Yemuz Nevzat Tarakçı
Bu ayki kitap tanıtım yazısı, birkaç sayfaya sığmayacak derinlikte. Eser, çok katmanlı, çok yönlü, çok zengin bir araştırma kitabı. Konusunda bir ilk, alanında eşsiz bir kılavuz!
Bu kitap çok satar, çok satmalı! Bu kitap, her Çerkes’in başucu kitabı olmalı!
Halkımız, bu kitabı çok sevecek, bu eserden çok şey öğrenecek. Okuyucu hayretle şöyle diyecek: Bu ülkenin devlet yönetiminde, askeri birimlerinde, sanat ve edebiyatında bu kadar etkili, bu kadar başarılı Çerkes var mıydı? Meğer biz neymişiz? Nerede hani o “Türkiye’deki Çerkesler, kültürleri adına bir şey üretemedi!” diyenler?
Savaş, cariyelik, at, Çerkes kızı, dil ve kültür, müzik ve dans, Çerkes kişiler, karakteristik özellikleri, genellemeler, gelenekler… Yazar, bu hacimli eserle Türkiye’deki Çerkes dünyasıyla ilgili derli toplu bir bakış açısı oluşturmuş, genel bir Çerkes panoraması çizmiş. İyi ki varsınız, Nurkal Kumsuz, iyi ki bu eşsiz eseri hayata geçirdiniz, teşekkürler!

Kitabı okurken, okuduğum cümlelerin altını bu kadar çizdiğim bir kitap var mı doğrusu hatırlamıyorum.
“Türkiye’de ve Türk Edebiyatında Çerkesler” büyük emek sonucu oluşmuş harika bir eser, bir başucu kitabı.
Belli ki muazzam bir arşiv taraması yapılmış. Sonuçta Çerkeslerden, Çerkes halkının tarihinden, dil ve kültüründen bahseden yazar, şair, ressam, devlet adamı, siyasetçi ve sanatçıları anlatan, onların ifadelerinden oluşan oldukça zengin bir hazine ortaya çıkmış. Galiba bu kitapta 10 yılların emeği var. Eseri okurken cümlelerin her harfinde, her hece ve kelimesinde, Çerkes toplumunun kodlarını bulacak, kültürel değerlerin yanında halkımızın güçlü ve zayıf noktalarını hissedeceksiniz. Bazen gururlanacak, bazen kahrolacaksınız. Bazen mızıka sesiyle heyecanlanacak, bazen de duymak istemediğiniz cümleler, bir mızrak gibi yüreğinize saplanacak.
Yazar, Türkiye’de Çerkes kültüründen, Çerkes halkından bahseden, bu konuda kalem oynatan kim varsa neredeyse tamamını almış kitabına. Nurkal Kumsuz, her ifadesini, adeta onlarca yazar ve şairin ifadesi ile destekliyor. Çerkes olan yazar ve şairlerin yanında Türk edebiyatının tanınmış yazar ve şairlerinin, anne tarafından Çerkes olanların; Çerkes halkı, Çerkes kültürü, Çerkes tarihi ile ilgili söylemlerine bol bol yer vermiş.
Kitapta Çerkes halkı Çerkes tarihi, Çerkes kültürü, xabze hakkında çok zengin görüş, çok farklı izlenimler, çok çeşitli düşünceler mevcut. Dil, kültür, sanat, edebiyat, eğitim, müzik özellikle de sürgün, cariye ve kölelik konusunda adeta kim bir kelam ettiyse tarafsızca onu kitabına kaydetmiş değerli yazar. Sayfaların arasında dolaşırken sürgün, Çerkes kızları, cariyelik ve kölelik konusundaki bazı ifadelerden sonra kanınız donacak, boğazınız düğümlenecek, Çerkes kızlarının yürek yakan halleri sizi utandıracak, üzecek hatta kahrolacaksınız!
Kitap; ön söz, üç bölüm ve kaynakçadan oluşmaktadır.
