Şamil Erdoğan – KAFFED Ortak Akıl Toplantısı Yorumu

Saygıdeğer Katılımcılar, Çerkesler ve Çerkeslik konusunda, uzun süredir bu kadar seviyeli, bilinçli, verimli ve sevindirici bir toplantıya katılmamıştım. Bu etkinliği düşünen ve hayata geçmesinde emeği olan herkese çok teşekkür ediyorum. Daha önceden tanıdıklarımı yeniden görmek, isimlerini bildiğim ama şahsen tanışma fırsatı bulamadıklarımla tanışmak çok heyecan verici ve keyifliydi. Başarılı moderatörlerimizin konuları bilimsel deneyimler ve gerçekler çerçevesinde yönlendirmesi, zannedersem, tüm katılımcıları konulara çok daha gerçekçi yaklaşmaya davet etti ve öyle de oldu. Çok da güzel oldu.  Tekrar, hepinize katılımınız ve değerli katkılarınız için şahsım adına teşekkür eder, bir sonraki toplantıda görüşmek ve o zamana kadar hiç olmazsa e-posta aracılığı ile de olsa iletişimde olmak dileklerimle, saygılarımı sunarım.  Sağlık ve esenlikle……  Şamil ErdoğannanŞamil Erdoğan

Doğan Özden – KAFFED Ortak Akıl Toplantısı Yorumu

Öncelikle Ortak Akıl toplantısını akıl edenlere, emeği geçenlere teşekkür ediyorum. Sürelerin kısıtlı olmasından dolayı toplantı sırasında dile getiremediğim düşüncelerimi ve toplantı sırasında kısaca belirttiğim düşüncelerimin yazıya dökülmüş şeklini sunmak istiyorum. 1.Ortak adımızın Çerkes olması gerekmektedir. Binlerce yıldan beri  diğer uluslar bizi Çerkes olarak adlandırmaktadırlar. Yeni bir adla Uluslar arası arenaya çıkmamızın, kendimizi tanıtmamızın bize hiçbir pratik faydası olmayacağı gibi anlamı da yoktur. 2- Kendisini Çerkes olarak tanımlamayan Abhazların yaşadığı bölgelerde Derneklerimizin adının Çerkes Derneği olarak değiştirilmesi Abhazlar açısından sıkıntı yaratabilir. Bu bölgelerde derneklerimizin adının Kafkas Derneği olarak kalmasında yarar vardır. Adığe ve Abaza (Aşuva, Aşkaruva)ların yaşadıkları bölge derneklerinin isimleri Federasyon yönetimince uygun görülmesi kaydıyla Çerkes Derneği olarak değiştirilebilir ancak Federasyonumuzun isminin Kafkas Dernekleri Federasyonu olarak kalması daha uygundur. Bu isim federasyonumuz  çatısı altında kendisini ifade etmek isteyen her kesimi kapsadığı için önemlidir. 3.      Çerkesler olarak Sürgün bir halk olduğumuz tartışılamayacak kadar kesin olduğu gibi soykırım da sürekli gündemde tutulmalı ve bu konuda sistemli bir şekilde belge toplanmalıdır. 4.      Kafkasya ana vatanımızdır. Türkiye Vatanımızdır. 5.      Kültür Dernekçiliği yapan derneklerimizin toplumumuzun ayakta durmasında, genç kuşakların yetiştirilmesinde ve kadrolarımızın oluşmasında oynağı rol yadsınamaz. Bunun en güzel örneği Ortak Akıl Toplantısına katılan insanların hemen tamamının derneklerimizde yetişmiş kadrolardan oluşmasıdır. Kültür Dernekçiliği geliştirilerek ve tabanda daha da yaygınlaştırılarak devam ettirilmelidir. Bunun yanı sıra Ortak Akıl Toplantısında önerilen siyasal taleplerimizi belirleyecek ve gerek Türkiye’de, anavatanda ve gerekse uluslar arası platformlarda siyasal taleplerimizi dile getirecek Federasyon Meclisinin oluşturulması önemlidir. 6.      Dönüş fikrini canlı tutmak ve dönüşleri hızlandırmak geleceğimiz açısından çok önemlidir. Kitlesel dönüş normal şartlarda mümkün değildir ancak yapılacak çalışmalarla dönüşün ivmesini hızlandırabileceğimizi düşünüyorum. 7.      Rusya hızlı bir şekilde üniter yapıya doğru gitmekte ve küçük halklara Sovyetler Birliği döneminde  tanınmış olan pozitif ayrımcılık hızlı bir şekilde ortadan kaldırılmaktadır. Bu güne kadar bu konuda Rusya Federasyonunun atmış olduğu adımları şu şekilde sıralayabiliriz. a. Daha önceleri seçilerek işbaşına gelen Cumhurbaşkanları yapılan değişiklikle yerel yönetimlerce belirlenen üç kişi arasından seçilerek atanmaya başlamıştır. Cumhurbaşkanlarının seçimle geldiği dönemlerdeki halktaki heyecan yok olmuştur. Atama ile gelen yöneticiler, halka değil kendilerini atayanlara karşı sorumluluk hissetmeye başlamışlardır. b. Bölge Valiliği kurulmuş ve Yerel yönetimler ile Moskova arasındaki iletişim daha da zorlaşmıştır. Bu durum Çarlık Rusya’sındaki Kuban ve Terek Oblastlarını hatırlatmaktadır. c. Rusya bir adım daha atarak Kendisinin atadığı yöneticilere ‘Bir devlette bir Cumhurbaşkanının yeterli olduğu’ savı ile Cumhurbaşkanlığı istemediklerini söyletmiştir. Sırasıyla Önce Kuzey Osetya , Çeçenistan, Karaçay Çerkes,  ve en son da Adıgey Cumhurbaşkanları aynı yönde açıklamalar yapmışlardır. Kabardey Balkar'ın da baskılara uzun süre direnebileceğini sanmıyorum. Cumhuriyetiniz var ise Cumhurbaşkanınız vardır. Acaba bu adımların bir ötesi Cumhuriyetlerin lağvedilerek hepsinin Güney Rusya Bölgesi yönetimi altında toplanması mıdır !?  Bu öngörü doğru çıkarsa bölgedeki Çerkes nüfusu  toplam nüfusa oranla % 10 ların altına düşecektir.  Rusya Federasyonu’nun gelecekte bölge için nasıl bir yönetim düşündüğünü anlamaya çalışarak diaspora olarak politikalarımızı ona göre belirlemek durumundayız. İşin en anlaşılmaz tarafı Kuzey Kafkasya da böyle radikal değişiklikler yaşanırken halktan hiçbir tepki gelmemektedir. 8. Sovyetler birliği döneminde küçük halkların dil ve kültürlerini korumaları için uygulanan pozitif ayrımcılık ortadan kalkmış ve asimilasyon gözle görülür bir şekilde artmıştır. Ana dilini rahat konuşamayan gençlerin sayısı hızla artmaktadır. 9. ABD nin bölgeye yönelik girişimlerini ve politikalarını çok iyi tahlil etmek zorundayız. ABD Kuzey Kafkasya’ nın da içerisin de yer aldığı Güney Rusya ya yönelik abluka hareketini bütün hızıyla devam ettirmektedir ve Kuzey Kafkasya’yı Rusya’nın yumuşak karnı olarak görmektedir. Bölgede kendisine istediği gibi yönlendirebileceği  Tiflis, Bakü gibi  önemli dostlar edinmiştir. Amerika’da yaşayan oldukça güçlü Karaçay ve Balkar lobilerini ve bunların Amerika‘nın Kafkasya’ya yönelik politikalarının oluşumundaki olası etkilerini göz ardı etmememiz gerekir. Bölgede çıkacak en küçük karışıklıktan en çok zarar görecek olan yine Çerkes halkı olacaktır. 10. Kafkasya’ya yönelik ilişkilerimizi DÇB kanalı ile geliştirerek yürütmeliyiz. DÇB Kafkasya ile olan ilişkilerimizde çok önemli bir işlevi olan, cumhuriyetlerimizdeki resmi kurumlarla da ilişkilerimizi düzenleyen  ve Kafkasya’daki yönetimlerce de itibar edilen bir kurumdur. Merkezi Kafkasya’da kalmalıdır. 11. Doğal olarak anavatandaki Çerkesler ile diaspora da yaşayan Çerkeslerin  problemleri arasında büyük farklılıklar  vardır.  Ürdün, Suriye, İsrail, Avrupa ülkeleri gibi farklı ülkelerde yaşayan Çerkeslerin sorunları arasında da büyük benzerlikler vardır.  Gerek uluslararası platformlarda gerekse Kafkasya’da sesimizin daha gür çıkması için önderliğini Federasyonumuzun yapacağı  güçlü bir Diaspora Örgütlenmesine kaçınılmaz olarak ihtiyaç vardır.  Ermenistan ve İsrail diasporalarının  ne kadar önemli bir işlev gördüğünü örnek olarak gösterebiliriz. Bu gerek farklı ülkelerde yaşayan diasporaların  birbirini daha iyi tanımasını ve aralarındaki iletişimin gelişmesini sağlayacak,  gerekse diasporadaki örgütlülüğümüzü bir adım ileri taşıyacaktır. Güçlü bir diaspora örgütlenmesi Kafkasya’nın ve Çerkeslerin geleceği açısından oldukça önemlidir. Gerek eğitim düzeyi gerekse yetişmiş insan gücü olarak büyük potansiyelimizin farkında olarak güçlü bir diaspora örgütlenmesi  kaçınılmazdır.p> Ortak Akıl Toplantısına emeği geçenlere tekrar teşekkür ediyor saygılar sunuyorum. Kuşha Doğan ÖzdennanDoğan Özden

Volkan Düzenli – KAFFED Ortak Akıl Toplantısı Yorumu

Merhaba, KAFFED'in davetiyle düzenlenen, içeriğiyle ve yöntemiyle eşitlikçi ve demokratik temayüllerde 2 gün süren "Ortak Akıl Toplantısı"; Dünyanın dört bir yanından kar-kış demeden gelen katılımcılarla ve hazırlayıcıların özenli çalışmalarıyla oldukça yoğun ve verimli geçti kanısındayım. Öncelikli meselelerimize olgun, tecrübeli ve soğukkanlı yaklaşımlarla çözüm kapısı aralandı. Şimdilik..   Olumlu düşüncelerle ayrıldım aranızdan.. Masaya yatırılan konuların önemi, eteklerimizdeki taşları döküş biçimimiz ve her katılımcının eşit söz hakkının olmasını sağlayan kaliteli moderasyon olmasının yanında uzunca süredir görüşemediğim insanlarımızla görüşebilmek, dolaylı tanıdığım değerli insanlarımızla yüz yüze görüşme şansını yakalamış olmam ve çok naif insanlarımızla tanışma imkanı nedeniyle; düzenleyicilere ve katılımcılara kendi adıma teşekkürü bir borç bilirim. Bu derece ivedi konular etrafına bu güzel insanlarımızı toparladınız. Sağolun.. Çerkes toplumunun birlikte hareket etmesinin çok çok zor olduğunu düşündüğüm, karamsarlaştığım bir dönemde böyle çalışmalar düzenleyerek; toplantı sonrası Ankarayolunda araba kullanırken yol boyunca 21 Mayıs'a hazırlıklarını düşünmeme neden oldunuz. Bence, bu tür ortak akıl arayışları, her görüşten insanımızın ortaklaşabildiği 21 Mayıs gerçekliğimiz etrafında ORTAK pratiğe dönüştürmeyi hedeflemelidir. En önde en kitlesel kurumumuz KAFFED'in pankartının arkasında her görüşten vakıf, dernek, grup v.b. her kurumun kendi pankart ve dövizleriyle katıldığı binlerce insanımızla bir 21 MAYIS YÜRÜYÜŞÜ. Ve aynı gün on binlere ulaşan insanımızla Kefken anması.. Kitleselleşip, iktidarları toplumumuzun hakları eksenli etkilemeyi ve yönlendirmeyi hedefliyoruz ya hani.. Neden olmasın ki.. "Aman yanlış anlamayın, biz size sadığız" kaygılarını aşıp, artık "Biz de Varız!" deme zamanıdır. Görülen o ki; mevcut durumu doğru teorize ederek ORTAK AKLI örgütlemenin her türden zorluğunu göze alarak kolektif adımlar atıp, bunu hayatı kavrayan ORTAK HAREKETE DÖNÜŞTÜRMEK hepimizin öncelikli görevi olduğunda ortaklaştık.. Demek ki, niyetler iyiyse ve kararlılık da varsa; zor olan imkansız değilmiş.. Fikirlerinizi dinleme şansını verdiğiniz için ve fikirlerimi dinlediğiniz için tekrar teşekkür ederim. Sevgilerimle, Saygılarımla, Volkan DÜZENLİnanVolkan Düzenli

Ergün Yıldız – KAFFED Ortak Akıl Toplantısı Yorumu

11-12 Aralık tarihlerinde Bolu’da “Ortak akıl toplantısı” adı ile yapılan bu iki günlük organizasyon, yeniden bir şeyler olabileceğine dair umudumu tazeledi açıkçası. Bu toplantı ile ilgili önemli bulduğum konulara maddeler halinde kısa kısa değinmek istiyorum.  a) Nihayet profesyonel bir organizasyonu bizim de yapabildiğimizi görmekten büyük sevinç duydum. Emeği geçen arkadaşları yürekten kutluyorum.p> b) Ciddi bir çalışma yapılabileceğine inanıldığında, insanların fedakarlıktan kaçınmayacağını görmek ayrı bir sevinç kaynağı oldu benim için. Çünkü en olumsuz hava koşullarına rağmen, davet edilen herkesin istisnasız katıldığını gördüm.p> c) Gündemin tüm yoğunluğuna karşın, toplantı süresince adil ön yargısız ve ciddi bir idare gösteren moderasyonun başarısı yanında, katılımcıların da aynı ciddiyet ve disiplinle kurallara riayet etmesi sonucu sağlıklı bir tartışma ortamı oluştu.p> İlk kez didişme olmadan, sen ben kavgası yapılmadan en medeni şekilde herkes fikirlerini söyleyebildi, karşı fikirleri dinledi. d) Bizler her ne kadar mevcut sorunlara ve sıkıntılara aşina olsak da, bunları bilimsel bir üslupla olabildiğince yalın formüle ederek, katılımcıların önünü açan akademisyenlerin katkıları çok önemliydi bana göre.p> Nihayet köy kahvesi muhabbeti formatından, bilimsel bir temele dayanan ciddi tartışma formatına geçebildiğimizi görmek ayrıca sevindiriciydi. En önemli başlıklardan birisi de; diasporada artık kurumsal manada ciddi yol ve yöntem değişikliği ihtiyacının herkesçe anlaşılmış, kültürel faaliyet kalıbından çıkılarak siyasal yaklaşım gerekliliğinin benimsenmiş olmasıdır. Umarım bir başlangıç olarak umutlarımızı tazeleyen bu yürüyüş devam eder.p> Bu toplantının yeni zamana uygun “yeni bir yol–yöntem ve yapı” oluşturulabilmesi için temel olması dileği ile organizasyonu gerçekleştirenlere ve katılan herkese tekrar teşekkür ediyorum.  p> Saygılarımla. Ergün YILDIZ  nanErgun Yıldız

I. Ortak Akıl Toplantısı – Başkanın Değerlendirme Yazısı

KAFFED tarafından düzenlenen 1. Ortak Akıl Toplantısı 11-12 Aralık tarihlerinde Bolu Koru Otel'de belirli sayıda katılımcı ile gerçekleştirilmiştir. Toplantı sonucunda belirlenen ortak görüşler “sonuç bildirisi” olarak kamuoyumuz ile paylaşılmıştır.p> Toplantının amaçları çok yönlü olup, bu toplantı uzun zamandır tartışılan ancak gerçekleşmesi gecikmiş bir projemizdir. En fazla finansal nedenlerle geciken bu toplantıyı sonunda tüm zorlukları aşarak gerçekleştirmiş olmamız Federasyonumuz adına büyük bir deneyim olmuş, geleceğe yönelik cesaretimizi artırmıştır. Toplantının gerçekleşmesini sağlayan düzenleme komitesine sonsuz teşekkür ediyoruz.p> Toplantıya büyük bir özveri ile katılan dostlarımız ise 2 gün boyunca çok seviyeli tartışmalara aktif olarak katıldıkları gibi görüşlerini yazılı olarak da bizimle paylaşarak çok önemli bir arşiv oluşumuna katkıda bulunmuşlardır. Tüm katılımcılara da toplumumuz adına teşekkürü borç biliyoruz.p> Bu toplantı ile neyi amaçladığımızı ve neleri hedeflediğimizi bu vesileyle paylaşmakta yarar görüyorum.p> Demokratik toplumlarda fikir ayrılıklarını aşmak, uzlaşmak ve ortak hedefler oluşturmak ancak demokratik ortamlarda konuşmak, danışmak ve istişare ile olur. Toplantı ve istişare bizim de önemli bir geleneğimizdir.p> Bizler tarihin Kafkasya’dan Türkiye’ye savurmuş olduğu bir toplumuz. Bir yandan bulunduğumuz toplum içinde vatandaşlık kimliğimiz var. Diğer yandan kültürel ve etnik kimliğimizle yaşamak istiyoruz. Bunun için Kafkasya ile ve oradaki akrabalarımızla iletişim içindeyiz. Günlük yaşamımızda ise evimiz ve ailelerimizle var olma mücadelesi içindeyiz.  Ama diğer yandan bizim dışımızda büyük bir hızla değişen bir dünya da mevcut. Dünya’daki bu hızlı değişim önce yakın çevremizi, Türkiye'yi ve Kafkasya coğrafyasını etkiliyor. Bizler bu hızlı değişime ayak uydurarak yaşamımızı sürdüreceğiz.  Aksi halde tarihin karanlık sayfalarına gömülen toplumların akibeti bizim için de kaçınılmazdır. Var oluşumuz ancak doğru kararları alarak gerekenleri yapmakla mümkündür.p> Bu gerçekten hareket ettiğimizde, doğru kararları almak için önce durum analizi yapmaya ihtiyacımız var. Doğru analiz yapabilmek için kavramlarda ortak anlayış gerekir. Sorunların belirlenmesinde ve önceliğinin tespitinde toplumsal uzlaşma gerekir. Daha sonra yapılması gereken ise doğru uygulama stratejilerini belirlemektir. İşte bu sürecin tümünü oluşturacak ortam bu “ortak akıl platformları”dır.  p> Tüm bunları yaptınız, sorunları belirlediniz, yapılacak işleri ve stratejinizi de belirlediniz. Sorun çözülmüş müdür? Hayır, esas zorluk bundan sonra başlamakta. Bu aşamada yapma ve yaptırma gücünüz olmalıdır. Yapma ve yaptırma gücünün anahtarı örgütlü olmak, örgütünüze güvenmek, destek vermektir. İşte toplantıdan beklenen bu gücü oluşturacak kadroları ortaya çıkartmaktır.  Bu toplantıya katılan insanlar, bu güne kadar toplumumuzun bu güne kadarki kazanımlarında emek vermiş, maddi ve manevi olarak desteklemiş insanlarımızdır.  Tabii ki 1. Ortak Akıl Toplantısına katılmış olanların dışında da  bir çok emektarımız, genç beyinlerimiz var. Ancak toplantının formatı gereği, bu toplantılarda yeterli tartışma zamanı olabilmesi için katılımcı sayısı kısıtlı tutulmuştur. Normalde  30-35 civarında olması gereken sayıyı 50'ye çıkartılmıştır. Şu hususun altını özellikle çizmek isterim:  Bu toplantı bir başlangıçtır. İlk toplantıda dile getirilen konular üzerinde tartışmayı sürdürmek ve toplumsal konsensusu yaygınlaştırmamız gerekmektedir. Tartışmalarda çok yeni konular, değerli öneriler ortaya çıkmıştır. Dolayısıyla belirli aralıklarla bu toplantıları sürdürmek kaçınılmaz olacaktır. Bu toplantıların devamında yeni arkadaşlarımız davet edilecektir. Kısacası, amacımız uzun bir süreç içinde, planlı bir şekilde, en geniş katılımla toplumumuzun geleceğini şekillendirecek kararları alabilecek ortak aklı oluşturmaktır.p> Yapılan çalışmalar, önce toplumumuzda yeni bir dinamizm yaratacaktır. Bu dinamizme fazlasıyla ihtiyacımız vardır. Bu toplantılar ayrıca her biri günlük yaşamında bir tarafa  dağılmış olan katılımcıları bir araya getirerek gönül birliğimizin tazelenmesine ve toplumsal sinerjinin oluşumuna katkı sağlayacaktır. İşte Federasyon yöneticileri olarak  bu sinerjiye gereksinim duyuyoruz. Toplantı sonucunda aldığımız çok olumlu tepkiler, değerli öneriler 1. Ortak Akıl Toplantısı’nın amacına ulaştığını göstermiş, bizleri cesaretlendirmiştir. Satırlarıma son verirken  düzenleyenlere ve katılımcılara bir kez daha teşekkür ediyorum.p> Cihan Candemir KAFFED Başkanıp>  p> nanCihan Candemir

