Bir Yazar Bir Eser : Çöl Aslanı ÇERKES EŞREF BEY - Muhittin Kandur

Bir Yazar Bir Eser : Çöl Aslanı ÇERKES EŞREF BEY - Muhittin Kandur

Muhittin İzzet Kandur 2012 yılında “Kahramanmaraş Uluslararası Kafkas Kültür ve Sanat Festivali” için Türkiye’ye davet edilmiş, davete icabet etmek için İngiltere’den kalkıp Kahramanmaraş’a gelmiş ve festivale renk katmıştı.

Festivale katılan Kabardey-Balkar Cumhuriyeti Kültür Bakanı Sayın Firo Ruslan ile birlikte Sayın Kandur’la detaylı şekilde tarih, kültür, sanat ve toplum konularında sohbet etmiş, projeleri hakkında doyurucu bilgiler almıştım.

Açıkçası Sayın Kandur’u oldukça birikimli, dinamik, ufuklu, moralli, kararlı ama aynı zamanda son derece mütevazı, bir o kadar da hoşgörülü görmüş, ziyadesiyle mutlu olmuştum.

Ve “Sayın Kandur, benim Kahramanmaraş’ı tanıdığımdan daha iyi tanıyor bu dünyayı!” demiştim.

Sarsmıştı beni. “Bu kültürün geniş çevrelere tanıtılması, çağın gerçekleriyle kültürümüzün yaşatılması için bu müthiş adamın bu harika projelerine maddî, manevî destek olmak lazım!” diye geçirmiştim içimden.

 

“BU DAVAYA BENİM GİBİ BİN KANDUR KOŞSA YERİDİR!”

Festival sürecinde NÖTR TV’ye (Kabardey-Balkar Televizyonu) verdiği mülakatta düşüncelerini şöyle ifade ediyordu:

“Ben ve eşim yoğun bir şekilde Çerkes tarihini, Çerkes kültürünü araştırma, belgeleme ve tanıtma çabası içindeyiz.”

“Tarihimiz ve kültürümüz dünyanın çok ilgisini çekiyor. Bizler mutlaka var olduğumuzu, köklü tarihimizi, soylu kültürümüzü dünyaya tanıtmak durumundayız.”

“Daha fazla araştırarak, daha çok kitap yazarak, daha etkili filmler yaparak kültürümüzü dünyaya tanıtmalıyız.”

“Bu konuda çalışanlar var elbette fakat bu alanda benim gibi bin insan çalışsa inanın yeridir.”

                                                                   

KANDUR GİBİSİ ÇOK ENDER YETİŞİR

Sayın Kandur, bilgisi, birikimi ve geniş ufku, çevresi ve konumuyla vasatın çok üstünde bir Çerkes. Çok ender yetişen Çerkes’lerden biri.

Sanatçı, yönetmen, araştırmacı, yazar, müzisyen, sporcu… her şey var bu güzel insanda.

İşte tam da burada insanın aklına bir soru takılıveriyor. Bu kadar donanımlı, bu kadar geniş ufuklu, bu kadar gayretli, bu kadar farklı çevreye sahip, bu kadar fedakâr bir Çerkesi, Çerkesler ne kadar tanıyor, tanıyanlar ne kadar önemsiyor?

Hani, “Marifet iltifata tabidir.” derler ya!

 

TÜRKİYE’DE BİR BUÇUK ASIRDIR ÖVÜNÜYORUZ AMA…

Türkiye’de yaşayan biz milyonlarca Çerkes, bir buçuk asırdır Elbruz’dan nasıl kopup geldiğimizi; danslarımız, destanlarımız, edebiyatımız ve müziklerimizle nasıl güçlü bir kültüre sahip olduğumuzu anlatır dururuz.

Buraya kadar iyi.

Ya ilerisi?

Ne kadarımız sahip çıkabiliyoruz bu eşsiz değerlere?

Kaçımız yanar, tutuşur bu değerlerin hazin yok oluş hikâyesine?

Kaç kişinin umurunda, “yok oluşun ayak sesleri” tükenişin “tik tak” ları?

