Cafe'kas Kültürü

Çarşamba, 27 Ekim 2004 00:00
“Kendi dağlarını sevmeyen, başkalarının dağlarını sevemez.”


Resul Hamzat’ın dizelerindeki gibi değil midir başka dağlara sevgimiz. Çağdaş ve evrensel yapımızda da biraz içe dönük bir muhafazakarlıkta yok mudur aslında? Sadeliği, saflığı ya da xabze’yi ararken bu şehirli yaşamın içerirsinde, biraz feodal, biraz geçmişteki değerlerimiz değil midir bizi yan yana getiren? Üstelik değerlerini muhafaza etmek adına kendini yıllarca kapatmış, kendi doğallığını muhafaza ederek geliştirme derdine düşmüş bir topluma doğmuşsanız, aslında biraz muhafazakarsınızdır.

Kendi yasalarıyla gelişen ve 'şehirleşen' yaşamın dayatmaları, dağ köylerinde dahi site hayatı kuralları ile yaşayan Çerkesler’e hep sorun çıkarmıştır. Sözde modern yaşamın maddi değerleri üzerine kurulan şehir hayatı, ortak yaşam alanlarını manevi değerler ve kurallar üzerine kuran Çerkesler’in ortak çelişkisi olmuştur. Pırıltılı düğün salonlarında “gelinin kardeşinden bir altın” çığırtkanlıkları hep yüzünü kızartmıştır. Ahırdaki düğününde katlanacağı saman tozunu, yüzünün kızarmasına yeğlemiştir. Şehirli burjuvanın ahır dediği, köylü Çerkes’in kirletmediği onurudur aslında. Marifet ahıra girmekte değil, ahırda dahi koruduğu değerleri yaşatmaktadır elbette.

Geçmişte dayatmalar üzerine yaşamlarını kurmayan Çerkesler, fiziki yapılar üzerine de yaşamlarını kurmadılar, yaşam tarzlarına göre yaşama alanları oluşturdular. Evlerini yaparken mutfağı ve haçeş’i ayrı tuttular. Düz bir balkona sıralanmış gibi gözüken bu tek katlı yapı, misafirin ve ev halkının rahat etmesi için yeterli imkanı sağlıyordu. Sosyal yaşamın kendine özgü kuralları kendi fiziki şartlarını da oluşturmuştu. Hayvan barınaklarını geniş avluların uzağına kurarak daha temiz bir ortam sağladılar. Günlük yemeğin piştiği yer ile kışlık hazırlıkların ve stokların yapıldığı mekanları birbirinden ayırdılar. Çünkü bütün bunlar ayrı bakımlar, ayrı özenler gerektiriyordu. Sonuç itibariyle, Çerkesler, değer yargılarıyla yiyip içtiler, değer yargılarıyla; xabze’leriyle oturup kalktılar. Ulusal varlığımızın idamesi derken, biraz da kendimizi bulmaya çalışmıyor muyuz derneklerimizde. Şehrin vahşi kurallarına karşı biraz gelenek, biraz değer yargısı silahlarımızla savaşmıyor muyuz? ‘Adiğe Xase’ diye girdiğimiz mekanlarda, ‘Adiğe Xabze’ yi görmek istemek doğal bir beklenti değil midir? Bir geleneği yaşamanın fiziki koşulları oluşmamış, ya da elden geldiği oranda düzenlenmemişse, karşılaşılacak sorunlar kaçınılmaz olacaktır.

