Bir Yazar Bir Eser: TURNA FIRTINASI - Hulusi Üstün

Bir Yazar Bir Eser: TURNA FIRTINASI - Hulusi Üstün

“Turna Fırtınası bir fantezi çağını, bir masal çağını konu etmiyor. Hepimizin yaşadığı bir çağı anlatıyor. Hepimizin bir şekilde çeşitli cephelerinde olduğu mücadeleleri konu ediyor. Hepimizin yenilgisini...”

“Türkiye’nin son çeyrek yüzyılı var bu kitapta. İslamcılar ve solcular, onların kendi iç bölünmüşlükleri, yenilmişlikleri… Yahut davalarından vaz geçmişlikleri ve ortak sonuçta buluşmaları...”

“…Romanda doğu ve batı kıyaslaması, Yunan mitolojisi, ölüm oruçlarına yatan mahkûmların ölüm süreci, Alevilik, Sünnilik, Kürtlük ve Türklük... Sokak şarkıcılarının ayine dönüşen doğaçlama müzikleri, eşcinseller, azınlıklar, tekkeler, İstanbul tasavvufu, İslami cemaatler, başörtüsü... Ahenk içinde bir araya gelmiş.”

 

“HAYATI ISKALAYANLAR”

“Romanın her satırında hissedilen bir şey var, o da hayatın kendisini ıskalamak meselesi.”

“Gençken gençliği, orta yaşta orta yaşı, yaşlıyken yaşlılığı yaşamak gibi, basit görünen ve fakat bir o kadar temel bir mesele bu. Hayatı ıskalıyor muyuz?”

“Türkiye, hayatın sarf edildiği bir memleket. Hayat genellikle ıskalanır bu coğrafyada. Oturup boş boş zaman geçirmenin elli farklı şeklini geliştirmiştir bu toplum. Okunmaz, eleştirilmez... Hayatı dolu dolu yaşamanın örneği de azdır öte yandan. Biz durup beklerken geçip giden gençliktir, hayattır... “ 

Romanda, toplumun her katmanın, her grubun sesini duymak mümkün.

Bir eserde, insanların içindeki fırtınalar ancak bu kadar güzel anlatılabilir.

Sağ, sol, devrimci, dindarinsanların yaşadıkları akıl almaz çelişkiler…

Cezaevi, arka sokaklar, gecekondular ve burada yaşayan çaresiz çözümsüz insanlar, balıkçılar dostluklar, değişen insanlar, yılların farklılaştırdığı dağılan aileler. Davası peşinde koşan insanlar, davasından vaz geçenler, yeni dava peşine koyanlar. Çıkar ilişkileri. Gönül işleri sevgi, kanaat önderleri, cemaatler, tarikatlar, barlar, bar hayatı, alkol, yazarlar, çizerler, sanatçılar… Öylesine tasvir edilmiş ki olursa bu kadar güzel olur.

 

HAYATI ETKİLİ YAŞAMA REÇETESİ

Aslında kitabın her satırında boylu boyunca anlatılan bir “hayat felsefesi” var.

“Turna fırtınası” hayatı etkili yaşamanın reçetesi gibi.

Sürülen, yok olan, kaybolan, yitirilen bir nesil.

Yazar, adeta elimizden tutuyor, bizi alıp şehrin katmanlarında çaresizlik ve sefalet içinde yaşayan karakterlerin hayatının içine bırakıveriyor.

“Turna Fırtınası” Türkiye’nin son çeyrek yüzyılında yaşanılan sosyal ve siyasi meselelerin şiirsel bir romanı diyebiliriz.”

Öncelikle şunu vurgulamakta yarar var “Turna Fırtınası” nı okurken yazarın zengin kelime dağarcığı, üstün tasvir yeteneği, ifadelerin akıcılığı, olayların ahengi, eserin her satırında derinden hissedilen samimiyet, uyum ve ahenk romana çok özel bir tat katmış.

Bu ahenk, bu tat, bu zenginlik, bu sağlam üslup, romanın asla sıradan bir roman olmadığı, adeta bir tür klasik roman olduğu hissini, daha en baştan, derinden yaşatıyor okuyucusuna.

