Bir Yazar Bir Eser: KAFDAĞI'NIN ATEŞİ (Büyük Sürgün) - Setenay Özbek

Bir Yazar Bir Eser: KAFDAĞI'NIN ATEŞİ (Büyük Sürgün) - Setenay Özbek

Kafkas Araştırma Kültür ve Dayanışma Vakfı (KAFDAV) sorumlusu sevgili Murat Duman’ın gönderdiği, KAFDAV yayıncılık tarafından yeni yayımlanan, üzerinde dumanı tüten sıcacık kitapları inceliyorum.

“Kafdağı’nın Ateşi” ilgimi çekiyor, başlıyorum okumaya…

Kitap, farklı bakış açısı ve üslubuyla beni alıp götürüyor.

Yazar, Setenay Özbek’i tanımıyorum. Hemen araştırıyorum.

Karşıma çıkan tablodan sonra, üzülüyorum, utanıyorum, kızarıyorum…

Resim sanatında bu kadar popüler olmuş, yığınla ödül almış, kitaplarıyla gönüllere girmiş, benim dışımda herkesin tanıdığı bu sanat, edebiyat ve kültür insanını ben nasıl olur da bugüne kadar tanıyamamışım?

Hemen Setenay Hanım’la yazışıyorum. Kim bu dünyanın tanıdığı, benim tanımadığım Çerkes sanatçı?

Sanat ruhlu, duyarlı, zarif insan, hemen arıyor ve uzun uzun sanatı, edebiyatı, kitabı konuşuyoruz.

Sıra dışı bir gönül insanıyla çok geç de olsa tanışmış olmanın hazzını yaşıyorum.

 

YAZAR VE DİĞER SANATÇILARIN KÜLTÜRE KATKISI

Sohbet sonrası şöyle bir kendimi dinliyorum.

Toplumumuzda yetişen sanatçıları… Ressamları, yazar ve çizerleri, müzisyenleri…düşünüyorum.

Kim bilir, ulaşamadığımız, anlayamadığımız, keşfedemediğimiz, kıymetini bilemediğimiz daha ne çok değerimiz vardır!

Bu değerler ki kültürü ölümsüzleştirecek, topluma ışık tutacak sanatçılar!

Biz, yeter ki birbirimize sahip çıkalım, bakın o zaman ne cevherler çıkacak ortaya!

Yeni sanat eserleri, yeni kitaplar, yeni sanatçılar, yeni sergiler, yeni albümler, yeni filimler, yeni belgeseller…

Yeter ki birbirimizi anlayalım, yeter ki birbirimizi kollayalım!

Yeter ki kimsenin yüreğine, bileğine basmayalım!

Yeter ki değerlerimizle gurur duyalım, onları önemseyelim…

Babası Ubıh, Dechen Orhan Özbek ve annesi Kaberdey, Nehuş Sine Tan olan Setenay ÖZBEK,Yürekte olmayan dile gelmez.” atasözü ile başlamış yüreğindekileri yazmaya. Yürekten yazılanlar, yüreklere işlemiş, işte Setenay Özbek’in ifadeleri de işlemiş derinden derine yüreklere

 

“Kafdağı’ nın Ateşi”, aslında Setenay Özbek’in babaannesi Ubıh Şukuashe Behice Hanım’ın hatıralar niteliğinde yazmaya başladığı kendi ailesinin hikâyesi.

Pelür kâğıtlara yazılmış hatıraların olduğu dosyanın bulunmasıyla başlamış bu romanın hikâyesi.

Küçük Setenay’a annesinin anlattığı masallar, nasıl da etkili olmuş, nasıl renklendirmiş küçücük çocuğun ruh dünyasını?

 

“ÇOK ACI ÇEKTİM!”

Yazarken acı çektim, diyor Setenay Özbek, sanki biz okurken acı çekmemişiz gibi.

Setenay Hanım, ben de çok acı çektim, ağladım, kahroldum bu kitabı okurken!

