Adığe Yeni Yılı

Her şeyden önce belirtelim ki Adığe yeni yılı olarak kabul ettiğimiz 21 Mart tarihi tüm kuzey yarım kürede çeşitli şekillerde kutlanan doğu toplumlarının aşağı yukarı hepsinde çeşitli isimler altında daha ziyade de nevruz adı ile bilinen önemli bir gündür. 21 – 22 – hatta bazı yerlerde 23 Mart (Azeri ve Türkmenlerin bir kısmında) çeşitli farklılıklarla pek çok toplumda yeni yılın gelişi, baharın gelişi, kışın sona ermesi, doğuş günü gibi çeşitli nedenlerle kutlanmaktadır. Kökleri çeşitli araştırmacılar tarafından eski Mısır’a bir kısım başkaları tarafından Farsa ve İran'a dayandırılan bu kutlamaların bu gün kalan Kızılderili kültüründe bile mevcut olduğundan bahsedilir. Bu demektir ki nevruz veya baharın gelişi insanlığın eskilere dayanan ve toplumların dini inanışlarına göre çeşitli farklılıklarla çok yaygın kutlanan bir gündür. Nevruz eski Sovyet cumhuriyetlerinde resmi tatil olarak kutlanır. Kürtlerde, Afganlarda, Balkanlarda ve daha pek çok yerde çeşitli adlarla kutlanır. Türkiye’de de son dönemde politik kaygılar ve farklı amaçlarla resmiyet kazanmaya ve kutlanmaya başlamıştır. Yani Adığe yeni yılı olarak kutladığımız bu gün aslında pek çok halkta anlam farklılıkları ile de olsa kutlanan belirlenmiş bir gündür. Biz, Adığeler ile ilgili kısmını ele alarak kısaca inceleyelim. ESKİ ADIĞELERDE YENİ YIL 21 – 22 Mart tarihleri Adığelerde yeni yılın başlangıcı olarak kabul edilir. (“Ğemre yat’emre şızexek”— veya bir başka ifade ile “Vağueber ş’ım qışıxek”) diye tanımlanan bu gün aslında gece ile gündüzün eşitlendiği gündür ve yeni yılın başlangıcı olması yanısıra, aynı zamanda ilkbaharın başlangıcı olarak da kabul edilir. Bu olayı daha detaylıca anlatmadan önce Adığelerin yaşamında çok önemli bir yeri olan yıldızların ve gökyüzünün izlenmesi konusuna kısaca biraz değinmek istiyorum. **** Etnograf Mafedz Serebiy'in yazdığına göre Adığeler yılın dönemlerini ve önemli olayları gökyüzü cisimlerinin konumuna göre belirliyorlardı. Yine araştırmacı Kalmık İbrahim’in yazdığına göre de Adığeler yıldızların durumuna göre yaşamlarını düzenlerlermiş. Çiftçiler yıldızların doğuşuna batışına göre işlerini planlar, denizciler yıldızların durumuna göre denize açılırlarmış. Akşam “vağue” denilen (beşli yıldız grubu) ile iftar saatlerini, Nehuşvağue denilen(zühre yıldızı) ile sahur saatlerini belirlerlermiş. Mesela avcılar ve savaşçılar yollarını yıldızların durumuna bakarak bulurlar, gidecekleri hedefe hiç şaşmadan ulaşırlarmış. Söylencelerde yerini almış şu kalıplaşmış ifade bunun en iyi göstergesidir : “Madem ava çıkıyorsunuz Şıxulhağue (samanyolu) yi izleyin,o sizi hiç şaşırtmaz.” Adığelerin astronomi bilgisinden istifade ile geleceğe dair tespitlerinden bahseden Hanceriy "kutup yıldızı, büyük ayı ve samanyolunu sürekli yön belirlemek için kullandıklarını, yıldızlara bakarak doğada olabilecek önemli değişimlere dair tahminlerde bulunduklarını ve bu tür yetenekleri olan kişilerin Adığeler arasında çok itibar gördüklerini" anlatır bir yazısında. Yeni doğan ay'ın durumundan ve hilalin uç kısımlarının kıvrılışından o ay iklimin ve havanın nasıl olacağına dair tahmin yürütülür, günlük hava tahminleri ise güneşin doğuşuna batışına göre tahmin edilir tarım ve benzer işlerle uğraşanlar buna göre işlerini düzenlerlermiş. ***** Yaşamlarını düzenlerken gökyüzü ile bu kadar bağlantılı olan Adığelerde, bu gün bahsedeceğimiz yeni yılın gelişi de yine bir gök cismine bakarak belirlenirmiş. Adığelerin “Vağuebe” adını verdikleri (yunus-delfin) takımyıldızı Kuzey Kafkasya’nın gökyüzüne yerleştiğinde (21 Mart’a tekabül eder) bu olay ilkbaharın ve aynı zamanda yeni yılın başlangıcı sayılırmış. Bu yıldızın gökyüzünde görünmez oluşu ise sonbaharın başlangıcı olarak kabul edilirmiş. Yılın mevsimleri de bu yıldıza göre tayin edilirmiş. İlkbaharda topraktan çıktığına inanılan bu yıldızın, yazın tarım alanlarını, sonbaharda ormanları ve yüksek ağaç tepelerini aydınlattığına, kışın ise yine toprakta kaybolduğuna inanılırmış. (‘Ğemre yat’emre şızexek’ sözünün nereden geldiği net şekilde kendiliğinden ortaya çıkmaktadır gördüğünüz gibi) “Вагъуэбэр щIым къыхэкIащ” “Vağuebe topraktan çıktı”, “Вагъуэбэр гъавэм(мэшым) къыхэплъащ” “Vağuebe ekine baktı”, “Вагъуэбэр жыг щхьакIэм хэхьащ” “Vağuebe ağacın dallarına girdi”, “Вагъуэбэр щIыгум хэхьэжащ” “Vağuebe (yeniden) toprağa girdi” biçiminde bu dönemleri tanımlayan deyişler vardır dilimizde. Bu tanımlamalar aslında Adığe yılının mevsimlerini ifade eder aynı zamanda. Bu dönenceler arasında 90’ar gün vardır ve bunlar (21-22 Mart-21 Haziran) ‘vağueber ş’ım qıxek’as’ denilen dönem ilkbahar mevsimine, (21-22 Haziran – 21 Eylül) ‘Vağueber meşım qıxeplhas’ denilen dönem yaz mevsimine, (21-22 Eylül – 21 Aralık) ‘Vağueber jığ şx’ak’em xex’as’ denilen dönem sonbahar mevsimine, 21-22 Aralık – 21 Mart arası) ‘Vağueber Ş’ıgum xex’ajas’ denilen dönem ise kış mevsimini ifade eder. Bu mevsimlerin arasındaki tam bir dönence ise 360 günden oluşmaktadır. Eski Adığe halk takviminde bir yıl çeşitli olaylarla adlandırılan 18 ayrı zaman dilimi halinde bölümlenmiştir. Burada kullanılan ay isimleri günümüzde kullanılan gregoryen takvime aynı şekilde geçmiştir. Bir küçük not olarak: Yazın ve kışın en soğuk ve en sıcak günlerinin bu yıldız ile ilgisi olduğu düşünülür mevsim normalleri dışındaki havaların bu yıldızın konumundan kaynaklandığına inanılırmış. Yazın en sıcak günleri ‘Ğemahue şıle’ 16-17 Temmuz / 24-25 Ağustos arası, Kışın en soğuk günleri ise ‘Ş’ımahue şıle’ ise 16-17 Ocak / 24-25 Şubat arası döneme denk düşer. Yeni yıl geleneğinin çıkışı ve kutlanışı hakkında… Çok eski çağlardan bu yana Adığeler bu günü büyük eğlencelerle kutlarlar. Yazılanlardan bu geleneklerin 5 bin yıl öncesine kadar dayandırıldığı görülmekle birlikte bunun ispat edilebilirliği yoktur doğal olarak. Fakat kutlamanın biçimine bakıldığında İslam’dan çok öncesine Adığelerin ateşe taptıkları Mecusilik dönemine dayandığı görülmektedir. Bu açıdan yeni yıl kutlamalarının kültürümüzde çok eski bir yeri olduğunu söyleyebilmekteyiz. Esasında bu kutlamaların halkımızın kültürü ile veya inancı ile bağlantısının ne olduğu konusuna artık pek de bakılmamaktadır günümüzde. Fakat 21 Mart tarihi son bir kaç yıldan bu yana Adıgey’de net bir tanımlama ile “Adığe yeni yılının başlangıcı” olarak kutlanmaktadır. Bu kutlamalar kültür bakanlığının ve çeşitli kültür araştırmacılarının da desteği ile artık bir resmiyet ve devamlılık kazanmıştır. Diğer bölgelerde de bu kutlamalar aynı şekilde yapılıyor olmakla birlikte eski Adığe geleneğinin bir devamı olarak tekrar edilmekte, tam olarak Adıgey’de olduğu gibi net bir yeni yıl kutlaması vurgusu yapılmamaktadır. Fakat bu bölgelerde o şekilde kutlanıyor olması durumu değiştirmez. Çünkü incelendiğinde görülmektedir ki diğer halklarda baharın başlangıcı, kışın bitişi şeklinde kabul edilen Delfin yıldızının görünmesi olayı, Adığelerde aynı zamanda bir takvim yılının başlangıcı manasına da gelmekte yukarıda açıkladığımız şekilde bir yılın bölümleri bu yıldızın gökyüzündeki hareketine bağlı olarak tayin edilip belirlenmektedir. Adığe yeni yılının çıkışı hakkında Maf’edz Serebiy şöyle yazmaktadır: “Bu kutlamalar, gece ile gündüzün eşitlendiği zamanda Mecusi inanışından kalma bir gelenekle ateşin tanrısına kurban kesilmesine ve bütün ailenin bu nedenle bir araya gelerek kutlamalar yapıp tanrıya saygılarını sunmasına kendilerini koruması için dualar etmesine dayanan bir ibadet tarzı kutlamadır.” (Bu gün hala bu kutlamalara ‘maf’eşx’a ced wuk’ın’ denilmektedir bazı yerlerde) Yani Mafedz Serebiy’e göre 21 Mart’ta yapılan bu kutlamaların asıl çıkışı ateşin tanrısına yakarış mahiyetinde bir törene dayanmaktadır. Bu gün de insanlar güçleri yettiği oranda kimisi sığır, kimisi koyun, kimisi tavuk hindi, her neye gücü yetiyorsa bir kurban keser bütün aile bir araya toplanarak yemek yenir ve sadece o gün tüm aile büyük küçük ayırımı yapılmaksızın hep birlikte sofraya oturur. Çünkü bu yemek bir ibadet olarak kabul edilir ve sonunda topluca dualar edilir. Bu gün halkımızın büyük bir kısmı Müslüman olmuş olmasına rağmen, bu kutlamalar hala devam etmekte ve İslam dini ile bir ilişkisi olmadığı halde devam ettirilmektedir. Çünkü bu günün yukarıda açıkladığımız Adığe yeni yılının başlangıcı olması gibi özel bir anlamı daha vardır halkımız için. Öte yandan Adıgey Cumhuriyeti’nde yapılan kutlamalarda bu günün yeni yıl özelliği daha fazla ön plana çıkmakta, en azından yapılan kutlamalarda çeşitli kültür araştırmacılarının bilim adamı ve yazarların katıldığı toplantılar düzenlenmektedir. Bu toplantılarda günün Adığe yeni yılı olma özelliğine yönelik yapılan aratırmalar ve çalışmalar sunulmakta böylece 21 Mart tarihinin olması gereken bu yönü ile yerleşmesine çalışılmaktadır. Bu toplantılarda konuşan Adıgey tarih araştırmacıları Jendar Mariyet ve Wuneroqu Mir’ın verdikleri bilgiler; Adığelerin bu güne göre bütün bir yılı yorumladıklarını gösteriyor. 21 Mart günü eğer sıcak ve güneşli ise yılın iyi geçeceğine, hava bulutlu ve yağmurlu ise yılın sıkıntılı geçeceğine inanılır, ayrıca turnaların hareketlerinden yılın gelişi hakkında yorumlar yapılırmış. Jendar Mariyet’in verdiği bilgilere göre, bu gün ile ilgili çeşitli inanışların da olduğunu görüyoruz. Mesela o gün kötü ruhların serbest kaldığı ve yeni yıl ile eski yılı birbirine karıştırdıkları gibi bir inanış mevcutmuş halk arasında. Bu nedenle onları uzak tutmak için evlerin ocaklarında ateşler yakılır, dumanı kapı ve pencereler önünden geçirilir, külleri evlerin etrafına serpiştirilir ve böylece büyülerden ve büyücülerden ve kötü ruhlardan korunulacağına inanılırmış. 21 Mart günü süslenen ağaca çeşitli hediyeler asılır, ailelerin bütün fertleri sofrada olmak üzere toplanarak bu ağacın altında yemek yenilirmiş. Daha sonra dualar edilerek istenen şeyler için yakarılır, hastaların şifa bulması, yoksulların zenginleşmesi için dua edilir, güneşe ve sıcağa yakararak bereket iyilik güzellik dilenirmiş. Kaynaklar: M.Papşu, Çerkeslerde Eski Takvimler (çeviri derleme). E.Yıldız, Çerkesler ve Gökyüzü (çeviri derleme). E.Yıldız, Adığe Psalhe + Adığe Maq, Mart 2005 Elot.ru, 21 Mart 2006 sayısı

