Şovmen Ecem Ceylan
Üniversite yıllarımda çok sevdiğim bir hocam, sinema derslerimizde Tolstoy’a atfedilen şu cümleyi sıkça vurgulardı:
“Tüm muhteşem hikayeler iki şekilde başlar: Ya bir insan bir yolculuğa çıkar ya da şehre bir yabancı gelir.”
Geçtiğimiz haftalarda KAFFED Siyaset Akademisi ekibiyle birlikte çıktığımız ve nihayet tamamladığımız bu yolculuğun, belki de yalnızca benim değil, benimle birlikte yola çıkan pek çok arkadaşımın da kendi muhteşem hikayelerinin başlangıcı olduğunu düşünüyorum.
“Şehre bir yabancı gelir” kısmına dönecek olursam… Biz bu şehirde aslında pek de yabancı değildik. İsteseydik de tam anlamıyla yabancı olamazdık muhtemelen. Çünkü yıllar boyunca yalnızca anlatılanlardan, dinlediğimiz hikayelerden, ailelerimizden bize aktarılanlardan bildiğimiz bir coğrafyanın tam ortasındaydık.
Yıllardır adını duyduğumuz dağların karşısında, hikayelerini dinlediğimiz insanların yaşadığı sokaklarda yürüyorduk.
Ve belki de bu yolculuğun ilk günlerinde yaşadığımız internet erişimi sorunu bile bizim için başka türlü bir şeye vesile oldu: “Gözlemlemeye.”
Telefonlarımızdan uzaklaştıkça etrafımızdaki dünyaya daha çok kulak vermeye başladık. Sokakta yürüyen kadınların konuşmalarından bir şeyler çıkarmaya çalıştık. Yediğimiz yöresel yemeklerin içine bizim evlerimizde yapılan yemeklerden farklı olarak nelerin konulduğunu anlamaya çalıştık. İnsanların birbirleriyle kurduğu ilişkilere, sokakların sesine, evlerin mimarisine, günlük hayatın en küçük ayrıntılarına dikkat ettik.
Ve çok ilginçtir; bazen bir kaldırım taşı bile insana tanıdık gelebiliyordu.
Bu tanıdıklık hissi, yolculuğumu sıradan bir seyahatten çok daha fazlasına dönüştürdü. Çünkü ben orada yalnızca yeni bir yer görmüyordum. Bir anlamda, yıllardır bana anlatılan bir hikayenin içine giriyordum.
Artık yalnızca dinleyicisi değildim o hikayenin.
Tanığıydım.
Çocukluğumdan beri dinlediğim bir masalın sayfaları arasında yürümek gibi, yıllarca uzaktan hayal ettiğim o coğrafyanın zihnimdeki görüntülerden sıyrılıp gerçeğe dönüşmesine tanıklık ediyordum.
Belki de beni en çok şaşırtan şey buydu.
Çünkü insan, hiç görmediği bir yeri anlatılanlardan öğrenirken ister istemez kendi zihninde bir dünya kuruyor. Ben de yıllar boyunca anlatılan hikayelerden, fotoğraflardan, anılardan ve aile sohbetlerinden kendime bir dünya kurmuştum. Fakat oraya vardığımda anladım ki, zihnimde kurduğum dünya ne kadar güçlü olursa olsun, gerçeğin yanında eksik kalıyormuş.
Tam da bu yüzden, bu yolculuktan geriye kalan en önemli düşüncelerimden biri şu oldu: Bazı yerleri görmeden tarif etmek mümkün değil.
Hatta bazı duyguları da…
Döndüğümde aileme ve çevremdeki insanlara büyük bir heyecanla anlatmaya çalıştım gördüklerimi. Nerelere gittiğimizi, neler yaptığımızı, neler hissettiğimi anlatmak istedim. Fakat fark ettim ki kurduğum her cümle, yaşadığım duygunun yanında biraz eksik kalıyordu.
Çünkü bazı şeyler anlatılmıyor.
Bazı şeylerin anlaşılması için orada olmak gerekiyor.