Birinci bölümde; Türkiye’de her alanı zenginleştiren Çerkesler yer almaktadır. Sürgünden sonra hem Osmanlı Devleti’nde hem de Türkiye Cumhuriyeti’nde pek çok asker, devlet adamı, bilim adamı, sporcu, sanatçı yetiştiren, her biri kendi alanında önemli işler başaran Çerkeslerin hangi alanlarda isim yaptıkları ve bu alanlara göre isimleri değerlendiriliyor.
İkinci bölümde; Çerkes şair ve yazarları bulunmaktadır. Türkiye’de yetişen, Osmanlıca, daha sonra da Türk dilinde yazan bu Kafkas-Çerkes şair ve yazarları hakkında kısa bilgiler verilerek, onların eserlerinde Çerkes temasının nasıl işlendiği gösteriliyor.
Üçüncü bölümde ise Türk edebiyatında eser veren yazar ve şairlerin eserlerinden örnekler verilerek belli başlıklar altında tematik bir inceleme yapılıyor. Kitabın sonunda ise zengin bir kaynakça yer almakta. Eser, 370 sayfa.
Kitap, Papirüs Yayınevi tarafından yayımlandı.
Meğer ne çok kişi Çerkeslerle ilgili ne çok şey yazmış da biz, bunlarla ne kadar az ilgilenmiş ne kadar az okumuş, olup biteni ne kadar geç fark etmişiz! Bilmem ki hep eleştiren, her şeyi bilen ama çok az okuyan bir toplum olmaktan ne zaman kurtulacağız?

NURKAL KUMSUZ KİMDİR?
Kayseri, Pınarbaşı doğumlu. Selçuk Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı mezunu. Halen Kayseri Kocasinan Atatürk Lisesi’nde görev yapmakta. Şiir, hikâye, roman, deneme, inceleme, araştırma, makale gibi değişik alanlarda eserler verdi.
Eserleri: Gönül Zindanım, Bir Yol Arıyorum, Önce Hayaller Ölür, Dağlar Çağırdı Beni, Ağır Bir Ölümdür Yaşamak, Renksiz Dünya, Dağlar Ses Vermiyor, Bir Bekleme Zamanı, Edebiyat Bahçesi, Gönül Bahçesi, Düşünce Bahçesi, Hayat Bahçesi, Hasbahçe, Hüzün Bahçesi, İnsanlık Bahçesi, Öğretmen Şiirler Antolojisi, ANASAM Şairler ve Yazarlar Sözlüğü, Güzel Sözler Antolojisi, Edebî Terimler Sözlüğü, Nükteler, Bayram Şiirleri Antolojisi, Hikâyelerine ve Kaynaklarına Göre Deyimler Sözlüğü, İsimler Sözlüğü, Ramazan Şiirleri Antolojisi, Bu Şehrin Işıkları, Edebiyat Dünyasında Hastalık ve Ölüm…Yazarın 41. kitabı, Türkiye’de ve Türk Edebiyatında Çerkesler…
KİTAPTAN KISA KISA
Çerkes yazarların eserlerinde Çerkesler geç dile getirildi. Tanzimat Döneminde Ahmet Mithat Efendi ile başlayan Çerkes teması 1970’li yıllara kadar az sayıda eserde hayat buldu. Kafkas dergilerinde pek çok yazar ve şair Çerkes tarihi, dili ve kültürü üzerine yazılar yayınladılar. Kitap çalışmaları ise 1970’li yıllardan sonra gelişme gösterdi. Son yıllarda yayımlanan kitaplarda ise edebi tür ve konu çeşitliliği dikkati çekmektedir…
Türk edebiyatında Çerkesler, yakın döneme kadar belli kalıplara hapsedilerek değerlendirilmiştir. Çerkeslerden bahseden ilk eserde, Çerkeslerin savaşçı ve düşman, divan ve halk edebiyatında ise Çerkes güzeli ve cariye imajıyla sınırlandırılarak işlenmiştir.