Samimi, sıcak ifadeleriniz, beni de alıp götürdü acılara, sızılara, sürgüne, ölüme…

“Kafdağı’nın Ateşi” beni de yaktı!

Ben de ağladım acı dolu savaş yıllarına, o kara tabloya…

Güzel vatan Kafkasya’da yaşananlara, Karadeniz’de çekilen tarifsiz çileye, acı dolu anlara, insanlık dışı uygulamalara, salgın hastalık, açlık, sefalet, çaresizliğe…

Bu büyük sürgüne, bu soykırıma, bu hayatta kalma mücadelesinin acı hikâyesine ağladım.

Ben de çaresizlik içinde evlerde yaşanan korku dolu anları yaşadım. Tüylerim diken diken oldu benim de…

Ben de gözyaşlarımı tutamadım yüreğim titreyerek ağladım. Çaresizliğe ağladım, bu kara kadere ağladım, yıkılmış yakılmış köylere, öldürülen dağ gibi yiğitlere, yaşlı annelere, güzel kızlara, bebeklere…

Yaşadım, ben de derinden yaşadım, Aslanuk Bey ve eşi Zızıv’ın yaşadığı acıları sahne sahne yaşadım. Üzüldüm, kahroldum.

Ya güzel çocukları Yenal, Dinemis ve Sıpse’ nin çığlıkları, çaresizlikleri…

Tecrübeli Mezguaşe’nin endişeleri?

 

Bu; acı, sancı, belirsizliklerle dolu çileli hayatı nefes nefese yaşadım.

Silah sesleriyle ben de irkildim, ben de çaresizlik içinde çığlık attım.

Yaşanan vahşet karşısında benim de kanım dondu

Bu büyük haksızlık, bu tarifsiz zulüm yüzünden ben de deliye döndüm!

 

ANAVATANA DUYULAN ÖZLEM

“Kafdağı’nın Ateşi” şu ifadelerle başlıyor.

“Bu hikâyedeki onurlu insanlar, vatanlarını kaybetmiş olmanın derin üzüntüsü içindeler. Canları pahasına savaştıkları halde yitirerek sürüldükleri topraklarına duydukları özlem içinde ailelerini ve vatanlarını bu ölüm yolunda kaybetmenin acısı yüz elli yıldan fazla onları sessiz kalmaya mahkûm etmiştir.

Yurtları, dillerinden düşürmedikleri, özlemle andıkları, Kafdağı’nın ardındaki bir masal ülkesine dönüşmüştür.”

 

Dechen SETENAY ÖZBEK KİMDİR?

Ubıh asıllı.1990 yılında Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Sahne ve Görüntü Sanatları, Sinema Televizyon Ana Sanat Dalı’ndan dereceyle mezun oldu.

1983-1986 yıllarında İstasyon Sanat Akademisi’nde Sabri Berkel, Hülya Düzenli, Erkan Özdilek, Ergül Özkutan tarafından verilen resim derslerine devam etti.

2006 yılında Royal Academy of Arts - Londra, İngiltere’de 238 inci Yaz Sergisi’nde yapılan, 9.000 den fazla eserin katıldığı yarışmada “Funfair” ve “Harvest” adlı resimleri finale kaldı.

Uluslararası PEN Yazarlar Derneği Türkiye Merkezi ve Uluslararası Plastik Sanatlar Derneği (UPSD) üyesi olan sanatçı, çalışmalarına Bodrum Yalıkavak´ taki atölyesinde devam etmektedir.

