KAFFED Başkanı Kadıoğlu, Bu Akşam TRT Avaz’da

KAFFED Genel Başkanımız Vacit Kadıoğlu bu akşam 22 Mayıs saat 20.15'te TRT AVAZ kanalında Çerkes Sürgünü ve Soykırımı anlatacak. Programın tekrarını yine aynı kanalda Cumartesi Saat: 13.55'de izleyebilirsiniz....    nanKaffed

21 Mayıs 1864: Çerkeslerin kara günü

  [RADİKAL] 27 Temmuz 1864'te Kafkasya Genel Valisi Mihail, "1567 yılında Çar VI. İvan'ın başlatmış olduğu Kafkas-Rus savaşlarının bittiğini" belirten belgeyi imzaladı ama sürgünler devam etti. Osmanlı kaynakları, 13. yüzyıldan beri Kafkasya halklarından Adigelere, 17. yüzyıldan itibaren de Abhazlar, Ubıhlar, Dağıstanlılar, Çeçenler, İnguşlar ve diğer Müslaman Kafkasyalılara ‘Çerkes’ der. Bugün ise Çerkes deyince sadece Adigeler anlaşılıyor. Kabardey, Abzekh, Bjedug, Şapsığ, Besleney, Hatukhoay, Cemguy gibi boylardan oluşan Adigelerin M.Ö. 6. yüzyıldan bu yana, Azak Denizi’ni Karadeniz’e bağlayan Kırım Boğazı’ndan Gürcistan’a kadar uzanan ve Kafkasya diye anılan bölgenin kıyı şeridinde yaşadıkları kabul edilir. 4. yüzyıldan sonra Hıristiyanlıkla tanışan Adigelerin bir bölümü, 8. yüzyılda Bizans’tan kaçan yaklaşık 20 bin Yahudinin Kafkasya’ya yerleşmesi ve Türk kökenli Musevi Hazar Kırallığı ile kurulan ilişkiler sonucu Museviliği seçmişti. Çerkesler ve Abazaların İslamiyet’le tanışması 18. yüzyıl gibi geç bir tarihte oldu. Çerkesler Hanefi mezhebine girerken, Dağıstan ve Çeçen-İnguş bölgesinde ise daha önceki yüzyıllardan itibaren Şafiilik yayılmaya başlamıştı. Taman Yarımadası’ndan Soçi'ye kadar uzanan Çerkesya, 1479'dan 1810 Rus istilasına kadar görünüşte Osmanlı İmparatorluğu’nun nüfuz alanındaydı ama aslında her zaman hür olmayı başarmıştı. Yine de 1787-1792, 1806-1812 ve 1827-1829 Osmanlı-Rus savaşlarında Osmanlı’dan yana olan Çerkeslerin kaderi, sonuncu savaşı (da) Rusların kazanması üzerine radikal biçimde değişti. 1829 Edirne Antlaşması’yla Çerkesya Rusya’ya bırakılmıştı. Çar I. Nikola, Özel Kafkasya Kolordu Komutanı Kont Paskeviç’e, ‘dağlılar’ dediği bölge halkları için sadece iki seçenek olduğunu söylemişti: Bunlardan ilki ‘Dağlı halkları ebediyen itaat altına almak’, ikincisi ‘itaat etmeyenleri yok etmek’ti. 1837-1839 arasında Kuban nehri ve kolları boyunca kale ve karakollar inşa edildikten sonra Batı Adigelerinin dış dünya ile irtibatı kesildi. Bu nedenle 1839 kıtlığında bölge halkları büyük zarar gördü. 1840’larda baltalı Rus askerleri dağlıların bütün bahçe ve bağlarını yok etti. Çerkesler, 1853-1856 Kırım Savaşı sırasında topraklarını kaptırmamak için Osmanlılardan ve İngilizlerden yardım almaya çalışınca Rusya’nın tepkisi iyice sertleşti. 1857 yılının kışında Adagum Rus birliği Natukhay avullarını yakıp yıktı, dağlıların mallarını ve hayvanlarını yağmaladı. Köyler harabeye çevrildi, binlerce ‘dağlı’ esir edildi. Şeyh Şamil’in esir düşüşü 6 Eylül 1859’da Doğu Kafkasya’da (Dağıstan-Çeçen-İnguş bölgesinde) efsanevi siyasi ve dini lider Şeyh Şamil’in esir alınmasından sonra Rusya bütün dikkatini Adige, Abaza ve Ubıhlara çevirdi.(Moskova civarındaki Kaluga’ya sürülen Şeyh Şamil, Rusların izniyle 1870’te hacca giderken İstanbul’a uğrayacak, bir yıl sonra Arabistan’da vefat edecekti.) İlk adım General Melikov’un 1860’da İstanbul’a gönderilmesiydi. Abdülmecid’le yapılan anlaşma sonucunda Müslüman Kafkasyalıların küçük grup ve partiler halinde Osmanlı topraklarına göç etmelerine ilişkin mutabakat belgesi imzalandı. Bu anlaşma, ileriki yıllarda, Çerkeslerin ülkelerinden Rusya’nın zorlamasıyla değil gönüllü olarak ayrıldıkları yönündeki Rus tezine dayanak yapılacaktı. (Kemal Karpat’a göre bu anlaşma sadece 40-50 bin kişiyi kapsıyordu. Halbuki çeşitli kaynaklara gore 1858’den 1866’ya kadar 500 bin ila 2 milyon arasında mülteci Osmanlı topraklarına sığınacaktı. Bunların üçte biri Kırım Hanlığından, üçte ikisi Kafkasya’dandı.) 1861’de ikinci adım atıldı. Çar II. Aleksander Çerkesya’ya geldi ve Çerkeslere iki seçenek sundu: Ya silahlarını bırakarak Kuban Nehri’nin sol kıyısındaki bataklık Don bölgesine yerleşeceklerdi ya da Osmanlı topraklarına sürgün edileceklerdi. Onlardan boşalan yerlere de Ruslar ve Kazaklar iskân edileceklerdi. Çar’ın Çerkes toplumsal sisteminde önemli yeri olan serfliği de kaldırmayı planladığını bilen Çerkeslerin buna cevabı bağımsız bir devlet kurduklarını ilan etmek oldu. ‘Çerkes Meselesi hallolmuştur!” 1862-1864 arasındaki kanlı Rus-Çerkes savaşlarından sonra Rus ordularının Mzımta nehri civarında nihai zaferi kazandığı 21 Mayıs 1864 günü bu kanlı süreci sembolize eden tarih olarak Çerkeslerin yüreğine ve beynine nakşedildi. 