Anadil Günüden Adığe Dili Gününe

Bildiğiniz gibi 21 Şubat ‘Uluslararası Anadil Günü’dür. Unesco tarafından yok olmakta olan küçük ve azınlık halkların dil konusunda karşı karşıya oldukları tehlikeye dikkat çekmek , bu konudaki duyarlılığı, bilinci artırmak amacıyla ilan edilen bu özel gün her yıl tüm dünyada kutlanıyor. Camiamızda da Federasyonumuzun öncülüğünde Laz kültür derneği ile ortak bir konferans gerçekleştirildi Bilgi üniversitesinde. Bu önemli günden kısa bir süre sonra ise, Anadil ve buna bağlı sorunları biraz daha detaylandırarak ele almamıza, kendi dilimizin önündeki sıkıntıları biraz daha içe dönerek tartışmamıza vesile olacak bir başka gün yaklaşıyor. 14 Mart Adığe dili günü. 1853 yılında Bırsey Wumar tarafından yayınlanan ilk Adığece sözlüğün çıkış tarihi olan 14 Mart, Adığe dili günü olarak kutlanmaktadır son on yıllık dönemde. Bundan çok daha önceleri, bilinen ilk Adığe Alfabesi Neğume Şora tarafından 1840 yılında kiril harflerle yayınlandı, ondan çok daha öncelerine de uzanan Adığe dili ile yazılmış çeşitli yazılar ortaya çıkartıldı. Kısacası, geriye doğru gidersek ana dilimizin yazılı köklerini arama işi Meotlara kadar uzanan bir sürece götürür bizi. Fakat burada ele almak istediğimiz ana konu yazılıdilimizin tarihsel geçmişi değil, Adığe dilinin bu gün önünde bulunan sorunlardır. 14 Mart tarihinin Adığe dil günü olarak kutlanması, hiç olmazsa yılın bir gününün Anadilimizin önemini hatırlamaya, anadilimizin önündeki sorunları tartışmaya ayrılmış olması da elbette sevindiricidir. Fakat ne yazık ki geleceği ciddi manada tehdit altında olan, gelişiminin önünde barikatlar kurulmuş bulunan, tabiri caizse adeta sırtından hançerlenen ana dilimizi, 14 martlarda hamaset ve boş lakırdıdan ibaret göstermelik seremonilerle hatırlıyor olmak hiç bir anlam ifade etmiyor. Eğer amaç kendimizi kandırmaksa doğru yoldayız, devam edelim. Fakat eğer gerçekten anadilimiz hakkında endişe ediyor, bu dilin yok oluşundan sıkıntı duyuyorsak, bu dilin bu milleti yeniden yoğurup yaratamadığının farkına varıyorsak artık sorunları görmezden gelerek, var olan problemler yokmuş gibi davranarak bir yere varamayız. Nedir önümüzdeki sorunlar ? Dilimizin önündeki sorunlar iki ayrı başlık altında toplanabilir bana göre. a) Bizden bağımsız olarak, içerisinde yaşadığımız gündelik koşullardan, içerisinde yaşadığımız sistemlerden - yapılardan kaynaklanan sosyal ve politik sorunlar. b) İnsanımızdaki bencillikten vebilinç zayıflığından kaynaklanan, idari birimlerin başındaki zevatın bürokratı olmaktan öteye geçememiş bir kesim tarafından da el altından desteklenen ayrımcı - benmerkezci yaklaşımlardan beslenen sorunlar. Birinci kategoride yer alan sorunlar, daha çok asimilasyon çerçeve tanımlaması içerisine giren, yaşadığımız ülkelerdeki engellerden yasaklardan ve başka kültürleri yok sayan anlayıştan kaynaklanan sorunlardır ve daha ziyade diasporayı doğrudan etkileyen sıkıntılar bu kategoride yer alır. Anadilimizin devlet tarafından tanınmaması, yürütülen görmezden gelme ve inkar politikaları sorunların başında yer alır. Anadilimizin gündelik hayatta kullanım alanı bulunmaması, kapımızdan dışarı adım attığımız andan itibaren bu dilin işlevsizleştirilmiş olması, hatta günümüzde aile içerisinde bile iş görmez hale gelmiş olması da önemli bir başka sıkıntıdır. İnsanların anadilinde eğitim ve yayın olanaklarına sahip olmaması, gazete televizyon radyo gibi iletişim araçlarımızın olmaması bir başka sorundur. Bizzat yaşadığınız sıkıntıları tekrar etmeye gerek olduğunu sanmıyorum, zaten herkes aşağı yukarı sorunun ne olduğunun farkında bu konuda, o nedenle bu başlığı da fazlaca uzatmıyorum. Bu konuda yapılabilecek en önemli şey; demokratik kazanımlarımızı artırmak, bir savunma mekanizması oluşturabilmek için bireylerimizin farkındalığını olabildiğince geliştirmek , bilincini ve kendisine ait olana sahip çıkma azmini bilemektir. Özellikle diasporada yapılabileceklerin bundan öteye geçebileceğini sanmıyorum açıkçası. Bir dilin ömrü, gündelik hayatta kullanılabilme oranı ile doğrudan ilişkilidir, bu yüzden ne kadar çaba harcanırsa harcansın anadil bu gün diasporada