21 Mayıs; Geçmişin Gerçekleri, Geleceğin Olasılıkları…

21 Mayıs; Geçmişin Gerçekleri, Geleceğin Olasılıkları…

 

Geçmişin gerçekleri geleceğin olasılıklarını belirler. Geçmişi ne kadar iyi bilirseniz, ne kadar iyi anlar ve ne kadar doğru tanımlarsanız gelecek kurgunuzu da o kadar iyi ve doğru yaparsınız. Bu yüzden, 21 Mayıs’la simgelenen savaş ve sürgünle bütünleşik tarihin nasıl ve ne kadar bilindiği, nasıl algılandığı ve nasıl anlamlandırıldığı hayati derecede önem taşır.

 

Karadeniz’den Hazar Denizi’ne uzanan Kuzey Kafkasya coğrafyasının tümünü kapsamış, burada yaşayan halkların hemen tamamını içine almış uzun bir savaşın (savaşlar silsilesinin), ağır bir yenilginin ve etkisi kuşaklar boyu sürecek bir sürgünün tarihinden söz ediyoruz. Bu, içinde pek çok siyasi-stratejik hesabı barındıran, çok taraflı, çok boyutlu, çok cepheli karmaşık bir süreçtir. Bir denklem yumağıdır.

 

Denklemin en can alıcı unsuru savaştır. Savaşın nedenleri ve nasıllarıdır;

 

Bu savaş, bir yanıyla ve en doğrudan tanımıyla, Kafkasya’yı fethetmek isteyen Çarlık Rusyası ile yurtlarını korumak isteyen bölge halkları arasındadır. Klasik bir saldırı-savunu savaşıdır. Aynı manada, devletleşme sürecini emperyal güç seviyesine çıkarmış, askeri ve teknolojisiyle muazzam savaş imkanlarına sahip ‘saldıran’ taraf ile feodal beylikler seviyesinde kalmış ve aralarında tam bir birlik oluşturamamış, silah gücü yetersiz ‘savunan’ taraf arasındadır. Orantısız güçler savaşıdır.

 

Diğer yanıyla, Avrupa’da ve Karadeniz havzasında güç kaybetmeye başlayan Osmanlı İmparatorluğu ile buralarda yükselişte olan Çarlık Rusyası arasındadır. İki imparatorluğun, son kertede, Kırım’dan Batum’a kadar uzanan doğu yakasında yoğunlaşmış bir alan savaşıdır.

 

Bir diğer yanıyla, küresel imparatorluk olan İngiltere ile onun hükümranlık bölgelerini ve ticaret yollarını taciz etmeye başlayan Rusya arasındadır. Bu iki büyük gücün, Afganistan’dan Kafkasya’ya uzanan doğu-batı hattına hükmetme savaşıdır.

 

Başka bir yanıyla, birkaç yüzyıldır gerilemekte olan, güç ve etki alanı kaybına uğrayan İslam dünyasının Hristiyanlığa karşı son kale savaşıdır.

 

Tüm bu faktörler ve aktörler hesaba katılarak bugünkü terminolojiyle tanımlanacak olursa, tipik bir vekalet savaşıdır.

 

Burada, savaşın seyri ve sonuçları bakımından dikkate değer bir hususun da altını çizmek gerek; 1834’den itibaren Kafkas halklarının birlikte direnişinin simge ismi ve lideri Şeyh Şamil 1859’da silah bırakıp Rusya’ya teslim olmuşken ve Hazar hattında (Dağıstan, Çeçenistan, İnguşetya vb.) çatışmalar durmuşken, savaşın Karadeniz hattında (Adıge, Ubih, Abhaz-Abaza) İngiltere ve Osmanlı’nın fiili manipülasyonlarıyla ve dini motivasyonla devam ettirilmesi, 1864’deki büyük yenilgiye rağmen Abhazya hattı boyunca taa 1878’lere kadar sürdürülmesi, bu bölgedeki yıkımı katbekat artırmıştır. Bu yanıyla da, kaybettiğini bilememe savaşıdır.

 

Nihayetinde, özellikle son dönemde, Rusya’nın (Avrupa’dan da etkilenerek) kurulu feodal düzeni değiştirmeye yönelik devlet anlayışı (toprak reformu, köleliğin kaldırılması vb.) ile bu düzeni Kafkasya’da sürdürmek isteyen feodal sistem arasındadır. Başka deyişle, ‘yeni’ ile ‘eski’nin savaşıdır.

. . .

Özetlemeye çalıştığımız bu çok taraflı ve çok boyutlu savaş, 21 Mayıs 1864’de, Rusya’nın zaferiyle sonuçlanmıştır. En büyük kaybeden ise Kafkas halkları olmuştur; özellikle Karadeniz hattında büyük yıkım ve nüfus erozyonu yaşanmıştır.

 

1864 öncesi ve sonrasında yaşanan ve bizim ‘sürgün’ diye tanımladığımız trajedi de, içinde birden çok gerçeği barındıran komplike bir süreçtir. Hem Rusya’nın Kafkasya’yı nüfussuzlaştırarak elde tutma siyasetinin yarattığı kitlesel sürgün vardır, hem de Kafkasya’daki feodal beylerin tebalarıyla Osmanlı’ya sığınma tercihinin ve İslam ulemasının müminleri müslüman bir coğrafyaya ‘hicret’e yönlendirmesinin yarattığı göç (muhaceret) vardır.

