Öteki olmak, öteki’ni anlamak…

Cumartesi, 15 Ocak 2011 00:00

 

….

 seni tanıdığım zamana küskün bir ateş bırakıyorum

 unuttuğum yere küçük bir çöp

 çünkü bana yalnız ve yalnız

 evini bulamayan çocuklar güven veriyor artık

 kuzeye çekiliyorum

 buğdayların yeşil kaldığı

 fil mezarlığının ön girişine

 tek mülküm olan tenimle

 zamanın zar gibi inceldiği kuzeye

 çünkü ben

 nereye baksam beyaz

 bembeyaz bir yalnızlık

 nereye dönsem

 nereden dönsem

 dişler arasında kederli bir portre buluyorum

 

Küçük yaşlarda saçlarım sarıydı benim. Sonra, kumrallaştı. Beyazlaşmasıyla azalması aynı süreci izledi. Dolaysıyla, beyazlaşmasıyla azalması birlikte gidiyor şimdilerde…Sarı saçlarımla sokağa çıktığım zaman komşular, ‘ baksana saçlarına, yeşil gözleriyle göçmen çocuğu bu derlerdi’. Göçmen demeleri iyiye mi işaret ederdi kötüye mi anlamıyordum ama, ben kendimi yabancı, kabul görmemiş hissederdim…Uzaklaşmak isterdim oradan. Çünkü, soracakları sorulardan korkardım. Daha doğrusu sorudan korkardım. Sık sık mahalle değiştirdiğimiz için, her yeni mahalledeki akranlarımızın da bizi aralarına almaları kolay olmazdı. Onların güvenini kazandıktan sonra artık ‘çirkin ördek yavrusu’ gibi,  aralarına karışır giderdik.

50’li yıllarda kente gelmiş bir aile olarak, küçük de olsa, yaşadığımız kentte Çerkes  aile sayısını bilirlerdi bizimkiler. İki elin parmakları kadar bile değildi bu sayı…Sırayla bir birlerine ziyaret eden bu aileler dışında, pek görüştüğümüz kimse olmazdı komşulardan. Daha sonraları kiracı olduğumuz evlerde altı aydan çok oturmadığımızı hatırlıyorum. Sürekli yeni ev bulunur, taşınırdık. Genellikle, bu yeni ev oturulan eve ve eski oturduğumuz evlere uzak yerlerde aranır, bulunurdu. İki hafta sonra da, yeni giysilerimiz giydirilir, ailece eski ev sahiplerimize ziyarete giderdik. Akraba ziyareti gibi…Çok sonraları bu davranışın bir çevre edinme amacıyla bilinçsizce yapıldığını anladım. Saçlarımızın sarı, kumral hatta beyazlaştığı dönemlerde de bu yabancılık, ‘öteki’ olma durumu değişmedi. Bizim hissetme derecemiz yükseldi-düştü ama biz hep öteki idik…Tebdil-i mekanda her zaman ferahlık olmuyor…

Öteki’ olmak kimseye kolay bir yaşam sunmaz. Başka bir etnik coğrafyadan gelmiş olmakla, öncelikle sana kuşkuyla bakıldığını hissedersin. İzlendiğin duygusu hep canlıdır belleğinde. Sana bakan gözler, meraklı ve kuşkuludur.’Alıştınız mı buraya, beğendiniz mi buraları?’diye sorduklarında biz; ‘bizi kabul ettiler mi, beğenildik mi acaba’ anlamı taşır, verdiğimiz yanıt ne olursa olsun. Onlardan olmaya çalışmak, onların güvenini kazanmakla mümkündür. Güvenilir olsan da, kabul görsen de;   ne yaparsan yap, öteki olmaktan çıkışı, kurtuluşu yoktur. Bir kez köklerinden kopup başka bir etnik coğrafyaya sürüklendiğin zaman, sürekli arkandan gelecek bir duygu-kavramdır artık öteki olmak.

 ….