ciddi bir tehdit altındadır ve bana göre en iyimser ihtimalle ömrü otuz yıldır. İşin anayurt cephesine gelecek olursak ilginç bir durum ve ilginç bir çelişki çıkıyor ortaya. Bugün diasporadaki halkımızın anadilini korumak için devletten talep ettiklerinin hemen hepsi anayurtta mevcut. Buna rağmen, her ne kadar diasporanın yaşadığı sorunlar düzeyinde değilse de, Anayurtta da Anadilimiz ciddi bir tehdit altındadır. Çünkü yukarıda söylediğimiz “gündelik hayatta kullanılabilme oranı” açısından ele alırsak, dilimizin durumu kendi topraklarımız üzerinde bile pek de parlak değildir. Evet, anayurdumuzda okullarda kısmen dil eğitimi verilmektedir. Temel eğitimde anadil mevcut sistemin izin verdiği ölçülerde okullarda okutulmaya çalışmakta ise de, bu sadece vazife savma babında olup arzu edilen ve olması gereken seviede değildir ne yazık ki. Yine de mevcut sorunlara rağmen, ana yurdumuzda temel eğitimde anadilimizi öğrenebilme imkânımız olduğunu var sayıyoruz. Üniversitede anadilimize ayrılmış bir bölüm ve bu bölümdeyüksek öğrenim gören öğrencilerimiz de var. Cumhuriyette anadilimizde çıkan bir gazete, iki üç ayda bir yayınlanan bir iki dergi, bir radyo ve kısıtlı imkânlarla yayın yapan bir televizyon var. Ana dilimizde oyunlar sahneye koyan bir tiyatroya da sahibiz. Görüldüğü gibi bir dilin yaşaması ve gelişmesi için gereken bütün altyapıya sahip olmamıza rağmen ana dilimiz gelişmiyor, aksine sürekli kan kaybediyor. Çünkü bu dil, gündelik hayatta olması gereken kadar yer işgal etmiyor ne yazık ki. Sokağa çıktığınızda bu dili kullanmıyorsunuz, okula, hastaneye, bir devlet dairesine gittiğinizde bu dili kullanmıyorsunuz. Hal böyle olunca yetersiz imkanlarla yayın yapan televizyonu, radyoyu, gazeteyi açtığınızda da bu dil size hitap etmiyor, çünkü hakim dil onlarca kanalda cezbedici programlarla sizi sarmalamış durumda. Eğer bilinç ve irade göstermezseniz, özel bir çaba, özel bir direnç göstermezseniz bir bataklığın sizi içine çekivermesi gibi yok oluşunuz kaçınılmaz bir hal alıyor. Konuyu daha fazla dağıtmamak için, ana dilimizde çıkan basılı yayın- kitap ve bunların topluma ulaşabilirliği konularına burada hiç girmiyorum. Yukarıda söylediklerimiz bir yana, bu gün herhangi bir özel alanda (teknoloji,bilim,sağlık,ekonomi vs.) ciddi ve kapsamlı bir sohbete giriştiğinizde ana dilinizi kullanamıyorsunuz, çünkü artık dilinizdeki sözcükler ifade etmek istedikleriniz için yeterli olmuyor. Mütemadiyen yeni sözcükler ekleniyor ana dilimize, ve bütün bunlar hakim dilin sözcüklerini olduğu gibi dilimize almak şeklinde gerçekleşiyor. Hazır konu buraya gelmişken ifade etmek isterim ki, Çerkes dilinin bu eksikliği giderecek bir yapıya şiddetle ihtiyacı var. Tıpkı Türk dil kurumu gibi, gündelik hayatımıza giren yabancı sözcüklere alternatif arayan, dilimizin kirlenmesine engel olmaya çalışan ve bu konudaki önermelerini cemiyetin önüne koyan bir yapı günümüz şartlarında olmazsa olmaz bir zaruret halini almıştır bizim için. Diğer başlıktaki sorunlara gelince;. Şimdi bahsedeceğim sorun, dilimiz konusunda ortaya çıkan bütün problemlerin anasıdır bana göre. Ortak bir kültür, ortak bir tarih, ortak bir edebiyat, sanat yaratılamamasının, ortak bir gelecek kurgulanamasının, ve bütün bunlar için ortak adımlar atılamamasının temel sebebidir aynı zamanda. Fakat bizler pişkin bir edayla, göstermelik bir nezaketle birbirimize yalan söylüyor, böyle bir sorun yokmuş gibi, böyle bir mesele önümüzde çözüm beklemiyormuş gibi davranıyoruz yıllardır. Sovyetler çökeli otuz sene oldu. Bizler üç cumhuriyete iki yazın diline sahibiz o zamandan bu zamana. Hatta üçüncüsü de yolda ve Karaçay Çerkes cumhuriyetindeki Çerkes “Besleney” diyalekti de ayrı bir baş çekmek üzere hazırlanıyor bizi parçalayanlar tarafından. Bol keseden vatan millet nutukları atıyoruz, bol keseden kardeşlik, birliktelik, ortak gelecek edebiyatı yapıyoruz birbirimize, fakat otuz senedir bizler hala ortak bir yazı diline sahip olamadık. Bu utanç verici bir durumdur, hele hele büyük laflar ederek güzel bir gelecek düşleri görenler için uzun vadede hüsran yaratacak bir sorundur bu. Çünkü bu halk farklı