Bir Yazar Bir Eser : SIZI - Şafak Baba Pala

Bir Yazar Bir Eser : SIZI - Şafak Baba Pala

Bu kez birbirinden güzel hikayelerden oluşan bir öykü kitabından bahsedeceğiz; “SIZI” dan.

Sızı, Şafak Baba Pala’nın ilk öykü kitabı.

Bilirsiniz ilkler, ilk göz ağrıları özeldir, önemlidir.

“En saf en yapmacıksız olanı ilklerdir” derler.

“SIZI” insanı anlatan, insanı yücelten, yürekten gelen yüreklere akan, temiz, sıcacık, saf, samimi öykülerden oluşuyor.

Hayatta doyasıya yaşadığımız güzelliklerin yanında yüreğimizi sızlatan haksızlıklar, hukuksuzluklar, adaletsizlikler de var.

Hepimiz, hayatımızın bir sahnesinde hissetmişizdir bu sızıyı; sızı sızlatmıştır içimizi.

“SIZI” Şafak Baba Pala’nın, doğup büyüdüğü topraklarda geçen; aileyi, insanı anlattığı ilk öykülerinden oluşan, o en masum haliyle yazılan sıcacık bir öykü kitabı.

Yazar, geleneksel yapının yer aldığı mekânlarda geçen insan manzaralarını anlattığı bu öykülerle “Her insan özeldir!” diyor.

Kitap, iki bölümden oluşuyor.

Aile kavramını anlattığı birinci bölüm ve insanın özüne inen, insanı özelleştiren, insanı yücelten ikinci bölüm.

 

ELİNİZİN HAMURUYLA ERKEK İŞİNE(!) DAHA FAZLA KARIŞIN

Gözlemlerini, yaşadıklarını, toplumun zengin kültür değerlerini ölümsüzleştiren, sıcacık ifadelerle yüreklere dokunan, toplumu okumaya, düşünmeye, duygulanmaya, duyarlılığa davet eden kültür sevdalısı güzel insan sevgili Şafak Baba Pala, siz, yüreğinizdeki aşk ve coşkuyla teşekkürü çoktan hak ettiniz.

Çalışmalarınız, enerjiniz, azminiz, idealiniz, sevdanız, güler yüzünüz, pozitif haliniz alkışa değer, tebrikler!

Sevgili Şafak Baba Pala, ne olur elinizin hamuruyla erkek işine(!) toplum sorunlarına daha fazla karışın!

Karışın ki dünya, sevgi hamuruyla yoğrulsun!

Karışın ki kadın, hak ettiği seviyeye yükselsin.

Karışın ki gelecek nesil daha bilinçli, daha duyarlı yetişsin!

Umutlarımız yeşersin, yarınlarımız daha güzel olsun!

 

ŞAFAK BABA PALA KİMDİR?

Şafak Baba Pala, kelimenin tam anlamıyla topluma hizmet aşkıyla çalışan, üreten, durmadan yeni şeyler peşinde koşan bir kültür, sanat ve edebiyat sevdalısı.

O, gündeminde hep insan, özellikle de kadın ve kitap olan renkli, zarif bir aksiyon insanı.

Bilecik’in Pazaryeri ilçesinde doğdu. Öğrenim yaşamı Bursa’da geçti. Bursa Kız Lisesi’nin ardından Uludağ Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Biyoloji bölümünü bitirdi.

Şafak Baba Pala’nın üç öykü kitabı var. “Sızı” adlı ilk öykü kitabı Mart 2008’de Ezgi Kitabevi, “Yüzüne Sabah Çiyi Düşmüş” adlı ikinci öykü kitabı Eylül 2012’de Evrensel Basım Yayın tarafından yayımlandı.

Üçüncü kitabı “Sana da Güle Güle Nezahat” öyküler demetinde hayata, yaşadığımız günlere dair yolculuklara çıkarıyor okurunu.

İnsan ilişkilerinin kırılgan yanlarına bakarken yer yer gülümsetip, yer yer de burukluklar taşıyan durumları gözler önüne seriyor.

Yaşanan anların nabzını hissettiriyor. 

Duyarlı, ince anlatımıyla kadının varoluşsal gerçekliğine yeni pencereler açarak o dünyaların seyrine bakmamızı sağlıyor. (Eksik Parça Yayınları- 2020)

Yazıları ve öyküleri, Varlık, Evrensel Kültür, Notos Öykü, Akatalpa Öykü, Bursa’da Yaşam, Bursa Defteri, Eliz Edebiyat, Radikal Pazar ve Birgün Pazar gibi birçok dergi ve gazetede yayımlandı.

