Adige Bir Gelinin Gözünden Anavatan…/Fulya Cevher

Fulya Cevher
Ben tam otuz üç yıldır bir Adige ailesinin geliniyim.
Bu kültürün içinde doğmadım ama bu kültürle büyüdüm; sofralarına oturdum, sevinçlerine ve hüzünlerine tanıklık ettim. Belki kan bağıyla değil ama gönül bağıyla kendimi hep onlardan biri gibi hissettim.
Ve yıllardır eşimle birlikte hayalini kurduğumuz Anavatan’ı görmek nasip oldu…
Bazen bir şehre ilk kez ayak basarsınız ama adımlarınız yabancı bir toprağa değil, sanki yıllardır yürüdüğünüz tanıdık bir sokağa basıyordur. Maykop’a girdiğimiz an içimizi kaplayan tam olarak bu histi…

Türkiye’den Adige bir grubun kente ulaştığı haberi dilden dile yayılmış olmalı ki, daha önce yüzünü hiç görmediğimiz ama gözlerindeki sıcaklıktan tanıdığımız ablalar, abiler ve kız kardeşler birer birer yanımızda belirdi.
Maykop’un her sokağı, her köşe başı bize gülen bir yüzle karşılık veriyor, “İyi ki geldiniz, iyi ki kavuştuk.” diyordu.
Ardından müzede Şengül İyigün abladan Çerkeslerin köklü tarihini, ilmek ilmek işlenmiş sosyo-kültürel dokusunu dinlerken yalnızca bilgi almadık; geçmişin izlerini zihnimizde yeniden yaşattık.
Mezdah Ormanı’ndan Maykop’a doğru baktığımızda, doğanın cömertliği ile şehrin sakin akışının birleştiğine şahit olduk. Lagonaki Ormanları’nda yürürken her ağacın vakur ve dimdik duruşuna tanıklık ettik. Ağaçlar adeta Adige halkının asil duruşunu fısıldıyordu bize.
Hikâyemizin en dokunaklı anlarını da yine Maykop’ta yaşadık. Biga ilçesi Savaştepe köyünde gelini olduğum Tımeko ailesinin mensubu olduğu Huako sülalesinden Asker Abi ve Fatima Abla ile kavuşmamız, bu yolculuğun en anlamlı bölümlerinden biriydi.

Sanki yıllardır beklenen bir kapı nihayet açılmış, geçmişten bugüne uzanan görünmez bir bağ yeniden yerine oturmuştu. Eşim Ali Hikmet Bey’in de onların da gözlerinde yılların özlemi vardı. Birbirimizi tanımaya çalışırken aslında çok uzaklarda kalmış bir hikâyenin parçalarını tamamlıyorduk.
Belki araya yollar, ülkeler, yıllar ve nesiller girmişti. Ama kanın, kökün ve hatıranın kurduğu bağın üzerinden hiç zaman geçmemişti.
Asker Abi ve Fatima Abla ile geçirdiğimiz birkaç saatte şunu bir kez daha hissettik: Bazı insanlar hayatımıza ilk kez girmez. Sanki yıllardır kalbimizin bir yerinde bizi bekliyorlardır.
Bugün o bekleyişin buluşma günüydü.
Anavatan’ın göğü altında, yüzyıllardır ayrı düşmüş iki yol, kısacık bir zamanda yeniden birbirine kavuştu.
Ardından Adigeysk’te, Afebsip ve Pseytuk köylerine düştü yolumuz. Köyün girişinde karşılaştığımız sıcak karşılama kelimelerle anlatılmazdı.
Pseytuk’taki Adige Kültür Evi’nde Xabze’yi bir kitapta ya da anlatıda değil, insanların davranışlarında gördüm. Ve en çok da gözlerinde yüzyıllardır taşınan hasreti gördüm.
Sürgünün bıraktığı sessiz bir hüzün… Ama onun yanında dimdik duran bir aidiyet, bir kültür ve hiç kaybolmayan bir umut…

Bir Adige gelini olarak bu topraklarda kendimi hiç yabancı hissetmedim. Bazen insan, sevdiği insanla birlikte bir kültüre, bir aileye, bir tarihe ve bir vatana gönülden bağlanıyor.
Ve dönerken şunu iyi biliyorum: Bu topraklarda kendime ait bir hatıra, bu insanların gönlümde bıraktığı bir iz ve kalbimde artık hiç silinmeyecek bir “biz” duygusu var.
Maykop’un kalbinde, Adige Haçeş’te taçlanan bir veda yaşadık. Şehrin hürmetkâr tahamatelerinin ve Ersin Abla’nın ev sahipliğinde gerçekleşen o muazzam ağırlama, buram buram Xabze kokuyordu.
Albert’in duru sesi ve pşinesinin ruhu okşayan ezgileriyle gönüllerimiz şenlendi, bir o kadar da mahzunlaştı.
Gözlerimizde buğulu bir veda yaşı, yüreğimizde en kısa sürede yeniden kavuşma ümidiyle Nalçik’e doğru yola çıktık.
Bedenimiz Maykop’tan ayrıldı ama aklımız ve kalbimiz o güzel insanların yanında kaldı.
Maykop’ta kelam ettiğimiz her insanın dilinden dökülen ve yol boyunca kulaklarımızda bir miras gibi çınlayan o yüce temenni, belki de bu yolculuğun en anlamlı cümlesiydi:
Abzah, Şapsığ, Çemgüy, Beslenay, Hatukay, Ubıh, Bjedug, Kabartey… Her biri aynı ağacın farklı dalları, aynı kökün farklı nefesleri…
Boylarımızın adları, tarihin bize bıraktığı zenginliklerdir; fakat bizi birbirimizden ayıran duvarlara dönüştüğünde ortak kökümüzün sesini bastırır.
Oysa biz, bütün bu farklılıklarımızı koruyarak ayrışmayı bir kenara bırakıp aynı çatı altında, yalnızca “Adige” adıyla yan yana durabildiğimiz gün, geçmişin yaraları biraz daha sarılacak, geleceğe bıraktığımız miras çok daha güçlü olacaktır.