Tanzimat Dönemi’nde biraz da zamanın şartlarına göre esaret– hürriyet kavramı etrafında gelişti. Cumhuriyet Döneminde de Çerkes Ethem ve diğer Çerkes asıllı önemli isimler ile ilgili değerlendirmeler ön plandadır. Roman ve hikayelerde Çerkesler en çok “Çerkes tavuğu” ile anılmıştır…
Anayurtlarını Ruslardan kurtarma umutlarını ve geri dönme hayallerini canlı tutan Çerkes göçmenleri, yasal olarak askerlik görevinde muaf oldukları halde Türk ordularıyla Balkan ve Doğu cephelerinde Ruslarla savaştılar.
Çerkes kaması, Çerkes kalpağı ve başlığı 1919-1923 yıllarında Anadolu’daki milli direnişin bir simgesi olmuştur…
- TBMM’de 25 civarında Çerkes milletvekili yer almıştır.
Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk yıllarında 1950’li yıllara kadarki dönemde Kafkasya kökenli kadrolar devlet yönetimi mekanizmasından büyük ölçüde tasfiye edildiler. 1950 yılından başlayan ülkenin sosyo-politik hayatında tekrar aktif rol almaya başladılar.
Anne Tarafından Çerkes Olanlar
Osmanlı Padişahlarından Kanuni Sultan Süleyman, Sultan I. Mustafa, Sultan III. Mustafa, III. Selim, Sultan Abdülmecid, Sultan Abdülaziz, Sultan V. Murat, Sultan II. Abdülhamit, Sultan V. Mehmet Reşat, Sultan Mehmet Vahdettin, Halife Abdülmecid Efendi… Türkiye Cumhuriyeti 6. Cumhurbaşkanı Fahri Sabit Korutürk, 10. Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer, Eski başbakanlardan Prof. Dr. Necmettin Erbakan…
Türk Edebiyatında Çerkesler ve Çerkeslik
Nıse, şimdi biz gidiyor muyuz gerçekten? Ardımızda mı bırakıyoruz vatanımızı, evimizi, büyüklerimizi, şehitlerimizi? Öleydim de görmeyeydi gözlerim bu günleri… (Çerkes Sürgünnamesi s. 53)
Süründüler, sonu gelmeyen yollarda… Süründüler, dağlarda, ovalarda, yaylalarda… Öldüler… Köylerde, şehirlerde, cami avlularında, sokaklarda o nezih Çerkesler! Sefaletten, hastalıktan, açlıktan… Samsun’da kök yediler, ot yediler, artmış ve atılmış her şeyi yediler o nazik Adigeler!.. (Birleşik Kafkasya sayı 8-9 s. 34)
Boşuna uğraşma Nisan’dan Mayıs’a kaçan yağmur/ 21 Mayıs günü ben kadar ağlayamazsın! (Davut Sandıkçı)
Bir çığlık, bugün bir çığlık atmak için buradayım. Azar söylemek için buradayım. Kaf Dağının ardına azar söylemeye geldim. İçindeki ses, içimdeki söz adına. Buraya gelemeyenler için buradayım… (Şafak Pala / Yüzüne Sabah Çiği Düşmüş s. 115)
ESARET, CARİYELİK
Türk edebiyatında Çerkes kızı imajı, cariyelik ve güzellik üzerine inşa edilmiştir… “Saraya girmeye Fatih zamanında başlayan bu Çerkes güzellerinin ekserisi, filhakika emsalsiz denecek derecede müzeyyen, endamlı; gözleri, saçları, tenleri harikulade cazibeli olduklarına şüphe yoktur.”
A.Şeref Sülüner, Çerkes cariyelerin Saraya giriş döneminin Fatih Sultan Mehmet’ten başlatarak Çerkes cariyelerin tercih edilme sebeplerini güzel oluşlarına, kolayca bulunabilmelerine ve köklerinden koparıldığı için onlardan doğacak çocukların saltanat iddiasında bulunmayacağına bağlar. Çerkes kızlarını bulmak çok kolaydı. Esir pazarlarından hemen tedarik edilirdi. (Yeni Asır Gazetesi 4 Ocak 1936)
Başta Kanuni Sultan Süleyman ve son padişah Sultan Vahdettin olmak üzere son 12 padişahın sekizinin annesi de Çerkesti.
