersine mitlerin garip ayrıntılarının konunun genel çerçevesinden ve ana hatlarından daha önemli olduğunu kabul ettim ve bu anlamda Puhvel'in bakış açısına yaklaşmış oldum. Ana hatlar, gelenek içinde bir çeşit anlatı amacına hizmet edebilirler; dolayısıyla da anlatıcının kültürünü ve kendi geleneği çerçevesindeki konumunu yansıtan nedensellik ve yorumlara açıktırlar. Garip ayrıntılar ise, yalnızca geçmişin bir kalıntısı olarak (çoğu zaman anlamsızca) metinde yer almaktadırlar. Konu bu açıdan ele alındığında büyük resim nadiren ortaya çıkar; ancak genellikle bu tip ayrıntılar, orijinal inanışlar ve simgeleştirmeler hakkındaki çok kısıtlı bilgilere sağlam birer destek oluştururlar. Aslında bu, halkbilim alanında dilbilim yöntemlerinin kullanılmasıdır (Colarusso 1998). Örneğin, Hint-Avrupa kökenli dillerde "ayak" kelimesi ele alındığında önemli olan, tesadüfi ses benzeşmeleri, yani söz gelişi Latince ve Yunanca'da kelimenin p ile başlaması, Cermen dillerinde f ile başlaması ve Ermenice'de h ile başlamasıdır. Latince, Yunanca, Cermen dilleri ve Ermenice'nin hepsinde de "ayak" kelimesinin bir karşılığının bulunması değildir. İkinci durumda sözcük dağarcığının ortaya koyduğu genel yapısal sonuç işlev kökenlidir: bu dillerin konuşulduğu toplumların hepsinin de anatomik anlamda "ayak" kavramına sahip oldukları ve sözlüklerinin de bu durumu yansıttıklarıdır. Aslına bakarsanız, neredeyse bütün diller "ayak" anlamına gelen bir sözcüğe sahiptir. Ancak yalnızca bazı dillerdeki sözcükler p ya da f gibi seslerle başlar ve bu da ortak bir Proto Hint-Avrupa kökenine işaret eder. Bu metodolojik yönelim, garip ayrıntılar ve bozulmaya uğramış şablonlara sahip Kuzeybatı Kafkas dillerini, karşılaştırmalı çalışmalar için son derece önemli bir hale getirmektedir. Bu çabamda bana bazı insanlar yardımcı oldu. Prof. B. George Hewitt ve eşi Zaira Khiba Hewitt, biri hariç bütün Abhaz destanlarını tercüme ettiler. Titiz bir şekilde yürütülen, kapsamlı bir çalışmaydı bu. Ben de, çeviri dilinin Kuzey Amerika konuşma diline daha uygun bir şekle getirilmesi için destanların metinlerini düzeltme cüretini gösterdim. Çerkes destanlarının seçiminde ve çevrilmesinde Raşid Thaghapşaw (Batı Çerkeslerinden - Bjedugh), Kadir Natkho (Batı Çerkeslerinden - Şapsığ) ve Majdalin Hilmi'den (Habjokua) (Kabardey) yardım aldım. Çerkesçe'den İngilizce'ye bilişsel sıçrama çok önemli miktarda olduğundan bütün hatalar tamamıyla bana aittir. Bana yardımcı olabilecek, Abazaca bilen kimse ile iletişim içinde olmadığımdan Abaza destanları için Meremkulov'un Rusça tercümelerinden yararlandım. Rusçam geçmişte de zayıftı, bugün de zayıftır; bu nedenle elimde bulunan büyük miktardaki Rusça malzemeyi kısa bir süre önce göçmen olarak Kanada'ya gelmiş olan Michael Ellinson'a çevirttim. Kendisinin yorulmak bilmez ve çalışkan bir çevirmen olduğu ortaya çıktı. Daha sonra Abazaca orijinalleri taradım ve bunları Rusça'ları ile karşılaştırdım. Bu karşılaştırmada iki kaynak arasında pek çok farklılık buldum. Bu farklılıkların hiçbiri Elinson'un çevirisinden kaynaklanmıyordu. Bunlar daha çok, ya Abazaca ve Rusça