Prof. Dr. Ayhan Kaya – sunum

Prof. Dr. Ayhan Kaya İstanbul Bilgi Üniversitesi KAFFED Ortak Akıl Toplantısı Sunumu, 11-12 Aralık 2010, Bolu Koru Otel Bu çalışmanın amacı Çerkes diasporasının temel hatlarını özetlemek; küreselleşme süreçleriyle birlikte belirginlik kazanan ve Türkiye ile Kuzey Kafkasya arasında/ötesinde ortaya çıkan ulusaşırı alandaki ekonomik, ticari ve kültürel etkileşimin beraberinde getirdiği bir takım çıkarlarla birlikte ilgili devletlerin ‘çoğul vatandaşlık’ veya ‘esnek vatandaşlık’ uygulamasına geçmek suretiyle geleneksel vatandaşlık rejimlerini reforme etmeleri konusunda saptamalarda bulunmak; ve farklı diaspora örneklerine de göndermelerde bulunarak göçmen kavramının günümüzde geçirdiği dönüşümü ‘göçmen-ötesi’ (transmigrant) kavramı üzerinden anlatmaya çalışacağım. Geleneksel ve Modern Diasporalar Diaspora, Yunanca bir sözcük olup dağılmak, yayılmak anlamına gelir. Tarihteki klasik örnekleri Yahudi, Ermeni ve Grek (Yunan) diasporalarıdır. Bu gibi klasik diasporalarda zorunlu göç temel kriterdir. Klasik diasporaların en temel özelliği, birlikte yaşadıkları çoğunluk toplumu ile aralarında belirgin toplumsal ve kültürel sınırların olmasıdır. Klasik diaspora cemaatleri, genellikle, 'öteki' ile, yani çoğunluk toplumu ile, karışmamaya özen gösterirler. Öte yandan, modern diasporalar şeklinde tanımladığımız, kolonyalizm ve işçi göçü hareketlerinin ürünü olan oluşumlar ise, çoğunlukla toplumsal birer kategori olarak ele alınmazlar. Bu tasarımlar, daha çok diasporik kültürel kimliğe sahip ya da transnasyonal-diasporik kültürel oluşumu sağlayan topluluklar olarak ele alınırlar. Modern diaspora kavramı, günümüzde, göçmen, misafir işçi, sığınmacı, mülteci ve benzeri şekillerde yurtsuzlaşmış grupları ifade etmek için kullanılır. Geleneksel ve modern diasporalar arasındaki farkı daha iyi anlayabilmek için, Fransız felsefeci Emmanuel Levinas’ın anlatımına kulak vermek gerekiyor (Levinas, 1986; 1987). Levinas, İbrahim Peygamber ile Ulysses’in söyledikleri arasındaki farklara değinir. Burada Levinas’ın dikkat ettiği nokta, her iki tarihsel figürün anavatan ile olan ilişkileridir. Buna göre, Ulysses, Truva savaşlarına katıldıktan sonra ülkesi olan İtaka’ya geri dönebilmek için, komuta ettiği gemileriyle birlikte yola koyulur. Geri dönüş yolculuğunda pek çok sorunla karşılaşan Ulysses’in bu yolculuğu on yıl kadar sürmüştür. Her şeye rağmen evine dönmekten vazgeçmeyen Ulysses, ailesine ve vatanına bütün uğraşları sonrasında ulaşabilmiştir. Öte yandan, İncil’de anlatıldığına göre, Tanrı, İbrahim Peygamber’in bulunduğu toprakları halkıyla birlikte terk ederek, geri dönmeksizin yeni topraklara göç etmesini istemiştir. Bunun üzerine İbrahim, halkıyla birlikte ‘vaat edilmiş topraklar’a doğru yolculuğa başlar ve bir daha asla doğduğu topraklara geri dönmez. Bu karşılaştırma baz alınarak, geleneksel diasporalar ile Ulysses arasında bir benzerlik ve diğer taraftan, modern diasporalar ile İbrahim Peygamber arasında bir başka benzerlik kurmak mümkün.[1] Kendisi ve kabilesi için yeni bir vatan bulmak üzere ülkesini geride bırakan İbrahim Peygamberin deneyimi le günümüz işçi diasporaları arasında bir bağlantı kurulabileceği gibi, sadece Müslüman diasporalarına baktığımızda özellikle İslami eğilimi güçlü olan grupların kendi göç deneyimleri ile Muhammet Peygamberin ‘Hicret’ deneyimi arasında paralellik kurma eğilimi gösterdikleri söylenebilir. Göç deneyimi onlara göçün zorluklarını biraz olsun unutturmuş ve mistik bir anlayış kazandırmıştır. Bu deneyim, ayrıca ‘onların tanrıya olan inançlarını sınama şansı’ da vermiştir (Atacan, 1993). Diasporik bir deneyim yaşamak zorunda olan bu dini gruplar, zaman içinde kendi kültürel ve dini cemaatlerini ya da diğer bir deyişle kendi adacıklarını kurmak durumunda kalmışlardır. Kurdukları bu kültürel adacıklar aslında bir anlamda homojen İslamik Diasporik oluşumlardır.[2] Diasporik dini cemaatler, Salman Rushdie’nin belirttiği gibi ‘ari olma, saf olma’ prensibine dayanırlar. “Ari olma düşüncesinin savunucuları,” der Rushdie (1990: 4) “başka kültürlerle karışmanın kendi kültürlerini zayıflatacağından korkarlar.” Onlar, inanmayanlarla ya da onlarla aynı inançları paylaşmayan insanlarla iletişim kurmanın inanç sistemlerini zedeleyeceğini düşünürler.[3 Diasporalar konusunda daha ayrıntılı bilgi edinebilmek ve geleneksel diaspora kavramın geçirdiği dönüşümü algılayabilmek için farklı yazarların bu konuda neler söylediğine kısaca değinmekte fayda var. Arjun Appadurai diasporaları umut diasporaları, terör diasporaları ve umutsuzluk diasporaları şeklinde üçe ayırır. Umut diasporaları, ondokuzuncu yüzyılın sonlarında Britanya İmparatorluğu’nun kendi kolonilerinde ortaya çıkan işgücü açığını kapatabilmek için Hindistan’dan sağladığı sözleşmeli işçi istihdamı[4] ile başlayan ve yirminci yüzyılda da kapitalist sistemin gereği olarak devam eden uluslararası işçi göçü şeklindeki umuda yolculuk süreçlerinin bir ürünüdür. Terör diasporaları ise, siyasal ve askeri baskıya maruz kalan halkların anavatanlarını terk etmeleri sonucunda ortaya çıkar. Çerkes, Ermeni, Yahudi ve Filistin diasporaları bu tür bir diaspora örneği teşkil ederler. Öte yandan mutsuzluk diasporaları, yine kendi ülkelerinde siyasal, dinsel ve etnik baskılara maruz kalan kişilerin genellikle bireysel düzeyde gerçekleştirdikleri göç deneyimi ile ortaya çıkan diasporalardır. Türkiye’deki 1960 askeri darbesi sonrasında Batı Avrupa’ya göç eden İslamcılar ve yine 1980 darbesi sonrasında Batı’ya sığınan sol siyasal görüşlülerin gerçekleştirdikleri göç deneyimi buna örnek gösterilebilir. Öte yandan, Robin Cohen’in diasporalar hakkında yaptığı sınıflandırma, geleneksel ve modern diasporalar arasındaki farklılıkları anlamak açısından oldukça anlamlıdır. Cohen’in diasporalar konusundaki anlatımı, İncil’in ilk bölümünde (Eski Ahit - Old Testament) anlatıldığı gibi, Yahudilerin yaşadıkları toprakları terk etmeleriyle başlar. Cohen’in yaptığı ayrım, küresel ekonominin değişimine endeksli bir ayrımdır. Buna göre, Cohen, diasporaları eski ve yeni diasporalar şeklinde iki temel gruba ayırır. Bu çerçevede geleneksel ve modern ayrımını belirleyen asıl unsur söz konusu diasporaların kapitalizm öncesi (Ermeni, Yahudi ve Çerkes diasporaları) ve kapitalizm sonrası (İrlandalı, Çinli, Hintli, Sih ve Türk diasporaları) gerçekleşmiş olmalarıdır. (Cohen, 1995; 1996; ve 1997). Cohen’e göre geleneksel diasporaların varoluş nedeni ya kolonileştirilme ya da kolonileştirmedir. Öte yandan modern diasporaların varoluş nedeni ise küresel kapitalizmin doğurduğu sorunlar nedeniyle çevreden merkeze doğru (işçi diasporaları) ya da merkezden çevreye doğru (kapitalist diasporalar) yaşanan göçtür. Bir diğer araştırmacı olan William Safran, “Modern Toplumlarda Diasporalar: Anavatan ve Geri dönüş Söylenceleri” adlı önemli çalışmasında ideal diasporaları resmetmeye çalışır. Diasporaları ‘yersiz ve yurtsuz kalmış göçmen cemaatleri’ olarak açıklayan Safran (1991)’a göre, bir topluluğa diaspora adının verilebilmesi için altı farklı önkoşulun gerçekleşmesi gerekir: 1. anavatandan uzakta en az iki farklı çevresel mekâna yayılmış olmaları; 2. anavatanları hakkında anılarını, vizyonlarını ve söylencelerini sürdürüyor olmaları; 3. yerleştikleri yeni ülkenin ev sahipleri tarafından tam bir kabul görmediklerine olan inancın varlığı; 4. bir gün anavatana geri dönme isteğinin sürekli canlı tutulması; 5. anavatanın refahı ve zenginliği için çaba harcanması; ve 6. bir azınlık olma bilincinin anavatan ile kendileri arasında var olan özel ilişki tarafından tanımlanması. Safran’ın sıraladığı bu kriterler her ne kadar yeni diasporaları açıklamakta yetersiz kalsa bile, geleneksel diasporalara ilişkin bize önemli ipuçları verebilir. Diasporik bilincin günümüzde yaygınlık kazanmasını kolaylaştıran en önemli etken, hiç şüphesiz, uluslararası iletişim ve ulaşım ağlarında yaşanan gelişmelerdir. Küreselleşme ile birlikte azınlık toplumları ve çoğunluk toplumları arasındaki güç ilişkilerinde bazı önemli değişikliklerin olduğunu görüyoruz. Çok yakın zamana değin, diasporik toplumlar, içinde yaşadıkları ülkenin yasal, siyasal ve kültürel hegemonyasına itaat etmek zorundaydılar. Çünkü ulaşım ve iletişim imkânlarındaki yetersizlikler diasporik toplumların kendi anavatanlarıyla olan ilişkilerini asgari ölçüde tutmalarına neden oluyordu. Ancak bugün, bu gruplar kendi anavatanlarıyla ilişkilerini modern iletişim ve ulaşım araçları sayesinde kolaylıkla geliştirebiliyorlar. Sözgelimi, Türkiye’de yaşayan Çerkesler telefon, faks, internet ve gelişen ulaşım imkanları sayesinde anavatandaki gelişmeler konusunda kolaylıkla bilgi sahibi olabilmektedirler. Böylece bu topluluklar, diasporada kendi anavatanlarını yeniden yaratma şansına sahip olurlar. Anavatandan gelen akrabalar ve folklor öğretmenleri, anavatanı ziyaret edenler, özel alanda konuşulan ana dil, anavatandan getirilen müzik kasetleri ve video kasetleri gibi unsurların yardımıyla diasporada yaratılan bu alanlar anavatanın ritmini, renklerini, müziğini ve görüntüsünü yansıtır. Modern Dünyada Diasporik Bilinç Diasporik bilincin günümüzde yaygınlık kazanmasını kolaylaştıran en önemli etken, hiç şüphesiz, uluslararası iletişim ve ulaşım ağlarında yaşanan gelişmelerdir. İster geleneksel diaspora olsun ister modern diaspora, küreselleşme süreci, diasporalar üzerinde önemli etkiler yaratmıştır. Küreselleşme ile birlikte azınlık toplumları ve çoğunluk toplumları arasındaki güç ilişkilerinde bazı önemli değişikliklerin olduğunu görüyoruz. Çok yakın zamana değin, diasporik toplumlar, içinde yaşadıkları ülkenin yasal ve siyasal hegemonyasına itaat etmek zorundaydılar. Çünkü ulaşım ve iletişim imkânlarındaki yetersizlikler diasporik toplumların kendi anavatanlarıyla olan ilişkilerini asgari ölçüde tutmalarına neden oluyordu. Sözgelimi, Anadolu’da yaşayan Çerkes diasporası Soğuk Savaş döneminde anavatanları olan Kuzey Kafkasya ile sınırlı ölçüde iletişim kurabilmekte ve büyük zorluklarla karşılıklı ziyaretler gerçekleştirebilmekteydi. Ancak bugün, bu gruplar kendi anavatanlarıyla ilişkilerini modern iletişim ve ulaşım araçları sayesinde kolaylıkla geliştirebiliyorlar. Kuzey Kafkasya’yı Türkiye’nin pek çok kentine bağlayan tarifeli veya ucuz charter uçuşları, tarifeli gemi seferleri, internet, Facebook, Twitter, GSM operatörleri, faks, radyo, televizyon ve benzeri ulaşım ve iletişim araçları anavatan ile diaspora arasındaki sınırları büyük ölçüde ortadan kaldırmıştır. Küreselleşmenin sağladığı ulaşım ve iletişim hizmetleri aracılığıyla Türkiye veya farklı coğrafyalarda yaşayan Çerkes diasporası, diasporada kendi anavatanlarını yeniden yaratma şansına sahip olurlar. Anavatandan gelen TV programları, radyo programları, müzik kasetleri, video kasetleri, halk dansları öğretmenleri, ziyaretçiler, siyasetçiler, akademisyenler ve sivil toplum kurumlarının temsilcileri gibi unsurların yardımıyla diasporada yaratılan bu vatan, anavatanın ritmini, renklerini, müziğini ve görüntüsünü yansıtır. Yaratılan bu görüntü, zaman içinde bir takım geleneklerin, ritüellerin, adetlerin ve pratiklerin kaybolacağı kaygısından ötürü sürgünün ilk yıllarında ataların getirdiği otantik kültürel pratiklerle adeta birebir aynıdır. Burada gerçekleşen durum hemen her diaspora örneğinde gerçekleştiği bilinen kültürel reifikasyon(reification), diğer bir deyişle kültürel donma halidir. Modern zamanlarda diasporik kimlik, birbiriyle çatışan iki farklı eksen üzerinde inşa edilir:evrensel eksen ve tikel eksen. Tözsel olanın eleştirisi niteliğindeki evrensel eksen üretken bir eksendir ve senkretik kültürel formların oluşumuna olanak tanır. Diğer yandan, tikel eksen ise diasporik öznenin ‘otantik’, geleneksel ve etnik olanı yücelttiği eksendir. Diasporik milliyetçiliğin şekillendiği bu eksende, anavatana ilişkin özlem özel bir öneme sahiptir. Anavatan hakkında kuşaktan kuşağa devam eden söylenceler, diasporada özne tarafından yeniden işlenerek ‘hayali vatanların’ oluşturulmasını sağlar. Kuzey Kafkasya için üretilen söylenler daha çok ülkenin coğrafyası, yeşile boğulmuş dağları, Kuban nehri, Nart mitolojisi ve 1864 yılında yaşanan büyük sürgüne ilişkin kuşaktan kuşağa aktarılan anlatılardan ibarettir. Diasporada daima yeniden üretilen ve kitle iletişim araçlarıyla yaygınlaştırılan söylenceler ve mitler, nostalji cemaatlerinin ya da diasporik cemaatlerin örgütlenme süreçlerini hızlandırmışlardır. Günümüzde hiç kimse, anavatana dönme veya diasporada kalmaya karar verme konusunda, kitle iletişim araçları yoluyla sunulan temsillerden bağımsız düşünemez. Televizyon, radyo, internet ve kitap, dergi, gazete gibi yazılı ve görsel kitle iletişim araçlarının varlığı yüz yüze etkileşim olmaksızın ortaya çıkan bu tür diyaporik cemaatlerin, nostalji cemaatlerin ve hayali vatanların ortaya çıkması konusunda oldukça önemli bir işleve sahiptirler. Salman Rushdie (1991: 94), diasporada yaratılan ‘hayali vatanlar’ konusunda şunları söyler: "Bugünüm bana yabancı. Geçmişim ise sisler arkasında bıraktığım o kayıp şehirde kucak açmış beni bekliyor… Bundan böyle bizler, gerçek şehirler veya köyler değil hayali mekânlar yaratacağız, görünmeyen hayali vatanlar…" Salman Rushdie’nin burada altını çizdiği konu, kapitalist döngü içinde dışlanmış diasporik öznenin artık bugüne ilişkin iyimser beklentisini yitirmiş olduğu ve teselliyi, kendini geçmişin bildik güvenli kollarına bırakmakta bulduğu şeklindedir. Geçmişin yeniden üretilmesi diasporik özne için iki açıdan çok önemlidir. Geçmişini ve geleneği yeniden üreten diasporik özne, bu yolla ürettiği etno-kültürel ve/veya dinsel söylem içinde bugünün sorunlarından görece uzaklaşmayı becerebilir. Yine diasporik özne, kendine ait olduğunu düşündüğü geçmiş aracılığıyla dışardan bir etki olmaksızın kendine özgü bir öznellik geliştirme şansına sahip olur (Ganguly, 1992). Özellikle son yıllarda Çerkes tarihine ilişkin yazılan ve Türkçe’ye çevrilen çok sayıda kitap ve yayınlanan dergi ile birlikte üretilen görsel dökümanter metinler, filmler, popüler tarih ürünleri, Çerkes diasporası içindeki geleneğin yeniden canlandırılması ve tarihin yeniden keşfi konusunda bize bazı ip uçları verebilir.[5] Modern diasporaların küresel kapitalizm sürecinin bir ürünü olduğu saptamasının ardından, diasporik kimliğe ilişkin yapılan değerlendirmelerin kısaca üç ana grupta toplandığı söylenebilir. Bunlardan ilki diasporayı toplumsal bir kategori olarak ele alan yaklaşımdır (Safran, 1991; Boyarin and Boyarin, 1993). Diaspora toplumsal bir form olarak ele alındığında, politik ve ekonomik açıdan ulus-devlet sınırlarını aşmış göçmen topluluklar akla gelmeli. Bu konudaki bir diğer yaklaşım ise, diasporaları ulus-ötesi ağların gelişimiyle birlikte oluşan yeni bir kimlik ya da bilinç olarak tanımlayan yaklaşımdır (Clifford, 1988, 1992 ve 1997; Hall, 1994; Bhabha, 1990; Cohen, 1992; Gilroy, 1995; Vertovec, 1997). Bu yaklaşım, anavatandan uzakta yeni bir vatan kurmak şeklinde tanımlar diasporik oluşumları. Son yaklaşım ise, diasporaları yeni bir kültürel üretim ve anlatım şekli olarak tanımlamaya yönelir. Bu son yaklaşımın özellikle ilgilendiği konu, diasporada üretilen kültürlerin ve kimliklerin ne şekilde üretildiğidir (Hall, 1994; Gilroy, 1994; ve Kaya, 2001). Çerkes Diasporası ve Ulusaşırı Alanlar Diasporik kimlikler günümüzde sadece zorlu sürgün deneyimlerinin ardından yaratılan kimlikler olarak değil, aynı zamanda modern ulaşım ve iletişim araçlarının kendilerine sunduğu imkânlarla da yeniden üretilebilen kimlikler olarak da karşımıza çıkar. Sözlerin, seslerin, imajların, renklerin, söylencelerin, şarkıların ve öykülerin görsel ve işitsel yayın organları üzerinden ulusal sınırların içerisinde ve ötesinde geniş kitlelere yayılarak kendi gerçekliklerini oluşturdukları bir dönemde diasporik Çerkes kimliklerinin de benzeri süreçlerden geçerek Ortadoğu’da yeniden üretilmekte olduklarını söylemek mümkün. Modern zamanların söylenceleri haline gelen ve farklı coğrafyalarda yaşayan benzer etnik kökenli kitleler arasında ortak bağların ve hislerin oluşumuna yolaçan deneyimlerden biri çok yakın bir zamanda Çerkes diasporası içinde yaşanmıştır. 1998 Haziran ayında annesi Çerkes olan Ürdün Prensi Ali Ben-El Hüseyin, kendisine eşlik eden 10 kadar kraliyet ailesi koruması ile birlikte Amman’dan başlayan, Suriye üzerinden devam eden Reyhanlı, Göksun Ovası, Pınarbaşı, Samsun gibi Çerkeslerin yoğun olarak yaşadığı bölgelerden at üzerinde geçerek ve Karadeniz'i gemiyle kat ederek Kuzey Kafkasya’da bulunan Adıgey bölgesindeki Soçi liman kentine uzanan bir yolculuk gerçekleştirdi. Türkiye’de her uğradıkları köy ve kentte Çerkes diasporası tarafından çok sıcak bir ilgiyle karşılanan otantik Çerkes kıyafeti giyen bu atlılar, adeta hayali Kaf Dağı’nın ardından gelen o masal kahramanları gibi şaşkınlıkla karşılandılar. Büyük bir şaşkınlık yaratan ve çok uzaklardaki ‘Arap illerinden’ gelen bu atlılar, pek çok Çerkes açısından bakıldığında geçtiğimiz yüzyılın ikinci yarısında kendileriyle benzer bir ‘sürgün’ deneyimini yaşayan uzaklardaki akrabalarının ilk kez bu denli canlı bir şekilde algılanmasını ifade ediyordu. Hatta öyle ki, gözlerine inanmayan yaşlılar köy yerine ya da kente gelen bu atlılara elleriyle dokunmak suretiyle hayal görmedikleri konusunda kendi kendilerini iknaya çalışıyor gibiydiler. Uzaktaki hayali akrabalar birden gerçek oluvermişlerdi. Kendisinin Çerkes asıllı olduğuna inanan Loreena McKennitt’in müziği eşliğinde filme alınan bu yolculuk, daha sonra Türkiye’deki hemen her Çerkes derneği ve vakfı tarafından düzenlenen özel gecelerde geniş kitlelere ulaştırıldı. Çerkes kimliğinin Türkiye’de kamusal bir nitelik kazanmasında hiç şüphe yok ki bu yolculuk ve bu yolculuğa ilişkin medyadaki temsil çok önemli bir rol oynamıştır. Öyle ki, bu yolculuğun filmi çok yakın bir zaman önce CNN Türk televizyonu tarafından gösterilmiştir. Elektronik kapitalizmin temel unsurları olarak niteleyebileceğimiz görsel kitle iletişim araçları, özellikle televizyon, bu örnekte olduğu gibi farklı coğrafyalarda yaşayan insanların düşsel bir düzlemde bir tür ‘ortak duygular cemaati’ (community of sentiments) oluşturmalarını sağlamıştır (Appadurai, 1997). Bilindiği üzere Benedict Anderson (1983), Weberyan bir perspektiften kaleme aldığı Hayali Cemaatler adlı çalışmasında yüz yüze etkileşimde bulunmayan insanların yazılı kitle iletişim araçları (matbaa kapitalizmi, print capitalism) sayesinde Endonezyalı, Hindistanlı veya Malezyalı olmayı öğrendiklerini dile getirmiştir. Televizyon, video, internet ve gazete gibi kitle iletişim araçları, zaman zaman karizmatik kahramanlar yaratmışlardır. Prens Ali’nin Türkiye’de yaşayan Çerkes diasporası tarafından yüceltilmesinde medyadaki temsil şeklinin hiç şüphesiz önemli bir yeri vardır. Çerkes diasporasının her bir üyesi, elden ele dolaşan video kasetleriyle, bu yolculuğun görüntüleri etrafında yeniden bir araya gelerek adeta sembolik bir kollektivizm içinde anavatana dönüş yolculuğunu düşsel olarak yaşamışlardır. Medyanın yarattığı bu tür hayali cemaatler ya da düşsel kollektiviteler, bireylerin bilgi birikimlerine katkı sağlayan ve Diane Crane’in ‘görünmez okullar’ şeklinde adlandırdığı enformal ‘bilimsel’ kurumlar şeklinde işlev görürler.