edebiyat dilleri kullanarak farklı yollarda ilerliyor ve geçen süreç içerisinde hızla birbirinden uzaklaşıyor. Artık bu sıkıntı sesli olarak dile getirilmek zorundadır. Bilenler bilirler, yıllar önce ortak yazı dili oluşturulması konusunda üç cumhuriyetin profesörlerinden komisyonlar kuruldu, uzun çalışmalar yapıldı ve ortak bir sonuçta anlaşıldı. Kurulan bu komisyonunun önerileri doğrultusunda kararlar alındı (ortak alfabe uygulanması, ortak müfredatlar hazırlanması, ortak yayınlar yapılması, tek bir yazı diline gidecek ortak adımlar atılması, gazeteler çıkartılması vs.) ve DÇB’nin de onayından geçenbu kararlar, daha sonra da üç Çerkes cumhuriyetinin parlamentolarının onayına sunuldu. Parlamentoların ikisinde kabul edilerek onaylanan bu çalışmalar üçüncü cumhuriyetin parlamentosunda takıldı kaldı ve bu güne kadar da onaylanmış değil. Aradan seneler geçti veiçimizdebir kesim var ki, tek bir millet olan Çerkeslerin ortak bir yazı diline geçmesine engel oluyor ısrarla. Ortak yazı dili demek; ortak gazeteler demektir. Ortak yazı dili demek; okullarda ortak müfredat demektir. Ortak yazı dili demek; Radyo ve Televizyonlarda ortak yayın demektir. Ortak yazı dili demek; Üç cumhuriyette birden okunabilecek kitaplar,dergiler demektir. Ortak yazı dili demek; Tiyatro sinema ve bilumum sanatsal faaliyetlerin daha çok insana hitabetmesi,dolayısıyla talibinin artması ve bununla uğraşacak insanların teşvik edilmesi demektir. Ortak yazı dili demek; bu gün iki yazı dili arasında aynı anlama gelen fakat farklı söylenen beşyüzü aşkın sözcüğün,giderek çoğalmasının önüne geçmek ve zamanla bunları bütünleştirmek demektir. Daha sayayım mı ? Şunu da vurgulamadan geçemeyeceğim; ortak yazı dili demek sadece Kabardey Adığecesi, sadece Adıgey Adığecesi demek değildir. Bütün Adığe diyalektlerinin bir araya getirilmesi sonucu ortaya çıkan ve her diyalektin en pratik en anlamlı en uygun ve kolay söyleyiş biçimini almak demektir. Bu dili korumanın yolu da oradan geçer. Güçlü bir dil daha çok insana hitabeden, daha çok üreten, ürettikleri daha çok insana ulaşan dildir. Yazarlar yetişmiyor, müzisyen yetişmiyor, tiyatrocu yetişmiyor, edebiyatçı yetişmiyor, yetişiyorsa da yazmıyor. Çünkü Adıgey’deki yüz bin, Kabardey’deki beş yüz bin, Çerkes’deki altmış bin kişi için kimse kitap yazmaz, gazete dergi çıkartmaz, radyo televizyon yayını yapmaz günümüz pazarında. Birbirinin söylediğini anlamayan, birbirinin yazdığını okumayan, birbirinin ürettiğinden haberdar olmayan, hele hele birbirinin söyleyiş tarzına yani diyalektine dahi tahammülü olmayan insanlar ortak bir duygu yaratamazlar. Ortak bir duyguyu paylaşamayan insanlar da millet olamazlar. Her vesile ile birbirimize ajitasyon çekmekten vazgeçip sorunları görelim önce. Parçalanmış bölgelerimizi birleştirip devlet olmanın yolu önce millet olmaktan, millet gibi hareket etmekten, ortak bir duyguyu kaygıyı ve umudu paylaşmaktan geçer. Yine bir şeyi daha üzerine basarak vurgulamak istiyorum; Ortak yazı diline geçmek demek, bir diyalekti alıp diğerlerini atmak demek değildir. Tıpkı Türkçede onlarca diyalekt olduğu gibi bizde de farklı diyalektler olmaya devam edecektir. Fakat İstanbul lehçesinin Türkçenin yazı dili olması gibi, bizde de bir ortak yazı dili olmak zorundadır. Bu gün tüm halkımıza hitabeden ortak bir televizyon kurulamamasının, ortak bir büyük gazete çıkartılamamasının, ortak bir büyük radyo sahibi olmamamızın altındaki temel neden budur. Birbirimize palavra atıp ortak bir gelecek için mücadele ettiğimizi söylerken,hayali haritalarla avunup hayali düşmanlara hayali savaşlar açarken, birbirimize Çerkeslik için her fedakarlığa hazır olduğumuz mavalını okurken biraz olsun acı hakikate yüzümüzü dönelim. Bizler kabile dillerimize sarılarak bir gelecek inşa edemeyiz, cılız ve lokal çabalarla bir millet kültürü, edebiyatı, sanatı yaratamayız, kısaca söylersek ana dilimizi bu coğrafyaya hakim kılamayız böyle devam edersek. Her gün yeni bir sözcük eksiliyor lisanımızdan, ana dilimiz bir ağacın kuruyan kökleri gibi kuruyor. Ve o ağaç yakında tepemize devrildiğinde ana dilimizde feryat bile edemeyeceğiz böyle giderse.