 Şu sıralar,’dönüşçü’ olmak,’kalıcı’ olmak gibi tuhaf  kavramlaştırmalar tartışılıyor.’Dönüşçüler’ sağcıymış da ‘kalıcılar’ solcuymuş 70’li yıllarda. Bu tartışma uzadığı için de giderek ilginç sonuçlarla,  yargılara varılmaya da başlandı gibi. Hatta Yusuf Taymaz o zaman yürütülen tartışmaların tutanaklarını yayınladı. Derneklerin federasyonlaşma toplantıları yapıldığı o yıllarda ilki Kayseri’de, ikincisi Ankara’da, üçüncüsü de Antalya’da yapılmıştı. Bu girişimin aktiflerinden ve üç toplantıya da katılmış biri olarak, derneklerde yapılan bu tartışmalar tamamen derneklerin merkezileşme ve federasyonlaşma toplantılarıydı. Öte yandan yeni yayına başlayan Yamçı dergisi çevresinde kümelenen arkadaşlar anayurda göç etmeyi savunuyorlardı. Ancak bu arkadaşlar sağcı değil idi. Konjoktürel olarak farklı ideolojileri olan arkadaşlardı. Ve iz düşümü bir siyasi duruşları da vardı. Federasyonlaşma, Ankara toplantısı yürütülürken tüm akşamları da Demirtepe’de bir evde bu arkadaşlarla tartışmıştık. Kalabalık denecek bir tartışma gurubu olmazsa da, Maraş, Bursa, Ankara, Antalya ve İstanbul’dan gelen guruplar olarak yürütülen tartışmalardı. Tartışmaya katılan arkadaşları hemen hemen ismen de hatırlıyorum. Tartışmanın ana ekseni, göç etmek ya da kalmak değildi. Anavatana göç etmek,  Çerkes toplumu için bir var olma  biçimi olarak savunulan ‘teze’ karşı; göç etmek/ettirmek ne kadar mümkündür. Öte yandan göç, bir toplumun ideolojisi olabilir mi? şeklindeydi. Dolayısıyla anavatana göç etmeyi savunan arkadaşların dışında kalanlar kimseye ‘göç etmemeli’ demedi hiçbir zaman. Göç etmemenin siyasetini de, propagandasını da yapmadı. Göçün kişisel bir tasarruf olduğunu, isteyenin bu tasarrufta bulunabileceğini; göç etseler bile, var olan farklı sorunlarının yine  olacağı savunulmuştur.   Hatta birine ‘göç et’ demenin nasıl bir ‘hak’ olduğunu da konuşmuştuk tartışmıştık. Dolayısıyla birçok arkadaş Türkiye’nin sorunlarının çözüleceği siyasal- sistem değişikliği çabası içinde enerjilerini yoğunlaştırdılar. Ortak bir duruş çıkmamıştı o toplantılardan. Ancak o toplantılardan sonra anayurda göçü savunanlar  kendilerini bu fikir etrafında konsolide etmişlerdi. Tarih bu iki tartışma grubunun düşündükleri doğrultusunda oluşmadı. Ne Türkiye’nin, dolayısıyla içindeki Çerkes’lerin de sorunlarını çözecek bir ideolojik- sistem değişikliği yaşandı, ne de; Anayurda göçü savunanlara uygun bir göç dalgası yaratabildi...Ancak, Anayurda göç fikrinin oluşmasında etkili olmuşlardır…

 ….