arasındaki bilişsel farklılıklardan ya da yer yer çok sert ve kaba biçimlerde ifade edilen orijinal metinlerin aktarılmaları sırasında yumuşatılmış olmalarından kaynaklanıyordu. Abazaca orijinal metinleri çevirirken (daha sonra örnek olarak bunların çözümlemelerini yayınlayabileceğimi düşündüğümden) en iyi iki öğrencim olan Rebecca Lee ve Bayla Greenberg'den yardım aldım. Profesör Hans Vogt, 1971'de kaydettiği orijinal Ubıhça teyp rulolarını bana göndererek ve daha sonra da ölümüne kadar bu en zor dil hakkındaki sorularıma yanıt vererek bana yardımcı oldu. Dumézil ve Vogt Ubıhça'yı Fransızca'ya çevirmiş oldukları halde, bir çözümleme ve açıklama henüz yayınlanmış değildir. Ubıhça'nın külliyatını yeniden çevirdim ve çok küçük birkaç düzeltme yaptıktan sonra, buradaki örnekle birlikte, bu dilin ilk açıklamasını ortaya koymuş oldum. Çeviri sürecinin başlangıcında, LS.H.L.'nin direktörü olan Dr. Joel Jutkowitz'in büyük yardımları oldu ve çalışmanın ilerleyen aşamalarında da, işler karmaşıklaştığında ve ilerlemek zorlaştığında Princeton Üniversitesi Yayınevi'nden Deborah Tiergarden sağlam bir dayanak noktası oldu. Ayrıca iki de okuyucuya teşekkür etmeliyim: Austin'deki Texas Üniversitesi'nden John Weinstock ve Montreal Üniversitesi'nden Kevin Tuite. John Weinstock çalışma üzerinde hassas bir okuma ve ayrıntılı bir genel kontrol yaptı. Kevin Tuite de benzer bir çalışmayı yürüttü ve Kafkasya konusunda bir uzman olarak çeşitli noktalarda eleştiriler ve öneriler getirdi. Metinde yer alan bu katkıları, kaynaklarını belirtmek için "[KT]" imiyle alıntıladım. Elbette bu kitap, Sara Lerner ve Princeton Ünviersitesi Yayınevi'ndeki ekibin çabaları olmaksızın var olamazdı. Onlara şükran borçluyum. Ayrıca, kılı kırk yaran muhteşem çalışması için editörüm Dalia Geffen'e de teşekkür etmeliyim. Yazdığı bütün notları okudukça ve metnin neredeyse her notla biraz daha iyileştiğini gördükçe yaptığı işi daha da takdir ettim. Dilbilim konusuna ilgi duyan okuyucular için (ve her birinin bu yüzyıl içinde yok olması ihtimali bulunan bu dillerin bir kaydının bulunması amacıyla) beş örnek metni, bütün açıklamalarıyla, çözümlemeleriyle ve çevirileriyle birlikte verdim. Bunların arasında, Batı Çerkesleri'nin ince lehçesi Bjeduğca ve Abhazca'nın tarihi lehçesi olan Bziyb lehçesinde yazılmış birer metin de yer almaktadır. Bunlara ek olarak bu çalışma, yukarıda da değinildiği üzere, Ubıhça'nın açıklanmış ve çözümlenmiş bir metninin yayınlandığı ilk çalışmadır. Ancak şunu da eklemeliyim ki, karşılaştırmalı iddialarım tamamıyla bana aittir. Özellikle Çerkes, Abaza, Abhaz ve Ubıh arkadaşlarım burada ifade ettiklerime benzeyen görüşlerime pek katılmazlar. Çeviri sürecindeki yardımları, herhangi bir şekilde benim düşüncelerime, yaklaşımlarıma katıldıklarını ya da onları paylaştıklarını düşündürmemelidir. Bu hacimdeki bir çalışma yalnızca yazarı için değil, hayatları yazarın hayatıyla bağlantı içinde olan insanlar için de yorucudur. Nartlar, eşime ve çocuklarıma, bir gölge gibi üzerimizde olan ancak hiç yok olmayan bir varlık ve bu çalışma da asla bitmeyecek bir seyahat gibi gelmiş