Türkiye’de esaretin mevcut olduğu devirde uzun boylu, güçlü, kuvvetli beyaz tenli, umumiyetle sarı veya açık kumral saçlı ve mavi, bazen lacivert gözlü Çerkes kızları ve oğlanları İstanbul esir pazarında daima aranan cariyeler ve köleler olmuştur. Kızlı oğlanlı bu güzel gençler İstanbul saraylarında, konaklarında, yalılarında, muhabbet oynaşlarına varıncaya kadar her çeşit hizmeti görmüşler, halayık, odalık, hanım, sultan, uşak, damat olmuşlardır; kimi, efendisi yoluna sadakatle baş koymuş, kimi nankör çıkıp hanüman yıkmıştır. (İstanbul Ansiklopedisi cilt 7, s. 38-49)
Çerkeslerin, başka milletlere köle ve cariye tedarik eden fakir aşiretler olarak kalmasındaki en büyük vebalin, aralarındaki düşmanlıkların sürüp gitmesinden ileri geldiğini sezinlemişti. (Kölelik Dönemeci s. 106)
Halide Edip Adıvar, İkbal Hanım’ın Rabia ile konuşması sırasında Çerkeslerin sınıf farkını ve kölelerini satmalarını ayrıntılı olarak işler.
Genel olarak Çerkez kızları, büyük bir kapıya, özellikle padişah kapısına kapılanmak için ya kaçarlar yahut esirciler tarafından türlü şekillerde kaçırılırlardı. (Harem II s. 13)
“Çerkezlerde güzel bir kız çocuk doğduğu zaman nasıl ki Avrupa’da olan çocukları daha bebeklik çağında mareşallik, generallik rütbeleriyle zihinlerine askerlik hevesin aşılayacak ninnilerle uyutulursa Çerkezler de güzel kız çocuklarını ‘İstanbul’a gidersin, Paşa hanımı olursun, buradaki yakınlarını unutma, yardım et!’ ninnileri ile uyuturlar. (Osmanlı’da Kadın s. 21)
Alınmak, satılmak. Hayvan gibi trampa konusu olmak. Çok alçakça alışverişler oluyordu. (Anadolu Kaf Dağı Öyküleri s.36)
“Birçok Çerkez, kendi çocuklarını getirip köle pazarında satılığa çıkarıyor. Bunun sebebi de yaşamlarını sağlamak. O kadar büyük bir yokluk ve sefalet var ki çocuk, annesinin babasının yanında kalsa ölecek. Ölmesinden daha iyi deyip çocuklarını satıyor birçok
Çerkez. Hatta köle pazarına gelip kendisini satan insanlar oluyor. Genç kızlar, erkekler, ‘Beni sat!” diye tüccarlara yalvarıyor!
Düşünebiliyor musunuz sefaletin boyutlarını? (Sözden Kalanlar, sayfa 275)
Osmanlı ülkesinde bu vatanın yaralıları, mağdurları olan zavallılara esirciler çullanmış, yoksulluk bellerini bükmüş, açlıktan ölüm karşılarında sırıtmış. Bir taraftan da kölelere gösteren ilgi ve rağbet esircileri çıldırtmış, ağlatarak, inleterek zavallı babaların kara haliyle annelerin elinden üç, beş lira karşılığında öz kızlarını almışlardır. Çerkeslerdeki bu utanç verici davranış böylece ortaya çıkmıştır…. Bu, padişah sarayına giden kızların babalarına giydirilen sırmalar, takılar, kılıçlar idi. Bununla güya Çerkeslerin Kafkasya’da heba ettikleri onurları tekrar kazandırılıyordu. Böyle utanç verici bir şeyi düşünmek bile alçaltıcıdır. (Tüm Eserleriyle Mehmet Fetgeri Şoenü, s 25-27)
Sema Soykan, göçten sonra yaşanan zorlukları, kölelik dramını sebep ve sonuçlarıyla ayrıca değerlendirir.
