Çerkes Soykırımı, Soçi 2014 ve Yükselen Çerkes Muhalefeti

Salı, 21 May 2013 11:02

21 Mayıs 1864 Çerkes Soykırımı ve Sürgünü’ne ilişkin olarak Kafkas Dernekleri Federasyonun görüşü açık ve nettir.

Yüzyıllar boyunca çeşitli saldırganların istilasına uğrayan Kafkasya, son ve en büyük, en uzun süreli saldırıyı Çarlık Rusyası’ndan almış, Çerkesler yüzyıldan uzun bir süre hiçbir yardım almadan ülkelerini korumuş ve fakat sonunda 1864 Mayısı’nda savaşı kaybetmiştir. Yaşanan savaşlar süresince ve sonrasında Çarlık Rusyası sistemli bir etnik temizlik politikası uygulamış, Çerkeslerin yaklaşık %90’ını vatanlarından sürmüştür. Sürülen 1.5 milyon insanın, yaklaşık 500 bini açgözlülükle aşırı yüklenen gemilerin batması, açlık, sefalet ve salgın hastalıklar yüzünden sürgün esnasında yaşamını kaybetmiştir.

KAFFED, Çarlık Rusyası askerlerinin zafer kutlamaları yaptığı 21 Mayıs 1864 gününü Çerkes Soykırımı ve Sürgünü’nün simgesel tarihi olarak kabul eder ve bu tarihsel gerçeğin tanınmasını talep eder.

KAFFED, bu bağlamda, anayurdundan koparılan tüm halkların dönüş hakkını savunur ve diasporada yaşayan Çerkeslerin anayurtlarına dönüş hakkının kabul edilmesi ve dönüş önündeki yasal ve pratik sorunların aşılabilmesine yönelik somut girişimleri destekler.

KAFFED için Çerkeslerin günümüzdeki etnik ve kültürel sorunlarının birinci ve temel nedeni 21 Mayıs 1864 Çerkes Soykırım ve Sürgünü, temel ve en büyük sorumlusu da Çarlık Rusyası’dır.

Sürgün ve soykırım sonrası, sağ kalanlar dünyanın dört bir köşesine savrulmuş, en büyük çoğunluğu Osmanlı İmparatorluğu’nun iskan politikaları doğrultusunda Tuna nehrinden Amman'a kadar geniş bir coğrafyaya darmadağınık yerleştirilmiş, Rus Çarlığı’na, Balkanlardaki Hristiyan nüfusa ve isyan etmesi muhtemel diğer topluluklara karşı kullanılmıştır. Anavatandan sürgün edilmek, muhacerette darmadağınık yerleştirilme, topluluk bağlarının ve ilişkilerin kopmasına sebep olmuş, kültürün korunmasını ve yeniden üretilmesini engellemiştir.

KAFFED, Çerkeslere uygulanan iskan politikalarını, dağınık ve kopuk yerleştirilmelerini Çerkeslerin etnik ve kültürel sorunlarının ikinci önemli nedeni kabul eder.

Ve bunun için, gerek uyguladığı iskan politikaları gerek de özendirici tavrı sebebiyle Osmanlı İmparatorluğu’nu ve Rus – Kafkas Savaşları boyunca verdiği hiçbir yardım sözünü tutmayan, yaşanacak olası kıyımı öngörmelerine rağmen, çıkarları uğruna Kafkasya halklarını manipüle ve provoke etmeye çalışan, başta Britanya Krallığı olmak üzere dönemin batılı egemen güçlerini sorumlu tutar.

Nüfusun büyük kısmının yaşadığı diasporada ise, Çerkeslerin en temel ulusal / kültürel hakları bile tanınmamış, asimilasyoncu baskılar ve ırkçı politikalar kimliğin ve kültürün kaybolmasına yol açmıştır. Örneğin yaşadığımız ülke Türkiye’de, yıllarca “vatandaş Türkçe konuş” kampanyalarının etkisi devam etmiş, dilimizi, isimlerimizi, soy / sülale adlarımızı kullanmamız yasaklanmış, kültürel / etnik kimliğimiz yok kabul edilmiş, en doğal ve insani taleplerimiz bile hainlikle ya da bölücülükle eşdeğer muamele görmüştür.