27 Temmuz 1864’te de Kafkasya Genel Valisi Mihail, ‘1567 yılında Çar VI. İvan’ın başlatmış olduğu Kafkas-Rus savaşlarının bittiğini’ belirten belgeyi imzaladı ama sürgünler iki yıl daha devam edecekti… Üstelik bu süreçte Rusların en büyük yardımcısı bazı Adige, Şapsığ, Abhaz komutanlar, toplum liderleri olacaktı… Üstelik Çerkeslerin yanında olan Kazaklar, Polonyalılar ve Ruslar da vardı… Malvarlıklarının yükte ağır kısmını, asıl olarak da sürülerini yanlarında götürememeleri için, ‘dağlılar’ın kara yoluyla göçü yasaklanmıştı. Dolayısıyla sürgünler Karadeniz kıyılarına yöneldiler. Aç ve çıplak yığınlar başta Taman, Tuapse, Anapa, Novorossiysk, Tsemez, Soçi, Adler, Sohum, Poti, Batum, limanları olmak üzere sayısız liman, iskele ve koyda kendilerini yeni yurtlarına götürecek tekneleri, gemileri bekliyorlardı. Bu bekleyiş bazen günler, bazen aylar bazen ise bir yıl sürecekti. Bu yüzden daha ilk aylardan itibaren kadınlar, çocuklar ve güçsüz olanlar, açlık, hastalık ve soğuktan kitlesel halde ölmeye başladılar. Rejimin Kafkasya politikalarına hak veren Adolf Berje adlı Çarlık bürokratı bile şöyle yazacaktı: “17 bin dağlının toplandığı Novorossiysk koyunda gördüklerimi unutmayacağım. Hıristiyan olsun, Müslüman olsun, ateist olsun onların durumlarını görenler mutlaka çöker ve perişan olurdu. Ruslar, Çerkeslere hayvanlara bile yapılmayacak şeyler yaptılar. Şu gördüğüm olayları kâğıda gözyaşım damlamadan nasıl yazacağım? Kışın soğuğunda, kar, yağmur altında, evsiz, yiyeceksiz ve elbisesiz bu insanları tifo ve çiçek hastalığı da durumlarını iyice kötüleştiriyordu. Anasız kalmış bebekler ağlaşıyor, aç bebekler ölmüş annelerinin göğüslerinden anne sütü arıyorlardı. Genç bir Çerkes kadını paçavralar içinde, açık havada, ıslak toprağın üzerinde iki yavrusu ile birlikte uzanmış, biri ölüm öncesi çırpınışlarla yaşamla mücadele veriyor, diğeri ise soğuktan kaskatı kesilmiş annenin göğsünden açlığını gidermeye çalıyor. Binlerce insan göz önünde ölüp tükeniyordu ve böyle manzaralara sık sık rastlanıyordu (…) Dinsel bağnazlık, Rusya’ya karşı nefret ve Osmanlı Cennetiyle ilgili vaatler milleti bu duruma getirmişti…” Bir başka kaynaktan sürgünlerin zorlu yolculuğunu izleyelim: “Osmanlı gemicilerinin gözü doymuyordu. 50-60 kişilik yelkenlilere üç yüzden fazla sürgün Kafkasyalıyı balık istifi dolduruyorlardı. Biraz su ve azıktan başka yanlarına hiçbir şey alma özgürlükleri yoktu. 5-6 gün denizde kalındığında suları ve azıkları biten, salgın hastalıkların zayıflattığı sürgünlerin birçoğu yolda ölüyordu. 6 yüz kişiyle yola çıkan bir gemiden denizi aşıp sağ olarak karaya çıkabilenler yalnızca 370 kişiydi, Nusred Bahri gemisine Tsemez’den 470 kişi bindirildi. Fırtınaya yakalanıp kayalara vuran bu gemiden yalnızca 50 kişi kurtulabildi.” Benzer hikâyelerin Rus gemiciler için de anlatıldığını tahmin edebiliriz. Osmanlı durumdan memnun mu? Gelelim madalyonun öteki yüzüne. Osmanlı İmparatorluğu, dinsel, politik ve askeri nedenlerle mülteci akınından memnun görünse de devletin en azından mali olanakları bu göçü kaldıracak durumda değildi. Daha 1860 göçlerinde İstanbul'da işler çığrından çıkmıştı. Bu yüzden daha sonraki yıllarda mültecilerin İstanbul’a sokulmaması, Anadolu’da tutulması kararlaştırılmıştı. Trabzon’daki Rusya Konsolosu Moşnin şöyle yazıyordu: “Sürgün başladığından beri Trabzon ve çevresine getirilen göçmen sayısı 247.000 kişiye varmıştır. Bunlardan 19.000’i yaşamını yitirmişti. Şu anda kamplarda 63.290 kişi kalmıştır. Burada günlük ortalama ölüm sayısı 180-250 kişidir. Tifo vahim boyutlardadır”. 19 Eylül 1864 tarihli Allgemeine Zeitung’da Konstantinopel (İstanbul) muhabirinin şu anlatıları yer alıyordu: “Samsun’da bildirildiğine göre (…) ölüm oranı sadece göçmenler arasında değil yerliler arasında da duyulmamış ölçülere vardı. 50 bin kadar ölü gömüldü. 60 bin göçmen açık havada veya şehrin sokaklarında yatıp kalkıyor.” Benzer raporların İmparatorluğun Karadeniz kıyısındaki Giresun, Fatsa, Ayancık, İnebolu, Akçaabat veya Varna, Burgaz Köstence limanlarından, hatta Kıbrıs’taki Larnaka limanından da geldiğini söyleyelim. Yine bu raporlara göre sürgünler hayatta kalmaları için evlatlarını köle olarak satıyorlardı. Bu amaçla, Trabzon ve Samsun’da geçici köle pazarları kurulmuştu. Tahmini rakamlara göre sadece 1863- 1867 arasında 150 binden fazla Çerkes köle alınıp satılmıştı. Tampon halk Çerkeslerin dili de gelenekleri de Türklere benzemediği için entegrasyonları (daha doğrusu asimilasyonları) zor oldu. Çerkeslerin çoğu Bulgaristan, Sırbistan, Makedonya ve Kuzey Yunanistan’a yerleştirildiler. Amaç hem Rusya’ya karşı tampon olmaları hem de yerel liberal hareketlere karşı silahlı güç olarak kullanılmalarıydı. Nitekim Çerkes çeteleri 1867 ve 1868’de Bulgar çetelerine karşı savaştı. Bu göçmenler açısından da uygun bir amaçtı çünkü onlar da Rusya tarafından desteklenen bu ayrılıkçı hareketlere karşı savaşarak adeta Rusya’ya karşı savaşlarını devam ettirmiş oluyorlardı. Ancak 1872'de İstanbul'daki Rusya Konsolosu İgnatyev'e verilen bir dilekçedeki şu satırlar, Çerkes mültecilerin kısıldıkları kapana dair önemli ipuçları içeriyordu: “8 yıldır beylerimiz eziyetler çektirerek bizi akıl almaz bir esaret altında tutuyorlar (…) Yapılan hataların ağırlığını itiraf ederek, 8.500 aile adına aşağıda imzası bulunan bizler (…) Çar II. Aleksandr'ın yüksek himayesinden yararlanmak için vatanımıza geri dönmemize izin verilmesini rica ediyoruz. Bunun için her türlü fedakârlığa hazırız.” Çarın bu dilekçeye cevabı kısa ve net oldu: “Geri dönüş söz konusu bile edilemez.” Anadolu’da Çerkes gettoları Halkın ‘93 Harbi’ dediği 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı sırasında merkez, Çerkesleri Balkanlar’dan çekmek zorunda kaldı. 1877’de Kars’ın Rusların eline geçmesi üzerine buradaki Çerkesler de şehri terk etmek zorunda kaldı. 