olmalı. Linda'ya ve küçük Nartlar'ım Mark, Tara ve Darren'a sabırları, destekleri ve ilgileri nedeniyle teşekkür etmeliyim. Destanlardan büyük keyif aldılar ve Nartlar'ı hayatlarının bir parçası haline getirdiler. Umuyorum ki okuyucular da Nartlar'ı her zaman hayatlarının bir parçası olacak saygıdeğer varlıklar olarak değerlendirirler. Son olarak sözlerimi, büyük Hint-Avrupa Araştırmacısı Edgar Polome'un 2000 yılı Mart'ındaki ölümünden duyduğum derin üzüntüyü ifade ederek bitirmeliyim. Bu çalışmayı Princeton Üniversitesi Yayınevi'ne 1994 yılında O tavsiye etmişti; ancak yayınlandığını görecek kadar yaşamadı. Birazdan okuyacakları için, benim kadar okuyucular da kendisine şükran borçludurlar. [Çeviren: Muharrem Nesij HUVAJ]+''+John Colarusso

İron Edebiyatı

İron Edebiyatı'nı iki bölümde incelemek gerekmektedir: 1. 1798 yılından önceki dönem; 2. 1798 yılından sonraki dönem +''+ 1798 yılı İronlar'da yazının kabul yılıdır. Bu tarihten önce yazılı olmamakla beraber: 1. Nart Efsaneleri 2. Kahraman Övgüleri 3. Düğünlerde, şölenlerde söylenen şarkılar 4. Ölümlerde, felaketlerde ve kederli günlerde söylenen mersiyeler yani "ağıtlar" 5. Bebeklere söylenen ninniler halk arasında söylene gelmiş ve günümüze kadar ulaşmıştır. Oset halkı sayıca çok olmamakla beraber asırlarca zengin bir edebiyata sahip olmuşlardır. O yaratıcılığın başında Nart "Neart=Ocağımız" gelmektedir. Nartlar İron halkının değerli ve sonsuz kültür hazinesidir. Öyle bir hazine ki onları Dünya Mitolojisi ile aynı paralele koymamız mümkündür. Nartlar İronlar İçin Neden Değerlidir? Çünkü Nartlar'da güzel hasletler vardır, cesurdurlar, yiğitlikte kusursuz ve emsalsizdirler. Hayatı ve birbirlerini ölesiye sevmektedirler. Hayatlarını sürdürebilmek uğruna düşmanlarına saldırmaktan ve dövüşmekten çekinmezler. Nartlar'da toplum hayatı çok önemliydi. Bir kişinin tek başına sofraya oturup yemek yediği görülmezdi. Ziyafeti, oyun oynamayı ve eğlenceyi çok severlerdi. Boş zamanlarını ok ve yay kullanmak ve taşatma yarışmaları düzenleyerek değerlendirirlerdi. Onlarca esaret, ölüm demekti. Gururlu ve korkusuzdular. Öyle ki " Tanrı'ya baş eğdi" demesinler diye evlerinin kapılarını bile çok yüksek yaparlardı. Nartlar gençlerine de çok değer verirlerdi. Onların ahlaklı, faziletli ve cesur yetişmeleri için her türlü gayreti sarfederlerdi. Kısaca söylememiz gerekirse Nartlar'daki bu güzel hasletler Kafkasya'da yaşayan veya çeşitli nedenlerle dünya yüzüne dağılmış tüm Kafkas halklarının ortak hasletleridir. Bu nedenle de Nartlar'a Kafkas Halkları ayrı ayrı sahip çıkmaktadır. 1798 yılından sonraki dönemi de: 1. 1798 yılından 1905 yılına kadar 2. 1905 yılından 1917 yılına kadar 3. 1917 yılından günümüze kadar diye bölümlere ayırabiliriz. 