Adığe Yeni Yılı

Her şeyden önce belirtelim ki Adığe yeni yılı olarak kabul ettiğimiz 21 Mart tarihi tüm kuzey yarım kürede çeşitli şekillerde kutlanan doğu toplumlarının aşağı yukarı hepsinde çeşitli isimler altında daha ziyade de nevruz adı ile bilinen önemli bir gündür. +''+ 21 – 22 – hatta bazı yerlerde 23 Mart (Azeri ve Türkmenlerin bir kısmında) çeşitli farklılıklarla pek çok toplumda yeni yılın gelişi, baharın gelişi, kışın sona ermesi, doğuş günü gibi çeşitli nedenlerle kutlanmaktadır. Kökleri çeşitli araştırmacılar tarafından eski Mısır’a bir kısım başkaları tarafından Farsa ve İran'a dayandırılan bu kutlamaların bu gün kalan Kızılderili kültüründe bile mevcut olduğundan bahsedilir. Bu demektir ki nevruz veya baharın gelişi insanlığın eskilere dayanan ve toplumların dini inanışlarına göre çeşitli farklılıklarla çok yaygın kutlanan bir gündür. Nevruz eski Sovyet cumhuriyetlerinde resmi tatil olarak kutlanır. Kürtlerde, Afganlarda, Balkanlarda ve daha pek çok yerde çeşitli adlarla kutlanır. Türkiye’de de son dönemde politik kaygılar ve farklı amaçlarla resmiyet kazanmaya ve kutlanmaya başlamıştır. Yani Adığe yeni yılı olarak kutladığımız bu gün aslında pek çok halkta anlam farklılıkları ile de olsa kutlanan belirlenmiş bir gündür. Biz, Adığeler ile ilgili kısmını ele alarak kısaca inceleyelim. ESKİ ADIĞELERDE YENİ YIL 21 – 22 Mart tarihleri Adığelerde yeni yılın başlangıcı olarak kabul edilir. (“Ğemre yat’emre şızexek”— veya bir başka ifade ile “Vağueber ş’ım qışıxek”) diye tanımlanan bu gün aslında gece ile gündüzün eşitlendiği gündür ve yeni yılın başlangıcı olması yanısıra, aynı zamanda ilkbaharın başlangıcı olarak da kabul edilir. Bu olayı daha detaylıca anlatmadan önce Adığelerin yaşamında çok önemli bir yeri olan yıldızların ve gökyüzünün izlenmesi konusuna kısaca biraz değinmek istiyorum. **** Etnograf Mafedz Serebiy'in yazdığına göre Adığeler yılın dönemlerini ve önemli olayları gökyüzü cisimlerinin konumuna göre belirliyorlardı. Yine araştırmacı Kalmık İbrahim’in yazdığına göre de Adığeler yıldızların durumuna göre yaşamlarını düzenlerlermiş. Çiftçiler yıldızların doğuşuna batışına göre işlerini planlar, denizciler yıldızların durumuna göre denize açılırlarmış. Akşam “vağue” denilen (beşli yıldız grubu) ile iftar saatlerini, Nehuşvağue denilen(zühre yıldızı) ile sahur saatlerini belirlerlermiş. Mesela avcılar ve savaşçılar yollarını yıldızların durumuna bakarak bulurlar, gidecekleri hedefe hiç şaşmadan ulaşırlarmış. Söylencelerde yerini almış şu kalıplaşmış ifade bunun en iyi göstergesidir : “Madem ava çıkıyorsunuz Şıxulhağue (samanyolu) yi izleyin,o sizi hiç şaşırtmaz.” Adığelerin astronomi bilgisinden istifade ile geleceğe dair tespitlerinden bahseden Hanceriy "kutup yıldızı, büyük ayı ve samanyolunu sürekli yön belirlemek için kullandıklarını, yıldızlara bakarak doğada olabilecek önemli değişimlere dair tahminlerde bulunduklarını ve bu tür yetenekleri olan kişilerin Adığeler arasında çok itibar gördüklerini" anlatır bir yazısında. Yeni doğan ay'ın durumundan ve hilalin uç kısımlarının kıvrılışından o ay iklimin ve havanın nasıl olacağına dair tahmin yürütülür, günlük hava tahminleri ise güneşin doğuşuna batışına göre tahmin edilir tarım ve benzer işlerle uğraşanlar buna göre işlerini düzenlerlermiş. ***** Yaşamlarını düzenlerken gökyüzü ile bu kadar bağlantılı olan Adığelerde, bu gün bahsedeceğimiz yeni yılın gelişi de yine bir gök cismine bakarak belirlenirmiş. Adığelerin “Vağuebe” adını verdikleri (yunus-delfin) takımyıldızı Kuzey Kafkasya’nın gökyüzüne yerleştiğinde (21 Mart’a tekabül eder) bu olay ilkbaharın ve aynı zamanda yeni yılın başlangıcı sayılırmış. Bu yıldızın gökyüzünde görünmez oluşu ise sonbaharın başlangıcı olarak kabul edilirmiş. Yılın mevsimleri de bu yıldıza göre tayin edilirmiş. İlkbaharda topraktan çıktığına inanılan bu yıldızın, yazın tarım alanlarını, sonbaharda ormanları ve yüksek ağaç tepelerini aydınlattığına, kışın ise yine toprakta kaybolduğuna inanılırmış. (‘Ğemre yat’emre şızexek’ sözünün nereden geldiği net şekilde kendiliğinden ortaya çıkmaktadır gördüğünüz gibi)  “Вагъуэбэр щIым къыхэкIащ” “Vağuebe topraktan çıktı”, “Вагъуэбэр гъавэм(мэшым) къыхэплъащ” “Vağuebe ekine baktı”, “Вагъуэбэр жыг щхьакIэм хэхьащ” “Vağuebe ağacın dallarına girdi”, “Вагъуэбэр щIыгум хэхьэжащ” “Vağuebe (yeniden) toprağa girdi” biçiminde bu dönemleri tanımlayan deyişler vardır dilimizde. Bu tanımlamalar aslında Adığe yılının mevsimlerini ifade eder aynı zamanda. Bu dönenceler arasında 90’ar gün vardır ve bunlar (21-22 Mart-21 Haziran) ‘vağueber ş’ım qıxek’as’ denilen dönem ilkbahar mevsimine, (21-22 Haziran – 21 Eylül) ‘Vağueber meşım qıxeplhas’ denilen dönem yaz mevsimine, (21-22 Eylül – 21 Aralık) ‘Vağueber jığ şx’ak’em xex’as’ denilen dönem sonbahar mevsimine, 21-22 Aralık – 21 Mart arası)  ‘Vağueber Ş’ıgum xex’ajas’ denilen dönem ise kış mevsimini ifade eder. Bu mevsimlerin arasındaki tam bir dönence ise 360 günden oluşmaktadır. Eski Adığe halk takviminde bir yıl çeşitli olaylarla adlandırılan 18 ayrı zaman dilimi halinde bölümlenmiştir. Burada kullanılan ay isimleri günümüzde kullanılan gregoryen takvime aynı şekilde geçmiştir. Bir küçük not olarak: Yazın ve kışın en soğuk ve en sıcak günlerinin bu yıldız ile ilgisi olduğu düşünülür mevsim normalleri dışındaki havaların bu yıldızın konumundan kaynaklandığına inanılırmış. Yazın en sıcak günleri ‘Ğemahue şıle’ 16-17 Temmuz / 24-25 Ağustos arası, Kışın en soğuk günleri ise ‘Ş’ımahue şıle’ ise 16-17 Ocak / 24-25 Şubat arası döneme denk düşer.p> Yeni yıl geleneğinin çıkışı ve kutlanışı hakkında… Çok eski çağlardan bu yana Adığeler bu günü büyük eğlencelerle kutlarlar. Yazılanlardan bu geleneklerin 5 bin yıl öncesine kadar dayandırıldığı görülmekle birlikte bunun ispat edilebilirliği yoktur doğal olarak. Fakat kutlamanın biçimine bakıldığında İslam’dan çok öncesine Adığelerin ateşe taptıkları Mecusilik dönemine dayandığı görülmektedir. Bu açıdan yeni yıl kutlamalarının kültürümüzde çok eski bir yeri olduğunu söyleyebilmekteyiz. Esasında bu kutlamaların halkımızın kültürü ile veya inancı ile bağlantısının ne olduğu konusuna artık pek de bakılmamaktadır günümüzde. Fakat 21 Mart tarihi son bir kaç yıldan bu yana Adıgey’de net bir tanımlama ile “Adığe yeni yılının başlangıcı” olarak kutlanmaktadır. Bu kutlamalar kültür bakanlığının ve çeşitli kültür araştırmacılarının da desteği ile artık bir resmiyet ve devamlılık kazanmıştır. Diğer bölgelerde de bu kutlamalar aynı şekilde yapılıyor olmakla birlikte eski Adığe geleneğinin bir devamı olarak tekrar edilmekte, tam olarak Adıgey’de olduğu gibi net bir yeni yıl kutlaması vurgusu yapılmamaktadır. Fakat bu bölgelerde o şekilde kutlanıyor olması durumu değiştirmez. Çünkü incelendiğinde görülmektedir ki diğer halklarda baharın başlangıcı, kışın bitişi şeklinde kabul edilen Delfin yıldızının görünmesi olayı, Adığelerde aynı zamanda bir takvim yılının başlangıcı manasına da gelmekte yukarıda açıkladığımız şekilde bir yılın bölümleri bu yıldızın gökyüzündeki hareketine bağlı olarak tayin edilip belirlenmektedir. Adığe yeni yılının çıkışı hakkında Maf’edz Serebiy şöyle yazmaktadır: “Bu kutlamalar, gece ile gündüzün eşitlendiği zamanda Mecusi inanışından kalma bir gelenekle ateşin tanrısına kurban kesilmesine ve bütün ailenin bu nedenle bir araya gelerek kutlamalar yapıp tanrıya saygılarını sunmasına kendilerini koruması için dualar etmesine dayanan bir ibadet tarzı kutlamadır.” (Bu gün hala bu kutlamalara ‘maf’eşx’a ced wuk’ın’ denilmektedir bazı yerlerde) Yani Mafedz Serebiy’e göre 21 Mart’ta yapılan bu kutlamaların asıl çıkışı ateşin tanrısına yakarış mahiyetinde bir törene dayanmaktadır. Bu gün de insanlar güçleri yettiği oranda kimisi sığır, kimisi koyun, kimisi tavuk hindi, her neye gücü yetiyorsa bir kurban keser bütün aile bir araya toplanarak yemek yenir ve sadece o gün tüm aile büyük küçük ayırımı yapılmaksızın hep birlikte sofraya oturur. Çünkü bu yemek bir ibadet olarak kabul edilir ve sonunda topluca dualar edilir. Bu gün halkımızın büyük bir kısmı Müslüman olmuş olmasına rağmen, bu kutlamalar hala devam etmekte ve İslam dini ile bir ilişkisi olmadığı halde devam ettirilmektedir. Çünkü bu günün yukarıda açıkladığımız Adığe yeni yılının başlangıcı olması gibi özel bir anlamı daha vardır halkımız için. Öte yandan Adıgey Cumhuriyeti’nde yapılan kutlamalarda bu günün yeni yıl özelliği daha fazla ön plana çıkmakta, en azından yapılan kutlamalarda çeşitli kültür araştırmacılarının bilim adamı ve yazarların katıldığı toplantılar düzenlenmektedir. Bu toplantılarda günün Adığe yeni yılı olma özelliğine yönelik yapılan aratırmalar ve çalışmalar sunulmakta böylece 21 Mart tarihinin olması gereken bu yönü ile yerleşmesine çalışılmaktadır. Bu toplantılarda konuşan Adıgey tarih araştırmacıları Jendar Mariyet ve Wuneroqu Mir’ın verdikleri bilgiler; Adığelerin bu güne göre bütün bir yılı yorumladıklarını gösteriyor. 21 Mart günü eğer sıcak ve güneşli ise yılın iyi geçeceğine, hava bulutlu ve yağmurlu ise yılın sıkıntılı geçeceğine inanılır, ayrıca turnaların hareketlerinden yılın gelişi hakkında yorumlar yapılırmış. Jendar Mariyet’in verdiği bilgilere göre, bu gün ile ilgili çeşitli inanışların da olduğunu görüyoruz. Mesela o gün kötü ruhların serbest kaldığı ve yeni yıl ile eski yılı birbirine karıştırdıkları gibi bir inanış mevcutmuş halk arasında. Bu nedenle onları uzak tutmak için evlerin ocaklarında ateşler yakılır, dumanı kapı ve pencereler önünden geçirilir, külleri evlerin etrafına serpiştirilir ve böylece büyülerden ve büyücülerden ve kötü ruhlardan korunulacağına inanılırmış. 21 Mart günü süslenen ağaca çeşitli hediyeler asılır, ailelerin bütün fertleri sofrada olmak üzere toplanarak bu ağacın altında yemek yenilirmiş. Daha sonra dualar edilerek istenen şeyler için yakarılır, hastaların şifa bulması, yoksulların zenginleşmesi için dua edilir, güneşe ve sıcağa yakararak bereket iyilik güzellik dilenirmiş.p> Kaynaklar: M.Papşu, Çerkeslerde Eski Takvimler (çeviri derleme). E.Yıldız, Çerkesler ve Gökyüzü (çeviri derleme). E.Yıldız, Adığe Psalhe + Adığe Maq, Mart 2005 Elot.ru, 21 Mart 2006 sayısıp>+''+Ergun Yıldız