1878’de Çukurova bölgesinde 48 köy Kafkasya ve Bulgaristan’dan getirilen Çerkeslerce iskan edilmişti. Çerkesler, görece homojen gruplar olarak yerleştirildikleri Batı Anadolu ve Orta Anadolu’da fazla sorun yaşamadılar ama Sivas’ta ve Adana’da Avşarlar gibi Türkmen aşiretlerinin yaz-kış göçleri sırasında maddi zararlara uğradılar. Ayrıca Akdeniz’in sıcak iklimi de Çerkesleri çok zorladı. Batı Karadeniz bölgesinde Gürcülerle, Çerkesler ve Abazalar arasında çatışmalar yaşandı Karadeniz bölgesinde Gürcü ve Çerkes kılığına giren Müslümanların eşkıyalık faaliyetleri ile Ermenilerin siyasi amaçlı çetecilik faaliyetlerinin faturası da ağırdı. Daha sonra Çerkeslerin bir bölümü (Şapsığlar, Kabardaylar, Abhazlar, Bjeduğlar) Suriye, Filistin ve Ürdün’e kaydırıldı. Bu yeni göçler, genel olarak Çerkeslerin ekonomik, sosyal durumunu kötüleştirdi. Devletin vurucu gücü Çerkesler egemen etnik grup olan Türklerle iyi geçiniyordu ama diğer gruplarla ilişkileri ya Türklerin çizdiği şekilde ilerliyordu ya da güçler dengesine göre şekilleniyordu. Örneğin 1880’lerde Rumların yoğun bulunduğu Ordu-Samsun hattında Gürcülerle birlikte Rumlara karşı konulandırıldılar. Buralarda hatta Erzurum, Sivas gibi bölgelerde Gürcü kıyafetiyle eylem yapan Abazalar vardı. Maraş bölgesindeki kadim Ermeni yerleşimi Zeytun, merkezi devletin yönlendirdiği Çerkes gruplarca sarmalanmaya çalışıldı. Yine önemli bir Ermeni nüfusu barındıran Doğu Anadolu’da, Kürtlerle birlikte Ermenileri taciz ettiler. Ürdün ve Lübnan’da, merkeze boyun eğmeyen Dürziler ve Bedeviler gibi grupları ezmek için Çerkesler kullanıldı. Bu görevleri öyle iyi yerine getirdiler ki, ileriki yıllarda Ürdün’de yönetici sınıflara dahil olmayı başardılar. Bunlar olurken, bir yandan Çerkesler yerli halk tarafından asimile edilmeye karşı koymaya çalışıyordu, hem de kendi alt gruplarını (örneğin Adigeler Ubıhları) asimile ediyordu. Çerkeslerin izole yaşantıları onların sosyal ve kültürel açıdan muhafazakar olmalarına neden oldu. Aslında pek çok Çerkes, sivil ve askeri bürokraside önemli görevler aldı ama entelektüel gelişim bununla uyumlu olmadı. Çünkü içinde hareket ettikleri siyasal ortam II. Abdülhamit’in baskıcı yönetimi idi. Çerkes elitlerinin alfabe geliştirme, edebiyat eserleri veya gazete yayımlama girişimleri Abdülhamit’in sansür yönetimine takılıyordu. Durum Meşrutiyet’in ikinci kez ilan edildiği 1908’den itibaren değişmeye başladı. Çünkü İttihatçıların Balkanlar’dan Altaylara uzanan Turan ülküsü, Rusya’ya karşı Kafkas halklarına, bu bağlamda Çerkes mültecilere önemli roller yüklemeye müsaitti. Yine de 1908’de kurulan Çerkes Teavün Cemiyeti’nin nizamnamesinden anlaşıldığı üzere bu yıllarda hala Çerkesler için anavatana dönmek çok güçlü bir hedefti. Buna rağmen Çerkesler, Osmanlı Devleti’nin pis işlerinde görev almaya da devam ettiler. 1915’te Çerkes çeteleri ve Çerkes askeri elitleri önemli görevler üstlendiler. Örneğin İTC’nin yeraltı örgütü Teşkilat-ı Mahsusa’nın ünlü tetikçisi Yakup Cemil Çerkes’ti. Kuşçubaşı Eşref Teşkilat-ı Mahsusa’nın liderlerindendi. 1915 Haziranında Ermeni Milletvekili Avukat Krikor Zohrap’ın başını taşla ezerek öldüren Binbaşı Çerkes Ahmet’ti. Bu durum, bir çeşit rehine psikolojinin ürünü mü yoksa, Çerkeslerin İttihatçıların Türkçülük fikriyatına duydukları sempatinin bir ürünü mü diye sorarsanız her ikisi de olabilir derim. Bunlara (yine ayrı bir yazı konusu olan) Harem’deki Çerkes kızlarının bir çeşit akrabalık hissi uyandırmış olmasını, merkezin ‘hamiyetperverlik' söylemi ile Çerkesleri manevi kıskaca almış olmasını da ekleyebiliriz. Ama asıl neden 19. yüzyılın son çeyreğinden itibaren bölgeye hâkim olan milliyetçi gerilim, çatışma ve savaş atmosferiydi. Böylesi bir ortamda, egemen grupların (bizim olayımızda Osmanlı, Rus ve İngiliz hükümetlerinin), azınlıkta olan etnik gruplar arasındaki gerilimleri kendi çıkarları doğrultusunda yönlendirmeleri çok kolaydı. Hele de bu gruplar Çerkesler gibi otoktan (yerli) halklardan değillerse, yani kendi siyasi projelerini gerçekleştirecekleri bir coğrafyadan yoksunlarsa…. Bu açıdan bakılınca, önümüzdeki yıl ‘Çerkes Soykırımı’nın 150. Yılı’ dolayısıyla Rusya Federasyonu, iki yıl sonra da ‘Ermeni Soykırımı’nın 100. Yılı’ dolayısıyla Türkiye Cumhuriyeti epey sıkıntılı günler yaşayacak. Umalım ki iki devlet de bu gerilimleri eski tip inkar politikaları ile değil, çağdaş normlara uygun yüzleşme ve onarıcı adalet politikalarla geride bırakmayı seçerler… Özet Kaynakça: John F. Baddaley, Rusların Kafkasya’yı İstilası ve Şeyh Şamil, Çeviren: Sedat Özden, Kayıhan Yayınları, 1996; Arsen Avagyan, Osmanlı İmparatorluğu ve Kemalist Türkiye’nin Devlet-İktidar Sisteminde Çerkesler,Çeviren: Ludmila Denisenko, Yayına Hazırlayan: Yasemin Gedik, Belge Yayınları, 2004; Çerkeslerin Sürgünü, 21 Mayıs 1864, Tebliğler, Belgeler, Makaleler, Kafder Yayınları, 2001; Nihat Berzeg, Çerkes Sürgünü: Gerçek, Tarihi ve Politik Nedenleri, Takav Matbaacılık, 1996; Cahit Aslan, “Bir Soykırımın Adı 1864 Büyük Çerkes Sürgünü”, avrasya.etu.edu.tr/wp-content/uploads/2013/05/birsoykiriminadi.pdf; ayrıca Nart ve Jineps dergilerinin ilgili sayıları. AYŞE HÜR http://www.radikal.com.tr/yazarlar/ayse_hur/21_mayis_1864_cerkeslerin_kara_gunu-1134019p>      nanKaffed

Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi: Çerkes Soykırımı’nı Unutmuyoruz!

21 Mayıs 1864’te Kafkasya, Anadolu ve Ortadoğu’yu sonsuza kadar değiştiren bir felaket meydana geldi. Kuzey Kafkasya’nın kadim halklarından Çerkesler, Rus Çarlığı’nın yüzyıllardır süren emperyalist ve sömürgeci istila dalgası karşısında yenilgiye uğradılar. Kadim ülkeleri için savaşan Çerkeslerin katledilmesi acılı bir son değil, daha da acılı felaketleri getiren bir sürecin, on yıllara yayılan ve etkileriylebugün de devam eden Çerkes Soykırımı’nın başlangıcıydı. Rusya sağ kalan Çerkeslerin çoğunluğunu sürdü. Sürülenleri, Osmanlı İmparatorluğu kabul etti. Kafkasya’dan Osmanlı topraklarına uzanan büyük sürgün yolculuğu, hem Karadeniz’den geçerken hem Anadolu’ya yerleştirilme süreçlerinde salgın hastalıklar ve zorlu koşullar nedeniyle büyük sayıda ölüme yol açtı. 19. yüzyılın modernleşen ve merkezileşen Osmanlı devleti, Çerkesleri, büyük bir nüfus mühendisliği projesi doğrultusunda, kendisi için sorunlu Müslüman ve gayri Müslim toplulukların bulunduğu yerlere, bir emniyet supabı gibi yerleştirdi. Böylece Çerkesler binlerce yıllık efsanevi ülkelerinden kopmakla kalmadılar, imparatorluk coğrafyasının Balkanlar’dan Filistin’e kadarki her tarafına dağıtıldılar, birbirlerinden koparıldılar. Ülkelerine geri dönme çabaları, hem güç yaşam koşulları hem de her iki devletin çıkardığı zorluklarla engellendi. 1864 Sürgünü hem önce hem de sonra gerçekleşen, bugün bilinçsizce hepsine Çerkes dediğimiz farklı KuzeyKafkas kavimlerinin Anadolu’ya göçleriyle devam etti. Hem Anadolu’nun o günden bugüne gelen tarihi hem de Osmanlı ve ardından Türkiye Cumhuriyeti’nin asimilasyoncu siyasetleri, çoğunluğu tarihsel anavatandan uzakta, Türkiye ve Ortadoğu coğrafyasında yaşayan Çerkesleri kendi kimliklerinden uzaklaştırdı. Tektipçi ulus devlet yaklaşımı, Çerkeslerin ve diğer Kuzey Kafkasya halklarının farklı etnik kimlikten gelmelerini, farklı dillere sahip olmalarını kabullenmek istemedi. Çerkesler buna rağmen direndiler ve bugündillerini öğretebilmek, tarihlerine ve kültürlerine sahip çıkabilmek istiyorlar. Biz Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi olarak, tüm halkların kendilerini dilleri, kültürleri ve inançları ile birlikte serbestçe ve eşitçe ifade edebileceği, yaşayabileceği bir demokrasinin kurulması gerektiğine olan inat ve inancımızla; Çerkeslerin bu konudaki duyarlılığını paylaşıyor ve Rusya Federasyonu’nu, Çerkes Soykırımı’nı tanımaya çağırıyoruz. Aynı doğrultuda, Türkiye’deki Çerkeslerin kendi dilleriyle eğitim ve yayın yapabilme taleplerinin karşılanmasını istiyoruz. Ortak tarihimizin ve bu topraklardaki yaşamı birlikte var etme mücadelemizin üzerimize yüklediği sorumlulukla, “alanlarda birleş, soykırımla yüzleş!” diye haykıran Çerkeslerin yanında olduğumuzu belirtiyoruz. Soykırıma maruz kalan her Çerkes ve Kuzey Kafkasyalı’nın anısı önünde saygıyla eğiliyoruz.   Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi Eş Sözcülerip> Sevil Turan – Arif Ali Cangıp> 21.05.2013p>nanKaffed