1798-1864 yılları arasının Kafkasya'da amansız mücadele yılları olması ve sürgünlerin de bu döneme rastlaması nedeniyle eser vermeye fırsat bulunamamış ancak o zaman bu mücadelede kahramanlık gösterenler için düzenlenen ağıtlar veya övgüler ağızdan ağıza günümüze ulaşmıştır. Adlarına övgüler veya ağıtlar düzenlenen İron kahramanlarından bazıları şunlardır: Tlattı Çermen, Aşleibek ile Buzi, Kozırtı Taymuraz, Alıkkatı Hazbi, Habetı Botaz, Berojtı Totıraz, Rubaytı Totıraz ve diğerleri Bu kahramanların hikayeleri ve ağıtları veya övgüleri ayrı bir inceleme konusu olabilecek niteliktedirler. Bu nedenle adları verilmekle yetinilmiştir. İron öykülerini dört bölümde inceleyebiliriz: 1. Canlılar üzerine öyküler: İhtiyar Kurt Akılsız Devenin Sonu Kedi ile Kaz Ad Koyucu Tilki 2. Hayal geliştirici öyküler Göğün Aynası Bakır Kalede Yaşayan Kız Develerin Padişahı Padişahla Tahta Süvari 3. Yaşam tarzı öyküler Talihli Eşek Üç Kardeş İnatçının Pişmanlığı Derebeyinin Kızı 4. Düşündürücü öyküler Akıl ve Talih Akıllı ve Deli Tuzlu Yemeğin Değeri Hilebazın Öyküsü Toplumun ahlaki değerlerine ve yaşayışlarına aykırı olmayan yönlendirici ve ibret verici öykülerdir. İron şarkılarını şöyle sıralayabiliriz: 1. Sevgi üzerine şarkılar "Akarsu kenarında bulak, Onun için çok içmişim. Beyaz tenlisin kara kaşlım, Seni onun için sevmişim." "Fındık yaprak açmıyor, Sebebi soğuk olmalı. Geceleri uyku tutmuyor, Sebebi sevgi olmalı" gibi 2. Kahramanlık şarkıları 3. Avcılık üzerine şarkılar 4. Gelin alma ve ziyafet şarkıları 5. Neş'elendirici şarkılar 6. Beşik sallama şarkıları "ninniler", "Elim beşiğini sallıyor, Ay, beşiğinle oynuyor Büyük adam olasın, Alol, lay" "Seslenirim sev ülkeni, Bizden sonra ondan bıkma; Ona hizmetten yorulma, Alol, lay" 7. Topluma malolmuş şarkılar "Karısı iyi olan kimse, Niye gitsin düğünlere?... Düğün kendi evinde. Karısı huysuz olan kimse, Yılandan niye korksun?... Yılan kendi evinde." İnsanların yaşantısında şarkı büyük bir yer tutmaktadır. İronlar şarkıyla sever yeni doğan bebeğini. Şarkıyla anlatır misafire sevincini. Yolcusunu şarkıyla uğurlar. Gurbetten ve savaştan dönen yakınına şarkıyla sevinir. Güneşin doğuşunu şarkıyla karşılar. Şarkıyla atar tarlasına tohumunu. Bereketli sonbahara ve yeni güne övgü şarkıyla. Şarkıyla uyutur genç anne beşikteki bebeğini. İneklerin bol süt vermesi şarkıyla sağlanır. Şarkıyla arar avcı dağdaki kısmetini. Dağda çoban, kırda çiftçi şarkıyla giderir yorgunluğunu. Şarkıyla alevlenir hayat dolu delikanlıların, genç kızların yüreklerinde sevgi ateşi, ilanı aşk şarkıyla. Yeni gelinin yeni evine ayak atışı şarkıyla. "Seni ben çok severim, Bilir misin ne kadar?... Kalbim kadar, canım kadar" Şarkı götürür nesilden nesile kibarlığı, dürüstlüğü ve uygarlığı. Şarkıyla gülünür, uygunsuz işlere, tembellere, korkaklara. Şarkıyla övülür, özgürlük uğruna canını seve seve feda eden kahramanlar. 1864-1905 yılları arasında İron Edebiyatı Bu dönemin en belirgin İron şair ve yazarlarının başında "1869-1906" yılları arasında yaşayan Hedeggatı Kosta gelmektedir. Kosta İronlar'ın uyanmasında, milli hislerinin galeyana gelmesinde en belirgin etken olmuştur. Kosta kalemin iyi kullanmasını bilen bir şair olduğu kadar, fırçasının hakkını da layıkıyla veren bir ressamdır. Silahlı mücadele ile koca Rus İmparatorluğu'na karşı başarılı olunamayacağına inanmış olması nedeniyle, mücadelesini silah yerine kalemiyle ve fırçasıyla sürdürmüştür. Bakınız büyük şair koskoca Rus İmparatorluğu'na karşı halk çocuğu barışı nasıl