"Çeçen Kılıçları" Üzerine

Çarşamba, 15 Haziran 2005 12:00

Muhittin Kandur'un romanını yayımlandıktan hemen sonra okudum, birkaç kez döne döne okudum. Rusya medyasının kitap hakkındaki bol övgülü, sloganvari seçilmiş başlıklarını ve Minerva Press'in övgüsünü okuyunca daha bir heyecanlandım, hele sayın yazarın Mayıs 1991 tarihinde Moskova'ya uçarken uçaktaki duygularını anlattığı bölümü keyifle okudum. 1978 Ağustos'unda Atayurdumuza giderken içinde bulunduğum duygu selinin o kadar benzeri idi ki, sanki dönerek o zamanı yaşadım.


Çeçen Kılıçları

19.yüzyılın ikinci yarısından sonra soykırım ve sürgün felaketi ile sarsılan halkımızın uğradığı haksızlığı kim bilir kaç Çerkes, Sayın Kandur gibi yazmak, dünyaya haykırmak istemiştir. İlk gençlik yıllarımda benim de ulaşmak istediğim tek erek, halkımı dünyaya tanıtmak, bu tanıtımı yaparken, Sürgün öncesi yaşamı, kültürel değerlerimizi, savaşları, kıyımları anlatmak, ikinci aşamada sürgün felaketini, üçüncü aşamada Osmanlı topraklarındaki iskanı, özümlenmeyi, yok olma tehlikesini, yeni coğrafyalara ve yabancı kültürlere uyum sağlama çabası içerisinde yitirilen değerleri; sonuçta 20.yüzyılın ikinci yarısındaki ata yurdumuza dönüş tartışmalarını, uyanışı haykırmak idi.

Yıllar önce, gençliğin verdiği, bilgisizce ve safça bir atakla bu kronolojinin birinci aşamasını yazmaya kalkışmıştım. Üniversite yıllarında klasörler dolusu karalamalar oluştu. Ancak, konuya daldıkça, Kafkasya ve Çerkes Halkı üzerine daha bir bilinçlendikçe kalkıştığım işin yeldeğirmenleri kadar büyük, ben haddini bilmez budalanın ise Don Quichotte kadar aciz ve umarsız olduğumu çok iyi anladım. Bütün yazılarımı klasörler içerisine hapsederek, bu işi kıvırabilmem için fırınlar dolusu ekmek yemem, öncelikle kısa öykülerle kendimi pekiştirmem gerektiği sonucuna vardım. Bu klasörlerle zaman zaman yüzyüze gelmiş olmama karşın, hala kapaklarını kaldırmaya cesaretim yoktur.

O yıllarda, avukatlık stajımı tamamlamaya uğraşırken, bir yandan da çeşitli dergilerde zaman zaman pek de önemli olmayan kısa öykülerim yayımlanıyordu. Bunları okuyan Sayın büyüğüm Av. Yaşar Bağ, bir gün adliye koridorlarında beni yakalayıp bir koridora çekmiş ve haketmediğim ölçülerde kutlayarak "–Çok güçlü bir anlatımın var, artık bir Çerkes Exodüs'ünün yazılması için zaman geldi geçiyor, bunu niçin sen yazmayasın..." demiş ve beni yüreklendirmeye çalışmıştı. Sanırım 1972 Eylül'ü idi. Aradan otuz yıl geçti. Bu konu açıldıkça şimdilerde bile, 1970'lerin o utangaç, o beceriksiz genci olarak heyecanlanıyorum. Hala böyle bir yürekliliği göstermekten uzağım. Halkımı yazmak, halkımı anlatmak, halkımın uğradığı haksızlıkları haykırmak için gerekli birikimi hala yeterince edinmiş değilim.

Konuya bu pencereden, bu boyutlarda baktığımda, Sayın Kandur'un giriştiği iş o denli büyük ve o denli kutsal görünüyor ki, yapıtına yüreğini koyan Sayın Yazarımızı candan yürekten kutluyorum.

Daha önce okumuş olduğum değişik uluslardan yazarların büyük yapıtları ile "Kafkas" romanını karşılaştırırken gözümün önünden Tolstoy'un, Dostoyevski'nin, Maxim Gorki'nin, Kişokue Alim'in, Cengiz Aytmatov'un, Çeraşe Tembot'un, Marquez'in, Yaşar Kemal'in kalemlerinden canlanan sahneler, büyük roman kurguları geçti. Tüm bunları bir yana bırakarak, Sayın Kandur'un anlatımı ve içeriği ile Değerli Yazarımız Sayın Meşbaşe İshak'ın anlatım ve kurgusunun aynı kültürün içinde, aynı gök kubbenin anlatımı olması gerektiğini düşünüp bir sonuca varmaya çalıştım. Ancak, bu iki yazar ve yapıtlarının aynı kültürü işlemeleri dışında kesiştikleri yada örtüştükleri bir nokta yakalayamadım.