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül: Acınızı Paylaşıyorum

Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Abdullah Gül adına Cumhurbaşkanlığı Özel Kaleminden Federasyonumuz aranarak, Sayın Abdullah Gül'ün 25 Mayıs davetimiz için teşekkür ettiğini, ancak aynı tarihte başkaca programı olduğu için etkinliğe katılamayacağını, acımızı paylaştığını söylediği iletilmiştir.    KAFFEDp>nanKaffed

Saadet Partisi İst. İl Başkanı: Büyük Sürgünü’nün Yıl Dönümünde Çerkeslerin Acılarını Paylaşıyoruz

Saadet Partisi İstanbul İl Başkanı Selman Esmerer, Büyük Çerkez Sürgünü'nün 149. Yıl Dönümü İle İlgili Bir Basın Açıklaması Gerçekleştirdi. Bugün 21 Mayıs, Çerkeslerin 1864'de maruz kaldıkları zulüm, soykırım ve sürgününün 149.yıldönümü, Tarihin en eski dönemlerinden beri yaşadıkları Kafkasya'da büyük bir geçmişe sahip Çerkesler ve Kafkas halkları, yüzyıllarca süren onurlu bir direnişe rağmen, emperyalist devletlerin ve Çarlık Rusya'sının hak hukuk tanımaz politikaları ve stratejik sinsi hedefleri doğrultusunda soykırıma uğratıldı ve Kafkasya’dan koparıldılar.Milli Görüş'ün tek temsilcisi olan Saadet Partisi olarak, zulme uğrayan Çerkes ve Kafkas halklarının acılarını kalplerimizde hissettiğimiz bu günde, bu acılarını hep beraber paylaştığımızı bir kere daha ilan ediyoruz.Büyük sürgün öncesi, Çerkeslerin ve Kafkas halklarının yıllarca süren, Ruslarla yaptıkları savaşlarında, zulme ve işgale karşı verdikleri kahramanca mücadeleyi unutmamız asla mümkün değildir. Ancak kahramanca yapılan bu mücadele her türlü gayrete rağmen olumsuzlukla sonuçlanınca Ruslar bu fırsatları iyi değerlendirip işgal girişimlerini başlatmış oldular. Kafkasyalı kardeşlerimizin kahramanca mücadele verdikleri yere bugün, Ruslar, Kraznaya Polyana,yani kızıl cayır diyorlar. Rus zulmü ve vahşeti karşısında şehit olan, Kafkasyalı kardeşlerimizin kanlarının boşa akmadığını, Kafkas halklarının bugün Rusya'da verdikleri mücadele bizlere hatırlatmakta, ve soykırımı, sürgünü ve zulmü bir kez daha gözlerimizin önüne sermektedir.21 mayıs 1864 tarihinde Çerkesler ve Kafkas halkları, sahip oldukları evlerinden, topraklarından ve vatanlarından koparılıp büyük sürgüne uğratıldılar. Bu sürgün süreci çok acımasız, zalimce ve kanlı gerçekleşti. Gemilere doldurulan insanlar hiç bilmedikleri, tanımadıkları çeşitli ülkelere doğru yola çıkarıldılar. Fazla yüklenen gemilerin bazıları insanlarla beraber battı. Baş gösteren hastalık ve açlık nedeniyle on binlerce insan öldüğü için denize atıldı. Gemilerden karaya sağ çıkan insanları da ise yine açlık ve hastalıklar bekliyordu. Hiç bir şeyleri olmadan gittikleri ülkelerde gösterilen yerlere yerleşip bir hayat kurana kadar çok büyük zorluklar ve çileler çektiler. Çerkeslerin sürgün neticesinde gönderildikleri coğrafyalara bakıldığında, çok dağınık olduğu, Başta Türkiye olmak üzere, Balkanlar, Almanya, Amerika, Ürdün, Suriye ve İsrail de büyük Çerkes nüfus olduğunu görmekteyiz. Türkiye’de yaşayan Çerkes kardeşlerimiz ve diğer etnik kökene sahip olan Türk, Kürt, Laz, Gürcü ve diğer kardeşlerimiz 75 milyon, bu vatan için kanıyla canıyla hizmet etmişlerdir. Biz saadet partisi ve milli görüş olarak diyoruz ki:  Türkiye’de yaşayan 75 milyon kardeştir. Etnik kökeni ne olursa olsun bizim mayamızda İslam vardır, İslam kardeşliği vardır. Yine etnik kökeni ne olursa olsun, bir ve beraber çarpan yüreklerimiz ''YENİ BİR DÜNYA''yı mutlaka kuracaktır. Tekrar ''Büyük sürgün'' ün bu yıldönümünde Çerkes kardeşlerimizin acılarını paylaşıyor, bu tür felaketlerin bir daha yaşanmamasını diliyoruz. Saygılarımızla... Selman ESMERER Saadet Partisi İstanbul İl Başkanı  nanKaffed