konuşturuyor: "Sen vampirsin, vampir, Evet, sen her zaman Sıcak kan emiyorsun." "Ama yeter! Senin akılsız Kana susamış, ayıplı Sürecini, Beli bükülmüş insan Yeni yaşantısı uğruna, Atacak sırtından... Yakında...yakında..." Yokluk içinde hayatını sürdürmeye çalışan Kosta'ya bir arkadaşı şiirlerini telif hakkı alarak yayınlamasını ve çektiği sefaletten kurtulmasını teklif eder. Büyük şair ona şu karşılığı verir: "Halkımın yüreği, Ekinimden payım. Yurdumun kaderi, Sonbaharda harmanım." Ayrıca: "Ben yazılarımı alışveriş konusu yapamam, şiirlerimin bir mısrası, bir satırı için bile para almaya tenezzül etmem. Para karşılığında yazılan yazının saygınlığına inanmam" diyerek telif hakkındaki hatırlatmayı gayet nazik bir şekilde cevaplar. Bakınız bir şiirinde halkı bir araya toplayacak öndere nasıl sesleniyor. "Halkın utancından Kayalar bile inler. Hey yiğit! Nerdesin, Görsene yok oluyoruz" "Gelsene gelsene, Çobanımız arkamızdan, Toplasana hepimizi, Bir araya dua gibi." Kosta yüreğindeki özgürlük ateşiyle dolu şiirleri, öyküleri, övgüleri ve kederlerini içeren yazıları yalnız İronca ve Rusça değil aynı zamanda İngilizce, Fransızca, Almanca, Çince, İsveççe, Yunanca, İspanyolca, Hintçe, Norveççe, Arapça, İzlandaca, Bulgarca, Lehçe, Çekçe ve Slovakça'ya çevrilmiş olmasına rağmen maalesef Türkiye'de çok az bilinmektedir. 1906 yılında en verimli çağında 47 yaşında yakalandığı amansız hastalığa yenik düşmüştür. Bakınız ölümünden kısa bir süre önce akranlarından birine nasıl sesleniyor: "Akranım! Güneşim ölüyorum, Beni kendine dert etme sakın!... Ben şimdi son sözlerimi söylüyorum. Sevgili güzel yurduma haber ver, Ben onu kalbimde götürüyorum." Bu dönemin diğer önemli yazarları ve şairleri şunlardır: 1.Elğuzati İvani (1755-1830) "Alğuz Padişaha Övgüler" 2.Elbızdıks (1881-1923) "İki Kız Kardeş" (4 perdelik dramatik bir piyes), "Amiron" (3 perdelik trajik bir piyes) 3.Korotı Davut (1880-1924) "Ben Yapmadım Kedi Yaptı" (14 bölümden oluşan bir güldürü piyesi) 4.Koçişatı Poze (1888-1910) "Yalancı Adam" (7 bölümden oluşan güldürü) 5.Tlattı Hoğ (1880-1932) "Nart Güzeli Kimi Bekliyordu" 1905-1917 yılları arasındaki dönem 1. Tokatı Alihan (1895-1920: "Sihirli Boncuk", "Karçiçeği", "Dağda Hayat") 2.Arnigon İlaş (1888-1946: "Allahaısmarladık", "Kaygı veya Tasa", "Çiçek", "Bakınca") Şair Bakınca adındaki şiirinde: "Ağacı tayfun sallayınca Parça parça olursa dallar; Nasıl sevinebilir sonbahar Dallarda meyve oynamayınca" Nerdesiniz adlı şiirinde ise; "Eğer güzel yurdumuzdan, Uzaklara kaçarsak hepimiz; Kuşkusuz dağlarımız arkamızdan, Beddua edecekler" diyerek anayurdumuzdan göç edenleri, göçmemeye ikna ve ikaz etmeye çalışmaktadır. 3.Gediatı Çomak (1882-1931: "Mücadelenin Yaşı", "Akşam Oldu") Yazar Akşam Oldu şiirinde: "Akşam oldu gün karadı oturuyorduk, Eski soğuk taş kışların döşemesinde. Altı kişiydik, arkadaştık, akrandık Ölüm sessizliği vardı,hapishanede, Çünkü odun kokusundan başlarımızağrıyordu. Pencereler ve kapılar, sımsıkı kapalı, Nöbetçi askerin, ayak seslerinin yankısı Gecenin sessizliğinde duyuluyordu." demek suretiyle o devirdeki İron aydınlarının yurtları ve halkları uğruna, ne dayanılmaz çileler çektiğini dile getiriyor. 