Belki de bu yüzden, benim gibi bu topraklara ilk defa ayak basan arkadaşlarım kadar, daha önce ikinci ya da üçüncü kez gelmiş olan arkadaşlarımı da gözlemledim. Acaba onlar ne hissediyordu? İlk kez gören birinin şaşkınlığından farklı olarak, yeniden karşılaşmanın nasıl bir duygusu vardı?
Sonra bir an geldi.
Öğleden sonra Mavi Göl’e doğru ilerliyorduk. Kafamı otobüsün camına yaslamış, kulaklığımı takmış, dışarıdaki manzarayı sessizce izliyordum. Kafkas Dağları’nın heybetine, yol boyunca uzanan o sonsuz yeşilliğe kendimi kaptırmıştım.
Ve bir süre sonra otobüsteki sessizliği fark ettim.
Normalden farklı bir sessizlikti bu.
Kimse yüksek sesle konuşmuyor, kimse birbirine bir şey anlatmıyordu. Herkes sanki kendi içinde başka bir yere gitmişti.
Camdan dışarı baktığımda nedenini anladığımı düşündüm.
O sonsuz yeşil denize bakarken, benimle aynı düşüncelere dalan pek çok arkadaşım olduğunu hissediyordum.
Belki hepimiz aynı şeyi düşünmüyorduk ama hepimizin zihninde ortak bir şey vardı: Bu topraklarda bir zamanlar hayat kurmuş atalarımız…
Bugün bizim için yalnızca bir coğrafya olan bu dağlarda, vadilerde ve ormanlarda onların hayatları vardı. Sevinçleri, acıları, evleri, hikayeleri, çocuklukları vardı. O yeşilliğin içerisinde hayatlarını sürdürmüş, kök salmış ve ardından tarihin başka bir sayfasına savrulmuşlardı.
Ve biz…
Onların torunları olarak, o toprakları yeniden görmenin ayrıcalığını yaşıyorduk.
Ama aynı zamanda acı bir gerçeği de düşünüyordum:
Bu toprakları hayatında hiç göremeyecek binlerce, on binlerce, belki milyonlarca insan var.
Diasporada doğmuş, büyümüş; Kafkasya’yı yalnızca anlatılanlardan tanıyan insanlar…
Belki bir fotoğrafta gördüğü dağlara hiç dokunamayacak, o havayı soluyamayacak, o yolların kenarından geçemeyecek insanlar.
Başka bir coğrafyada yeşil yalnızca bir renk olabilir. Ama biz Çerkesler için yeşilin bambaşka bir anlamı var. Bizim için yeşil; bir hatıra, bir özlem, bazen de memleket duygusu.
Bir bayrağın üzerinde gördüğümüz yeşil, yıllarca hiç görmediğimiz bir coğrafyayı zihnimizde canlı tutan renklerden biri.
O yüzden o gün otobüsün camından baktığım o yeşil, benim için yalnızca bir manzara değildi.
Sanki yıllardır anlatılan bir hikayenin arka planıydı.
Ve belki de ilk kez, o hikayenin içinde gerçekten yürüyordum.
Bu yüzden, Diasporada yaşayan milyonlarca Çerkes’in bir gün o yeşili kendi gözleriyle görmesini çok isterim.
Çünkü bazı aidiyetler kitaplardan öğrenilmiyor.
Bazı özlemler başkalarının anlattığı hikayelerle anlaşılmıyor.
Ve bazı memleketler, insan onları hiç görmemiş olsa bile, insana garip bir şekilde “eve geldim” hissi verebiliyor.
Ben bu yolculuktan dönerken yalnızca yeni yerler görmüş biri olarak dönmedim. Yıllardır dinlediğim hikayelerin bazılarına kendi gözlerimle tanıklık etmiş olarak döndüm.
Belki de yolculuğun en güzel tarafı buydu.
Bir yere gitmekten çok, kendinden sana miras kalan bir hikayenin içine girmek.
Ve oradan, artık o hikayenin yalnızca dinleyicisi değil, bir parçası olduğunu bilerek geri dönmek…