Hz. Adem Hangi Dili Konuşuyordu?

Cuma, 19 Aralık 2003 00:00

 

Dillerin kaynağı hakkında eski bir soru: 
Hz.Adem Hangi Dili Konuşuyordu? 

 

Dil aileleri ve gen havuzları: 
Dillerin ortak bir atası bulunabilir mi?

 

İlginç bir biçimde, gelecek bir adım ötemize kadar gelmiş ve bu yüzyıl sona ermek üzereyken, kaçınılmaz 2001 yılı artık güncel bir tarih haline gelirken[1], uzak geçmişimizin araştırılması akademik çevrelerin daha önce hiç olmadığı kadar çok ilgisini çekmeye başladı. Daha da ilginç olanı ise, geleneksel olarak kendilerini geçmişin dipsiz kuyusuna bırakmaya alışkın olan Golotoglar[2] ve Arkeologların saflarına, bilimsel araştırmanın yüzü geleceğe dönük öncüleri sayılabilecek olan genetikçilerin de katılmış olmasıdır. Sanki insanoğlu, binyılın dönümünde artık ihtiyarladığını anlamış ve bir insanın sekseninci doğum gününde çocukluk anılarını hatırlamaya çalışması gibi, bu kadar uzun zamandır varoluşunun hikmetini arayarak kökenlerini sorgulamaktadır.

 

Artık gözden düşmeye başlamış ve kendine sermaye yaptığı geçen yüzyılın ihtişamını tüketmekte olan karşılaştırmalı tarihsel dilbilim, son yirmi yılda ikinci baharını yaşamaya ve diğer bilim dallarından da ilgi görmeye başlamıştır. Bunu sağlayan bilim adamlarının arasında en önemlisi, Stanford Üniversitesi’nden Joseph H. Greenberg’dir. Greenberg’in, sayısı 1.500 civarında olan Afrika dillerini 1960’larda yaptığı radikal bir çıkışla dört fila (Büyük Aile) içinde sınıflandırarak bu bilim dalına yaptığı ilk yenilikçi katkıya o zamanlar kulak tıkanmış ve bu çalışma belirli bir şaşkınlık yaratmanın ötesinde ses getirmemiştir (The Languages of Africa, Bloomington 1963).

 

Greenberg, yaklaşık yirmi yıl sonra daha da radikal bir sadeleştirme ile Amerika’nın yerel dillerini, o zamana kadar içinde sınıflandırıldıkları yaklaşık 150 dil ailesinden, sadece üç fila’ya indirgemiştir. Bunların üçüncüsü olan Amerind dil ailesi Greenberg’e göre, Amerika Birleşik Devletleri’nden Tierra del Fuego’ya[3] kadar Amerika kıtasında konuşulan bütün dilleri içermektedir (Language in the Americas, Stanford 1987). Amerika’da, birbirine sıkı sıkıya bağlı bir grup olan uzmanların tepkisi bu kez çok daha sert olmuş, hatta Greenberg’le iletişimi kesmeye kadar varmıştır. Fakat Stanford’un yaşlı kurdu (Greenberg 1915 yılında doğmuştur), amacına ulaşmak için bir an bile duraksamadan çalışmaya devam etmektedir. ªimdilerde kendisinden, 38. paralelin kuzeyinde Atlantik ve Pasifik Okyanusları arasında, Portekizce’den Eskimo diline kadar konuşulan bütün dilleri bünyesinde toplayan Avrasyatik (Eurasiatic) phylum’u[4][hakkında bir çalışma bekliyoruz. Bu, sayısı şu anda 5.000 civarında olan dillerden oluşan ormanı yalnızca on iki ana dala indirgemek gibi zor, zor olduğu kadar da iddialı olan programın bir aşamasıdır (Tablo 1). Nihai amaç, bütün dillerin ortak atası olan kaynak dil’e (monogenesis) ulaşmaktır.