Anavatan için de benzer bir durum geçerlidir. Sovyet döneminde görece yaşanan serbesti ve uygulanan pozitif ayrımcılık, kültürün ve dilin nispeten korunmasını sağlamıştır. Fakat, diasporadakine benzer iskan politikaları Sovyet, özellikle Stalin döneminde de uygulanmış, insanlarımız, özerk bölge ve cumhuriyetlere bölünmüş, bu yapıların arasına farklı etnik topluluklar yerleştirilmiş, demografik yapıdaki tahribat daha da arttırılmış ve derinleştirilmiştir. Örneğin Adığeler, Kabardey – Balkar, Karaçay – Çerkes, Adıgey ve Kıyıboyu Şağsığ bölgelerinde farklı yapılar altına konumlandırılmış, bu yapıların kendi içlerinde doğrudan organik siyasi ve kültürel ilişkiler kurmasına izin verilmemiştir.

Halen yürürlükte olmalarına rağmen, özellikle Sovyetlerin yıkılmasının ardından pozitif ayrımcılığı temel alan ve anavatandaki yapılarımızın ayakta kalmasını sağlayan pek çok yasa ve düzenleme her geçen gün biraz daha budanmakta, etkisizleştirilmektedir. Uygulanan politikalarda ciddi değişiklikler olmuş, gerek ekonomik koşulların kötülüğünden kaynaklanan göçler, gerek de Rusya’da hızla yükselen milliyetçi akımların etkisi ile dilimiz ve kültürümüz vatanımızda bile ciddi bir tehditle karşı karşıya kalmıştır.

Özetle, yaşadığımız ülkelerde, özellikle diasporada, ulusal / kültürel hakların tanınmaması Çerkeslerin günümüzdeki etnik ve kültürel sorunlarının üçüncü nedenidir.

Esasen, KAFFED’in bu ilkelerinin hiçbiri dün oluşturulmuş görüşler değildir. KAFFED, devamı olduğu – 1993 yılında kurulan – KAFDER ve KAFDER’in kurucusu KAFKUR döneminden itibaren aynı duruşu korumaktadır. KAFFED’in Çerkes Soykırımı ve Sürgünü’ne ilişkin tavrı, KAFKUR – KAFDER – KAFFED sürecinin kadroları tarafından organize edilen ve zamanın Ankara Kuzey Kafkasya Kültür Derneği evsahipliğinde diasporanın her köşesinden aydınların ve anavatandan temsilcilerin katılımı ile 21-27 Ekim 1989 tarihlerinde gerçekleştirilen “125. Yıl Kültür Haftası” etkinliklerinde belirlenmiştir.

KAFKUR – KAFFED yapılanmasının mimarı kadrolar 1992 yılı 21 Mayıs etkinliklerinde şöyle haykırmışlardı:

Biz;

İnsanlık tarihinin en acımasız
Sürgün ve soykırımını yaşamış
Çerkesler olarak,

Nerde yaşıyor olursak olalım,
Yaşadığımız soykırımı
Unutmayacağımıza,

Gelecek nesillere de
Unutturmayacağımıza,

Her türlü asimilasyona
Karşı koyarak var olacağımıza,
21 mayıs’ı
ulusal-kültürel dirilişimizin
günü yapacağımıza,

yaşadığımız tüm ülkelerde,
anavatanımız Kafkasya’da
ve tüm dünyada
barışı savunacağımıza
atalarımın manevi huzurunda
AND İÇERİZ…

“21 Mayıs”ın simgeştirilmesi ve göç söyleminin, “soykırım ve sürgün”e dönüşmesinde, 1989 Ağustosu’nda Kafkas Dağlı Halklar Birliği tarafından yapılan kuruluş toplantısını, toplantıda yayınlanan deklerasyonu ve birliğin tüzüğünü de muhakkak hatırlamak gerekir. Aynı şekilde, Türkiye Çerkes Diasporasının bazı başka yapıları, belki de dönüş düşüncesinin bir parçası olarak kullanılmasından duydukları rahatsızlık sebebi ile sürgün ve soykırım söylemlerini red ederken, anma etkinliklerinin kitlesel organizasyonlarla sokağa taşınmasında Demokratik Çerkes Platformu’nun da ciddi katkıları olduğu kabul edilmelidir.

Tüm bunlar ışığında KAFFED, Çerkes halkının varlığının tehlike altında olmasını üç temel kavram, “SÜRGÜN, SOYKIRIM VE ASİMİLASYON” ile özetlemekte ve Çerkeslerin sorunlarına ilişkin bir tutum veya politika geliştirirken bu üç sorunu bir bütün olarak ele almaktadır.