KBC’de endüstriyel üretimde rekor büyüme

Sanayi bakanlığı basın sözcülüğünden yapılan açıklamaya göre; KBC'nin endüstriyel üretim alanındaki büyüme geçen yılın aynı dönemine göre %157 artarak 14 milyar rubleyi aştı.  Büyümede makina üretimi % 131 ve demir dışı metalurji üretimi de % 139 büyüme ile öncü sektörler oldular. Cumhuriyette, endüstriyel gelişme sosyal ve ekonomik kalkınmanın stratejik sektörlerinden birisi olarak kabul ediliyor.  Bu alanda 2011 - 2016 yılları arasında kabul edilen kalkınma planında, modernizasyonu ve kapasite artırımı hedeflenen yatırımların değeri 30.2 milyar rubleye ulaşıyor. Bakanlıktan yapılan açıklamaya göre, ayrıca sanayii kompleksinin uzun vadeli kalkındırma stratejisi çerçevesinde 4 yıllık bir plan oluşturuldu. Bu plan çerçevesinde hayata geçirilecek 25 yatırım projesine, 2 ila 5 yıllık geri ödeme koşulu ile sağlanan fon miktarı ise 35.8 milyar ruble olarak açıklandı. Şu anda Endüstriyel işletmelerde çalışan sayısının 5000 kişi ve ortalama maaşların 15000 ruble civarında olduğu belirtilen açıklamada, hedef programın başarıyla uygulanması durumunda çalışan sayısının 2.5 kat artacağı, ücretlerin ise 21000 ruble seviyesine ulaşacağı belirtiliyor. Çerkes DünyasınanKaffed

Suriyeli Çerkesler

Suriye'de incelemeler yapan heyetin görüşmeleri hakkında Adıgey başkanı Thakuşine'yi bilgilendiren Xase milletvekili Muhdin Çermit, "Suriye Çerkesleri sadece anavatanda değil, Rusya'nın herhangi bir yerinde yaşamaya hazır olduklarını ifade ettiler "dedi. Çermit, şu anda 100 ailenin hemen yerleşmeye hazır olduklarını bildirdiklerini ifade ederek, Çerkeslerin göç nedeni olarak ise, Suriye'de muhalif kesimden kendilerine yapılan baskıyı gösterdiklerini söyledi. Çermit, edindikleri bilgilere göre Suriye'de 50-60 000 Çerkes ve 30 000 Rus bulunduğunu ve hemen herkesin Rusya'ya gitmek için isteklerini ifade ettiklerini söyledi. Adıgey başkanı Thakuşine görüşmede yaptığı açıklamada, "Adıgey Cumhuriyeti'nde Rus Çerkes diye bir ayrım olmadığını herkesin hemşeri sayıldığını ifade ederek bu kişilerin yerleşimi için federal yasalar çerçevesinde yapılmalıdır" dedi. Çerkes Dünyası  nanKaffed

Perit : Suriye’den gelenler için henüz basitleştirilmiş bir vize işlemi yok

Perit derneği yönetim kurulu üyesi Beslen Hağajey, yılbaşından bu yana Suriye'den talepte bulunan 70 kişiye çok giriş çıkışlı ticari vize temin ettiklerini söyledi. "Ocak ayında 20, şubatın son haftasında ise 50 davetiye gönderdik, bunların dışında da 12 kişi kendi kişisel çabaları ile KBC'ye geldiler ve bunlar şu anda Nart otel'de yerleştirilmiş durumdalar, fakat içlerinde bazılarının vize süreleri dolmak üzere olduğundan geri dönmek zorunluluğu var, federal yasa bu kişilere henüz basitleştirilmiş bir vize rejimi sunamamıştır o nedenle bu sorunun bir an önce çözümüne ihtiyaç var" dedi. Hağajey Beslen, KBC'de öğrenim gören Suriyeli öğrencilerin de zor durumda olduklarına dikkat çekerek, "bu öğrencilere de çeşitli yollardan bazı yardımlar sağladık fakat çoğu ekonomik açıdan zor durumda" dedi. Çerkes DünyasınanKaffed

G. Osetya baş savcısı istifa etti

G.Osetya başsavcısı Taymuraz Kugayev bu gün yaptığı açıklamada "kendi isteği ve rızasıyla" görevinden ayrıldığını duyurdu. G.Osetya başkanlık seçimlerini yolsuzluk olduğu gerekçesiyle yüksek mahkemeye götüren baş savcı Kugayev seçimler sonrasında muhalefet ve iktidar arasında çekişme konusu haline gelmişti.  Muhalefetin istifasını istediği Kugayev 13 şubatta görevinden ayrılmış fakat parlamento tarafından istifası reddedilmişti. Çerkes DünyasınanKaffed

