Bir Yazar Bir Eser / Tube’den Panlı’ya Çerkes Hikâyeleri/ Dzıbe Yaşar Yılmaz

Yemuz Nevzat Tarakçı

 

Sürgün gibi derin bir tarihsel trajediyi, Uzunyayla Panlı köyü özelinde hem acı hem tatlı hatıralarla sıcak ve samimi bir dille harmanlayan emektar başkanımız Dzıbe Yaşar Yılmaz, bu eserle hafızamızın ve vicdanımızın gür sesi oldu.

Dzıbe Yaşar, halkının koparıldığı toprakların kokusunu, köklerinden taşınan her bir anıyı bugünle buluşturan bir toplumsal hafıza elçisi.

O, gönül diliyle konuşan bir anlatıcı. Sürgünün o soğuk ve yıkıcı gerçeğini, insan sıcaklığıyla, adeta bir aile büyüğünün dizinin dibinde dinlediğimiz masallar kadar samimi bir dille aktaran usta bir aktarıcı.

 

O, öykülerinde, hüzün ile umut dengesini iyi kurmuş. Halkının yaşadığı büyük trajediyi ajitasyona düşmeden, derin bir saygı ve insan sevgisiyle harmanlayan, acıyı da tatlıyı da hayatın içinden çıktığı gibi, en çıplak ve en sıcak haliyle dokuyan vicdanlı bir yürek.

 

O, Kafkasya’nın fırtınalı geçmişiyle Anadolu toprakları arasında, kelimelerden ve yaşanmışlıklardan sapasağlam bir köprü kuran bilge bir anlatıcı.

 

Tube’den Panlı’ya Çerkes Hikayeleri” asla bir ağıt değil, yaşama tutunma destanıdır. Sadece çekilen acıların bir kaydı değil; sürgüne, ayrılığa ve yabancılığa karşı samimiyetle, neşeyle ve köklere bağlılıkla verilen bir yaşama tutunma mücadelesinin ilmek ilmek işlenmiş öyküsüdür.

 

Bu eser, içimizden birilerinin hikayesi. Yazarın kurduğu sıcak dil, Anavatandan gelen bu hikâyeleri, hepimizin ortak bir aile albümüne dönüştürüyor.

 

Bu eser, hüzünlü bir tebessüm, derin bir saygı içeriyor. Okuru bir yandan gözyaşlarına boğarken hemen ardından yüzünde sıcak bir tebessüm bırakan, insan ruhunun direncini ve neşesini en saf haliyle ortaya koyan zamansız bir eser.

 

Kafkasya’nın yürek burkan sürgün hatıralarını, Anadolu’da kurulan yeni bir hayatın en samimi, en insani köşesinden yakalayan bu eser; okuru hem hüzünlü bir muhasebeye davet ediyor hem de köy halkının insan sıcaklığıyla sarıp sarmalıyor.

 

Yazar, halkının hafızasındaki o derin sızıyı, köyünün neşeli ve tatlı anılarıyla öyle güzel dengeliyor ki kitap bittiğinde geriye sadece bir sürgün hikayesi değil, insana, vatana, topluma, kültüre duyulan sonsuz bir aşk kalıyor.

 

İyi ki varsın Dzıbe Yaşar Yılmaz! Başka yerde bulma imkânı olmayan çok özel hikayelerle buluşturdun bizi, yürekten kutluyorum sizi. Bu büyük emek, karşılıksız kalmayacak, bundan emin olun! Emeğiniz için yürekten teşekkürler!

 

Sayfalarda gezinirken Anavatanda, Tube sokaklarına uğrayacak, eş dostla dertleşecek, tarihte yaşanan acılar depreşecek, sonra Panlı sokaklarını adımlayacak, köy halkının sofralarına konuk olacak, düğünlerde eğlenecek, cenazelerde hüzünlenecek, mızıka sesiyle coşacak, belki eski “kaşeninizle karşılaşacak, heyecanlanacak, kış kıyamet demeden at sırtında gittiğiniz “worşerlerde samimiyetin ve muhabbetin doyumsuz hazzını yudumlayacaksınız.