 

Ödüller                      

2009 Uluslararası Beşinci Taşkent Bienali Contemporary Art, "3. lük ödülü", "En iyi çağdaş resim ödülü"

2009 Bakraç Sanat Galerisi 30. yıl Resim Yarışması 1.lik Ödülü

 

Yayınlanan Kitapları

2002 Gecenin Mavisi (Gendaş Kültür Yayıncılık) Öykü Kitabı

2005 Hiç Kimse Bir Başkası Olamaz (Cadde Yayınları) Öykü Kitabı

 2021 Kaf Dağı´nın Ateşi (Kafdav Yayıncılık) Roman

 

Filmlerinden Bazıları

1988 Altın (17´ Belgesel -TRT)

1989 Profesör Ergin İnan (20´ Belgesel)

1990 Nazar Boncuğu (20´ Belgesel –TRT

 

KİTABIN “ÖN SÖZ” ÜNDEN

“Geçmişi olmayanın geleceği de yoktur!” ifadesiyle başlayan ön sözde Setenay Özbek şu düşüncelerin altını çiziyor:

Romanımı yazma sürecinde büyüklerimden dinlediğim yaşanmış hikâyeler, okuduğum romanlar, tarih kitapları ve topladığım belgeler yol gösterici oldu. 

Gerçek, yalın ve içtenlikle yazmayı istedim. Bu roman, tüm Kafkasyalı sürgünlere adanmıştır.

Doğduğunuz topraklar gibisi yoktur. Onun kokusu bile bir başkadır. Oradan gidince o toprağı özlersiniz. Sizi kucakladı, besledi, büyüttü diye düşünür, aslında alıştığınız şeyleri seversiniz. Aidiyet duygusunun getirdiği korunma hissini reddedemezsiniz.

Yıllarca aynı toprakta yaşamış insanların kökleri, nereye giderlerse gitsinler onların peşini bırakmaz, tutar.

Hele ki sürgün olmak duygusu, bir yerden diğerine göç etmek duygusu gibi de değildir. Daha da zordur.

Sürgün olmak sizi parçalar, böler ve özünüzü, kimliğinizi yok eder. Sonra sormaya başlarsınız kendi kendinize, “Ben kimim? diye…

 

Bir halkın yüzyıllarca bitmeyen korkunç savaşlarla, kıtlık ve salgınlarla acımasızca yok edilişinin, dağlardan, vadilerden, köylerden koparılıp düzlüklere, bataklık ovalara, bir başka ülkeye sürgün edilmelerinin ve tüm bunları yaşamış genç bir kadının felaketlerle dolu kısacık hayatının öyküsü bu.

Kafkasya, efsanelerin, destanların, masalların gerçek hayatla iç içe geçtiği gizemli bir dünyadır.

 

Yüzyıllarca Ruslarla süren bu amansız savaşların sonunda 1864 yılında Sürgün kararı alındı. Kafkasya'dan Osmanlı topraklarına sürgün edilen Çerkesler, yeni yurtlarında dillerini ve geleneklerini bilmedikleri töreleri farklı bir toplumda karşılaşmışlardı. 

Göçmenlerin, Osmanlı topraklarında Türkçeyi öğrenmeleri zaman almıştı. Düğünlerde pşıne ile kızlı erkekli el çırparak dans ederlerdi ve aralarında kaçgöç yoktu.

Bu adetlerin onların yaşam biçimleri olduğu anlaşılana kadar çok yadırgandılar. 

 

Onların en ritimli, en hareketli şarkılarında bile gizli bir hüzün vardır.

Orada olup yüce dağları görmek, rüzgârın sesini duymak, dolunayda ata binip çağlayanlara gitmek istersiniz.

Bilirsiniz o topraklarda gökyüzüne baktığımızda yıldızlar daha yakın, ay daha parlaktır.

Pşınenın sesinde insanın aklına onlara yapılan haksızlıklar, çekilen acılar geldi mi melodileri daha bir anlamlı olur.

Çerkes anneler, çocuklarına sadece Kafkas dağlarının hikâyelerini değil, mitolojik öyküleri de anlatırdı. Yüksekten uçan kartallar, vahşi atlar, ulu meşe ağaçları, yalçın kayalıklar, lacivert dalgalı çılgın deniz ve dağlarda yanan, hiç sönmeyen büyük bir ateş süslerdi.

Yiğit Nartların çocuklar, düşmanlarını sadece kaba kuvvetle değil, ince zekâları ve cesaretleri ile yenen son derece akıllı ve usta savaşçılardı.