Hatta ben eseri okurken karakterlerde, sentez ve analizlerde, karşılaştırmalarda Peyami Safa okuyor havasıyla çevirdim tüm sayfaları.

Kalemine, yüreğine sağlık “Avukat Üstün!”

 

PUSULA GİBİ BİR ROMAN

İfadelerdeki samimiyet, olaylar, hayat dersleri, çok farklı karakterlerin uyumu…

Tasvirler bu kadar mı güzel yapılır?

Dil bu kadar mı işlenmişbir roman dili olur?

Ya sözcük dağarcığı?

Bu kadar sözcüğü, nasıl bir dağarcıkta saklıyorsun sevgili Hulusi?

Eserdeki bir başka güzellik, hayat dersleri?

Anlayana pusula, pusulalar!

“…Kös kös yaşıyoruz buralarda. Üretemediğin yervatan değildir, takdir edilmediğin yer vatan değildir. Kendini geliştiremediğin, becerilerinden, yeteneğinden ötürü saygı görmediğin yer vatan değildir.”

“… Esat, bu sözleri yıllar önce babasından işitmişti.”

“Derdi ki Murat Bey: Çocukluğun saltanatı analı babalı büyümektir.”

“Gençliğin saltanatı iyi bir eğitim alıp gençliğe has heyecanlar tatmaktır.”

“Orta yaşın saltanatı, bir kadını sevgilisi, bir ya da birkaç çocuğun babası olmaktır.”

“İhtiyarlık çağına saltanatıise ağrısız sızısız torun sevmek.”

“Bundan başka sultanlık yoktur dünyada... “

“Siyaset, statü, rütbe... Bunlar saltanat sağlamaz adama.”

"…Ömür bir musikidir. Çığlıkla başlayan bu melodi, mırıltılarla ve ninnilerle sürer. Sonra cıvıltılar karışır, alkışlar karışır, derken müzik coşar, parça baş döndürücü bir ritme dönüşür. Ardından fark ettirmeden düşer müziğin temposu. Ritim ağırlaşır, sonunda bir saz semaisi olur. İniltilerle sayıklamalarla yavaşlar, yavaşlar ve susar.”

“En son bir sela sesi ile musikinin bittiği ilan olunur.”

“Yaşamak ise dans etmeye benzer o müzik eşliğinde…"

 

 

 

 

USTA KALEM / HULUSİ ÜSTÜN

Hulusi Üstün /1974 doğumlu…

Silivri Lisesi ve İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunu.

Serbest avukatlık ve kamuda hukuk müşavirliği yaptı.

İşi, okumak yazmak,

Evli iki çocuk babası…

Silivri’de mukim.

. . .

“Sahili yosun kokan kasabadan, eski bir İstanbul evinin taş döşeli avlusundan,

Kaf Dağından,Rumeli’nden, Adalardan, tarihin kuytusundan, coğrafyanın unutulmuş diyarlarından, Türkçeye duyduğu sevda ile şen şakrak bir Rumca, vakur bir Çerkesçe ile…

Herkesin kalbine giden yol ona malum…”

 

ESERLERİ

Turna Fırtınası /Kırk Diyardan Masallar / Burası Çeçen Komitesi / Geçmişi Sürgün Şehir

Yüz Elli Yıl Böyle Geçti / Gurbetten Çerkes Hikâyeleri / Yıldız Saklayan Yürek ŞAHASER / Kanatlı Süvarinin Hatıraları / Türkü Öyküleri / Canlar

 

KARAKTERLER:

“…Üstün hakkında işittikleri Ayla’yı üzmüştü. Esat, denizin karanlığında birbirine karışmış görüntüleri izliyordu. Hayali gerçekten ayıramayacak durumdaydı. Bir Barış tanımış mıydı birlikte şarkılar söylediği? Bir Faruk var mıydı onu kollayıp koruyan? Çaldığı müzik aleti ile konuşan Baba Deniz, bir kiraz çiçeği yaprağı gibi rüzgâra kapılıp şehrin sokaklarında savrulan Saka, parmaklarının arasında büyülü bir kalem tutan Üstün… Ellerini bağlayıp kıyama durmuş boynu bükük bir dervişi andıran Fevzi... Var mıydı bu insanlar?”