[6] Bu nedenle, özellikle günümüzde medya, diasporada yaşayan Çerkeslerin diasporik kimliklerini yeniden tanımlamaları ve ayrıca anavatan ve Türkiye dışında yaşayan diğer Çerkes topluluklarının da algılanmaları sürecinde önemli bir işleve sahiptir. Ancak, Türkiye’de yaşayan Çerkesler arasındaki etnik ve kültürel hareketliliğin son yirmi yıldır dünyanın farklı yerlerinde boy gösteren etnik siyaset ile paralel olarak ortaya çıktığını söyleyebiliriz. Son yıllarda özellikle kentsel alanda yaşayan Çerkes diasporası içinde 1864 yılında yaşanan sürgün deneyimine, kültürel ritüellerin ve geleneklerin (zehes, düğün vb.) yeniden canlandırılmasına, etnik bazlı dernek ve vakıfların sayıca çoğalmasına[7], dil öğrenimine, anavatan ile ilişkilerin geliştirilmesine ve folklorik zenginliğin yeniden üretilmesine ilişkin faaliyetlerin kentsel alanda yoğun olarak gerçekleştiği görülmektedir. Kimilerince “üçüncü alan” (Bhabha 1990, 1994; Featherstone 1990), kimilerince “rizomatik alan” (Deleuze ve Guattari 1987) ve başkalarınca da “diasporik alan” (Brah 1996; Kaya 2000, 2001a) şeklinde nitelendirilen ulusaşırı alanlar, ulus-devletlerin sınırlarını aşan bir düzlemde ortaya çıkan ve süreklilik arz eden toplumsal ağları ve ilişkilerin bütününü ifade eder. Ancak ulusaşırı alan kavramını Çerkes diasporası bağlamında değerlendirmeden önce ‘alan’ kavramının içeriğine değinmekte fayda var. “Alan” (space), ontolojik açıdan bakıldığında önceden verili ve değişmeyen sınırlara sahip bir anlatıyı ifade etmez. Bu bağlamda “alan” ile “mekân” kavramları arasında önemli bir farkın olduğuna işaret etmek gerekmektedir. “Alan”, hem maddi hem de söylemsel düzlemde ortaya çıkan davranış, eylem, tutum, sözler ile birlikte üzerinde yaşadığımız coğrafyayı ve mekânı içine alır. “Mekân” ise sadece maddi olan coğrafyayı ve yeri ifade eder. Bir örnek vermek gerekirse, harita üzerinde gösterilen bir nokta “mekân”ı ifade eder. Ancak “alan” ise, söz konusu maddi mekânın ötesinde haritada görülmeyen özneler, aileler, kurumlar, işletmeler, ağlar, imajlar, figürler, diller, sesler, söylemler, sanatlar, ritüeller ve semboller arasındaki tüm gerçek ve sembolik nitelikte olabilecek sosyal, kültürel, iktisadi ve siyasal ilişkilerin bütününü kapsar. Diğer bir deyişle, “mekân” ontolojik olarak önceden vardır, ancak “alan” özneler tarafından inşa edilir ve zaman içerisinde değişime uğrar. Hiç şüphe yok ki, “alan” kavramının bu denli karmaşık ve dinamik bir içerik kazanmasının en önemli nedenlerinden biri küreselleşme olgusudur. Daha da belirginleştirmek gerekirse, bugünkü şekliyle küreselleşme olgusunu var kılan hızlı iletişim ve ulaşım teknolojileri (Virilio 1999), “alanların”, yerel ulus-devlet sınırlarını aşarak ulusaşırı bir nitelik kazanmalarına olanak sağlamaktadır. ‘Ulusaşırı alan’ paradigması kendinden önce gelen ‘çekici ve itici faktörler’ paradigması veya ‘Marxist kalkınma’ paradigması şeklindeki diğer yaklaşımlar gibi, göçmenlik durumunu değişmeyen bir statü olarak değerlendirmez ve göçmenlik halini tözselleştirmez. Böyle bir anlayış yerine, ulusaşırı sosyal alanlar paradigması, göçle birlikte ortaya çıkan toplumsal, siyasal, ekonomik ve kültürel ilişkilerin söz konusu ülkelerin sınırları ötesinde/arasında ulusaşırı bir dinamik alanın yaratıldığını iddia eder. Böyle bir yaklaşım, göçü sadece yapısal bir olgu olarak değil, aynı zamanda yapı içerisinde yer alan bireylerin (göçmenlerin) kendi rasyonel tercihleriyle ve öznellikleriyle şekillenen bir olgu olduğunu bize hatırlatır. Buna göre göçmenler, indirgemeci bir yaklaşımla sömürgeciliğin, kapitalizmin ya da endüstrileşmenin edilgen kurbanları şeklinde değil, göç sürecinin karar alıcı, etken sosyal aşanları olarak değerlendirilmelidirler. Son yıllarda modern ulaşım ve kitle iletişim araçlarıyla yeniden tanımlanan diasporik Çerkes kimliği, sadece anavatandan uzakta yaşayan diasporik özneler arasında bir ortak duygu cemaati anlayışının gelişmesi ile tanımlanamaz. Modern ulaşım ve iletişim kanallarının şekillendirdiği bu kimlik, aynı zamanda, diasporik özne ile anavatan arasındaki ilişkilerin de yeniden tanımlanmakta olduğu gerçeğini gözler önüne sermektedir. Özellikle Soğuk Savaş döneminde egemen olan ideolojik çatışma sürecinde Türkiye’de yaşayan Çerkes diasporası ile Kuzey Kafkasya arasındaki ilişkiler son derece sınırlı olmuş ve Türkiye’de yaygın olan Sovyet karşıtı propaganda nedeniyle Çerkes diasporası güçlü bir Sovyetler Birliği aleyhtarlığı ile beslenmiştir. Anavatan ile iletişim ve ulaşım kanallarının sınırlı olduğu bu dönemde Çerkes diasporası, sadece Kafkasya’dan Çerkes dilinde yayın yapan Sovyet radyolarından anavatanlarına dair haberleri alabilmişlerdir. Sovyetler Birliği’nin 1990’lı yılların başlangıcında yaşadığı çözülme ile birlikte Kuzey Kafkasya’nın dış dünya ile ulaşım ve iletişim kanalları açısından bağlantılarının zenginleştiğini görüyoruz. Bugün Trabzon ve Samsun limanları ile Soçi ve Sohum limanları arasında sürekli feribot seferleri ile birlikte İstanbul’dan Maykop, Soçi ve Krasnodar havaalanları arasında düzenli uçak seferleri yapılmaktadır. Anavatan ile diaspora arasında artan bu bağlar sadece ulaşım ve iletişim düzeyinde kalmamakta, kültür, eğitim ve ticaret alanlarında da görülmektedir. Günümüzde, Türkiye’de yaşayan Çerkes diasporası için zaman ve mekân kurguları Soğuk Savaş döneminde olduğundan farklı bir şekilde tezahür etmektedir. Kuzey Kafkasya artık yakın zamana değin olduğu gibi ideolojik angajmanlar gereği Türkiye’deki Çerkes diasporası tarafından ötekileştirilen ve sadece geride bırakılan o hayali vatan değil, aksine zaman zaman ziyaret edilen, geride bırakılan yakın akrabaların aranıp bulunduğu, iktisadi ve kültürel bağların kurulduğu gerçek bir coğrafya olarak algılanmaktadır. Diğer bir deyişle, hayali ülke bundan böyle maddi gerçekliği olan bir uzam haline gelmiştir. Küreselleşme Çağının Göçmenleri: Transmigrants Uluslararası göç çalışmalarında kullanılan yeni paradigmalar, göçmenlerin küreselleşmenin bu denli yoğun olarak yaşanmadığı dönemlere oranla günümüzde çok daha farklı nitelikler taşıdığını ve onların artık geleneksel ‘göçmen’ tanımına uymadıklarını göstermektedir. Sözgelimi, Almanya’ya giden ve kuşaklar boyunca orada yaşayan ve diasporayı kendine yeni yurt edinen bu insanların vatan hasretiyle yanıp tutuşmadıklarını pek çok çalışma sergilemektedir (Vassaf, 1982, Abadan-Unat, 2002; ve Kaya, 2000). Bu tür çalışmalar artık göçmenleri, içinde bulundukları kentsel ve kamusal alanların dışında bırakılan edilgen varlıklar olarak değil, bu alanları değiştiren ve şekillendiren aktif özneler olarak değerlendirir. Bu nedenledir ki, İngilizce bir kavram olan ‘transmigrant’ (göçmen-ötesi) kavramı üretilmiştir. Nina Glick-Schiller ve diğerleri ‘transmigrant’ kavramını ‘günlük hayatları çok yönlü ulusaşırı(transnational) bağlantılara dayalı olan ve kamusal kimlikleri birden fazla ulus-devletle olan ilişkileri üzerinden tanımlanan’ göçmen kökenli insanlar olarak betimlerler (Glick-Schiller ve diğerleri, 1995: 48-63). Kısacası, burada üzerinde durulan ‘ulus-aşırılık’ (‘transnationalism’) olgusu göçmenlik dinamiklerinin gelinen ülke sınırları içinde bitmediğinin anlatımıdır. Ulus-aşırılık kavramı, göçmenlerin geldikleri toplum ile geride bıraktıkları toplumu birbirine bağlantılandıran çok-yönlü toplumsal ilişkileri nasıl meydana çıkardıklarını ve geliştirdiklerini anlatan süreci ifade eder. Linda Basch ve diğerlerine göre günümüzde göçmen kökenli topluluklar coğrafi, kültürel ve politik sınırları kesen sosyal alanlar yaratmaktadırlar (Bash ve diğerleri, 1994: 7). Alessandro Portes ve diğerleri ise, politik sınırları kesen yoğun ulus-aşırı ağların artan önemine dikkati çekmektedirler. Göçmenler tarafından ileri-geri hareketlilik her zaman söz konusu olmuş olsa da, bu hareketlilik henüz şimdi yeni bir sosyal alanın ortaya çıkışına işaret edecek yoğunluğa ve karmaşıklığa erişmiştir: “Bu alan ikili hayatlar yaşayan, iki dil konuşan, iki ülkede de kendilerine ev kuran ve ulus-sınırları aşırı nitelikli düzenli ve sürekli ilişki formları sayesinde geçimini sağlayan, sayıları giderek artan insanlardan oluşmaktadır” (Portes ve diğerleri, 1999: 217). Üretilen “transmigrant” (göçmen-aşırı) kavramı, küresel çağın göç deneyiminin, bir yerden kopup başka bir yere asimile olmak anlamına gelmediğini, geride bırakılan anavatanın hasretinin insanları yakıp kavurmadığını, geride bırakılan anavatanın düşsel bir cennet olarak tasarlanmadığını, tüm bunların tam da aksine göçmenaşırı bireylerin anavatan ile diaspora arasında bir yerde kendilerine iki yerden de beslenmek kaydıyla başka bir alan yarattıklarını, anavatanlarını sürekli bir şekilde reel (ucuz uçak seferleri vb. yollar) ve sembolik (internet, televizyon, radyo, video filmleri, sinema endüstrisi, müzik endüstrisi vb.) olarak ziyaret ettiklerini ve anavatanları ile yeni vatanları karşısında değişen aidiyet biçimleri geliştirdiklerini bizlere hatırlatır. Bu açılardan bakıldığında İstanbul, Diyarbakır ve Mersin gibi illerde yaşayan zorunlu göç mağdurlarının da benzeri süreçler içinde bulundukları gözlemlenmektedir. Ancak, bu göçmenlerin henüz içinde bulundukları kentsel alanlara eklemlenebilmeleri için gerekli olan siyasal ve yerel mekanizmaların üretilmediği ve dolayısıyla kentin eteklerinde asılı kaldıkları gözden uzak tutulmamalıdır. İstanbul’un Tarlabaşı, Diyarbakır’ın Gürdoğan Mahallesi ve Fatih Mahallesi, Mersin’in Adana-Tarsus arasında sıkışmış Toroslar ve Selçuklar Mahalleleri gibi semtlerinde zorunlu göç mağdurları çanak antenlerden sürekli izledikleri Roj TV, angaje oldukları Kürt Sorunu, konuştukları dil, sürdürdükleri kültürel ritüeller, sürekli olarak memleketlerinden kendilerine katılan veya ziyaret eden misafirleriyle birlikte İstanbul’a, Diyarbakır’a ve Mersin’e farklı bir kimlik kazandırırken, kamusal alanda karşılaştıkları öteki İstanbul, Diyarbakır ve Mersin’den etkilenmektedirler (Kaya ve diğerleri, 2009). Başka bir coğrafyadan vereceğim örneklerle bu yeni ulusaşırı aktör tanımlamasını biraz daha ayrıntılandırmak istiyorum. Kuzey Amerika’da yaşayan Çin diasporasına referansla Aihwa Ong (1999) vatandaşlık halleri konusunda ortaya çıkan yeni durumu ‘esnek vatandaşlık’ olarak tanımlamaktadır. Esnek vatandaşlık, özellikle iş çevrelerinin, yöneticilerin, teknokratların ve benzeri uluslararası aktörlerin farklı ülke vatandaşlık rejimlerinin kendilerine, ailelerine, iş alanlarına ve yatırımlarına sağladığını düşündükleri ayrıcalıklardan yararlanma konusunda geliştirdikleri stratejileri ihtiva eder (Ong, 1999: 112). Esnek yurttaşlık, siyasal bir takım beklentiler yerine yukarıda sözü edilen nitelikteki diasporik veya ulus-aşırı aktörlerin kendi ekonomik çıkarları doğrultusunda geliştirdikleri çoğul kültürel aidiyet hallerini kapsar (Ong, 1999: 6). Bu tür ulusaşırı kimliklerin de özellikle gelişmekte olan iletişim, üretim ve tüketim teknolojileriyle birlikte tüketim kültürüne ve ulusal aidiyete önem verdikleri de vurgulanmalıdır(Grewal, 2005: 13). Anavatandan uzakta yaşayan bu tür ulusaşırı aktörler Aihwa Ong’un deyişiyle “çoklu pasaport sahibi kişiler”, “esnek sermayeli çok kültürlü profesyoneller”, “ulusaşırı alandan ticaret yapan ve oradan oraya uçan astronotlar” şeklinde adlandırılmaktadırlar (Ong, 1999: 19). Ulusaşırı hareketlilik geleceğin trendlerinden biri olarak görülmektedir. Bu tür esnek yurttaşlık veya çoğul yurttaşlık rejimlerinin bir takım değişen ekonomik çıkarlar nedeniyle gerek göç alan gerekse göç veren ulus-devletler tarafından desteklenmeye başladığı da ifade edilmektedir (Ong, 1999: 130). Sonuç Günümüzde Kuzey Kafkasya ile Türkiye arasında gerek sayıları gün geçtikçe artan uçak ve gemi seferleri ve gerekse etkinliği giderek artan iletişim kanalları aracılığıyla yukarıda sözü edilen şekilde bir ulusaşırı alanın ortaya çıktığı görülmektedir. İki coğrafya arasında mekik dokuyan yatırımcılar, öğrenciler, tursitler, eğitimciler, folklor sanatçıları gazeteciler, araştırmacılar, ilgili dernek ve vakıf temsilcileri bu şekilde bir ulusaşırı alanın oluşumuna katkıda bulunmaktadırlar. Uluslararası ilişkilerde yaşanan gelişmeler, Türkiye’nin kendi bölgesinde giderek bir “yumuşak güç” (soft power) haline geliyor olması, gerek Kuzey Kafkasya ile Türkiye arasındaki ilişkilerin özellikle Çerkesler aracılığıyla canlanıyor olması ve gerekse Türkiye ve Rusya ilişkilerinin ayrı bir düzleme girmesi özellikle diasporadaki Çerkeslerin ve benzeri grupların çoklu vatandaşlık veya esnek vatandaşlık tanımlamasından yararlanabilmesi için gerekli zemini hazırlamaktadır. Türkiye’de de son yıllarda gerek Avrupa’da yaşayan Türkler gerekse ülkemize giriş yapan Bulgaristan-Türklerinin talepleri göz önünde bulundurulmak suretiyle çifte vatandaşlık konusunda bir takım kolaylaştırmalara gittiği görülmektedir. Dikkate alınması gereken bir diğer konu ise özellikle Almanya, Macaristan, Slovakya, Slovenya örneklerinde görüldüğü üzere bu tür ülkeler kendi sınırları dışında yaşayan soydaşlarını doğrudan vatandaşlık bağıyla kendine bağlamanın yöntemlerini uygulamaktadırlar (Bauböck, 2007). Benzeri gelişmelerin Rusya ve dolayısıyla Kuzey Kafkasya’da da olacağına ilişkin işaretler mevcuttur. Yukarıda da belirtildiği üzere özellikle ekonomik ve ticari çıkarlar nedeniyle modern ulus-devletler bu tür ulusaşırı vatandaşlık pratiklerine daha olumlu bakmaya başlamışlardır. Çalışmayı üç gözlemimi sizlerle paylaşarak tamamlamak istiyorum. 30 Kasım 2010 tarihinde Avrupa Çerkesleri Federasyonu tarafından Avrupa Parlamentosu’nda düzenlenen Çerkesler Günü etkinliğinde AB ülkelerinde yaşayan Çerkeslerle Türkiye’de yaşayan Çerkeslerin daha etkin bir iletişim içinde olmaları gerektiği yönünde bir izlenim edindim. Her ne kadar bugün itibariyle AB büyük bir güç ve presitj kaybı yaşıyor olsa da yakın zamanda daha güçlü bir takım siyasal liderlerle birlikte yeniden güç kazanacağı varsayımından hareketle Bruksel ile ilişkilerin daha da derinleştirilmesinin faydası olduğu kanaatindeyim. Bu çerçevede Avrupa Çerkesleri ile girilecek işbirliklerinin Türkiye’nin demokratikleşme sürecine olumlu katkıda bulunacağı inancındayım. Pek çok ülkede geçtiğimiz yirmi yıla damgasını vuran kültürelist söylemin büyük oranda geçerliliğini yitirdiği konusunda elimizde yeterince veri olduğunu düşünüyorum. Hollanda’da yaşanan gelişmeler, tolerans (hoşgörü) konusunda getirilen eleştirilerin niteliği ve çok kültürlülük ideolojisinin yaşadığı tıkanıklık, göçmen grupların, diasporaların ve azınlıkların kültürelist söylemden uzaklaşırken siyasal alana katılım ve sosyo-ekonomik eşitlik yönünde söylemler üretmeleri konusunda bizlere bir takım işaretler vermektedir. Bu nedenle, geleceğe yönelik projeksiyonlar yapmaya başlayan diasporik gruplar, kültürel söylemin yaşadığı krizin farkında olarak daha siyasal ve ekonomik söylemler geliştirme yönünde çalışmalarını sürdüreceklerdir. Son olarak bu tür toplantıların günümüzdeki önemine vurgu yapmak istiyorum. Çerkesler, Kürtler, Aleviler, Süryaniler, Ermeniler ve daha pek çok farklı etno-kültürel grup son dönemde yeniden kamusal alanda görünür olmaya başladılar. Bu sürecin hemen 1999 AB Helsinki Zirvesinden sonra yaşanan sürece çok benzediği görülmektedir. O dönemde de başta Kürtler, Aleviler ve Çerkesler olmak üzere kendi kimliklerini kamusal alanda ifade etmeye başlamışlar ve demokratik hak taleplerini ifade etmişlerdi. Ancak bu iki süreç arasında çok önemli bir fark olduğu kanısındayım. Önceki süreçte Avrupa Birliği çıpasının belirleyici olduğunu ve sözkonusu grupların AB’den biraz güç almak kaydıyla taleplerini dile getirdikleri bilinmektedir. Ancak, günümüzde ise AB çıpasının artık görünür olmadığı ve sözkonusu bu tür grupların kendi dinamikleriyle yeni bir anayasa yapım sürecine katkıda bulunabilmek için kamusal alanda yeniden görünür oldukları kanısındayım. Bu yeni süreç Türkiye demokrasisinin konsolidasyonu açısından bir test niteliğini taşımaktadır. Umarım başarılı oluruz hep birlikte. Kaynakça ALANKUŞ, S. (1999), “Kültürel-Etnik Kimlikler ve Çerkesler,” Türkiye Çerkeslerinde Sosyo-Kültürel Değişme (Ankara: Kafder Yayınları). ANDERSON, B. (1983), Imagined Communities: Reflections on the Origin and Spread of Nationalism (London: Verso). APPADURAI, A. (1997), Modernity at Large: Cultural Dimensions of Globalization(Minnesota: University of Minnesota Press). ASLAN, C. (1990), Sosyo Kültürel Değişim ve Kuzey Kafkasyalılar (Adana: Özden Matbaası). ATACAN, F. (1993), Kutsal Göç: Radikal İslamcı Bir Grubun Anatomisi (İstanbul: Bağlam Yayınları). AYDEMİR, İ. (1981), Muhaceretteki Çerkes Aydınları (Ankara). AYDEMİR, İ. (1988), Kuzey Kafkasyalıların Göç Tarihi (Ankara). BAKHCI, A.K. (1976), “De-industrialization in India in the nineteenth century: Some theoretical implications,” The Journal of Development Studies 12, 2 (Ocak). BARTH, F. (1994), “Enduring and emerging issues in the analysis of ethnicity,” H. Vermeulen and C. Govers (ed.), The Anthropology of Ethnicity: Beyond ‘Ethnic Groups and Boundaries’(Amsterdam: Het Spinhuis). BARTH, F. (Der.) (1969), Etnik Gruplar ve Sınırları, Çev. Ayhan Kaya ve Seda Gürkan (Istanbul: Bağlam Yayınları). Bauböck, Rainer (2007). “Stakeholder citizenship and Transnational Political Participation: A Normative Evaluation of External Voting,” Fordham Law Review, Vol.75: 2393-2447 BHABHA, H. (1990), “The Third Space,” in J. Rutherford (der.), Identity: Community, Culture, Difference (London: Lawrence & Wishard). BHABHA, H. (1994), The Location of Culture (London: Routledge). BOYARIN, D. and J. BOYARIN (1993), “Diaspora: Generation and the Ground of Jewish Identity,” Critical Inquiry 19 (Summer), 693-725. BRAH, A. (1996), Cartographies of Diaspora: Contesting Identities (London: Routledge). CLIFFORD, J. (1997), Routes: Travel and Translation in the Late Twentieth Century(Cambridge: Harvard University Press). CLIFFORD, J. (1994), “Diasporas,” Cultural Anthropology 9, No.3, 302-338. COHEN, R. (1995), “Rethinking ‘Babylon’: iconoclastic conceptions of the diasporic experience,” New Community 21, No.1, ss. 5-18. COHEN, R. (1996), “From Victims to Challengers”, International Affairs 72, No.3 (Temmuz), ss. 507-520; COHEN, R. (1997), Global Diasporas: An Introduction (London: UCL Press). CRANE, D. (1972), Invisible Colleges (Chicago: University of Chicago Press). DELEUZE, G. and F. GUATTARI (1987), A Thousand Plateaus: Capitalism and Schizophrenia, Translated by B. Massumi (Minneapolis: University of Minneasota Press). DUMONT, P. (1979-1980), “Güney-Doğu Anadolu’nun İslahı,” İÜEF Tarih Dergisi, Sayı.10-11. ERSOY, H. ve A. KAMACI (1993), Çerkes Tarihi (İstanbul: Tümzamanlar Yayıncılık). ERTEM, G. (2000), Dancing to Modernity: Cultural Politics of Cherkess Nationhood in the Hearthland of Turkey. Yayınlanmamış Doktora Tezi (University of Texas at Austin). FEATHERSTONE, M. (1994), Global Culture: Nationalism, Globalization and Modernity(London: Sage Publications). GANGULY, K. (1992), “Migrant Identities: Personal Memory and the Construction of Selfhood,” Cultural Studies 6, No.1 (June), 27-49. Grewal, Inderpal (2005). Transnational America: Feminisms, Diasporas, Neoliberalisms. Durham: Duke University Press. HABİÇOĞLU, B (1993), Kafkasya’dan Anadolu’ya Göçler (İstanbul: Nart Yayıncılık). HALL, S. (1991), “Old and New Identities, Old and New Ethnicities,” Anthony D. King (ed.),Culture, Globalization and the World-System (London: Macmillan Press). HALL, S. (1993), “The Question of Cultural Identity,” S. Hall et al. (eds.), Modernity and Its Futures (Cambridge: Polity Press), 274-325. KAYA, A. (2000), Berlin‘deki Küçük İstanbul: Diasporada Kimliğin Oluşumu (Istanbul: Büke Yayınları). KAYA, A. (2001a), Sicher in Kreuzberg. Constructing Diasporas: Turkish Hip-Hop Youth in Berlin (Bielefeld: Transcript Verlag). KAYA, A. (2001b), “Türkiye’deki Çerkes Diasporası ve Siyasal Katılım Stratejileri,” F. Gümüşoğlu (der.), 21. Yüzyıl Karşısında Kent ve İnsan (Istanbul: Bağlam Yayınları). LEVINAS, E. (1986), “The Trace of the Other,” çev., A. Lingis, M. Taylor (der.),Deconstruction in Context (Chicago: University of Chicago Press). LEVINAS, E. (1987), Collected Philosophical Papers, çev., A. Lingis (The Netherlands: Kluwer Academic Publishers). MAUSS, M. (1990), The Gift: The Form and Reason for Exchange in Archaic Societies(London: Norton). NAGEL, J. (1994). “Constructing Ethnicity: Creating Recreating Ethnic Identity and Culture,”Social Problems 41, No. 1 (February): 152-176. Ong, Aihwa (1999). Flexible Citizenship: The Cultural Logic of Transnationality. Durhan&London: Duke University Press. RUSHDIE, S. (1990), “In Good Faith”, Independent on Sunday (4 Şubat). RUSHDIE, S.(1991), Imaginary Homelands (London: Granta). SAFRAN, W. (1991),. “Diasporas in Modern Societies: Myths of Homeland and Return,”Diaspora 1, No.1 (İlkbahar), ss. 83-84. SHAMI, S. (1995), “Disjuncture in Ethnicity: Negotiating Circassian Identity in Jordan, Turkey and the Caucasus, New Perspectives on Turkey. ŞEN, Ö. (1994), “19. Yüzyılda Osmanlı Devleti’ndeki Köle Ticaretinde Kafkasya Göçmenlerinin Rolü,” Toplum ve Ekonomi, 6 (Mayıs). ŞEN, Ö. (1997), “Osmanlı Devleti’nde Kafkas Göçmenleri Sorunu 1834-1870,” Toplum ve Ekonomi, 10 (Temmuz). TAYLOR, C. (1994), “The Politics of Recognition,” A. Gutmann (ed.), Multiculturalism(Princeton: Princeton University Press). TAYMAZ, E. (2000), “Kuzey Kafkas Dernekleri,” Stefanos Yerasimos et. al. Türkiye’de Sivil Toplum ve Milliyetçilik (İstanbul: İletişim Yayınları). TOLEDANO, E.R. (1994), Osmanlı’da Köle Ticareti 1840-1890 (İstanbul). TOLEDANO, E.R. (1998), Slavery in the Ottoman Middle East (Seattle: University of Washington Press). TOUMARKINE, A. (2001), “Kafkas ve Balkan Göçmen Dernekleri: Sivil Toplum ve Milliyetçilik,” Turkiye’de Sivil Toplum ve Milliyetçilik (İstanbul: İletişim Yayınları). TÖLÖLIAN, K. (1991), “The Nation State and its Others: In Lieu of a Preface,” Diaspora 1, No.1, 3-7. VERTOVEC, S. (1997). “Diaspora”, in E.Cashmore (ed.), Dictionary of Race and Ethnic Relations (London: Routledge). VICZIANY, M. (1978), “The Dindustrialization in India in the Nineteenth Centruy: A Methodological Critique of Amiya Kumar Bagchi,” The Indian Economic and Social History Review, Vol. XVI, No. 2. VIRILIO, P. (1999), The Politics of Very Worst (New York: Semiotext) [1] Diasporaların sınıflandırılması konusunda ayrıntılı bilgi için bkz. Kaya (2000; ve 2001a). [2] Bu cümlede kullanılan ‘Diaspora’ sözcüğündeki ‘D’ harfi, blinçli olarak büyük harf şeklinde yazılmıştır. Burada, bu tür diasporik oluşumların, geleneksel diaspora olgusuyla örtüştüğü anlatılmak istenir. [3] Bu konuda ayrıntılı bilgi için bkz., Kaya (2000; ve 2001a) [4] Britanya İmparatorluğu’nun özellikle Kuzey Amerika, Karayibler ve Güney Afrika’da çalıştırmak üzere aldığı sözleşmeli işçiler konusunda ayrıntılı bilgi için bkz., Bakhci (1976), ve Vicziany (1978). [5] Çerkes Diasporası hakkında son dönemde çıkan bazı çalışmalar için bkz., Himayawa (2001), Alankuş (1999); Aslan (1992); Aydemir (1981; ve 1988); Ersoy ve Kamacı (1993);Ertem (2000); Habiçoğlu (1993); Shami (1995); Şen (1994; ve 1997); Taymaz (2000); Toledano (1994; ve 1998). [6] ‘Görünmez okullar’ (‘invisible colleges’) konusunda ayrıntılı bilgi için bkz., Diane Crane (1972). [7] Çerkes dernek ve vakıfları hakkında daha ayrıntılı bilgi için bkz., Kaya (2001b); Toumarkine (2001); ve Taymaz (2001).

