Diller Ülkesine Yolculuk

Cuma, 19 Ekim 2001 00:00

 

Dünyaca ünlü araştırmacı yazar George Hewitt ile yaptığımız bağlantı sonucunda, kendisinin Abhaz Dili ile tanışması ve yayınları üzerine bize göndermeyi memnuniyetle kabul ettiği röportaj içerikli yazısını ‘Nart Dergisi’ okuyucularının ilgisine sunuyoruz.

 11 Kasım 1949’da Doncaster (Yorkshire, İngiltere)’de Tom ve Joan Hewitt’in tek çocukları olarak dünyaya geldim. 11 yaşında Yerel Gramer Okulu’na girince hayatımda ilk defa yabancı dillerle karşı karşıya geldim ve bu konunun benim ilgi alanım olduğunu keşfettim. 16 yaşımda bu dillerin dördünden (Fransızca, Almanca, Latince, Yunanca) sınavlara girdim (o - seviye) ve A - seviye sınavlarım için Latince, Yunanca ve Eski Yunan - Roma Tarihi konularında yoğunlaşmaya karar verdim. Başka bir konuda çalışmayı hiç düşünmedim ve eğitimime 1969 yılında Cam­bridge St. John’s Koleji’nde Klasikler’le devam ettim. 3 yıl sonra burslu okuduğum bu bölümden mezun oldum.

Bu noktada, o zamanlar oldukça popüler olan “Linguistik” (dilbilim) alanında yeterlik almak akıllıca görünüyordu. Cambridge’de verilen bir yıllık Linguistik programına girdim ve Dr. Alan Sommerstein danışmanlığında tezimi Latin Dili üzerine yazdım. Fakat, bu bir yıl boyunca akademik hayatın gerçekten bana göre olup olmadığını düşünmeye başladım ve Liverpool Polis Kuvvetleri’ne katılmak üzere başvuru yaptım, fakat başarılı olamadım. Ve Cambridge’de doktora için çalışmalarıma devam etmeye karar verdim. Eski Yunan dili sentaksını içeren bir şeyler çalışmak istiyordum, uygun bir konu için çevreme danıştım. Bu noktada Klasik Filoloji hocalarımdan biri, emekli Sanskritçe Profesörü Harold Bailey’in bana bu konuda tavsiye verebilecek en uygun kişi olduğunu söyledi. Bu seçkin bilim adamı ile bir buluşma ayarlandı ve onun, o sıralarda oda kiraladığım müstakil evin arkasındaki bir apartmanda yaşadığını öğrendim. Buluştuk.

Ve  bu buluşma benim hayatımın geri kalanına bir yön çizecekti.  

Prof. Bailey, eğer Eski Yunanca ile karşılaştırmalı bir araştırma yapmak istiyorsam, Hint - Avrupa dil ailesinden Litvanyaca (Lithuanian) veya Ermenice (Armenian)’nin karşılaştırma için uygun diller olabileceğini söyledi. Benim ilk etapta tercihim, Hint - Avrupa dil ailesinin çok eski, tarihi özelliklerine sahip olan Litvanyaca oldu, fakat danışmanım olabilecek tek kişi olan Oxford’dan Prof.Auty o sıralarda Estonya’da olduğu için danışman bulamadım ve olmadı. Daha sonra Yunanca ve Ermenice arasında karşılaştırmalı çalışma yapmak üzere, Cambridge’den Prof. Bernard Comrie ve Ox­ford’dan Ermenice Profesörü Charles Dowsett’in ikili danışmanlığında kayıt oldum. Eski Ermenice gramerinin temellerini öğrenmek üzere Antonine Meillet’in “Altarmenisches Elementar­buch” adlı kitabını çalıştım. Fakat kayıt olduktan 3 hafta sonra Prof. Harold Bailey ile konuştum. Bana, eğer Ermenice  ile ilgileneceksem Gürcüce de bilmem gerektiğini söyledi. Bunun nedeni olarak da, bu iki dilin çok fazla birbirleriyle ilgili olmamasına rağmen, Transkafkasya’da çok uzun yıllardır bir arada var olduklarını ve karşılıklı olarak yoğun etkileşim geçirdiklerini söyledi. Kütüphanesinden Gürcüce bir kitap çıkardı ve ben o güzel yazıları görünce bu dile hayranlık duydum. Hans Voigt’un “Grammaire de la langue Georgienne” kitabını aldım ve Gürcüce öğrenmeye başladım. Hint - Avrupa dil ailesinden olmadığı için Klasik Ermenice’den daha zor geldi ve Gürcüce ile ilgili özelliklerini öğrendim. 2 yıl Ermenice materyaller okumaya devam etmeme rağmen gün geçtikçe yerli Kafkas dillerine daha çok ilgi duyuyor ve etkileniyorum. 