 

 Yirmi yıl öncesine kadar kaynak dil, bu konuda çalışma yapacak olan dilbilimcilerin bilimsel itibarlarını ciddi şekilde tehlikeye atacak, bilimsel olmayan bir konu olarak görülüyordu. Fakat eşyanın tabiatı gereği, üzerinde çetin tartışmaların yaşandığı bu konuyla ilgilenenler kamplaştı ve konuya yönelik kamuoyu ilgisi de arttı. Afrika ve Amerika yerlilerinin dillerinin sınıflandırılmasına Greenberg’in vurduğu darbeler de belirli dogmatik görüşlerin yıkılmasına ve karşılaştırmalı tarihsel dilbilimin ortaya çıkış nedenine yönelmesine, yani belgeler ve hafızanın izin verdiğinin ötesindeki tarih öncesi döneme ışık tutmasına neden oldu. Greenberg’in en sadık takipçisi olan öğrencisi Merrit Ruhlen’e göre kaynak dilin varlığının ispatlanması artık neredeyse bir adım ötemizdedir ve var olan bütün diller arasında bir akrabalık ilişkisinin bulunduğu, küresel benzerlikler (global etymologies) kavramı ile özetlenen, kayda değer miktardaki sözcük karşılaştırmaları sayesinde ispatlanmış durumdadır. Bu alandaki çalışmalara devam edilmesi yönünde kuvvetli bir teşvik de, genetik alanından ve en ileri seviyedeki moleküler biyoloji araştırmalarından gelmektedir.

 

Seksenlerde, Berkeley Üniversitesi’nden Allan Wilson önderliğindeki bir grup araştırmacı, insanlara uygulanan ve DNA’nın kuşaklar arasında aktarılması alanında kaydedilen son gelişmelerden hareketle içsel yeniden yapılanma (internal reconstruction) adını verebileceğimiz bir çalışma yürüttüler. Genetik alanındaki kıt bilgilerimi zorlayan Wilson’un yöntemini açıklamak için bir örnekten yararlanacağım. Her birimiz vücudumuzda, atalarımızdan bize miras kalan bir gen birikimini taşıyoruz; başka bir deyişle yaşayan birer fosiliz. DNA’larımız, bir ağacın yaşını gösteren iç içe geçmiş halkaların kesiti gibi uygun bir şekilde seçilmiş durumda. Bu nedenle, değişik halkları temsilen, uygun bireylerden alınacak örnekler sayesinde dünyanın şu anki nüfusunun genetik olarak geçmişini ortaya koyma imkanı mevcuttur. Bu plan, Stanford Üniversitesi’nde çalışan İtalyan araştırmacı Luigi Cavalli-Sforza tarafından bir sonuca ulaştırılmıştır (History and Geography of Human Genes, Princeton 1994).

 

Greenberg ile aynı ortamda bulunmak ve birlikte çalışmak, Cavalli - Sforza’yı dil - halk denklemini dayanak noktası kabul ederek bir adım ileri gitmeye yöneltti; ki bu açıkça dil aileleri ile halkların dünya üzerindeki yerleşimleri arasındaki bağlantıyı ortaya koymaya yönelikti (Tablo 2). Geçtiğimiz on yıl, genetik ve dilbilimsel sınıflandırmalar hakkındaki makalelerle bilimsel ve popüler dergilerin bir açılımına sahne oldu. Çalışmaları sonucunda Cavalli-Sforza’nın sağladığı ilerlemenin hakkını verdikten sonra, bize de bu sonuçları değerlendirmek düşmektedir. Horatti ve Coratii gibi, aynı anda yalnızca bir hasımla mücadele edecek ve Greenberg’le başlayacağım.

 