“Teneke Davullar” öyküsüyle 2009 Ümit Kaftancıoğlu Öykü Ödülleri’nde mansiyon aldı.

 

ŞAFAK BABA PALA’NIN ESERLERİ

Yazar, bir söyleşisinde şöyle diyor:

“Benim için yazma edimi bir yolculuk ve üç kitabımda da bambaşka yolculuklara çıktım. Kitaplarımda yaptığım yolculuklar öyle pek planlı, programlı yolculuklar değildi ama her varış benim için tarifsiz bir deneyim oldu.

İlk kitabım “Sızı” daha naif, daha net ve yalın; zaman zaman şiirsel, zaman zaman masalsı anlatımların da olduğu öykülerden oluşuyor. İkinci kitabım “Yüzüne Sabah Çiyi Düşmüş” se bir evi merkeze alan ve o eve yolu düşenlerin, o evde yaşayanların başından geçen olaylarla örülmüş altı uzun öyküden oluşuyor.

 “Teneke Davullar” adlı öyküsüyle 2009 Ümit Kaftancıoğlu Öykü Ödülleri’nde mansiyon alan Şafak Baba Pala, “Yüzüne Sabah Çiyi Düşmüş” adlı öykü kitabıyla, bizleri alışkın olmadığımız bir dünyanın içine girmeye zorluyor…

“Sana da Güle Güle Nezahat” aile, dil, din, ırk, görenek ve daha sayacağımız birçok toplumsal yapı ve gerçekliğin insanın özgürleşmesine olumsuz etkilerine bir olay üzerinden ayna tutma belki de. 

“Sana da Güle Güle Nezahat” teki öykülerin hepsinde bir nesneden, bir imgeden ilerleyen hikâyeler var diyebilirim. Kısaca anlatmak gerekirse, üç kitabım da farklı biçemlerde yazmaya çalıştığım, kendi içlerinde bir bütünlüğü olan öykülerden oluşan kitaplar.”

 

SIRADAKİ ÇALIŞMALAR

Şafak Hanımın yeni çalışmaları olduğunu biliyoruz hatta yeni çalışmaları sabırsızlıkla bekliyoruz.

Şafak Baba Pala, bir röportajında yeni çalışmaları için şu ifadeleri kullanıyor.

“Bir roman üzerinde çalışıyorum. Baş karakteri yine bir kadın olan bir göç hikâyesi. Başka bir çalışmam da kendi aile tarihimle ilgili. Büyük Çerkes Sürgünü ile Türkiye'ye göç etmek zorunda kalmış bir aileden geliyorum. Dedem Yetim İbrahim Bey’in hayatı üzerine bir araştırma yapıyorum. Kurtuluş Savaşı'nda yararlılık göstermiş bir müfreze komutanı kendisi. Bakalım neler öğreneceğim bu iki çalışmanın sonunda?

Hayatta olumluya doğru değişim ve dönüşümde sanatın rolü tartışmasız çok önemli bildiğiniz gibi. Biz Nilüfer Belediyesi olarak bu gerçekliğin farkındayız ve Nilüfer'i bir kültür sanat kenti yapmak hedefiyle; insanların kültür sanata ulaşmasının da bir hak olduğunu bilerek çalışmalarımızı yürütüyoruz.

Kütüphanelerimizde de Nilüfer'de okuma kültürünü arttırmak hedefiyle çalışmalarımızı sürdürmekteyiz. Edebiyat ve bilgi temelli çalışmalarla kentte okuma kültürünü gündem haline getirmeyi hedefliyoruz.

Beş kütüphanede hizmet vermekteyiz. Yaklaşık 110 bin kitabımız var.”

 

HİKAYELERDEKİ KADIN GERÇEĞİ

Şafak Baba Pala’nın kitapları çoğunlukla kadın sorununa yaslanan hikayelerden oluşuyor.

Hikayelerde, sessiz ve derinden hayatı değiştiren, değiştirmeye çalışan kadınların varlığı göze çarpıyor.

Hikayelerdeki kadın karakterler, her zaman yolları iyiye, güzele varmasa da güzellikler için direnen kahramanlardır.