 

Eserdeki ana karakter Esat, bilgiç Vasat Kadir, neşeli Maro, rint Baba Deniz ve diğerleri. İstanbul’un renkli insanları…

 

Roman kahramanlarının birisi de yazarın kendisi, Avukat Üstün...

“Romanda anlattığım olayların şahidiydim ve birebir içindeydim… Aynaya bakmak gibi bir şey!”

Maro, İstanbul’da artık örneği varsa da pek azalan gayrimüslim hanımlardan biri… Baba Deniz hâlâ Beyoğlu sokaklarında dolaşan bir sokak şarkıcısı... Saka da vardır onun yanında... Ama bu ara en çok Fevzi görüyorum çevremde. Bir Fevzi, başka bir Fevzi, bir başka Fevzi... Uzun Fevzi, kısa Fevzi, sarı Fevzi, esmer Fevzi...”

 

SANAT ANLAYIŞI VE ÜSLUP

“…Sanat; estetiktir, benzeriz bir dokunuştur.”

“…Her sanatçının sözünün farklı bir büyüsü, kaleminin farklı bir üslubu, sesinin başka bir tınısı olmalı.” Diyor sevgili Hulusi Üstün.

Ve devam ediyor:

“…Roman dilinin özenli olması mutlak bir şart. Yani roman dili salt akademik dille, günlük dille değil, öykü diliyle de farklılık arz etmeli.”

Günümüzde toplum ciklet kâğıdından kıymetli olmayan kitaplar üretiyor. Bütün edebiyat türleri ve özelde roman okuru azaldı.”

“Romana ve edebiyata teveccüh eridi.”

“Bunda Türk romanının gerçek hayattan kopuşunun etkisi büyük. İnsanlar romanlarda kendilerini bulamıyorlar. Sadece yaşadıkları hayatı değil, hayal ettikleri, olmak istedikleri hayatı da bulamıyorlar. Dolayısıyla edebiyat hayatın dışına itildi. Siyaset ve dini propagandanın şekillendirdiği bir okur kitlesi var. Bu kitleye estetik kaygıdan vareste, gerçek hayatla, Türk toplumunun dinamikleriyle ve idealizmle uzaktan yakından ilgisi olmayan bir takım eserler sunuluyor. Kitle bunu abur cuburla beslenmeye alışmış bir bünye gibi çaresiz alıyor. Doğal olarak gerçek edebiyatla beslenmeyen toplumun algıları sarsılıyor, sakatlanıyor.”

“… Sanat, özgün dokunuş değil mi?”

İşte o özgün dokunuş kimi okuyucuda  ‘yürekte oyuntu’

Kimisinde yürek yangını,

Bir başkasında serinlik...

Sanat böylesi bir büyü işte.

Evet; sanat, her zihinde, her gözde, her yürekte farklı etki bırakan bir büyüdür.

Bu etkiyi bırakan, kahramanların ağzından anlatılan pişmanlık itirafları... Hepimizin yaşadığı ama itiraf edemediği pişmanlıkları vardır ya işte onlar. Onların içerdiği trajediler.

Hepimizin zaman zaman içine düştüğü ümitsizlik...

“Evet, sanatın insan üzerinde bir etki bırakması gerekir.Bu etki bir olaya şahit olmak, bir fiziki darbeye maruz kalmaktan farklı bir şekilde tanımlanmalı.”

 

ESERDEN

“…Gençsen genç gibi yaşayacaksın, çocukken çocukluğunu, yaşlandığında yaşlılığını yaşayacak insan dediğin... Yaşanmamışlığın telafisi yoktur... O boşluk öylece durur yüreğinde.”

“…İkisi de susup geceyi dinlediler.”

“Gecenin hanımeli kokulu havasını içine çeken Fevzi, çekingen bir sesle Esat’a bir sır vermek istediğini söyledi.”

“Sana açıklamak istediğim bir konu var.”

Bir sır bu...

Bilmem ki nasıl söylesem?

İki yıl önce sana hayatımın en büyük sırrını vermiştim diye karşılık verdi Esat.

