Suriyeli Soydaşlarımıza Giyim Yardımı

Değerli hemşerimiz Bursa da ikamet eden eski milli güreşçi Sayın Mahmut Kanak ve kardeşi Cemile Hanım, Gaziantep Çerkes Derneği ile irtibata geçerek Suriyeli soydaşlarımıza yardım amaçlı Gaziantep Çerkes Derneği'ne giyim malzemeleri göndermiştir.    Planlı ve koordineli yapılan çalışma neticesinde Gaziantep merkez ve Gaziantep Nizip Kampı'nda ikamet eden yaklaşık beş yüz kişilik soydaşımızın yaş, cinsiyet ve beden ölçüleri alınarak gönderilen yardım malzemeleri, Gaziantep Çerkes Derneği Kadın Kolları tarafından,her bir bireye ayrı ayrı paketler halinde hazırlanmış, Gaziantep merkezde ikamet eden ve ihtiyaç sahibi olarak belirlenen yüz yirmi civarında soydaşlarımıza dernek yönetimi tarafından dağıtılmıştır. Diğer malzemeler ise Nizip Kampı'nda ikamet eden soydaşlarımıza paketler halinde hazırlanarak, Nizip Kamp Yönetimi nezaretinde kampta ikamet eden soydaşlarımıza teslim edilmiştir.   Yapmış olduğu yardım dolayısıyla Sayın Mahmut Bey ve Kardeşi Cemile Hanıma ve emeklerinden dolayı Gaziantep Çerkes Derneği Kadın Kolları'ndaki arkadaşlarımıza teşekkür ederiz.   Gaziantep Çerkes Derneği {gallery}/haber/federasyon/2016/Suriyeli-Soydaslarimiza-Giyim-Yardimi{/gallery}    nanKaffed

Vefat ve Başsağlığı

Kuzey Osetya - Alanya Cumhuriyeti'nin çok değerli cumhurbaşkanı Aguzartı Tamerlan’ı (Tamerlan Aguzarov) kaybetmenin derin üzüntüsünü yaşıyoruz. Merhuma Allah'tan rahmet, değerli ailesi, yakınları ve tüm camiamıza başsağlığı dileriz.   14 Haziran 1963'de Alagir'de doğan Aguzartı Tamerlan, 1987'de Hukuk Fakültesi'nden mezun oldu ve bir çok yerde savcı olarak görev yaptı.1999'da Kuzey Osetya Yüksek Mahkeme Başkanı olan Tamerlan, 2015 yılında da parlamento tarafından Kuzey Osetya Cumhurbaşkanı olarak göreve getirildi.   19 Şubat 2016 günü zatürre tedavisi gördüğü Moskova'daki klinikte vefat eden Aguzartı Tamerlan için 20 Şubat günü Kuzey Osetya'da cenaze töreni düzenlendi. 25,000'den fazla kişinin katıldığı törenler Parlamento ve Ulusal Tiyatro'da gerçekleşti.nanKaffed

