Siyasi Sirk

Cumartesi, 14 May 2011 00:00

Siyasetçi, efendi olabilmek için uşak gibi görünür.

Charles De Gaulle

Politikacı, kürsü ve televizyon. Bu üç kelime siyaset ortamını anlatan doğru kelimelerdir sanırım. Politik maharet ve başarı bu üçlünün nasıl ilişkilendiği ile ilgili. Haziran seçimleri için siyasi atmosfer hayli kızıştı ki, daha da kızışacak gibi. Sözü edilen üçlüyü konuşmak, izlemek eğlenceli olduğu kadar, zaman zaman sinirleri de tavana zıplatıyor. Siyasette zirve, Cumhur Başkanlığı ise, derin bir yalnızlık demek.  ‘Herkese ve her şeye eşit (uzak) mesafede olmak olarak biçilen bu role nasıl bir anlayış talip olur bilinmez. Ama iktidar etmek her anlamda insan ruhunda derin ihtiyaç sanırım. İktidar etmek ve iktidar edilmek… Ufuk Uras anlatmıştı. Süleyman Demirel Cumhur Başkanı iken, bir neden ile ziyaret edilmiş o sırada Demirel anlatmış. Demirel, solcuların siyasi çalışmalarını hep örnek aldım. Parti teşkilatlarına, solcular gibi çalışın derdik güzellemelerinden sonra anlatmış.  ‘’ Seçim çalışmaları döneminde M. Ali Aybar ile Urfa’da seçim faaliyetimiz çakışmıştı. Onlar ‘ üreten yönetsin!...’ diye politika yaparken Urfalılar da ‘bizi kim yönetsin’ diye düşündükleri için, biz kazandık’’… İktidar edilme, sessiz çoğunluğun siyasi çemberi durumunda ve hep çemberin içindedir. İktidar etmenin minimumu apartman yönetimi. Demirel, Hamzaköy’e sürüldüğünde örgütüne , ‘apartmanlarınızda yönetici olun’ talimatı verdiğini söyler…  Apartman yönetim toplantılarında kopan kıyametler dillerde dolaşmaz mı… Bir üst mikro iktidar  köy ve mahalle muhtarlıklarıdır. Pazarcık’ta bir köyde seçim sonunda yeni muhtar, heyetiyle birlikte eski muhtarı ziyarete gitmiş. Tabi asıl amaç mührü almak. Yeni muhtar mührü alır almaz ‘Allahım, hikmetine ve büyüklüğüne sual olmaz. İki saniye önce ben de bunlar gibiydim ‘ diye elini tüm oturanların  başlarının üzerinden sıvazlar gibi geçirmiş. Siyasette iktidar Matruşka gibidir. İç içe iktidarlar. Birisini aç içinden ondan daha küçük bir iktidar çıkar. Ancak siyasi iktidar ve bürokratik iktidar temel ayrımı da yapılmalı sanırım. Aynı gibi olsa da ayrı yanları var sanki. M.Weber bürokratik iktidardan söz ederken, atanan bu iktidar sahipleri bir süre sonra, bulundukları yerdeki  iktidarının devamı için harcadığı yetki ve enerjiyi, görevi için harcadığından daha çok der, mealen. Türkçedeki yaygın adı, ‘koltuk sevdası…’ Aynı düşünce siyasi iktidar için de geçerli değil mi?