Benim yaptığım gibi yap...

Aslında utanıyorum, nasıl söylemek lazım geldiğini de bilmiyorum...”

 

“…Evet düştük!”

“Nereye düştük? İşte şu an bulunduğumuz yere. Her yıl milyon insanın eklendiği kalabalık bir şehrin herhangi bir köşesine. Devasa binaların içindeki küçük dairelere. Onlarca çeşit elbisenin arasına. Mükellef sofraların üzerine. Kitapsız, zevksiz ve keyifsiz hayatlara.

“Boşluğa,  yalnızlığa, atalete...”

“İnsan düştüğünü fark etmezse kalkmazmış.”

“Toplumlar da öyle.”

 

“… Evet, her şey vatanında güzel.”

“Çiçek açamadığın, boy atamadığın yer vatan değildir. Ama bir yerin vatan olması için kuşaklar boyu orada yaşamak yetmiyor.”

“…Yok diyor Saka, bence insan ya anasının dilinden ya da sevgilisinin dilinde şarkı dinleyecek. Sesle birlikte söz de içine işleyecek!”

“…Bir sürgünün mağduruysan, soyun sopun dünyanın dört bir yanına dağıldıysa, doğuştan sakatsa bir ayağın, yolunu gözlemekle yıllarını geçirdiğin insanlar kendilerini başka yol arkadaşları edinmişlerse hayat sana kimi seversen sev ayrıcalığını, kime bağlanırsan bağlan kopacağını öğrettiyse ve sen yaşamak zorundaysan unutacaksın! Hatıraların mermerden heykellerini kıracaksın, kıramıyorsan yok sayacaksın...”

“…Bu kitap, umudun doğacağı ufku gösteriyor. Bu ufuk hür akıl, hür vicdan, hür fikir, hür irfan... Özelde Türkiye genelde bütün şark için bir aydınlanma şafağıdır. Aydınlar bu güneşe alkış tutmalı... Hürriyet önce zihinlerin hür olması ile gelecektir.”

“…Esat, birkaç yemekten sonra Kuyrik Maro’nun yaşlı bir incir ağacının gövdesi gibi boğum boğum şişip bükülmüş parmaklarında, derisi parşömene dönmüş ellerinde, değdiği her yemeğe tat veren bir sihir olduğunu fark etmişti...”

“… Saka’nın şefkatli sesi karşısında Esat da gitarı da lâl olmuş, eğilmiş kalmıştı. Demek Saka yetim… Biliyor musun ben de öksüzüm… Beni doğuran kadını hiç tanımadım. Annem olmayan bir kadının verilmiş bir söz uğruna ısıttığı kucağında büyüdüm. Bir başkasının çocuğu olduğumu öğrendiğimde dokuz yaşındaydım. O günlerde ‘Çirkin Ördek Yavrusu’ masalını okuyup okuyup ağladım… Sonrası, bana benzeyenleri aramakla geçti günlerim…”

“… Hiç hesap etmedikleri iki düşman tarafından tarumar edildi İslamcılar. Servet ve iktidar… En az iki asır önce kaybettikleri bir şeydi bu. Ele geçirdiklerinde bütün ideallerini unuttular… Bize yıllar önce nefretini aşıladıkları kapitalizmin bugünkü mağduru onlar. Servet aktıkça nasıl da teker teker düştü yüzlerinden maskeler… Daha büyük hayatlar, konaklar, yatlar, katlar… Tüm bunlardan kendi payına razı olmayan piyonların ettiği beddualar… Onlar kaybetti Esat.”  

“…Artık kasaba değildi Esat’ın memleketi. Üst üste toplu konutlar, alışveriş merkezleri, kamu binaları ile hallice bir şehirdi neredeyse. Eskiden yolda yürüyen üç adamdan birini tanırken şimdi tanıdık yüzüle karşılaşamıyordu. Kasabanın sarışın sakinleri buhar olup uçmuştu…”

“…Esat hırpani adamın yanındaki ıslak banka yığılıverdi. Çise, Esat’ın yerine ağlar gibi ipil ipil yağıyordu. Her şey susmuş denizin çalkantısını dinliyordu sanki. Islanan yüzünü elinin tersiyle silip küskün küskün sordu Deniz’e.