23 Şubat 1944 Çeçen-İnguş Halklarının Sürgünü

1944, Şubat…p> O yılın kışı işte, o yılın, Sivri kama misali, İnsanın bağrına saplanıp da yaşanan Kışı işte o yılın! O yılın hiç yazı olmadı ki… Kanayan yüreğimin yarası kapanmadı ki hiç! İçimi kavurarak süren o yılın kışı On üç buzlu ayaza dönüştü Ve daha bir başka soğudu Tamı tamına on üç kez! Sibirya’da dona dönmüş on üç yıl Saplanır içime on üç anıt misali. On üç yıldan uzun süren o tam on üç yaraya Deva olmaz zaman denen sonsuzluk!                       Zelimhan Yandarbiyev   1944 ÇEÇEN-İNGUŞ HALKLARININ SÜRGÜNÜp> 1941 yılının Haziran ayında Sovyetler Birliği’ne karşı saldırıya geçen Almanlar, hızla ilerleyerek Kafkasya’ya doğru yöneldiler. 1941–42’de, Kafkasya’daki petrol üretim bölgelerine sahip olmayı amaçlayan Almanlar, Sovyetler Birliği’nin Azerbaycan’dan sonraki en zengin petrol rezervlerine sahip Çeçenistan’ın Grozni petrol bölgesini ele geçirmek için harekete geçtiler. Alman birlikleri, 1942 sonbaharında Çeçen-İnguş Cumhuriyeti’nin bazı bölgelerini işgal etmelerine rağmen Grozni’ye girmeyi başaramadılar ve Stalingrad yenilgisinden sonra Kuzey Kafkasya’dan çekildiler. Ancak, Almanların Kafkasya’dan çekilmesinin hemen ardından yerel nüfus büyük oranda Kızıl Ordu’ya bağlı kaldığı halde yerel Komünist Partisi saflarında ve devlet kurumlarında hızlı bir tasfiye hareketi başladı. Sovyet yönetimi, Almanların Sovyet topraklarındaki ilerleyişinden başta Çeçen ve İnguşlar olmak üzere Kalmıklar, Balkarlar, Karaçaylar, Mesket Türkleri, Kırım Tatarları ve Volga Almanlarını sorumlu tuttu ve onları ihanet içindeki halklar olarak topraklarından sürme kararı aldı. 7 Mart 1944’te ülkede yaşayan tüm Çeçen ve İnguşların sürgün edilmesi kararı yayımlandı ve Çeçen-İnguş Özerk Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti’nin (ÖSSC) feshedilerek yerine Grozni Oblastı’nın kurulduğu açıklandı. Kararın gerekçesi ise şu şekilde ifade edildi: “Büyük Anavatan Savaşı’nda, özellikle Nazi Almanlarının Kafkasya operasyonları sırasında Çeçen ve İnguşların çoğunluğu anavatana ihanet ederek faşist işgalcilerin tarafına geçmiştir. Çeçen ve İnguşlar, Almanların talimatı üzerine Sovyet yönetimine ve güçlerine karşı savaşmışlar ve uzun zamandır komşu bölgelerdeki kolektif çiftliklere karşı haydutça saldırılar düzenleyerek Sovyet vatandaşlarını soymuşlar ve öldürmüşlerdir. Bundan dolayı Yüksek Şura Kurulu, Birinci Çeçen-İnguş ÖSSC’sine bağlı ve komşu bölgelerdeki Çeçen ve İnguşları SSCB’nin diğer bölgelerine göndermeye ve Çeçen-İnguş ÖSSC’sini lağvetmeye karar vermiştir.” Kararın ardından, 23 Şubat 1944’te Kızıl Ordu birlikleri Çeçen ve İnguşların yaşadıkları bölgeleri kontrol altına alıp sürgünü başlattılar. SSCB’den Avrupa’ya kaçarak İngiltere’ye sığınmış olan Albay G. Tokayev, sürgünün başlangıç hadiselerini şöyle anlatmaktadır: “Daha 1944 yılında Kuzey Kafkasya, özellikle Çeçen-İnguş bölgeleri, NKVD (Stalin’e bağlı İçişleri Bakanlığı Halk Komiserliği) mensupları ile doldurulmaya başlanmıştı. Ertesi gün, Kızıl Ordu Günü arifesinde her tarafta mitingler düzenlenmişti. NKVD albayı kürsüye gelerek şöyle dedi: “Esas mevzua girmeden evvel şunu haber vereyim ki, miting NKVD birlikleriyle çevrilmiştir ve bütün firar teşebbüsleri derhal ve yerinde kurşuna dizilerek cezalandırılacaktır.” Ahali