Abhazya’dan Nazım Geçti, İzi Kaldı Yadigar…

“İşte geldik gidiyoruz, hoşçakal kardeşim deniz” Dünya şairi Nazım Hikmet’in sık sık Abhazya’yı ziyaret ettiğini ve bazı şiirlerini burada yazdığını biliriz. 4 Nisan 1955’de çekilmiş bu fotoğrafa tutunup bilgimizi tazeleyelim istedik. Nazım, Abhaz şair dostları İvan Tarba, Bagrat Şinkuba ve Kumf Lomiya ile saf tutmuş. Bir selam verelim dedik... Biz de (78’liler), abi-abla kuşağımız gibi (68’liler) Nazım Hikmet’in şiirleriyle hayata tutunduk. Romantizmi, idealizmi, sosyalizmi, enternasyonalizmi Nazım’ın şiirleriyle çoğalttık. Onun sihirli sözleriyle aşkı tattık, ‘ben’ iken ‘biz’ olduk, omuz omuza verip karanlığa meydan okuduk, zincirlerimizi kırıp yürüdük, güneşi içecek kadar yüreklendik, yandık kül olduk ve yeniden ve yeniden doğup güneşe durduk. Nazım kimileyin su olup yüreğimizi ferahlattı, kimileyin rüzgar olup aklımızı titretti, ve kimileyin ateş olup ruhumuzu ısıttı. İster ücra bir köyde başlamış olsun hayatımız, ister büyük bir kentin kıyısında varoşunda... illaki hepimiz onunla yolculuk ettik, ve illaki hepimiz ona yolculuk ettik... Abhazya’dan sevgili dostumuz Asida Lomiya, on yıllardır arşiv raflarında uyuyan bu fotoğrafı bulup facebook marifetiyle önümüze koydu. Ne ala... Bu fotoğraf, pekçoğumuz doğmadan önce çekilmiştir ve karede görünenlerin hiçbiri artık aramızda değildir. Ama iyi bakın, daha dün çekilmiş kadar canlıdır, ışıltılıdır... Nazım böyledir işte; sözleri gibi duruşu ve bakışı da eskimezdir... Nazım’ın Sovyetler Birliği’nde yaşadığı yıllar boyunca sık sık Abhazya’ya gittiğini, ona yol arkadaşlığı yapmış dostlarından duymuşumdur. Dahası, ‘saçları saman sarısı’ Vera’sından detaylarıyla dinlemişimdir. Evet, Nazım severmiş Abhazya’yı, oradaki dostlarıyla buluşmayı, erik soslu lezzetler ve ‘çaça’ eşliğinde ısınan muhabbetleri. Nazım’ın 27 Eylül 1958’de Pitsunda’da yazdığı o ünlü şiir, bu muhabbetlerden damıtılmış satırlardan sadece birkaçıdır. Şöyle bir hatırlayalım, elverirse Livaneli eşliğinde yüksek sesle okuyalım; “İşte geldik gidiyoruz hoşça kal kardeşim deniz biraz çakılından aldık biraz da masmavi tuzundan sonsuzluğundan da biraz ışığından da birazcık birazcık da kederinden bir şeyler anlattın bize denizliğin kaderinden biraz daha umutluyuz biraz daha adam olduk işte geldik gidiyoruz hoşça kal kardeşim deniz...” Yolculuk başlıyor... Evet, hepimiz Nazım’la yolculuk ettik, Nazım’a yolculuk ettik. Benim yolculuğum ilkokul yıllarında başladı. Çocuktum işte, tutkundum şiire. Bir de, tutkundum aynı sırayı paylaştığım kıza... Akşam yazılıp sabah bozulan türdendi şairliğim, amma sevda konusunda maymun iştahlı değildi yüreğim. Hala gözümdedir gözleri, bal sarısı saçları, ve güldükçe koyulaşan minik, muzip çilleri. Bence Tommiks'in Suzi’sine fark atardı güzelliği… Asıl bunlar değildi yüreğimi çalan. Beni benden alan, salkımsöğütün müebbet hüznüne benzeyen yüzüydü, küsüp ağladığı zaman... Narindi, kırılgandı, bakışları hep derindi, ve sıkça dolardı gözleri. Salkımsöğütümdü... Ona bir şiir yazmak istedim. Aslında onu bir şiire yazmaktı, istediğim. ‘Ağlama salkımsöğüt ağlama’ diye başladım ve başladığım yerde kaldım. Günler haftalar nafile geçti, nafile geçti uykusuz geceler. Hiçbir kalem bir kelam daha eklenemedi bu nakarata. En iyisi öğretmen hanıma anlatmaktı derdimi, o bilirdi bilmediklerimi. Gel, dedi gülümseyen yüzü. Dinlerken derdimi, parlıyordu gözleri. Ertesi gün, elime tutuşturdu bir defter, ilk sayfasında diziliydi satırlar. Oturdum, bir solukta okudum. Bin soluktu, okurken soluduğum. Şöyle başlıyordu şiir: “Akıyordu su, gösterip aynasında söğüt ağaçlarını. Salkımsöğütler yıkıyordu suda saçlarını...” Bir daha okudum, baştan sona. Bir daha ve birkaç daha... Ve şöyle bitiyordu: “Ağlama salkımsöğüt ağlama, kara suyun aynasında el bağlama. El bağlama, ağlama.” Çocuktum işte, kıskançlık ateşi bastı şakaklarımı. Teneffüste koştum öğretmen hanımın yanına. Merak ve hırstan sesim düğümlenmişti sanki. Söyleyin dedim, bunu kim yazdı, kim benim iç dünyamı böyle çıplak gözledi!.. Gülümsedi öğretmen hanım, sanki dese mi-demese mi diye duraksadı bir an. Sonra, büyük bir sırrı paylaşır yavaşlıkta konuştu. Dedi, bu şiir Nazım’ındır. Dedi, Nazım yüreğimizde ebedidir. Dedi, Nazım’ın evi Moskova’da bir çınarın dibidir. Dedi, bu şiir ve bu konuşma ikimizin arasındadır... Kafam karışmıştı, ayrılırken öğretmen hanımın yanından. Lakin hınzır bir sevinç geçmişti, aklımın bir ucundan. Dersler bittiğinde, salkımsöğüt'le yürüdük parkın uzak ucuna ve otrdk papatyası bol bir yamacına. Dedim, dinle, bir şiir yazdım sana. Okudum şiiri(mi), ağladı. Dedim, ağlama salkımsöğüt... Okudu şiiri(ni), ağladım. Dedi, ağlama beyaz atlı. Çocuktuk işte... Böyle başladı Nazım’a yolculuğum. Yeni dizeler istiyordum öğretmen hanımdan, yeni dizeler geliyordu Nazım’dan. Böyle geçiyordu günlerim, beyaz atlılar gibi koşar adım. Baharlar böyle geçiyordu, yazlar ve güzler böyle. Kışlar da böyle geçiyordu ki, o yıl hava sertleşti, kararıp çöktü üstümüze. Önce Salkımsöğüt hastalandı. Karanlık daha da büyüdü, güneşi rehin aldı. On iki mart günüydü, büyük fırtına patladı. Köyde, kentte, sürek