KAFFED kısaca özetlediğim kuruluş sürecinin başından itibaren, 24 yıldır, bu doğrultudaki çalışmalarına devam ediyor, tüm etkinliklerinde, tüm yayınlarında Çerkeslerin soykırım ve sürgüne tabi tutulduğunu vurguluyor. Bu trajedi uzun bir süre inkar edildiği ve unutturulmak istendiği için, yapılan ilk çalışmalar daha çok gerçeklerin ortaya çıkarılmasına yönelik bilgilendirme faaliyetleri olmuştur. 1993 yılında yayınlanan Çerkes Sürgünü ve Ali – Hasan Kasumov kardeşlerin 1995 yılında yayınlanan “Çerkes Soykırımı Çerkeslerin XIX. Yüzyıl Kurtuluş Savaşı Tarihi” isimli kitaplar, soykırım ve sürgünün anlaşılması amacıyla yapılan bilgilendirme çalışmalarının ilk örnekleridir. KAFFED ve kardeş kuruluşu KAFDAV bu konuda pek çok kitap, makale, doküman yayımlamış, seminerler, konferanslar düzenlemiştir.

KAFFED, ayrıca, Çerkes Soykırımı ve Sürgünü’nün başta Rusya Federasyonu ve Türkiye Cumhuriyeti olmak üzere, trajedinin tüm tarafları, tüm uluslararası kuruluşlar tarafından tanınmasına ilişkin çalışmalar yapmıştır. Bu faaliyetlerin önemli bir kısmında, pekçoklarınca temellerinin 125. Yıl etkinliklerinde atıldığı kabul edilen ve kurucu üyesi olduğumuz DÇB ile birlikte çalışılmıştır. 1991-1994 yıllarında DÇB Genel Kurullarında Çerkes Soykırımı ve Sürgünü’nün tanınması için kararlar alınmış, Adıgey, Karaçay - Çerkes, Kabardey - Balkar yönetimleri ve Rusya Federasyonu'na soykırım ve sürgünün tanınması ve Çerkeslere “sürgünde ulus” statüsünün tanınması için çağrılar yapılmıştır. Bu çalışmaların da ciddi katkısı ile Adıgey ve Kabardey - Balkar parlamentoları soykırımı tanıyan kararlar almış ve RF devlet başkanı Yeltsin 1994'de Çerkeslerin yaşadığı trajediyi kabul eden ve özür dileyen bir mesaj yayınlamıştır. UNPO 1996 ve 1997'de soykırımı tanıyan kararlar almış ve RF'nuna da tanıması için çağrıda bulunmuştur. BM Azınlık Hakları Komisyonu, Yerli Halklar Çalışma Grubu ve Ayrımcılığın Önlenmesi ve Azınlıkların Korunması Alt-komisyonlarında konu gündeme getirilmiştir ve bu çalışmalar sonucunda da UNPO 2010'da Çerkesler'in yerli halklar kapsamında haklarının tanınması için karar almıştır.

Elbette, bu çalışmaların en önemli ve en etkili parçası, 1989’dan itibaren, 24 yıldır, ısrarla tekrar edilen 21 Mayıs etkinlikleridir. İlk yıllarda derneklerimizin çatısı altında, daha çok kendi içimizde organize edilen etkinlikler, bugün meydanlarda, kamuoyunun gözü önünde, binlerce insanımızın katılımıyla gerçekleştirilmektedir. Farklı görüşlerde de olsalar, kendilerini farklı yapılar, farklı örgütler altında konumlasalar bile Çerkeslerin büyük bir çoğunluğu tarafından, hatta birkaç yıl öncesine kadar Sürgünü ve Soykırımı red eden yapılar tarafından bile bugün artık 21 Mayıs’ın biliniyor ve anılıyor olması KAFFED kardoları için yıllardır sarf edilen çabaların başarıya ulaştığını göstermesi açısından mutluluk verici bir olaydır.

KAFFED, Soçi’de düzenlenecek 2014 Kış Olimpiyat oyunlarını da, biraz önce kısaca özetlemeye çalıştığım ilkeleri çerçevesinde değerlendirmektedir. KAFFED 2014 Soçi Olimpiyatları’na ilişkin tavrını, olimpiyatların Soçi’de yapılacağının belirlendiği 2007 yılından itibaren yaptığı istişare toplantıları, danışma toplantıları, bölge toplantıları ve başkanlar kurulu toplantılarında, ortak akıl ile belirlemeye çalışmakta, gerek diasporada gerek anavatanda - mümkün olduğunca - herkesimin görüşünü almakta ve tavrını bu toplantılarda ortaklaşılan görüşlerin üzerine inşa etmektedir.