neye uğradığını bir türlü anlayamıyordu. Albay elini kaldırarak başının üzerinde bir daire çizdi. Bu bir işaretti. Etraftan mitralyözler şakırdayarak onun sözlerini teyit etti. Birkaç kişi hançerini çekerek albayın üzerine atlamaya teşebbüs etti ise de makineli tüfeklerin ateşi onları bir yaprak gibi düşürdü. Birisi firara kalktı ise de, onu da mitralyöz ateşi biçti. Genç bir İnguş mitralyözcünün üzerine atıldı. O da aynı akıbete uğradı. Sağ elinde bir tabancayı, sol elinde de Milli Emniyet Komitesi’nin kararnamesini tutan albay sözlerine devam etti: “Adil ve âkil Stalin siyaseti sizin çok milliyetli sosyalist vatanında inkişâf etmeniz için her şeyi yaptı.” Herkes başları önünde bu mutat sözleri dinliyordu. Fakat albay bütün Çeçen-İnguşları Almanlarla iş birliği yapmakla suçlayınca, bütün halk bir ağızdan bağırmaya başladı: “Yalan, iftira! Biz Almanlara yardım etmedik!” Tokayev’in bu anlattıkları, 1954 yılında Batı’ya iltica etmiş sabık NKVD subayı Yarbay Grigori Stepanoviç Burlutskiy tarafından da doğrulanmaktadır. Burlutskiy’e göre alay kumandanı muavini kürsüye çıkmış, kısa ve kuru nutkunda Komünist Partisi ile Sovyet Hükümeti’nin kararını ilan etmiştir. Kararın muhtevası şu şekildedir: “Sovyetler Birliği toprakları Alman faşist orduları tarafından işgal edildiği zaman Çeçen-İnguş Muhtar Sovyet Cumhuriyeti ahalisi Çeçenler ve İnguşlar Alman ordularına yardım ettiler. Bunu nazara alan Komünist Partisi ve Sovyet hükümeti, Çeçen-İnguş ÖSSC halklarını Sovyetlerin başka bölgelerine göç ettirme kararı vermiştir. Herhangi bir mukavemet ve emirlerimizin icrasında boyun kaçırmak yolundaki teşebbüsler partinin ve Sovyet hükümetinin kararlarına itaatsizlik telakki edilecek ve ordu ikaz etmeden silah kullanacaktır.” Her aileye 20 kg bagaj için izin verildi ve arkalarında kalan evleri, toprakları ve büyükbaş hayvanlarına Rusya Sosyalist Federatif Sovyetler Cumhuriyeti (RSFSC) tarafından el konuldu. Stalin’in verdiği emir gereğince 500 bin ila 700 bin Çeçen-İnguş, yük trenlerine bindirilerek başta Sibirya ve Kazakistan olmak üzere Orta Asya’ya sürüldü. Yalnızca 2,000 kişi dağlara kaçabildi. Birkaç gün su ve yiyecek verilmeden hayvan vagonlarında yapılan yolculuk sırasında insanların yaklaşık %20’si hava koşulları ve açlık nedeniyle hayatını kaybetti. Sürgünün ilk yıllarında iklim koşulları, ağır çalışma ve salgınlar sonucunda pek çok kişi daha hayatını kaybetti ve Çeçen ve İnguş halklarının nüfus kayıpları arttı. Her 10 eve bir gözlemci verilmek suretiyle polis devleti mantığı ile kontrol edilmek istenen Çeçen ve İnguşların her ay kendilerini kaydettirmeleri de zorunluydu. Sürgünde dahi rahat bırakılmayan bu insanların birçok şey için polisten izin alması gerekiyordu. Bulundukları mekandan yalnızca üç kilometre uzaklaşmaları dahi yasaktı. NKVD tarafından gerçekleştirilen sürgün büyük bir gizlilik içinde yapılmıştı. Olaydan ancak iki yıl sonra, 26 Haziran 1946’da zorunlu göç “İzvestiya” gazetesinde küçük bir haber olarak yer aldı. Bununla birlikte, sürgün yerleri ve durumları ancak 11 yıl sonra, yani 1955’te anlaşılabildi. RSFSC Üst Konsey Prezidyumu, Prezidyum Başkanı İ. VIasov ve Sekreter P. Bahmorov’un imzaladıkları bir bildiriyle Kırım Tatarları ve Çeçenlerin SSCB’nin değişik yerlerine sürüldüğünü onayladı. 