BDP: Çerkes Halkının Acılarını Paylaşıyoruz

  BDP Genel Merkezi, 21 Mayıs Çerkes Sürgünü ve Soykırımı Günü vesilesiyle yaptığı açıklamada 19. Yüzyılda Çarlık Rusya’sı tarafından iki milyon insanın katledildiğini hatırlatarak, “Çerkes halkının acılarını paylaşıyoruz” dedi.h1> BDP yazılı açıklamasında, Çerkeslerin insanlık tarihinin gördüğü en kanlı ve acımasız soykırımlardan birine maruz kaldıklarını ifade ederek, soykırımın insanlık suçu olduğunu vurguladı. ANF'de yer alan BDP’nin mesajı şöyle: “21 Mayıs Çerkes Sürgünü ve Soykırımı Günü, insanlık tarihindeki en büyük trajedilerden birinin anma günü, Çerkeslerin uğradığı soykırımın yıldönümüdür. Çarlık Rusya’sının emperyal politikaları doğrultusunda uyguladığı insanlık dışı uygulamaların simge günüdür. 19. yüzyılda Çarlık Rusya’sı tarafından iki milyon insanın katledilmesinin anılmasıdır. Çerkesler, bir halklar hapishanesi olan Çarlık Rusya’sına karşı yurtlarının bağımsızlığını savundukları için defalarca katliamlara uğradılar. Son olarak 21 Mayıs 1864 tarihinde, direndikleri Çarlık ordusuna yenik düşen Çerkesler, insanlık tarihinin gördüğü en kanlı ve acımasız soykırımlardan birine tabi tutuldular. Rus, Osmanlı ve Britanya İmparatorlukları’nın işbirliğinde yurtlarından, dünyanın dört bir yanına sürgün edildiler. Çerkeslerin büyük bir kısmı çok kısa bir sürede anayurtlarından korkunç koşullarda sürgün edildi, üçte biri sürgün yollarında açlık ve hastalıktan hayatını kaybetti. Ürdün’e, Suriye’ye, Mısır’a, Filistin’e, Lübnan’a, Balkanlara dağıldılar. Ancak aradan geçen bunca zamana ve tüm baskılara rağmen, Çerkesler varlıklarını ve kimliklerini koruyorlar. Bu önemli gün; sıradan bir anma veya dert yanma günü değil, sürgünü, ve soykırımı ve bütünlüklü olarak ele alıp, direnme ve dayanışma bilincimizi en fazla açığa çıkarmamız gereken bir haykırma ve hesaplaşma talebi günüdür. İnsanlığın bundan sonra bu gibi katliam ve soykırımlara uğramaması için geçmişle yüzleşmesi ve hesaplaşması kaçınılmazdır. Bu anlayışla Çerkes halkının acılarını paylaşıyor, sürgünde hayatlarını yitirenleri saygıyla anıyoruz."p> http://www.timeturk.com/tr/2013/05/21/bdp-cerkes-halkinin-acilarini-paylasiyoruz.htmlp>nanKaffed

Ankara’da 21 Mayıs

Ankara Çerkes Derneği 21 Mayıs'ın 149. yıldönümünde bir dizi etkinlik düzenledi. Etkinlikler 21 Mayıs günü saat 12:00'de Rusya Federasyonu Büyükelçiliği önünde düzenlenen protesto gösterisi ve basın açıklaması ile başladı. Çok sayıda kişinin katıldığı gösteride Ankara Çerkes Derneği Başkanı Yinal Kozok basın bildirisini okudu. Bildiride Rusya Federasyonu'nun Çerkes soykırımını hala tanımadığı, kültürel ve demokratik taleplerin bastılırdığı, anayurduna dönmek isteyen Suriyeli Çerkeslere sorunlar çıkarıldığı vurgulandı. Kozok sözlerini söyle tamamladı: "Bizler Rusya’nın bütün çabalarına rağmen soykırımı ve sürgünü unutmayacağız.p> Anavatanımızla bağlarımızı her koşulda devam ettirmeye kararlıyız.p> Yok edilmek istenen kimliğimizi hem anavatanımızda hem de diasporada korumak azmindeyiz.p> Soykırım bir insanlık suçudur.p> Çerkes Soykırımı bir pazarlık aracı değildir.p> Rusya Federasyonu Çerkes Soykırımını ve Sürgününü kayıtsız şartsız kabul etmeli, Çerkesler için adaleti sağlayacak her türlü adımı atmalı, artık kendi kara tarihiyle yüzleşmelidir."p> 21 Mayıs gecesi Ankara Çerkes Derneği'nde soykırım ve sürgünde yaşamını yitirenler için anma toplantısı düzenlendi. Saygı duruşu ile başlayan programda Aslan Arı'nın duygulu konuşmasından sonra ağıtlar okundu. nanKaffed