Taşra derneklerinde ya da bir zamanların taşralı Ankara Derneği'nde, ayrı renk ve modellerdeki koltuklar salona sıralanırken, aynı renkte ve daha kaliteli olan baş köşeye konulurdu. Bu şekilde birlikte oturmanın kuralı da kendiliğinden ortaya çıkar, ‘Thamede’ olanın oturacağı koltuk da biraz daha belirgin hale gelirdi. Xabze çerçevesindeki bir oturma düzeni içerisinde gruba dahil olan, xabze çerçevesinde ayakta karşılanır “hoş geldiniz” seremonisi içerisinde insanlara tanışma olanağı da sağlanırdı. Orada bulunan bir genç oturma düzeninden tutun da, gruba katılış ve ayrılışına kadar Kafkas geleneklerinin canlı şahidi olarak farkında olmadan bir öğretiden de geçerdi. Gerektiğinde Thamade’nin fikrine karşı hangi adap içerisinde düşüncesini ifade etmeyi öğreneceği gibi, genç arkadaşlarına liderlik yapmayı ya da gerektiğinde, daha genç bir Çerkes’in arkasında nefer olmayı da bu nezih gruplar içerisinde öğrenme şansı bulabilirdi. Kızlı erkekli gruplar içerisinde, usta bir savaşçının kılıç kullanışı kadar, bir gönlü fethederken kullanacağı cesaretin, zekanın ve nezaketin aynı duruş ve ustalıkta olması gerektiğini keşfederdi.

Xabze denilen öğreti böyle bir süreç sonucunda ortaya çıkarmayı hedeflediği insan modelini bir Çerkes delikanlısını, bir Çerkes kızını halkına hediye eder. Halklarsa, kendine yakışır, kendisi gibi fertlerle ayakta durabilirler.

Tuhaftır, bazen kahve alışkanlığınız olmasa da, kahvede bulursunuz bu tip insanları. Bazen gittiğiniz düğünde sizi suya sokan adamdır, ya da kerpiç duvarda güneşlenirken rastlarsınız, kırkımızın oturup da tarif edemediği Çerkes’e. Akordeonun sesiyle, pşinenin sesi farklıdır. Sanki pşine biraz daha bizden gibi gelir ya, “işte öyle bir şey”.

Bir hafta sonu Ankara Derneği'nin "Nart Cafe" ya da cafe'sinin bana hissettirdikleri hiçte öyle bir şey değildi. Bir fiziki duruma, bir adaptasyon söz konusuydu. Bir cafe’de hakim olacak kültür, cafe kültürü olacaktır. Çerkeslerin cafe’ye kendi kültürleri ve tarzları ile girmelerinde bir tuhaflık yoktur ama cafe’yi kültürlerinin içine sokmalarında bence eğreti bir duruş vardır. Bazen duvar kenarına sıralanmış sekiz-on renkli koltuğun yaptığını, mobilya masalar alt-üst etmeye yetebiliyor. Bir kültürün imbiğinden süzülmeye gelen gencin ise mevcut şartlara uyum sağlaması gayet doğaldır. Masada oturan bir gencin başka uzak bir masayla pselıux (kompliman) yapma şansı yoktur. Yaşlı bir Çerkesin cafe'ye girmesi durumunda hangi masanın ayağa kalkacağı da meçhuldür. Böyle bir fiziki durum, yaşlılarla gençlerin ayrı mekanları paylaşmalarına neden olacağı gibi, ayrı yaş gruplarının ayrı masalarda oturmalarını sağlayacak, kuşaklar arası hiçbir etkileşim yaşanmayacaktır. Ne kadar acıdır ki, artık şehir yaşamı içerisinde zexes’leri (birlikte oturmaları) yaşamamış insanları, zerexesu (birliktelikle) oturmaları da farkında olmadan engellenmiş olacaktır. Kalabalık sohbetlerdeki seçicilik, yerini dar alanda kısa paslaşmalara bırakacaktır. Toplumsal üretimin temel dayanağı olan gençler, ne yazıktır ki cafe’den birkaç hamburger tüketip gideceklerdir. Yanlışlık kültür derneğinde, cafe kültürüne mekan hazırlamakta, genç insanları bu yapı içerisinde ağırlamakta, kendi kültürüyle arasına cafe’yi sokmaktadır. Yaşlımız, gencimizle birlikte etkileşim ve taşıdığımız değer yargılarıyla sekiz sandalye üzeride yaşanacak olan, cafe’kas kültüründen ziyade, yere daha sağlam basan lep’ecas kültürü olacağı kesindir. "Yaşam ayrıntıda gizlidir", yaşamı yönlendiren, şekillendiren ayrıntıları atlamak bazen bir kuşağa, bazen bütün bir birikime mal olabilir.

KÜLTÜR / SANAT

  • Son Eklenenler
  • Çok Okunanlar
  • Rastgele