avı başladı. Asık yüzlü adamlar sınıfa daldı, öğretmen hanımı kara tahtanın önünden aldı. Günler-haftalar geçti, giden geri gelmedi. Yerini eli sopalı, bakışı asabi bir adam aldı. Aylar geçti. gelen geri gitmedi. Nazım'a yolculuk da şimdilik burada kaldı... Kara bir yıldı, kara. Güneş silinmiş, gökyüzü kapanmıştı. Salkımsöğüt’ün hastalığı daha da artmıştı. Okula gelmez oldu. Okula gitmez oldum. Başucunda nöbet tutup şiir okudum. Dürüstlüğe yenik düşüp itirafta bulundum. Şiirler Nazım’ındı. Nazım’a yolculuğu anlattım. Dinledi, gülümsedi, yüzü ıslaktı. Baktı, gözleri uzak. Dedi, bu yolculuk ikimizin... Yağmurlu bir gündü, Nisan’ın onüçüydü. Otur, dedi yanıma. Elimi tuttu, sıkıca. Dedi, bir yola çıktık birlikte. Yalnız kalırsan eğer bundan sonra, yani, düşersem ben bir kuş gibi, vurulmuş gibi kanadından, sen yola devam edecek, beyaz atını güneşli günlere süreceksin. Söz ver bana, var git yoluna. Sustu, gevşedi eli. Sustu, soğudu eli... Söz verilmişti. Varıp gitmeli, beyaz atı güneşli günlere sürmeliydi. Bırakıp o’nu küçük bir akarsuyun yamacına, ve bir salkımsöğüt dikip başucuna, yüreğimin yarısını bırakıp düştüm yollara... Büyük umut büyük kent adına, tutunup bir rüzgarın kanadına, sürdüm atımı yetmişlerin ilk yıllarına. İlkyaz günleri gibiydi gençlik günleri. Ateş gibi, güneş gibi. Ve herşeye gücüm yetermiş gibi… Lise vardı, ve üniversite. Romantizm terketse de idealizm vardı, ve de sosyalizm... Yeni düşler vardı, ve yeni aşklar. Caddeler benimdi, meydanlar benim. Nazım sesimdi, Nazım yüreğim. İzledim Nazım'ı adım adım. Yazılarda, sözlerde izini aradım. Dostlarını ve sahte dostlarını tanıdım… 12 Mart’tan, 12 Eylül’e... Düşe kalka sürüyordu yolculuğum. Nazım'ın adresi Moskova'da bir çınarın dibiydi, benim oraya gitmem ise devrime kalmış gibiydi. Devrimi beklerken zahir, bir oniki eylül sabahı erken, yeniden ve bu kez çok daha şiddetli bir darbe geldi askeriyeden. Kışlalardan çıkan tanklar kentlere, tanklardan çıkan postallar evlere daldı, onbinleri zapt-ı rapt altına aldı. Zabita Kamil, işçi Hasan, memur Ramiz, artist Mehmet, yazar Hüseyin, tiyatrocu Deniz, bir de gazeteci bendeniz, aynı gece Hasdal’a alınmıştık hepimiz. Hüseyin’in baba adı Nazım'dı, ana adı Hikmet. Kışlanın komutanı bir binbaşıydı, külyutmaz bir sert. Nazım Hikmet’in oğluna(!) ve arkadaşlarına özel bir hoşgeldiniz partisi vermek göreviydi elbet. Heyhat, böylece elektrikli copla başlamıştı Hasdal ayazındaki hayat. Bazen paslı ranza kokusuydu yüreğimizi rehin alan, bazen işkencede sakat kalma korkusu… Günler uzundu Hasdal'da, geceler uğursuz… Arada bir mektup gelsin diye düşlerdik dışardan, arada bir düşten mektup yazıp üflerdik içerden. Hasdal’da kış zordur, demir ranzalar buz tutar. Umut, cesaret buz tutar. İçimizde bir ateş yakıp ısınmaya çabalarız, çıramız yetmez olur. Yeniden Nazım’ın büyük ateşine tutunuruz: “Ben yanmasam, sen yanmasan, biz yanmasak...” Hasdal’ın soğuk kışı Harbiye’de mehter marşı olur, Gayrettepe’nin yedi kat dibi Selimiye’de eski at ahırları olur. Aylar geçer ağır adım, geçer paslı ranza kokusu ve işkence korkusu. Sonra yeniden günışığı, gökyüzü. Dışarda herşey başka, dışarda herkes başka. Ne çayın tadı eskisi gibidir Boğaz'da, ne de martıların valsi. Dostlar, dostluklar el değişmiş. Bu kez fırtına büyük, umutkıran. Fırtına sonrası sessizlik de... Hey dostlar nerdesiniz!.. Ses yok. Hey yoldaşlar nerdesiniz!.. Tıs yok. Yürekler susmuş, herkes sinmiş, sanki silinmiş... Yalnızlık şarkıları revaçta, ve bibaşına danslar… Zor yıllardı. Derin sarsıntılarla yıkılmıştı en sağlam kaleler... Zor yıllardı. Yükselen değerlerin sıradanlaştığı, Sisley'lerin sevincimizi, Benetton'ların gururumuzu, Levi’s’lerin tutkumuzu rehin aldığı, yüreğimizin tümden istila edildiği, sisli puslu, zor yıllar… Salkımsöğütün hüznünü özlerim, özlerim yitik düşlerimi... Zor yıllardı. Zor da olsa yola devam etmeliydi. Nazım'ın evi Moskova'da bir çınarın dibiydi, benim oraya gitmem ise artık mucizeye kalmış gibiydi. Yine de umut vardır hep. Umut yüreğimizin çoban yıldızıdır, yol verir bize. Sonra bilmem nasıl, neden... Gorbaçov, glasnost, perestroyka derken, yollar açılıverdi birden. Sovyetler yıkılıyordu. Evet, sosyalizm ve enternasyonalizm ütopyası ağır darbe almıştı. Ama yollar açılıvermişti. Ve idealizm (hiç değilse kişiye özel haliyle), koruma altındaydı. Demek oluyordu ki, biraz merak, biraz istek, biraz kararlılık ve biraz mesleki şans yardımıyla yola koyulmak mümkündü. Moskova’lar, Moskova’lar... Kiminiz Nail V.’yi bilir, kiminiz Nail Çakırhan’ı. Ben ikisini de bildim-tanıdım, aynı kişidir. Nazım’ın yol arkadaşlarındandır. Onun da zengin bir yaşam öyküsü vardır, onun da yolu vaktiyle Moskova’ya oradan da Abhazya’ya varmıştır. Arnavutköy’deki müzevari kışlık evinde ve Akyaka’daki Ağa Han ödüllü yazlık evinde pekçok kez dostluğunu paylaşmış, rakısını içmiş ve eski fotoğraflar eşliğinde Moskova, Abhazya anılarını dinlemişimdir. Ben sosyalizm yolunda acemi bir çaylaktım, o ise ütopyasına tutku derecesinde bağlı kıdemli bir komünist. Sovyetler yıkılmaya başlamışken bile, o bütün gerçekleri elinin tersiyle reddetmeyi başarabilirdi. Şöyle derdi: “Bunlar empertalislerin kara propagandası, hep yaptılar. Sovyetlerde kıtlık var dediler, dükkanların önünde kuyruklar var dediler. Evet, kuyruklar var ama kıtlıktan değil, insanlar zengin, para çok, harcamak için dükkanlara hücum ediyorlar. Bak burda dükkanlarda mal var ama alan yok, çünkü halk fakir. Şimdi de Sovyetler yıkılıyor diyorlar. Yalan, hepsi kara propaganda...” İşte böyle hoşsohbetti Nail amca, nevi şahsına münhasır bir eski tüfek... Moskova’da yapılacak Türk-Sovyet Karma Ekonomik Konseyi toplantıları için basın daveti gelince ve Genel Yayın Müdürü Çetin Emeç yeşil ışık yakınca, hemen Nail amcaya koştum. Gidiyorum, teşkilattan kimi bulayım, dedim. Uzun uzun düşündü, tarttı, yüzünü buruşturdu. Teşkilatı boşver, en iyisi Radi’yi bul, o sana yardım eder, dedi. Radi Fiş’in telefonunu verdi. 1989’un 15 Ekimi’nde Ankara’dan bakanlar, bürokratlar yüklenen bir uçak İstanbul’dan da gazeteci ve işadamlarını alıp Moskova’ya havalandı. Şeremetova’ya indiğimizde heyecanımız, merakımız, keyfimiz yerindeydi. Kalacağımız Mejdunarodnaya oteline vardıktan hemen sonra kendimi Radi Fiş’e teslim ettim. Gazeteciydi, yazardı, Türkologdu, ve Nazım’ın yol arkadaşlarındandı... Moskova denince elbet, önce Kızıl Meydan gelir aklımıza. Ama Moskova’lar çoktur; Kremlin’ler, Arbat’lar, Nevsky’ler, Bolşoy’lar... Daha da çoktur; Rasputin’ler, Jivago’lar, Tolstoy’lar, Puşkin’ler, Çehov’lar, Çaykovski’ler, Korsakov’lar, Gorki’ler, Lenin’ler, Troçki’ler... Ve Moskova’lar pekçoktur; büyük caddeler, parklar, gece vakti kalinkalar, votkalar, Anya’lar, Tanya’lar... Yazarlar evi, ozanlar evi, Ribakov’lar, Aytmatov’lar, Yevtuşenko’lar. Moskova’lar, Moskova’lar… Nazım’ın gönül verdiği, Nazım’ın Vera’yı sevdiği, geldiği, güldüğü ve öldüğü. Moskova’lar, Moskova’lar… ‘Karlı kayın ormanı’nda durdum, yüzümü Nazım’ın evine döndüm, yürüdüm açılan kapıya, yürüdüm Vera’nın gülümseyen bakışına. Bir düş gördüm, bir kuş gördüm, saçında gümüş gördüm. Çay, dedi. Çay, dedim. Sıcak kurabiyesinden yedim. Kimbilir kaçıncı yolcuydum ve kaçıncı heyecanlı yürek. Evi gezdirirken yavaş yavaş, gözünde üç sıcak damla yaş, Nazım burda çalışırdı, dedi. Burda dostlarla sohbet ederdik ve burda sevgimizle ısınırdık... Polonyalı kadınlar Nazi kampında dokumuşlar bu kilimi, dedi. Her ipliği, gaz odasına gönderilen bir insanı anlatsın, diye... Bu uzun dalgalı özel radyoyu Moskovalı işçiler yaptı, dedi. Nazım, hasretini çektiği memleketinin sesini duysun, diye... Bu resimler Dino’dan, bu mektuplar Robson’dan... Enternasyonal bu plaketi verdi, bu boncuklar Afrikalı bir anadan, ve bu çiçekler Hiroşimalı bir çocuktan... Çay, dedim. Çay, dedi. O bana Nazım’ı anlattı, ben ona Nazım’a yolculuğu... İşte Novadeviçiye. Anıt mezarlar, mezar anıtlar. Çınarlar, kayınlar, çamlar... İşte Nazım’ın o büyük yolculuğunun son durağı. O şimdi heybetli bir granitti, granitin yüzünde mavi gözlü bir devdi. Uslu dur gözlerim, ellerim uslu dur. Uslu dur ey heyecanlı yürek. Ne kadar çok taze çiçek var başucunda, ne kadar seveni var yamacında... Yanaştım usulca yanına, yüce dağ başında bir arkadaşla buluşmuş kadar bahtiyar... Mavi gözlü dev, anlatmamı bekledi memleketin halini. Dedim, çocuklar hala doğmakta ve ölmekte, ve devran ağır aksak dönmekte. Mavi bakışları huzursuzdu, sanki canı sıkkın gibi. O an, Türkiye’nin mi yoksa Sovyetlerin halini mi daha fazla dert etmekteydi, bilinmez. Herşey değişir, dedi. Gece gündüze, gündüz geceye erişir... Biraz Salkımsöğüt’ü anlattım, biraz kendimi. Yarım kulak dinledi. Ve, ‘biraz daha adam olmak’ uğruna, Abhazya’ya doğru devam edecek olan yolculuğumdan sözettim. Gözleri parladı birden. Kutladı, kucakladı. Canlar ülkesine selam olsun, dedi. O kederli, umutlu, dirençli... o koca yürekli insanlara benden selam olsun... Kucakladım... 23 Ekim 1989 günü Moskova’dan havalanıp Abhazya’ya varmak vardı; Sohum'a uğrayıp ‘çaça’ içmek; Pitsunda sahilinden denize bakmak ve bir çakıl taşı fırlatıp mavi sulara “işte geldik” diyebilmek; oturup Abhazyalı şairlerle lezzetin sofrasına Nazım’ı sohbet etmek; Kerem Gibi’yi Abhazca okumak vardı, hep bir ağızdan: “Sara sımbılıriy, uğara uğumbılıriy, hara hambılıriy, yışpaçurtsua alaştsarakoa alaşareh..." Evet Nazım, doğru gördün; burası canlar ülkesidir, cana can katan. Evet Nazım, doğru bildin; burası nica savaşlar, yıkımlar, sürgünler yaşamış kederli insanların yurdudur. Evet Nazım, doğru dedin; burası umutlu, dirençli koca yürekli insanların evidir. Ve burada daha nice kederler, nice umutlar ve nice direnişler devşirilir. Evet Nazım, burası Abhazya’dır. Gelip iz bıraktığın, izini yadigar bıraktığın... • • • İşte Asida Lomiya’nın onyıllar sonra arşivlerden çıkarıp bize ulaştırdığı bu tarihi fotoğrafın hatırlattıkları. Fotoğrafta yer alan Abhazya’nın büyük şairi Bagrat Şinkuba’ya şormuştum Nazım’ı. Cevabı, herşeyi anlatmaya yetecek kadar uzundu: O, hepimizdir. O, hepimizindir... Bu dünyadan Nazım geçti, izini sürdüm; biraz sonsuzluğundan aldım, biraz ışığından... Abhazya’dan Nazım geçti, izini sürdüm; biraz daha kendim oldum, biraz daha adam... Not: Bu yazının tamamını Nart dergisinin Şubat 2012 sayısında okuyabilirsiniz.