Ziya Paşa, Çerkes çocuklarının nasıl köleleştirildiğini yaşanan olaylara dayandırarak anlatır.
Aziz Nesin, “Böyle Gelmiş Böyle Gitmez” kitabında saraydaki Çerkes kızları, dış dünya ile hiç ilişkisiz kafeste kuş ya da serada çiçek gibi yetiştiriliyor, der.
Refik Halit Karay, “Kırmızı ve Kara” başlıklı yazısında Çerkes cariyelerin İstanbul’da ne kadar çok olduklarını Brezilya’da gördükleriyle karşılaştırır.
Namık Kemal’in aile temasını işlediği “İntibah” romanında iyiyi temsil eden Dilaşûb Çerkes cariyedir.
Sami Paşazade Sezai romanında o yıllarda devam etmekte olan köle ticaretini anlatır. Romanın asıl kişisi “Dilber” Kafkasya’dan kaçırılıp İstanbul’a getirilen bir Çerkes kızıdır.
Peyami Safa, Çerkes cariyelerini romanlarında çok sık işleyen yazarlardandır.
Refik Halit Karay’ın “Yer Altında Dünya Var” romanında “Nevniyaz” kalfa Çerkes’tir.
Orhan Kemal’in “El Kızı” romanında gösteriş meraklısı Hacer’in annesi, zengin bir adamın yanında büyüyen Çerkes kadındır.
Ümit Yaşar Oğuzcan “Haremde” başlıklı şiirinde Çerkes cariyelerine de değinir.
Elbruz Aksoy, “Beyaz Köleler” kitabında Çerkes köle olarak bilinenlerin gerçekte Çerkes olmadıklarını ispata çalışır.

Kültür
Ayça Atçı “Kâğıttan Gemiler” romanının girişinde bir kimlik muhasebesi yapar. Kendisini anlatırken vurguladığı gerçek bütün Çerkeslerin dil ve kültür açısından yaşadığı çıkmazı dile getirir:
Bir buçuk asır önce dedemin babasının yerleştiği topraklar mı benim vatanım yoksa bir buçuk asır önce dedemin dedesinin vuruşa vuruşa öldüğü, ölse de bitmediği, kanıyla sulanmış o masal diyarı mı?
Bilmediğim ana dilim mi benim dilim, yoksa doğduğun topraklardakilerden daha iyi bildiğim, yetkin olduğum mu? Hangisi daha hüzünlü? Nereye aitim ben, köklerim niye bu kadar salkım saçak, dışarıda? Niye kalbimde sonsuz bir keder var? Yerim, yurdum burasıysa “Xeku” niye aklımı başımdan alıyor? Ben, bildiğiniz tüm masallardan sürülen Ayça!
Hasan Yedic, Çerkesliği unutmaması için oğlunun şahsında bütün gençlere öğüt vererek “Eğer unutursan” şiirinin son dörtlüğünde şöyle der: Unutursan ihmal edip “khabze”ni /Şiir dolu güzel “Adiğebze” ni/ Kargalara okutsunlar “ğıbze” ni/ Haram olsun sana bütün emekleri. (Kafkasya Gerçeği sayı bir, s.49)
Hayriye Melek Hunç, “Zühre-i Elem” romanında ve bazı hikayelerinde Çerkeslerin Rus güçlerine karşı verdiği şanlı mücadeleyi farklı boyutlarıyla işler.
Aslan Arı, “Zor Yıllar”da özellikle 21 Mayıs alma programlarının bu bilincin gelişmesinde önemli bir rol oynadığını vurgular.
Ayşe Övür, “Sahra 1911” romanında Çerkes lideri Seferbey’in ve Kuzey Afrika’daki Çerkesler ile Osmanlı döneminde sürgün olarak gönderilen Çerkeslerin mücadelesini anlatır. Eser, dönemin tarihi olayına da ışık tutar.
Müzik
“Kâfe” sevenlerin şarkısıydı, Kuzey Kafkasya’nın aşk şarkısı olmuştu. Ülkenin her tarafında, derin vadilerde, rüzgârlı bayırlarda, yüksek dağ eteklerinde içten söylenmiş, sevenlerin huzur duyduğu bir sığınak olmuştur.