Direnen kadınlar, zaman zaman uzlaşmaz olsa da hayatın içinde görünür olmak için direnen karakterlerdir.

Umuyorum böylesi kadınlar çok olurlar, çoğalırlar.

Bunlar, iyiye gidişin, güzele dönüşümün ana karakteri olurlar.

 

“SIZI” NE ANLATIYOR

Kültür ve kadın temalı hikayeler…

Geleneksel toplumsal yapı, aile, sokak, mahalle ve kadın…

Ana karakteri Çerkes kültürüyle yoğrulmuş, yazarın da yetiştiği, yaşadığı toprakların insanı…

Hayatın kalbine uzanan heyecan ve coşkulu bir yolculuk…

Aileden dünyaya, dünyadan insana akan duygu ve düşünce dolu sahneler…

Değişim, dönüşüm, sorgulamalar, çatışmalar, iyilik ve güzellik peşinde koşmalar…

 

ARKA KAPAKTAN

İnsan iki türlü kaybolur.

Kendi içinde ve kalabalıklar arasında...

Kimi zaman kendi içinde yolunu kaybeder, farkında olmadan çıkmaz sokaklara sapar ve tam da o anlarda tutunacak, yolunu aydınlatacak bir şey arar.

Bu bazen bir saç teli, bazen eski bir fotoğraf, bazen de birkaç güzel söz olur.

İnsan ne zaman kalabalıklardan kaçmak istese yolu mutlaka çocukluğuna çıkar; hem zaten insan kendi içinden başka nereye saklanabilir ki?

Ve zaman… Geçmişle aramızda duran o kenarı tırtıklı, dolapların derinlerine saklanmış, albümde durmaktan sararmış fotoğrafların burnun direğini yakan sızısıdır.

Belki de zaman, geçmek bilmez bir sızıdır hep aynı yerde asılı kalan.

Birbirinden güzel ve naif öykülerin içinde kaybolacağınız bir kitap bu elinizde tuttuğunuz… Bitmesin diye ağırdan alacaksınız okumayı.

Dudağınızın kenarında kıvrılan tebessümün içinde gizlenmiş incecik bir sızı kalacak geriye.

Eser, “Koyu Siyah” Yayınları” logosunu gururla taşıyor.

HİKAYELER ALIP GÖTÜRECEK SİZİ

Kitaptaki kısa öyküler, alıp uzaklara, çok uzaklara götürecek sizi…

“SIZI” nın sayfalarını çevirmeye başladığınızda “AGA” nın konuşmasına çok sevinecek, “Nevres Abi” ile samimiyeti geliştirecek, “Sızı”da siz de yazar gibi “Aşk değişti artık. Sadece aşk mı, emek, barış, dürüstlük gibi kavramların anlamları hatta dünyanın düzeni bile değişti.” diyeceksiniz. Hatta “Boş ver Şoför Bey, hiçbir yol bitmeyecek kadar uzun değildir” diyecek ve “Erkekler ağlamaz” şarkısı kulaklarınızda çınlayacaktır.

“Tutku” da köyün en güzel zamanını yaşayacaksınız. Koyu yeşil haziranı… Genç kadının bayır yukarı çıkışını, ağır ama emin adımları... Sıvaları dökülmüş, çerçeveleri ayrılmış, kırık çamlarından rüzgârı içeri alan, uzaktan oldukça harap görünen ev, sizi üzüp içinizi kanatırken genç kadının olgun tavırlarla merdivenin başında durup eve gülümsediğini düşünerek “Yaşam, bu kadına gerçek yıkıntının mükemmel duruşların arkasında saklı olduğunu çoktan öğretmiş!” diyeceksiniz.

“Şerefe” hikayesinde Aysel’i, Aysel’in abisi Murat’ı, Akın’ı, Atıl’ı inişli çıkışlı zor ve zahmetli hayatlarında gözlemleyeceksiniz. Aysel’in yaşantısına ortak olacaksınız bitmeyen gecelerde siz de uykusuz kalacaksınız.

“Menemen”de küçük kızın kaçışını, genç kadının direnişini ibretle izleyecek kâh üzülecek kâh sevineceksiniz. Ama mutfak kapı aralığından burnunuza gelen o harika hazırlanmış menemenin nefis kokusu saracak her yanı. Dayanamayacaksınız, mutfağa koşacak kendinize harika bir menemen hazırlayıp afiyetle yiyeceksiniz.