Nerede olurlarsa olsunlar, o kadim ülkenin en derin, en sessiz köşelerinden gelen hüzünlü şarkıları çalıp söyler, hâlâ savaşır gibi dans ederler.

 

KAFDAV YAYINLARI

192 sayfadan oluşan “Kafdağı’nın Ateşi” gururla KAFDAV Yayıncılık logosunu taşıyor.

Ayrıca, kitabın kapak görseli de Setenay Özbek’e ait. (Göç, tuval üzerine yağlı boya, 2014)

Yazar, anlatacaklarım bitmedi diyor.

Zaten, nefes nefese romanın son kısmına geldiğinizde bu romanın mutlaka ikinci bölümü olmalı diyor insan.

Setenay Hanım, demedi demeyin; mutlaka ikinci kitabı bekliyoruz. Hem de sabırsızlıkla…

 

KİTAPTAN KISA KISA

Aslanuk Bey de bu şölende misafirlerinin kusursuz bir şekilde ağırlanmasını istiyordu. Ateşler yakılmış, kuzular çevriliyor, sofralar kurulup kaldırılıyor, şarkıların biri bitiyor diğeri başlıyordu. Bu coğrafyada hiçbir sevinçli kutlama kâfe’siz ve wuig’siz olmazdı…

Köyde büyük bir coşku vardı, herkes heyecan içindeydi.

Aslanuk Bey'in oğlu Yenal, atalığı Aytek Efendi'nin evinden genç bir adam, Abrek olarak gümüş eğerli, gümüş dizginli safkan atı kızıl Beçkan’ın üstünde baba evine dönüyordu. (s.18)

 

Silah seslerine karışan dumanın arasında Yenal, yeni baştan saldırmaya devam eden Kozakların vahşice bağırdıklarını duydu. Genç adam, henüz tabancasını ateşlemeye bile fırsat bulmadan deli gibi saldıran bir Kozak’ın göğsüne giren kamanın ve fışkıran kanın farkına vardığında ise atının üzerinde bayılmıştı. Beslan, Yenal’ın kanlar içinde atının üstünde yere yığılışını gördüğünde çıldırmış gibiydi. Yanına gittiğinde genç adam nefes alıyordu, yaşadığı belliydi ama yarası çok ağırdı. (s.34)

 

Zızıv, elinden sıkıca tutup “Si guaşe, seni de vatanım gibi canımdan çok severim. Evlatlarımız sana emanet!” Dediğinde Zızıv, onu bir daha dünya gözüyle göremeyecekmiş duygusuna kapılmıştı. Ağlayabilse belki geçerdi ama ağlayamıyordu. Hiçbir güç Aslanuk Bey'i bu vatan sevgisinden, bu sevgili ülke için ölmekten vaz geçiremezdi. Karısının güzel gözlerinin içine bakıp... (s.52)

 

“Sana acı bir haber vermek zorunda olduğum için üzgünüm! Gelinim, cesur ol! Bundan sonra sen artık çocuklarının hem anası hem babasısın!” dediğinde kolu kanadı tümüyle kırıldı Zızıv’ın… (s.54)

 

Hıçkırıkları gözyaşları dinmiyordu. Çocukları Dinemis ve Sipse’yi akrabalar ve komşu kadınlar alıp götürdüler… (s.56)

 

Dinemis, gözlerini kaparken uyuyabilmek için çok sevdiği koca dağları, zirvelerindeki karlarla kaplı kayalıkları, göçmen kuşları, sürüler halinde uçan kırlangıçları düşündü. Sonra birden sevdikleri geldi aklına babasının… (s.62)

 

Bir yandan herkes kendi acılarının yasını tutuyor, diğer yandan da memleketlerinde olup bitenleri öğrenmeye, savaşın ülkede yarattığı genel durumu izlemeye çalışıyordu. Ülkenin her bölgesinde devam eden savaşın değişik hikâyelerini, onları ziyarete gelenlerden dinleyerek çok üzülüyor ve iyice evhamlanıyordu.