Eski sınıf arkadaşlarımdan biri (şimdi Cam­bridge’de Karşılaştırmalı Filoloji Profesörü) mezuniyetten sonra petrol endüstrisine girmişti ve ben okulu bitirdikten bir yıl sonra Cambridge’de Linguistik Diplomasını almak üzere gelmişti. Geldiğinde bana, şirketin Londra’daki merkez ofisinde çalışmak üzere Türkiye’den gelen bir Kafkasyalı ’dan bahsetti. Bu arkadaş (Fahri Yaman) ile Cambridge ‘de Prof. Harold Bailey ve benim için bir buluşma ayarladık. Bu ziyarette, Fahri’nin neredeyse unutmak üzere olduğu Abzakh diyalektinden hatırladığı bazı temel kelimeleri kaydettik. Benim kendi anadiline olan ilgimi gören Fahri, o yaz (1974) Türkiye’deki köyüne (Balıkesir’in güneyinde Demirkapı Köyü) gitmeyi önerdi. Ayarlamalar yapıldı ve o köyde, dili her gün konuşan insanlardan Çerkesçe üzerine bilgi toplayarak 3 hafta geçirdim. Bu süre boyunca, gençlerin birbirleriyle konuşurken Çerkesçe yerine Türkçe kullandıklarında daha mutlu olduklarını farkettim. Bu, sadece Kafkas toplumu ile ilgili değil, yerli Kafkas dillerini tehdit eden “dillerin kaybolması tehlikesi”  ile ilgili ilk gözlemimdi. Ve bu tehlike, 1998’de SOAS’ta verdiğim profesörlük açılış töreni (inaugural profes­sorial) dersinde de belirteceğim gibi, sadece dias­porayı değil, anavatanları Kafkasya’yı da tehdit ediyordu.

Cemal Cangül ve ailesiyle birlikte kaldığım Demirkapı Köyü’nde geçirdiğim süre boyunca, bazı yaşlılar tarafından Ubıhça’nın  halen konuşulduğunu tahmin ettiğim Hacı Osman Köyü’nü ziyaret etmek istedim. 3 haftalık sürecin sonuna doğru ziyaret ayarlandı ve Hacı Osman Köyü’ne gittik. Köye varır varmaz, beni Ubıhça konuşan yaşlı bir amcanın evine götürdüler. Teyibimi çıkarttım, ve ölmekte olan bu dilden örnekler kaydetmeye başladım. İngiltere’den gelen bu yabancıyı merak eden birkaç çocuk hemen etrafımızda toplandı. Gece için, orda bir kafe sahibi Fuat Ergün’ün evinde kalmam planlanmıştı. Fuat’ın 7 çocuğu vardı fakat bir tanesinin bile Ubıhça bilmediğini söylediler, sadece Türkçe ve Çerkesçe konuşuyorlardı. O gece Fuat’ın ve köye ilk vardığımda evine gittiğim yaşlı amcanın konuşmalarından bazı kayıtlar yaptım.