Prof. Dr. Ayhan Kaya – sunum

Çerkes Diasporası ve Ulusaşırı Alanın Ortaya Çıkardığı Yeni İhtiyaçlar     Prof. Dr. Ayhan Kaya İstanbul Bilgi Üniversitesi KAFFED Ortak Akıl Toplantısı Sunumu, 11-12 Aralık 2010, Bolu Koru Otelp> Bu çalışmanın amacı Çerkes diasporasının temel hatlarını özetlemek; küreselleşme süreçleriyle birlikte belirginlik kazanan ve Türkiye ile Kuzey Kafkasya arasında/ötesinde ortaya çıkan ulusaşırı alandaki ekonomik, ticari ve kültürel etkileşimin beraberinde getirdiği bir takım çıkarlarla birlikte ilgili devletlerin ‘çoğul vatandaşlık’ veya ‘esnek vatandaşlık’ uygulamasına geçmek suretiyle geleneksel vatandaşlık rejimlerini reforme etmeleri konusunda saptamalarda bulunmak; ve farklı diaspora örneklerine de göndermelerde bulunarak göçmen kavramının günümüzde geçirdiği dönüşümü ‘göçmen-ötesi’ (transmigrant) kavramı üzerinden anlatmaya çalışacağım. Geleneksel ve Modern Diasporalar     Diaspora, Yunanca bir sözcük olup dağılmak, yayılmak anlamına gelir. Tarihteki klasik örnekleri Yahudi, Ermeni ve Grek (Yunan) diasporalarıdır. Bu gibi klasik diasporalarda zorunlu göç temel kriterdir. Klasik diasporaların en temel özelliği, birlikte yaşadıkları çoğunluk toplumu ile aralarında belirgin toplumsal ve kültürel sınırların olmasıdır. Klasik diaspora cemaatleri, genellikle, 'öteki' ile, yani çoğunluk toplumu ile, karışmamaya özen gösterirler. Öte yandan, modern diasporalar şeklinde tanımladığımız, kolonyalizm ve işçi göçü hareketlerinin ürünü olan oluşumlar ise, çoğunlukla toplumsal birer kategori olarak ele alınmazlar. Bu tasarımlar, daha çok diasporik kültürel kimliğe sahip ya da transnasyonal-diasporik kültürel oluşumu sağlayan topluluklar olarak ele alınırlar. Modern diaspora kavramı, günümüzde, göçmen, misafir işçi, sığınmacı, mülteci ve benzeri şekillerde yurtsuzlaşmış grupları ifade etmek için kullanılır. Geleneksel ve modern diasporalar arasındaki farkı daha iyi anlayabilmek için, Fransız felsefeci Emmanuel Levinas’ın anlatımına kulak vermek gerekiyor (Levinas, 1986; 1987). Levinas, İbrahim Peygamber ile Ulysses’in söyledikleri arasındaki farklara değinir. Burada Levinas’ın dikkat ettiği nokta, her iki tarihsel figürün anavatan ile olan ilişkileridir. Buna göre, Ulysses, Truva savaşlarına katıldıktan sonra ülkesi olan İtaka’ya geri dönebilmek için, komuta ettiği gemileriyle birlikte yola koyulur. Geri dönüş yolculuğunda pek çok sorunla karşılaşan Ulysses’in bu yolculuğu on yıl kadar sürmüştür. Her şeye rağmen evine dönmekten vazgeçmeyen Ulysses, ailesine ve vatanına bütün uğraşları sonrasında ulaşabilmiştir. Öte yandan, İncil’de anlatıldığına göre, Tanrı, İbrahim Peygamber’in bulunduğu toprakları halkıyla birlikte terk ederek, geri dönmeksizin yeni topraklara göç etmesini istemiştir. Bunun üzerine İbrahim, halkıyla birlikte ‘vaat edilmiş topraklar’a doğru yolculuğa başlar ve bir daha asla doğduğu topraklara geri dönmez. Bu karşılaştırma baz alınarak, geleneksel diasporalar ile Ulysses arasında bir benzerlik ve diğer taraftan, modern diasporalar ile İbrahim Peygamber arasında bir başka benzerlik kurmak mümkün.[1] Kendisi ve kabilesi için yeni bir vatan bulmak üzere ülkesini geride bırakan İbrahim Peygamberin deneyimi le günümüz işçi diasporaları arasında bir bağlantı kurulabileceği gibi, sadece Müslüman diasporalarına baktığımızda özellikle İslami eğilimi güçlü olan grupların kendi göç deneyimleri ile Muhammet Peygamberin ‘Hicret’ deneyimi arasında paralellik kurma eğilimi gösterdikleri söylenebilir. Göç deneyimi onlara göçün zorluklarını biraz olsun unutturmuş ve mistik bir anlayış kazandırmıştır. Bu deneyim, ayrıca ‘onların tanrıya olan inançlarını sınama şansı’ da vermiştir (Atacan, 1993). Diasporik bir deneyim yaşamak zorunda olan bu dini gruplar, zaman içinde kendi kültürel ve dini cemaatlerini ya da diğer bir deyişle kendi adacıklarını kurmak durumunda kalmışlardır. Kurdukları bu kültürel adacıklar aslında bir anlamda homojen İslamik Diasporik oluşumlardır.[2] Diasporik dini cemaatler, Salman Rushdie’nin belirttiği gibi ‘ari olma, saf olma’ prensibine dayanırlar. “Ari olma düşüncesinin savunucuları,” der Rushdie (1990: 4) “başka kültürlerle karışmanın kendi kültürlerini zayıflatacağından korkarlar.” Onlar, inanmayanlarla ya da onlarla aynı inançları paylaşmayan insanlarla iletişim kurmanın inanç sistemlerini zedeleyeceğini düşünürler.[3p> Diasporalar konusunda daha ayrıntılı bilgi edinebilmek ve geleneksel diaspora kavramın geçirdiği dönüşümü algılayabilmek için farklı yazarların bu konuda neler söylediğine kısaca değinmekte fayda var. Arjun Appadurai diasporaları umut diasporaları, terör diasporaları ve umutsuzluk diasporaları şeklinde üçe ayırır. Umut diasporaları, ondokuzuncu yüzyılın sonlarında Britanya İmparatorluğu’nun kendi kolonilerinde ortaya çıkan işgücü açığını kapatabilmek için Hindistan’dan sağladığı sözleşmeli işçi istihdamı[4] ile başlayan ve yirminci yüzyılda da kapitalist sistemin gereği olarak devam eden uluslararası işçi göçü şeklindeki umuda yolculuk süreçlerinin bir ürünüdür. Terör diasporaları ise, siyasal ve askeri baskıya maruz kalan halkların anavatanlarını terk etmeleri sonucunda ortaya çıkar. Çerkes, Ermeni, Yahudi ve Filistin diasporaları bu tür bir diaspora örneği teşkil ederler. Öte yandan mutsuzluk diasporaları, yine kendi ülkelerinde siyasal, dinsel ve etnik baskılara maruz kalan kişilerin genellikle bireysel düzeyde gerçekleştirdikleri göç deneyimi ile ortaya çıkan diasporalardır. Türkiye’deki 1960 askeri darbesi sonrasında Batı Avrupa’ya göç eden İslamcılar ve yine 1980 darbesi sonrasında Batı’ya sığınan sol siyasal görüşlülerin gerçekleştirdikleri göç deneyimi buna örnek gösterilebilir.p> Öte yandan, Robin Cohen’in diasporalar hakkında yaptığı sınıflandırma, geleneksel ve modern diasporalar arasındaki farklılıkları anlamak açısından oldukça anlamlıdır. Cohen’in diasporalar konusundaki anlatımı, İncil’in ilk bölümünde (Eski Ahit - Old Testament) anlatıldığı gibi, Yahudilerin yaşadıkları toprakları terk etmeleriyle başlar. Cohen’in yaptığı ayrım, küresel ekonominin değişimine endeksli bir ayrımdır. Buna göre, Cohen, diasporaları eski ve yeni diasporalar şeklinde iki temel gruba ayırır. Bu çerçevede geleneksel ve modern ayrımını belirleyen asıl unsur söz konusu diasporaların kapitalizm öncesi (Ermeni, Yahudi ve Çerkes diasporaları) ve kapitalizm sonrası (İrlandalı, Çinli, Hintli, Sih ve Türk diasporaları) gerçekleşmiş olmalarıdır. (Cohen, 1995; 1996; ve 1997). Cohen’e göre geleneksel diasporaların varoluş nedeni ya kolonileştirilme ya da kolonileştirmedir. Öte yandan modern diasporaların varoluş nedeni ise küresel kapitalizmin doğurduğu sorunlar nedeniyle çevreden merkeze doğru (işçi diasporaları) ya da merkezden çevreye doğru (kapitalist diasporalar) yaşanan göçtür.p> Bir diğer araştırmacı olan William Safran, “Modern Toplumlarda Diasporalar: Anavatan ve Geri dönüş Söylenceleri” adlı önemli çalışmasında ideal diasporaları resmetmeye çalışır. Diasporaları ‘yersiz ve yurtsuz kalmış göçmen cemaatleri’ olarak açıklayan Safran (1991)’a göre, bir topluluğa diaspora adının verilebilmesi için altı farklı önkoşulun gerçekleşmesi gerekir: 1. anavatandan uzakta en az iki farklı çevresel mekâna yayılmış olmaları; 2. anavatanları hakkında anılarını, vizyonlarını ve söylencelerini sürdürüyor olmaları; 3. yerleştikleri yeni ülkenin ev sahipleri tarafından tam bir kabul görmediklerine olan inancın varlığı; 4. bir gün anavatana geri dönme isteğinin sürekli canlı tutulması; 5. anavatanın refahı ve zenginliği için çaba harcanması; ve 6. bir azınlık olma bilincinin anavatan ile kendileri arasında var olan özel ilişki tarafından tanımlanması. Safran’ın sıraladığı bu kriterler her ne kadar yeni diasporaları açıklamakta yetersiz kalsa bile, geleneksel diasporalara ilişkin bize önemli ipuçları verebilir. Diasporik bilincin günümüzde yaygınlık kazanmasını kolaylaştıran en önemli etken, hiç şüphesiz, uluslararası iletişim ve ulaşım ağlarında yaşanan gelişmelerdir. Küreselleşme ile birlikte azınlık toplumları ve çoğunluk toplumları arasındaki güç ilişkilerinde bazı önemli değişikliklerin olduğunu görüyoruz. Çok yakın zamana değin, diasporik toplumlar, içinde yaşadıkları ülkenin yasal, siyasal ve kültürel hegemonyasına itaat etmek zorundaydılar. Çünkü ulaşım ve iletişim imkânlarındaki yetersizlikler diasporik toplumların kendi anavatanlarıyla olan ilişkilerini asgari ölçüde tutmalarına neden oluyordu. Ancak bugün, bu gruplar kendi anavatanlarıyla ilişkilerini modern iletişim ve ulaşım araçları sayesinde kolaylıkla geliştirebiliyorlar. Sözgelimi, Türkiye’de yaşayan Çerkesler telefon, faks, internet ve gelişen ulaşım imkanları sayesinde anavatandaki gelişmeler konusunda kolaylıkla bilgi sahibi olabilmektedirler. Böylece bu topluluklar, diasporada kendi anavatanlarını yeniden yaratma şansına sahip olurlar. Anavatandan gelen akrabalar ve folklor öğretmenleri, anavatanı ziyaret edenler, özel alanda konuşulan ana dil, anavatandan getirilen müzik kasetleri ve video kasetleri gibi unsurların yardımıyla diasporada yaratılan bu alanlar anavatanın ritmini, renklerini, müziğini ve görüntüsünü yansıtır. Modern Dünyada Diasporik Bilinçp> Diasporik bilincin günümüzde yaygınlık kazanmasını kolaylaştıran en önemli etken, hiç şüphesiz, uluslararası iletişim ve ulaşım ağlarında yaşanan gelişmelerdir. İster geleneksel diaspora olsun ister modern diaspora, küreselleşme süreci, diasporalar üzerinde önemli etkiler yaratmıştır. Küreselleşme ile birlikte azınlık toplumları ve çoğunluk toplumları arasındaki güç ilişkilerinde bazı önemli değişikliklerin olduğunu görüyoruz. Çok yakın zamana değin, diasporik toplumlar, içinde yaşadıkları ülkenin yasal ve siyasal hegemonyasına itaat etmek zorundaydılar. Çünkü ulaşım ve iletişim imkânlarındaki yetersizlikler diasporik toplumların kendi anavatanlarıyla olan ilişkilerini asgari ölçüde tutmalarına neden oluyordu. Sözgelimi, Anadolu’da yaşayan Çerkes diasporası Soğuk Savaş döneminde anavatanları olan Kuzey Kafkasya ile sınırlı ölçüde iletişim kurabilmekte ve büyük zorluklarla karşılıklı ziyaretler gerçekleştirebilmekteydi. Ancak bugün, bu gruplar kendi anavatanlarıyla ilişkilerini modern iletişim ve ulaşım araçları sayesinde kolaylıkla geliştirebiliyorlar. Kuzey Kafkasya’yı Türkiye’nin pek çok kentine bağlayan tarifeli veya ucuz charter uçuşları, tarifeli gemi seferleri, internet, Facebook, Twitter, GSM operatörleri, faks, radyo, televizyon ve benzeri ulaşım ve iletişim araçları anavatan ile diaspora arasındaki sınırları büyük ölçüde ortadan kaldırmıştır. Küreselleşmenin sağladığı ulaşım ve iletişim hizmetleri aracılığıyla Türkiye veya farklı coğrafyalarda yaşayan Çerkes diasporası, diasporada kendi anavatanlarını yeniden yaratma şansına sahip olurlar. Anavatandan gelen TV programları, radyo programları, müzik kasetleri, video kasetleri, halk dansları öğretmenleri, ziyaretçiler, siyasetçiler, akademisyenler ve sivil toplum kurumlarının temsilcileri gibi unsurların yardımıyla diasporada yaratılan bu vatan, anavatanın ritmini, renklerini, müziğini ve görüntüsünü yansıtır. Yaratılan bu görüntü, zaman içinde bir takım geleneklerin, ritüellerin, adetlerin ve pratiklerin kaybolacağı kaygısından ötürü sürgünün ilk yıllarında ataların getirdiği otantik kültürel pratiklerle adeta birebir aynıdır. Burada gerçekleşen durum hemen her diaspora örneğinde gerçekleştiği bilinen kültürel reifikasyon(reification), diğer bir deyişle kültürel donma halidir.p> Modern zamanlarda diasporik kimlik, birbiriyle çatışan iki farklı eksen üzerinde inşa edilir:evrensel eksen ve tikel eksen. Tözsel olanın eleştirisi niteliğindeki evrensel eksen üretken bir eksendir ve senkretik kültürel formların oluşumuna olanak tanır. Diğer yandan, tikel eksen ise diasporik öznenin ‘otantik’, geleneksel ve etnik olanı yücelttiği eksendir. Diasporik milliyetçiliğin şekillendiği bu eksende, anavatana ilişkin özlem özel bir öneme sahiptir. Anavatan hakkında kuşaktan kuşağa devam eden söylenceler, diasporada özne tarafından yeniden işlenerek ‘hayali vatanların’ oluşturulmasını sağlar. Kuzey Kafkasya için üretilen söylenler daha çok ülkenin coğrafyası, yeşile boğulmuş dağları, Kuban nehri, Nart mitolojisi ve 1864 yılında yaşanan büyük sürgüne ilişkin kuşaktan kuşağa aktarılan anlatılardan ibarettir. Diasporada daima yeniden üretilen ve kitle iletişim araçlarıyla yaygınlaştırılan söylenceler ve mitler, nostalji cemaatlerinin ya da diasporik cemaatlerin örgütlenme süreçlerini hızlandırmışlardır. Günümüzde hiç kimse, anavatana dönme veya diasporada kalmaya karar verme konusunda, kitle iletişim araçları yoluyla sunulan temsillerden bağımsız düşünemez. Televizyon, radyo, internet ve kitap, dergi, gazete gibi yazılı ve görsel kitle iletişim araçlarının varlığı yüz yüze etkileşim olmaksızın ortaya çıkan bu tür diyaporik cemaatlerin, nostalji cemaatlerin ve hayali vatanların ortaya çıkması konusunda oldukça önemli bir işleve sahiptirler. Salman Rushdie (1991: 94), diasporada yaratılan ‘hayali vatanlar’ konusunda şunları söyler:p> "Bugünüm bana yabancı. Geçmişim ise sisler arkasında bıraktığım o kayıp şehirde kucak açmış beni bekliyor… Bundan böyle bizler, gerçek şehirler veya köyler değil hayali mekânlar yaratacağız, görünmeyen hayali vatanlar…" Salman Rushdie’nin burada altını çizdiği konu, kapitalist döngü içinde dışlanmış diasporik öznenin artık bugüne ilişkin iyimser beklentisini yitirmiş olduğu ve teselliyi, kendini geçmişin bildik güvenli kollarına bırakmakta bulduğu şeklindedir. Geçmişin yeniden üretilmesi diasporik özne için iki açıdan çok önemlidir. Geçmişini ve geleneği yeniden üreten diasporik özne, bu yolla ürettiği etno-kültürel ve/veya dinsel söylem içinde bugünün sorunlarından görece uzaklaşmayı becerebilir. Yine diasporik özne, kendine ait olduğunu düşündüğü geçmiş aracılığıyla dışardan bir etki olmaksızın kendine özgü bir öznellik geliştirme şansına sahip olur (Ganguly, 1992). Özellikle son yıllarda Çerkes tarihine ilişkin yazılan ve Türkçe’ye çevrilen çok sayıda kitap ve yayınlanan dergi ile birlikte üretilen görsel dökümanter metinler, filmler, popüler tarih ürünleri, Çerkes diasporası içindeki geleneğin yeniden canlandırılması ve tarihin yeniden keşfi konusunda bize bazı ip uçları verebilir.[5]p> Modern diasporaların küresel kapitalizm sürecinin bir ürünü olduğu saptamasının ardından, diasporik kimliğe ilişkin yapılan değerlendirmelerin kısaca üç ana grupta toplandığı söylenebilir. Bunlardan ilki diasporayı toplumsal bir kategori olarak ele alan yaklaşımdır (Safran, 1991; Boyarin and Boyarin, 1993). Diaspora toplumsal bir form olarak ele alındığında, politik ve ekonomik açıdan ulus-devlet sınırlarını aşmış göçmen topluluklar akla gelmeli. Bu konudaki bir diğer yaklaşım ise, diasporaları ulus-ötesi ağların gelişimiyle birlikte oluşan yeni bir kimlik ya da bilinç olarak tanımlayan yaklaşımdır (Clifford, 1988, 1992 ve 1997; Hall, 1994; Bhabha, 1990; Cohen, 1992; Gilroy, 1995; Vertovec, 1997). Bu yaklaşım, anavatandan uzakta yeni bir vatan kurmak şeklinde tanımlar diasporik oluşumları. Son yaklaşım ise, diasporaları yeni bir kültürel üretim ve anlatım şekli olarak tanımlamaya yönelir. Bu son yaklaşımın özellikle ilgilendiği konu, diasporada üretilen kültürlerin ve kimliklerin ne şekilde üretildiğidir (Hall, 1994; Gilroy, 1994; ve Kaya, 2001). Çerkes Diasporası ve Ulusaşırı Alanlarp> Diasporik kimlikler günümüzde sadece zorlu sürgün deneyimlerinin ardından yaratılan kimlikler olarak değil, aynı zamanda modern ulaşım ve iletişim araçlarının kendilerine sunduğu imkânlarla da yeniden üretilebilen kimlikler olarak da karşımıza çıkar. Sözlerin, seslerin, imajların, renklerin, söylencelerin, şarkıların ve öykülerin görsel ve işitsel yayın organları üzerinden ulusal sınırların içerisinde ve ötesinde geniş kitlelere yayılarak kendi gerçekliklerini oluşturdukları bir dönemde diasporik Çerkes kimliklerinin de benzeri süreçlerden geçerek Ortadoğu’da yeniden üretilmekte olduklarını söylemek mümkün. Modern zamanların söylenceleri haline gelen ve farklı coğrafyalarda yaşayan benzer etnik kökenli kitleler arasında ortak bağların ve hislerin oluşumuna yolaçan deneyimlerden biri çok yakın bir zamanda Çerkes diasporası içinde yaşanmıştır. 1998 Haziran ayında annesi Çerkes olan Ürdün Prensi Ali Ben-El Hüseyin, kendisine eşlik eden 10 kadar kraliyet ailesi koruması ile birlikte Amman’dan başlayan, Suriye üzerinden devam eden Reyhanlı, Göksun Ovası, Pınarbaşı, Samsun gibi Çerkeslerin yoğun olarak yaşadığı bölgelerden at üzerinde geçerek ve Karadeniz'i gemiyle kat ederek Kuzey Kafkasya’da bulunan Adıgey bölgesindeki Soçi liman kentine uzanan bir yolculuk gerçekleştirdi. Türkiye’de her uğradıkları köy ve kentte Çerkes diasporası tarafından çok sıcak bir ilgiyle karşılanan otantik Çerkes kıyafeti giyen bu atlılar, adeta hayali Kaf Dağı’nın ardından gelen o masal kahramanları gibi şaşkınlıkla karşılandılar. Büyük bir şaşkınlık yaratan ve çok uzaklardaki ‘Arap illerinden’ gelen bu atlılar, pek çok Çerkes açısından bakıldığında geçtiğimiz yüzyılın ikinci yarısında kendileriyle benzer bir ‘sürgün’ deneyimini yaşayan uzaklardaki akrabalarının ilk kez bu denli canlı bir şekilde algılanmasını ifade ediyordu. Hatta öyle ki, gözlerine inanmayan yaşlılar köy yerine ya da kente gelen bu atlılara elleriyle dokunmak suretiyle hayal görmedikleri konusunda kendi kendilerini iknaya çalışıyor gibiydiler. Uzaktaki hayali akrabalar birden gerçek oluvermişlerdi. Kendisinin Çerkes asıllı olduğuna inanan Loreena McKennitt’in müziği eşliğinde filme alınan bu yolculuk, daha sonra Türkiye’deki hemen her Çerkes derneği ve vakfı tarafından düzenlenen özel gecelerde geniş kitlelere ulaştırıldı. Çerkes kimliğinin Türkiye’de kamusal bir nitelik kazanmasında hiç şüphe yok ki bu yolculuk ve bu yolculuğa ilişkin medyadaki temsil çok önemli bir rol oynamıştır. Öyle ki, bu yolculuğun filmi çok yakın bir zaman önce CNN Türk televizyonu tarafından gösterilmiştir. Elektronik kapitalizmin temel unsurları olarak niteleyebileceğimiz görsel kitle iletişim araçları, özellikle televizyon, bu örnekte olduğu gibi farklı coğrafyalarda yaşayan insanların düşsel bir düzlemde bir tür ‘ortak duygular cemaati’ (community of sentiments) oluşturmalarını sağlamıştır (Appadurai, 1997). Bilindiği üzere Benedict Anderson (1983), Weberyan bir perspektiften kaleme aldığı Hayali Cemaatler adlı çalışmasında yüz yüze etkileşimde bulunmayan insanların yazılı kitle iletişim araçları (matbaa kapitalizmi, print capitalism) sayesinde Endonezyalı, Hindistanlı veya Malezyalı olmayı öğrendiklerini dile getirmiştir.p> Televizyon, video, internet ve gazete gibi kitle iletişim araçları, zaman zaman karizmatik kahramanlar yaratmışlardır. Prens Ali’nin Türkiye’de yaşayan Çerkes diasporası tarafından yüceltilmesinde medyadaki temsil şeklinin hiç şüphesiz önemli bir yeri vardır. Çerkes diasporasının her bir üyesi, elden ele dolaşan video kasetleriyle, bu yolculuğun görüntüleri etrafında yeniden bir araya gelerek adeta sembolik bir kollektivizm içinde anavatana dönüş yolculuğunu düşsel olarak yaşamışlardır. Medyanın yarattığı bu tür hayali cemaatler ya da düşsel kollektiviteler, bireylerin bilgi birikimlerine katkı sağlayan ve Diane Crane’in ‘görünmez okullar’ şeklinde adlandırdığı enformal ‘bilimsel’ kurumlar şeklinde işlev görürler.