                                                                   

MUHİTTİN İZZET KANDUR ÇOK DONANIMLI BİR İNSAN

Ataları, 1864 Büyük Çerkes Sürgünü sonrası Ürdün Amman’a yerleşen Muhittin İzzet Kandur 1938 yılında Ürdün Amman’da, Adıge (Kabardey) bir ailenin (Ürdün Genel Kurmay Başkanı Hasan Kandur’un) oğlu olarak dünyaya geldi.

Lise ve üniversite öğrenimini ABD’de yaptı. Kaliforniya Claremond Graduate School’dan 1961 yılında mezun olup, 1962’de Standford Üniversitesi’nde master yaptı. 1964 yılında Claremond Üniversitesi’nde felsefe doktorası yaptı. Richmond İndiana Earham Collage’dan 1966 yılında mezun oldu.

Çerkesçe, Rusça, Arapça, Almanca, İngilizce, İspanyolca ve Fransızca bilen Sayın Kandur, 25 yıl Londra ve New York’ta çeşitli çok uluslu şirketlerin yönetim kurullarında çalıştı. Son yıllarda Avrupa ve Uzakdoğu’daki pek çok büyük firmada finansal danışmanlık yaptı.

Çok iyi bir binici olan Kandur, aynı zamanda Avrupa ve Ortadoğu’da pek çok atçılık kulübünün üyesi.

Bir dönem Hollywood’da da yaşamış olan Kandur, yapımcı, yönetmen ve senaryo yazarıdır.

Amerikan televizyon tarihinde çok önemli yeri olan “Bonanza” dizisinin yönetmenidir.

Çerkes kültürüne destek vermek için kurduğu “Cherkess Fund-Çerkes Vakfı”nın Yönetim Kurulu Başkanı’dır.

Vakıf diasporadaki Çerkes folkloru ve kültürünü korumak ve geliştirmek için çeşitli çalışmalar yapmaktadır.

Kandur’un yazarlık, yönetmenlik ve sporculuk yönlerinin dışında bir de müzisyenlik yönü var.

Öncelikle Rusya, İngiliz ve Osmanlı arşivlerinde Çerkeslerle ilgili çok önemli araştırmalar yapmış ve yaptırmış bir kişidir.

Bugüne kadar yazmış olduğu otuza yakın kitabın pek çoğunun teması, Çerkeslerle ilgilidir. “Dünyanın neresinde bir Çerkes varsa oraya gittim!” diyen Kandur, hâlâ ilk günkü gibi araştırma, yazma ve film çekme coşkusuyla yaşamaktadır.

 

BONANZA’NIN YÖNETMENİ UNUTULUR MU HİÇ?

Bir dönem Hollywood’da yaşayan Sayın Kandur senaryolar yazdı, film yapımcılığı ve ayrıca TV dizilerinde de yönetmenlik yaptı. Rus televizyonunda gösterilen “The Last Horsemen –Son Atlılar” filmi büyük ilgi gördü. 1970’li yıllarda TRT’de oynayan “Bonanza” filminin yönetmeni. Kandur’un beş filmi Fransız televizyonunda on üç bölüm halinde gösterilmiş olup, “Cold Wind-Soğuk Rüzgâr” ve “Edgar Allan Poe” filmleri Rus televizyonunda gösterildiğinde çok beğenildi.

Anayurdumuz Kafkasya’da tarihi romanların muhteşem yazarı olarak bilinir. “Kavkaz” isimli romanı 1994 yılında Rusça ve Çerkesceye (Doğu/Kabardey Dialekti) çevrilip en iyi satan kitaplar arasına girdi. 1995 yılında Rus Yazarlar Birliği’ne üye olarak kabul edildi. Daha sonra “The Balkan Story-Balkan Hikâyesi”, “Muridism-Muridizm” ardından da “Revolution-Devrim”, “Diaspora” adlı kitapları Rusçaya çevrildi. Üç cilt halinde yayınlanan “Kavkas-Kafkas” adlı romanın iki cildi Nart yayıncılık tarafından Türkçeye çevrildi.