“Sen neredeydin o ölürken?”

“Baba Deniz, burnunu çekerek karşılık verdi.”

“Sen… Ya sen neredeydin?”

“…Esat, günün birinde Saka’yı gönlünden çıkarmayı başaracak olursa onun yerine Cemile’yi koymak isterdi. Saka’nın mavi tiril tiril eteğiyle şarkılar söyleyip dans ettiği yüreğinde Cemile, siyah kıyafetiyle elinde pankartıyla bir savaşçı heykeli gibi dursaydı Esat ona da razıydı…”

“…Kimin sermayesi yoksa din satıyor… Hangi konuda fikir birliği edebiliyorlar? Birinin ak dediği öbürünün kitabında kapkara…”

 “…Duvarlar altında kalmıştı Esat, sevdalar altında, günahlar altında. En kötüsü de silkinememekti. Ben buradayım, diyememekti…”

“…Denizin sesi, rüzgârın sesi, şehrin uzaktan uzağa birbirine karışan ve mırıltıyı andıran tanımsız ahengi…”

…Üstün, mest olmuş bir şair yüzüyle susuyordu. Vapur hareket ederken dingin yüzünü Esat’a çevirip gülümsedi.”

“…Biz neyiz Esat? Niye varız, bu âlemde ne için yaşıyoruz?…”

“Evreni tanımak, doğayı tanımak, insanı çözmek, kültürden, şehir hayatından haberdar olmak gerek...”

“... İnanmak güzel ama sorgulamak da bir sorumluluk. İnsan, sadece yürekten ibaret değil ki zihin de var. Kaldı ki inanan insanlar inançlarını farklı metotlarla hayata geçiriyorlar. Görüyor musun onlarca tarikat, yüzlerce metot, belki binlerce farklı yol var. İnanç, bu insanları yoldaş kılmıyorsa bir yerde eksiklik yok mu sence?”

 “…Mağlup olduk! Dünyaya sulh ve selamet getirmek üzere yola çıkmışken kalabalığın içinde kaybolduk…”

“…Yüzümüz ışıklıydı karardı sesimiz şiirdi böğürtüye döndü. Gönlümüz küçüldü, karnımız büyüdü, olgunlaşmak derdindeydik ama çürüdük…”

 “…Nereden geldiğimizi de unuttuk, bir kayıp kuşağız biz Esat... Kendi içimizde kaybolduk Esat! Kendi elimizle söndürdük kandilimizi! Ne mutlu gafil olana! Biliyor musun dostum, gaflet bu devirde bir insanın sahip olabileceği en büyük servet!”

 “…Gençlikleri nerede ziyan olup gitmişti? Ayla nerede hata yapmış, Esat nerede heba olmuştu? Üstün ne zaman hastalıklı bir yazar olup çıkmıştı?

“Susup birbirlerine baktılar. Konuyu değiştirmek gerektiğini düşündü ayla: Annen… Onu sormadım... O nasıl?”

Esat, bir rüyadan uyanır gibi başını kaldırdı:

Bildiğin gibi değil...

“…Dava deyip gençliğimizi ıskaladık Esat, diyordu ayla.

“…Kimi sağda, kimi solda vuruşup düştü Faruk, Barış, Feriha... Bunlar öyküsüne şahit olduklarımız.

“…Ya biz... Aynaya baktığımda kaybetmiş bir kadının yüzünü görüyorum.”

“Sahip olduğun zaman zengin olabileceği her şey yitirmiş zavallı bir mağlup kadın!”

“… Murat Bey, “Almazsan milletinden ölürsün illetinden!” derlerdi...”

“Dünyayı yaşadığı su birikintisinden ibaret sanan larvalardı onlar. Yahut kozasının içine kıvrılmış ipek böcekleri. Büyümek, su birikintisinin dışına çıkmak… Yahut kozayı parçalamak...”