Yakup Temel, Çerkeslerde yaygın olarak kullanılan “pşıne” nin yerine mızıkanın geçişini Uzunyayla örneği ile anlatır.
Müşerref Akay, Nalan Altınöres, Hadise Açıkgöz…2000’li yıllardan itibaren Çerkesçe müziğin canlandığı bir dönem olmuştur. Kuşka Doğan Özden, Azmi Toğuzata, Gülcan Altan, Rahşan Erdoğan Yılmaz, Münteha Jan Gülsu, Marem Gökhan Şen…
Sunucular, spikerler: Halit Kıvanç, Orhan Boran, Vatan Şaşmaz, Ali İhsan Varol, İshak Akbay, Bedirhan Gökçe…
Xabze
Yaşar Bağ “Ateş Hırsızları” başlıklı şiirinde Çerkeslerin at hırsızlığı imajının dününü ve bu gününü karşılaştırır.
Mefewud Nartan (Feridun Büyükyıldız) Çerkeslerin her önemli olayda yer almasına rağmen her olumsuzlukta Çerkeslerin gündeme getirilmesinden duyduğu rahatsızlığı dile getirir. Her tuğlanın arasına kendi benliğini hiçe sayıp harç olmuş bu halka hâlâ fatura kesme sevdası nedendir, bilinmez. (Çerkeslere Mektuplar s. 54)
Aile
Çerkeslerde aile, aileye bağlılık o kadar kuvvetliymiş ki evlendikten sonra kadının soyadı değişmez, eskisi gibi kalırmış. (Çerkes kaması s. 97)
Gelini Nefin, ikinci çocuğunun doğum sancısını çekiyordu içeride. Oğlu Guşan, Karadeniz’e açılmıştı Haçapasıyla, Azamet’in evin içinde kalıp gelininin sancılanırken sesini duyması ayıptı onların terbiyesinde. Gelin utanırdı, o utanmasın diye haberi, bahçede bekliyordu. (Lider Erşan/ Setenay)
Misafirperverlik
Yakup Temel, Çerkes misafirperverliğinin somut bir göstergesi olan misafir evini şöyle tarif eder: Çerkeslerde misafir odası yoktur ama misafir evi vardır. Ona da kendi dillerinde misafirin mekânı anlamında “Haçeş” derler.
Erol Gergin, “Haçeş Hikayeleri” kitabında misafir evi anlamına gelen “haçeş” merkezli yaşanmışlıklardan böyle bir demet yapar. Çerkes kültürünün günlük hayattaki akışını ve sözlü anlatımdaki zenginliğini belirli olay ve kişilerle yansıtır. “Misafir Kızlar /Uzunyayla’dan Çerkes Hikayeleri” kitabında da misafir kızların etrafında şekillenen güzel hikayeleri anlatır.
Yemek
Çerkeslerde yemek çok yönlü bir kültürün yansıması demektir. Onlarda sofra sadece yemek yeme, karın doyurma aracı değildir. Gerçek anlamda bir eğitim ortamıdır. Sofrada oturan herkes, bir şeyler öğretir ya da öğrenir. Her an dikkatli olma, dinleme, çabuk düşünme, düşündüklerini kitle önünde dile getirebilme, güzel konuşma gibi özledim der geliştirilir, iyi alışkanlıklar kazanılır.
TEMENNİ
Umarım duyarlı toplumumuz, bu güzel eserden gereği gibi faydalanır, “Türkiye’de ve Türk Edebiyatında Çerkesler” çok kişiye ulaşır, çok kişi tarafından okunur. Umarım halkımız daha fazla okur, daha çok sorgular; kendisine, tarihine, kültürüne, sanatçısına, bir avuç yazar ve çizerine, şairine daha çok sahip çıkar, sanat ve edebiyatta daha çok derinleşir, daha fazla zenginleşir.
Tarihi, kültürü, kimliği ile barışık, huzur içinde yaşayan daha müreffeh bir toplum temennisiyle.