                                                                           

                                                              

VE 7 ÖDÜLLÜ CHERKESS FİLMİ

“Bonanza” dizisi ile Hollywood tarihine adını yazdıran ünlü yönetmen Muhittin İzzet Kandur, Turkuvaz Kitap’tan çıkan 1320 sayfalık dev “Kafkas Destanı” romanında bu güçlü halkın acılarını, sevinçlerini ve kültürünü anlatıyor.

Yönetmen, yapımcı ve senaryo yazarı olarak imza attığı” Cherkess – Çerkes” filmiyle yakın tarihte Monaco Film Festivali’nde 7 ödül birden aldı.

Filmde, Çerkeslerin Ürdün’e yerleşme döneminde bir Çerkes genciyle, bir Arap kızın aşk hikayesi ve iki toplum arasındaki çelişkiler, uzlaşmalar… anlatıyor. Aşkın evrenselliği ve sınır tanımazlığı işleniyor.

Kandur, sporcu, yazar ve film yönetmeni olduğu kadar iyi bir müzisyen. İlk albümünü 1961 yılında Kaliforniya Üniversitesi’nde iken “Çerkes Dansları” adıyla çıkardı. Gençliğinde keman çalan Kandur, klasik müziği çok iyi bilmenin yanı sıra Paganini, Tartini ve Bach’ı seviyor.

 

“ÇERKES ETEMİ ÇOK İYİ ARAŞTIRDIM”


“Babam, Ürdün’ün Genelkurmay Başkanı iken Tuğuj Emin isimli Çerkes asıllı yaverini, dil problemi yaşamaması için ev hapsinde bulunan Çerkes Ethem’in yanına görevli olarak vermiş. Tam 1,5 yıl Ethem’in başından geçen her şeyi öğrenmiş, not almış. Ben de daha sonra Tuğuj Emin ile 15 gün görüşerek bu 1,5 yıl içerisinde öğrendiği her şeyi anlatmasını istedim. Anlattıklarını ses kaydına aldım. Bu notları da kitaplaştırdım.”

 

ESERLERİNDEN BİRKAÇI

Kafkas Destanı, Uçan Süvari/Çerkes Ethem, Diaspora Çocukları, Büyük Çerkes Sürgünü, Çerkes Atı Kabardey, Çerkes Kazbek/Kafkas Üçlemesi, Çeçenyada Kayıp, Üçlü Kumpas, Bir Balkan Öyküsü, Çeçen Kılıçları, Çerkes Eşref Bey, Devrim…

 

“SEN ÇERKES MİSİN?

Göksun’un şirin Çerkes köyünde festivalin tatlı yorgunluğunu attığımız kahve sohbetinde şu çok bilinen anısını kendisinden dinlemiştim:

Anthony Quinn ile beraber Kazablanka’ya gittik. O, beni Rus sanıyordu. Deniz kıyısında ismi “Rasputin” olan bir lokantaya girdik. Mekâna girdiğimiz an lokanta sahibi bizi karşılayıp Hollywood yıldızını içtenlikle selamladı. Gösterişli bir törenle bizim için hazırlanmış büyük masaya oturduk.

Quinn, masamıza içki getiren lokanta sahibine:

– “Bak, sana bir hemşerini getirdim” dedi.

Elli yaşlarında tıknaz bir adam olan lokanta sahibi, bir bana bir Quinn’e tuhaf tuhaf baktı ve Çerkesçe:
– “Sen Çerkes misin?” diye sordu.

O ana kadar duyduğum en duru aksanla sormuştu. Ana dilim konuşulunca bir anda afalladım ve ayağa kalkarak “Tabii ki Çerkesim” deyince neşeli kahkahalar atarak beni kucakladı. Hemen garsonlarını çağırıp özel şaraplarını getirtti.

Masamıza oturarak heyecanla kaç gün kalacağımı, eve götürmek istediğini, ailesi ile tanıştırmak istediğini, söyledi. Bir anda iki Çerkesin buluşmasının etkisiyle şaşkın şaşkın bize bakan Anthony Quinn ilginin kendisinden gitmesini hoş bir espri yaparak:
– “Hey çocuklar burada “yıldız” benim” dedi.

Sultan, ona dönüp bu adamı bana getirdiğiniz için size minnettarım, ana dilimi konuşmayalı belki 30 sene olmuştu, dedi.