26 Kasım 1948’de yayınlanan bir bildiri ile de, sürgünlerin yurtlarına geri dönme haklarından mahrum olarak, süresiz sürgünde kalacakları bildirildi. Sürgün yerleri, durumları ve yaşayışları hakkında bilgi ancak sürgünden 11 yıl sonra verildi.23 Şubat 1944’te başlayan ve üç günde tamamlanan sürgün Çeçen-İnguş halkının maruz kaldığı en büyük felaketlerden biri olarak tarihe geçti. Cephede savaşan Çeçen ve İnguşların henüz evlerine bile dönmediği bir sırada gerçekleştirilen böylesine bir sürgünü meşru gösterecek herhangi bir delil mevcut değildi. Nitekim, Stalin’den sonra Sovyetler Birliği’nin başkanlığına gelen Kruşcev 25 Şubat 1956 tarihinde Parti’nin 20. Kongresi’nde yaptığı konuşmada “Aklı başında bir insanın; kadın, çocuk, yaşlı, komünist ve komsomol ayrımı yapmadan tüm milleti, bireylerin veya bir grup insanın yaptığı hareketlerden sorumlu tutmak suretiyle toplu halde sürgün ederek cezalandırmasını anlaması zordur.” ifadesini kullandı. Kararın gerekçesi olarak “Nazi iş birlikçiliği” öne sürülmüştü; ancak Stalin’in amacı geçmişteki isyanlarından dolayı Kuzey Kafkasya halklarını cezalandırmak ve onların Türkiye topraklarına planlı göçünü engellemekti. Haybah Katliamıp> Bu sürgün sırasında çok sayıda katliam gerçekleştirildi. Bunlardan biri de Haybah köyünde gerçekleştirilen ve çoğunluğu kadın ve çocuk olmak üzere 700 kişinin ölümüne neden olan katliamdı. NKVD polisleri Haybah köyü halkını kadın, erkek, ihtiyar, çocuk ayrımı yapmaksızın ahırlara doldurarak diri diri yaktılar. Adalet Bakanı eski yardımcısı iken, buraya gönderilerek askeri birliğe katılmaya zorlanan Ziyaudi Malsagov, 27 Şubat 1944 günü Haybah’da gerçekleştirilen katliamı şöyle anlatmaktadır: “Cumhuriyet’in diğer bölgelerindeki Çeçenlerle İnguşlar vatanlarından sökülüp Kazakistan’a yollanmaktaydı. Fakat buradakileri nakletmek mümkün değildi. Çevre avullardan toplanan halk yola çıkarıldı. Hastalar, yaşlılar ve zayıflar, ertesi günü helikopterlerle taşınacakları söylenerek arkada bırakıldılar. Kadın, çocuk ve gençlerin bir kısmı da onlarla kaldı. Kalanlar 650-700 kişi kadardı. 27 Şubat 1944 günü sabah saat dokuzda çevre avullardan ve Haybah’tan toplanan bu insanlar bir ahıra sürüldü. Bu ahıra,Lavrentiva Pavloviça Beriya’nın “Örneklik Beygir Ahırı” denilmekteydi. Bu ahıra daha önce, dışardan ateşlenince içeriyi tutuşturacak şekilde kuru ot ve saman yığılmıştı. Bu insanlar ahıra sürülüp üstlerine kilit vuruldu. Ardından ahır ateşe verildi. Ateş tutuştuğu zaman ben fazla uzakta değildim. İnsanlar ahırın kapısını zorlayıp kırdı ve dışarıya çıktı. Gvişiani de o an emretti: “Ateş!” Meğer otomatikler daha önce mevzilenmiş. Otomatların biçtiği ceset yığınları kapı çıkışını tamamen kapattı. Bir iki kişi firara kalkıştı. Onları da öldürdüler. 650-700 insan ahırın içinde cayır cayır yakılarak öldürüldü.” Sürgün sırasında çok sayıda Çeçen’in ölümüne neden olan bir başka hadise de Sotni köyünde yaşandı. Çeçen ve İnguşları sürmekle görevlendirilen Kızıl Ordu askerleri ve NKVD polisleri, Sotni köyü erkeklerini topladıktan sonra, yine çoğunluğu kadın, çocuk ve yaşlılardan oluşan çok sayıda Çeçen’i, buzun onları taşımayacağını bildikleri halde buz tutmuş Galanşoh gölünü geçmeye zorladılar ve binlerce Çeçen, Galanşoh gölünde can verdi.nanKaffed