Anadil Günüden Adığe Dili Gününe

Bildiğiniz gibi 21 Şubat ‘Uluslararası Anadil Günü’dür. Unesco tarafından yok olmakta olan küçük ve azınlık halkların dil konusunda karşı karşıya oldukları tehlikeye dikkat çekmek , bu konudaki duyarlılığı, bilinci artırmak amacıyla ilan edilen bu özel gün her yıl tüm dünyada kutlanıyor. Camiamızda da Federasyonumuzun öncülüğünde Laz kültür derneği ile ortak bir konferans gerçekleştirildi Bilgi üniversitesinde. Bu önemli günden kısa bir süre sonra ise, Anadil ve buna bağlı sorunları biraz daha detaylandırarak ele almamıza, kendi dilimizin önündeki sıkıntıları biraz daha içe dönerek tartışmamıza vesile olacak bir başka gün yaklaşıyor. 14 Mart Adığe dili günü. 1853 yılında Bırsey Wumar tarafından yayınlanan ilk Adığece sözlüğün çıkış tarihi olan 14 Mart, Adığe dili günü olarak kutlanmaktadır son on yıllık dönemde. Bundan çok daha önceleri, bilinen ilk Adığe Alfabesi Neğume Şora tarafından 1840 yılında kiril harflerle yayınlandı, ondan çok daha öncelerine de uzanan Adığe dili ile yazılmış çeşitli yazılar ortaya çıkartıldı. Kısacası, geriye doğru gidersek ana dilimizin yazılı köklerini arama işi Meotlara kadar uzanan bir sürece götürür bizi. Fakat burada ele almak istediğimiz ana konu yazılıdilimizin tarihsel geçmişi değil, Adığe dilinin bu gün önünde bulunan sorunlardır. 14 Mart tarihinin Adığe dil günü olarak kutlanması, hiç olmazsa yılın bir gününün Anadilimizin önemini hatırlamaya, anadilimizin önündeki sorunları tartışmaya ayrılmış olması da elbette sevindiricidir. Fakat ne yazık ki geleceği ciddi manada tehdit altında olan, gelişiminin önünde barikatlar kurulmuş bulunan, tabiri caizse adeta sırtından hançerlenen ana dilimizi, 14 martlarda hamaset ve boş lakırdıdan ibaret göstermelik seremonilerle hatırlıyor olmak hiç bir anlam ifade etmiyor. Eğer amaç kendimizi kandırmaksa doğru yoldayız, devam edelim. Fakat eğer gerçekten anadilimiz hakkında endişe ediyor, bu dilin yok oluşundan sıkıntı duyuyorsak, bu dilin bu milleti yeniden yoğurup yaratamadığının farkına varıyorsak artık sorunları görmezden gelerek, var olan problemler yokmuş gibi davranarak bir yere varamayız. Nedir önümüzdeki sorunlar ? Dilimizin önündeki sorunlar iki ayrı başlık altında toplanabilir bana göre. a) Bizden bağımsız olarak, içerisinde yaşadığımız gündelik koşullardan, içerisinde yaşadığımız sistemlerden - yapılardan kaynaklanan sosyal ve politik sorunlar. b) İnsanımızdaki bencillikten vebilinç zayıflığından kaynaklanan, idari birimlerin başındaki zevatın bürokratı olmaktan öteye geçememiş bir kesim tarafından da el altından desteklenen ayrımcı - benmerkezci yaklaşımlardan beslenen sorunlar. Birinci kategoride yer alan sorunlar, daha çok asimilasyon çerçeve tanımlaması içerisine giren, yaşadığımız ülkelerdeki engellerden yasaklardan ve başka kültürleri yok sayan anlayıştan kaynaklanan sorunlardır ve daha ziyade diasporayı doğrudan etkileyen sıkıntılar bu kategoride yer alır. Anadilimizin devlet tarafından tanınmaması, yürütülen görmezden gelme ve inkar politikaları sorunların başında yer alır. Anadilimizin gündelik hayatta kullanım alanı bulunmaması, kapımızdan dışarı adım attığımız andan itibaren bu dilin işlevsizleştirilmiş olması, hatta günümüzde aile içerisinde bile iş görmez hale gelmiş olması da önemli bir başka sıkıntıdır. İnsanların anadilinde eğitim ve yayın olanaklarına sahip olmaması, gazete televizyon radyo gibi iletişim araçlarımızın olmaması bir başka sorundur. Bizzat yaşadığınız sıkıntıları tekrar etmeye gerek olduğunu sanmıyorum, zaten herkes aşağı yukarı sorunun ne olduğunun farkında bu konuda, o nedenle bu başlığı da fazlaca uzatmıyorum. Bu konuda yapılabilecek en önemli şey; demokratik kazanımlarımızı artırmak, bir savunma mekanizması oluşturabilmek için bireylerimizin farkındalığını olabildiğince geliştirmek , bilincini ve kendisine ait olana sahip çıkma azmini bilemektir. Özellikle diasporada yapılabileceklerin bundan öteye geçebileceğini sanmıyorum açıkçası. Bir dilin ömrü, gündelik hayatta kullanılabilme oranı ile doğrudan ilişkilidir, bu yüzden ne kadar çaba harcanırsa harcansın anadil bu gün diasporada ciddi bir tehdit altındadır ve bana göre en iyimser ihtimalle ömrü otuz yıldır. İşin anayurt cephesine gelecek olursak ilginç bir durum ve ilginç bir çelişki çıkıyor ortaya. Bugün diasporadaki halkımızın anadilini korumak için devletten talep ettiklerinin hemen hepsi anayurtta mevcut. Buna rağmen, her ne kadar diasporanın yaşadığı sorunlar düzeyinde değilse de, Anayurtta da Anadilimiz ciddi bir tehdit altındadır. Çünkü yukarıda söylediğimiz “gündelik hayatta kullanılabilme oranı” açısından ele alırsak, dilimizin durumu kendi topraklarımız üzerinde bile pek de parlak değildir. Evet, anayurdumuzda okullarda kısmen dil eğitimi verilmektedir. Temel eğitimde anadil mevcut sistemin izin verdiği ölçülerde okullarda okutulmaya çalışmakta ise de, bu sadece vazife savma babında olup arzu edilen ve olması gereken seviede değildir ne yazık ki. Yine de mevcut sorunlara rağmen, ana yurdumuzda temel eğitimde anadilimizi öğrenebilme imkânımız olduğunu var sayıyoruz. Üniversitede anadilimize ayrılmış bir bölüm ve bu bölümdeyüksek öğrenim gören öğrencilerimiz de var. Cumhuriyette anadilimizde çıkan bir gazete, iki üç ayda bir yayınlanan bir iki dergi, bir radyo ve kısıtlı imkânlarla yayın yapan bir televizyon var. Ana dilimizde oyunlar sahneye koyan bir tiyatroya da sahibiz. Görüldüğü gibi bir dilin yaşaması ve gelişmesi için gereken bütün altyapıya sahip olmamıza rağmen ana dilimiz gelişmiyor, aksine sürekli kan kaybediyor. Çünkü bu dil, gündelik hayatta olması gereken kadar yer işgal etmiyor ne yazık ki. Sokağa çıktığınızda bu dili kullanmıyorsunuz, okula, hastaneye, bir devlet dairesine gittiğinizde bu dili kullanmıyorsunuz. Hal böyle olunca yetersiz imkanlarla yayın yapan televizyonu, radyoyu, gazeteyi açtığınızda da bu dil size hitap etmiyor, çünkü hakim dil onlarca kanalda cezbedici programlarla sizi sarmalamış durumda. Eğer bilinç ve irade göstermezseniz, özel bir çaba, özel bir direnç göstermezseniz bir bataklığın sizi içine çekivermesi gibi yok oluşunuz kaçınılmaz bir hal alıyor. Konuyu daha fazla dağıtmamak için, ana