Anthony Quinn, biraz evvel hangi dili konuşuyordunuz diye sordu. Bunun üzerine ona, Çerkesleri, Çerkes tarihini uzun uzun anlattım, ilgiyle beni dinledi.

Sayın Kandur’a duyarlılığından, gayret ve samimiyetinden, bu toplum ve bu kültür için yaptığı başarılı çalışmalarından, dolayı bir kez daha içtenlikle teşekkür ediyorum.

Bu üretken insanın yeni çalışmalarını heyecanla bekliyor, ailesiyle birlikte sağlık, başarı ve huzur dolu güzel günler diliyorum.

İyi ki varsınız Sayın Kandur!

 

KİTABA DAİR / Çöl Aslanı ÇERKES EŞREF BEY

“Kitap, ‘Türklerin Arabistanlı Lawrence’i diye bilinen Eşref Kuşçubaşı’nın hikayesini anlatıyor. Bir hayli tartışmalı, bir o kadar da serüvenlerle dolu Eşref’in hayat hikayesi.”

“Çerkes bir anne babanın çocuğu olan Eşref Kuşçubaşı, Teşkilat-ı Mahsusa bünyesinde İsmail Enver komutasında önemli bir konuma getirildi. Libya’da, Balkan ve Cihan Harbinde muharebelere katıldı. O da lider kişiliği ile çok iyi bilinen Çerkes Ethem gibi, “Millî Mücadele” hareketinde Mustafa Kemal ile ayrılığa düşerek, sürgüne gönderildi.”


“Evrakı metrukesinden elimize ulaşan belgelere dayanarak hazırlanan bu roman, imparatorluğun günden güne daralan sınırları içinde vatanını savunan ama bildiğini okuyan, dik kafalı Çerkes zabitinin başından geçenleri anlatıyor.”

“Kuşçubaşı Eşref, efsane bir ajandır. Sürekli bir macera içinde yaşamış, kendisini devrinin İngiliz ajanları arasında kabul ettirmiş ve dünyaca ünlü İngiliz ajanı Lawrence ondan övgü ile söz etmiştir.”

“Sultan Abdülhamid Han'a muhalefet eden bu eşsiz adam, çok zeki, çok güçlü ve inanılmaz hızlı biriydi. Hatta Arap çöllerinde Arap şeyhlerine karşı yaptığı baskınlarda o kadar hızlı bir saldırı içinde olurdu ki, bu yüzden ona “uçan şeyh, kuşların şeyhi” anlamında "Şeyh-el Tuyur" adını takmışlardı.”

“Yemen'deki isyanı bastırmak ve oradaki askerlerimize yardım götürmek için düzenlediği bir harekatta yaralanarak yakalanmış, onu yakalayanlar Eşref'in insan mı, yoksa bir cin mi olduğunu anlamak istemişlerdi. Kısacası müthiş bir efsaneye dönmüş bir hayat hikayesiydi onunkisi.”

“Bu efsane adamın yaşam öyküsünü okurken hiç sıkılmayacağınız keyifli bir okuma sizleri bekliyor.”

“Soluk soluğa okuyacağınız bu kitapla gerçek bir efsanenin hayat hikayesinin tadına varacaksınız...”

                                                                 

APRA YAYINCILIK

Türkçe çevirisini Sayın Semih AKÖZLÜ’nün güzel bir Türkçeyle yaptığı, yayın yönetmenliğini Sayın Erol KARAYEL’ in üstlendiği, 352 sayfadan oluşan, Ocak 2021 de İstanbul’da basılan kitap, APRA Yayıncılık logosunu taşıyor.



ESERDEN KISA KISA

Bu roman, “Türkülerin Arabistanlı Lawrence’i” diye bilinen Çerkes maceraperest Eşref Kuşçubaşı’nın hikayesidir. Hayat hikayesi Türkiye dışında pek bilinmiyor. Sürgünde ya da Çerkes topraklarında yaşayanlarsa hakkında pek az şey biliyorlar. Hayli tartışmalı, bir o kadar da serüvenlerle dolu Eşref'in hayat hikayesi, Osmanlı İmparatorluğu'ndan Türkiye Cumhuriyeti'ne geçiş sürecini anlatan resmi tarih yerine çok önemli bir karşıt görüş getiriyor.