Mansur Balcı:Çerkeslerin Bitmeyen Yası

  [RADİKAL] Çerkesler, her 21 Mayıs'te yas tutar. 149 yıl önce Çarlık Rusyası'nın zulmünden kaçan yüzbinlerce Çerkes Karadeniz'i aşıp bu kıyılardan Türkiye'ye ulaşmıştı. Türkiyeli Çerkesler, bu yıl 25 Mayıs'ta Samsun'da bir kez daha atalarının manevi huzurunda olacaklar Ablam anlatırdı. Annem ile annesi, her ayın 15’inde dolunayda, balkona çıkarlar, birlikte ağlarlarmış. Anneannem öldükten sonra da annem, yıllarca bunu sürdürdü. Annem sürgünle gelen kuşaktan değildi ama annesi genç kız iken sürgünle gelmişti. Yurtlarından koparılıp sürülürken akrabalar-arkadaşlar aralarında sözleşmişler, “Her dolunayda aya bakarak birbirimizi düşünelim; birbirimizi unutmayalım” diye… Sonraları bu sessiz anma-yas eyleminin Türkiye ’de ve Kafkasya’da birçok yerde yapıldığını öğrendim. Her ay tekrarlanan bu dramatik ritüel, kitle iletişim araçlarının olmadığı bir zamanda, bir tür telepati yoluyla karşılıklı duygu transferini, fiziki olarak koparılmış bağları korumayı ve yaşatmayı olanaklı kılmış. Çerkeslerde yas, hatırlamanın, ayakta kalmanın ve kolektif aidiyetin bir biçimi olarak yaşanmış, yaşatılmış… Yazı dilinin olmadığı koşullarda, kolektif hafızada kayıt tutma, arşivleme işlevlerini yerine getirmiş. Sürgün, 1864p> Çerkesler, Kafkasya coğrafyasının otonom halkları olup, 1864’te başlayan sürgünle yurtlarından sürülmüşlerdi. Tarihlerinin M.Ö. 8000’li yıllardan daha da eski olduğu, yeni kazılarla bilinir hale geldi. Kafkasya coğrafyası, tarih boyunca büyük güçlerin siyasi ve askeri didişme alanı oldu. Hunlar, Moğollar, Türkler ve Ruslar gibi büyük askerileşmiş toplumların yer değiştirmelerinin geçiş alanı oldu. Komşu halkların güçlenmesine bağlı olarak, yayılma alanları açısından iştah kabartıcıydı da. Tatar Hanlığı, Çarlık Rusyası gibi… Bu askeri siyasi hareketlerin ortasında merkezi devlet olarak örgütlenmeleri sürekli sekteye uğratılan Çerkesler, dilleri, kültürleri ve gelenekleri yanında, kendilerine özgü sert iç yasalarıyla yine de ayakta kalmayı başarmışlardır. Yaşamları boyunca savaş içinde kalan bu halkın doğası sertleşmiş, yasaları keskinleşmiş ve başka halklara güvenleri azalmış. Çarlık Rusyasıp> 1764’te Çarlık Rusyasının, Kaberdey bölgesine saldırısıyla Kafkas-Rus savaşları başladı. Çarlık Rusyası’nın güney denizlerine inmesi, denizlerde hakimiyet ve dünya ticaretinde pay alması, Çar I. Petro’nun Rusya’nın geleceğine yönelik temel politikasıydı. Daha sonraki Çarlar-Çariçeler için de bir vasiyet olarak benimsenen bu politika, dünya ekonomisinde ticaretin yerini sanayinin alışına kadar devam etti. Güçlü İngiltere , Rusları Baltık Denizi’ne çıkarmadı. O yol kapalı idi. Kuzey Buz Denizi o dönemin teknik koşullarına bağlı olarak bir deniz yolu değildi. Dünyaya açılmak için geriye kalan tek yolun Karadeniz olması, Çerkeslerin talihsizliği oldu. Çarlık ordusunun Kafkasya’ya girişiyle başlayan savaş, sayıca ve teknolojik anlamda çok üstün bir orduya karşı topyekun bir halk savunması olarak sert ve acımasız koşullarda yüzyıl sürdü. Çerkesler, Çarlık ordusunu Kafkaslar’da durdurdu, kilitledi ve en azından iki kıtada tarihin gidişini etkiledi. Sonuçta, Çerkeslerin yenilgisiyle savaş bittiğinde, sistematik bir kıyım başladı, Çerkes halkının tamamına yakını yurtlarından sürüldü. 21 Mayıs 1864, bu kıyım ve büyük göçün başladığı gündür. Çerkesler, dünyanın her yanında bir gün yas tutarak bu trajedi ile yüzleşirler. Rus, Osmanlı ve İngiliz arşivlerine göre, iki milyon Çerkes sürgün edildi. Bunların 500 bini yollarda öldü. Sağ kalanlar da salgın hastalıklar, açlık, dil bilmemek, para ve işlerinin olmaması gibi nedenlerle yıllarca sefalet içinde yaşadı. Ağırlıklı olarak Osmanlı topraklarına sürülen Çerkesler, İmparatorluğun dağılmasıyla kurulan her devlette varlar. Yaklaşık, üç ile dört milyon civarındaki sayıları ile Türkiye’de ikinci büyük azınlık Çerkeslerdir. Ürdün, Suriye ve İsrail’de de sayıları küçümsenmeyecek azınlık durumundalar. Stalin dönemindep> Çerkesler, Sovyetler kuruluncaya kadar, Çarlık tarafından kendi anayurtlarında sistematik bir yok edilme politikası yaşadı. Baskılar, köy ve bölge boşaltmalar, toplu sürgünler gibi. Sovyetler Birliği’nin kuruluşu, Çerkeslere özerk cumhuriyetler statüsü kazandırdı. Yazılı dil, edebiyat ve folklorlerini geliştirmelerinin önünü açarken, devlet yönetme yeteneklerinin de oluşumuna ve gelişimine olanak tanıdı. 1917 Sovyet devriminden sonra Kafkasya’da Abhazya, Adigey, Karaçay-Çerkesk, Kabartay-Balkar, Osetya, Çeçen-İnguş ve Dağıstan özerk cumhuriyetleri kuruldu. Stalin dönemindeki baskı ve kıyımlardan Çerkesler de paylarına düşeni aldı, sindirildiler. Birçok aydın ve ileri gelenleri öldürüldü, sürüldü; zaman zaman halkın bir kısmı topluca sürgüne yollandı. Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla Kafkasya coğrafyası da yeniden hareketlendi ve çeşitli çatışmalara sahne oldu. Günümüzde Abhazya bağımsız bir devlet. Adigey, Kaberdey-Balkar, Karaçay-Çerkesk, İnguşetta, Çeçenistan ve Dağıstan, Güney Osetya Rusya Federasyonu’nu oluşturan cumhuriyet ve yönetimlerden. Diaspora Çerkeslerip> Çerkeslerin diasporada örgütlenmeleri sivil örgütler şeklinde oldu. Türkiye’de örgütlenme, Meşrutiyet’in ilanıyla kurulan, Çerkes Teayyun Cemiyeti’yle başlar. Cumhuriyet döneminin örgütlenme türü ise Kafkas Kültür Dernekleri şeklinde oldu. Günümüzde, 60’ın üzerinde derneğin oluşturduğu bir çatı örgütü olan Kafkas Dernekleri Federasyonu (KAFFED) yanında araştırma ve yayın alanlarında faaliyet gösteren Kafkas Araştırma Kültür ve Dayanışma Vakfı (KAFDAV), Türkiye’nin en önemli Çerkes sivil toplum örgütleri. Federasyonun yayın organı ise Nart dergisi. Merkezi Kaberdey Cumhuriyeti’nin başkenti Nalçik’de olan, Dünya Çerkesleri Birliği (DÇB) en üst düzey sivil örgüttür. Bunun dışında Almanya , Fransa, Hollanda, Danimarka, Ürdün, Suriye ve İsrail başta olmak üzere, birçok ülkede Kafkas Kültür Dernekleri var. Modernleşme ve kentleşmeye paralel olarak diaspora Çerkeslerinin toplu yaşamları parçalandı ve hızlı bir asimilasyona uğradılar. Bugün en ciddi sorunları ve amaçları, dillerini korumak ve anavatanlarına göçü teşvik etmek. Dillerini kaybederlerse, kültürlerinin ve kimliklerinin de kaybolacağını biliyorlar. Bütün çabalara rağmen önlenemeyen asimilasyona karşı, yaşadıkları ülkelerde demokratik hakları ve kültürel talepleri için örgütleniyorlar. 21 Mayıs eylem ve etkinlikleri, Çerkeslerin yaşadıkları ülkelerde kendi kimlikleri ile var olma çabalarını dile getirme anlarıdır. Radikal 2 MANSUR BALCIp> div>nanKaffed