“Jimnastik Oyunları Güncesi” nden farklı bir tat alacaksınız, Bursa’nın sokaklarını gezecek hatta Karagöz ve Hacivat’la tanışacaksınız.

“Bir Muayene Öyküsü” hikayesinde Doktor muayene odasında yaşananlar, nefesinizi kesecek, çaresizliği iliklerinize kadar hissedeceksiniz. Sonra da “Her şeye rağmen yaşamak ne güzel şey!” diyeceksiniz.

“Unuttu” da Kemal efendinin mahalle kahvesinde yaşadıkları yüreğinizi parçalayacak siz de ıhlamur kokusuna farklı anlamlar yüklemekten kurtulamayacaksınız.

“Düşle” de seminer salonuna girecek ve çok farklı duygularla çıkacaksınız o salondan.

“Kayıp” ta umudu, değişimi… kare kare izleyeceksiniz…

 

ESERDEN KISA KISA

Çocukluğumun geçtiği beyaz evde, evin baş köşesinde, konsolun üzerindeki iki bronz şamdanın arasında duran AGA’nın sesini duymak, ihtilalin olduğu o güne kadar ev halkından kimseye nasip olmamıştı…

Yaşamın boz karanlığında hep bir ışık peşinde koşan canım annem, aslında ne kadar da severdi müziği, şarkıları, türküleri. Düğünlerde, elinde mızıka, parmak uçlarında süzülürken diğer kızlar özenerek seyrederlermiş onu… (s.6)

Çerkes güzeli annem, heyecanla yorganı üzerimden çekmiş ve “Hadi çabuk kalk, neler oldu bir bilsen?” Diyerek ellerimden tutmuştu. “Ne oldu ki anne, yoksa babam bana bisiklet mi aldı?” demiştim sevinçle.

“Ne bisikleti, daha iyi bir şey oldu, ihtilal oldu…” (s.12)

Sevincim merakımın üstüne çıkmıştı, kendi kendime “Ey ihtilal, sen ne büyük bir şeysin! Sayende AGA’mız konuşuyor…”  (s.13)

Bizim oraların havası serttir. Hem havası hem yaşamı. Her kişi ayrı bir roman yazar kendi kalemiyle. Bizim oraların insanlarının hiç de merakları yoktur aslında roman yazmaya ama hepsi bir roman tadında yaşamaları gerektiğini öğrenmişlerdir büyüklerinden. Hepsi de öyle yaşarlar ve anlamadan yazılır onların romanları… (s.16)

 

Bizim oralar başka yerlere hiç benzemez. Kimlik önemlidir örneğin. Aile adınla anılırsın ömür boyu. Lakap gibi bir şey değil bu. Soyadı gibi bile değil. Aile adın seni doğuştan şanslı yapar ya da doğuştan diğerlerinin iki adım arkasından başlarsın yaşama. O zaman aile adını yükseltmek için çaba sana düşer. Hani demiştim ya “Biz havayı severiz” diye işte ya bir yiğitlik göstereceksin ya zengin olacaksın ya da bütün ailen okuyacak o adı yükseltmek için. Yine de kimliğin hep senin arkandan gelir… (s. 17)

 

Dinlemek zorunda kaldığım bu aşk öyküsü, benim yüzümde de donuk bir gülümsemeye neden oluyor aslında. Genç kızın ağzındaki iki çiğnemede tadı kaçan sakız gibi, yaşanan yalan sevdalar; yeni bir ayakkabı gibi ya da bir pantolon alımıyla dinen aşk acıları şaşırtıyor beni. Aşk değişti artık. Sadece aşk mı emek, barış, dürüstlük gibi kavramların anlamları hatta dünyanın düzeni bile değişti artık. Hızlı değişimin güzellikleri söküp alması ise içimi acıtıyor… (s. 22)

 

“Bak gelince soracağız, bu çocuk Çerkes, atı böyle bağlayanlar Kafkasyalılardır” demiş…

Ben, yanlarına geldim “Kırk Altıncı Süvari Alayı Dördüncü Bölükten Erbaş Zaim Baba, düşman kuvvetleri imha edilmiştir komutanım” diye bağırıyorum. (s.32)

 

Sarı sıcak bir temmuz günü. Ama buralar daha yeni yeşeriyor. Yemyeşil karşı dağlar, yemyeşil bütün çayırlar, yemyeşil bütün bir avlu. Avludaki dikeninin hepsi daha dün temizlendi. Bütün ayrık otları ayıklandı. Bir tek sarı çiçekler sökülmedi. Yeşil, sarı ve gökyüzünün mavisi göz alabildiğine...  (s.35)

 

Genç kadın bayır yukarı çıkıyor bahçeye. Ağır ama emin adımlarla. Otuzlu yaşların başında.