Anadilimi, Abhazcayı Unutmak İstemiyorum

UNESCO 21 Şubat Uluslararası Anadil Günü’nde hâlihazırda dünya genelinde konuşulan yaklaşık 6 bin dilin yarısının yok olma tehlikesiyle karşı karşıya olduğunu açıkladı. Türkiye’de konuşulan 15 dil yok olma tehlikesi ile karşı karşıya. Yok olma tehdidi altında Abhazca ve Adigece var. Üç dil ise çoktan yok olmuş. Bu üç dilden bir tanesi Ubıhça. Tevfik Esenç Ubıhçayı bilen son büyüğümüzdü. 83 yaşında vefat etti. Kaybolan Ubıh dilinin dünyadaki son temsilcisi Tevfik Esenç. “Dün gece bir rüya gördüm. Size anlatamam. Anlatsam da anlamazsınız. Çünkü Ubıhçaydı” demişti. Bu sözlerin acısını gerçekten yüreğinizde duyabiliyor musunuz? Eğer bu şekilde devam edersek bir gün ben annemin anlattığı rüyadan ayrı düşeceğim. Şimdi bile; “Anne anlamadım! Çok güldünüz anneannem ile.. Türkçeye çevirsene konuştuğunuzu” dediğimde, “Türkçesi bizim dildeki gibi komik olmuyor, nasıl anlatayım şimdi sana’’ diyor. Beni yetiştiren annemin konuştuğu dili bilmeyecek kadar uzağım ona, şaşırıyorum. Babaannem bana kızdığında Adigece söyleniyordu. Ben kızdığını yüz mimiklerinden anlıyordum. Çok kibar kadındı, muhtemelen anadilinde bana kızarken de kibardı, o gitti. Hala merak ediyorum kızınca da dua ederken de kurduğu cümlelerde ne anlatırdı? Ailemde en yoğun Adigece konuşan büyüğüm de yok artık ve ben annemle de atamla da bir parça ayrı düşmüşüm çünkü çoğu kez anlayamamışım bana anlattıklarını ve hala bilmiyorum kendi kimliğimin özünü oluşturan dilimi. Dilimi kaybettiğim gibi kimliğimi de unutmam, kaybetmem mümkün mü? Ben aslında çok büyük bir kayıp içinde olduğumu annemlerin sohbet ortamında daha iyi anlarım. Yarım yamalak anladığım kelimeleri bir bütün haline getirmeye çalışırken onların akıcı konuşmalarını takipte zorlanır, aralarında hüzünlerini, sevinçlerini tüm ruhları ile paylaştığını görür, anlamadıklarım ile kıyıda kalırım. Kendi ailen içinde kıyıda kalmak zordur… Babaannem gittiğinde bir daha kimsenin beni Adigece azarlamayacağını, evden çıkarken kendi dilinde dualar ile yolcu etmeyeceğini fark ettim. Babaannemi hep çok sevdim ama hangi cümleler ile beni sevdiğini, hiç bilemedim. Her giden büyüğümle biten bir dil olmamalı bizimkisi, o zaman yok olma tehdidi altındaki anadillerimiz için daha fazlası yapılmalı. Genç kuşak; kendi büyükleri, anası, atası, babası ile aynı cümlelerde yaşayabilmeli. Yoksa gerçek anlamda aile olmayı bile başaramıyor insan. Annem hala acılarında, sevinçlerinde Abhazca tepki verirken, ben ömrün ortalaması denilecek yaşlarda onu hala anlamıyorum. Anneannem epey hasta bu günlerde, “Nasılsın” diyorum, Abhazca ağrıyan yerlerini anlatıyor bana, tam anlamıyorum. “Sen iyileş, ben de o arada dilimi öğrenip seninle muhabbet edeceğim, söz” diyorum, bir tek o zaman gülümsüyor. Damarlarımızda dolaşan kanımızdan asla şüphe duymayız. Mensup olduğumuz milleti; Adige’yim, Apsuva’yım diye gururla söyleriz de kendi milletimizin dilini öğrenmeye tenezzül etmeyiz. Yoğunuz, çok işimiz var, gündelik hayatımda lazım değil gibi düşünceleri de kendimize savunma aracı yaparız. Bir sabah uyandım babam yoktu, gitmişti. Ben babamın bana bıraktığı mirası, Çerkes olduğumu biliyordum. Bir sabah uyandım, babaannem yoktu, evin içindeki Adigece şarkıları yoktu. O kadar torunundan o şarkıları bilip, onun anısını ailemizde yaşatacak olanda yoktu. Çerkes olduğumu hala biliyordum. Bu sabah uyandım, anneannem hasta, su götürdüm ona, “Ne dedi” diye sordum kızlarına; “Seni çok seviyormuş” dediler. Bir daha ailemden kimsenin bana söylediğini anlamadan onları kaybetmek istemiyorum. Ben de babaannemin şarkıları ile mutlu olmak, ananem beni sevdiğini söylerken bunu gözlerinin içine bakıp, kendim hissetmek istiyorum. Geç oldu ama anladım: Ben artık ailem sohbet ederken de dertleşirken de kıyıda kalmak istemiyorum. Ben bir gün Çerkes olduğumu, geçmişimi ve anadilimi unutmak istemiyorum! Kaynak: Bianet, 21 Şubat 2016p>+''+nan+''+Psinetxhuc Sinem Özkan