Eskiden politikacıları karikatürleştirmek için ona frak giydirirlerdi. Melon şapka genelde elde olur, eğer tepesinde ise hafif yan dururdu. Kasket çıkarıp melon şapka giyince mi böyle olurdu bilinmez ama, politikacı mutlaka şişman, göbekli kalın enseli çizilirdi. Halk da böyle olması gerektiğini düşünürdü. Politikacılık, hali vakti yerinde olanların işi gibi düşünülürdü. Şehrin ulaşılamayan zenginini meclise yollayarak daha da yüceltir, hiç ulaşılmaz olurdu. Eee vatandaşın yöneticisi de sıradan olamaz değil mi… O dönemde seçim çalışmaları yoğun emek işi olduğu için politik figürler dağ- taş, köy-kent dolaşmaktan helak olurlardı. Günümüz koşulları düşünülür ise nispeten  daha naif idi. Binlerle sayıda insanın elini sıkarak, aksatmadan her iki yanağından seçmen öpme rekoru, eski politikacı Hasan Celal Güzel’ e ait kaldı. Günümüzde emek yoğun siyaset yapmaktan, medya yoğun mertebeye sıçradı. Hemen hemen herkes kısmen rahatladı. Meydan meydan dolaşarak adayları dinleyip karar vermek yerine  Tv de izleyerek yapılır olması, herkesi fizîki olarak rahatlattı. Ancak bahtsız kalabalıklar yine de var.  Tv ekranında kalabalık, güçlü görünmek için kürsü önünde toplanmak gerek. Hatibin hitap edeceği kalabalık olmalı. İşte bu bahtsızlar partililerdir. Yaşadıkları şehirde değil, hatip bölgede nerede ise oraya da gitmek zorundalar. İşte seyyar mitingciler ülke düzeyinde sürekli hareket halindeler seçim boyunca. Bunlar hatibi dinlemez. Zaten hatip de bunlara hitap etmez. Miting alanının en stratejik yerine yerleştirilmiş medya mensuplarının dondurma külahları gibi uzattıkları mikrofonlara ve  kameralara konuşur. Konuşurken de tasarlanmış poz vermek duruş göstermek de ihmal edilmez. Frak giyip melon şapka takmazlar. Ancak hala eski enstrümanlardan kullanılanlar da var. Ecevit’in şapkası, beyaz güvercin ve Ecevit  mavisi gömlek. Artık kullanılamayan, Demirel’in fötr şapkası. Demirel fötr şapkasıyla yüksekten kalabalıkların üzerinde yelpaze gibi sallayarak adeta serinletirdi ya da kutsardı. Şapkayı kapmak isteyen siyasi müritlere karşı hep uyanık olmuş, bir defa kaptırmıştır.  Basında da sık konu olan şapka taklit edilemez oldu. Bir başka enstrüman ise mitingin yapıldığı ilin futbol takımının atkısı. O  ilin futbol takımı yoksa simgesel  olan, mesela poşu takılır ya da şalvar, yemeni giyilir…  Peki, hatibin yapacağı konuşma? Bunun önemi yok. Öncelikle, sınırsız vaad edeceksin. Çılgın ötesi projelerin olacak. Bu günü düşünmesinden uzaklaştırıp, simgesel tarihler  bulacaksın. Mesela 2023, yüzüncü yıl gibi. On dört yıl sonrasının vaadlerinin ikna ettiği bir toplum nasıl anlaşılmalı acaba… Hiç bir eleştiri ve suçlamayı kabul etmeyeceksin, karşı saldırıyla cevaplayacaksın. Ve sert, ama kabul edilebilir dozda hakaret edeceksin. Hakaret edeceksin ki, seni dinleyenler ‘ vay be…helal olsun’ demeli. Alkışları yönetmen gerek. Söyleminle adrenalini tırmandırıp, alkışlamaları için pişmiş kelle gibi sırıtarak beklemek. Beklerken de bakışlarınla alkışçıları tepeden taramak. Bu kısım Tv görüntüsü için. Yapılacak konuşmanın üç bölümü olur. İlki bol vaad. İkincisi yerel sorunlar ve renklerden dem vurmak.  Üçüncüsü ve en önemlisi rakiplere anında cevap vermek. Cevap verirken de ağzın köpürmeli, gözlerin dönmeli ki inandırıcı olsun.  Rakip son olarak kendisi için ne dedi çok sıkı izler. Ya da onun adına izleyip yetiştirenler olmalı. Seçim meydanlarında kullanılan sıfatlar düşünülse, hatta inanılır ise siyasetçilerin yüzüne bakan olmaz. Ama  mutlaka gidip oy verirler yine de. Tayyip’ e göre, Kılıçdaroğlu ahlaksız, yürüyen yalancı, iftiracı, şerefsiz, boyu kısa, alevi, Allah’a dil uzatan dinsiz, palavracı, yeteneksiz… Kılıçdaroğlu’na göre de Tayip; yalancı, hortumcu, diktatör, din istismarcısı, bölücü, kabadayı, Kasımpaşalı ( yani roman gibi), bütün bu sıfatları kullanırken, Recep Efendi. Devletin ciddiyetiyle ilgili konuşmalarında Başbakan Recep Tayip Erdoğan demeyi tercih eder. Tayyip’e göre  Devlet Bahçeli, insanlarla değil hayvanlarla yani kurtlarla dolaşır, başarısız, yalancı, cenaze sever, asker ölümleri üzerinden politika yapan, tabansız, köylü, solcuların kuyrukçusu, bisküviye, piskevit der. Bahçeli için Tayyip, korkak, yalancı, şerefsiz, suçlu, hortumcu, en düşük hayvandan bile düşük, bölücü, hain, PKK yandaşı, İmralı canisinin sırdaşı… Bunlar aklımda kalanlar. Yazı bitinceye kadar mutlaka hatırladıklarım olacak ve ekleyeceğim. Okuyanlar da eksik kalanları tamamlayabilir elbette. Şimdi soru şu, bunlar doğru mu? Doğruysa, bunların yüzüne bakılır mı? Doğru değil ise, bu suçlamaları yapanların yüzüne bakılır mı? Bu suçlamalar en zirvede, genel başkanlar katında yapılıyor. Bunların versiyonlarını aşağı doğru parti  üyelerinin tartışmalarına kadar düşürebilirsiniz. Genellikle kaba kuvvet, hatta öldürmeye varan çatışmalar bu katta, yani üyeler katında yaşanır… Politikacı ve kürsü bu. Peki Tv bu işin neresinde yer alıyor?