 Bütün bu tartışmalar son otuz yılın yaşama biçimlerini de şekillendirmiştir. Türkiye’de son askeri darbenin tozu dumanı yatıştı. Dünya siyaseti iki kutuplu ideolojik ayrışmadan, Sovyetler Birliğinin dağılmasıyla tek kutuplu dünyaya dönüştü. Dünya küreselleşti. Muazzam hızda ve boyutta gelişen haberleşme-iletişim araçlarıyla bilgilenme ve enformasyon kolaylaştı. Dünya ekonomisi globalleşti. İletişim ve bilgi çağı, dünyayı kocaman bir köye dönüştürdü. Halkların zengin olanı daha zenginleşirken, yoksulluk sınırı genişledi ve kıtalar boyutunda etnik coğrafyalar açlık sınırının altında yaşamaya itildiler. Açlıktan topluca ölen topluluklar veya halklar gördük. İki büyük dünya savaşındaki cephelerden çok cephelerde savaşlar, katliamlar ve soykırımlar yaşandı, yaşanıyor.’Büyük insanlık’ bu savaşları televizyon dizileri gibi akşamları televizyon koltuklarında izledi, izliyor. Politika tek kutuplu dünyadan sıkıldı ve dünyayı eğip bükmeye, oyun hamuruyla oynar gibi, şekilden şekle sokmaya başladı. Önce Zengin Kuzey-Yoksul Güney diye kutuplaştırmak istedi, olmadı. Sonra Amerika –Avrupa Birliği kutuplaşması da tutmadı. Bir ara Şanghay kaplanları (Şanghay beşlisi) istenilen ayrışmayı sağlamadı. Siyasi islamın11 Eylül ikiz kulelere saldırı olayıyla birlikte, Siyasi İslam’la – Amerika Birleşik Devletleri arasında dünya siyaseti konsolide edildi. Real sosyalist ekonomiler yerini, liberal ekonomilere bıraktı. En son akla gelecek olasılıklardan biri olan Araplar diktatörlerine karşı ayaklandılar. Son 30 yılın dünya, bölge ve ülke politikalarına yön veren politik aktörlerin tamamına yakını gündemden düştüler. Konumuz açısından tüm bu ve buna benzer değişimler içinde, Sovyetler Birliğinin dağılması daha çok önem taşıyor. Yıllarca bastırılan etnik ve dini kimliklerin özgürleşmesiyle, çok ciddi etnik ve dini boğazlaşmalar yaşandı. Dünya’nın üçte biri denilebilecek coğrafyasında liberalizmi öğrenmeye çalışan eski komünistlerin yarattığı muazzam bir ekonomik boşluk demek olan, Rusya Federasyonu ortaya çıktı. Muazzam bir işsizlik, üretmeden tüketen, eskiye duyulan öfkeyle talan, eskiyi atıp yerine yeniyi koymayı  ilke edinen, çılgın bir tüketim toplumu, doğal kaynakların ihracıyla ayakta duran bir ekonomi. Kabak çiçeği gibi açılıp ‘kapitalizmin nimetlerine ‘ saldıran tuhaf, şuursuz ve kıygısız milyonlar. Çok zengin bir azınlık ve  çok yoksul bir çoğunluk. Orta sınıfı oluşmayan (ekonomide volan kayışı) gelecekle ilgili umudun diri olmadığı, işsizlik ve yoksulluk içindeki bu nüfusun içinde, sürekli güçlenen radikal inanç gurupları. Kaybetmenin bir kazanç gibi görülebilen ve gösterilebilen tek duruş olan radikal inanç gurupları.’Bu dünyayı kaybetmiş, öbür dünyayı kazanmak’ isteyen var oluş biçimi. Yıkılan eski değerlerin yerine ikame edilen derme çatma yeni değerlere uyum sağlayamayan eski kuşaklar. Kapitalizmi bilmeden öğrenmeye çalışırken kapitalistleşen ve televizyon kültürü denilebilecek her Amerikanvari şeyin, kapitalist kültür zannedildiği yeni yaşama biçimi. Eskiden bastırılmış, ertelenmiş her şeyin geri dönmesi, yeniye uyum için yapay çabalar (en yaygın tüketilen şeyler arasında, pizza, patates kızartması, kolalı içecekler, her türden ciklet ve muz…). Yoksulluk, işsizlik, uyuşturucu, inanılmaz derecede yaygın alkol tüketimi, kriminal ve ideolojik suçlardaki önlenemeyen artış, suçun ve suçlunun her düzeyde iktidar  olarak örgütlenebildiği, uluslar arası hukuk kriterlerindeki eksiklikler, var olan yasaların da uygulanmasında keyfilik, devlet yönetimine atamada kabile-aile temelinde kayırma, yaygın rüşvet  ve umutsuzluk…Güçlü olanın kendi ‘yasalarını’, yasalara uydurabildiği özel bir coğrafya…Karşılıklı güvenin değil, devletin bireye, bireyin bireye ve bireyin devlete olan güvensizliğinin esas ve meşru görüldüğü coğrafya…Kısaca, kapitalizmin en vahşi biçimini benimseyen bir coğrafya…Toplumu gösteriş budalasına çeviren azgın bir tüketim ekonomisi…

 ….