Köydeki ilk gecemde fark ettiğim garip bir şey; daha açık olan Demirkapı Köyü’ndekinin tersine, buradaki kadınlar hiç ortalıkta görünmüyordu. Oraya ilk vardığımda kuyudan su çeken bir kadın görmüştüm, sokaktan geçerken gözlerini başka tarafa çevirdi ve yürüdü. Hacı Osman Köyü’nde gördüğüm ikinci kadın, akşam yemeği ve sabah kahvaltısını getiren Fuat’ın kızıydı, Fuat’ın hanımıyla hiç karşılaşmadım!

Biran önce Tevfik Esenç’le - Ubıhça konuşabilen son insanla - nasıl irtibat kuracağımı öğrenmek istiyordum. Minibüsle Manyas’a gitmek üzere hazırlanıyorken bana, Tevfik’in oğullarından birinin, Erol’un İstanbul’daki telefon numarasını verdiler.

Demirkapı’dan şehre döndüğümde cuma günüydü. Ev sahibimin oğlu o akşam Erol’u aradı ve Erol da bu konuda babasına bilgi vereceğini söyledi. Ertesi sabah saat 9’da eve bir misafir geldi, tertemiz giyinmiş yüzünde kocaman gülümsemesiyle Tevfik Esenç’le buluşmak isteyen İngiliz’i arıyordu, bu Tevfik’ di. O hafta her gün geleceğine söz verdi, böylelikle Ubıhça üzerine çalışabilecektik, ve gerçekten her sabah saat tam da 9’da geliyordu. Ama maalesef evinde misafir olarak kaldığım kişi kanser hastasıydı ve benim için çeviri yapamıyordu, oğlu ise Tevfik’ in günlük ziyaretlerine başlamadan  önceki Pazar okuluna devam etmek için Paris’e gitmişti. Böylelikle tercümansız kalmıştık. Tevfik ile birçok kayıt gerçekleştirdim, içlerinde daha önce Demirkapı Köyü’nde dinlediğim bazı hikayeler ile orijinal bir hikaye vardı; 500 yıl önce Ubıhya’ya gittikleri ve bir gramer kitabı yazdıkları düşünülen 2 İngiliz hakkında..

Bu bana, James Bell ve John Longworth adındaki 2 İngiliz’in 1830’larda Karadeniz Sahili’ne yaptıkları ziyareti ve Çerkesler arasında kaldıkları dönem yazdıkları muhteşem tasvirleri yansıtıyor gibi göründü.

Ben Şişli’ de kalırken, bir cumartesi sabahı Tevfik, İstanbul’un değişik bir köşesinde bululan evine götürdü beni. Ve orada eşi ile karşılaştım. Abaza olduğunu söylediği oldukça yaşlı bir arkadaşı da gelmişti eve. Abhazca konuştuğunu çok sonra anlamama ve bu olay benim Abhaz Dili ile ilk tanışmam olmasına rağmen ben, onun bazı konuşmalarını kaydetmiştim. Tevfik beni öğle yemeği için bir restorana götürdü ve ondan sonra birbirimize hoşça kal dileyerek ayrıldık.

Kuzey Batı Kafkasya Dilleri üzerine pek çok  şeyi borçlu olduğumuz sınırsız çalışmalarıyla tanınan eski arkadaşım Prof. George Dumezil ile  sıkı bağlarım olduğunu bilmesine rağmen Tevfik ile  bir daha karşılaşmadık.