 

Kasabadaki evlerden bazıları tümüyle boşaltılmış, yakılan köylerden dağlık bölgelere kaçanlar açlıktan kırılmalarına rağmen ölene kadar direnmeye devam ediyorlardı… (s.75)

 

Rusya'nın Kafkas halkını sürgüne zorlamak için her yola başvurduğu açıkça görülüyordu

Geçim kaynakları tükenmekte olan, köyleri yakılıp yıkılan ve atları kaçırılıp yok edilen, yüzyıllardır savaşan bir ulus tüm savaş gücünü kaybetmişti.  Diğer kasabalara ve köylere yardım yolladığında bazen kimseyi bulamıyorlardı. Aniden terk edilmiş evler, vahşice öldürülmüş insanlar, yataklarında ya da yemek yenen bir sofrada öldürülenlerin cesetlerini buluyorlardı. Gelen haberler herkesin kanını dondurmuştu.

Gözyaşları ateş topları olmuş süzülürken yanaklarını yakıyordu. Sevdiği adamın kokusunu anımsamak istedi. Nedense onun sadece yüzü gözlerinin önündeydi. Anıları geldi gözlerinin önüne… (s.77) 

Kasabadan çıkıp toz, toprak içindeki yollardan geçip yeşilliğe ve ormana kavuştuklarında Zızıv, derin rahat bir nefes aldı. Ancak yine de aklından hiç çıkmayan “Göç etmek mi, memlekette kalmak mı gerekiyor? düşüncesiyle gittikçe artan kaygısı sürüyordu… (s.79)

 

Eğer Osmanlı'ya gitmek zorunda kalırlarsa Hançeri ve o, gemi yolculuğuna dayanabilecekler miydi acaba? (s.82) 

 

Anadolu’ya gitmeyi düşünürken diğer yandan da kocasının emaneti topraklarını bırakmayı göze alamıyor ne yapacağını bir türlü bilemiyordu. İstanbul'da karşılaşacakları güçlükleri düşününce içi daralıyordu. Onların ne dillerini biliyordu ne de adetlerini… (s.84)

 

Gökyüzünde sanki onunla alay edercesine parlak ve güzel bir dolunay vardı… Issızlığın içinden derinden derine köpek sesleri geliyor, ağaçların gölgeleri uzuyor, yaprakların hışırtıları Ağustos böceklerinin seslerine karışıyordu…

Zızıv, hâlâ üzerinden çıkarmadığı yas elbisesinin içinde çok zarif ve narin görünüyordu. Yüzü solgun ve endişeliydi. Bu vatanı terk etmek fikrini ruhu şiddetle reddediyordu. Hiç tanımadığı bir başka iklimde, tanıdık, bildik her şeyden uzakta yaşamak düşüncesiyle kalbi sıkışıyor, kendini kapana sıkışmış gibi hissediyordu… (s.86) 

Bizim evlerimizi tutuşturup yaktılar atlarımızı aldılar, ekinlerimizi yaktılar, koca köyde kimse, tek bir genç erkek kalmadı. Artık bir karar vermelisin! Belki bu gece bile çok geç olabilir!.. (s. 94)  

Diyorlar ki, tekrar Rusların saldırıları başlamış. Tüm Çerkes köylerini bir bir ele geçirmişler ve ordudaki Kozak birlikleri de köyleri yağmalayıp yakıp yıkıyorlarmış… (s.95)  

Savaş hiç bitmiyordu. Son yıllarda hiç barış olmamıştı. Zızıv’ın içi yine yandı. Gözleri yine doldu. Hem vatanı elden gidiyordu hem de evlatlar bir bir yitiriliyordu… (s.104) 

Evine, yuvasına uzaktan uzun uzun baktı. Bu evdeki mutlu günleri, geceleri, Aslanuk Bey’i, oğlu Yenal’ı, çocuklarının doğum sevinçlerini, hayatı, kocasına duyduğu bitmeyen aşkını, her şeyi özlemle anımsadı. Bahçedeki erik ağacının altındaki kerevete oturup kimselere görünmeden gizlice hıçkıra hıçkıra ağladı