dilimizde çıkan basılı yayın- kitap ve bunların topluma ulaşabilirliği konularına burada hiç girmiyorum. Yukarıda söylediklerimiz bir yana, bu gün herhangi bir özel alanda (teknoloji,bilim,sağlık,ekonomi vs.) ciddi ve kapsamlı bir sohbete giriştiğinizde ana dilinizi kullanamıyorsunuz, çünkü artık dilinizdeki sözcükler ifade etmek istedikleriniz için yeterli olmuyor. Mütemadiyen yeni sözcükler ekleniyor ana dilimize, ve bütün bunlar hakim dilin sözcüklerini olduğu gibi dilimize almak şeklinde gerçekleşiyor. Hazır konu buraya gelmişken ifade etmek isterim ki, Çerkes dilinin bu eksikliği giderecek bir yapıya şiddetle ihtiyacı var. Tıpkı Türk dil kurumu gibi, gündelik hayatımıza giren yabancı sözcüklere alternatif arayan, dilimizin kirlenmesine engel olmaya çalışan ve bu konudaki önermelerini cemiyetin önüne koyan bir yapı günümüz şartlarında olmazsa olmaz bir zaruret halini almıştır bizim için. Diğer başlıktaki sorunlara gelince;. Şimdi bahsedeceğim sorun, dilimiz konusunda ortaya çıkan bütün problemlerin anasıdır bana göre. Ortak bir kültür, ortak bir tarih, ortak bir edebiyat, sanat yaratılamamasının, ortak bir gelecek kurgulanamasının, ve bütün bunlar için ortak adımlar atılamamasının temel sebebidir aynı zamanda. Fakat bizler pişkin bir edayla, göstermelik bir nezaketle birbirimize yalan söylüyor, böyle bir sorun yokmuş gibi, böyle bir mesele önümüzde çözüm beklemiyormuş gibi davranıyoruz yıllardır. Sovyetler çökeli otuz sene oldu. Bizler üç cumhuriyete iki yazın diline sahibiz o zamandan bu zamana. Hatta üçüncüsü de yolda ve Karaçay Çerkes cumhuriyetindeki Çerkes “Besleney” diyalekti de ayrı bir baş çekmek üzere hazırlanıyor bizi parçalayanlar tarafından. Bol keseden vatan millet nutukları atıyoruz, bol keseden kardeşlik, birliktelik, ortak gelecek edebiyatı yapıyoruz birbirimize, fakat otuz senedir bizler hala ortak bir yazı diline sahip olamadık. Bu utanç verici bir durumdur, hele hele büyük laflar ederek güzel bir gelecek düşleri görenler için uzun vadede hüsran yaratacak bir sorundur bu. Çünkü bu halk farklı edebiyat dilleri kullanarak farklı yollarda ilerliyor ve geçen süreç içerisinde hızla birbirinden uzaklaşıyor. Artık bu sıkıntı sesli olarak dile getirilmek zorundadır. Bilenler bilirler, yıllar önce ortak yazı dili oluşturulması konusunda üç cumhuriyetin profesörlerinden komisyonlar kuruldu, uzun çalışmalar yapıldı ve ortak bir sonuçta anlaşıldı. Kurulan bu komisyonunun önerileri doğrultusunda kararlar alındı (ortak alfabe uygulanması, ortak müfredatlar hazırlanması, ortak yayınlar yapılması, tek bir yazı diline gidecek ortak adımlar atılması, gazeteler çıkartılması vs.) ve DÇB’nin de onayından geçenbu kararlar, daha sonra da üç Çerkes cumhuriyetinin parlamentolarının onayına sunuldu. Parlamentoların ikisinde kabul edilerek onaylanan bu çalışmalar üçüncü cumhuriyetin parlamentosunda takıldı kaldı ve bu güne kadar da onaylanmış değil. Aradan seneler geçti veiçimizdebir kesim var ki, tek bir millet olan Çerkeslerin ortak bir yazı diline geçmesine engel oluyor ısrarla. Ortak yazı dili demek; ortak gazeteler demektir. Ortak yazı dili demek; okullarda ortak müfredat demektir. Ortak yazı dili demek; Radyo ve Televizyonlarda ortak yayın demektir. Ortak yazı dili demek; Üç cumhuriyette birden okunabilecek kitaplar,dergiler demektir. Ortak yazı dili demek; Tiyatro sinema ve bilumum sanatsal faaliyetlerin daha çok insana hitabetmesi,dolayısıyla talibinin artması ve bununla uğraşacak insanların teşvik edilmesi demektir. Ortak yazı dili demek; bu gün iki yazı dili arasında aynı anlama gelen fakat farklı söylenen beşyüzü aşkın sözcüğün,giderek çoğalmasının önüne geçmek ve zamanla bunları bütünleştirmek demektir. Daha sayayım mı ? Şunu da vurgulamadan geçemeyeceğim; ortak yazı dili demek sadece Kabardey Adığecesi, sadece Adıgey Adığecesi demek değildir. Bütün Adığe diyalektlerinin bir araya getirilmesi sonucu ortaya çıkan ve her diyalektin en pratik en anlamlı en uygun ve kolay söyleyiş biçimini almak demektir. Bu dili korumanın yolu da oradan geçer. Güçlü bir dil daha çok insana hitabeden, daha çok üreten, ürettikleri daha çok insana ulaşan dildir. Yazarlar yetişmiyor, müzisyen yetişmiyor, tiyatrocu yetişmiyor, edebiyatçı yetişmiyor, yetişiyorsa da yazmıyor. Çünkü Adıgey’deki yüz bin, Kabardey’deki beş yüz bin, Çerkes’deki altmış bin kişi için kimse kitap yazmaz, gazete dergi çıkartmaz, radyo televizyon yayını yapmaz günümüz pazarında. Birbirinin söylediğini anlamayan, birbirinin yazdığını okumayan, birbirinin ürettiğinden haberdar olmayan, hele hele birbirinin söyleyiş tarzına yani diyalektine dahi tahammülü olmayan insanlar ortak bir duygu yaratamazlar. Ortak bir duyguyu paylaşamayan insanlar da millet olamazlar. Her vesile ile birbirimize ajitasyon çekmekten vazgeçip sorunları görelim önce. Parçalanmış bölgelerimizi birleştirip devlet olmanın yolu önce millet olmaktan, millet gibi hareket etmekten, ortak bir duyguyu kaygıyı ve umudu paylaşmaktan geçer. Yine bir şeyi daha üzerine basarak vurgulamak istiyorum; Ortak yazı diline geçmek demek, bir diyalekti alıp diğerlerini atmak demek değildir. Tıpkı Türkçede onlarca diyalekt olduğu gibi bizde de farklı diyalektler olmaya devam edecektir. Fakat İstanbul lehçesinin Türkçenin yazı dili olması gibi, bizde de bir ortak yazı dili olmak zorundadır. Bu gün tüm halkımıza hitabeden ortak bir televizyon kurulamamasının, ortak bir büyük gazete çıkartılamamasının, ortak bir büyük radyo sahibi olmamamızın altındaki temel neden budur. Birbirimize palavra atıp ortak bir gelecek için mücadele ettiğimizi söylerken,hayali haritalarla avunup hayali düşmanlara hayali savaşlar açarken, birbirimize Çerkeslik için her fedakarlığa hazır olduğumuz mavalını okurken biraz olsun acı hakikate yüzümüzü dönelim. Bizler kabile dillerimize sarılarak bir gelecek inşa edemeyiz, cılız ve lokal çabalarla bir millet kültürü, edebiyatı, sanatı yaratamayız, kısaca söylersek ana dilimizi bu coğrafyaya hakim kılamayız böyle devam edersek. Her gün yeni bir sözcük eksiliyor lisanımızdan, ana dilimiz bir ağacın kuruyan kökleri gibi kuruyor. Ve o ağaç yakında tepemize devrildiğinde ana dilimizde feryat bile edemeyeceğiz böyle giderse.

