Neden Dağıldık?

Çarşamba, 15 Haziran 2005 12:00

Söyle bir hikâye anlatırlar: Yas yasamış, gün görmüş, hayatin sefasından da cefasından da nasibini almış ihtiyar bir adam idi, ibret alınacak kadar zengin bir müsahade koleksiyonuna malik idi. Bunların arasında hattâ en basta (içtimaî birlik) geliyordu. Yatağa düştüğü ve ölüm denen ejderin kendisine yaklaştığını fark ettiği zaman köyle bırakacağı üç oğlunu yanına çağırarak:

Evlâtlarım, ben hayatta iken her birinizin kuvvet ve kabiliyetlerinizi görmek istiyorum. Bunun için (elinde tuttuğu ve birisini ancak bir kişinin kırabileceği üçer değneklik üç desteyi göstererek) bu destelerden birer tane aliniz ve birbirinden ayırmadan kiriniz demiş, üçü de, babalarına kuvvetli bir evlât yetiştirmenin sevinç ve gururunu duyurmak için yapmışlar, amma ne mümkün... Çocukların mahcubiyetini başlarının önlerine eğilmesinde müsaade eden baba tebessümle -desteleri çözünün ve değnekleri teker teker kırmaya çalısınız der- bu sefer değneklerin başına geleni elbette anlamışsınızdır. Değneklerin kırıldığını gören baba; evlâtlarım, ayrılığın zaaf, birliğin kuvvet ve kudret olduğunu gördünüz. Hayatiyet ve mukaddesatınızın teminat altında bulunmasını isterseniz bu değnekler gibi her sahada bir arada bulununuz, birinizin menfaatleri

hepinizin menfaati seklinde telâkki ediniz ve bu fikri fazilet ve feragat ile koruyunuz, der.

Bu hikâye, içtimaî birlik mevzuunda ferd ile cemiyet münasebetlerini pek canlı ve reel bir mevzuun tercümanı olarak göstermek itibariyle ibrete değer. Zaten insan tarihi bize zaiflerin hiç bir hakka hattâ dedelerinin yaşadıkları topraklar üzerinde yasamak hakkına bile sahip olmadıklarını göstermiyor mu? Herkes onu çok iyi bilir ki kuvvetler daime hürmet göregelmislerdir. Bunda sonrada bunun böyle olmayacağına dair bir işaret yoktur. Bir Fransız âliminin dediği gibi tabiat nazarında en büyük meziyet kuvvet, en kötü kusurda zafiyettir. Biri ne kadar yasamak imkânlarına malik ise diğeri o kadar mahv olmak talihsizliği ile yüklüdür.

Bir topluluğun manevi kıymeti tabii bir şekilde fertlerinin içtimaî kıymeti, yani başkaları ile birleşme kabiliyetlerine göre değişir. Bu kabiliyet irsi ve potansiyel vasıflarımıza ve bilhassa aldığımız terbiye ile içinde yasadığımız cemiyetin manevî vaziyetine tabidir. Egoist, kıskanç, kaba ve itidalsiz insani sevmek beşeri takati asan bir şeydir. Yalan söylemek, entrika çevirmek, hem cinslerine iftira ve ihanet etmek, her şeyi kendine ve en yakın menfaatine irca etmek gibi alışkanlıklar, içtimai bünye için kanserin insan vücudunda yaptığı tahribattan da beter bir rol oynarlar. Herkes kendisini başkalarının nefretine lâyık bir hale getiren alışkanlıkları terk etmedikçe karşılıklı olarak birbirini sevmeleri ve bundan içtimaî bir birlik ummaları hayal olmaktan ileri gidemez. Kendi hayatini milletin hayatından üstün tutan cahillerin budalaların cemiyet hayatında müessir olacak rolleri olduğu vakittir ki, milletler çökmüşlerdir.

Bu konuda sağlam bir zemin üzerindeyiz ve misaller verebiliriz. Meselâ Kafkasya'nın istilâsında Rusların bazı cahil ve idealsiz Kafkaslılara geçici imtiyazlar vererek akilli ve basiretli kimselere karşı kullanmaları istilâ isinde büyük rol oynamıştır. Ne hazindir ki bu günkü şartlar karşısında ileride ne olacağı sarih olarak bilinmeyen Kafkasya için (eğer kulaklara aks edenler doğru ise) şimdiden bazı imtiyaz ve şahsi menfaat avcılarının türediği söylenmektedir. Kafkasya mevzuunda çalışmayı kendilerine vazife edinen bu zatlar mevzii çalışmak, aralarına kimseyi almamak ve Kafkasya'da doğmuş olmayı imtiyaz telâkki etmek gibi sakat temayüllerile işittiklerimizi teyid etmektedirler. Bu takdirde sözüm ona bu imtiyazlı toplulukların müstakbel sandalyalara rakip kazanmamak gibi endişelerle malul oldukları hatıra gelmez mi? Bu mevzuda ileride daha çok söyleyeceklerimiz olacaktır zannediyorum. Geçenlerde bir vesile ile ziyaretine gittiğim yaşlı ve muhterem bir zattan dinlediğim bir hikâyeyi burada nakletmekle bitireceğim:

Ruslar Kafkasya'yı istilâ etmek istiyorlardı. Bu ise en dirayetli generallerini geniş salâhiyetle memur etmişlerdi. Bir general Kafkas kabilelerinden birer murahhas davet etmiş. Her kabile murahhas olarak en yaşlı adamlarını yani (Thamate) lerini, yalnız bir kabile kendisini temsil edecek olanda yas değil kabiliyet aramış ve buna en muktedir olan genç bir delikanlıyı memur etmişti. Kafkas murahhasları Rus generalinin sofrasında ikram ve izaz olunduktan sonra dönüşlerinde beraber götürmek için ne gibi hediyeler istediklerini sormuş, murahhasların hepsi yas sırasına göre kimi at, kimi semaver, kimi yamçı gibi basit ve şahsî taleplerde bulunmuşlar. En sona kalan delikanlı: Sayın general murahhas arkadaşlarım af buyursunlar, onların bu isteklerini dinledikten sonra yakın bir atide Kafkasya'nın istilânıza uğrayacağı endişesine düştüm. Şayet bu bir gün tahakkuk edecek olursa ben onu isterim ki, kendilerini temsil ettiğim kabilem ve onların üzerinde yaşadıkları topraklar bir istiladan masun tutulsun. Bu benim için de kabilem için de, en kıymetli hediyeniz olacaktır.

[Kafkas Dergisi, Ocak 1953 sayı 1, s.15-16.]

KÜLTÜR / SANAT

  • Son Eklenenler
  • Çok Okunanlar
  • Rastgele