Bu kocaman coğrafyanın, en sorunlu, en çalkantılı bölgesi, Kafkasya…ikilemler coğrafyası. Bir tarafta olağanüstü zengin tarımsal kaynaklar, yetişmiş genç nüfus, yer altı zenginlikleri, turizm tesis ve olanakları, orman zenginliği. Diğer tarafta, işsizlik yani istihdam sorunu. Üretimsizlik, eğitim kalitesindeki ciddi düşüş,  hızla değişen kentsel yaşam. Köylerdeki hemen hemen yaşam koşullarının imkansız hale gelmiş olması. Zenginlik de yoksulluk da uçlarda, orta sınıf, küçük ve orta ölçekli üretim ya da işletmelerinin yokluğu…

Merkezde gelişecek olumlu gelişmeler ve olumsuzluklar, periferlerdeki etkisi çok daha yüksek olmaktadır. Merkezin her zaman ‘vitrin’ özelliği taşıyor olması, bir anlamda ‘amiral gemisi’ özelliği taşıması; uzakların yeteri kadar  önemsenmemesi ve kenarların değişime daha fazla direnmesi gibi özellikler de kayda geçirilebilir. Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla, Kafkasya’daki sonuçları doğal olarak, kendi özelliklerine, hatta tarihsel süreçteki yaşanmış sorunlarla yüzleşerek, çözülmemiş problemleri temelinde kendine özgü farklılıklar  olarak yaşanmaktadır. Sovyetler döneminde bastırılmış her şey dizgininden boşaldı. Değişim döneminin zorlukları ve yarattığı boşluk, bu boşluğun devlet tarafından doldurulma sürecinde yaşanan olumsuzluk ve yetersizlikler, aradan geçen yirmi beş yıllık süreçte güçlenen düş kırıklıklarına bağlı nihilizm ve gelecekle ilgili umutsuzluk, geleceğe olan güvensizlik dik yamaçtan yuvarlanarak büyüyen kartopu gibidir…Çeçenistan savaşı merkez üssünden radikal Siyasi İslam, önce Osetya ve İnguşetya’ya buralardan da, Kabardey Balkar Cumhuriyeti’ne ve Adıgey başta olmak üzere, İç ve Güney Kafkasya’ya doğru hızla yayılmaktadır. Bu yayılma bir propaganda faaliyeti veya inanç özgürlüğü temelinde talepler şeklinde değildir. Buradaki  adlandırmayla ‘partizan savaşı’ şeklinde yürütülmesi, zaman zaman merkezde düzenlenen büyük eylemlerle son derece etkilidir. Eylemcilerin bilgilendirme ve enformasyon araçlarından yoksun ve yetersiz olmasıyla eylemler her türlü karanlık işlerin tezgahlanabileceği sisli bir ortam yaratmaktadır. Zira zaman zaman eylemcilerin üstlenmedikleri eylemler de azımsanmayacak  sayıdadır. Başlangıçta, emniyet ve askeri güçlere ve bireylere karşı yürütülen siyasi suikastlar bir süredir alanı genişletmişlerdir. Son iki ayda on beş civarında polis, polis müdürü, bölge müftüsü, bir etnografya profesörü, bir belediye başkanı on civarında sivil öldürülmüştür. Hastalara kan vermenin ‘tanrının işine müdahale’ sayıp doktorların ölümle tehdit edildiği boyutlara varan kör bir teröre doğru hızla giden bu gelişmeler, toplumda yılgınlık ve  korku dışında sempati yarattığı görülmemektedir. Aynı süreçte gelişmeler güney Kafkasya da farklı bir süreç izledi. Abhazya’nın Gürcüstan’dan ayrılması için yürütülen savaş ve Güney Osetya’yla Gürcistan arasındaki sorunların zaman zaman silaha başvurulması. Bu iki sürecin merkezinde zor ve silahın, yani savaşın olmasına rağmen tüm Kafkasya halklarının birlikteliğine, ortak düşünmeye, ortak akıl üretmeye birlikte hareket etmesine hizmet etmiştir. Bu tür haklı başkaldırı ve taleplerde, kolayca birlikte davranma yeteneğinin olduğunu göstermiştir. Bu, altı önemle çizilmesi gereken bir durumdur aslında. Sadece savaşla değil, ortak siyaset ve diplomasi geliştirebilme yeteneğini de göstermiştir. Gürcistan’ı bölgede tecrit  etmiştir. Kolayca görüleceği gibi,  Kuzey Kafkasya’daki siyasi gelişmeler ve farklılaşma halkları bölen, Güneydeki gelişmeler ise birleştiren bir fonksiyon taşımıştır ve taşımaktadır.