Burada altını çizmek gerekir;Çerkes Soykırımı ve Sürgünü KAFFED gündemine Soçi sebebiyle girmemiştir, soykırım ve sürgün, zaten 24 yıldır KAFFED’in birinci ve en önemli gündemidir. Soçi’nin gündeme girmesinin sebebi 21 Mayıs’ın Soçi’de yaşanmış olmasıdır.

Soçi konusunda, ilkelerimiz ve teamüllerimiz dışında, birkaç esas unsuru dikkate almamız gerektiğini düşünüyoruz:

Öncelikle Rusya Federasyonu’nun olimpiyatlara verdiği öneme ve mevcut duruma değinmek istiyorum.

Rusya Federasyonu olimpiyatlara büyük bir önem veriyor. Putin, olimpiyatları kişisel meselesi kabul ettiğini defalarca açıkladı, sıklıkla bölgeyi ziyaret ediyor ve atılan her adımı bizzat kendisi takip ediyor. Adaylık sürecinde de olağan üstü çabalar gösterildi, hatta Putin’in rüşvet verdiği dedikoduları bile dillendiriliyor. Adaylık sürecinde 12 milyar dolar olarak tahmin edilen yatırım maliyeti, şimdiden 50 milyar doları buldu.

Peki neden olimpiyatlar Putin ve Rusya için bu kadar önemli?

Bunun iki ana sebebi olduğunu düşünüyoruz:

Birincisi, Rusya ve Putin, olimpiyatları bir PR / imaj çalışması olarak görüyor.. Dolayısıyla / aynı zamanda bir prestij meselesi... Dünyaya, Rusya’nın modern, gelişmiş yüzü olarak lanse edilecek Soçi... Sovyet dönemi sonrası Rusya’nın ne kadar değiştiğini, geliştiğini gösterecek, aslında Rusların ne kadar güzel, sıcak kanlı, misafirperver insanlar olduğunu... Rusya’nın ve Rusların derin ve soğuk imajını kırmaya çalışıyorlar kısaca...

İkincisi, bu olimpiyatlar Rusya için büyük bir turizm atılımı. Doğal kaynaklarından elde ettikleri geliri, uzun vadeli alternatif yatırımlara dönüştürmeye çabalıyorlar. Tıpkı, Türkiye’nin Doğu Akdeniz bölgesi gibi sub-tropikal bir iklim hakim Soçi’ye... Yani, hem yaz / deniz turizmi hem de kış / kayak turizmi için elverişli bir bölge.

Asıl ürkütücü olan ise Rusya’nın ve Putin’in mevcut durumu. Putin’in çok sert ve mutlak bir iktidarı söz konusu, neredeyse muhalefet yok diyebiliriz. Demokratikleşme yolunda gelişmeler yaşandığını söylemek çok güç. Ve hızla yükselen bir milliyetçilik söz konusu. Ekonomik değişimler ise, daha çok muhalefet etmesi muhtemel oligarkların Moskova’ya bağlı oligarklar haline dönüştürülmesi ya da tasfiyesinden ibaret. Kapitalizm çarpık gelişiyor, piyasa mantığı her alana hakim oluyor ve yegane tartışma kimin pastanın en büyük dilimini yiyeceği üzerine yaşanıyor. Büyük doğal kaynakların yüksek geliri, merkeze yakın - büyük şehirlerde müreffeh, hatta lüks bir hayata imkan verirken, Kafkasya da dahil, kenarda kalmış pek çok federal yapı ciddi mali sorunlarla boğuşuyor. Federal sitemin giderek zayıfladığını, totaliter bir merkezileşme yaşandığını görüyoruz Rusya’da, bu merkezileşme devam edecek mi, ederse nasıl devam edecek, güçler nasıl dağılacak çok önemli. Bu merkezileşme / merkezileştirme Kafkasya’ya, tıpkı 2003 – 2007 yılları arasında Sibirya’daki bölgelerin birleştirilmesinde olduğu gibi, federal yapıların birleştirilmesi, Adıgey Cumhuriyeti ve Krasnodar Kray’ın, Çeçen ve İnguş cumhuriyetlerinin birleşmesi şeklinde yansıyor.