Tv lerde tartışma programları ve haber verme şekilleri açısından ayrılmalı. Habercilerin işi kolay. Yandaşı olduğu partinin görüşlerini güçlendir, rakiplerinkini zayıf göster. Bu en masum kısmı. Yalan haber üretmek, haberleri değiştirerek göstermek/yayınlamak/yazmak, fotoşop ile kalabalıkları çoğaltmak/azaltmak işleri de Tv karargahlarında imal edilir. Sınır yok, ustalık var bu konuda… Yorumcular ve tartışma programları daha farklı. Onların işi daha zor. Bir tartışma programı izlerken düşünmeden edemiyorum. Program nasıl hazırlanır. Sabahtan başlayarak konuyu seçmek, ona uygun konuşmacı bulmak, bunları dengelemek ve programa bağlanması düşünülen konuya uygun aktörleri hesaplamak, bulmak, ikna etmek, konuya ve amaca uygun sorular hazırlamak ve en zor tarafı bunu hakikat gibi gösterebilmek… Bu tartışmalara katılımcılar sektör durumuna geldi. Gazeteciler, akademisyenler,  hukukçular ve politikacılar sıralaması gerçekçi. Bunların içinde Tv yandaşlığına bağlı olarak demirbaşlar var. Ne söylediği önemli değil, konuşması yeterli. Bunlara  ‘duayen’ deniyor. Bunların yanında çömezler de olur. Yeni Fethullahcı ya da AKP’li olmuş eski solcu. CHP’ ye kapak atmış ya da başka yerde alan bulamayan eski sağcılar. İzlerken fark edersiniz, bunlar eski  tecrübeli biri tarafından program boyunca kollanır. Çömezler genelde siyaset değiştirmiş, ‘boş işlerden’ vazgeçip ikbal ve istikbalinin peşine düşmüş olanlardır. O da kabul gördüğü için, hayran ve minnet duygusuyla ona yaltaklanması şeklinde. Duayenler ki - bunlara siyasi tetikçi de denir- Can Ataklı, Mehmet Metiner, Nazlı Ilıcak, Yiğit Bulut, bu sıfatı gururla ve layıkıyle taşıyan öne şıkmış bir kaçı.

Bu tür programlarda yapılan tartışmalarda tarafların söylediklerinin doğruluğunun bir önemi yok. İnandırıcı olması yeterli. Cansiperane  dişe diş bir tartışma yürütüp yürütmemesi önemli. Zaten izleyicinin de doğrularla pek ilgilendiği söylenemez. İyi konuşsun yeter. Bunların  üç sözünden biri mutlaka  ‘tarafsız ve objektif’ olduklarını iddia ederler. Sanırım  bu işin raconu bu… Bir de ‘masumiyet karinesi’ sözcüğü sevilen sözcüklerden.

Seçim sonunda kazananlardan oluşan Parlamento bir iki ay bocalama/alışma devresi geçirir. Bu sürede meydan eski ‘kurt’ politikacılara kalır. Onlar için bu dönem en keyifli dönemdir denilebilir. Sessiz çoğunluk da bu süre boyunca medya bombardımanıyla uğradığı hipnozdan yavaş yavaş çıkar.   Yine isabetli oy kullanamadığını anlar. Cambaza bakarken oyunun aşırıldığını anlar ama çok önemsemez. Nasıl olsa dört yıl sora tekrar yeni fırsatı olacağını bilir fakat o zaman da aynı oyuna geleceğini düşünmez… Ne diyelim. Her toplum,  layık olduğu yönetimle yönetilir…

Sol politika, siyaset stadının kenarında hâla top sektirmekle meşgul olduğu için yazıya konu olarak girmemiştir…

MANSUR BALCI, 14. MAYIS.2011, NALÇİK

 

KÖŞE BUCAK YAZILARI

  • Son Eklenenler
  • Çok Okunanlar
  • Rastgele