Üç cilt olacağı anlaşılan dizinin ikinci ve üçüncü ciltleri hakkında henüz bir bilgim yok. Ancak, yukarıda ortaya koymaya çalıştığım ölçütler içerisinde "Kafkas" romanı hakkında bir şeyler yazmaya kalkışınca yine durakladım. Yaptığımın doğru olup olmadığına takıldım. Takıldım, çünkü Diaspora da üretilen yazınımız içerisinde üzülerek söyleyeyim ki "Eleştiri" kurumu henüz oluşmamış, bunun nedeni ise öyle zannediyorum ki bireylerimizin hala individüalist ve alıngan oluşundandır. Sürgün kırgınlığımız hala atamayışımızdandır. Çok düşündüm, acaba böyle bir yazı, sayın yazarca saygısızlık olarak karşılanır mı...? Sayın Kandur kırılıp gücenir mi...? Derken can dostum değerli yazarımız Çetin Öner ile sohbetimizde bu konu kendiliğinden gündeme geldi. Tartıştık ve eğer "eleştiri" geleneği oluşturulmaz ise, Diasporada gelişen Çerkes yazının sağlıklı ölçütler içerisinde değerlendirilemeyeceği, dolayısı ile de Diaspora Çerkes kültürü için bir besin maddesi gibi önemli olan bu destekten yazınımız yoksun kalacağı sonucuna vardık.

Amacım kesinlikle Sayın Kandur'un yapıtını küçümsemek, yada aşağılamak değildir. Bu anlamda yazdıklarım belki de yazınsal bir eleştiri olarak ta kabul görmeyebilir. Ben, romanda karşılaştığım, kendi bilgilerime ters düşen, eğer yanlışsa, okuyucunun bilgi dağarcığında yanlışlığı ile yerleşecek olan kimi bilgi ve olaylara değinmek istedim.

Sayın Kandur, bence birkaç yanılgıyı, belki de farkına varmadan yapıtının ana unsuru olarak işlemektedir. Şöyle ki;

Kabardey halkının Karadeniz havzasındaki tarihsel konumunu inceleyen birçok yabancı araştırmacının görüşleri, Diaspora da ünlenen saygın bilim adamımız Prf.Aytek Namitok'un "L'Origine des Circassiens (Çerkeslerin Kökeni)" adlı yapıtında açık ve net bir biçimde yer almıştır. Bu pasajlarda Kabardeylerin üst kimliği olan Adige tanımı içerisindeki boyların tarihsel gelişimi ve yerleşimi hakkında Xaverio Glovani, De Peyssonel, Guldenstaed, Julius V.Klaproth, Boronevsky, L.Laile, Dubois de Montpereux, J.Bell ve diğerlerinin görüşleri hemen hemen birbirlerine yakındır. Bu görüşlerin birleştiği coğrafi sıralama şöyledir:

Adıge'ler önce iki gruba ayrılmaktadır. Doğu Karadeniz kıyıları ve bu günkü Adıgey Cumhuriyeti topraklarının da yer aldığı Kuban havzasında yaşayan Hatko, Hatuk, Natıkuay, Kemirgoey, Bjeduğ, Abzekh, Şapsığ, Jane, Agoey, Makhoş, Adamey, Yegerıkuay, ve kısmen de Besleney boylarının Adıgece' deki "deniz" anlamına gelen "Khi" sözcüğünden hareketle "Khiakh" yani deniz kıyısı Adıgeleri ismi ile gruplandırıldıkları, bunların içerisinde Kabardey boylarının bulunmadıkları anlatılmaktadır.