Soçi konusunda dikkate almamız gereken ikinci esas unsur, Olimpiyat Komitesi başta olmak üzere uluslararası kamuoyunun tutumu. Olimpiyatların barış, dostluk, kardeşlik, sevgi, saygı gibi değerler ifade ettiği, spor ile politikanın karıştırılmaması gerektiği söylenirse de olimpiyatlar sadece bir spor olayı değil. Yatırımlar, turizm gelirleri, televizyon yayın gelirleri, ülke tanıtımlarına yaptığı katkı vs değerlendirildiğinde, dünyanın en büyük periyodik ticari faaliyetlerinden birisi.

Ve bir o kadar da siyasi bir faaliyet... Türkiye’nin İstanbul’da olimpiyat organize etmesi sevdasını örnek alabiliriz bu noktada. Uluslararası – dış politikanın önemli bir enstrümanı artık olimpiyatlar, ittifakların inşa edildiği ya da sınandığı, güç dengelerinin tesis edilidiği bir yarışma. Ve bu yüzden hiçbir ülke için de olimpiyatları boykot etmek, sadece olimpiyat ruhuna bağlılık ile sebeplendirilebilecek, basit bir karar değil. Böyle bir karar, düzenleyeci ülke ile tüm bağların hatta iletişimin kopması manasına geliyor. Örneğin, 2008 yılı sonrasında Gürcistan’ın yaptığı boykot çağrısına Letonya bile “sporu politika ile karıştırmayalım” şeklinde cevap vermişti. Boykot çağrısı yapan aynı Gürcistan ise bugün Soçi Olimpiyatları’na katılacaklarını açıkladı. Spor yorumcularının sıklıkla kullandıkları klasikleşmiş bir deyiş var: “Tarih kupayı kazananları yazar, finale çıkanları değil. Ya da tarih şampiyonları yazar, ikincileri değil...” Olimpiyat tarihi açısından da benzer bir durum geçerli. Tarih şampiyonları yazıyor, boykot edenleri değil...

Aslında tarihin olimpiyatlara ilişkin şampiyonları yazdıklarında da istisnaları var: Aynı tarih, Almanya’nın Nazi propagandasına çevirdiği olimpiyatları da, Filistinli militanlar tarafından kaçırılan Yahudi sporcuları da, Atlanta’da patlayan bombaları da yazıyor. Putin ile net ve kat’i bir şekilde paylaştığımız yegane duygumuz bu sanırım.. O da böyle bir olaydan çok korkuyor, biz de... Farkımız ise bu riske karşı geliştirdiğimiz politikalarda. Biz çare olarak demokrasiyi, insan haklarını, ekonomik kalkınmayı, sosyal adeleti görürken, Rusya Federasyonu, sert polisiye / askeri önlemler almayı, bir yandan bölgeleri birleştirerek etnik yapıyı kırmayı bir yandan ise Kafkasya’nın yerel halklarını ayrıştırmayı, her türlü muhalefeti baskılarla sindirmeyi tercih ediyor. Ve uluslararası kamuoyu da maalesef, biraz önce kısaca değindiğim ekonomik – siyasi çıkarlarını korumak amacıyla, spora politikayı karıştırmamayı yeğliyor.

Bizim için üçüncü esas unsur anavatanımızdaki yapılarımızın konumu.

Kuzey Doğu Kafkasya’nın Soçi ile doğrudan ekonomik ve maalesef siyasi ilişkisi yok... Örneğin Grozni 820 km, Mahaçkale 970 km, Vladikafkas 770km uzaklıkta. Moskova, Çeçenistan’ı – tırnak içinde – normalleştirmek / kalkındırmak için tabir-i caiz ise para akıtıyor. Akan paralar ise, köprü ve yol inşaatlarına, dünyanın en büyük ve pahallı cami projelerine ya da futbol takımlarına aktarılıyor. Kabardey için de durum oldukça endişe verici. Ciddi düşünce özgürlüğü sorunları, insan hakları ihlalleri yaşanıyor. Devlet çalışanlarının en büyük kısmı polis memuru. İşsizlik hat safhada. Gençler iş / aş derdi ile ülkeyi terk ediyor. Alkol ve uyuşturucu kullanımı çok yaygın. Ve belki de Soçi açısından da en önemlisi, radikal dinci örgütler yayılıyor ve güçleniyor. Bu örgütlerin yapılanmasında – klişe bir tabirle – dış mührakların da etkisi olduğu biliniyor.

Özetle, doğudaki cumhuriyetlerimizin, başta da belirttiğim gibi, Soçi ile ekonomik ve siyasi bir ilişki içinde olmamaları sebebi ile konuya dair çok hassas olduklarını sözleyemeyiz. Elbette, bu konuda fikir yürüten, görüş bildiren insanlarımız, sivil toplum örgütleri var ama gelişmiş resmi bir tavır yok.