Cambridge’e  geri döndüğümde Kafkas Dilleri’ni araştırmaya daha fazla zaman ayırmaya karar verdim ve lisans öğrencileri için olan değişim programları ile beni Tiflis’e göndermeleri için British Council’ a başvurdum.. Orada, diğer Kafkas Dillerini daha yakından tanıma fırsatım olacaktı ve ayrıca Gürcüce öğrenme niyetindeydim. Daha önce Yunanca ve Ermenice üzerine çalışma yapmak için kayıt yaptırmış olmama rağmen bir şekilde British Council’ı beni kabul etmeleri konusunda ikna ettim. Eylül 1975’te Tiflis’e gittim. Gürcüstan’daki aylarımı bir kursa devam ederek geçirmeyi düşündüğümden, Gürcü Dili dersleri ayrıca da teorik olarak Çerkesçe, Avar ve Çeçen dilleri üzerine dersler araştırdım. İngilizce konuşabilen bir Gürcü, Avar ve Çeçen Dilinde özel ders verebileceğini söyledi, fakat Çerkesce öğrenebileceğim İngilizce konuşabileceğim tek kişi bile yoktu.  Daha sonra akraba Abhaz Dili üzerine çalışma yapmam önerildi, ben de kabul ettim (gönülsüzce). Çalışmama, ilk önce kaldığım yurtta danışabileceğim anadilini konuşan bir Abhaz var mı diye araştırma yaparak başladım. Aynı odayı paylaşan Zaira Khiba ve Aza Inal - lpa adında iki kişi olduğunu öğrendim. Onlarla olan iletişimim sadece, Tiflis’teki öğrencilik yıllarımda olmasına rağmen, daha sonra onları çok yakından tanıdım. Almir Abredzh Rusça ve İngilizce konuşabilen bir çerkesti.  Ben bu Abhaz kızlarından biri ile gün geçtikçe daha fazla ilgilenmeye başlamıştım; tıpkı Almir’in de diğeri ile ilgilendiği gibi! 1975 yılının sonunda, Almir’in yardımı olmaksızın Zaira ile Gürcüce konuşabilir duruma gelmiştim. Zaira hiçbir zaman Gürcüce çalışmadığı halde, Tiflis’te Gürcüstan Bilim Akademisi’nde kendi anadili’nin sessiz harf sistemi üzerinde çalışma yaparken kapmıştı bu dili. Uzun hikayenin kısası, Almir Aza ile evlendi ve ben de 1976’da Zaira ile....

1976 yazında Cambridge’e döndüğümde, slavik olmayan SSCB dilleri üzerine 2 yıllık bir araştırma projesi yapmak için bir anlaşma yaptım ve böylelikle yüksek lisans kaydımı iptal ettirdim. Bu iki yılı, araştırma projem için Kafkas dilleri hakkında yazarak geçirdim. Zaira nihayet SSCB’den ayrılma iznini almıştı ve 1977 Ocak ayının sonunda yanıma gelmişti. Araştırma projem tamamlandığında, doktoram için yeniden kayıt yaptırdım, ancak bu kez karşılaştırmalı Gürcü - Abhaz dillerini önerdim.  İlk kitabım, Bernard Comries ve bir arkadaşı tarafından bir dil çalışması serisi için hazırlanan anketlere dayalı olan Abhazca Grameri 1979 yılında Hollanda’da basıldı.  O yıl, doktoram için gerekli materyalleri toplamam için Gürcüstan’a döndüm. Tabii Zaira ve 1977 Kasım’ında doğan kızımız Amra Shukia da bana eşlik ettiler. 1979 - 80 akademik yılını Tiflis’te geçirdik.

Dilbilim diploması ve daha sonra da Ermenice üzerinde çalışırken yüksek lisans için devlet fonuna yaptırdığım 3 yıllık kaydım dolduğundan şansımın yardımıyla Oxford’taki Wardrop Fonu’ndan Abhaz ve Gürcü’ce dillerini araştırmak için bir burs ayarlamayı başardım. 1980 yılında İngiltere’ye döndüğümde bu parayla bir yıl idare ettim. Bu yıl içinde, 1987’de Mouton De Gruyter tarafından yayınlanan ve Kuzey İngiltere’de Hull Üniversitesi Dilbilim Bölümü’nde bir iş bulamamı sağlayan doktoramı yazdım. 1981 yazında Hull’a taşındım. 1988’de bölüm kapanana kadar 7 yılımı dilbilim öğreterek geçirdim ve oradan da daha sonra da sürekli çalıştığım SOAS’a transfer oldum.  İkinci kızım Gunda Amza - Natia 1984 Eylül’ünde dünyaya geldi. SOAS’ta Gürcü - Kafkas dillerinden sorumluydum ama aynı zamanda dilbilim bölümündeydim. 1992’de Kafkas dilleri katibi oldum; aynı yıl Yakın ve Doğu Çalışmaları Bölümü’ne transfer oldum. 1996’da profesörlüğe yükseldim ve 1997’de İngiliz Akademisi’ne üye olarak seçildim. Ayrıca uluslar arası Çerkes Akademisi (Nalçik) ve Abhazya Bilim Akademisi fahri üyesiyim.