Dilbilimsel sınıflandırmanın temel sorunu, diller arasındaki kalıtımsal benzerliklerin, tesadüfi ses benzerlikleri ve karşılıklı sözcük alışverişlerinden ayırt edilmesidir. Karşılaştırmalı tarihsel dilbilim tarafından geliştirilmiş olan yöntem, bir Glottologun bilimsel çalışmalarını, amatör bir polyglot’un[5] yakaladığı tesadüfi benzerliklerden ayırt etme imkanı vermektedir. Usandırıcı bir ders vermek zorunda kalmadan bu durumu göstermek için, kolayca anlaşılabilecek bir örnek vereceğim. Gündelik dilden alınan üç İtalyanca sözcüğü, örn. dieci, avere ve strada; aynı anlamları taşıyan Almanca karşılıkları olan zehn, haben ve Strasse ile karşılaştıracak olursak hepimiz, ilk kelime çifti (dieci-zehn) arasında görmediğimiz bir benzerliği ikinci ve üçüncü kelime çiftleri arasında (avere-haben, strada-Strasse) görebiliriz. Karşılaştırmalı tarihsel dilbilim ortaya koyabilir ki, (a) dieci ve zehn ortak bir kökten gelmektedirler, (b) avere ve haben tesadüfi olarak benzeşiktirler ve (c) Strasse, Roma İmparatorluğu döneminde kullanılan strata adlı Latince kelimeden türeyerek Almanca’ya geçmiştir.

 

Öte yandan, aynı şekilde tre, madre ve stare kelimelerini drei, Mutter ve stehen kelimeleri ile karşılaştırırsak, ilk bakışta fark edilen benzerlikler karşılaştırmalı tarihsel dilbilim bulguları ile örtüşür nitelikte olacaktır: bu örnekteki üç kelimenin iki dildeki karşılıkları da aynı kökenlerden gelmektedir ve bu durum, İtalyanca ile Almanca arasında genetik bir akrabalık ilişkisi bulunduğunu ispatlamaktadır. Bu kesinliğe ulaşmak için, tarihin binlerce yıllık dönemlerini kapsayacak kadar uzun süren çalışmalar gerekmiştir. Açıktır ki, dillerin sözel olarak aktarıldığı ve genellikle kimse tarafından tam olarak bilinmediği Amerika ya da Yeni Gine yerel dilleri üzerinde benzer bir çalışmanın yürütülmesi sırasında bütün bunlar mümkün olamayacaktır. Bu nedenle, kaybedecek zamanları olmayan Greenberg ve çalışma arkadaşları, topladıkları benzerliklerin güvenilirliğini sınamakla uğraşmamışlardır.

 

Başka bir deyişle, buldukları benzerliklerin, yukarıdaki ikinci örnekteki gibi olduklarını kabul etmişler ve birinci örnekteki gibi olma riskini de göze almışlardır. Örneğin, ilk bakışta benzer 300 kelimenin bulunduğu bir çalışmada 100 yanıltıcı benzerliğin yalnızca istatistiki bir hata payı olacağını ve geri kalan 200 kelimenin ortak bir kökenin varlığını garanti edeceğini kabul etmişlerdir. Ancak, göz önüne alınması gereken kronolojik bir zorluk daha vardır. Diller arasındaki akrabalık ilişkileri, zamanla zayıflayan ilişkilerdir ve dolayısıyla kalıtsal benzerlikler de yüzyıllar geçtikçe yok olmaktadır.

 