Bizi birbirimize bağlayan; ortak hafızamız, Xabzemiz, türkülerimiz, acılarımız ve yüzyıllara rağmen tükenmeyen aidiyet duygumuzdur.
Kilometreler geride kalırken gece usulca çekildi; sabahın ilk ışıklarıyla Kabardey-Balkar’ın başkenti Nalçik göründü.
Kafkasların eteklerinde kurulu bu şehir, bizi sessiz ve serin bir sabahla karşıladı. Bir süre parkın ağaçları arasında yürüdük; kuşların sesini ve Kafkas havasını içimize çektik. Sanki yalnız bedenimizi değil, yol boyunca yorulan ruhumuzu da dinlendirdik.
Sonra Sosruko Anıtı’nda Nart destanlarının ateşten doğan kahramanıyla karşılaştık. Taşa dönüşmüş bir destanın önünde dururken düşündük: Belki de o ateş yalnızca insanlara ulaştırılan bir ateş değildi; unutmaya karşı yakılan bir hafızaydı.
Ardından yağmur altında Mavi Göl’ün sessizliğine yürüdük. Turkuaz suların dinginliği, dağların heybeti ve yolumuzun üzerindeki Çerkes köylerinin izleri bize bu coğrafyanın yalnızca güzelliğini değil, taşıdığı hikâyeleri de anlattı.
Sürgün Anıtı’ndaki Hayat Ağacı ise yolculuğumuzun anlamını bir kez daha derinleştirdi. On iki dal, on iki boy, tek bir gövde… Farklılıklarımızla birlikte aynı kökten geldiğimizi anlatan sessiz ve güçlü bir semboldü.
O ağaca bakarken şunu düşündüm: Bir halkın köklerini toprağından sökebilirsiniz; ama hafızasından sökemezsiniz. Dilini susturmaya çalışabilirsiniz; fakat türkülerini susturamazsınız. Çünkü kültür, insanın yüreğinde yaşadığı sürece yolunu bulur.
Ve biz bu yolculukta yalnızca şehirleri gezmedik. Bir halkın hafızasında yürüdük.
Sekiz gün boyunca kimi zaman güldük, kimi zaman hüzünlendik, kimi zaman bir sofranın etrafında saatlerce sohbet ettik. Farklı şehirlerden yola çıkmıştık; Samsun, Adana, Burdur, Biga, Kayseri, Ankara ve İstanbul’dan gelen bizler, yolun sonunda birbirimize daha da yakınlaştık.
Bir gezi arkadaşlığından öte, aynı hikâyenin farklı sayfaları olduğumuzu hissettik.

Bu güzel yolculukta emeği geçen Samsun Çerkes Derneğinin kıymetli thamadelerine, kadın kollarındaki sevgili arkadaşlarıma, Zeko Turizm’den rehberlerimiz Levent ve Hayri Bey’e, güvenle yol aldığımız Öznuhoğlu Turizm’den kaptanımız Yavuz Abi’ye yürekten teşekkür ediyorum.
Ben bu yolculuğa yalnızca bir turist olarak çıkmadım. Bir Adige ailesinin gelini olarak, yıllardır gönlümde taşıdığım bir kültürün Anavatan’ına gittim. Kan bağıyla değil belki, ama sevgiyle, hatırayla ve gönül bağıyla kurduğum bir bağın izini sürdüm.
Otobüsümüz Türkiye yollarına doğru ilerlerken Kafkas dağları yavaş yavaş geride kaldı.
Belki bedenimiz uzaklaştı Anavatan’dan; fakat kalbimizin bir yanı orada kaldı.
Çünkü bazı yolculuklar dönüldüğünde de bitmez. İnsanın içine yerleşir, yıllar boyunca onunla yürür.
Bu yolculuk bana yalnızca nereden geldiğimizi değil, kim olduğumuzu da yeniden hatırlattı.
Bir halkın tarihi acılarla yazılmış olabilir. Ama biz o tarihin içinden geçerken gördük ki kültür hâlâ yaşıyor, dil hâlâ konuşuluyor, Xabze hâlâ yol gösteriyor; türküler, ninniler hâlâ söyleniyor ve insanlar hâlâ birbirini bulabiliyor.
Belki de Anavatan’a giden yol, sandığımız gibi kilometrelerle ölçülmüyordu.
Bu, yürekten köke uzanan bir yoldu.
Ben Anavatan’ı ilk kez gördüm; ama sanki yıllardır kalbimde taşıdığım bir yere geri döndüm.
Hoşça kal Anavatan…
Seni ilk kez gördük.
Ama belli ki seni hep arıyormuşuz. ..

Share