[6]p> Bu nedenle, özellikle günümüzde medya, diasporada yaşayan Çerkeslerin diasporik kimliklerini yeniden tanımlamaları ve ayrıca anavatan ve Türkiye dışında yaşayan diğer Çerkes topluluklarının da algılanmaları sürecinde önemli bir işleve sahiptir. Ancak, Türkiye’de yaşayan Çerkesler arasındaki etnik ve kültürel hareketliliğin son yirmi yıldır dünyanın farklı yerlerinde boy gösteren etnik siyaset ile paralel olarak ortaya çıktığını söyleyebiliriz. Son yıllarda özellikle kentsel alanda yaşayan Çerkes diasporası içinde 1864 yılında yaşanan sürgün deneyimine, kültürel ritüellerin ve geleneklerin (zehes, düğün vb.) yeniden canlandırılmasına, etnik bazlı dernek ve vakıfların sayıca çoğalmasına[7], dil öğrenimine, anavatan ile ilişkilerin geliştirilmesine ve folklorik zenginliğin yeniden üretilmesine ilişkin faaliyetlerin kentsel alanda yoğun olarak gerçekleştiği görülmektedir.p> Kimilerince “üçüncü alan” (Bhabha 1990, 1994; Featherstone 1990), kimilerince “rizomatik alan” (Deleuze ve Guattari 1987) ve başkalarınca da “diasporik alan” (Brah 1996; Kaya 2000, 2001a) şeklinde nitelendirilen ulusaşırı alanlar, ulus-devletlerin sınırlarını aşan bir düzlemde ortaya çıkan ve süreklilik arz eden toplumsal ağları ve ilişkilerin bütününü ifade eder. Ancak ulusaşırı alan kavramını Çerkes diasporası bağlamında değerlendirmeden önce ‘alan’ kavramının içeriğine değinmekte fayda var. “Alan” (space), ontolojik açıdan bakıldığında önceden verili ve değişmeyen sınırlara sahip bir anlatıyı ifade etmez. Bu bağlamda “alan” ile “mekân” kavramları arasında önemli bir farkın olduğuna işaret etmek gerekmektedir. “Alan”, hem maddi hem de söylemsel düzlemde ortaya çıkan davranış, eylem, tutum, sözler ile birlikte üzerinde yaşadığımız coğrafyayı ve mekânı içine alır. “Mekân” ise sadece maddi olan coğrafyayı ve yeri ifade eder. Bir örnek vermek gerekirse, harita üzerinde gösterilen bir nokta “mekân”ı ifade eder. Ancak “alan” ise, söz konusu maddi mekânın ötesinde haritada görülmeyen özneler, aileler, kurumlar, işletmeler, ağlar, imajlar, figürler, diller, sesler, söylemler, sanatlar, ritüeller ve semboller arasındaki tüm gerçek ve sembolik nitelikte olabilecek sosyal, kültürel, iktisadi ve siyasal ilişkilerin bütününü kapsar. Diğer bir deyişle, “mekân” ontolojik olarak önceden vardır, ancak “alan” özneler tarafından inşa edilir ve zaman içerisinde değişime uğrar. Hiç şüphe yok ki, “alan” kavramının bu denli karmaşık ve dinamik bir içerik kazanmasının en önemli nedenlerinden biri küreselleşme olgusudur. Daha da belirginleştirmek gerekirse, bugünkü şekliyle küreselleşme olgusunu var kılan hızlı iletişim ve ulaşım teknolojileri (Virilio 1999), “alanların”, yerel ulus-devlet sınırlarını aşarak ulusaşırı bir nitelik kazanmalarına olanak sağlamaktadır.p> ‘Ulusaşırı alan’ paradigması kendinden önce gelen ‘çekici ve itici faktörler’ paradigması veya ‘Marxist kalkınma’ paradigması şeklindeki diğer yaklaşımlar gibi, göçmenlik durumunu değişmeyen bir statü olarak değerlendirmez ve göçmenlik halini tözselleştirmez. Böyle bir anlayış yerine, ulusaşırı sosyal alanlar paradigması, göçle birlikte ortaya çıkan toplumsal, siyasal, ekonomik ve kültürel ilişkilerin söz konusu ülkelerin sınırları ötesinde/arasında ulusaşırı bir dinamik alanın yaratıldığını iddia eder. Böyle bir yaklaşım, göçü sadece yapısal bir olgu olarak değil, aynı zamanda yapı içerisinde yer alan bireylerin (göçmenlerin) kendi rasyonel tercihleriyle ve öznellikleriyle şekillenen bir olgu olduğunu bize hatırlatır. Buna göre göçmenler, indirgemeci bir yaklaşımla sömürgeciliğin, kapitalizmin ya da endüstrileşmenin edilgen kurbanları şeklinde değil, göç sürecinin karar alıcı, etken sosyal aşanları olarak değerlendirilmelidirler. Son yıllarda modern ulaşım ve kitle iletişim araçlarıyla yeniden tanımlanan diasporik Çerkes kimliği, sadece anavatandan uzakta yaşayan diasporik özneler arasında bir ortak duygu cemaati anlayışının gelişmesi ile tanımlanamaz. Modern ulaşım ve iletişim kanallarının şekillendirdiği bu kimlik, aynı zamanda, diasporik özne ile anavatan arasındaki ilişkilerin de yeniden tanımlanmakta olduğu gerçeğini gözler önüne sermektedir. Özellikle Soğuk Savaş döneminde egemen olan ideolojik çatışma sürecinde Türkiye’de yaşayan Çerkes diasporası ile Kuzey Kafkasya arasındaki ilişkiler son derece sınırlı olmuş ve Türkiye’de yaygın olan Sovyet karşıtı propaganda nedeniyle Çerkes diasporası güçlü bir Sovyetler Birliği aleyhtarlığı ile beslenmiştir. Anavatan ile iletişim ve ulaşım kanallarının sınırlı olduğu bu dönemde Çerkes diasporası, sadece Kafkasya’dan Çerkes dilinde yayın yapan Sovyet radyolarından anavatanlarına dair haberleri alabilmişlerdir. Sovyetler Birliği’nin 1990’lı yılların başlangıcında yaşadığı çözülme ile birlikte Kuzey Kafkasya’nın dış dünya ile ulaşım ve iletişim kanalları açısından bağlantılarının zenginleştiğini görüyoruz. Bugün Trabzon ve Samsun limanları ile Soçi ve Sohum limanları arasında sürekli feribot seferleri ile birlikte İstanbul’dan Maykop, Soçi ve Krasnodar havaalanları arasında düzenli uçak seferleri yapılmaktadır. Anavatan ile diaspora arasında artan bu bağlar sadece ulaşım ve iletişim düzeyinde kalmamakta, kültür, eğitim ve ticaret alanlarında da görülmektedir. Günümüzde, Türkiye’de yaşayan Çerkes diasporası için zaman ve mekân kurguları Soğuk Savaş döneminde olduğundan farklı bir şekilde tezahür etmektedir. Kuzey Kafkasya artık yakın zamana değin olduğu gibi ideolojik angajmanlar gereği Türkiye’deki Çerkes diasporası tarafından ötekileştirilen ve sadece geride bırakılan o hayali vatan değil, aksine zaman zaman ziyaret edilen, geride bırakılan yakın akrabaların aranıp bulunduğu, iktisadi ve kültürel bağların kurulduğu gerçek bir coğrafya olarak algılanmaktadır. Diğer bir deyişle, hayali ülke bundan böyle maddi gerçekliği olan bir uzam haline gelmiştir. Küreselleşme Çağının Göçmenleri: Transmigrantsstrong>p> Uluslararası göç çalışmalarında kullanılan yeni paradigmalar, göçmenlerin küreselleşmenin bu denli yoğun olarak yaşanmadığı dönemlere oranla günümüzde çok daha farklı nitelikler taşıdığını ve onların artık geleneksel ‘göçmen’ tanımına uymadıklarını göstermektedir. Sözgelimi, Almanya’ya giden ve kuşaklar boyunca orada yaşayan ve diasporayı kendine yeni yurt edinen bu insanların vatan hasretiyle yanıp tutuşmadıklarını pek çok çalışma sergilemektedir (Vassaf, 1982, Abadan-Unat, 2002; ve Kaya, 2000). Bu tür çalışmalar artık göçmenleri, içinde bulundukları kentsel ve kamusal alanların dışında bırakılan edilgen varlıklar olarak değil, bu alanları değiştiren ve şekillendiren aktif özneler olarak değerlendirir. Bu nedenledir ki, İngilizce bir kavram olan ‘transmigrant’strong> (göçmen-ötesi) kavramı üretilmiştir. Nina Glick-Schiller ve diğerleri ‘transmigrant’ kavramını ‘günlük hayatları çok yönlü ulusaşırı(transnational) bağlantılara dayalı olan ve kamusal kimlikleri birden fazla ulus-devletle olan ilişkileri üzerinden tanımlanan’ göçmen kökenli insanlar olarak betimlerler (Glick-Schiller ve diğerleri, 1995: 48-63). Kısacası, burada üzerinde durulan ‘ulus-aşırılık’ (‘transnationalism’) olgusu göçmenlik dinamiklerinin gelinen ülke sınırları içinde bitmediğinin anlatımıdır. Ulus-aşırılık kavramı, göçmenlerin geldikleri toplum ile geride bıraktıkları toplumu birbirine bağlantılandıran çok-yönlü toplumsal ilişkileri nasıl meydana çıkardıklarını ve geliştirdiklerini anlatan süreci ifade eder.p> Linda Basch ve diğerlerine göre günümüzde göçmen kökenli topluluklar coğrafi, kültürel ve politik sınırları kesen sosyal alanlar yaratmaktadırlar (Bash ve diğerleri, 1994: 7). Alessandro Portes ve diğerleri ise, politik sınırları kesen yoğun ulus-aşırı ağların artan önemine dikkati çekmektedirler. Göçmenler tarafından ileri-geri hareketlilik her zaman söz konusu olmuş olsa da, bu hareketlilik henüz şimdi yeni bir sosyal alanın ortaya çıkışına işaret edecek yoğunluğa ve karmaşıklığa erişmiştir: “Bu alan ikili hayatlar yaşayan, iki dil konuşan, iki ülkede de kendilerine ev kuran ve ulus-sınırları aşırı nitelikli düzenli ve sürekli ilişki formları sayesinde geçimini sağlayan, sayıları giderek artan insanlardan oluşmaktadır” (Portes ve diğerleri, 1999: 217). Üretilen “transmigrant” (göçmen-aşırı) kavramı, küresel çağın göç deneyiminin, bir yerden kopup başka bir yere asimile olmak anlamına gelmediğini, geride bırakılan anavatanın hasretinin insanları yakıp kavurmadığını, geride bırakılan anavatanın düşsel bir cennet olarak tasarlanmadığını, tüm bunların tam da aksine göçmenaşırı bireylerin anavatan ile diaspora arasında bir yerde kendilerine iki yerden de beslenmek kaydıyla başka bir alan yarattıklarını, anavatanlarını sürekli bir şekilde reel (ucuz uçak seferleri vb. yollar) ve sembolik (internet, televizyon, radyo, video filmleri, sinema endüstrisi, müzik endüstrisi vb.) olarak ziyaret ettiklerini ve anavatanları ile yeni vatanları karşısında değişen aidiyet biçimleri geliştirdiklerini bizlere hatırlatır. Bu açılardan bakıldığında İstanbul, Diyarbakır ve Mersin gibi illerde yaşayan zorunlu göç mağdurlarının da benzeri süreçler içinde bulundukları gözlemlenmektedir. Ancak, bu göçmenlerin henüz içinde bulundukları kentsel alanlara eklemlenebilmeleri için gerekli olan siyasal ve yerel mekanizmaların üretilmediği ve dolayısıyla kentin eteklerinde asılı kaldıkları gözden uzak tutulmamalıdır. İstanbul’un Tarlabaşı, Diyarbakır’ın Gürdoğan Mahallesi ve Fatih Mahallesi, Mersin’in Adana-Tarsus arasında sıkışmış Toroslar ve Selçuklar Mahalleleri gibi semtlerinde zorunlu göç mağdurları çanak antenlerden sürekli izledikleri Roj TV, angaje oldukları Kürt Sorunu, konuştukları dil, sürdürdükleri kültürel ritüeller, sürekli olarak memleketlerinden kendilerine katılan veya ziyaret eden misafirleriyle birlikte İstanbul’a, Diyarbakır’a ve Mersin’e farklı bir kimlik kazandırırken, kamusal alanda karşılaştıkları öteki İstanbul, Diyarbakır ve Mersin’den etkilenmektedirler (Kaya ve diğerleri, 2009).p> Başka bir coğrafyadan vereceğim örneklerle bu yeni ulusaşırı aktör tanımlamasını biraz daha ayrıntılandırmak istiyorum. Kuzey Amerika’da yaşayan Çin diasporasına referansla Aihwa Ong (1999) vatandaşlık halleri konusunda ortaya çıkan yeni durumu ‘esnek vatandaşlık’ olarak tanımlamaktadır. Esnek vatandaşlık, özellikle iş çevrelerinin, yöneticilerin, teknokratların ve benzeri uluslararası aktörlerin farklı ülke vatandaşlık rejimlerinin kendilerine, ailelerine, iş alanlarına ve yatırımlarına sağladığını düşündükleri ayrıcalıklardan yararlanma konusunda geliştirdikleri stratejileri ihtiva eder (Ong, 1999: 112). Esnek yurttaşlık, siyasal bir takım beklentiler yerine yukarıda sözü edilen nitelikteki diasporik veya ulus-aşırı aktörlerin kendi ekonomik çıkarları doğrultusunda geliştirdikleri çoğul kültürel aidiyet hallerini kapsar (Ong, 1999: 6). Bu tür ulusaşırı kimliklerin de özellikle gelişmekte olan iletişim, üretim ve tüketim teknolojileriyle birlikte tüketim kültürüne ve ulusal aidiyete önem verdikleri de vurgulanmalıdır(Grewal, 2005: 13). Anavatandan uzakta yaşayan bu tür ulusaşırı aktörler Aihwa Ong’un deyişiyle “çoklu pasaport sahibi kişiler”, “esnek sermayeli çok kültürlü profesyoneller”, “ulusaşırı alandan ticaret yapan ve oradan oraya uçan astronotlar” şeklinde adlandırılmaktadırlar (Ong, 1999: 19). Ulusaşırı hareketlilik geleceğin trendlerinden biri olarak görülmektedir. Bu tür esnek yurttaşlık veya çoğul yurttaşlık rejimlerinin bir takım değişen ekonomik çıkarlar nedeniyle gerek göç alan gerekse göç veren ulus-devletler tarafından desteklenmeye başladığı da ifade edilmektedir (Ong, 1999: 130). Sonuçp> Günümüzde Kuzey Kafkasya ile Türkiye arasında gerek sayıları gün geçtikçe artan uçak ve gemi seferleri ve gerekse etkinliği giderek artan iletişim kanalları aracılığıyla yukarıda sözü edilen şekilde bir ulusaşırı alanın ortaya çıktığı görülmektedir. İki coğrafya arasında mekik dokuyan yatırımcılar, öğrenciler, tursitler, eğitimciler, folklor sanatçıları gazeteciler, araştırmacılar, ilgili dernek ve vakıf temsilcileri bu şekilde bir ulusaşırı alanın oluşumuna katkıda bulunmaktadırlar. Uluslararası ilişkilerde yaşanan gelişmeler, Türkiye’nin kendi bölgesinde giderek bir “yumuşak güç” (soft power) haline geliyor olması, gerek Kuzey Kafkasya ile Türkiye arasındaki ilişkilerin özellikle Çerkesler aracılığıyla canlanıyor olması ve gerekse Türkiye ve Rusya ilişkilerinin ayrı bir düzleme girmesi özellikle diasporadaki Çerkeslerin ve benzeri grupların çoklu vatandaşlık veya esnek vatandaşlık tanımlamasından yararlanabilmesi için gerekli zemini hazırlamaktadır. Türkiye’de de son yıllarda gerek Avrupa’da yaşayan Türkler gerekse ülkemize giriş yapan Bulgaristan-Türklerinin talepleri göz önünde bulundurulmak suretiyle çifte vatandaşlık konusunda bir takım kolaylaştırmalara gittiği görülmektedir. Dikkate alınması gereken bir diğer konu ise özellikle Almanya, Macaristan, Slovakya, Slovenya örneklerinde görüldüğü üzere bu tür ülkeler kendi sınırları dışında yaşayan soydaşlarını doğrudan vatandaşlık bağıyla kendine bağlamanın yöntemlerini uygulamaktadırlar (Bauböck, 2007). Benzeri gelişmelerin Rusya ve dolayısıyla Kuzey Kafkasya’da da olacağına ilişkin işaretler mevcuttur. Yukarıda da belirtildiği üzere özellikle ekonomik ve ticari çıkarlar nedeniyle modern ulus-devletler bu tür ulusaşırı vatandaşlık pratiklerine daha olumlu bakmaya başlamışlardır. Çalışmayı üç gözlemimi sizlerle paylaşarak tamamlamak istiyorum. 30 Kasım 2010 tarihinde Avrupa Çerkesleri Federasyonu tarafından Avrupa Parlamentosu’nda düzenlenen Çerkesler Günü etkinliğinde AB ülkelerinde yaşayan Çerkeslerle Türkiye’de yaşayan Çerkeslerin daha etkin bir iletişim içinde olmaları gerektiği yönünde bir izlenim edindim. Her ne kadar bugün itibariyle AB büyük bir güç ve presitj kaybı yaşıyor olsa da yakın zamanda daha güçlü bir takım siyasal liderlerle birlikte yeniden güç kazanacağı varsayımından hareketle Bruksel ile ilişkilerin daha da derinleştirilmesinin faydası olduğu kanaatindeyim. Bu çerçevede Avrupa Çerkesleri ile girilecek işbirliklerinin Türkiye’nin demokratikleşme sürecine olumlu katkıda bulunacağı inancındayım. Pek çok ülkede geçtiğimiz yirmi yıla damgasını vuran kültürelist söylemin büyük oranda geçerliliğini yitirdiği konusunda elimizde yeterince veri olduğunu düşünüyorum. Hollanda’da yaşanan gelişmeler, tolerans (hoşgörü) konusunda getirilen eleştirilerin niteliği ve çok kültürlülük ideolojisinin yaşadığı tıkanıklık, göçmen grupların, diasporaların ve azınlıkların kültürelist söylemden uzaklaşırken siyasal alana katılım ve sosyo-ekonomik eşitlik yönünde söylemler üretmeleri konusunda bizlere bir takım işaretler vermektedir. Bu nedenle, geleceğe yönelik projeksiyonlar yapmaya başlayan diasporik gruplar, kültürel söylemin yaşadığı krizin farkında olarak daha siyasal ve ekonomik söylemler geliştirme yönünde çalışmalarını sürdüreceklerdir. Son olarak bu tür toplantıların günümüzdeki önemine vurgu yapmak istiyorum. Çerkesler, Kürtler, Aleviler, Süryaniler, Ermeniler ve daha pek çok farklı etno-kültürel grup son dönemde yeniden kamusal alanda görünür olmaya başladılar. Bu sürecin hemen 1999 AB Helsinki Zirvesinden sonra yaşanan sürece çok benzediği görülmektedir. O dönemde de başta Kürtler, Aleviler ve Çerkesler olmak üzere kendi kimliklerini kamusal alanda ifade etmeye başlamışlar ve demokratik hak taleplerini ifade etmişlerdi. Ancak bu iki süreç arasında çok önemli bir fark olduğu kanısındayım. Önceki süreçte Avrupa Birliği çıpasının belirleyici olduğunu ve sözkonusu grupların AB’den biraz güç almak kaydıyla taleplerini dile getirdikleri bilinmektedir. Ancak, günümüzde ise AB çıpasının artık görünür olmadığı ve sözkonusu bu tür grupların kendi dinamikleriyle yeni bir anayasa yapım sürecine katkıda bulunabilmek için kamusal alanda yeniden görünür oldukları kanısındayım. Bu yeni süreç Türkiye demokrasisinin konsolidasyonu açısından bir test niteliğini taşımaktadır. Umarım başarılı oluruz hep birlikte. Kaynakçap> ALANKUŞ, S. (1999), “Kültürel-Etnik Kimlikler ve Çerkesler,” Türkiye Çerkeslerinde Sosyo-Kültürel Değişme (Ankara: Kafder Yayınları).p> ANDERSON, B. (1983), Imagined Communities: Reflections on the Origin and Spread of Nationalism (London: Verso).p> APPADURAI, A. (1997), Modernity at Large: Cultural Dimensions of Globalization(Minnesota: University of Minnesota Press).p> ASLAN, C. (1990), Sosyo Kültürel Değişim ve Kuzey Kafkasyalılar (Adana: Özden Matbaası).p> ATACAN, F. (1993), Kutsal Göç: Radikal İslamcı Bir Grubun Anatomisi (İstanbul: Bağlam Yayınları).p> AYDEMİR, İ. (1981), Muhaceretteki Çerkes Aydınları (Ankara).p> AYDEMİR, İ. (1988), Kuzey Kafkasyalıların Göç Tarihi (Ankara).p> BAKHCI, A.K. (1976), “De-industrialization in India in the nineteenth century: Some theoretical implications,” The Journal of Development Studies 12, 2 (Ocak).p> BARTH, F. (1994), “Enduring and emerging issues in the analysis of ethnicity,” H. Vermeulen and C. Govers (ed.), The Anthropology of Ethnicity: Beyond ‘Ethnic Groups and Boundaries’(Amsterdam: Het Spinhuis).p> BARTH, F. (Der.) (1969), Etnik Gruplar ve Sınırları, Çev. Ayhan Kaya ve Seda Gürkan (Istanbul: Bağlam Yayınları).p> Bauböck, Rainer (2007). “Stakeholder citizenship and Transnational Political Participation: A Normative Evaluation of External Voting,” Fordham Law Review, Vol.75: 2393-2447p> BHABHA, H. (1990), “The Third Space,” in J. Rutherford (der.), Identity: Community, Culture, Difference (London: Lawrence & Wishard).p> BHABHA, H. (1994), The Location of Culture (London: Routledge).p> BOYARIN, D. and J. BOYARIN (1993), “Diaspora: Generation and the Ground of Jewish Identity,” Critical Inquiry 19 (Summer), 693-725.p> BRAH, A. (1996), Cartographies of Diaspora: Contesting Identities (London: Routledge).p> CLIFFORD, J. (1997), Routes: Travel and Translation in the Late Twentieth Century(Cambridge: Harvard University Press).p> CLIFFORD,  J. (1994), “Diasporas,” Cultural Anthropology 9, No.3, 302-338.p> COHEN, R. (1995), “Rethinking ‘Babylon’: iconoclastic conceptions of the diasporic experience,” New Community 21, No.1, ss. 5-18.p> COHEN, R. (1996), “From Victims to Challengers”, International Affairs 72, No.3 (Temmuz), ss. 507-520;p> COHEN, R. (1997), Global Diasporas: An Introduction (London: UCL Press).p> CRANE, D. (1972), Invisible Colleges (Chicago: University of Chicago Press).p> DELEUZE, G. and F. GUATTARI (1987), A Thousand Plateaus: Capitalism and Schizophrenia, Translated by B. Massumi (Minneapolis: University of Minneasota Press).p> DUMONT, P. (1979-1980), “Güney-Doğu Anadolu’nun İslahı,” İÜEF Tarih Dergisi, Sayı.10-11.p> ERSOY, H. ve A. KAMACI (1993), Çerkes Tarihi (İstanbul: Tümzamanlar Yayıncılık).p> ERTEM, G. (2000), Dancing to Modernity: Cultural Politics of Cherkess Nationhood in the Hearthland of Turkey. Yayınlanmamış Doktora Tezi (University of Texas at Austin).p> FEATHERSTONE, M. (1994), Global Culture: Nationalism, Globalization and Modernity(London: Sage Publications).p> GANGULY, K. (1992), “Migrant Identities: Personal Memory and the Construction of Selfhood,” Cultural Studies 6, No.1 (June), 27-49.p> Grewal, Inderpal (2005). Transnational America: Feminisms, Diasporas, Neoliberalisms. Durham: Duke University Press.p> HABİÇOĞLU, B (1993), Kafkasya’dan Anadolu’ya Göçler (İstanbul: Nart Yayıncılık).p> HALL, S. (1991), “Old and New Identities, Old and New Ethnicities,” Anthony D. King (ed.),Culture, Globalization and the World-System (London: Macmillan Press).p> HALL, S. (1993), “The Question of Cultural Identity,” S. Hall et al. (eds.), Modernity and Its Futures (Cambridge: Polity Press), 274-325.p> KAYA, A. (2000), Berlin‘deki Küçük İstanbul: Diasporada Kimliğin Oluşumu (Istanbul: Büke Yayınları).p> KAYA, A. (2001a), Sicher in Kreuzberg. Constructing Diasporas: Turkish Hip-Hop Youth in Berlin (Bielefeld: Transcript Verlag).p> KAYA, A. (2001b), “Türkiye’deki Çerkes Diasporası ve Siyasal Katılım Stratejileri,” F. Gümüşoğlu (der.), 21. Yüzyıl Karşısında Kent ve İnsan (Istanbul: Bağlam Yayınları).p> LEVINAS, E. (1986),  “The Trace of the Other,” çev., A. Lingis, M. Taylor (der.),Deconstruction in Context (Chicago: University of Chicago Press).p> LEVINAS, E. (1987), Collected Philosophical Papers, çev., A. Lingis (The Netherlands: Kluwer Academic Publishers).p> MAUSS, M. (1990), The Gift: The Form and Reason for Exchange in Archaic Societies(London: Norton).p> NAGEL, J. (1994). “Constructing Ethnicity: Creating Recreating Ethnic Identity and Culture,”Social Problems 41, No. 1 (February): 152-176.p> Ong, Aihwa (1999). Flexible Citizenship: The Cultural Logic of Transnationality. Durhan&London: Duke University Press.p> RUSHDIE, S. (1990), “In Good Faith”, Independent on Sunday (4 Şubat).p> RUSHDIE, S.(1991), Imaginary Homelands (London: Granta).p> SAFRAN, W. (1991),. “Diasporas in Modern Societies: Myths of Homeland and Return,”Diaspora 1, No.1 (İlkbahar), ss. 83-84.p> SHAMI, S. (1995), “Disjuncture in Ethnicity: Negotiating Circassian Identity in Jordan, Turkey and the Caucasus, New Perspectives on Turkey.p> ŞEN, Ö. (1994), “19. Yüzyılda Osmanlı Devleti’ndeki Köle Ticaretinde Kafkasya Göçmenlerinin Rolü,” Toplum ve Ekonomi, 6 (Mayıs).p> ŞEN, Ö. (1997), “Osmanlı Devleti’nde Kafkas Göçmenleri Sorunu 1834-1870,” Toplum ve Ekonomi, 10 (Temmuz).p> TAYLOR, C. (1994), “The Politics of Recognition,” A. Gutmann (ed.), Multiculturalism(Princeton: Princeton University Press).p> TAYMAZ, E. (2000),  “Kuzey Kafkas Dernekleri,” Stefanos Yerasimos et. al. Türkiye’de Sivil Toplum ve Milliyetçilik (İstanbul: İletişim Yayınları).p> TOLEDANO, E.R. (1994), Osmanlı’da Köle Ticareti 1840-1890 (İstanbul).p> TOLEDANO, E.R. (1998), Slavery in the Ottoman Middle East (Seattle: University of Washington Press).p> TOUMARKINE, A. (2001), “Kafkas ve Balkan Göçmen Dernekleri: Sivil Toplum ve Milliyetçilik,” Turkiye’de Sivil Toplum ve Milliyetçilik (İstanbul: İletişim Yayınları).p> TÖLÖLIAN, K. (1991), “The Nation State and its Others: In Lieu of a Preface,” Diaspora 1, No.1, 3-7.p> VERTOVEC, S. (1997). “Diaspora”, in E.Cashmore (ed.), Dictionary of Race and Ethnic Relations (London: Routledge).p> VICZIANY, M. (1978), “The Dindustrialization in India in the Nineteenth Centruy: A Methodological Critique of Amiya Kumar Bagchi,” The Indian Economic and Social History Review, Vol. XVI, No. 2.p> VIRILIO, P. (1999), The Politics of Very Worst (New York: Semiotext)p>     [1] Diasporaların sınıflandırılması konusunda ayrıntılı bilgi için bkz. Kaya (2000; ve 2001a).p> div> [2] Bu cümlede kullanılan ‘Diaspora’ sözcüğündeki ‘D’ harfi, blinçli olarak büyük harf şeklinde yazılmıştır. Burada, bu tür diasporik oluşumların, geleneksel diaspora olgusuyla örtüştüğü anlatılmak istenir.p> div> [3] Bu konuda ayrıntılı bilgi için bkz., Kaya (2000; ve 2001a)p> div> [4] Britanya İmparatorluğu’nun özellikle Kuzey Amerika, Karayibler ve Güney Afrika’da çalıştırmak üzere aldığı sözleşmeli işçiler konusunda ayrıntılı bilgi için bkz., Bakhci (1976), ve Vicziany (1978).p> div> [5] Çerkes Diasporası hakkında son dönemde çıkan bazı çalışmalar için bkz., Himayawa (2001), Alankuş (1999); Aslan (1992); Aydemir (1981; ve 1988); Ersoy ve Kamacı (1993);Ertem (2000); Habiçoğlu (1993); Shami (1995); Şen (1994; ve 1997); Taymaz (2000); Toledano (1994; ve 1998).p> div> [6] ‘Görünmez okullar’ (‘invisible colleges’) konusunda ayrıntılı bilgi için bkz., Diane Crane (1972).p> div> [7] Çerkes dernek ve vakıfları hakkında daha ayrıntılı bilgi için bkz., Kaya (2001b); Toumarkine (2001); ve Taymaz (2001).p> div> div> +''+nan+''+Ayhan Kaya ) ) )