 

Habrak’ın ibret dolu hikâyesi, Abrek ve Setenay’ın efsanevi aşkı, Kanşav’ın yiğitliği, cesareti zihninizde kalıcı izler bırakacak. Şengül ile tanışacak Şengül’ün korkusuz yüreğine hayran kalacaksınız… Ya Aminat’ın yürek yakan hikayesi! Her hikâyenin mayasında gizlenen “xabze” kuralları, kültür ve tarih kodlarına hayretle, ibretle şahit olacaksınız. Kitap, Papirüs Yayınları logosunu taşıyor.

Yaşar Yılmaz Kimdir?

Dzıbe Yaşar, kökleri Tube Vadisi’ne uzanan ve 1864 sürgünüyle yurtlarından edilerek Kayseri Uzunyayla Panlı köyüne iskân edilen Dzıbe ailesine mensup olup 1951 yılında Panlı köyünde dünyaya gelmiştir.

Çocukluk ve gençlik yıllarını anavatana dönüş hayalleriyle köyünde geçirmiştir. Ana dilini ve kültürel birikimini, deyim yerindeyse, ailesi ve büyükleri tarafından kendisine altın tepside sunulmuş bir miras olarak almıştır.

 

İş hayatı sebebiyle yerleştiği Adana’da bir iş insanı olarak yaşamasına rağmen doğduğu köyden hiç kopmamıştır.

Bununla birlikte Çerkesya’ya gidiş gelişlerini sıklaştırmış; bu süreçte oturum alarak oradaki akrabalarıyla ilişkilerini sürdürmüştür.

 

Adana’da çeşitli sivil toplum kuruluşlarının yönetimlerinde görev almış, Çerkes toplumu içinde önemli sorumluluklar üstlenmiştir. Adana Çerkes Derneği’nin kurucularından biri olup bir dönem dernek başkanlığı yapmıştır. Halen kültür ve toplum sevdasıyla halkına hizmet etmeyi sürdürmektedir.

Eserden Kısa Kısa

 

Lepeg

Seferberlik yıllarında Çörümşek Boğazı’ndan vatan savunmasına katılan birçok genç, arkalarından gözü yaşlı analar, kucaklarında çocuklarıyla eşlerini bırakıp cepheye gitmek zorunda kalmıştı.

 

Mevsim güz. Günler kısalmaya başlamıştı. Hava dingindi. Güneş, batıp batmamaya karar veremiyormuş gibi isteksizce gökyüzünde asılı duruyordu. Lepeg, tozlu yollarda, geçmişin izlerinde ilerlerken derin düşüncelere daldı.

 

“Yıllarca atalarımız, vatanlarını savunmaktan başka bir günahları olmadan savaşarak öldüler. Sonra bizler; kadın çocuk demeden zorla ana yurdumuzdan Osmanlı topraklarına sürüldük. Savaş, bizim kaderimizdi ve sürgün edildiğimiz topraklarda da peşimizi bırakmadı. Çörümşek Boğazı’na yerleştik, orada ilk Çerkes köyümüzü kurduk. Yüz haneli Panlı köyü…

 

Bir an için her şey yeniden canlandı zihninde. Rus güçleri tarafından yakılan köylerini, alevler içinde kalan evlerini… Tükenmiş, kül renginde yüzleriyle anneleri… Ağlamaktan kaskatı kesilmiş çocukları… Ateşin içinden çaresizce yürüyen genç kızları… Yanık kokusuyla dehşet içinde sağa sola koşan hayvanları… Ormana sığınmaya çalışan yaşlıları… Bunların hepsi bir sinema şeridi gibi gözlerinin önünden geçti…

 

Ağıl

Hacı Musa’nın koyun sürüsü, köye yedi kilometre uzaklıkta bulunan ağıllarında kışlarken çobanları sürüyü bırakıp kaçar, gider. Çobanı olmayan sürünün bakımı da oğulları 19 yaşındaki Abrek ve 14 yaşındaki Ali’ye kalır.