 

Öyle ya da böyle, sonuçta Ubıh nüfusun hemen tamamı, Adıge, Abhaz-Abaza nüfusun büyük çoğunluğu (takriben yüzde yetmişi) ve diğer halklardan kısmi bir nüfus anayurtlarını terketmek zorunda bırakılmış, o dönemin Osmanlı coğrafyasına ve zaman içindeki yeni sürgün ve göçlerle dünyanın farklı bölgelerine savrulmuştur. Yüzbinlercesinin yer değiştirdiği, onbinlercesinin hastalık ve açlıktan öldüğü büyük bir insanlık dramı yaşanmıştır.

 

Sonraki onyıllar boyunca Sovyet devrimi, cumhuriyetlerin kurulması, İkinci Dünya Savaşı’nın getirdiği yeni yıkımlar, Sovyetlerin çöküşü ve Rusya’nın federasyon olarak yeniden oluşumu, Çeçenistan’ın Rusya’yla savaşı, Abhazya ve G.Osetya’nın Gürcistan’la savaşları ve bağımsızlıkları vb. pek çok şey yaşanmışsa da, hala, bölgenin Rusya’nın hegamonyası altında olduğu ve bölge nüfusunun büyük kısmının diyasporada yaşadığı gerçeği değişmemiştir.

. . .

 

Toplumların yaşadıkları büyük felaketler, etkisi kuşaklar boyu sürecek büyük travmalar yaratır. Tarih boyunca, dünyanın hemen her yerinde savaştı, kıtlıktı, salgındı, sürgündü pek çok büyük yıkım yaşanmıştır. Pragmatik toplumlar travmaları çabuk atlatıp toparlanabilmişken, dogmatik toplamlar bunu başarmakta zorlanmıştır. Belki de bugün, toplumların ‘gelişmişlik’ ve ‘geri kalmışlık’ konumlarını belirleyen şey, geçmişleriyle nasıl yüzleştikleridir; geçmişle hesaplaşmayı hızla yapıp geleceğe yürüyebilenler ya da geçmişin içinde bocalayanlar…

 

İkinci önemli husus ise geçmişin değerleriyle kurulan bağla ilgilidir. Yaşam tarzı, yönetim-yönetişim şekli, üretim ilişkileri biçimi, dil, kültür, gelenek vb. bütünsel değerlerden sözediyorum. Geçmişin bu değerleri ne kadar yüceltilirse, ne kadar abartılır ve mitleştirilirse hem bugünü yaşamayı zorlaştırır, hem geleceği ipotek altına alır. Hangi referanslar üzerinde yürüneceği önemlidir. Geçmişin değerlerini (feodalite) yaşama-yaşatma üzerine mi, yoksa günümüzün değerlerine (modernite) uyum üzerine mi? Gelenekçiliğe mı sığınılacak, yenilikçiliğe mi tutunulacak? Dünya üzerindeki toplumların büyük kısmı bu ikilemi çoktan aştı, bazıları ise hala arafta.

 

Amacım Kafkas halklarını katagorize etmek değil elbet; sadece, geleceğe ilişkin birşeyler düşünülecek ve söylenecekse buralardan başlamanın gerektiğinin altını çizmektir.

 

Bundan sonrası geleceğin pratiğine dairdir. Geleceğin nasıl kurgulanacağına ve yaşanacağına dair…

 

Geçmişin gerçekliği nasıl bir denklem yumağı idiyse, geleceğin olasılığı da öyle olacak. Bu çok bilinmeyenli denklem zor sorulardan oluşacak;

 

- Gelecek Rusya’yla uzlaşı üzerine mi tasavvur edilecek, çatışma üzerine mi?

- Kuzey Kafkasya halkları geleceklerini tek tek mi, birlikte mi arayacak?

- Gelecek kurgusu diyasporadakiler için ayrı, anavatandakiler için ayrı mı olacak?

- Geleceğin yolu öz idareyle mi bulunacak, yoksa harici manipülasyonlara ya da konjonktürel dalgalanmalara mı bırakılacak?

 

Ve benzeri pek çok önemli soru…

 

Bu sorulara, yukarıda özetlemeye çalıştığımız tüm tarihi gerçekleri dikkate alarak, ölçerek-biçerek, tartarak cevap aranacak. Ve bu cevapları, anavatanda olanlarla diyasporada olanlar birlikte düşünerek bulacak. Buna göre de bir duruş, dil, üslup ve biçim geliştirilecek.

 

Önceki yüzyıl savaşla, geçen yüzyıl bölünmüşlükle (anavatan-diyaspora) geçildi. Şimdiki ve sonraki yüzyılların nasıl olacağını, yapılacak tercihler belirleyecek. Umalım, ‘tarih tekerrürden ibaret’ değildir. Kafkas halkları için en büyük risk, tarihin tekerrürüdür…

 

Temennim, tüm kurum ve kuruluşların ve ilgili herkesin, geçmişle hesaplaşmayı ve helalleşmeyi biran önce tamamlayıp geleceğe odaklanmaya başlamasıdır.

 

Gelecek, siz kurarsanız vardır…

 

 

yukarı çık