Bu sezgisel anlayış, elimizdeki bilgilerin ışığında büyük oranda zayıflamaktadır. İtalyanca ve Almanca’nın ataları olan proto-Latince ve proto-Almanca’nın 5.000 yıl kadar önce aynı dilin iki türü olduğu yönünde, kayda değer bir isabet oranıyla hüküm verebiliyoruz. Bu, 5.000 yıl sonra bile bazı benzerliklerin görülebildiğini ortaya koymaktadır. Peki, daha uzun, örneğin 50.000 yıllık dönemleri karşılaştırmaya kalkarsak ne olur? Bu noktada görüşler büyük oranda farklılaşmaktadır. Aynı dil ailesi içindeki diller arasında karşılaştırma yapan glottologlar, genellikle 10.000 yılın aile ilişkilerinin izlerini yok eden bir zaman uzunluğu olduğunu kabul etmektedirler. Öte yandan uzun dönem karşılaştırmacıları, devamlılık konusunda kendilerinden emindirler ve aile ilişkilerinin tarihlerine mihenk taşları koymamaktadırlar. İki tarafa da mesafeli durmak istiyorsak, şu anki bilgilerimizle, dillerin ayrışmasını ölçmek için bir takvim oluşturmak üzere tarafsız bir ölçüt koyamayacağımızı söylememiz gerekir. Bir çeşit dilbilim saati oluşturmak üzere çalışan az sayıdaki bilim adamı öyle bir saldırının hedefi olmuşlardır ki çabalarını yarıda bırakmak zorunda kalmışlardır. Öte yandan, tarih boyunca dillerin değişmeden kaldığına inanmak da ciddi bir sorumsuzluk içermektedir. Bir dayanak noktası olmaksızın ilk bakışta görülen benzerliklere güvenmek, karşılaştırma yöntemini yok saymak ve konunun uzmanları ile amatörler arasında bir fark bulunmadığını kabul etmek anlamına gelir. Güvenilir bir etimolojik zemine dayanan yeteneklerimin izin verdiği ölçüde, uzun dönemli bir karşılaştırma örneği vereceğim. İtalyanca zamirler ‘io’ ile ‘tu’nun ve soru zamiri olan ‘chi/che?’nin, diğerlerinden bağımsız olarak Hint-Avrupa, Ural (Ugro-Fin ve Sami) ve Altay dillerinin üç kolundaki (Türkçe, Moğolca ve Tunguz) karşılıkları olan orijinal hallerinde açık benzerlikler görülmektedir (Tablo3). Özellikle, söz konusu zamirlerin dilin özünde yer alan yapılar olduğu göz önüne alındığında, bu benzerliklerin bir akrabalık ilişkisinden başka bir nedene bağlanması zordur. Fakat, bu akrabalığın tam olarak ne olduğu da, hala açık olmaktan uzaktır. Bununla birlikte, bu benzerlikleri temel alarak (zamanı ve mekanı hakkında en ufak bir fikir sahibi olmaksızın) bir Avrasya kolu’nun varlığından bahsedilebilir.

 

Cavalli-Sforza tarafından davet edilmiş olduğumuz genetik ve dilbilim dallarının evliliği konusunda ise, ortaya koymaya kendimi zorunlu hissettiğim itirazlar temel olarak sorunun dilbilim boyutunu ele almaktadır. Her şeyden önce, şu andaki dil ve nüfus dağılımlarını yansıttıkları ölçüde iki aile ağacı alt dallarda çakışmakta, ancak üst dallarda önemli ayrışmalar göstermektedirler. Benim görüşüme göre bu durum, yeterince dikkate alınmamış olan iki nedenden kaynaklanmaktadır.

 

İlki, dil-halk denkleminin kesin bir şekilde açıklığa kavuşmamış olmasıdır. Bu, Latince’nin Keltce, Veneti, Osco-Umbrian, Messapii, Dacian gibi diğer Hint-Avrupa halkları üzerinde olduğu kadar Hint-Avrupa kökenli olmayan Sardunya, İberya, Rhaetian, Ligurinan, Etrüsk gibi halklar üzerinde de etkili olmasından da görülebilecek tarihi bir örnekle ortaya konmaktadır. Bu nedenle neo-Latince ya da Romans dillerinden bahsedebilirken neo-Latin ya da Romans halklarından bahsedemiyoruz.

 

Diğer gerçek de, genetik ayrımla dil ayrımının aynı hızda ilerlediği ve genetik yapıda bir ayrışma olduğunda, buna paralel olarak bir dil ayrışmasının da gerçekleştiği görüşüdür. Bu durum, şu an için gerçekle bağdaşmamaktadır. Bu nedenlerden dolayı, iki disiplinin de ayrı ayrı ilerleyişlerine devam etmeleri doğrudur. Bilgimizi artıracak her çaba kabul edilebilir, dilbilim de bu binyılın sonunda kayda değer katkılar yapmaktadır. Hz. Adem’in konuştuğu dile hala ulaşamadık, ancak artık bu, ulaşılması imkansız bir amaç olmaktan çıkmıştır.