Abhazya’dan Nazım Geçti, İzi Kaldı Yadigar…

“İşte geldik gidiyoruz, hoşçakal kardeşim deniz” Dünya şairi Nazım Hikmet’in sık sık Abhazya’yı ziyaret ettiğini ve bazı şiirlerini burada yazdığını biliriz. 4 Nisan 1955’de çekilmiş bu fotoğrafa tutunup bilgimizi tazeleyelim istedik. Nazım, Abhaz şair dostları İvan Tarba, Bagrat Şinkuba ve Kumf Lomiya ile saf tutmuş. Bir selam verelim dedik... Biz de (78’liler), abi-abla kuşağımız gibi (68’liler) Nazım Hikmet’in şiirleriyle hayata tutunduk. Romantizmi, idealizmi, sosyalizmi, enternasyonalizmi Nazım’ın şiirleriyle çoğalttık. Onun sihirli sözleriyle aşkı tattık, ‘ben’ iken ‘biz’ olduk, omuz omuza verip karanlığa meydan okuduk, zincirlerimizi kırıp yürüdük, güneşi içecek kadar yüreklendik, yandık kül olduk ve yeniden ve yeniden doğup güneşe durduk. Nazım kimileyin su olup yüreğimizi ferahlattı, kimileyin rüzgar olup aklımızı titretti, ve kimileyin ateş olup ruhumuzu ısıttı. İster ücra bir köyde başlamış olsun hayatımız, ister büyük bir kentin kıyısında varoşunda... illaki hepimiz onunla yolculuk ettik, ve illaki hepimiz ona yolculuk ettik... Abhazya’dan sevgili dostumuz Asida Lomiya, on yıllardır arşiv raflarında uyuyan bu fotoğrafı bulup facebook marifetiyle önümüze koydu. Ne ala... Bu fotoğraf, pekçoğumuz doğmadan önce çekilmiştir ve karede görünenlerin hiçbiri artık aramızda değildir. Ama iyi bakın, daha dün çekilmiş kadar canlıdır, ışıltılıdır... Nazım böyledir işte; sözleri gibi duruşu ve bakışı da eskimezdir... Nazım’ın Sovyetler Birliği’nde yaşadığı yıllar boyunca sık sık Abhazya’ya gittiğini, ona yol arkadaşlığı yapmış dostlarından duymuşumdur. Dahası, ‘saçları saman sarısı’ Vera’sından detaylarıyla dinlemişimdir. Evet, Nazım severmiş Abhazya’yı, oradaki dostlarıyla buluşmayı, erik soslu lezzetler ve ‘çaça’ eşliğinde ısınan muhabbetleri. Nazım’ın 27 Eylül 1958’de Pitsunda’da yazdığı o ünlü şiir, bu muhabbetlerden damıtılmış satırlardan sadece birkaçıdır. Şöyle bir hatırlayalım, elverirse Livaneli eşliğinde yüksek sesle okuyalım; “İşte geldik gidiyoruz hoşça kal kardeşim deniz biraz çakılından aldık biraz da masmavi tuzundan sonsuzluğundan da biraz ışığından da birazcık birazcık da kederinden bir şeyler anlattın bize denizliğin kaderinden biraz daha umutluyuz biraz daha adam olduk işte geldik gidiyoruz hoşça kal kardeşim deniz...” Yolculuk başlıyor... Evet, hepimiz Nazım’la yolculuk ettik, Nazım’a yolculuk ettik. Benim yolculuğum ilkokul yıllarında başladı. Çocuktum işte, tutkundum şiire. Bir de, tutkundum aynı sırayı paylaştığım kıza... Akşam yazılıp sabah bozulan türdendi şairliğim, amma sevda konusunda maymun iştahlı değildi yüreğim. Hala gözümdedir gözleri, bal sarısı saçları, ve güldükçe koyulaşan minik, muzip çilleri. Bence Tommiks'in Suzi’sine fark atardı güzelliği… Asıl bunlar değildi yüreğimi çalan. Beni benden alan, salkımsöğütün müebbet hüznüne benzeyen yüzüydü, küsüp ağladığı zaman... Narindi, kırılgandı, bakışları hep derindi, ve sıkça dolardı gözleri. Salkımsöğütümdü... Ona bir şiir yazmak istedim. Aslında onu bir şiire yazmaktı, istediğim. ‘Ağlama salkımsöğüt ağlama’ diye başladım ve başladığım yerde kaldım. Günler haftalar nafile geçti, nafile geçti uykusuz geceler. Hiçbir kalem bir kelam daha eklenemedi bu nakarata. En iyisi öğretmen hanıma anlatmaktı derdimi, o bilirdi bilmediklerimi. Gel, dedi gülümseyen yüzü. Dinlerken derdimi, parlıyordu gözleri. Ertesi gün, elime tutuşturdu bir defter, ilk sayfasında diziliydi satırlar. Oturdum, bir solukta okudum. Bin soluktu, okurken soluduğum. Şöyle başlıyordu şiir: “Akıyordu su, gösterip aynasında söğüt ağaçlarını. Salkımsöğütler yıkıyordu suda saçlarını...” Bir daha okudum, baştan sona. Bir daha ve birkaç daha... Ve şöyle bitiyordu: “Ağlama salkımsöğüt ağlama, kara suyun aynasında el bağlama. El bağlama, ağlama.” Çocuktum işte, kıskançlık ateşi bastı şakaklarımı. Teneffüste koştum öğretmen hanımın yanına. Merak ve hırstan sesim düğümlenmişti sanki. Söyleyin dedim, bunu kim yazdı, kim benim iç dünyamı böyle çıplak gözledi!.. Gülümsedi öğretmen hanım, sanki dese mi-demese mi diye duraksadı bir an. Sonra, büyük bir sırrı paylaşır yavaşlıkta konuştu. Dedi, bu şiir Nazım’ındır. Dedi, Nazım yüreğimizde ebedidir. Dedi, Nazım’ın evi Moskova’da bir çınarın dibidir. Dedi, bu şiir ve bu konuşma ikimizin arasındadır... Kafam karışmıştı, ayrılırken öğretmen hanımın yanından. Lakin hınzır bir sevinç geçmişti, aklımın bir ucundan. Dersler bittiğinde, salkımsöğüt'le yürüdük parkın uzak ucuna ve otrdk papatyası bol bir yamacına. Dedim, dinle, bir şiir yazdım sana. Okudum şiiri(mi), ağladı. Dedim, ağlama salkımsöğüt... Okudu şiiri(ni), ağladım. Dedi, ağlama beyaz atlı. Çocuktuk işte... Böyle başladı Nazım’a yolculuğum. Yeni dizeler istiyordum öğretmen hanımdan, yeni dizeler geliyordu Nazım’dan. Böyle geçiyordu günlerim, beyaz atlılar gibi koşar adım. Baharlar böyle geçiyordu, yazlar ve güzler böyle. Kışlar da böyle geçiyordu ki, o yıl hava sertleşti, kararıp çöktü üstümüze. Önce Salkımsöğüt hastalandı. Karanlık daha da büyüdü, güneşi rehin aldı. On iki mart günüydü, büyük fırtına patladı. Köyde, kentte, sürek avı başladı. Asık yüzlü adamlar sınıfa daldı, öğretmen hanımı kara tahtanın önünden aldı. Günler-haftalar geçti, giden geri gelmedi. Yerini eli sopalı, bakışı asabi bir adam aldı. Aylar geçti. gelen geri gitmedi. Nazım'a yolculuk da şimdilik burada kaldı... Kara bir yıldı, kara. Güneş silinmiş, gökyüzü kapanmıştı. Salkımsöğüt’ün hastalığı daha da artmıştı. Okula gelmez oldu. Okula gitmez oldum. Başucunda nöbet tutup şiir okudum. Dürüstlüğe yenik düşüp itirafta bulundum. Şiirler Nazım’ındı. Nazım’a yolculuğu anlattım. Dinledi, gülümsedi, yüzü ıslaktı. Baktı, gözleri uzak. Dedi, bu yolculuk ikimizin... Yağmurlu bir gündü, Nisan’ın onüçüydü. Otur, dedi yanıma. Elimi tuttu, sıkıca. Dedi, bir yola çıktık birlikte. Yalnız kalırsan eğer bundan sonra, yani, düşersem ben bir kuş gibi, vurulmuş gibi kanadından, sen yola devam edecek, beyaz atını güneşli günlere süreceksin. Söz ver bana, var git yoluna. Sustu, gevşedi eli. Sustu, soğudu eli... Söz verilmişti. Varıp gitmeli, beyaz atı güneşli günlere sürmeliydi. Bırakıp o’nu küçük bir akarsuyun yamacına, ve bir salkımsöğüt dikip başucuna, yüreğimin yarısını bırakıp düştüm yollara... Büyük umut büyük kent adına, tutunup bir rüzgarın kanadına, sürdüm atımı yetmişlerin ilk yıllarına. İlkyaz günleri gibiydi gençlik günleri. Ateş gibi, güneş gibi. Ve herşeye gücüm yetermiş gibi… Lise vardı, ve üniversite. Romantizm terketse de idealizm vardı, ve de sosyalizm... Yeni düşler vardı, ve yeni aşklar. Caddeler benimdi, meydanlar benim. Nazım sesimdi, Nazım yüreğim. İzledim Nazım'ı adım adım. Yazılarda, sözlerde izini aradım. Dostlarını ve sahte dostlarını tanıdım… 12 Mart’tan, 12 Eylül’e... Düşe kalka sürüyordu yolculuğum. Nazım'ın adresi Moskova'da bir çınarın dibiydi, benim oraya gitmem ise devrime kalmış gibiydi. Devrimi beklerken zahir, bir oniki eylül sabahı erken, yeniden ve bu kez çok daha şiddetli bir darbe geldi askeriyeden. Kışlalardan çıkan tanklar kentlere, tanklardan çıkan postallar evlere daldı, onbinleri zapt-ı rapt altına aldı. Zabita Kamil, işçi Hasan, memur Ramiz, artist Mehmet, yazar Hüseyin, tiyatrocu Deniz, bir de gazeteci bendeniz, aynı gece Hasdal’a alınmıştık hepimiz. Hüseyin’in baba adı Nazım'dı, ana adı Hikmet. Kışlanın komutanı bir binbaşıydı, külyutmaz bir sert. Nazım Hikmet’in oğluna(!) ve arkadaşlarına özel bir hoşgeldiniz partisi vermek göreviydi elbet. Heyhat, böylece elektrikli copla başlamıştı Hasdal ayazındaki hayat. Bazen paslı ranza kokusuydu yüreğimizi rehin alan, bazen işkencede sakat kalma korkusu… Günler uzundu Hasdal'da, geceler