Satın alınan 10 adet ambulans Sohum da teslim edilecek

  KAFFED (ABHAZYA Ç.G.) Cankurtaran olarak kullanmak için satın alınan on adet araç bu gün Sohum'a getirilecek. Sağlık bakanının sözlerine göre araçlar bütün bölgelere dağıtılacak. Onlar Arabistan'dan Abhazya'nın ekonomik gelişim planı içinde getiriliyor. Bir araç 45100 $ değerinde. ‘ ‘Arabistandan getirilecek olan cankurtaran için Toyota marka araçlar en uygun olarak varsayılıyor.sağlık bakanı Zurab Marşan onları kullanmak yollarımız içinde uygundur’’dedi Çev.Ajiba Faruk  KAFFED Abhazya Çalışma Grubu govabk.orgnanKaffed

Adığe yeni yılı kutlamalarına hazırlık

  Adıgey Cumhuriyeti kültür bakanlığınca halk kültür merkezinde Adığe yeni yılı kutlamaları ile ilgili bir toplantı yapıldı. 21 martta kutlanacak Adığe yeni yılının bir kaç yıldır düzenlene geldiğini belirten organizatörler, bu yıl da geleneksel Adığe yeni yılı kutlamalarının folklor gösterileri ile başlayacağını, geleneksel Adığe yeni yılı ritüellerinin ve çeşitli gösteriler ve güne dair konuşmaların yapılacağını bildirdiler. Ayrıca yakılacak yeni yıl ateşinin asla sönmeyeceği ve bir sonraki yıla kadar yanacağı da duyurulan toplantıda, bu etkinliğin ulusal kültür ve geleneklerin yaşatılması yanısıra, cumhuriyetteki çok kültürlü yapıya da katkı sağlayacağı, haklar arasında barış ve kardeşliğin pekişmesine de hizmet edeceği ifade edildi.nanKaffed

Amerika, Suriye Çerkeslerine “geçici koruma statüsü” tanıdı

  Suriye'den Arap İsrail savaşı sırasında Amerika'ya yerleşen bir grup Çerkes, Demokrat parti senatörü Robert Menendez ile görüşerek Suriye'deki durumdan dolayı endişelerini ilettiler. Çerkes heyeti, Amerika'dan bu konuda yardım isteyen bir dilekçeyi de senatöre vererek taleplerini bildirdiler. Heyetin başvuru dilekçesine 24 saat içerisinde cevap veren ABD yönetimi, Çerkeslerin Amerika'ya gelebileceğini ve kendilerine "geçici koruma statüsü" tanındığını bildiren bir cevap verdi. Habere göre bu statünün Amerika'da yerleşim izni ile aynı derecede olduğu belirtiliyor. Çerkes DünyasınanKaffed

KKFB Acil kurtarma merkezi Karaçay-Çerkes’de kurulacak

  Kuzey Kafkasya bölgesinde acil kurtarma ve yardım ekiplerinin eğitimi için bir acil kurtarma ekipleri eğitim merkezi kurulması kararlaştırıldı. Yapılan açıklamada, şu anda acil durumlar için personel yetiştiren merkezin Soçi'de Karsnaya Polyana'da olduğu, yeni kurulacak bu merkez ile eğitim alacakların bölgeden çıkmadan yetiştirilmesinin mümkün olacağı ifade edildi. Kurulacak merkezde dağcılık,tırmanma, acil yardım, binicilik pistleri, köpek eğitim merkezi ve bir stadyum ile helikopter pistleri ve dershaneler bulunacak. Ayrıca burada yerleşecek ekiplerin aileleri için 70 adet apartman inşa edilecek. Çerkes DüyasınanKaffed

“Altın meydan – Elbrus” sanat festivali

  25-31 mart tarihleri arasında Rusya'nın diğer bölgelerinden ve bir çok yabancı ülkeden 300 sanatçının katılacağı "Altın Meydan-Elbrus" sanat festivali Kabardey'in Elbrus ilçesinde gerçekleşecek. Elbrus ilçe idaresi basın sekreteri Alisa Tarim'in verdiği bilgiye göre; festivale BDT ülkeleri, Cezayir, Türkiye, Ukrayna, Tunus, Polonya, Kırgızistan ve Rusya'nın 12 bölgesinden sanatçılar katılacak. Festivalin onur konuğu olarak ünlü kompozitör Aleksandra Pahmutova ve şair Nikolay Dobronvanov'un yanısıra, Bulgaristan'ın ve BDT ülkelerinin halk kahramanı unvanına sahip Biser Kirov'da iyi niyet elçisi ve Jüri başkanı olarak festivalde yer alacak. Çerkes DünyasınanKaffed