Khiakh Grubuna göre daha doğuda, yüksek yerlerde yaşayan Kabardey boylarının ise, yüksekte oturdukları için "Şha=Baş" anlamına gelen "Şhag" adını aldıkları ve Kuban havzasında yaşamadıkları vurgulanmakta; daha eski çağlarda Ukrayna, Kırım, Kerç yarımadası üzerinden bir yay çizerek bu günkü yurtlarına yerleşen bu halkın Sayın Kandur'un anlattığı şekilde, bu günkü Adıgey topraklarında bir koloni bıraktığı hususundan hiç söz edilmemektedir. (1)

Yazarımızın savlarının tam tersine, bu günkü Adıgey Cumhuriyeti'nin Kabardey kökenli yerleşim birimleri olan Koşhable, Bleşepsın, Fadz da oturan Kabardey'lerin bu günkü Kabardey ülkesinin en doğu eyaleti olan ve Osetya ile sınırdaş olan Jılakhıstaney bölgesinden 17. ve 18. yüzyıllarda batıya geldikleri, bunlarla birlikte Besleney grubunun da batıya sürüklendiği, bu günkü Besleney yerleşim birimlerinden olan Ulap'ın böylece kurulduğu herkesçe bilinen bir gerçektir. 1759 yılında bile bu bölünme devam etmiş, Jılakhısteney prenslerinden Khurğokue yandaşları ile birlikte Büyük Kabardey'i terkederek Terek Irmağının sol yakasına geçip "Mezdegu= Sağır Orman" kentini kurmuştur.

Sayın Kandur'un anlatımındaki bir başka coğrafi yanlışlık ise "Göçmen Kabardeyler=Hajret Kabardeyler" üzerinedir. Yazar, bu günkü Karaçay-Çerkes bölgesi Kabardeylerini Hajret Kabardey saymakta, Adıgey Kabardeylerinin Hajret Kabardey olmadıklarını ifade etmektedir. Oysa, Çerkes bölgesi Kabardeyleri bir yerden bir yere göç etmemiştir. Aynı yerde yaşamışlardır, Sovyet yönetimin kuruluşundan sonra, çizilen Kabardey Cumhuriyeti sınırları dışında kaldıkları için bulundukları coğrafyadan kaynaklanan bir yaklaşımla kendilerine "Şerces=Çerkes" ismi verilmiştir. Dolayısı ile asıl Hajret Kabardeyler, Kandur soyunun da mensubu bulundukları Jilakhısteney kökenli Adıgey Kabardeyleridir.

Bu sav'ın başka bir kanıtından da söz etmek istiyorum. Bu günkü Kabardey'in Jilakhısteney yöresinde yaşayan aile isimleri, yine Uzunyayla'da bulunan ancak Jilakhısteney kökenli olan Hayriye (Jamırzey), Şerefiye (Astemırey), Çamurlu (Haptsey) köylerinde yaşayan aile isimleri; Türkiye Jilakhısteney'i sayılan Göksun-Afşin yöresindeki Karaahmet, Yantepe, Kuzutepe, Saraycık, Fındık, Kaleköy, Kamışcık, Kargabük, Soğucak, Korkmaz, Salyan köylerinde yaşayan aile isimleri biribirlerini tamamlamakta olup Sayın Yazarın soyunun Türkiye kolu olan Kandur'larda yine Jilakhısteney kökenli olan Çamurlu (Hapstey) köyünde oturmaktadırlar. Bu coğrafi yanlışlık böylece düzeltilmelidir.

Sayın Yazar, Adıgey Bölgesinde kaldıklarını savunduğu Kandur'ları, Büyük Kabardey bölgesinin Kraliyet hanedanını oluşturan ana kollardan biri olan Hatokşokua soyunun bir kolu olarak saymakta ve büyük dedesinden "Prens Ahmet" olarak söz etmektedir. Oysa Kabardey Hanedanının kurucusu olan Büyük Prens Yinal (Yada Yınal Nef ki Abaza kökenlidir) 1500 yılların başında hüküm sürmüş, oğullarının ve torunlarının isimleri ile anılan, bunların soyundan gelen aristokrat ailelerinin başlangıcı olmuştur. Bu ailelerden sayılan Hatokşokua, Alkhokua, Khurğokua, Mısoust, Mudar, Jambot, Astemır, Hamırzıkue gibi Kabardey Hanedanı soylarının arasında kesinlikle Kandur ismine rastlanmamaktadır. Sevgili dostum, gençlik arkadaşım Dr.Yediç Batıray'ın Almanya'da hazırladığı ve Türkiye'de bastırdığı "Çerkes Tarihi Kronolojisi" adlı yapıtında, Kabardey Hanedanın yüzyıllarca süren soy kütüğü, Julius V.Klaproth'un (Kafkasya ve Gürcistan Gezisi) adlı yapıtının birinci cildinin 563'üncü sayfasından aktarılarak yer almış olup bu soy ağacı kütüğünde Kandur soyu yer almamaktadır.(2)