4.Koçoytı Arşen (1872-1844) "Dostlar", "Zannetmiyorlardı" ve "Levan" gibi yazılarında ,o zamanki yaşantıyı yansıtan ve yönetimi yeren kısa ve manalı kritikler yazmıştır. 5.Malite Year (1887-1844) Barış adlı şiirinde "Yükseltin göklere kalenizi, Güneşe ulaştırın yolunuzu. Haydi koşun gayretle ileriye, Kalmayın bu yarışın gerisinde." diyerek halkımızı birlik ve beraberliğe çağırmış, çağın gerisinde kalmamaya içtenlikle teşvik etmiştir. AĞAÇLARIN ŞİKAYETİ Ağaçlar toplanır bir gün, Hepsi mahzun hepsi üzgün. İlk söz alır yaşlı Çınar, Adet üzere söze başlar. "Baltadır" bizi mahveden Odur sayımızı tüketen". Bir kenarda sessiz duran Kestane de üzgün sesle: "Balta değildir, suçlusu Biziz onun sorumlusu... Kesemezdi balta bizi Temin ederim ki sizi, Uzak dururdu o sizde, Sapı olmasaydı, bizden... Sapı olmasaydı bizden İnan çıkamazdı kilerden." Gediatı Şeka (Çeviren: Yahya Alpay) BİZ KİM İDİK? Biz de Kafkasyalı idik Ana, baba ve dededen. Bizde seçmelerden idik Adet, an'ane, görgüden. Biz de Kafkasyalı idik Kama, fişeklik, giyimden Biz de Kafkasyalı idik Attan, yamçıdan, kamçıdan Kalmasa Kafkasyalı giyimi, Kimse bilmese dilini; Ayrılsak attan kamçıdan Şaşılacak şey değil mi?... Yine de gurur verici, Kafkasyalıyım değimi... Çeçemtı Ehşar (Çeviren: Yahya Alpay)+''+Yahya Alpay

Savsırıko’nun Doğuşu

(Khabardey Teksti) (Nartlardan bir bölüm anlatacağız. Nart söylencesine yalan, yanlış şeyler katmak doğru olmaz. Biz söylenceyi büyüklerimizden duyduğumuz, öğrendiğimiz gibi anlatıyoruz.] +''+ Setenay Guaşe, Psıj (Kuban Irmağı) kıyısında çamaşır yıkıyordu. Karşı kıyıda da Nartların çobanı ineklerini otlatıyordu. Çoban, ırmak kıyısında çamaşır yıkamakta olan Geaşe'yi görünce, kıyıya yaklaştı, Setenay'ı gözetlemeye başladı. Setenay çok güzeldi. Ondan daha güzel bir kadın henüz yaratılmamıştı. Çoban gözlerini Setenay'dan ayıramıyordu. -"Ey güzel Setenay, güzellikte benzeri olmayan, bir kes olsun yüzüme bak!" dedi çoban. Setenay bakınca çobanın kor gibi kızarmış olduğunu gördü. Setenay'ın da kalbine bir cıvgı sıçramış, ateş içinde kalmıştı. Setenay'ın gücü tükendi, bir taşın üstüne oturdu. Setenay, çamaşır yıkamayı bitirdi, gitmek için hazırlanırken çobanın sesini duydu: -"Ey güzel Setenay, güzellerin en güzeli! O kadar akıllısın ki, erkekler senden akıl danışır. Üzerinde oturduğun taşı niçin alıp evine götürmüyorsun?" dedi. Setenay, çobanın dediğin yaptı, taşı aldı, eve götürdü. Bir köşeye koydu. Aradan çok geçmeden Setenay hareket eden bir şeyin sesini duymaya başladı. "Bu ses nereden geliyor? Bu hareket eden de ne?" dedi Setenay, etrafına bakındı. Taşın yanına yaklaşınca ses netleşiyor, uzaklaşınca da zayıflıyordu. -"Çok ilginç!" dedi Setenay, kulağını taşa dayadı, dinledi. Taşın içinde bir devinim vardı. Ses, oradan geliyordu. Taşı yün ile sardı. Aradan henüz üç gün geçmişti ki yün kavruldu. Yine sardı, bir süre sonra yine yün kavruldu. -"Bize yaşam veren Psetha,"1 dedi, "bu taş her gün biraz daha büyüyor." Taşı durmakta olduğu yerden aldı, ocağın sıcak bir yerine koydu. Taş, ocakta dokuz ay, dokuz