Suriyeli Kardeşlerimize Yardım Edelim

Tek halkız Aynı soykırımın vurduğu Aramızdaki sınırlara rağmen Aynı dili konuşuyor gözlerimiz Hala birbirimize benziyor Hala birbirimize dönüyoruz en kötü günde yüzlerimizi... Ahhh Suriye'deki parçam, kardeşim, Bugün bize düşen yine sürgün Yine ölüm, Ama yalnız değilsin bugün Evin yıkılsa da evim evindir Soframızda da bölüştüğümüz ekmek Çünkü kardeşim Kaç yıl geçerse geçsin aramızdan Aynı dili konuşuyor gözlerimiz Ve biz hala Çerkesiz... Suriye' de savaş devam ediyor. Kardeşlerini unutma... Suriyeli kardeşlerimize 10 TL yardımda bulunmak için lütfen "1864 Adınız, Soyadınız"ı yazın, 7979'a bir mesaj atın. Daha fazla yardım etmek için birden çok mesaj gönderebilirsiniz.  nanKaffed

21 Şubat Anadili Günü: Anadilinizi Unutmayın!

Her dil ait olduğu toplumun belleğidir, bilgeliğidir, özgürlüğüdür. Dil insanı insan, toplumu toplum edendir. Konuşmadır, şiirdir, destandır, ağıttır, şarkıdır, yaşama dair her şeydir.   Diller insanlığın kültür mirasının ve belleğinin korunmasını ve kültürler arasında köprüler kurulmasını sağlayan en güçlü araçlardan birisidir.   Bir ülkede yaşayan ve yaşatılmaya çalışılan bütün dil, kültür ve inançların var olma, kendini geliştirme ve yarınlara taşıma hakkı vardır.   Bilindiği gibi, UNESCO Genel Kurulu Kasım 1999 tarihinde 21 Şubat’ı “Uluslararası Anadili Günü” olarak kabul etmiştir. Ve 2000 yılından beri de “21 Şubat Uluslararası Anadili Günü” olarak anılmakta ve kutlanmaktadır.   Türkiye'de yaşayan etnik halkların dillerin kaybetme süreci 1930'lardan itibaren devlet eliyle sistemli olarak yürütülen “tek dil” politikaları ile başlamıştır. Tüm engellemelere ve yasaklamalara karşın, büyük kısmı kırsal kesimde bir arada yaşayan toplumlar, kendi dillerini özel alanlarında korumaya çalıştılar. Ancak 1960’lı yıllarda hızlanan köyden kentlere dağınık göçlerin ve yükselen kentleşme sürecinin doğal sonucu olarak, bu dillerin yaşama iklimi büyük ölçüde yok olmuştur. Ve günümüzde Türkiye'de konuşulmakta olan 34 dilden 18 dil kaybolma tehlikesiyle karşı karşıyadır. Son çeyrek yüzyılda ise Ubıhça ve Kapadokya Yunancası yok olmuştur.   Artık herkes kabul etmektedir ki kaybolmakta olan dilleri yaşatılabilmesinin yegane yolu, anadilde öğrenimin okullarda sürdürülmesi, bunun da devlet eliyle ya da devlet desteğiyle yapılmasıdır. Bununla birlikte Çerkes toplumu olarak hepimize düşen bazı görevler de vardır. Çok dilliliğin, çok kültürlülüğün tehlike değil zenginlik olarak algılandığı ve bunların yaşatılması için önemli çabaların sarf edildiği bir döneme girilmesini şans olarak görüyoruz.   Öncelikli olarak dilimizi her ortamda konuşmak, okuma-yazmayı öğrenmek, çocuklarımıza ve bilmeyen erişkinlere ısrarla öğretmeye çalışmalıyız.    Anadilimizin kaybolma sürecine dikkat çekmeliyiz ve toplumsal bir bilinç yaratmalıyız.   Anadilimizi korumanın asimilasyon ve inkar politikalarına karşı bir duruş olduğunu anlatmalıyız.    Anadilde eğitim alma hakkına yönelik mücadele bilincini üyelerimize kazandırmak için etkinlikler düzenlemeliyiz.   Seçmeli Adıgece ve Abazca derslerine katılım konusunda daha fazla hassas olmalıyız.   Ve bilinen Bask atasözünü hiç aklımızdan çıkarmamalıyız: “Bir dil az sayıda insan tarafından konuşulduğu için değil, bilenler o dili konuşmadığı için yok olur.”   21 Şubat Uluslararası Anadil Dil Gününüz kutlu olsun.div>   Kafkas Dernekleri FederasyonunanKaffed