Çerkes Diasporası ve Ulusaşırı Alanın Ortaya Çıkardığı Yeni İhtiyaçlar

Prof. Dr. Ayhan Kaya İstanbul Bilgi Üniversitesi KAFFED Ortak Akıl Toplantısı Sunumu, 11-12 Aralık 2010, Bolu Koru Otelp> Bu çalışmanın amacı Çerkes diasporasının temel hatlarını özetlemek; küreselleşme süreçleriyle birlikte belirginlik kazanan ve Türkiye ile Kuzey Kafkasya arasında/ötesinde ortaya çıkan ulusaşırı alandaki ekonomik, ticari ve kültürel etkileşimin beraberinde getirdiği bir takım çıkarlarla birlikte ilgili devletlerin ‘çoğul vatandaşlık’ veya ‘esnek vatandaşlık’ uygulamasına geçmek suretiyle geleneksel vatandaşlık rejimlerini reforme etmeleri konusunda saptamalarda bulunmak; ve farklı diaspora örneklerine de göndermelerde bulunarak göçmen kavramının günümüzde geçirdiği dönüşümü ‘göçmen-ötesi’ (transmigrant) kavramı üzerinden anlatmaya çalışacağım. Geleneksel ve Modern Diasporalar     Diaspora, Yunanca bir sözcük olup dağılmak, yayılmak anlamına gelir. Tarihteki klasik örnekleri Yahudi, Ermeni ve Grek (Yunan) diasporalarıdır. Bu gibi klasik diasporalarda zorunlu göç temel kriterdir. Klasik diasporaların en temel özelliği, birlikte yaşadıkları çoğunluk toplumu ile aralarında belirgin toplumsal ve kültürel sınırların olmasıdır. Klasik diaspora cemaatleri, genellikle, 'öteki' ile, yani çoğunluk toplumu ile, karışmamaya özen gösterirler. Öte yandan, modern diasporalar şeklinde tanımladığımız, kolonyalizm ve işçi göçü hareketlerinin ürünü olan oluşumlar ise, çoğunlukla toplumsal birer kategori olarak ele alınmazlar. Bu tasarımlar, daha çok diasporik kültürel kimliğe sahip ya da transnasyonal-diasporik kültürel oluşumu sağlayan topluluklar olarak ele alınırlar. Modern diaspora kavramı, günümüzde, göçmen, misafir işçi, sığınmacı, mülteci ve benzeri şekillerde yurtsuzlaşmış grupları ifade etmek için kullanılır. Geleneksel ve modern diasporalar arasındaki farkı daha iyi anlayabilmek için, Fransız felsefeci Emmanuel Levinas’ın anlatımına kulak vermek gerekiyor (Levinas, 1986; 1987). Levinas, İbrahim Peygamber ile Ulysses’in söyledikleri arasındaki farklara değinir. Burada Levinas’ın dikkat ettiği nokta, her iki tarihsel figürün anavatan ile olan ilişkileridir. Buna göre, Ulysses, Truva savaşlarına katıldıktan sonra ülkesi olan İtaka’ya geri dönebilmek için, komuta ettiği gemileriyle birlikte yola koyulur. Geri dönüş yolculuğunda pek çok sorunla karşılaşan Ulysses’in bu yolculuğu on yıl kadar sürmüştür. Her şeye rağmen evine dönmekten vazgeçmeyen Ulysses, ailesine ve vatanına bütün uğraşları sonrasında ulaşabilmiştir. Öte yandan, İncil’de anlatıldığına göre, Tanrı, İbrahim Peygamber’in bulunduğu toprakları halkıyla birlikte terk ederek, geri dönmeksizin yeni topraklara göç etmesini istemiştir. Bunun üzerine İbrahim, halkıyla birlikte ‘vaat edilmiş topraklar’a doğru yolculuğa başlar ve bir daha asla doğduğu topraklara geri dönmez. Bu karşılaştırma baz alınarak, geleneksel diasporalar ile Ulysses arasında bir benzerlik ve diğer taraftan, modern diasporalar ile İbrahim Peygamber arasında bir başka benzerlik kurmak mümkün.[1] Kendisi ve kabilesi için yeni bir vatan bulmak üzere ülkesini geride bırakan İbrahim Peygamberin deneyimi le günümüz işçi diasporaları arasında bir bağlantı kurulabileceği gibi, sadece Müslüman diasporalarına baktığımızda özellikle İslami eğilimi güçlü olan grupların kendi göç deneyimleri ile Muhammet Peygamberin ‘Hicret’ deneyimi arasında paralellik kurma eğilimi gösterdikleri söylenebilir. Göç deneyimi onlara göçün zorluklarını biraz olsun unutturmuş ve mistik bir anlayış kazandırmıştır. Bu deneyim, ayrıca ‘onların tanrıya olan inançlarını sınama şansı’ da vermiştir (Atacan, 1993). Diasporik bir deneyim yaşamak zorunda olan bu dini gruplar, zaman içinde kendi kültürel ve dini cemaatlerini ya da diğer bir deyişle kendi adacıklarını kurmak durumunda kalmışlardır. Kurdukları bu kültürel adacıklar aslında bir anlamda homojen İslamik Diasporik oluşumlardır.[2] Diasporik dini cemaatler, Salman Rushdie’nin belirttiği gibi ‘ari olma, saf olma’ prensibine dayanırlar. “Ari olma düşüncesinin savunucuları,” der Rushdie (1990: 4) “başka kültürlerle karışmanın kendi kültürlerini zayıflatacağından korkarlar.” Onlar, inanmayanlarla ya da onlarla aynı inançları paylaşmayan insanlarla iletişim kurmanın inanç sistemlerini zedeleyeceğini düşünürler.[3p> Diasporalar konusunda daha ayrıntılı bilgi edinebilmek ve geleneksel diaspora kavramın geçirdiği dönüşümü algılayabilmek için farklı yazarların bu konuda neler söylediğine kısaca değinmekte fayda var. Arjun Appadurai diasporaları umut diasporaları, terör diasporaları ve umutsuzluk diasporaları şeklinde üçe ayırır. Umut diasporaları, ondokuzuncu yüzyılın sonlarında Britanya İmparatorluğu’nun kendi kolonilerinde ortaya çıkan işgücü açığını kapatabilmek için Hindistan’dan sağladığı sözleşmeli işçi istihdamı[4] ile başlayan ve yirminci yüzyılda da kapitalist sistemin gereği olarak devam eden uluslararası işçi göçü şeklindeki umuda yolculuk süreçlerinin bir ürünüdür. Terör diasporaları ise, siyasal ve askeri baskıya maruz kalan halkların anavatanlarını terk etmeleri sonucunda ortaya çıkar. Çerkes, Ermeni, Yahudi ve Filistin diasporaları bu tür bir diaspora örneği teşkil ederler. Öte yandan mutsuzluk diasporaları, yine kendi ülkelerinde siyasal, dinsel ve etnik baskılara maruz kalan kişilerin genellikle bireysel düzeyde gerçekleştirdikleri göç deneyimi ile ortaya çıkan diasporalardır. Türkiye’deki 1960 askeri darbesi sonrasında Batı Avrupa’ya göç eden İslamcılar ve yine 1980 darbesi sonrasında Batı’ya sığınan sol siyasal görüşlülerin gerçekleştirdikleri göç deneyimi buna örnek gösterilebilir.p> Öte yandan, Robin Cohen’in diasporalar hakkında yaptığı sınıflandırma, geleneksel ve modern diasporalar arasındaki farklılıkları anlamak açısından oldukça anlamlıdır. Cohen’in diasporalar konusundaki anlatımı, İncil’in ilk bölümünde (Eski Ahit - Old Testament) anlatıldığı gibi, Yahudilerin yaşadıkları toprakları terk etmeleriyle başlar. Cohen’in yaptığı ayrım, küresel ekonominin değişimine endeksli bir ayrımdır. Buna göre, Cohen, diasporaları eski ve yeni diasporalar şeklinde iki temel gruba ayırır. Bu çerçevede geleneksel ve modern ayrımını belirleyen asıl unsur söz konusu diasporaların kapitalizm öncesi (Ermeni, Yahudi ve Çerkes diasporaları) ve kapitalizm sonrası (İrlandalı, Çinli, Hintli, Sih ve Türk diasporaları) gerçekleşmiş olmalarıdır. (Cohen, 1995; 1996; ve 1997). Cohen’e göre geleneksel diasporaların varoluş nedeni ya kolonileştirilme ya da kolonileştirmedir. Öte yandan modern diasporaların varoluş nedeni ise küresel kapitalizmin doğurduğu sorunlar nedeniyle çevreden merkeze doğru (işçi diasporaları) ya da merkezden çevreye doğru (kapitalist diasporalar) yaşanan göçtür.p> Bir diğer araştırmacı olan William Safran, “Modern Toplumlarda Diasporalar: Anavatan ve Geri dönüş Söylenceleri” adlı önemli çalışmasında ideal diasporaları resmetmeye çalışır. Diasporaları ‘yersiz ve yurtsuz kalmış göçmen cemaatleri’ olarak açıklayan Safran (1991)’a göre, bir topluluğa diaspora adının verilebilmesi için altı farklı önkoşulun gerçekleşmesi gerekir: 1. anavatandan uzakta en az iki farklı çevresel mekâna yayılmış olmaları; 2. anavatanları hakkında anılarını, vizyonlarını ve söylencelerini sürdürüyor olmaları; 3. yerleştikleri yeni ülkenin ev sahipleri tarafından tam bir kabul görmediklerine olan inancın varlığı; 4. bir gün anavatana geri dönme isteğinin sürekli canlı tutulması; 5. anavatanın refahı ve zenginliği için çaba harcanması; ve 6. bir azınlık olma bilincinin anavatan ile kendileri arasında var olan özel ilişki tarafından tanımlanması. Safran’ın sıraladığı bu kriterler her ne kadar yeni diasporaları açıklamakta yetersiz kalsa bile, geleneksel diasporalara ilişkin bize önemli ipuçları verebilir. Diasporik bilincin günümüzde yaygınlık kazanmasını kolaylaştıran en önemli etken, hiç şüphesiz, uluslararası iletişim ve ulaşım ağlarında yaşanan gelişmelerdir. Küreselleşme ile birlikte azınlık toplumları ve çoğunluk toplumları arasındaki güç ilişkilerinde bazı önemli değişikliklerin olduğunu görüyoruz. Çok yakın zamana değin, diasporik toplumlar, içinde yaşadıkları ülkenin yasal, siyasal ve kültürel hegemonyasına itaat etmek zorundaydılar. Çünkü ulaşım ve iletişim imkânlarındaki yetersizlikler diasporik toplumların kendi anavatanlarıyla olan ilişkilerini asgari ölçüde tutmalarına neden oluyordu. Ancak bugün, bu gruplar kendi anavatanlarıyla ilişkilerini modern iletişim ve ulaşım araçları sayesinde kolaylıkla geliştirebiliyorlar. Sözgelimi, Türkiye’de yaşayan Çerkesler telefon, faks, internet ve gelişen ulaşım imkanları sayesinde anavatandaki gelişmeler konusunda kolaylıkla bilgi sahibi olabilmektedirler. Böylece bu topluluklar, diasporada kendi anavatanlarını yeniden yaratma şansına sahip olurlar. Anavatandan gelen akrabalar ve folklor öğretmenleri, anavatanı ziyaret edenler, özel alanda konuşulan ana dil, anavatandan getirilen müzik kasetleri ve video kasetleri gibi unsurların yardımıyla diasporada yaratılan bu alanlar anavatanın ritmini, renklerini, müziğini ve görüntüsünü yansıtır. Modern Dünyada Diasporik Bilinçp> Diasporik bilincin günümüzde yaygınlık kazanmasını kolaylaştıran en önemli etken, hiç şüphesiz, uluslararası iletişim ve ulaşım ağlarında yaşanan gelişmelerdir. İster geleneksel diaspora olsun ister modern diaspora, küreselleşme süreci, diasporalar üzerinde önemli etkiler yaratmıştır. Küreselleşme ile birlikte azınlık toplumları ve çoğunluk toplumları arasındaki güç ilişkilerinde bazı önemli değişikliklerin olduğunu görüyoruz. Çok yakın zamana değin, diasporik toplumlar, içinde yaşadıkları ülkenin yasal ve siyasal hegemonyasına itaat etmek zorundaydılar. Çünkü ulaşım ve iletişim imkânlarındaki yetersizlikler diasporik toplumların kendi anavatanlarıyla olan ilişkilerini asgari ölçüde tutmalarına neden oluyordu. Sözgelimi, Anadolu’da yaşayan Çerkes diasporası Soğuk Savaş döneminde anavatanları olan Kuzey Kafkasya ile sınırlı ölçüde iletişim kurabilmekte ve büyük zorluklarla karşılıklı ziyaretler gerçekleştirebilmekteydi. Ancak bugün, bu gruplar kendi anavatanlarıyla ilişkilerini modern iletişim ve ulaşım araçları sayesinde kolaylıkla geliştirebiliyorlar. Kuzey Kafkasya’yı Türkiye’nin pek çok kentine bağlayan tarifeli veya ucuz charter uçuşları, tarifeli gemi seferleri, internet, Facebook, Twitter, GSM operatörleri, faks, radyo, televizyon ve benzeri ulaşım ve iletişim araçları anavatan ile diaspora arasındaki sınırları büyük ölçüde ortadan kaldırmıştır. Küreselleşmenin sağladığı ulaşım ve iletişim hizmetleri aracılığıyla Türkiye veya farklı coğrafyalarda yaşayan Çerkes diasporası, diasporada kendi anavatanlarını yeniden yaratma şansına sahip olurlar. Anavatandan gelen TV programları, radyo programları, müzik kasetleri, video kasetleri, halk dansları öğretmenleri, ziyaretçiler, siyasetçiler, akademisyenler ve sivil toplum kurumlarının temsilcileri gibi unsurların yardımıyla diasporada yaratılan bu vatan, anavatanın ritmini, renklerini, müziğini ve görüntüsünü yansıtır. Yaratılan bu görüntü, zaman içinde bir takım geleneklerin, ritüellerin, adetlerin ve pratiklerin kaybolacağı kaygısından ötürü sürgünün ilk yıllarında ataların getirdiği otantik kültürel pratiklerle adeta birebir aynıdır. Burada gerçekleşen durum hemen her diaspora örneğinde gerçekleştiği bilinen kültürel reifikasyon(reification), diğer bir deyişle kültürel donma halidir.p> Modern zamanlarda diasporik kimlik, birbiriyle çatışan iki farklı eksen üzerinde inşa edilir:evrensel eksen ve tikel eksen. Tözsel olanın eleştirisi niteliğindeki evrensel eksen üretken bir eksendir ve senkretik kültürel formların oluşumuna olanak tanır. Diğer yandan, tikel eksen ise diasporik öznenin ‘otantik’, geleneksel ve etnik olanı yücelttiği eksendir. Diasporik milliyetçiliğin şekillendiği bu eksende, anavatana ilişkin özlem özel bir öneme sahiptir. Anavatan hakkında kuşaktan kuşağa devam eden söylenceler, diasporada özne tarafından yeniden işlenerek ‘hayali vatanların’ oluşturulmasını sağlar. Kuzey Kafkasya için üretilen söylenler daha çok ülkenin coğrafyası, yeşile boğulmuş dağları, Kuban nehri, Nart mitolojisi ve 1864 yılında yaşanan büyük sürgüne ilişkin kuşaktan kuşağa aktarılan anlatılardan ibarettir. Diasporada daima yeniden üretilen ve kitle iletişim araçlarıyla yaygınlaştırılan söylenceler ve mitler, nostalji cemaatlerinin ya da diasporik cemaatlerin örgütlenme süreçlerini hızlandırmışlardır. Günümüzde hiç kimse, anavatana dönme veya diasporada kalmaya karar verme konusunda, kitle iletişim araçları yoluyla sunulan temsillerden bağımsız düşünemez. Televizyon, radyo, internet ve kitap, dergi, gazete gibi yazılı ve görsel kitle iletişim araçlarının varlığı yüz yüze etkileşim olmaksızın ortaya çıkan bu tür diyaporik cemaatlerin, nostalji cemaatlerin ve hayali vatanların ortaya çıkması konusunda oldukça önemli bir işleve sahiptirler. Salman Rushdie (1991: 94), diasporada yaratılan ‘hayali vatanlar’ konusunda şunları söyler:p> "Bugünüm bana yabancı. Geçmişim ise sisler arkasında bıraktığım o kayıp şehirde kucak açmış beni bekliyor… Bundan böyle bizler, gerçek şehirler veya köyler değil hayali mekânlar yaratacağız, görünmeyen hayali vatanlar…" Salman Rushdie’nin burada altını çizdiği konu, kapitalist döngü içinde dışlanmış diasporik öznenin artık bugüne ilişkin iyimser beklentisini yitirmiş olduğu ve teselliyi, kendini geçmişin bildik güvenli kollarına bırakmakta bulduğu şeklindedir. Geçmişin yeniden üretilmesi diasporik özne için iki açıdan çok önemlidir. Geçmişini ve geleneği yeniden üreten diasporik özne, bu yolla ürettiği etno-kültürel ve/veya dinsel söylem içinde bugünün sorunlarından görece uzaklaşmayı becerebilir. Yine diasporik özne, kendine ait olduğunu düşündüğü geçmiş aracılığıyla dışardan bir etki olmaksızın kendine özgü bir öznellik geliştirme şansına sahip olur (Ganguly, 1992). Özellikle son yıllarda Çerkes tarihine ilişkin yazılan ve Türkçe’ye çevrilen çok sayıda kitap ve yayınlanan dergi ile birlikte üretilen görsel dökümanter metinler, filmler, popüler tarih ürünleri, Çerkes diasporası içindeki geleneğin yeniden canlandırılması ve tarihin yeniden keşfi konusunda bize bazı ip uçları verebilir.[5]p> Modern diasporaların küresel kapitalizm sürecinin bir ürünü olduğu saptamasının ardından, diasporik kimliğe ilişkin yapılan değerlendirmelerin kısaca üç ana grupta toplandığı söylenebilir. Bunlardan ilki diasporayı toplumsal bir kategori olarak ele alan yaklaşımdır (Safran, 1991; Boyarin and Boyarin, 1993). Diaspora toplumsal bir form olarak ele alındığında, politik ve ekonomik açıdan ulus-devlet sınırlarını aşmış göçmen topluluklar akla gelmeli. Bu konudaki bir diğer yaklaşım ise, diasporaları ulus-ötesi ağların gelişimiyle birlikte oluşan yeni bir kimlik ya da bilinç olarak tanımlayan yaklaşımdır (Clifford, 1988, 1992 ve 1997; Hall, 1994; Bhabha, 1990; Cohen, 1992; Gilroy, 1995; Vertovec, 1997). Bu yaklaşım, anavatandan uzakta yeni bir vatan kurmak şeklinde tanımlar diasporik oluşumları. Son yaklaşım ise, diasporaları yeni bir kültürel üretim ve anlatım şekli olarak tanımlamaya yönelir. Bu son yaklaşımın özellikle ilgilendiği konu, diasporada üretilen kültürlerin ve kimliklerin ne şekilde üretildiğidir (Hall, 1994; Gilroy, 1994; ve Kaya, 2001). Çerkes Diasporası ve Ulusaşırı Alanlarp> Diasporik kimlikler günümüzde sadece zorlu sürgün deneyimlerinin ardından yaratılan kimlikler olarak değil, aynı zamanda modern ulaşım ve iletişim araçlarının kendilerine sunduğu imkânlarla da yeniden üretilebilen kimlikler olarak da karşımıza çıkar. Sözlerin, seslerin, imajların, renklerin, söylencelerin, şarkıların ve öykülerin görsel ve işitsel yayın organları üzerinden ulusal sınırların içerisinde ve ötesinde geniş kitlelere yayılarak kendi gerçekliklerini oluşturdukları bir dönemde diasporik Çerkes kimliklerinin de benzeri süreçlerden geçerek Ortadoğu’da yeniden üretilmekte olduklarını söylemek mümkün. Modern zamanların söylenceleri haline gelen ve farklı coğrafyalarda yaşayan benzer etnik kökenli kitleler arasında ortak bağların ve hislerin oluşumuna yolaçan deneyimlerden biri çok yakın bir zamanda Çerkes diasporası içinde yaşanmıştır. 1998 Haziran ayında annesi Çerkes olan Ürdün Prensi Ali Ben-El Hüseyin, kendisine eşlik eden 10 kadar kraliyet ailesi koruması ile birlikte Amman’dan başlayan, Suriye üzerinden devam eden Reyhanlı, Göksun Ovası, Pınarbaşı, Samsun gibi Çerkeslerin yoğun olarak yaşadığı bölgelerden at üzerinde geçerek ve Karadeniz'i gemiyle kat ederek Kuzey Kafkasya’da bulunan Adıgey bölgesindeki Soçi liman kentine uzanan bir yolculuk gerçekleştirdi. Türkiye’de her uğradıkları köy ve kentte Çerkes diasporası tarafından çok sıcak bir ilgiyle karşılanan otantik Çerkes kıyafeti giyen bu atlılar, adeta hayali Kaf Dağı’nın ardından gelen o masal kahramanları gibi şaşkınlıkla karşılandılar. Büyük bir şaşkınlık yaratan ve çok uzaklardaki ‘Arap illerinden’ gelen bu atlılar, pek çok Çerkes açısından bakıldığında geçtiğimiz yüzyılın ikinci yarısında kendileriyle benzer bir ‘sürgün’ deneyimini yaşayan uzaklardaki akrabalarının ilk kez bu denli canlı bir şekilde algılanmasını ifade ediyordu. Hatta öyle ki, gözlerine inanmayan yaşlılar köy yerine ya da kente gelen bu atlılara elleriyle dokunmak suretiyle hayal görmedikleri konusunda kendi kendilerini iknaya çalışıyor gibiydiler. Uzaktaki hayali akrabalar birden gerçek oluvermişlerdi. Kendisinin Çerkes asıllı olduğuna inanan Loreena McKennitt’in müziği eşliğinde filme alınan bu yolculuk, daha sonra Türkiye’deki hemen her Çerkes derneği ve vakfı tarafından düzenlenen özel gecelerde geniş kitlelere ulaştırıldı. Çerkes kimliğinin Türkiye’de kamusal bir nitelik kazanmasında hiç şüphe yok ki bu yolculuk ve bu yolculuğa ilişkin medyadaki temsil çok önemli bir rol oynamıştır. Öyle ki, bu yolculuğun filmi çok yakın bir zaman önce CNN Türk televizyonu tarafından gösterilmiştir. Elektronik kapitalizmin temel unsurları olarak niteleyebileceğimiz görsel kitle iletişim araçları, özellikle televizyon, bu örnekte olduğu gibi farklı coğrafyalarda yaşayan insanların düşsel bir düzlemde bir tür ‘ortak duygular cemaati’ (community of sentiments) oluşturmalarını sağlamıştır (Appadurai, 1997). Bilindiği üzere Benedict Anderson (1983), Weberyan bir perspektiften kaleme aldığı Hayali Cemaatler adlı çalışmasında yüz yüze etkileşimde bulunmayan insanların yazılı kitle iletişim araçları (matbaa kapitalizmi, print capitalism) sayesinde Endonezyalı, Hindistanlı veya Malezyalı olmayı öğrendiklerini dile getirmiştir.p> Televizyon, video, internet ve gazete gibi kitle iletişim araçları, zaman zaman karizmatik kahramanlar yaratmışlardır. Prens Ali’nin Türkiye’de yaşayan Çerkes diasporası tarafından yüceltilmesinde medyadaki temsil şeklinin hiç şüphesiz önemli bir yeri vardır. Çerkes diasporasının her bir üyesi, elden ele dolaşan video kasetleriyle, bu yolculuğun görüntüleri etrafında yeniden bir araya gelerek adeta sembolik bir kollektivizm içinde anavatana dönüş yolculuğunu düşsel olarak yaşamışlardır. Medyanın yarattığı bu tür hayali cemaatler ya da düşsel kollektiviteler, bireylerin bilgi birikimlerine katkı sağlayan ve Diane Crane’in ‘görünmez okullar’ şeklinde adlandırdığı enformal ‘bilimsel’ kurumlar şeklinde işlev görürler.