Çok genel anlamda (aslında burada altı çizilmeye çalışılan her konu başlı başına birer ayrıntılı inceleme konusu olacak kadar önemlidir) panaromik olarak bu görüntü, içeriden ve dışardan bakılarak, cevaplandırılmaya muhtaç sorular üretmektedir. Ne kadar çok soru üretirsek ve bu sorulara vereceğimiz ortak aklın ürünü ortak yanıt ve çözümlerle, bölgesel doğru düşünceler geliştirebiliriz. Bunu bir kez olsa da yapmalıyız ve gecikmeden …

 ….

İçeriden bakışla, Anavatana göç etmek konusunda duygusal ve kültürel çerçevesini Sezai Babakuş’un 12.01.2011 tarihinde www.  kafkasfederasyonu.org  ‘da yayınlanan, ‘ dönüşçünün türküsü’ yazısında çok güzel çiziyor. Sezai Babakuş’un yazısına bir ‘zorluk’ da ben eklemek isterim. Aklımıza ve başımıza gelen zorlukları Sezai’nin yazısına eklersek; zorluklar da bir arada derli toplu durabilir. diasporada  öteki olan Çerkesler anavatana döndüklerinde durumları değişiyor mu? Bu soruya evet demeyi her şeyden çok isterdim. Döndüğünde, burada da öteki durumundasınız. Buradaki ötekileştirilme; Türkiye’den gelenler, Suriye’den gelenler yani genel anlamda dışarıdan dönenler oluyorsunuz.Kimse, buraya dönünce, coşkuyla karşılanacak sanmasın. Ayrıca, diasporada öteki olmaktan çok daha ağır gelir, Anavatanında  öteki olmak. Belki de bu, Anavatanı terk etmenin ömür boyu sürecek bir bedeli ya da cezasıdır. Kimileri geldiğin yerlerde ‘tutunamadığın için’ şansını denemek için gelmiş diye düşünürken, kimileri de bunca olumsuzlukların harmanlandığı coğrafyaya gelmenin bir ‘fedakarlık’, kimileri de bir ‘yiğitlik’ kabul eder. Ama öteki’sin sen yine de…İlk sürgünde gidenler mi gerçek Çerkesler, yoksa kalıp Anayurtlarında sabır ve sebat gösterenler mi? Tartışması gibi. Tıpkı gelenekler, gidenler tarafından götürüldü ve diasporada korundu kalanlar gelenekleri değiştirmiştir koruyamamışlardır dolayısıyla gidenler gelenekleriyle gerçek Çerkes ’dir diyenlerin olduğu gibi…Dönenler burada da yakın evlerde ya da yerleşimlerde yakın oturmakta, ortak kendi mekanlarını oluşturmaktadırlar. Bu diasporada kaybolmamak için geliştirilmiş içgüdüsel bir tedbirdi. Ama bunun burada yanlış olduğunu görmek gerek. Diasporada kaybolmamak, eriyip benzeşerek yok olmamak için, farkın yeniden yaşanması ve yeniden üretilmesi için topluluklar halinde durmak doğruydu. Ama burada yayılmak, erimek benzeşmek gerek. Muhacerette güdüsel refleks olarak öbekler oluşturmak sorunu ve entegrasyonu zorlaştırmaktan başka işe yaramadığı gibi; hayal kırıklığı yaratmasına ve diasporaya geri dönüşleri de etkilemektedir. Suriye’den dönen yirmi yıldır burada yaşayan bir arkadaşım, iki bin dört yüz civarında Kabardey Balkar Cumhuriyeti’ne geri dönen hemşerilerinden yüzde doksanın Suriye’ye geri döndüğünden söz etti. Bunların içinde annesi ve babası da var…Yönetimin ilgisizliği, kültür ve yaşama biçimindeki uyumsuzluk, duruş ve davranışlardaki beklenmedik tutarsızlıklar onlar için burasını  yaşanmaz hale getirmiştir. Diasporada  öteki olmak neyse de, anavatanında aynı temelde öteki olmak çok daha ağır geliyor olsa gerek.

Dedim ya, bir kez öteki olursan yaşamın boyunca kimliğine iliştirilmiş bir sıfat olarak taşıyacaksın. Alışmaya çalışmaktan başka ne yapılabilir acaba, başka öteki olanları anlama çabasından başka…

 

KÖŞE BUCAK YAZILARI

  • Son Eklenenler
  • Çok Okunanlar
  • Rastgele