İlk kitabım Abhaz Dili üzerine olduğundan, her ne kadar kendimi Gürcü dili uzmanı (kartvelologist) olarak görsem de  bir Abhazolog olarak biliniyorum... Bunların dışında Gürcü’ce konuştuğum dildi ve onun kardeş dili olan Mingrel Dili üzerine çalışma niyetindeydim. 1980’lerde birçok kez Gürcüstan/Abhazya’yı ziyaret etme fırsatım oldu ve Abhazya’dayken Gürcüce sohbet edebileceğim yerli Mingrellerle çalışma fırsatı buldum. 1980’lerde Sovyetler Birliği parçalanmaya ve çirkin bir milliyetçilik türü Gürcüstan’a yayılmaya başladığı dönemde, her hafta düzenli olarak Tiflis’ten gönderilen “Edebi Gürcüstan” isimli gazetede Abhazlara yönlendirilen çirkin sözlü saldırıları okuyordum ve bu beni Abhaz - Gürcü ilişkilerinin akibeti konusunda ciddi şekilde endişelendiriyordu.  Nihayet, Mayıs 1989’da SOAS’ta yapılan Gürcü Çalışma Günü’nde bu tehdidi dile getirmek için bir fırsat elde ettim. 1987’nin son beş  ayında Gürcüstan / Abhazya’ dayken, 1988 Ocak’ında Londra’da Gürcüstan’daki dil planlaması üzerine yapacağım konuşma için materyal toplamıştım. İşte o zaman 1930 ve 40’larda nelerin yaşandığını keşfetmiştim. Abhaz Alfabesinin Gürcüce temelli değiştirilmesi ve Gürcüce konuşulmayan bölgelerde Abhazca eğitim yapan okulların 1945 - 46’da sadece Gürcü okulları lehine kapatılması gibi.. Bunun bomba etkisi yaratacak bir materyal olduğunu biliyordum. Bu konuyu eğitimli Gürcülerle tartıştığımda gördüğüm şey beni şaşırttı. Benim bir Abhaz ile evli olduğumu öğrendiklerinde bana sürekli Abhazların Gürcülere karşı neden çok isteksiz davrandıklarını sormalarına rağmen, bu çok önemli Stanilism yıllarında Cumhuriyetlerinde nelerin yaşandığından tamamen bihaberdiler. 

Ve Mayıs ayında bir gün, bütün cesaretimi toplayarak bu konular üzerinde konuştum. Ve şunları ileri sürdüm. 40’larda onların adına Abhazya’da neler yapıldığını bilseydiler, Abhazların tutumlarını daha iyi anlayabilirler; buna ek olarak 1801’de Rus baskısıyla hareket ettirildikleri için Ruslara yönelik Gürcü husumeti sempati toplayabilirdi, böylelikle Gürcüler kendi azınlıklarına (Abhazlar dahil) aynı kibir ve aşağılama ile muamele etmez hatta daha anlayışlı olarak onlara daha cömert davranırlardı..... özellikle o zamanki Gürcüstan gayri resmi liderleri Zviad Gamzahurdia ve Merab K’ost’ava gibi Gürcüstan bağımsızlığı için kavga eder ve bunun için tüm Gürcüstan nüfusunun desteğine ihtiyaç duyarlardı. SOAS’ta provoke edilen sunumuma dinleyiciler arasındaki Gürcülerden gelen ilk düşmanca tepki, daha sonra da Gürcüstan’da abartılarak tekrarlandı. Stalin’in adamları tarafından Paris’te suikaste uğrayan Gürcüstan Menşevik liderlerinden birinin en büyük oğlu olan Dr. Ak’ak’i  Ramishvili de dinleyiciler arasındaydı. Ayağa kalktı ve herne kadar söylediklerim Gürcülerin hoşuna gitmese de bunları yazmamı ve Tiflis’e göndermemi önerdi. Önerisini dikkate aldım ve SOAS’taki kısa konuşmamdaki düşüncelerimi detaylandırarak Gürcü dilinde yazdım. Gürcüler bu açık mektubumu belki yayınlamazlar diye, tekrar İngilizce’ye çevirdim ve bir kopyasını Abhazya’nın Başkenti Sohum’daki arkadaşlarıma gönderdim. Ve bu konu üzerinde daha fazla düşünmedim ta ki yaz tatilimiz için 3 ay kalacağımız Abhazya’ya uçmak için Moskova’da uçağa binene kadar...