[6]p> Bu nedenle, özellikle günümüzde medya, diasporada yaşayan Çerkeslerin diasporik kimliklerini yeniden tanımlamaları ve ayrıca anavatan ve Türkiye dışında yaşayan diğer Çerkes topluluklarının da algılanmaları sürecinde önemli bir işleve sahiptir. Ancak, Türkiye’de yaşayan Çerkesler arasındaki etnik ve kültürel hareketliliğin son yirmi yıldır dünyanın farklı yerlerinde boy gösteren etnik siyaset ile paralel olarak ortaya çıktığını söyleyebiliriz. Son yıllarda özellikle kentsel alanda yaşayan Çerkes diasporası içinde 1864 yılında yaşanan sürgün deneyimine, kültürel ritüellerin ve geleneklerin (zehes, düğün vb.) yeniden canlandırılmasına, etnik bazlı dernek ve vakıfların sayıca çoğalmasına[7], dil öğrenimine, anavatan ile ilişkilerin geliştirilmesine ve folklorik zenginliğin yeniden üretilmesine ilişkin faaliyetlerin kentsel alanda yoğun olarak gerçekleştiği görülmektedir.p> Kimilerince “üçüncü alan” (Bhabha 1990, 1994; Featherstone 1990), kimilerince “rizomatik alan” (Deleuze ve Guattari 1987) ve başkalarınca da “diasporik alan” (Brah 1996; Kaya 2000, 2001a) şeklinde nitelendirilen ulusaşırı alanlar, ulus-devletlerin sınırlarını aşan bir düzlemde ortaya çıkan ve süreklilik arz eden toplumsal ağları ve ilişkilerin bütününü ifade eder. Ancak ulusaşırı alan kavramını Çerkes diasporası bağlamında değerlendirmeden önce ‘alan’ kavramının içeriğine değinmekte fayda var. “Alan” (space), ontolojik açıdan bakıldığında önceden verili ve değişmeyen sınırlara sahip bir anlatıyı ifade etmez. Bu bağlamda “alan” ile “mekân” kavramları arasında önemli bir farkın olduğuna işaret etmek gerekmektedir. “Alan”, hem maddi hem de söylemsel düzlemde ortaya çıkan davranış, eylem, tutum, sözler ile birlikte üzerinde yaşadığımız coğrafyayı ve mekânı içine alır. “Mekân” ise sadece maddi olan coğrafyayı ve yeri ifade eder. Bir örnek vermek gerekirse, harita üzerinde gösterilen bir nokta “mekân”ı ifade eder. Ancak “alan” ise, söz konusu maddi mekânın ötesinde haritada görülmeyen özneler, aileler, kurumlar, işletmeler, ağlar, imajlar, figürler, diller, sesler, söylemler, sanatlar, ritüeller ve semboller arasındaki tüm gerçek ve sembolik nitelikte olabilecek sosyal, kültürel, iktisadi ve siyasal ilişkilerin bütününü kapsar. Diğer bir deyişle, “mekân” ontolojik olarak önceden vardır, ancak “alan” özneler tarafından inşa edilir ve zaman içerisinde değişime uğrar. Hiç şüphe yok ki, “alan” kavramının bu denli karmaşık ve dinamik bir içerik kazanmasının en önemli nedenlerinden biri küreselleşme olgusudur. Daha da belirginleştirmek gerekirse, bugünkü şekliyle küreselleşme olgusunu var kılan hızlı iletişim ve ulaşım teknolojileri (Virilio 1999), “alanların”, yerel ulus-devlet sınırlarını aşarak ulusaşırı bir nitelik kazanmalarına olanak sağlamaktadır.p> ‘Ulusaşırı alan’ paradigması kendinden önce gelen ‘çekici ve itici faktörler’ paradigması veya ‘Marxist kalkınma’ paradigması şeklindeki diğer yaklaşımlar gibi, göçmenlik durumunu değişmeyen bir statü olarak değerlendirmez ve göçmenlik halini tözselleştirmez. Böyle bir anlayış yerine, ulusaşırı sosyal alanlar paradigması, göçle birlikte ortaya çıkan toplumsal, siyasal, ekonomik ve kültürel ilişkilerin söz konusu ülkelerin sınırları ötesinde/arasında ulusaşırı bir dinamik alanın yaratıldığını iddia eder. Böyle bir yaklaşım, göçü sadece yapısal bir olgu olarak değil, aynı zamanda yapı içerisinde yer alan bireylerin (göçmenlerin) kendi rasyonel tercihleriyle ve öznellikleriyle şekillenen bir olgu olduğunu bize hatırlatır. Buna göre göçmenler, indirgemeci bir yaklaşımla sömürgeciliğin, kapitalizmin ya da endüstrileşmenin edilgen kurbanları şeklinde değil, göç sürecinin karar alıcı, etken sosyal aşanları olarak değerlendirilmelidirler. Son yıllarda modern ulaşım ve kitle iletişim araçlarıyla yeniden tanımlanan diasporik Çerkes kimliği, sadece anavatandan uzakta yaşayan diasporik özneler arasında bir ortak duygu cemaati anlayışının gelişmesi ile tanımlanamaz. Modern ulaşım ve iletişim kanallarının şekillendirdiği bu kimlik, aynı zamanda, diasporik özne ile anavatan arasındaki ilişkilerin de yeniden tanımlanmakta olduğu gerçeğini gözler önüne sermektedir. Özellikle Soğuk Savaş döneminde egemen olan ideolojik çatışma sürecinde Türkiye’de yaşayan Çerkes diasporası ile Kuzey Kafkasya arasındaki ilişkiler son derece sınırlı olmuş ve Türkiye’de yaygın olan Sovyet karşıtı propaganda nedeniyle Çerkes diasporası güçlü bir Sovyetler Birliği aleyhtarlığı ile beslenmiştir. Anavatan ile iletişim ve ulaşım kanallarının sınırlı olduğu bu dönemde Çerkes diasporası, sadece Kafkasya’dan Çerkes dilinde yayın yapan Sovyet radyolarından anavatanlarına dair haberleri alabilmişlerdir. Sovyetler Birliği’nin 1990’lı yılların başlangıcında yaşadığı çözülme ile birlikte Kuzey Kafkasya’nın dış dünya ile ulaşım ve iletişim kanalları açısından bağlantılarının zenginleştiğini görüyoruz. Bugün Trabzon ve Samsun limanları ile Soçi ve Sohum limanları arasında sürekli feribot seferleri ile birlikte İstanbul’dan Maykop, Soçi ve Krasnodar havaalanları arasında düzenli uçak seferleri yapılmaktadır. Anavatan ile diaspora arasında artan bu bağlar sadece ulaşım ve iletişim düzeyinde kalmamakta, kültür, eğitim ve ticaret alanlarında da görülmektedir. Günümüzde, Türkiye’de yaşayan Çerkes diasporası için zaman ve mekân kurguları Soğuk Savaş döneminde olduğundan farklı bir şekilde tezahür etmektedir. Kuzey Kafkasya artık yakın zamana değin olduğu gibi ideolojik angajmanlar gereği Türkiye’deki Çerkes diasporası tarafından ötekileştirilen ve sadece geride bırakılan o hayali vatan değil, aksine zaman zaman ziyaret edilen, geride bırakılan yakın akrabaların aranıp bulunduğu, iktisadi ve kültürel bağların kurulduğu gerçek bir coğrafya olarak algılanmaktadır. Diğer bir deyişle, hayali ülke bundan böyle maddi gerçekliği olan bir uzam haline gelmiştir. Küreselleşme Çağının Göçmenleri: Transmigrantsstrong>p> Uluslararası göç çalışmalarında kullanılan yeni paradigmalar, göçmenlerin küreselleşmenin bu denli yoğun olarak yaşanmadığı dönemlere oranla günümüzde çok daha farklı nitelikler taşıdığını ve onların artık geleneksel ‘göçmen’ tanımına uymadıklarını göstermektedir. Sözgelimi, Almanya’ya giden ve kuşaklar boyunca orada yaşayan ve diasporayı kendine yeni yurt edinen bu insanların vatan hasretiyle yanıp tutuşmadıklarını pek çok çalışma sergilemektedir (Vassaf, 1982, Abadan-Unat, 2002; ve Kaya, 2000). Bu tür çalışmalar artık göçmenleri, içinde bulundukları kentsel ve kamusal alanların dışında bırakılan edilgen varlıklar olarak değil, bu alanları değiştiren ve şekillendiren aktif özneler olarak değerlendirir. Bu nedenledir ki, İngilizce bir kavram olan ‘transmigrant’strong> (göçmen-ötesi) kavramı üretilmiştir. Nina Glick-Schiller ve diğerleri ‘transmigrant’ kavramını ‘günlük hayatları çok yönlü ulusaşırı(transnational) bağlantılara dayalı olan ve kamusal kimlikleri birden fazla ulus-devletle olan ilişkileri üzerinden tanımlanan’ göçmen kökenli insanlar olarak betimlerler (Glick-Schiller ve diğerleri, 1995: 48-63). Kısacası, burada üzerinde durulan ‘ulus-aşırılık’ (‘transnationalism’) olgusu göçmenlik dinamiklerinin gelinen ülke sınırları içinde bitmediğinin anlatımıdır. Ulus-aşırılık kavramı, göçmenlerin geldikleri toplum ile geride bıraktıkları toplumu birbirine bağlantılandıran çok-yönlü toplumsal ilişkileri nasıl meydana çıkardıklarını ve geliştirdiklerini anlatan süreci ifade eder.p> Linda Basch ve diğerlerine göre günümüzde göçmen kökenli topluluklar coğrafi, kültürel ve politik sınırları kesen sosyal alanlar yaratmaktadırlar (Bash ve diğerleri, 1994: 7). Alessandro Portes ve diğerleri ise, politik sınırları kesen yoğun ulus-aşırı ağların artan önemine dikkati çekmektedirler. Göçmenler tarafından ileri-geri hareketlilik her zaman söz konusu olmuş olsa da, bu hareketlilik henüz şimdi yeni bir sosyal alanın ortaya çıkışına işaret edecek yoğunluğa ve karmaşıklığa erişmiştir: “Bu alan ikili hayatlar yaşayan, iki dil konuşan, iki ülkede de kendilerine ev kuran ve ulus-sınırları aşırı nitelikli düzenli ve sürekli ilişki formları sayesinde geçimini sağlayan, sayıları giderek artan insanlardan oluşmaktadır” (Portes ve diğerleri, 1999: 217). Üretilen “transmigrant” (göçmen-aşırı) kavramı, küresel çağın göç deneyiminin, bir yerden kopup başka bir yere asimile olmak anlamına gelmediğini, geride bırakılan anavatanın hasretinin insanları yakıp kavurmadığını, geride bırakılan anavatanın düşsel bir cennet olarak tasarlanmadığını, tüm bunların tam da aksine göçmenaşırı bireylerin anavatan ile diaspora arasında bir yerde kendilerine iki yerden de beslenmek kaydıyla başka bir alan yarattıklarını, anavatanlarını sürekli bir şekilde reel (ucuz uçak seferleri vb. yollar) ve sembolik (internet, televizyon, radyo, video filmleri, sinema endüstrisi, müzik endüstrisi vb.) olarak ziyaret ettiklerini ve anavatanları ile yeni vatanları karşısında değişen aidiyet biçimleri geliştirdiklerini bizlere hatırlatır. Bu açılardan bakıldığında İstanbul, Diyarbakır ve Mersin gibi illerde yaşayan zorunlu göç mağdurlarının da benzeri süreçler içinde bulundukları gözlemlenmektedir. Ancak, bu göçmenlerin henüz içinde bulundukları kentsel alanlara eklemlenebilmeleri için gerekli olan siyasal ve yerel mekanizmaların üretilmediği ve dolayısıyla kentin eteklerinde asılı kaldıkları gözden uzak tutulmamalıdır. İstanbul’un Tarlabaşı, Diyarbakır’ın Gürdoğan Mahallesi ve Fatih Mahallesi, Mersin’in Adana-Tarsus arasında sıkışmış Toroslar ve Selçuklar Mahalleleri gibi semtlerinde zorunlu göç mağdurları çanak antenlerden sürekli izledikleri Roj TV, angaje oldukları Kürt Sorunu, konuştukları dil, sürdürdükleri kültürel ritüeller, sürekli olarak memleketlerinden kendilerine katılan veya ziyaret eden misafirleriyle birlikte İstanbul’a, Diyarbakır’a ve Mersin’e farklı bir kimlik kazandırırken, kamusal alanda karşılaştıkları öteki İstanbul, Diyarbakır ve Mersin’den etkilenmektedirler (Kaya ve diğerleri, 2009).p> Başka bir coğrafyadan vereceğim örneklerle bu yeni ulusaşırı aktör tanımlamasını biraz daha ayrıntılandırmak istiyorum. Kuzey Amerika’da yaşayan Çin diasporasına referansla Aihwa Ong (1999) vatandaşlık halleri konusunda ortaya çıkan yeni durumu ‘esnek vatandaşlık’ olarak tanımlamaktadır. Esnek vatandaşlık, özellikle iş çevrelerinin, yöneticilerin, teknokratların ve benzeri uluslararası aktörlerin farklı ülke vatandaşlık rejimlerinin kendilerine, ailelerine, iş alanlarına ve yatırımlarına sağladığını düşündükleri ayrıcalıklardan yararlanma konusunda geliştirdikleri stratejileri ihtiva eder (Ong, 1999: 112). Esnek yurttaşlık, siyasal bir takım beklentiler yerine yukarıda sözü edilen nitelikteki diasporik veya ulus-aşırı aktörlerin kendi ekonomik çıkarları doğrultusunda geliştirdikleri çoğul kültürel aidiyet hallerini kapsar (Ong, 1999: 6). Bu tür ulusaşırı kimliklerin de özellikle gelişmekte olan iletişim, üretim ve tüketim teknolojileriyle birlikte tüketim kültürüne ve ulusal aidiyete önem verdikleri de vurgulanmalıdır(Grewal, 2005: 13). Anavatandan uzakta yaşayan bu tür ulusaşırı aktörler Aihwa Ong’un deyişiyle “çoklu pasaport sahibi kişiler”, “esnek sermayeli çok kültürlü profesyoneller”, “ulusaşırı alandan ticaret yapan ve oradan oraya uçan astronotlar” şeklinde adlandırılmaktadırlar (Ong, 1999: 19). Ulusaşırı hareketlilik geleceğin trendlerinden biri olarak görülmektedir. Bu tür esnek yurttaşlık veya çoğul yurttaşlık rejimlerinin bir takım değişen ekonomik çıkarlar nedeniyle gerek göç alan gerekse göç veren ulus-devletler tarafından desteklenmeye başladığı da ifade edilmektedir (Ong, 1999: 130). Sonuçp> Günümüzde Kuzey Kafkasya ile Türkiye arasında gerek sayıları gün geçtikçe artan uçak ve gemi seferleri ve gerekse etkinliği giderek artan iletişim kanalları aracılığıyla yukarıda sözü edilen şekilde bir ulusaşırı alanın ortaya çıktığı görülmektedir. İki coğrafya arasında mekik dokuyan yatırımcılar, öğrenciler, tursitler, eğitimciler, folklor sanatçıları gazeteciler, araştırmacılar, ilgili dernek ve vakıf temsilcileri bu şekilde bir ulusaşırı alanın oluşumuna katkıda bulunmaktadırlar. Uluslararası ilişkilerde yaşanan gelişmeler, Türkiye’nin kendi bölgesinde giderek bir “yumuşak güç” (soft power) haline geliyor olması, gerek Kuzey Kafkasya ile Türkiye arasındaki ilişkilerin özellikle Çerkesler aracılığıyla canlanıyor olması ve gerekse Türkiye ve Rusya ilişkilerinin ayrı bir düzleme girmesi özellikle diasporadaki Çerkeslerin ve benzeri grupların çoklu vatandaşlık veya esnek vatandaşlık tanımlamasından yararlanabilmesi için gerekli zemini hazırlamaktadır. Türkiye’de de son yıllarda gerek Avrupa’da yaşayan Türkler gerekse ülkemize giriş yapan Bulgaristan-Türklerinin talepleri göz önünde bulundurulmak suretiyle çifte vatandaşlık konusunda bir takım kolaylaştırmalara gittiği görülmektedir. Dikkate alınması gereken bir diğer konu ise özellikle Almanya, Macaristan, Slovakya, Slovenya örneklerinde görüldüğü üzere bu tür ülkeler kendi sınırları dışında yaşayan soydaşlarını doğrudan vatandaşlık bağıyla kendine bağlamanın yöntemlerini uygulamaktadırlar (Bauböck, 2007). Benzeri gelişmelerin Rusya ve dolayısıyla Kuzey Kafkasya’da da olacağına ilişkin işaretler mevcuttur. Yukarıda da belirtildiği üzere özellikle ekonomik ve ticari çıkarlar nedeniyle modern ulus-devletler bu tür ulusaşırı vatandaşlık pratiklerine daha olumlu bakmaya başlamışlardır. Çalışmayı üç gözlemimi sizlerle paylaşarak tamamlamak istiyorum. 30 Kasım 2010 tarihinde Avrupa Çerkesleri Federasyonu tarafından Avrupa Parlamentosu’nda düzenlenen Çerkesler Günü etkinliğinde AB ülkelerinde yaşayan Çerkeslerle Türkiye’de yaşayan Çerkeslerin daha etkin bir iletişim içinde olmaları gerektiği yönünde bir izlenim edindim. Her ne kadar bugün itibariyle AB büyük bir güç ve presitj kaybı yaşıyor olsa da yakın zamanda daha güçlü bir takım siyasal liderlerle birlikte yeniden güç kazanacağı varsayımından hareketle Bruksel ile ilişkilerin daha da derinleştirilmesinin faydası olduğu kanaatindeyim. Bu çerçevede Avrupa Çerkesleri ile girilecek işbirliklerinin Türkiye’nin demokratikleşme sürecine olumlu katkıda bulunacağı inancındayım. Pek çok ülkede geçtiğimiz yirmi yıla damgasını vuran kültürelist söylemin büyük oranda geçerliliğini yitirdiği konusunda elimizde yeterince veri olduğunu düşünüyorum. Hollanda’da yaşanan gelişmeler, tolerans (hoşgörü) konusunda getirilen eleştirilerin niteliği ve çok kültürlülük ideolojisinin yaşadığı tıkanıklık, göçmen grupların, diasporaların ve azınlıkların kültürelist söylemden uzaklaşırken siyasal alana katılım ve sosyo-ekonomik eşitlik yönünde söylemler üretmeleri konusunda bizlere bir takım işaretler vermektedir. Bu nedenle, geleceğe yönelik projeksiyonlar yapmaya başlayan diasporik gruplar, kültürel söylemin yaşadığı krizin farkında olarak daha siyasal ve ekonomik söylemler geliştirme yönünde çalışmalarını sürdüreceklerdir. Son olarak bu tür toplantıların günümüzdeki önemine vurgu yapmak istiyorum. Çerkesler, Kürtler, Aleviler, Süryaniler, Ermeniler ve daha pek çok farklı etno-kültürel grup son dönemde yeniden kamusal alanda görünür olmaya başladılar. Bu sürecin hemen 1999 AB Helsinki Zirvesinden sonra yaşanan sürece çok benzediği görülmektedir. O dönemde de başta Kürtler, Aleviler ve Çerkesler olmak üzere kendi kimliklerini kamusal alanda ifade etmeye başlamışlar ve demokratik hak taleplerini ifade etmişlerdi. Ancak bu iki süreç arasında çok önemli bir fark olduğu kanısındayım. Önceki süreçte Avrupa Birliği çıpasının belirleyici olduğunu ve sözkonusu grupların AB’den biraz güç almak kaydıyla taleplerini dile getirdikleri bilinmektedir. Ancak, günümüzde ise AB çıpasının artık görünür olmadığı ve sözkonusu bu tür grupların kendi dinamikleriyle yeni bir anayasa yapım sürecine katkıda bulunabilmek için kamusal alanda yeniden görünür oldukları kanısındayım. Bu yeni süreç Türkiye demokrasisinin konsolidasyonu açısından bir test niteliğini taşımaktadır. Umarım başarılı oluruz hep birlikte. Kaynakçap> ALANKUŞ, S. (1999), “Kültürel-Etnik Kimlikler ve Çerkesler,” Türkiye Çerkeslerinde Sosyo-Kültürel Değişme (Ankara: Kafder Yayınları).p> ANDERSON, B. (1983), Imagined Communities: Reflections on the Origin and Spread of Nationalism (London: Verso).p> APPADURAI, A. (1997), Modernity at Large: Cultural Dimensions of Globalization(Minnesota: University of Minnesota Press).p> ASLAN, C. (1990), Sosyo Kültürel Değişim ve Kuzey Kafkasyalılar (Adana: Özden Matbaası).p> ATACAN, F. (1993), Kutsal Göç: Radikal İslamcı Bir Grubun Anatomisi (İstanbul: Bağlam Yayınları).p> AYDEMİR, İ. (1981), Muhaceretteki Çerkes Aydınları (Ankara).p> AYDEMİR, İ. (1988), Kuzey Kafkasyalıların Göç Tarihi (Ankara).p> BAKHCI, A.K. (1976), “De-industrialization in India in the nineteenth century: Some theoretical implications,” The Journal of Development Studies 12, 2 (Ocak).p> BARTH, F. (1994), “Enduring and emerging issues in the analysis of ethnicity,” H. Vermeulen and C. Govers (ed.), The Anthropology of Ethnicity: Beyond ‘Ethnic Groups and Boundaries’(Amsterdam: Het Spinhuis).p> BARTH, F. (Der.) (1969), Etnik Gruplar ve Sınırları, Çev. Ayhan Kaya ve Seda Gürkan (Istanbul: Bağlam Yayınları).p> Bauböck, Rainer (2007). “Stakeholder citizenship and Transnational Political Participation: A Normative Evaluation of External Voting,” Fordham Law Review, Vol.75: 2393-2447p> BHABHA, H. (1990), “The Third Space,” in J. Rutherford (der.), Identity: Community, Culture, Difference (London: Lawrence & Wishard).p> BHABHA, H. (1994), The Location of Culture (London: Routledge).p> BOYARIN, D. and J. BOYARIN (1993), “Diaspora: Generation and the Ground of Jewish Identity,” Critical Inquiry 19 (Summer), 693-725.p> BRAH, A. (1996), Cartographies of Diaspora: Contesting Identities (London: Routledge).p> CLIFFORD, J. (1997), Routes: Travel and Translation in the Late Twentieth Century(Cambridge: Harvard University Press).p> CLIFFORD,  J. (1994), “Diasporas,” Cultural Anthropology 9, No.3, 302-338.p> COHEN, R. (1995), “Rethinking ‘Babylon’: iconoclastic conceptions of the diasporic experience,” New Community 21, No.1, ss. 5-18.p> COHEN, R. (1996), “From Victims to Challengers”, International Affairs 72, No.3 (Temmuz), ss. 507-520;p> COHEN, R. (1997), Global Diasporas: An Introduction (London: UCL Press).p> CRANE, D. (1972), Invisible Colleges (Chicago: University of Chicago Press).p> DELEUZE, G. and F. GUATTARI (1987), A Thousand Plateaus: Capitalism and Schizophrenia, Translated by B. Massumi (Minneapolis: University of Minneasota Press).p> DUMONT, P. (1979-1980), “Güney-Doğu Anadolu’nun İslahı,” İÜEF Tarih Dergisi, Sayı.10-11.p> ERSOY, H. ve A. KAMACI (1993), Çerkes Tarihi (İstanbul: Tümzamanlar Yayıncılık).p> ERTEM, G. (2000), Dancing to Modernity: Cultural Politics of Cherkess Nationhood in the Hearthland of Turkey. Yayınlanmamış Doktora Tezi (University of Texas at Austin).p> FEATHERSTONE, M. (1994), Global Culture: Nationalism, Globalization and Modernity(London: Sage Publications).p> GANGULY, K. (1992), “Migrant Identities: Personal Memory and the Construction of Selfhood,” Cultural Studies 6, No.1 (June), 27-49.p> Grewal, Inderpal (2005). Transnational America: Feminisms, Diasporas, Neoliberalisms. Durham: Duke University Press.p> HABİÇOĞLU, B (1993), Kafkasya’dan Anadolu’ya Göçler (İstanbul: Nart Yayıncılık).p> HALL, S. (1991), “Old and New Identities, Old and New Ethnicities,” Anthony D. King (ed.),Culture, Globalization and the World-System (London: Macmillan Press).p> HALL, S. (1993), “The Question of Cultural Identity,” S. Hall et al. (eds.), Modernity and Its Futures (Cambridge: Polity Press), 274-325.p> KAYA, A. (2000), Berlin‘deki Küçük İstanbul: Diasporada Kimliğin Oluşumu (Istanbul: Büke Yayınları).p> KAYA, A. (2001a), Sicher in Kreuzberg. Constructing Diasporas: Turkish Hip-Hop Youth in Berlin (Bielefeld: Transcript Verlag).p> KAYA, A. (2001b), “Türkiye’deki Çerkes Diasporası ve Siyasal Katılım Stratejileri,” F. Gümüşoğlu (der.), 21. Yüzyıl Karşısında Kent ve İnsan (Istanbul: Bağlam Yayınları).p> LEVINAS, E. (1986),  “The Trace of the Other,” çev., A. Lingis, M. Taylor (der.),Deconstruction in Context (Chicago: University of Chicago Press).p> LEVINAS, E. (1987), Collected Philosophical Papers, çev., A. Lingis (The Netherlands: Kluwer Academic Publishers).p> MAUSS, M. (1990), The Gift: The Form and Reason for Exchange in Archaic Societies(London: Norton).p> NAGEL, J. (1994). “Constructing Ethnicity: Creating Recreating Ethnic Identity and Culture,”Social Problems 41, No. 1 (February): 152-176.p> Ong, Aihwa (1999). Flexible Citizenship: The Cultural Logic of Transnationality. Durhan&London: Duke University Press.p> RUSHDIE, S. (1990), “In Good Faith”, Independent on Sunday (4 Şubat).p> RUSHDIE, S.(1991), Imaginary Homelands (London: Granta).p> SAFRAN, W. (1991),. “Diasporas in Modern Societies: Myths of Homeland and Return,”Diaspora 1, No.1 (İlkbahar), ss. 83-84.p> SHAMI, S. (1995), “Disjuncture in Ethnicity: Negotiating Circassian Identity in Jordan, Turkey and the Caucasus, New Perspectives on Turkey.p> ŞEN, Ö. (1994), “19. Yüzyılda Osmanlı Devleti’ndeki Köle Ticaretinde Kafkasya Göçmenlerinin Rolü,” Toplum ve Ekonomi, 6 (Mayıs).p> ŞEN, Ö. (1997), “Osmanlı Devleti’nde Kafkas Göçmenleri Sorunu 1834-1870,” Toplum ve Ekonomi, 10 (Temmuz).p> TAYLOR, C. (1994), “The Politics of Recognition,” A. Gutmann (ed.), Multiculturalism(Princeton: Princeton University Press).p> TAYMAZ, E. (2000),  “Kuzey Kafkas Dernekleri,” Stefanos Yerasimos et. al. Türkiye’de Sivil Toplum ve Milliyetçilik (İstanbul: İletişim Yayınları).p> TOLEDANO, E.R. (1994), Osmanlı’da Köle Ticareti 1840-1890 (İstanbul).p> TOLEDANO, E.R. (1998), Slavery in the Ottoman Middle East (Seattle: University of Washington Press).p> TOUMARKINE, A. (2001), “Kafkas ve Balkan Göçmen Dernekleri: Sivil Toplum ve Milliyetçilik,” Turkiye’de Sivil Toplum ve Milliyetçilik (İstanbul: İletişim Yayınları).p> TÖLÖLIAN, K. (1991), “The Nation State and its Others: In Lieu of a Preface,” Diaspora 1, No.1, 3-7.p> VERTOVEC, S. (1997). “Diaspora”, in E.Cashmore (ed.), Dictionary of Race and Ethnic Relations (London: Routledge).p> VICZIANY, M. (1978), “The Dindustrialization in India in the Nineteenth Centruy: A Methodological Critique of Amiya Kumar Bagchi,” The Indian Economic and Social History Review, Vol. XVI, No. 2.p> VIRILIO, P. (1999), The Politics of Very Worst (New York: Semiotext)p>       [1] Diasporaların sınıflandırılması konusunda ayrıntılı bilgi için bkz. Kaya (2000; ve 2001a).p> div> [2] Bu cümlede kullanılan ‘Diaspora’ sözcüğündeki ‘D’ harfi, blinçli olarak büyük harf şeklinde yazılmıştır. Burada, bu tür diasporik oluşumların, geleneksel diaspora olgusuyla örtüştüğü anlatılmak istenir.p> div> [3] Bu konuda ayrıntılı bilgi için bkz., Kaya (2000; ve 2001a)p> div> [4] Britanya İmparatorluğu’nun özellikle Kuzey Amerika, Karayibler ve Güney Afrika’da çalıştırmak üzere aldığı sözleşmeli işçiler konusunda ayrıntılı bilgi için bkz., Bakhci (1976), ve Vicziany (1978).p> div> [5] Çerkes Diasporası hakkında son dönemde çıkan bazı çalışmalar için bkz., Himayawa (2001), Alankuş (1999); Aslan (1992); Aydemir (1981; ve 1988); Ersoy ve Kamacı (1993);Ertem (2000); Habiçoğlu (1993); Shami (1995); Şen (1994; ve 1997); Taymaz (2000); Toledano (1994; ve 1998).p> div> [6] ‘Görünmez okullar’ (‘invisible colleges’) konusunda ayrıntılı bilgi için bkz., Diane Crane (1972).p> div> [7] Çerkes dernek ve vakıfları hakkında daha ayrıntılı bilgi için bkz., Kaya (2001b); Toumarkine (2001); ve Taymaz (2001).p> div> div>  +''+nan+''+Ayhan Kaya ) ) )