 

Eşref Kuşçubaşı, Harp Akademisinde tahsil gördükten sonra Teşkilatı Mahsusa bünyesinde İsmail Enver komutasında önemli bir konuma geldi. Libya’da, Balkan ve Cihan Harbi'nde muharebeleri katıldı. O da lider kişiliği ile çok iyi bilinen Çerkes Ethem gibi Millî Mücadele hayatında Mustafa Kemal ile ayrılığa düşerek sürgüne gönderildi.

Bu roman, imparatorluğun günden güne daralan sınırları içinde vatanını savunan ama bildiğini okuyan dik kafalı Çerkes zabitinin başından geçenleri anlatıyor.

 

1905'te bu kez babası ve kardeşi ile birlikte Arabistan'a sürgün edildi. Bir yolunu bulup hapis tutulduğu yerden kaçtı. Necid Çölü’ndeki kabilelerin arasında yaşadı. Arapça öğrendi, kabile örf ve geleneklerini yakından tanıdı. Çok geçmeden Osmanlı yetkililerinin gözüne batmaya başladı. Aynı sene Mekke'ye giden bir Hac kervanının önünü kesti. Geçit resmi yapılan alandan güpegündüz Medineli Osmanlı Paşasının oğlunu kaçırdı. (s.6)

 

Arap isyanında askerlerin eline düştü, onu İngilizlere teslim ettiler, sonra Malta'da hapis yattı. Bütün bunlardan önce İtalyan işgalindeki Libya, ardından Balkan Savaşları ve Cihan Harbi'nde görev yaptı. 1920'de salıverildi. Anadolu'daki Ulusal Kurtuluş Hareketine katıldı. Ne var ki Mustafa Kemal ile görüş ayrılığına düştü. Cumhuriyetin ilanından sonra sürgün hayatı yaşadı. (s.5-6)

 

Eşref Bey 30 yılını sürgünde geçirdi. Önce Yunanistan'a sonra Mısır'a gönderildi. 1923'te Türkiye Cumhuriyeti'nin ilan edilmesinden sonra vatan haini damgası yedi. Yurt dışında geçirdiği sakin ve olaysız vakitler daha önceki sergüzeştleriyle tezat oluşturuyor. Kaleme aldığı ciltler dolusu hatıratı asla gün yüzü görmedi. 91 yıllık hareketli bir ömrün ardından 1964 yılında İzmir'de hayata gözlerini yumdu. Hayatta bir gayesi olan dünya çapında ün yapmış bir serüvenciydi. (s.7)

 

“Eşref, başını eğip bir iki adım attı. Parmaklarını duvarda gezdirdi. “Yalnız mı geldin yoksa heyetle mi, kulağıma bazı sesler çalınmıştı?”

“Bir Teftiş heyeti ile geldim, sen ve harp esiri arkadaşlarının içinde bulunduğu şartları Londra'ya bildireceğiz!” (s.14)

 

“Arkadaşın Enver'in Çarı öldüren Bolşevikler tarafından katledilmesine çok üzüldüm.”

Eşref, gözünü kırpmadan öylece bakıyordu, yüzünde duygulandığını dair hiçbir emare yoktu.

“Söylediğim gibi ya burada ya da ahirette ceremesini çekersin!” Sohbetin karanlık yerlere gittiğini fark eden Eşref, konuyu değiştirdi. (s.15)

 

“Şunu aklınızdan hiç çıkarmayın komutanım. Eşref olmasaydı siz de adamlarımızın hepsi de çoktan ölmüş olacaktınız.

Dağdan inen vahşiler tarafından boğazlanıp öldürülecektiniz. Bunu sakın unutmayın!” (s.28)

 

Eşref, yanında Süleyman ve Beyazıt ile birlikte belediye sarayına gidip binbaşının makamına çıktılar. Eşref, sırtında tüfeği kalabalığı yararak ilerledi. Süleyman, muzip bakışlarla bu dağdağayı izliyor; arzuhalinin bir gün içinde işleme konulması için ellerini kollarını abartılı bir şekilde sallayıp duran insanlara bakıp bakıp gülüyordu.