Uçakta öğrendim ki, benim açık mektubum Sohum’a ulaştığında, yazının Gürcüstan’da yayımlanıp yayımlanmadığını öğrenmek için “Edebi Gürcüstan” ofisini aramışlar. Her kim cevap verdiyse telefona, yazının yayımlanabilecek kadar iyi olduğunu yalnız yayımladıkları takdirde kardeşlerinin (milliyetçilerin)  onları öldürebileceklerini söylemiş. Ve böylelikle, Abhazlar tarafından benim mektubum Rusça’ya çevrilerek Sohum Filarmoni Salonu’nun dış cephesine asılmış tüm Abhazya okuyabilsin diye. Durum, bizim haftada bir “Edebi Gürcüstan”dan okuyup saptayabildiğimizden daha vahimdi... Abhazya, Gürcüstan medyasında, Abhazlar “Gürcülere ait” topraklara sonradan geldiler ve böylelikle onlar “Gürcülere ait” bölgede “misafirdirler” şeklinde çıkarcı bir edebiyat  uzmanı tarafından 1940’ların sonunda ileri sürülen saptırılmış tarihsel dokümanlarla sürekli bir suistimale maruz kalmaktaydı.  Şimdi ise, bize söylenen çok uzaklarda İngiltere’de de olsa en azından bir insanın onların problemlerinden haberdar olması ve tarihsel, kültürel haklarını haykırmak için hazırlanması Abhazlar’ın rahat bir nefes alabilmesini sağlamıştı. Biz 8 Temmuz Cumartesi günü yetişmiştik ve sadece 7 gün sonra Sohum’da Tiflis Üniversitesi’nin bir kısmının bulunduğu yasadışı boş bir alanda çatışmalar başladı. Temmuz’un 16. Günü sabah saat 6’da silah sesleriyle uyandığımız Oçamçıra’ya kadar yayılmıştı çatışma. İyi ki Sovyetler Birliği hala vardı. Birkaç saat içersinde İçişleri Bakanlığı’nın askerleri iki tarafı ayırmak için bölgeye girdi çünkü Oçamçıra Abhaz ve Mingrel’lerden oluşan bir nufüsa sahipti. O askerler olmasaydı çatışma kesinlikle daha da yayılabilirdi. Durum oldukça gergindi. Binlerce Gürcü ve Mingrel Oçamçıra güneyinde Ghalidzga Irmağı’nın kenarında toplanmış Sohum’a ulaşmayı umut ediyorlardı. Gürcü Komünist Partisi Lideri Givi Gumbaridza bölgeye Pazartesi sabahı yetişmişti. Onunla 25 dakika kadar görüşmeyi başarabildim ve bu süre içerisinde Açık Mektubumun niçin yayımlanmadığını sordum. Ben o mektubu Abhazları cesaretlendirmek ve Gürcüleri kızdırmak için yazmamıştım. Eğer Gürcüler geçmişlerini öğrenirlerse, Abhazların durumunu anlamaları daha kolay olur ve iki milletin de yararı için onlara daha iyi davranırlar diye düşünmüştüm. Aynı haftanın Cuma günü makalem “Edebi Gürcüstan” da yayımlandı. Fakat Tiflis’teki isteksiz yetkililerin, okuyucularını kendi fikirleri doğrultusunda nasıl  yönlendirdiklerinin altını çizmek isterim. Makalem bütün Gürcü medyasında yer alan makale ya da konuşmaların sadece ilkleri olan üç düşmanca eleştiri ile aynı anda yayınlandı.  Tabii ki bütün bunların amacı, dinlenmeye değer olan düşüncelerin kaynağı olarak muhatap alınabileceğim fikrini baltalamak için hakaret edilmesiydi. Bu, 1987 Ocak ayındaki A’kak’i Shanidze’nin 100. doğum günü münasebetiyle Gürcü Televizyonundaki canlı konuşmamda verdiğim cevap ile tam bir tezat oluşturuyordu. Orada görünmemden itibaren her nereye gidersem büyük bir onurla! karşılandım. Hemen hemen yazın geri kalan kısmında ve zaman zaman daha sonra da devam etti bu hakaret; ve söylememe gerek yok sanırım bir daha Gürcü toprağına adım atmadım.