II. Ortak Akıl Toplantısı Katılım, Gündem ve Sonuç Bildirisi

KAFFED Öncülüğünde İstanbul'da Düzenlenen II. Ortak Akıl Toplantısı Sonuç Bildirisi   Kafkas Dernekleri Federasyonu (KAFFED) öncülüğünde düzenlenen II. Ortak Akıl Toplantısı 26-27 Mart 2011 tarihleri arasında İstanbul'da yapıldı.    "Federasyon ve üye dernekler içinde veya farklı mecralarda toplumsal mücadeleye katkı veren aydınları ve kanaat önderlerini bir araya getirerek farklı düşünce ve önermelerin bütünleştirilmesi, diasporada ve anavatanda toplumsal kollektif kabiliyetin yükseltilmesi, ortak aklın ve inisiyatifin geliştirilmesi, toplumsal-ulusal gelecek için politikalar üretilmesi" amacıyla düzenlenen toplantı, Cumartesi günü saat 10:00’dan 17:30’a, Pazar günü ise 10:00’dan 18:00’e kadar devam etti. Pazar günü öğleden sonra yapılan oturum "talepler" ve "gelecek beklentisi" konularında odaklanmış ve tüm katılımcılar öncelikli taleplere ilişkin görüşlerini ifade etmişlerdir.    "Ortak Akıl Toplantısı"nda öne çıkan görüş, düşünce ve öneriler ışığında organizasyon komitesinin vardığı sonuçlar aşağıda özetlenmiştir. KATILIMCILAR:p> Ahmet Gazi SAYGILI, Ahmet Sinan YAĞAN, Alaattin BAYRAM, Alpay BATUR, Aysima KARÇAALTINCABA, Bersis KARABULUT, Cankat YAVUZ, Cansu ÖZKAN, Cihan CANDEMİR, Cihat BAGE, Doğan ÇEÇEN, Emre MERCAN, Ergün Özgür, Erol TAYMAZ, Hakan DİNÇER, Handan DEMİRÖZ, Hande DURMUŞ, Hicran BOLAT, Hulusi ÜSTÜN, İlhan AYDEMİR, İnci HEKİMOĞLU, Kutbi KILINÇER, Mansur BALCI, Onur AYDIN, Özlem AYDEMİR, Peyami YILMAZ, Sevda ALANKUŞ, Sezai BABAKUŞ, Ümit DİNÇER, Volkan ÖZDEMİR, Yenal ZORLU İÇERİK VE PROGRAMp> 1.Gün, 1. Oturum / 26 Mart Cumartesi, 10:00-13:00 DİYASPORADA DURUM Asimilasyon: Dil-kültür ve kimlik tartışmaları; aidiyet paradoksu ve çoğul kimlikler… Kimlik konumlandırması: Kültürel kimlik mi, siyasal kimlik mi?... Kültürel muhafazakarlık mı, demokratik siyasi açılım mı?... Örgütlenme pratiği: Ne için ve neye göre örgütlenme?... Kültür dernekçiliği ve alternatif örgütlenme modelleri... KAFFED ve diğer yapılar... Beklentiler ve Talepler: Vatandaşı olunan ülkelerden ve uluslararası camiadan talepler...p> 1.Gün, 2. Oturum / 26Mart Cumartesi, 14:30-17:30 ANAVATANDA DURUM Devlet ve toplum örgütlenmesi: Cumhuriyetlerin siyasi, hukuki, ekonomik ve sosyal yapıları.Demokratikleşme, kalkınma ve paylaşım göstergeleri. Fırsatlar ve riskler... Demografik, etnik ve dinsel dinamikler: Demografik dengeler. Projeksiyonlar. Riskler ve yapılması gerekenler... Milliyetçilik ve dinsel radikalizm. Çatışma-uzlaşma dengeleri... Rusya ile ilişkileri: Yetki paylaşımı. Siyasi ve ekonomik ilişkiler; uzlaşma ve çatışma alanları... Beklentiler ve Talepler:Cumhuriyet yönetimlerinden ve Rusya Federasyonu’ndan talepler...p> 2.Gün, 3. Oturum / 27 Mart Pazar, 10:00-13:00 DİYASPORA-ANAVATAN İLİŞKİLERİ VE ETKİLEŞİMİ Güncel tesbit ve beklentiler: Diyaspora anavatanı, anavatan diyasporayı nasıl algılıyor? Karşılıklı beklentilerin tanımı. Nasıl bir işbirliği ve etkileşim var, ne olabilir?... İşbirliği pratiği:Diyaspora ile anavan arasındaki işbirliği ve etkileşimi sağlayan mekanizmalar nedir?. Ortak çalışma pratiği ne düzeydedir? Nasıl olmalıdır?... Dönüş: Diyasporadan anavatana kitlesel dönüş mümkün mü? Koşullar nedir? Eksikler nedir? Siyasi, hukuki ve ekonomik altyapısı var mıdır? Gerçekçi, uygulanabilir bir master proje var mı, yapılabilir mi?. Nasıl yapılandırılmalı?p> 2.Gün, 4. Oturum / 27 Mart Pazar, 14:30-18:00 GELECEK BEKLENTİSİ- GELECEK PLANLAMASI Strateji: Uluslararası dengeler, küresel rekabet ve çevre ülkeler dinamiği (Rusya, ABD, AB, Türkiye, Gürcistan) ışığında nasıl bir gelecek stratejisi belirlemeliyiz? Diyasporada toplumsal ve siyasal varlığımızı koruyup geliştirmek, anavatanda devlet yapılanmamızı güçlendirmek için nasıl bir gelecek planlaması yapmalıyız?... Öncelikler: Diyasporada ve anavatanda kısa ve uzun vadeli önceliklerimiz nedir, ne olmalıdır?... Örgütlenme: Nasıl bir örgütlenme bizi geleceğe taşır? Diyaspora örgütlenmesi nasıl olmalıdır? Diyaspora-Anavatan işbirliği için ortak örgütlenme nasıl olmalıdır?... Siyaset: Demokratik siyasete ve demokratikleşme sürecine katılım stratejimiz ne olmalıdır?... Medya: Kendi medyamızı nasıl yapılandırmalıyız? Yayın, web, radyo, tv. olanakları nasıl geliştirilebilir?.p> ORTAK AKIL TOPLANTISI II SONUÇ BİLDİRİSİp>    Türkiye önemli bir siyasal dönemeçten geçmektedir. Türkiyeli Çerkeslerin de kimliklerini koruyabilmek, yaşatılabilmek ve yeniden-üretebilmek ve anayurtla daha yakın ve sürekli ilişkiler içerisinde olabilmek için elde etmesi gereken kazanımlar üzerine acil olarak ortak görüş oluşturmaları ve bu doğrultuda demokratik mücadelenin içinde yer almaları gerekmektedir.    Türkiyeli Çerkeslerin mevcut durumlarına bakıldığında, Türkiye’nin içinde bulunduğu siyasal kutuplaşma ile bu kutuplaşmaları çapraz kesecek şekilde yaygınlaşan muhafazakârlaşmanın etkisi altına kalarak, kendi aralarında keskin ideolojik çizgiler etrafında bölünmüş oldukları görülmektedir. Buna ek olarak, kimlik politikası yapmak anlamında aktif olan nüfusumuz arasında Çerkes, Kafkas, Adığe, Kuzey Kafkas, Abaza, Çecen, Alan isimleri etrafındaki örgütlenme ve oluşumların sayısı artarken, gerek kimlik tanımları ve mücadeleleri, gerekse anayurtla ilişkiler anlamında aralarında az ya da çok farklar bulunan bu hareketliliğin, verilen demokratik mücadele tabanının genişlemesi gibi bir sonuç yaratmadığı, bunun yerine mevcut bölünmelerin boyutlanmasına neden olduğu görülmektedir.    Türkiye’nin tarihsel ve siyasal bağlamında kimliğimizin hepimizi negatif olarak kodlayan bir içerikle ötekileştirilmiş olması, “Çerkes” ismine, siyasal bir kimlik olarak sahip çıkılmasını daha da önemli kılmaktadır. Bunun anlamı Çerkes kimliğimizin dışlayıcı olmak yerine, aramızdaki etnik karşılıkları da olan farklılıklara bir zenginlik olarak sahip çıkıp siyasallaşmasıdır. Kuşkusuz bu, farklı tarihsel koşullar ve siyasal rejimler altında yaşayan diaspora ve anavatanda yaşayan diğer Kafkas halklarında da gördüğümüz gibi Türkiyeli Çerkeslerin,  kendilerini etnik kimlikleri ile tanımlıyor olmalarına bir engel oluşturmamaktadır. Nitekim KAFFED’in halihazırdaki yapısı da bunun üzerine kurulmuştur.    Bu saptamanın iki önemli sonucu bulunmaktadır. Türkiyeli Çerkesler, demokrasi mücadelesini Çerkes kültürel kimliği etrafında ve bu kimliğimizi yeniden-üretecek siyasalara öncelik vererek yürütmek durumundadır. Belirtilen nedenle gerçekleştirilmeye başlanan Ortak Akıl Toplantılarının çıktılarının da Türkiye diasporasında yüz yüze bulunduğumuz koşullar çerçevesinde kültürel üst kimliğimizin geleceğiyle ilgili somut talepler etrafında olması ve bu mücadelenin demokratik ilkelerde uzlaşmak kaydıyla benzer taleplerde bulunan sivil toplum örgütleri ve inisiyatifleri ile dayanışma içerisinde yürütülmesi gereklidir.    Oluşturacağımız kimlik stratejisinin gerek Anavatandaki, gerekse farklı diasporalardaki halklarımızın koşulları ve çıkarları hiç unutulmaksızın, ancak Türkiye’deki içinde bulunduğumuz tarihsel, siyasal koşullar ile bugünümüze dair sosyolojik, etnografik verilere dayandırılması gerekmektedir. Bu verileri biran önce elde etmek, halen mevcut olanları ise bu gözle yeniden değerlendirmek üzere gerekli çalışmaların hızlandırılması hedeflenmelidir.     OAT-II katılımcıları, Türkiye’nin içinde bulunduğu koşullar ile bu koşullar içinde kimliğini ve bu kimliğin kurucularından birisi olarak anadillerini her gün daha çok yitirmek durumunda kalan Çerkeslerin yürütmeleri gereken kimlik stratejisinin ana bileşenleri konusunda mutabık kalmışlardır.    Türkiyeli Çerkeslerin kimlik mücadelelerinin kendi aralarındaki farklılıklarla birlikte, demokratik ilkelerde uzlaşmak kaydıyla benzer sorunları yaşayan diğer topluluklarla dayanışma içerisinde yürütülmesi gerekmektedir.    Bu kimlik mücadelesinin her zaman olduğu gibi bugün de Anavatandaki siyasal ve sivil nitelikli yapılarla ilişkiler canlı tutularak, buralardaki değişen koşullar göz önüne alınarak belirlenmesi ve hayata geçirilmesi gerekmektedir. Anavatanın, farklı coğrafyalarda, farklı siyasal rejimler altında yaşayan ve günümüzün küresel iletişim ve ulaşım olanakları ile koşulları içerisinde (Avrupa’daki, ABD’deki Çerkes toplulukları için olduğu gibi) yeniden-diasporik bir nitelik taşır hale gelen bütün Çerkeslerin birbirleriyle ve Anavatandan gelenlerle her karşılaştıklarında bir ortaklık hissedebilmelerine neden olan Çerkes kültürünün biricik kaynağı olduğu asla unutulmamalıdır. Ayrıca, kimliklerin kurucu öğelerinden olan siyaset yapma ve yönetim geleneğinin de yine, -Diasporadaki istisnai örnekler sayılmazsa- Anavatanda oluştuğu göz önünde bulundurulmalıdır.     Belirtilen çerçevede, “Dönüş” bir hedef olarak değerlendirmeli ve desteklenmelidir. Türkiye ve Anavatandaki mevcut koşullarda bir değişiklik olmadığı takdirde “toplu ve nihai” bir Dönüş’ün kısa dönemde gerçekleşmesinin kolay olmayacağı saptamasından hareketle, günümüz koşullarında Dönüş’lerin başka nasıl olabileceğine dair koşulların ve politikaların detaylandırılarak gözden geçirilmesi gerekmektedir. Bunun için de öncelikle nüfus olarak sayıca az oldukları halde, “niteliksel azınlık” muamelesi görerek, merkezi yönetimlerde ağırlığını koruyan Kafkas Cumhuriyetlerinde, bu siyasal olarak ayrıcalıklı durumun değişebileceği ihtimali de dahil olmak üzere, her bir Cumhuriyetin içinde bulunduğu özgül siyasal, sosyo-ekonomik ve demografik yapılar ile bunların seyir dinamiklerini, bölgede etkili olan uluslararası güç dengelerini “gerçekçi” biçimde analiz eden veriler ve çalışmalardan yararlanılmalıdır. Söz konusu veriler ve çalışmalar çerçevesinde, Anavatan ile ilişkilerin olası bütün biçimleriyle bunların gerçekleştirilmesinin önündeki engeller, bu engellerin ortadan kaldırılması için yapılabilecekler konusunda somut belirlemelerde bulunulmalı ve bu yönde harekete geçilmeye başlanmalıdır. Bu çalışmalar ile verilerden, Anayurda nihai olarak dönmek isteyecek veya mevsimlik olarak bulunmayı tercih edecek, ya da sonu nihai Dönüş’e varsın ya da varmasın ekonomik girişim, eğitim, araştırma, gezip tanıma amaçlı olarak gerçekleşecek bütün ilişkilerin önünü açmak üzere en geniş şekilde yararlanılmalı, ilgili bütün bilgiler şeffaf biçimde paylaşılmalıdır.    Uzun yıllar erişilmez olan Anavatanla duygusal bağ sürdürülerek kurulan, SSCB’nin çöküşü ve Soğuk Savaş döneminin sona ermesinden sonra kurulan doğrudan ilişkilerle yeniden-tanımlanan, ancak kaçınılmaz olarak Türkiye’de içinde bulunduğumuz ve herbirimizi ayrı ayrı etkileyen koşullar içerisinde “Türkiyeli” nitelik kazanmış olan diasporik kimliğimizi, bir ötekiliğin ismi olmaktan çıkararak, bu coğrafya da ürettikleri, yaptıkları çağdaş katkılarla öne çıkaran “pozitif” bir kimliğe dönüştürme çabalarına da hız verilmelidir. Başka ifadeyle, Türkiyeli Çerkesler olarak ürettiklerimizin ve sahip olduklarımızın da bir değer olarak görülmesi,  sahiplenilmesi ve içinde yaşadığımız topluma katkılarının bilinmesinin sağlanmasına çalışılmalıdır.     Çerkeslerin aralarındaki etnik farklılıklara rağmen kültürel bir üst kimlik olarak hepimizi tanımlar hale gelmesinin en önemli paydalarından birisi olan Khabze’nin de modernleşme ve kentleşmenin doğurduğu koşullar içerisinde doğal olarak değişmesi gerektiği göz önünde tutularak, yeniden yorumlanarak korunmasına çalışılmalıdır.    Türkiye Çerkeslerinin yukarıda parametreleri belirlenen kültürel kimlik politikasının kısa ve uzun erimli siyasal hedefleri ile buna ilişkin örgütlenme temelleri işe şunlar olmalıdır:     Kısa ve uzun erimli siyasal hedefler:p>    Türkiye’nin, kimliklerimizi özgürce ifade edebilecek, örgütlenebilecek, bu kimliğimiz üzerinden siyaset yapabilecek, kimliklerimizi koruyup yeniden-üretmemizin önündeki engelleri kaldıracak demokratik bir anayasaya kavuşması için mücadele edilmelidir. Temel hak ve özgürlükleri esas alan, evrensel normlara uygun, vatandaşlığı etnik kimlik, dil ve dine dayandırmadan tanımlayan sivil, eşitlikçi, çağdaş bir anayasa hazırlanmalı ve bu süreçte aktif olarak yer alınmalıdır. Bu çerçevede yaklaşan seçimler öncesinde desteklenecek aday ya da partilerden böyle bir anayasa konusunda çalışacakları yönünde taahhüt beklenmelidir.    İlk ve orta eğitim düzeyinde anadillerimizin öğretilmesi biran önce hayata geçirilmesi öncelikli hedeflerden birisi olmalıdır. Ayrıca üniversitelerde Adığe-Abhaz dili ve edebiyatı ile ilgili bölümler ya da enstitüler kurulması, lisansüstü programlar açılması talepleri de sürdürülmelidir.    Çerkes dillerinde sürekli radyo ve televizyon yayınlarına başlanması yönünde talepler yükseltilmelidir.      Türkiye diasporasında yaşayan bütün Çerkeslere, Türkiye ve Rusya Federasyonu tarafından çifte vatandaşlık hakkı tanınması için mücadele edilmeli, bu hakkın kullanımı desteklenmelidir.    Tabanı ile Türkiye’deki en geniş Çerkes temsiliyetine sahip KAFFED’in Türkiyeli Çerkeslerin anayurtlarda basılmış kitapların ve her türlü kültürel materyalin Türkçeye çevrilmesi, Çerkes kültürüne ilişkin filmler, belgeseller çekilebilmesi, araştırmalar yapılabilmesi, anadilde eğitim materyallerinin hazırlanması vb. faaliyetlerinin desteklenmesi için genel bütçeden ya da ilgili bakanlık bütçelerinden fonlar ayrılması talep edilmelidir.    Çerkes yerleşimlerinin eski -anadillerdeki isimlerinin- iadesi ile Çerkes soy isimlerinin soyadı olarak alınabilmesi talep edilmelidir.    Ayrımcılık ile mücadele edilmeli, "Çerkes" kelimesi üzerindeki olumsuz algılamanın giderilmesine çalışılmalı, bu kapsamda "Hain Çerkes" nitelemesinin ders kitaplarından silinmesi için girişimlerde bulunulmalıdır.    Anavatan ve diaspora arasındaki siyasal, ekonomik ve kültürel girişimlerin çeşitlenmesi yoluna gidilmelidir. Anavatana yerleşmek isteyenler, yarı-mevsimli gidenler, turistik ziyaretlerde bulunanlar, işçi statüsünde ya da iş kurmak üzere gidenler, eğitim-araştırma amacıyla gitmeyi isteyenler için farklı farklı danışmanlık hizmetleri, konut edinme yardımı, hukuksal ve ekonomik destek mekanizmaları geliştirilmeli, bu konularda Türkiye ve Rusya Federasyonu'nun finansal desteği talep edilmelidir. Anavatanla ilişkilerin her boyutuyla çeşitlenmesi ve gelişmesi hedefine yönelik olarak, nihai Dönüş yapmış hemşehrilerimizin bilgi ve deneyimlerinden yararlanılması yoluna gidilmelidir.     Abhazya ve Güney Osetya’nın bağımsızlığının Türkiye tarafından kabul edilmesi için daha etkili faaliyetlerde bulunulmalı, Abhazya ve Güney Osetya'ya yönelik her türlü ambargonun ortadan kaldırılması için çaba gösterilmeli, Türkiye'nin Gürcistan'a yönelik askeri desteğinin sona ermesi istenmelidir.    Örgütlenme ile ilgili hedefler:p>    “Türkiyeli Çerkeslerin kimlik mücadelesi açısından farklı örgütlenmeler içerisinde verdikleri demokratik mücadelenin esas olarak bu mücadeleye dahil olanların tabanının genişlemesi gibi bir sonuç yaratmadığı, yerine mevcut bölünmelerin boyutlanmasına neden olduğu” tespitinden hareketle güç birliğinin sağlanması öncelikli hedefimiz olmalıdır. Mevcut dernek örgütlenmelerimizin yapısı daha demokratikleştirilmeli, kadınların ve gençlerin dernek yönetimlerinde daha fazla söz sahibi olmalarını sağlayacak mekanizmalar kurulmalı, hiyerarşinin aza indirgendiği ve katılımı artıracak yatay örgütlenme ve iletişim modelleri aranmalıdır. Her Çerkes, yerleşim biriminden seçilecek temsilcilerle ve dernek yapılanmalarından bağımsız olarak oluşturulacak Türkiye genelini temsil eden bir "Çerkes Meclisi"nin hayata geçirilmesi konusu üzerine çalışılmalıdır. Ayrıca mevcut örgütlenmelerin nasıl yatay, daha katılımcı ve demokratik hale getirilebileceği konusu gerçekleştirilecek yeni Ortak Akıl Toplantılarında tartışılmaya açılmalıdır.    Halihazırda Türkiyeli Çerkesleri en geniş tabanla temsil eden KAFFED’in hak ve özgürlük taleplerimiz konusunda daha etkili bir baskı gücü haline gelebilmesi için, medya ile ilişkiler ve PR konularında profesyonel kadrolardan yararlanılmalıdır. Diasporadaki gerçek demografik yapıyı ortaya koyacak araştırmalar KAFFED’in öncelikli konuları arasında olmalıdır.    Dernekler Çerkes gençlerinin daha fazla zaman geçirebilmelerini, bu arada da kendilerini daha iyi yetiştirmelerini ve iş bulabilmelerini sağlayacak faaliyetleri de üstlenmeli, ayrıca gençlerin entelektüel gelişimleri için gerekli eğitimler yaygınlaştırılmalıdır. Derneklerde Adığe ve Abhaz dillerinin öğretimi kadar, Rusça’nın da öğretilmesi hedeflenmelidir.     Türkiye merkezli sivil toplum kuruluşları ve uluslararası hak örgütleri ile ilişkiler yoğunlaştırılmalı, onların mücadeleleri ile ilkeli ve demokratik bir dayanışma içinde olmanın yolları aranmalıdır. Söz konusu kuruluşlar tarafından gerçekleştirilen etkinliklerde, forum ve konferanslarda, platformlarda derneklerimizin temsili sağlanmalıdır.nanKaffed

KAFFED Genel Kurulu 2011

KAFFED Genel Kurulu 2011  Kaynak: Kaffedp>Kaffed