uğursuz… Arada bir mektup gelsin diye düşlerdik dışardan, arada bir düşten mektup yazıp üflerdik içerden. Hasdal’da kış zordur, demir ranzalar buz tutar. Umut, cesaret buz tutar. İçimizde bir ateş yakıp ısınmaya çabalarız, çıramız yetmez olur. Yeniden Nazım’ın büyük ateşine tutunuruz: “Ben yanmasam, sen yanmasan, biz yanmasak...” Hasdal’ın soğuk kışı Harbiye’de mehter marşı olur, Gayrettepe’nin yedi kat dibi Selimiye’de eski at ahırları olur. Aylar geçer ağır adım, geçer paslı ranza kokusu ve işkence korkusu. Sonra yeniden günışığı, gökyüzü. Dışarda herşey başka, dışarda herkes başka. Ne çayın tadı eskisi gibidir Boğaz'da, ne de martıların valsi. Dostlar, dostluklar el değişmiş. Bu kez fırtına büyük, umutkıran. Fırtına sonrası sessizlik de... Hey dostlar nerdesiniz!.. Ses yok. Hey yoldaşlar nerdesiniz!.. Tıs yok. Yürekler susmuş, herkes sinmiş, sanki silinmiş... Yalnızlık şarkıları revaçta, ve bibaşına danslar… Zor yıllardı. Derin sarsıntılarla yıkılmıştı en sağlam kaleler... Zor yıllardı. Yükselen değerlerin sıradanlaştığı, Sisley'lerin sevincimizi, Benetton'ların gururumuzu, Levi’s’lerin tutkumuzu rehin aldığı, yüreğimizin tümden istila edildiği, sisli puslu, zor yıllar… Salkımsöğütün hüznünü özlerim, özlerim yitik düşlerimi... Zor yıllardı. Zor da olsa yola devam etmeliydi. Nazım'ın evi Moskova'da bir çınarın dibiydi, benim oraya gitmem ise artık mucizeye kalmış gibiydi. Yine de umut vardır hep. Umut yüreğimizin çoban yıldızıdır, yol verir bize. Sonra bilmem nasıl, neden... Gorbaçov, glasnost, perestroyka derken, yollar açılıverdi birden. Sovyetler yıkılıyordu. Evet, sosyalizm ve enternasyonalizm ütopyası ağır darbe almıştı. Ama yollar açılıvermişti. Ve idealizm (hiç değilse kişiye özel haliyle), koruma altındaydı. Demek oluyordu ki, biraz merak, biraz istek, biraz kararlılık ve biraz mesleki şans yardımıyla yola koyulmak mümkündü. Moskova’lar, Moskova’lar... Kiminiz Nail V.’yi bilir, kiminiz Nail Çakırhan’ı. Ben ikisini de bildim-tanıdım, aynı kişidir. Nazım’ın yol arkadaşlarındandır. Onun da zengin bir yaşam öyküsü vardır, onun da yolu vaktiyle Moskova’ya oradan da Abhazya’ya varmıştır. Arnavutköy’deki müzevari kışlık evinde ve Akyaka’daki Ağa Han ödüllü yazlık evinde pekçok kez dostluğunu paylaşmış, rakısını içmiş ve eski fotoğraflar eşliğinde Moskova, Abhazya anılarını dinlemişimdir. Ben sosyalizm yolunda acemi bir çaylaktım, o ise ütopyasına tutku derecesinde bağlı kıdemli bir komünist. Sovyetler yıkılmaya başlamışken bile, o bütün gerçekleri elinin tersiyle reddetmeyi başarabilirdi. Şöyle derdi: “Bunlar empertalislerin kara propagandası, hep yaptılar. Sovyetlerde kıtlık var dediler, dükkanların önünde kuyruklar var dediler. Evet, kuyruklar var ama kıtlıktan değil, insanlar zengin, para çok, harcamak için dükkanlara hücum ediyorlar. Bak burda dükkanlarda mal var ama alan yok, çünkü halk fakir. Şimdi de Sovyetler yıkılıyor diyorlar. Yalan, hepsi kara propaganda...” İşte böyle hoşsohbetti Nail amca, nevi şahsına münhasır bir eski tüfek... Moskova’da yapılacak Türk-Sovyet Karma Ekonomik Konseyi toplantıları için basın daveti gelince ve Genel Yayın Müdürü Çetin Emeç yeşil ışık yakınca, hemen Nail amcaya koştum. Gidiyorum, teşkilattan kimi bulayım, dedim. Uzun uzun düşündü, tarttı, yüzünü buruşturdu. Teşkilatı boşver, en iyisi Radi’yi bul, o sana yardım eder, dedi. Radi Fiş’in telefonunu verdi. 1989’un 15 Ekimi’nde Ankara’dan bakanlar, bürokratlar yüklenen bir uçak İstanbul’dan da gazeteci ve işadamlarını alıp Moskova’ya havalandı. Şeremetova’ya indiğimizde heyecanımız, merakımız, keyfimiz yerindeydi. Kalacağımız Mejdunarodnaya oteline vardıktan hemen sonra kendimi Radi Fiş’e teslim ettim. Gazeteciydi, yazardı, Türkologdu, ve Nazım’ın yol arkadaşlarındandı... Moskova denince elbet, önce Kızıl Meydan gelir aklımıza. Ama Moskova’lar çoktur; Kremlin’ler, Arbat’lar, Nevsky’ler, Bolşoy’lar... Daha da çoktur; Rasputin’ler, Jivago’lar, Tolstoy’lar, Puşkin’ler, Çehov’lar, Çaykovski’ler, Korsakov’lar, Gorki’ler, Lenin’ler, Troçki’ler... Ve Moskova’lar pekçoktur; büyük caddeler, parklar, gece vakti kalinkalar, votkalar, Anya’lar, Tanya’lar... Yazarlar evi, ozanlar evi, Ribakov’lar, Aytmatov’lar, Yevtuşenko’lar. Moskova’lar, Moskova’lar… Nazım’ın gönül verdiği, Nazım’ın Vera’yı sevdiği, geldiği, güldüğü ve öldüğü. Moskova’lar, Moskova’lar… ‘Karlı kayın ormanı’nda durdum, yüzümü Nazım’ın evine döndüm, yürüdüm açılan kapıya, yürüdüm Vera’nın gülümseyen bakışına. Bir düş gördüm, bir kuş gördüm, saçında gümüş gördüm. Çay, dedi. Çay, dedim. Sıcak kurabiyesinden yedim. Kimbilir kaçıncı yolcuydum ve kaçıncı heyecanlı yürek. Evi gezdirirken yavaş yavaş, gözünde üç sıcak damla yaş, Nazım burda çalışırdı, dedi. Burda dostlarla sohbet ederdik ve burda sevgimizle ısınırdık... Polonyalı kadınlar Nazi kampında dokumuşlar bu kilimi, dedi. Her ipliği, gaz odasına gönderilen bir insanı anlatsın, diye... Bu uzun dalgalı özel radyoyu Moskovalı işçiler yaptı, dedi. Nazım, hasretini çektiği memleketinin sesini duysun, diye... Bu resimler Dino’dan, bu mektuplar Robson’dan... Enternasyonal bu plaketi verdi, bu boncuklar Afrikalı bir anadan, ve bu çiçekler Hiroşimalı bir çocuktan... Çay, dedim. Çay, dedi. O bana Nazım’ı anlattı, ben ona Nazım’a yolculuğu... İşte Novadeviçiye. Anıt mezarlar, mezar anıtlar. Çınarlar, kayınlar, çamlar... İşte Nazım’ın o büyük yolculuğunun son durağı. O şimdi heybetli bir granitti, granitin yüzünde mavi gözlü bir devdi. Uslu dur gözlerim, ellerim uslu dur. Uslu dur ey heyecanlı yürek. Ne kadar çok taze çiçek var başucunda, ne kadar seveni var yamacında... Yanaştım usulca yanına, yüce dağ başında bir arkadaşla buluşmuş kadar bahtiyar... Mavi gözlü dev, anlatmamı bekledi memleketin halini. Dedim, çocuklar hala doğmakta ve ölmekte, ve devran ağır aksak dönmekte. Mavi bakışları huzursuzdu, sanki canı sıkkın gibi. O an, Türkiye’nin mi yoksa Sovyetlerin halini mi daha fazla dert etmekteydi, bilinmez. Herşey değişir, dedi. Gece gündüze, gündüz geceye erişir... Biraz Salkımsöğüt’ü anlattım, biraz kendimi. Yarım kulak dinledi. Ve, ‘biraz daha adam olmak’ uğruna, Abhazya’ya doğru devam edecek olan yolculuğumdan sözettim. Gözleri parladı birden. Kutladı, kucakladı. Canlar ülkesine selam olsun, dedi. O kederli, umutlu, dirençli... o koca yürekli insanlara benden selam olsun... Kucakladım... 23 Ekim 1989 günü Moskova’dan havalanıp Abhazya’ya varmak vardı; Sohum'a uğrayıp ‘çaça’ içmek; Pitsunda sahilinden denize bakmak ve bir çakıl taşı fırlatıp mavi sulara “işte geldik” diyebilmek; oturup Abhazyalı şairlerle lezzetin sofrasına Nazım’ı sohbet etmek; Kerem Gibi’yi Abhazca okumak vardı, hep bir ağızdan: “Sara sımbılıriy, uğara uğumbılıriy, hara hambılıriy, yışpaçurtsua alaştsarakoa alaşareh..." Evet Nazım, doğru gördün; burası canlar ülkesidir, cana can katan. Evet Nazım, doğru bildin; burası nica savaşlar, yıkımlar, sürgünler yaşamış kederli insanların yurdudur. Evet Nazım, doğru dedin; burası umutlu, dirençli koca yürekli insanların evidir. Ve burada daha nice kederler, nice umutlar ve nice direnişler devşirilir. Evet Nazım, burası Abhazya’dır. Gelip iz bıraktığın, izini yadigar bıraktığın... • • • İşte Asida Lomiya’nın onyıllar sonra arşivlerden çıkarıp bize ulaştırdığı bu tarihi fotoğrafın hatırlattıkları. Fotoğrafta yer alan Abhazya’nın büyük şairi Bagrat Şinkuba’ya şormuştum Nazım’ı. Cevabı, herşeyi anlatmaya yetecek kadar uzundu: O, hepimizdir. O, hepimizindir... Bu dünyadan Nazım geçti, izini sürdüm; biraz sonsuzluğundan aldım, biraz ışığından... Abhazya’dan Nazım geçti, izini sürdüm; biraz daha kendim oldum, biraz daha adam... Not: Bu yazının tamamını Nart dergisinin Şubat 2012 sayısında okuyabilirsiniz.