 

Tavuk ve Yumurta Hikayesi

 

Eski bir soru: insanoğlunun tek bir dil konuştuğu bir dönem hiç var olmuş mudur? Cevap eğer ‘evet’se, çok açık ki bu, insan nüfusunun çok az olduğu çok eski bir zamanda olmuş olmalı. Öte yandan, kesin olan bir şey var; eğer durum böyle olsaydı çevirmenlerin yaptıkları iş tamamıyla gereksiz ve düşüncesi bile anlamsız olurdu. Kutsal kitapta geçen Babil’in Asma Bahçesi hikayesi, bu soruya verilebilecek olumlu bir cevap olarak görülebilir. Kibirleri doğal düzenin yıkılmasına ve dolayısıyla, düşünce karmaşasına ve düşüncelerini ifade edecek sözcükler kargaşasına neden olana değin bütün insanlar aynı dili konuşurlarmış...

 

Dilbilimsel tek kökenlilik kuramı, yaratılış kuramıyla paralellik gösterir: eğer yaratıcımız tekse, bütün dillerin ortak atası olan tek bir dil de var olmalıdır. Ancak 19. yüzyılın bilimsel araştırmaları bu hipotezi çürütmüştür. Birbirleriyle ilişkisi olmayan bazı dil ailelerini tanımlayan karşılaştırmalı dilbilim de, genetikle aynı yoldan ilerleyerek aynı kökenden gelmeyen “dallar” olduğuna dikkat çekmiştir.

 

Bugün bu sonuçlar Amerika’da sorgulanmaktadır. Mantık basittir: araştırmalar bize ilginç genetik benzerliklerin bulunduğunu gösterdiğine göre, büyük bir genetik “makro-aile” bulabiliriz; ve diller de insanların tarihine eşlik ettiğine göre, bu alanda da ortak bir “ana” bulabiliriz. Bu hipotez büyüleyicidir, ancak ispatlanması gerekir ve test edilmesi de tabii ki, bu hipotezi doğru kabul edenlere düşmektedir. Fakat bu kolay bir iş değildir. Araştırma zemini olan dünya dilleri alanı çok geniş ve hareketli olup, farklı dillerdeki sözcükler arasında ayırt edilmesi çok zor benzerlikler bulunmaktadır. Dilbilim, cesaret verici pek çok yenilikle doludur. Çift anlamlı kelimelerle yanlış benzerlikler her gün karşılaşılan şeylerdir; ne var ki yarış devam etmektedir. Geleceğin geçmişten daha büyük bir başarıya gebe olmadığını kim söyleyebilir?

 

Bütün dillerin tek kökenden geldiğini ileri süren tek kökenliliğin (monogenesis) ispatı için yapılan ilk çalışmalar, İtalyan glottolog Alfredo Trombetti tarafından bu yüzyılın başında yürütülmüştür. İspatlanamaz bir efsane olarak görülen ve daha birkaç yıl öncesine dek bilimsel araştırma konusu olarak kabul edilmeyen bu konu, genetikçilerin bugünkü insan topluluklarının ortak ataları hakkında yapmış oldukları keşiflerle desteklenen, mevcut diller ve sınıflandırılmaları hakkındaki daha büyük bir bilgi birikimi sayesinde yeniden önemli bir seviyeye getirilmiştir.

 

(P. Levy  tarafından İngilizce’ye, Muharrem Nesij Huvaj tarafından

Türkçe’ye çevrilmiştir.) 

 

 

[Alberto Nocentini]

Kaynak: Nart Dergisi Mart Nisan 2003 Sayı:35 

 

 


 


[1] Bu makale 1998 Mayıs’ında yayınlanmıştır. [Ç.N.] 

 

[2] Dillerin kökenlerini ve diller arasındaki evrimsel ilişkileri inceleyen bilim dalı [Ç.N.] 

 

[3] (Ateş Toprakları), Güney Amerika’nın en güneyinde, Arjantin-Şili sınırındaki adalar topluluğu [Ç.N.] 

 

[4] Dilbilimsel köken anlamında ilişkili olabilecek dil ailelerinden oluşan büyük kola verilen ad [Ç.N.] 

 

[5] Çok sayıda dil bilen [Ç.N.] 

 

 

KÜLTÜR / SANAT

  • Son Eklenenler
  • Çok Okunanlar
  • Rastgele