Bu soylardan Hatokşokue ailesinin bu gün yaşayan ahvadı Adana ve İstanbul'da yerleşmiş durumdadır. (II.ci Hatokşokua Gazi Bey'in hayatta olan kızı Saadet Hanım ve Gazi Bey2in oğlu Sıtkı Bey'in çocukları) Alkhokue soyu ise tek aile olarak Göksun'un Kuzutepe köyüne yerleşmiştir. Bu ailenin bu gün yaşayan ahvadı, Alkhokue Kazım Bey'in çocukları Soğucak (Astemırey) köyünde, Elbistan, Ankara, Çanakkale, İstanbul ve Antalya kentlerinde yaşamaktadır. Mısoust'ların soyu ise önce Uzunyayla'nın Uzunpınar köyüne yerleşmiş olup bu soyu Sayın İsmet Göksu ve çocukları (Ankara) sürdürmektedir. Hamırza ailesi ise Pınarbaşı'nın Yahyabey (Hatokşokueyıj) köyüne yerleşmiş olup bu gün Adana ve İstanbul'da yaşamlarını sürdürmektedir. Astemir, Jambot, Mudar soylarında bilebildiğim kadarı ile pek kimse kalmamıştır. Bütün bu saydığım aile ve kişiler, tarihsel ve coğrafi kökenlerini çok iyi bilmekte olup Kandur soyunun kendileri ile kan bağı olduğu savına katılmamaktadırlar.

Yanlış anlaşılmayı istemem, tarihe mal olmuş bir kurumu, günümüze taşıyarak, arkaik bir düşünce ile Çerkes halkının geride kalmış sınıfsal yapısına ve Çerkes aristokratlarına övgü dizdiğim anlaşılmasın. Soyluluk, unvan mansıp gibi kavramların bundan böyle etnografyamız ve tarihimizde yer alması gerekirken, günümüze taşınarak gereksiz ve zararlı polemiklere konu olmasını istemiyorum. Saygıdeğer İzzet Kandur gibi, devlet adamlığının en yüce katlarına erişen, bir Çerkes büyüğünün oğlu olan, soyluluğu ile değil, ürettiği sanat yapıtları ile, filmleri ile kendinden söz ettiren Sayın Kandur'un soyluluk bir silaha da gereksinimi yoktur. Öte yandan Çerkes halkı arasında saygın bir yeri olan Kandur soyunun da böyle bir unvana hiç gereksinimi yoktur. Amacım, Ulusumuzun tarihinin yanlışlıklardan arındırılarak ele alınmasıdır. Amacım, genç kuşakların tarihimizi yanlış algılamamasıdır.

Sayın Yazar kendi deyimi ile "Kandur Prensi Ahmet"i bu günkü Adıgey topraklarından hareketle Çeçenistan'a kadar götürürken, binlerce kilometrelik bu güzergahta hiçbir topluluğa yada yerleşim birimine uğranmamaktadır. Oysa anlatılan olayın geçtiği yıllarda sürgün henüz yaşanmamış, Ata yurdumuz henüz boşalmamıştır. Adıgey ve Çeçenistan toprakları arasında, sırası ile Abazin, Besleney, Nogay, Karaçay, Kabardey, Balkar, Oset, İnguş toplulukları oturmaktadır. Bunca bölgeyi ve bunca halkları görmeden, bu bölgeleri aşarak Çeçenistan'a ulaşmanın ne denli mümkün olduğunun takdirini sayın okura bırakıyorum.

Sayın Kandur'un yayımlanmasını beklediğimiz diğer ciltlerinin daha bir tarihimize, coğrafyamıza ve gerçeklere uygun olacağını umut etmenin okurlarımızın hakkı olduğuna inanarak Sayın Kandur'a ve Okurlarımıza saygılar sunarım.

15.02.2001 Ankara

 

DİPNOT

ÖZDEMİR ÖZBAY : Orta ve Yeniçağda Çerkesya Etnografyası (NART Dergisi 20-21 Sayı Eylül – Aralık 2000)

Dr.BATIRAY ÖZBEK (YEDİÇ) : Çerkes Tarihi Kronolojisi (1991 – Ankara, Julius V. Klaproth'un Kafkasya ve Gürcistan Seyahati, Cilt 1. Sayfa 563'ten naklen)

KÜLTÜR / SANAT

  • Son Eklenenler
  • Çok Okunanlar
  • Rastgele