gün kaldı. Taş koskocaman olmuş, içi deviniyordu, üstü kızarmıştı. Setenay, Lepş'ın2 işliğine koşarak gitti: "Lepş, sana güvenebilir miyim?" diye sordu. -"Bana güvenemeyeceksen; maşam hünerini gösteremeyecek; çekicim silahım olmayacaksa ben niçin yaşıyorum ?!" dedi, Lepş. Setenay'ın sözlerinden alınmıştı. -"Kimseye anlatamadığım sorunum var. Anlatsam inanmak zor, anlatmasam tasalanıyorum. Ne yapacağımı şaşırdım," dedi Setenay. Zorda olduğu belliydi. -"Ooo," dedi Lepş, "Soru, yanıtsız kalmaz; yanıt, sahipsiz kalmaz. Boşuna zaman geçiriyoruz. Söyle ne olduysa. Ne olursa olsun ben yardıma hazırım." -"Dilimi utandıracağıma evime gidelim, oradaki harikulade olayı gözünle gör!" dedi Setenay. -"Gidelim, diyorsan ben hazırım. Erkeğin sözünden kuşku duyulmaz, erkek sözünden dönmez, " dedi Lepş. Alet, edevatını aldı, işlikten çıktı. Lepş, Setenay'ın evine gitti. Lepş, ocakta duran kızarmış taşı görünce, "Ooo, bu da ne?! Ben yaşamım boyunca çok şey gördüm, çok şey de duydum. Ama böyle sini ne gördüm, ne de duydum. Vaşhue,3 ne kadar acayip bu!" dedi. Lepş, taşı kırmak için yedi gün yedi gece uğraştı. Lepş taşa çekiçle vurdukça Setenay'ın yüreği ağzına geliyordu. Lepş'ın kırdığı taşın içinden bir erkek çocuğu düştü. Setenay çocuğu yerden kapınca eli yandı, çocuk kucağına düştü. Eteği yandı, çocuk tekrar yere düştü. Çocuğun vücudu tutuşmuş gibi yalım saçıyordu. Lepş, çocuğu uyluklarından maşayla tuttu, yedi kes suya batırdı, çıkardı. Çocuğun vücudu o kadar sıcaktı ki, her batırışında su kaynıyordu. Çocuğun vücudu çelikleşmişti. Fakat Lepş'ın maşayla tuttuğu yerler et olarak kalmıştı. Taşın içinden çıkarılan çocuk çok çabuk büyüyor, bir ayda atması gereken boyu bir günde atıyordu. Nartlar şaşırmıştı. Setenay'ın taştan çıkarılan oğlunun haberi her yerde anlatılmaya başlanmıştı. Haber Bırımbıhu'a da ulaştı, Setenay'ın yanına geldi. Gelir gelmez de: -"Kancık köpek gibi ilk karşılaştığın erkekten döl alacaksan Geuaşe4 sanını niçin kirletiyorsun?" diye bağırmaya başladı. -"Bu benim öve oğlum doğrulanlara benzemiyor. Eğer böyle bir oğlun olsaydı kıskançlıktan çatlamazdın," dedi Setenay. Bırımbıhu: -"O senin öve oğlun ise niçin evinde kalıyor, kucağında oturtuyorsun?" dedi, Bırımbıhu. -"Bunu taş doğurdu, Lepş su verdi, çelik gibi yaptı. Sos taşından çıkarıldığı için Savsırıko adını verdik," dedi Setenay. Savsırıko ocaktan aldığı korlarla oynuyor, ağzına atıyor, sönmüş olarak ağzından atıyordu. Bırımbıhu, Savsırıko'nın bu halini görünce: -"Bu belalı bir döl, Nart soyunu yok edecek. Bu doğunca çoklarının ölümü yakınlaştı. Yalanım varsa Vaşhue üzerine ant içerim," dedi. Setenay, oğluna Savsırıko adını vermişti. Savsırıko'nın doğuşu da işte böyle anlatılır. *: Nartlar, Nalçık, 1995.1-Psetha: Yaşamı veren tanrı.2-Lepş: Demirciler ve silah ustalarının tanrısı.3-Vaşhue: Göklerin tanrısı.4-Guaşe: Prenses, hanımefendi.4 Geuşe: Prenses.+''+Kaffed )

Uzay’dan Kafkasya

Bu resimler NASA'nın resmi web sitesinden alınmıştır. Resimleri büyütmek için altlarındaki linklere tıklayınız. 250M | 500M | 1KM 250M | 500M | 1KM 250M | 500M | 1KM 250M | 500M | 1KM 250M | 500M | 1KM Kaffed