Çerkes Soykırım 21 Mayıs 1864

[STAR GAZETE] Gürcü tarihçi Simon Canaşia, Şapsığların bölgesi Cubga’da 91 yaşında bir ihtiyarla karşılaşır. “Neler oldu buralarda 1864’ün Mayıs’ında?” diye sorar. İhtiyar hem ağlar hem de anlatır:p> “Deniz kıyısında yedi yıl boyunca atılmış insan kemikleri vardı. Kargalar erkek sakallarından ve kadın saçlarından yuvalarını kurarlardı. Deniz yedi yıl boyunca karpuz gibi insan kafataslarını fırlatıp atardı kıyıya....Benim orada gördüklerimi düşmanımın bile görmesini istemem...”strong>span>p> Soykırımı temel nedeni Rus emperyalist siyasetidir. Kırım Savaşı, Rusya açısından, Batı hele de Türk dünyasına tümüyle açık olan Çerkesya’nın stratejik önemini  ortaya koymuştu.  Bu yörede yıllardan beri Rus boyunduruğuna girmeyi kabul etmeyen, Rus kilisesine asla boyun eğmeyen, kültürlü, geleneklerine ve dinine bağlı, hızla kalkınıp gelişebilecek bir Çerkes-Müslüman nüfus bulunuyordu ki, bunların yok edilmesi şarttı! Adıge tarım ve hayvancılığı, çağına göre, hele de Rusya’yla kıyaslanmayacak kadar ileriydi. (Justin McCarthy—Ölüm ve Sürgün)  Ortodoksların koruyuculuğunu üstlenen, yayılımcı ve sömürgeci Rusya, salt siyasi çıkarları nedeniyle, ülke topraklarındaki bütün Müslüman nüfusunu en başta da kendilerine sür-git direnen ve teslim olmayan Çerkesleri yok etmek istiyordu. (Samir Hatko—Adıge Tarihçisi) p> General Mihail Tarfieloviç Loris-Melikov  Kuzey Kafkasya halklarının Osmanlı’ya göç ettirilmesini sağlamak amacıyla İstanbul’a gönderildi, 1860 yılında. Görüşmeler sonucu Osmanlı Devleti, özellikle Kuzey Kafkasya’dan gelecek Çerkes Müslkümanlarını kabul edeceğini açıkladı. İlk aşamada, 1860-1861 yıllarında on bin Kabartay ve Müslüman Oset nüfusu zorla sürüldü Osmanlı topraklarına.  Bu ilk göç bey ve köylülerin topraklarına zorla el konulmasıyla başladı; buna İstanbulak’o yani İstanbul’a Göç denmiştir.  Kabartay ve Müslüman Oset göçlerinin başlatılamasının asıl ve gizli nedeni, daha batıdaki Adıge nüfusuna yönelik “etnik temizlik” ve “dış sürgün” olayını gizleme ve olası tepkileri geçiştirme kaygısıydı.  span>span>span>span>span>span>span>span>p> Adıgeler Rus’ların niyetini kavramakta gecikmedi, Haziran 1861’de Abadzeh, Şapsığ ve Ubiıh bölgelerini birleştirerek sonuna kadar direnmek amacıyla, Soçi yakınlarında Çerkes Milli Meclisi ve bu meclise dayalı 15 üyeli bir Meclis Yönetimi oluşturdu.  Yönetim Rus Çarıyla uzlaşmaya çalıştıysa da II. Alexander ya sürgün ya da Kuban Irmağı boylarına, sıtma yatağı bataklıklara yerleşmelerini buyurdu. Kabul etmedi bunuj Adıgeler.   Ve 1862’de Rus harekatı başladı, Çerkesler bir yıl süreyle savaştılar. Rusları durdurdular ancak sonunda tükendiler ve ateşkes imzalandı. Rus ateşkes mi dinler! Karlar eriyince, Şubat 1864’de, ateşkes imzalandığından silah bırakmış Adıgelerin topraklarına girdi Ruslar. Ve soykırım başladı; sadece çok az bir bölüm istavroz çıkardığından kalabilme izni koparabildi. Ama onlar da bu utançla fazla yaşayamayıp Ruslara saldırınca hepsi katledildi.  Adıge Hak’uç topluluğu dağları tuttu, 1870’e değin direndi ama sonunda hepsi, aileleriyle birlikte katledildi. p> Sürülen nüfusun en az 750 bini yolda hastalık, açlık ve soğuktan öldü. Geri kalanların 500 binini Ruslar katletti.  Tahminn 50 bin Adıge Trabzon’a gitmek için bindikleri gemilerin batması sonucu hayatını yitirdi.  Çerkesya’yı boşaltma işlemi Haziran 1864’de sona erdi. W.E. D Allen, “Kuzeyde Kuban Irmağı ağzından Güney’de Psıbe Irmağı ağzına değin uzanan Karadeniz kıyıları ve iç kesimlerinde bir tek Çerkes sağ bırakılmamıştır.” der. Ülke ıssız ve ürkütücü bir sessizliğe, yalnızlığa ve hüzün yumağına dönüşür. Çerkes yerleşim alanları ateşe verilir, tarlalar atlara çiğnetilir, meyve ağaçları askerlerce birer birer kesilir.Amaç, Adıge dönüşüne fırsat ya da dağlarda direnenlere yani Hak’uçlara yararlanacakları hiç birşey bırakamamaktır...Bu gün Türkiye’de 3 milyon Çerkes yaşamaktadır tahminlere göre; hepsine baş sağlığı diliyorum efendim. p> div>    nanKaffed

İnegöl Belediye Başkanı: Acınızı Paylaşıyorum

İnegöl Belediye Başkanı Sayın Alinur Aktaş, bugün KAFFED Başkanımız Vacit Kadıoğlu'nu telefonla arayarak "21 Mayıs 1864 Çerkes Soykırımı ve Sürgünü" nedeniyle acımızı paylaştıklarını dile getirdi.  KAFFEDp>nanKaffed