Artık yüce Kafdağı'nın karlı zirvesindeki beyaz bulutlar... (s.106)

Canpolat, kızgın bir ses tonuyla sözlerine devam etti. Silahlı Rus askerlerinin nezaretinde binlerce insan, istif edilircesine teknelere, gemilere bindiriliyormuş. (s.109)

Ellerinde, avuçlarında ne varsa gördükleri kıymeti eşyaları da zorla alıyorlarmış. Atını vermek istemeyen bir genci, atı ile birlikte vurmuşlar. Hastalıktan, zayıflamış açlıktan kıvranan binlerce Adıge görmüş orada. Keşke savaşa devam edebilsek ama kaybetmişiz! (s.109) 

Ölümden korkarsan düşmanı yenemezsin. Senin vatanının bir avuç toprağı, sana ait olmayan ülkenin altın kemerinden daha iyidir can kızım! Yabancı bir toprakta sığıntı gibi yaşamaktansa kendi vatanında ölmek iyidir!  (s.115) 

Gemi ile gitmek nasıl bir şey? Yani suyun üstünde olmak nasıl oluyor? Gitmesek olmaz mı? Karadeniz'in kara dalgaları bizi yutar mı? Sorular, sorular... (s.123) 

Rus komutan, onlara köyü hemen hiç beklemeden terk etmeleri gerektiğini emrediyordu. Yanlarına bazı eşya, birazcık yiyecek ve su almalarına izin veriyorlardı. Köyden ayrılırken hepsinin gözleri evlerinde, köylerinde, hep arkalarındaydı.

Yaşlı kadınlar giderken düşmanı haykırarak lanetler okuyarak ağlıyorlardı. Bir daha geriye dönemeyeceklerini anlamışlardı. Herkesin boynu bükülmüştü ve çok üzgünlerdi. Tüm köy halkı, kafile halinde üzerlerinde çevrili silahların arasında, gözyaşları içinde, ağıtlar yakarak limana doğru yola çıkarıldılar. (s.126) 

Sıra onlara gelmişti Rus askeri işaret ettiğinde tek söz etmeden onun dediğini yaptılar. Birbirlerinin ardından gemiye alelacele binerken Mezguaşe ve Hançeri'nin artık bir adım bile yürüyecek halleri kalmamıştı. İkisi de güçlerini sonuna kadar harcayarak gemiye bindiler. (s.137) 

 

Artık yuvaları, evleri, sevdikleri, eşyaları, atları, hiçbir şeyleri kalmamıştı. Bilmedikleri bir dünyaya doğru zorla sürgün ediliyorlardı. (s.140)  

Babamı, ağabeyimi, dayılarımı, tanıdığım birçok insanı, köyümüzü, evimizi, topraklarımızı, her şeyimizi kaybettik. Lanet olsun!

Uzaklaşan gemiden sahile baktıklarında... (s.141)

Koskoca bir halk, her biri ayrı yerlere sürülmüş dağılıp gitmiş, yok olmuştu...

 

Henüz doğru dürüst bir evleri bile yoktu. Geçici olarak yaşadıkları kulübelerde yoksulluk ve yokluk içindeydiler...

Kimse büyük, küçük, yaşlı, genç, önder, ana, baba... düşünemez hale gelmişti. Artık bir araya geldiklerinde hüzünlü şarkılar dinliyorlardı. Tüm şarkılar, vatan hasreti ve yitip gidenler için birer ağrıttı. Pşınenin nağmeleri ortalığa hüzünle yayılıyordu… (s.170)

 

TEMENNİ

Umarım duyarlı toplumumuz, bu güzel eserden layıkıyla faydalanır.

“KAFDAĞI’NIN ATEŞİ” nin çok kişiye ulaşması, çok kişi tarafından okunması, eserden toplumumuzun âzâmi derecede istifade etmesi temennisiyle...

 

 

yukarı çık