1990’ların başında iki yayıncı bana ulaşarak Gürcü grameri yazmam konusunda istekte bulundular. Benim Gürcüstan ve Gürcülerle olan bağım kopmuş gibi göründüğünden (1975 - 89 yıllarında edindiğim arkadaşlarımdan hiçbiri 1989 yazındaki olaylardan sonra benimle bir şey yapmak istemediğinden) bu işi almamayı ve gelecek yıllarda Mingrel ve Abhazca üzerine araştırmalara devam etmeyi düşündüm.  Fakat 1995 - 96’da ‘Gürcüce. Başlangıç Seviyesindekiler İçin Dilbilgisi’ , ‘Gürcüce Dilbilim Yapısal Referansı’‘Gürcüce Okuyucusu’ yayınlandı. 1988’de ‘Abhazlar. El Kitabı’Curzon Press için yayına hazırladım ve eşimle birlikte Amerika’da ‘Abhaz Gazete Okuyucusu’’nu yayınladık. Günün birinde Abhaz Dilbilgisi’ni yazmayı umut ettiğimden  materyalleri okurken rastladığım Abhaz halk hikayelerini tercüme ediyorum sürekli. Ayrıca Abhaz versiyonundaki Nart Destanı’nın çevirisi üzerinde de çalışıyorum. Sıklıkla Abhazya’daki siyasi durum hakkında yazı yazmam ya da konuşma yapmam isteniyor. Cumhurbaşkanı Vladislav Ardzınba da Gürcülere karşı kazanılan zaferin ardından (!992 - 1993) Abhazya Fahri Konsolosu olarak görev yapmamı teklif etmişti.

Büyük kızım, Cambridge Fransız ve Alman Dilleri’nden mezun oldu geçen yaz ve şu anda yurt dışında İngilizce öğretiyor. Hepimiz Abhazya ve Kafkasya’daki olayları yakından takip ediyoruz ve bölgeyi üzüntüye boğan anlaşmazlıkların biran önce çözülmesini umut ediyoruz. İnsanlar bir şekilde birbirlerinin dillerine ve kültürlerine saygı duyarak yaşamayı öğrenmek zorundalar. Ayrıca, elbette ki bütün insanlar kendi öz dillerine de saygı gösterip, onun daima yaşaması için her şeyi yapmalılar. Bir kere dil öldümü, 1992’de Ubıh Dili’nin ölmesi gibi, onu tekrar hayata döndürmek imkansızdır. Henüz Çerkesçe ve Abhazca’nın hem Kafkasya’da hem de Yakın Doğu’daki  diaspora ülkelerinde kardeş dil Ubıhça gibi unutulmasını engellemek için zaman var. Umut edelim ki gelecek, Kafkasya’ya barışı tekrar getirsin ve bölgenin içinde bulunduğu durum onun çok dilli özelliğinin yeniden yeşermesine imkan tanısın.     

 

B. GEORGE HEWITT

Kaynak: Nart Dergisi Eylül Ekim 2001 – Sayı 26

 

KÜLTÜR / SANAT

  • Son Eklenenler
  • Çok Okunanlar
  • Rastgele