 

Setenay, yeşil gözlü, topuklarına kadar uzanan sırma saçları, uzun boyuyla bir peri kızına taş çıkartabilecek güzellikteydi. Abrek’le Setenay yeminliydi, dünya durduğu müddetçe başkalarıyla evlenmemeye… Bunun için de kendi aralarında “Avuj nakdi de yapmışlardı…

 

Abrek, ocağın başına kurulmuş, elindeki çubukla ateşi karıştırmaya başlamıştı. Ateşin alevleri yükseldikçe içindeki hararet de artmıştı. Aklından gitmiyordu Hamzat’ın ağıla gelişi ve fısıltıyla “Kaşenini dün gördüm, çobanları Murtaza ile beraberdi. Murtaza’nın elinde tarak Peri Kızı’nın saçlarını tarıyordu.” demişti…

 

Canından öte gördüğü, her gün milyon kere içini ısıtan kaşeni, Peri Kızı, bu olumsuz haberle beraber soğuk siyah bir taşa dönüşerek kalbinin tam ortasına gelip oturmuştu…

Hamzat’ın, Peri Kız’ı ile başlayan cümleleri, bir daha yankılandı Karadeniz’in karanlık derinliklerinden.

 

“Peri Kızı, böyle bir şey hayatta yapamaz, bu düpedüz bir iftira!” dese de Abrek, Karadeniz sahiline kadar gelmişti bir kere. Kalbinin üstüne oturan soğuk siyah taşla beraber tüm geçmişini Karadeniz’in dibine gömerek karşı kıyıya geçip gitmekti tek arzusu…

Tube Çocukları

Bizler Savsırıko’nun ateşi, Nartların hamuru, Tlepş’in çeliği, Elbruz’un rüzgarıyla güçlendik. Ritsa’nın suyuyla yıkanarak çelikleştik. Sen, uyanıkken uyuma numarası yapsan da bir gün gelecek, giden çocuklar geri dönecek.

Bunu da unutma Uyuyan Çerkes!

 

Yamçı

O yıllar biraz sıkıntılıydı; okulun içinde, etrafında Çerkesçe konuşmak yasaktı. Cezası da az değildi…

Misafirden artan sininin üstündeki yemeklere, komşu çocuklar dahil, üşüşür iştahla kapışarak sininin üstünü siler süpürürdük… Köydeki tüm anneler, ablalar, tüm çocuklara öz anneleri, öz ablaları gibi davranırlardı. Hangi eve girseler, ayrım yapılmaksızın güler yüzle karşılanırlar, sevgiyle önlerine yemek konurdu…

 

Nihayet ceza Dzıbe Ali’ye kesildi. Kesilen cezayı bildirdiler: Bu gece Kuşçu köyüne dağ yolundan gideceksin, ünlü pşınavo Tuğujların kızı Nadiye’yi atının terkisine alıp getirecek, gençleri düğünle onurlandıracaksın!

 

Nadiye abla, aile töresi ile yetiştirilmiş, xabze ile donatılmış, yörede herkes tarafından tanınan asaleti ve zarafeti ile ün yapmış, tüm genç kızların rol modeli olan bir Guaşe idi. Mızıkayı da deyim yerindeyse konuşturan ünlü pşınavolerdendi.

Habrak 

Sürgün ve soykırımın bütün çıplaklığı o günlerde can pazarı yaşanan Tuapse Limanında yankılanıyordu.

Görünüm ürkütücüydü… Hayata gözlerini yummuş annelerinin soğumuş memelerini emen sabiler mi dersin? Cansız bedenlerinin başında toprağı eşeleyerek bekleyen yorgun Çerkes atları mı dersin?

Yapayalnız kalmış can havliyle oraya buraya savrulan çocuklar mı dersin? Sırtını vatana dönmüş gözünü Karadeniz’e dikmiş, hayallerini toprağa gömmüş meçhulden gelecek gemileri bekleyen mahşer mi dersin? Bu hengamenin içinde Tube kafilesinin içindeki 16 yaşındaki Habrak mı dersin?.. Meğerse insanın derisine ne çok şey sığarmış…

 