 

Hırpani görünümlü üç adam içeri girip bir köşede beklemeye koyulunca zabitlerin hepsi onlara doğru dönüp aksi aksi bakmaya başladı.

 

“Eşref Kuşçubaşı ile Süleyman Askeri takdim edeyim efendim. Yakında Teşkilatı Mahsusa adıyla bilinecek olan teşkilatın ilk gönülleri olur kendileri… (s.32)

 

Eşref bir an tereddüt ettikten sonra “Hayır!” dedi. “Bu mesele onların arasında! Ben, imparatorluk namına savaşan bir Çerkes’im, imparatorlukta vazifeli bir asker değilim. (s.48)

 

“Ee nerede şu senin çiftlik!” diye sordu. Eşref, hemen sağ tarafını işaret etti eliyle.

“Şu tarafta Salihli'de, babamın çiftliği. Padişah hazretlerimiz bizzat kendisi hediye etmiş, artık mülkiyeti bende. Tapuya çocuklarımı eklettireceğim. (s.50)

 

Çar’ın ordusunda on milyon asker vardı. O kadar kalabalıklardı ki bizim Osmanlı saflarında 10 kişi falan var sanırdınız. Gel gör ki on bin kişiyle o dağı tutmasını pekâlâ becerdik biz.

“Hamsinin balinaya karşı savaşı” gibi bir şey, sizin anlayacağınız. (s.56)

  

Muhteşem bir düğün olmuştu. Eşref'in kendisi ve Feride'nin ailesi için yapmayı düşündüğü evin içi dört taraftan gelen akrabalarla dolup taştı. Çerkes geleneklerine göre günlerce dans edildi, şarkılar söylendi. Padişah Hazretleri de bu özel gün için izin çıkarmış Eşref’in babası bu sayede düğüne gelmeyi başarmıştı. Padişah, bizzat kaleme aldığı bir tebrikle çifti kutlamıştı. (s.72)

 

Feride'yi evin karşısındaki tepeye gömdüler. Eşref, çalışma odasından baktığında istediği zaman mezarını görebilecekti. İlk hafta her gün gitti. Yeni serpilmiş mezar toprağı üzerinde bir süre durduktan sonra döndü. Bebeği de o kadar sıklıkla ziyaret ediyordu. (s.79)

 

“Durum bir hayli ciddi, maalesef buraya sadece başsağlığı dilemeye gelmedim. Devlet işleri bizi bekliyor. Eşref'e ihtiyacımız var!” (s.81) 

 

“Generalim!” dedi Attilio, Libya halkı İtalyanlar gelsin bizi bu şark despotizminden kurtarsın, diye yana yakıla bekliyorlarmış. Peki padişah, imparatorluğun ta öbür ucundan buraya asker gönderirse ne yapmayı düşünüyorsunuz?”. (s.107)

 

Müsadenizle size Eşref Kuşçubaşı’nı takdim edeyim. Kendisi Padişah Hazretlerimizin en cesur ve en gözü pek cengaverlerindendir. (s.113)

 

Zabit elini Eşref'in omuzuna attı ama Çerkes’in yerinden kıpırdamadığını görünce ittirip kaktırmaya başladı. İşte o anda Eşref, kaşla göz arasında zabitin karnına bir sol aparkat çıkartıp ardından çenesine kroşesini indirdi. Adam, neye uğradığını şaşırmış bir halde iki büklüm yere kapaklandı. (s.119)

 

Eşref, Enver'in olduğu tarafa doğru el sallayarak “Yolunuz açık olsun dostum Trablus'ta görüşürüz!” dedi. (s.119)

 

Eşref, şafak sökmeden güverteye çıkmıştı. Uzaklarda İskenderiye'nin ışıkları ateş böcekleri gibi bir yanıp sönüyor, kuşluk vakti karanlığında ışıldayan bir kelebeğe dönüşüyordu. (s.129)

 

“En az on iki kişiler.” dedi Eşref gülümseyerek. “On ikisi birden gelsin o zaman!” İngilizler artık iyice yaklaşmış 100 metreye kadar gelmişlerdi. Eşref ile Süleyman yere çömeldiler… (s.150)