“…Büyüdüler su birikintisinin ya da kozanın dışındaki hayatın renkleri karşısında önce merak, sonra hayret, daha sonra korkuya kapıldılar… Hiçbiri güvenli bir yerde değildi artık… Kimi kendi isteğiyle, kimisi zorla, kimisi farkında olmadan değişti. Gölü unutmuş kuyruğunu getirmiş gözleri ya korkudan ya hayretten ya da arzudan ötürü patlamış kurbağalara dönmüştü kimisi. Kimisi rengârenk kelebeklere, vakti geçmiş lodosa kalmış rengarenk kelebeklere...”

“…Hâlâ gitar çalıyor musun?

“Elime almayalı yıllar oldu... İnsanın parmaklarından nağmeler dökülmesi için gönlünden şarkılar yükselmeli. Oysa gönlüm sustu, gitar küstü…”

“Bazen insanın gönlündeki ağıt da nağmeye dönüşür…”

 

“… Sahi siz ve biz aynı mahallenin çocukları iken farklı cephelerin savaşçıları olmuştuk değil mi?”

“Davalarımızın adı farklıydı, devrimi yapıp dünyayı bir başka tarafa çevirecektik...”

“Yerinden milim oynatamadığı dünyanınkendisini nasıl olup da böylesine evirip çevirdiğini düşünüyordu Esat.”

 “Bir çocuk dünyaya getirip hadi sen de bizim yaşadıklarımızı yaşa demeye hakkımız yok…”

“Eşimle ayrılacak olsam çocuğumu nereye götürebilirdim... Yapayalnızım ben! Yakınlarımın gönlünde yıllar önce öldüm. “

“Neden?”

“Uzun hikâye...Sonuç olarak ne dede ne nine ne dayı ne amca ne teyze ne hala hepsi var ama hiçbiri yok bunların hiçbirine sahip olamayacak bir çocuğu dünyaya getirecek olmaktan korktum!

“Güzide Hanım,insanlığın ulaştığı bütün erdemleri şahsında topladığını düşünen zor bir adamın eşiydi.”

“Gençliğini bu adama ihtiyacı olan saygıyı göstermekle geçirmiş, ihtiyarlık çağında da onun bakıcılığını üstlenmek zorunda kalmıştı...”

 

FIRTINA… TURNA FIRTINASI

İnsanların içinde ne fırtınalar koparmış, ne acılar yaşanırmış, ne çaresizlikler…

Hayat ne kadar zor yaşayanlar varmış sağımızda solumuzda. Meğer hayatı anlamlı ve dolu dolu yaşama sanatı en ince bir sanatmış!

“…Fırtınalar fırtınalar… Eylül fırtınaları…”

Eylülde rüzgârın önüne düşer leylek sürüleri katar katar göçüp giderler gökyüzünde.

Derken poyrazın savurduğu bıldırcın sürülerinin karartısı kaplar gökyüzünü.

Cemreler çekilirsuyun içinden, artık deniz mevsimi biter, ikinci haftası çaylak fırtınası, üçüncü haftası yağmur, dördüncü hafta kestane karası...

Ve eylül biterken göç yolunda sona kalmış turnalar görünür gökyüzünde…

Bir önceki sene kondukları çayırların yerinde kurulmuş binaların üzerinden, kurulmuş göllerin, bataklıkların üzerinden geçerler kanatlarından hüzün dökerek…

Turna Fırtınası’dırbu… İncilerin tadı kalmaz artık. Sıcak esintiler yerini vakti belirsiz lodosa bırakır, akşam olunca bahçede balkonda oturulmaz. Sevdiğine küsmüş bir ergen kız gibi sarı saçlarını savurup döner gider yaz.

Ortalıktan el ayak çekilir… Biter yaz…

 

TEMENNİ

Sevgili Hulusi, hep sağlık ve huzur içinde kal!

Yeni kitaplarıheyecanla bekliyoruz!

İnanıyorum ki kitap sevdalıları, dünya kadar emekle oluşan bu güzel eserin hakkını verecektir.

“Turna Fırtınası”nin çok kişiye ulaşması, çok kişi tarafından okunması, eserden toplumumuzun âzami derecede istifade etmesi temennisiyle...

Selâm ve sevgiler.

 

 

       

yukarı çık