Tube

O vadiler, vatanlarını korumaktan başka suçu olmayan savaşçıların atlarıyla vedalaştığı hafıza mekanlarıydı. Emperyalist güçlerin yaktığı köylerin duman kokan hikâyeleri hâlâ rüzgarla taşınırdı. Evsiz kalan çocuklar, yaşlıların yönlendirmesiyle dağların kovuklarında geçirdikleri karanlık geceleri unutamamışlardı. Sıra dağları aşarak Tuapse Limanı’na ulaşan bacılarımızın gönül yaraları, Karadeniz’in dalgalarıyla daha da derinleşmişti…

 

Dönüş

Sürüldüğün topraklara dönmek nasıl bir duygudur acaba? Bu düşünce ortaokul yıllarında rahmetli Ali amcamın anlattıklarıyla yüreğimde yer etti. “Buradan göremesek de bizim bir köyümüz var!” derdi.

“Orada, amcalarımız, halalarımız, yakın akrabalarımız yaşar. Tube Vadisi diye bir yerleşim bölgemiz var, içinden yuvarlanarak akan Pşıxa Nehrimiz var. Geçmişte ne yaşadıysak yaşadık, ‘unutalım’ demiyorum ama gençler, gelecek planlarınızda mutlaka dönüş olsun!”

 

O yıllarda Çörümşek Boğazı’nın en saygın genç kızlarımızdan biri vardı, Şengül. Güzelliği, zarafeti ve asaletiyle tanınırdı ama onu asıl özel kılan, halkı için gözü kara oluşuydu. Vatan, kimlik ve dönüş konularında asla tereddüt etmeden yürürdü… Çörümşek Boğazı’ndaki Çerkes köylerinde kimlik bilinci, vatan sevgisi ve dönüş tartışmaları genellikle Şengül ile başlardı.

Aminat-Roja 

1864’te, Tube Vadisi’nden sürülen kafile, Karadeniz’in dev dalgalarına birçok yakınını emanet ederek Samsun Limanı’na ulaşır. Limanda ölüm kalım savaşı veren kafile bu hengâme içinde 8 yaşındaki Aminat’ın yokluğunu fark etmez.

Yıllar Sonra Aminat, Mardin’in dağ köylerinden birinde evlatlık olarak Roja adını alır

Çaresizce, fakir mi fakir köyden yaşlı biriyle evlenir…

 

“Oğlum, bana bir Çerkes bul!” bu isteğini her defasında dile getirse de oğlu oralı olmaz…

Kadın da hayata küser… Yıllarca kendi halkına, kendi diline hasret anne, köşesinde iyice yaşlanır. Bir akşamüstü kapılarına iki atlı gelir. Oğlu da birini tanıyor olmalı ki eve buyur eder. Misafirler, küçük kerpiç eve girer, otururlar.

 

Kadıncağız, konuşmaları küçücük odasında dinlerken yıllardır dondurarak toprağa gömdüğünü sandığı Çerkeslik damarları kabarmaya başlar… Misafirler gitmiştir… Yaşlı kadın, sendeleyerek misafirlerin yattığı odaya doğru geçer. Bir de ne görsün: Yatak, yorgan, usulüne göre katlanmış duruyor.

 

Bu sefer tam emin olur: “Misafir Çerkes!” der. Oğluna döner: “Oğlum, ölmeden önce senden tek isteğim, bir Çerkesle Çerkesçe konuşmak; halkımı, geçmişimi hatırlamak. Bu benim son isteğim. Bana bir Çerkes bul!”

“Anne bunca yıldır bulamadığım Çerkesi ben nereden bulurum?” der oğlu.

“Bu gece bizde yatan misafir Çerkesti, onu bana geri getir.” Oğlu, annesinin sözüne inanmasa da…

 

TEMENNİ

Umarım duyarlı toplumumuz, bu güzel eserden gereği gibi faydalanır, Tube’den Panlı’ya Çerkes Hikayeleri” çok kişiye ulaşır, çok kişi tarafından okunur. Umarım halkımız daha fazla okur, daha çok sorgular; kendisine, tarihine, kültürüne, sanatçısına, bir avuç yazar ve çizerine, şairine daha çok sahip çıkar, sanat ve edebiyatta daha çok derinleşir, daha fazla zenginleşir. Tarihi, kültürü, kimliği ile barışık, huzur içinde yaşayan daha müreffeh bir toplum temennisiyle.

 

 

 

Share