Satın alınan 10 adet ambulans Sohum da teslim edilecek

  KAFFED (ABHAZYA Ç.G.) Cankurtaran olarak kullanmak için satın alınan on adet araç bu gün Sohum'a getirilecek. Sağlık bakanının sözlerine göre araçlar bütün bölgelere dağıtılacak. Onlar Arabistan'dan Abhazya'nın ekonomik gelişim planı içinde getiriliyor. Bir araç 45100 $ değerinde. ‘ ‘Arabistandan getirilecek olan cankurtaran için Toyota marka araçlar en uygun olarak varsayılıyor.sağlık bakanı Zurab Marşan onları kullanmak yollarımız içinde uygundur’’dedi Çev.Ajiba Faruk  KAFFED Abhazya Çalışma Grubu govabk.orgnanKaffed

Adığe yeni yılı kutlamalarına hazırlık

  Adıgey Cumhuriyeti kültür bakanlığınca halk kültür merkezinde Adığe yeni yılı kutlamaları ile ilgili bir toplantı yapıldı. 21 martta kutlanacak Adığe yeni yılının bir kaç yıldır düzenlene geldiğini belirten organizatörler, bu yıl da geleneksel Adığe yeni yılı kutlamalarının folklor gösterileri ile başlayacağını, geleneksel Adığe yeni yılı ritüellerinin ve çeşitli gösteriler ve güne dair konuşmaların yapılacağını bildirdiler. Ayrıca yakılacak yeni yıl ateşinin asla sönmeyeceği ve bir sonraki yıla kadar yanacağı da duyurulan toplantıda, bu etkinliğin ulusal kültür ve geleneklerin yaşatılması yanısıra, cumhuriyetteki çok kültürlü yapıya da katkı sağlayacağı, haklar arasında barış ve kardeşliğin pekişmesine de hizmet edeceği ifade edildi.nanKaffed