Terörü Lanetliyoruz

Bugün Ankara’da gerçekleşen saldırıda son açıklamaya göre 28 kişi hayatını kaybetmiş, 61 kişi de yaralanmıştır. Bu menfur saldırı vesilesiyle bir kez daha terör ve şiddetin her türlüsünü lanetliyor, bu insanlık dışı saldırılarda hayatını kaybedenlere Allah'tan rahmet, yakınlarına başsağlığı ve sabır, yaralılara acil şifa diliyoruz. Suçlularının en kısa zamanda ortaya çıkarılması kamu vicdanının sağlanması ve benzeri terör saldırılarının engellenmesi için hayati derecede önemlidir. Başta siyasi partiler olmak üzere herkes, terör ve şiddete karşı ortak ve kararlı bir duruş sergilemelidir. Tüm üyelerimizi, dostlarımızı ve vatandaşlarımızı provokasyonlar konusunda dikkatli olmaya, "Yurtta Barış, Dünyada Barış" ilkesinin gerçekleşmesini sağlamak için mücadele etmeye davet ediyoruz. Kafkas Dernekleri Federasyonu  nanKaffed

Uluslararası Adıge Filolojisi Sempozyumu

Düzce Üniversitesi tarafından Fen Edebiyat Fakültesi Kafkas Dilleri ve Kültürleri Bölümü Çerkes Dili ve Edebiyatı Anabilim Dalı tarafından düzenlenen “Adıge Filolojisi: Güncel Konular” başlıklı sempozyum 13-14 Mayıs 2016 tarihlerinde Üniversitemiz Cumhuriyet Konferans Salonu’nda gerçekleştirilecektir.   Müteakiben 15 Mayıs 2016 tarihinde Köprübaşı Ömer Efendi Köyü Kalkındırma Derneği ve Düzce Üniversitesi'nin birlikte gerçekleştireceği “Adige Kültür-Yemek Festivali”ne katılım ile etkinlik sona erecektir.   Sempozyum Türkçe, İngilizce, Rusça ve Adigece dillerinde gerçekleştirilecektir.   Sempozyumun ana temaları: - Adige Dili, - Adige Edebiyatı, - Adige Tarihi, - Adige Folkloru   Sempozyum konuşmacıları: - Prof. Dr. John Colarusso (McMaster Üniversitesi - Kanada) - Prof. Dr. Bırsır Batırbiy (Adıge Enstitüsü - Maykop) - Muhittin Ünal (Araştırmacı yazar - KAFDAV - Ankara) - Prof. Dr. Cevdet Sait (Yazar - İstanbul)   Sempozyum ile ilgili detaylı bilgiye http://af2016.fef.duzce.edu.tr adresinden ulaşabilirsiniz.   Kaynakdiv>   nanKaffed

#Anadilimiziseciyoruz

Değerli soydaşlarımız ve dostlarımız,     4-5-6-7-8. sınıflarda öğrenim gören öğrencilerimiz için okullarda seçmeli ders tercihleri başladı ve son gün 19 Şubat 2016’dır. Anadilimiz için çocuklarımız için sesimizi duyurabilmek için hepinizi #Anadilimiziseciyoruz etkinliğimize davet ediyoruz.      9 Şubat Salı günü sosyal paylaşım sitelerinden Twitter, Facebook ve instagram'dan başlatılan #Anadilimiziseciyoruz çalışmamıza katılım oldukça yüksek olmuştur.   Bu sefer hedef kitlemize yani velilerimize daha rahat ulaşabilmek için Facebook üzerinden kampanyamızı yarın (15 Şubat 2016) saat 20.00'de yeniden #Anadilimiziseciyoruz diyoruz.    Bu etiket (hashtag) ile birlikte kendi düşüncelerinizi, görsellerinizi paylaşabilirsiniz.nanKaffed

KAFFED Ocak Ayı Bülteni

nanKaffed