Kuzey Kafkasya turistik tesislerinin ilk projesi açılıyor

  Kuzey Kafkasya'daki tüm cumhuriyetleri kapsayan bir çok tesisten oluşacak "Kuzey Kafkasya turizm yatırımları" projesinin ilk tesis açılışı 18 mart günü Karaçay Çerkes Cumhuriyeti'nde yapılacak. KÇC'de "Arhız" turistik tesisleri bünyesinde yapılacak teleferik hatlarının ve kayak pistlerinin ilki olan ve önümüzdeki hafta açılışı yapılacak olan bu projede, teleferik hattı 1656 metre yüksekliğe çıkıyor. Bir sonraki etapta ise, kapalı tip ve gondol tabir edilen hızlı teleferik hattı devreye girecek. Bu hattın faaliyete geçmesi ile saatte 1800 kişi taşınacak ve 1900 metre yüksekliğe çıkılacak. KÇC başkanı Raşid Temrezov açılışla ilgili bilgilendirme yaparken, bu tesisin bölgede yapılacak yatırımların ilki olduğunu ve aynı zamanda Rus iş dünyasının kuzey Kafkasya'daki en büyük yatırımı olduğunu söyledi. div> Çerkes DünyasınanKaffed

Rusya ve Abhazya ortak bir ekonomik alan oluşturacak

RF. devlet başkanı Abhazya özel temsilcisi olarak atanan Aleksandr Tkaçev, Itar-Tass ajansına verdiği demecinde, iki ülkenin ortak bir ekonomik alan oluşturmayı planladığını söyledi.Tkaçev,"Bizim halklarımız uzun süreli dostluk ilişkileri olan haklardır, bu dostluğun bir yansıması olarak da ortak bir ekonomik bölge oluşturacağız" dedi. Tkaçev'in atanması konusunda valilik basın servisinden yapılan açıklamada da, kendisinin bu göreve atanmasının gayet doğal olduğu, çünkü Abhazya ve Kuban bölgesinin uzun süredir dostluk ve ekonomik ilişkiler içerisinde olduğu hatırlatıldı. Tkaçev röportajında Krasnodar ve Abhazya arasında uzun süreden bu yana devam eden ekonomik ilişkinin dışında da, bölgesinin bir çok kez Abhazya'nın zor zamanlarında yardımcı olduğu ifade edilerek, "daha geçen yıl bölgemizden Abhazya'ya uluslararası bir geçiş kapısı açtık, ekonomi,kültür,sosyal ve spor alanlarında işbirliği anlaşması imzaladık" dedi.  Tkaçev kendisine verilen bu görev hakkındaki bir soruya da "Benim için kesinlikle büyük bir onur, sorumluluk ve emirdir, çünkü bizim Abhaz kardeşlerimizle savaş zamanından bu yana ilişkimiz sürmektedir, o dönemde bir çok insanı Kuban bölgesinde misafir ettik yardımcı olduk" dedi. "Sergey Bagapş ile sadece iş ilişkisi değil -erkekçe bir dostluğumuz- vardı, ayrıca Kuban ve Abhazya'nın dostluğu tarihseldir ve bizi birbirimize bağlayan binlerce nedenimiz var" diyen Tkaçev, yeni Abhaz başkanı ile de karşılıklı anlayışa dayanan bir iletişimleri olduğunu ifade ederek, ben sadece bu dostluğu güçlendirmiş olacağım dedi. Çerkes DünyasınanKaffed

Abhazya Dışişleri Bakanlığında “Avrasya Dergisi”nin Abhazya sayısının tanıtımı yapıldı

  KAFFED (ABHAZYA Ç.G.) İtalya’da yayınlanan derginin Abhazya sayısını hazırlayanı sosyolog Prof. Mauro  Murcia ile derginin editörü Filippo Pedertsini Abhazya’ya geldiler. Baskı sayısı 10.000'i bulan dergi İtalya’nın büyük şehirlerinin kütüphanelerine, İtalya’da elçilikleri bulunan ülkelere gönderiliyor. Ayrıca, bayilerde de satılıyor, son zamanlarda Rusya Dışişleri Bakanlığı ile Savunma Bakanlığına da gönderiliyor. Abhazya - İtalya dostluk ve beraberliğin temelini atan Prof. Mauro Murcia’dır. Kendisi Abhazya’ya birkaç kere gelmiştir. Abazaları ve Abaza tarihini araştırmıştır. Bölgemizin ve bizim sorunlarımızı iyi biliyor.  Yazısında bu konuları açıklıkla belirtiyor. Yazısında Abhazya’dan bağımsız bir cumhuriyet  olarak bahsediyor. Bu kadar eski tarihi olan devletin Avrupa Birliği tarafından tanınmasının sebebini anlayamadığını söylüyor. İtalya ve Gürcistan Dışişleri Bakanlıkları Abhazya ile İtalya arasında bir dostluğun olmadığını iddia ediyorlardı. Ama diplomatik müzakereler iyi sonuçlar verdi. İtalyan halkı Abhazya konusuna çok ilgi duydu. Filippo Pedertsini kendilerinin Gürcülerden başka türlü düşündüklerini ve Abhazya konusunda söz hakkının Abazalarda olduğunu belirtti. Bu yayının bir ilk olduğunu ve yenilerinin geleceğini belirtti. Mauro Murcia “Ülkelerimiz arasında iyi ilişkilerin gelişeceğinden eminim. Bu konuda gayretliyiz.  Şimdi İtalya’da Abaza Beslan Ladariya tedavi görüyor. Çocuk folklor ekibini İtalya’ya çağırmak için hazırlıklarımız var. Spor takımlarını değişik karşılaşmalar yapmak için çağırmak istiyoruz.” dedi.  Filippo Pedertsini “Bugün olmazsa bile yarın dünya Abhazya devletini tanıyacaktır. Abhazya’nın bağımsızlığının tanınması konusunda ABD’nin görüşü biliniyor. Ama ben ABD’nin bu konuda ne düşündüğünü anlayamıyorum. Avrupa tanımayacaksa Abhazya’nın bağımsızlığını kim tanıyacak?” dedi. KAFFED Abhazya Çalışma Grubu Çev.Ajiba Faruk Mert  http://www.govabk.org/ td> tr>   td> tr> tbody> table>  nanKaffed