 

Eşref, olduğu yerde durdu. “Bir şey daha var, Derne dışındaki kuvvetleri kim komuta ediyor?” Enver Paşa, “Mustafa Kemal!” dedi. “Bir hafta önce gelmiş!” Eşref, kendi kendine tekrar etti “Mustafa Kemal öyle mi?” Sonra yoluna devam etti. (s.172)

 

Mustafa Kemal, çadırından başını uzatmış Eşref'in atına, develere binen süvarilere bakıyordu. Uçları kalkık çadır kapısı güneş almasa da yel ile birlikte içeri epeyce bir temiz hava doluyordu. 

Eşref, Mustafa Kemal’in sağ kolu Ali Fuat’ın verdiği maşrapayı dudağına götürürken… (s.185)

 

Eşref, “Şu ön taraftaki yara bakar mısın?” dedi. “Siper alıp saklanacağı pek fazla ağaç olmasa da arazi pusuya bir hayli müsait!”

Mustafa Kemal, “Demek sen de benim gibi düşünüyorsun!”

“Evet, elbette, ne de olsa eşkıya cenneti burası.” (s.186) 

 

Ne var ki Eşref'in askerleri öyle değildi. Komutanlar gibi zinde ve çeviklerdi. Nereye gittiklerini ne yaptıklarını çok iyi biliyor gibiydiler. Süleyman, oyalama ateşi açtıktan sonra Eşref’le birlikte koşa koşa Mustafa Kemal'in mevzilerine geçtiler. (s.214)

 

“Şeytan!”

 Bu lafı duyan Mustafa Kemal bir kahkaha attı. “Ne şeytanı yahu Eşref Kuşçubaşı ile Çerkesleri geliyor!” (s.218)

 

“Senin yüklendiğin vazife son derece kıymetli. Bize ulaştırdığın belgeler sayesinde casusları, muhbirleri tek tek buluyoruz!” (s.250)

 

“Duyduğuma göre siz Türk değilmişsiniz, Arap da değilsiniz! Kuzeydeki bir kabileye mensup olduğunuz çalındı kulağıma.”

“O zaman doğru duymuşsun paşam!” dedi Eşref.

Alman Paşa'nın kolalı tiril tiril üniformasının yanında Eşref'in hırpani süvari kıyafeti çok tuhaf bir tezat oluşturmuştu. (s.256)

 

Salihli'deki ev Eşref’in nazarında bakımsız bir haldeydi. Yeniden boya badana istiyordu. Öteki hayatın çatısında nemden çürümeye yüz tutmuş yerler görünüyordu. Köşedeki ahşap merteklerden birinin yenilenmesi gerekiyordu… (s.294)

 

“Eşref Kuşçubaşı komutasındaki birliklerin güneydeki vilayetlere doğru yola çıktığını haber vermek amacıyla size telgraf çekiyorum. Ordunun morali düzgündür. Kendisinin bir hafta içinde Hayber vahasına intikal etmesi bekleniyor.” (s.317) 

 

“O halde şu evrakı hemen imzala. Burada aynen senin söylediklerin yazılı. İzin ver İstanbul'a dönüş işini ben halledeyim.”

Eşref hâlâ tereddütteydi, aklı kesmemişti bu işi. Zarfı alıp içinden yarısı Latince yarısı Osmanlıca yazılmış evrakı çıkardı.

“Hepsi bu kadar mı?” diye sordu.

“Evet bu kadar!”

İngiliz’in uzattığı kâğıdı dizine tam savaş yarasının üzerine koyup kalemi bastıra bastıra imzasını attı.

“Düşüp de kalkamayanlara!” dedi.

“Bir de geride bıraktıklarımıza.” diye ekledi hemen.

“Tanrım onları esirgeyip kayırsın!” (s.351)

                                         

TEMENNİ

Umarım duyarlı toplumumuz, bu güzel eserden layıkıyla faydalanır.

“Çöl Aslanı ÇERKES EŞREF BEY” in çok kişiye ulaşması, çok kişi tarafından okunması, eserden toplumumuzun âzâmi derecede yararlanması temennisiyle...

yukarı çık