Abhazya için ise durum farklı. Örneğin Gagra, Soçi’ye sadece 60 km uzaklıkta. Olimpiyatların yapılacağı Krasnaya Polyana’nın da Soçi’ye 40 km uzaklıkta olduğunu düşünürsek oldukça kısa bir mesafe. Bu yüzden olimpiyatların Soçi'de yapılacak olması Abhazya'da olumlu karşılandı. Soçi Olimpiyatları'nın ekonomik ve siyasi açıdan Abhazya'nın yararına olacağı düşünüldü.

Ekonomik getiri için iki olası kaynak vardı: İlki, olimpiyatlar için yapılacak inşaatlarda kullanılacak malzemelerin, özellikle çimentonun Abhazya’da üretilmesi, hammadde ve iş gücü satışıyla sağlanacak gelirler, ikincisi ise, olimpiyatlara katılacak sporcuların ve izlemeye gelenlerin bir kısmının Soçi’ye çok yakın olan Abhazya’da konaklayacağı, bu yolla elde edilecek turizm geliri idi. Bu öngörü, beraberinde Abhazya’ya turizm – konaklama tesisleri yatırımını, ekonomik hareketliliği getiriyordu. Şu ana kadar bu ekonomik katkıların büyük kısmı gerçekleşmedi, Sergey Şamba’nın Soçi için yapılacak yatırımların %10'unun Abhazya'ya yapılabileceğini öngörüsü tutmadı. Zaten Abhazya yönetiminin artık bu konuda bir söylemi de bulunmuyor.

Siyasi açıdan önemli olan ise, olimpiyatların Soçi’de düzenlenecek olmasının, olimpiyatların güvenliği için bölgeye istikrar getireceği idi. Bu da Abhazya’nın siyasi istikrarını, dolayısıyla güvenliği açısından önemli idi. Yani, Soçi Olimpiyatları için RF tüm bölgeyi güvenli hale getirecekti ve bu amaçla olası Gürcistan – Abhazya çatışmalarına izin vermeyecekti. Bu da Abhazya’nın en azından 2014’e kadar Gürcü saldırılarına karşı güvende olacağı manasına geliyordu. Burada uluslararası komuoyunun olimpiyat oyunlara bakışındaki balık hafızasına ve olimpiyatların insanlığın gelişimi açısıdan mı yoksa ekonomik / siyasi ilişkiler açısından mı daha önemli görüldüğüne kısaca değindiğim cümlelerimi hatırlatmak isterim. Çünkü, 2008 yılında Çin Halk Cumhuriyeti'nde düzenlenen 29. Yaz Olimpiyatları’nın açılış günü olan 8 Ağustos 2008 tarihi aynı zamanda Gürcü kuvvetlerinin Güney Osetya topraklarına saldırdığı gündü. Dünya kamuoyu bugün Michael Phelps’in kazandığı 8 altın madalyayı ya da Usain Bolt’un 100m ve 200m yarışlarında kırdığı dünya rekorlarını hala konuşuyor. Fakat maalesef pek azı, 26 Ağustos 2008’de Rusya'nın Abhazya ve Güney Osetya'yı tanımasının bizim için öneminin farkında.

KAFFED için, 2014 Soçi olimpiyatlarına ilişkin tavrımızın belirlenmesinde dördüncü temel unsur ise Gürcistan’ın tutumu.

Gürcistan’ın tutumunu değerlendirirken kaldığımız yerden, 2008’den devam edebiliriz.