Rüzgârda kızıl dalgalar uçuşuyor omuzlarında. Ev, harap görünüyor uzaktan. Bütün sıvaları dökülmüş, duvarla çerçevelerin arası ayrılmış, kırık camlar rüzgârı içeri alıyor. Bütün bu toz ve toprak yığını, hiç de onu üzmüş gibi değil. Yaşam, kadına gerçek yıkıntının mükemmel duruşların arkasında saklı olduğunu çoktan öğretmiş. Bu eskilik ve köhneliği ise yaşanmışlığın hatta inadına yaşamanın ta kendisi onun için.

Evin yıkılmışlığı, görmüş, geçirmiş bir kadının yüzünün çizgileri gibi. Merdivenin başında durup eve gülümsüyor bir an. Fazla zaman yok, oyalanmadan çıkıyor basamakları. Bütün dönüşler için biraz çaba yeterli. İtivermek aralık bir kapıyı ve içine girivermek gizli odaların gizlenen anıların. İçi dışından daha harap evin. Hep böyle değil midir? Ne varsa içtedir, güzellik de çirkinlik de... (s.37)

 

İçki ile vedalaştığı o haziran gecesinin sabahında, soluğu memleketinde almıştı Aysel. Bugünlerde baba ocağının havasını solumaya ihtiyacı vardı. Burnunun direğini sızlatan anason kokusunu ancak dağ kekiklerinin, yaban çayırlarının ve toprağın kokusunun unutturabileceğini düşünüyordu genç kadın… (s. 50)

 

İçkinin etkisiyle rahatlamış olduğu her halinden belli olan Akın, kadehini tekrar havaya kaldırdı. Büyüklerinden çekinmeden “Evet, bu yaşam döngüsüne içelim, bütün sırlara, bütün aldatmacalara, içimizi acıtan, kıpırdatan her ne varsa şerefe!” dedi. (s.59)

 

Güneş, tabağındaki yemeğe şöyle bir karşıdan baktı bir süre. Ardından kırmızı pul biberi menemenin üstüne serpti. Ellerini masanın kenarına dayadı ve “İşte olay bu abla! Yeşilin, kırmızının, turuncunun, beyazın ve hatta siyahın ahenkli dansı bu menemen. Yemesek de yanında mı yatsak acaba!” dedi gülümseyerek.

Handan da gülmeye başladı. Çatalına batırdığı ekmek parçasını, yumurtanın en sıvı kısmına bastırdı ve menemenli ekmeği ağzına attı.

“Mükemmel!”  (s. 69)

 

Kemal Efendi bir süre daha oturdu kahvede.  Gözü uzaklara dalıp gitti uzun süre. 

“Oy kalleş ölüm. Bir telefon o kadar. Cemal öldü.  Başınız sağ olsun.  Öyle işte, işi bitti…

Cemal öldü. Cemal kim, neleri severdi? Elektriğe çarpılmış. Kömür gibi olmuş. Kimin umurunda.”

Adamın öyle sessiz sedasız duruşu yanına gelen kahveciyi kaygılandırdı.

“İyi misin Kemal amca?”

İrkildi şöyle bir Kemal Efendi.

İyiyim, iyiyim evladım, sen borcumu söyle hele!

Derken yerinden kalktı yaşlı adam.

“Bu sefer benden olsun!” …  (s.90)

 

“Yaşamında öyle bir cümle olacağım ki sonuna asla noktayı koyamayacaksın!” yazıyordu bugün önümde giden kamyonun arkasında.

Güldüm kendi kendime… (s.106)

 

TEMENNİ

Umarım duyarlı toplumumuz, bu güzel eserden layıkıyla faydalanır.

“SIZI” nın çok kişiye ulaşması, çok kişi tarafından okunması, eserden toplumumuzun âzâmi derecede yararlanması temennisiyle...

Yemuz Nevzat Tarakçı

 

yukarı çık