Aslında, 2007 yılında, yani 2014 Kış Olimpiyatları’nın Soçi’de yapılacağı ilk açıklandığında Gürcistan’ın ilk tepkisi de tıpkı Abhazya gibi olumlu olmuştu. Hatta Rusya’ya organizasyon konusunda – muhtemelen Abhazya’nınkilere benzer ekonomik ve siyasi gerekçelerle – işbirliği önerdi. Mişa ( Mihail Saakaşvili ) büyük ihtimalle 2014’e kadar Abhazya ve Güney Osetya’yı tekrar Gürcistan’a katarak bu sorunu çözeceğini, özellikle Amerika ve Türkiye’den aldığı siyasi & askeri destekle birlikte, bölgede istikrar ve düzen istemek zorunda olan Rusya’nın da bu duruma ses çıkartmayacağını hatta destek vereceğini düşünmüştü. 2007 yılında Abhazya ve Güney Osetya üzerinde baskılarını arttırdı, tacizler ve ufak çaplı çatışmalar yaşandı. Rusya’nın Mişa’nın tahminlerinin aksine, Gürcistan’ın saldılarını karşı çıkması ve hemen ardından Abhazya ve Güney Osetya’yı tanıması ile birlikte Gürcistan’ın da tavrı sert ve çok hızlı bir şekilde değişti. Bölgede yaşanan savaş, güvenlik sorunu, Rusya’nın komşu ülkeyi işgal etmesi gibi sebeplerle olimpiyatların iptalini ya da başka bir şehirde yapılmasını talep etmiş, boykot çağrısı yapmışsa da karşılık bulamadı. Gürcistan kısa sürede bu tutumunu değiştirdi. Bu tutum değişikliğinde Rusya’nın vereceği daha sert bir tepkiye duyulan korku kadar dünyanın öbür ucunda, 2008 Kasım ayında, Mitt Romney ile girdiği yarışdan galip çıkarak Amerika Birleşik Devletleri’nin yeni başkanı seçilen Barack Hussein Obama’nın dış politikada, Amerika’nın dünyanın değişik yerlerinde yaşanan sorunlarına bakışında ve “müdahale tarzında” yapacağı değişikliklere ilişkin verdiği mesajların da önemi olabilir.

Aynı 2008 yılı içerisinde, enteresan bir şekilde, başta Amerika olmak üzere pek çok batı ülkesinde Çerkeslere ve “Çerkesya”ya ilişkin ilginin arttığını da gözlemliyoruz. Mesela 8 Nisan’da, Amerika’da meşhur Harvard Üniversitesi'nde, New Jersey merkezli Çerkes Kültür Enstitüsü, Jamestown Vakfı ve Harvard Davis Rusya ve Avrasya Çalışmaları Merkezi işbirliği ile “Rusya Ve Çerkesler / Bir İç Mesele Mi? Yoksa Uluslararası Bir Konu Mu?” başlıklı bir panel düzenleniyor. Panele katılan Çerkes Kültür Enstitüsü kurucularından Zack Barsaqua, sunumu sırasında altını çizdiği hedeflerden bir tanesi “Olimpiyat Komitesinin 2014 yılı Kış Olimpiyatları’nın Soçi’de yapılması kararını gözden geçirmesini temin için uluslararası makamlar nezdinde girişimlerde bulunmak.”

Gürcistan – muhtemelen – özellikle diaspora Çerkesleri’nin, sürgün, soykırım ve Soçi konularındaki hassasiyetlerini de yakaladıktan ve pek çok uluslarası “dernek” ve “vakfın” da bu konuyla ilgilenebileceğini gördükten sonra politikasında ciddi bir değişikliğe gitti ve kendisi için yeni bir strateji geliştirdi. Gürcistan’ın yeni söylemi, Soçi’de Çerkesler’e soykırım uygulandığı ve bu yüzden olimpiyatların Soçi’de yapılamayacağı idi.

2008’in sonraki aylarında ve 2009’da yapılan benzer toplantıların ardından, 20 Mart 2010’da Jamestown Vakfı ve Tiflis Üniversitesi “Gizli Uluslar. Zaman Aşımına Uğramayan Suçlar: Geçmiş ve Gelecek Arasında Çerkesler ve Kuzey Kafkasya Halkları” adında bir konferans düzenledi. Toplantının katılımcılardan birisi olan New Jersey Çerkes Kültür Enstitüsü Başkanı İyad Yogar, amaçlarını, “Bugün Çerkes hareketinin üç amacı var, kendi devletlerini kurmak, soykırımının tanınmasını sağlamak ve Soçi Olimpiyat Oyunları’nın yapılmamasını sağlamak” şeklinde özetliyordu.

Konferans sonunda katılımcılar, Gürcistan Parlamentosu’na ve dünyadaki tüm ulusların hükümetlerine “...21 Mayıs’ın, Çerkes soykırımının kurbanlarını anma günü olarak ve Soçi’nin Çerkes soykırımı ve etnik temizliğinin mahali ve sembolü olarak ilan edilmesi” çağrısında bulundular. Gürcistan Parlementosu, 20 Mayıs 2010 tarihinde “Çarlık Rusyası’nın 19. yüzyılda önceden planlayarak Çerkesleri katlettiği, bu katliamlara planlanmış açlık ve salgın hastalıkların eşlik ettiği, bu durumun ‘soykırım’, kendi topraklarından sürülen Çerkes halklarının da ‘mülteci’ olarak tanınması” kararını kabul etti.

Tüm bunların üç temel amacı olduğunu düşünüyoruz:

  1. Soçi Olimpiyatlarının engellemek ve Rusya Federasyonu’nun bu engellemeye vereceği sert tepkiyi Çerkeslere ihale etmek

  2. Kuzey Kafkasya’yı karıştırmak

  3. Abazalar ve Adığeleri birbirinden koparmak ve Abhazya'yı yalnızlaştırmak

Gürcistan’ın bu politikalarında hiç de küçümsenmeyecek bir başarı elde ettiğini kabul etmek zorundayız. Bugün maalesef, Soçi Olimpiyatları'na yönelik bir saldırı olursa, bunun ya Çerkes milliyetçiler, ya da İslamcı militanlar tarafından yapılacağı konusunda bir “konsensus” oluştu.. Sonuçta, Rusya olimpiyatların güvenliğini sağlamak amacı ile çok sert tedbirler alıyor, ve özellikle bizim üzerimizde de inanılmaz bir baskı kuruyor.

KAFFED, özetle, Gürcistan’ın Çerkes Soykırımını Tanıma Kararı’nı gayr-i samimi bir stratejik manevra olak kabul etmekte, Gürcistan’ın, eğer samimi ise, önce elindeki kanı temizlemesi, Abhazya’nın ve Güney Osetya’nın bağımsızlığını tanıması gerektiğini düşünmektedir.

Bugün, bu salonda olanlarımızın içinde, demokrasi karşıtı, demokrasiyi istemeyen ya da beğenmeyen kimse var mı? Anayasal demokrasi, parlementer demokrasi, liberal demokrasi, sosyalist demokrasi vs vs... Geçelim... Sokakta yürüyen adamın demokrasiden anladığı birkaç ortak ve temel ilkeden ibarettir: Çoğunluğun yönetimi. Çoğunluğun yönetiminde azınlığın ezilmemesi ve çoğunluk olma şansının korunması, fırsat ve hak eşitliği... İşte bu basit, yalım demokrasiye karşı olanımız var mı? Peki, ya Amerika başkanı çıkar da yarın “biz Kafkasya’ya demokrasi getirmeye karar verdik. Medeniyet ve insanlık öğreteceğiz” derse ne diyeceğiz, ne isteyeceğiz o zaman?

Bizim için Amerika’nın Irak’a ya da Afganistan’a demokrasi ihraç etmesi her ne ise Gürcistan’ın Çerkes Soykırımı’nı tanıması da ondan ibarettir.

Tüm bunlar ışığında, KAFFED’in Soçi Olimpiyatları’na ilişkin görüşü şudur:

KAFFED, Rusya Federasyonu’nun Çerkes Soykırım ve Sürgünü’nü tanımasını, vatanından sürülen Çerkeslerin torunlarına kayıtsız şartsız dönüş ve çifte vatandaşlık hakkı vermesini, dönüşü teşvik emesini, dönenlere rehabilitasyon programları hazırlayarak iş, aş ve barınma sağlamasını, dilin ve kültürün yaşatılması için özel önlemler almasını, dönmeyen, diasporada yaşamaya devam edecekler için de vatanları ile bağlarını güçlendirecek ve geliştirecek çalışmalar yapmasını talep etmektedir.

KAFFED, Soçi Olimpiyatları’nın Rusya Federasyonu için büyük bir fırsat – tıkpı Vancouver ve Sidney örneklerinde olduğu gibi – tarihi ile yüzleşerek barışması ve günahlarının telafisi için önemli bir şans olduğunu düşünmektedir.

KAFFED, tüm çabalara rağmen, Rusya Federasyonu’nun tavrında bu yünde hiç bir ileri adım, hiç bir olumlu gelişme görmemesi sebebi ile olimpiyatların Soçi’de yapılmasına karşıdır. Elbette Rusya Federasyonu’nun, taleplerimizin karşılanması yönünde atacağı her olumlu adım, iyi niyetli her çaba, bizden de olumlu ve iyi niyetli karşılık bulacaktır. Barış için, kardeşlik için atılacak her bir adıma misliyle karşılık vermeye dün olduğu gibi bugün de hazırız.


Not: Bu metin 5 Mayıs 2013 Pazar günü Ankara Çerkes Derneği tarafından düzenlenen panelde sunulmuştur.

KÖŞE BUCAK YAZILARI

  • Son Eklenenler
  • Çok Okunanlar
  • Rastgele