Derin, Büyük Yalnızlık…

Perşembe, 16 Haziran 2011 00:00

Yalnızlık söz konusu olduğunda tanrı, yanına programlı yaşamı da eklerseniz akla Kant gelir. Yaşamı boyunca yalnız yaşayan Kant, sokakta görüldüğünde saatlere bakılırmış. Çünkü her hangi bir yerden dakik olarak aynı zamanda geçerdi. Saatlerini buna göre ayarlayan bile olurmuş… Tanrının yalnızlıkla nasıl mutlu olduğu ya da nasıl baş ettiği henüz bilinmiyor. Gören olmadı. Söylenenler de tevatürdür…

Yalnızlık çoğu zaman tek başına kalmanın ötesinde duygulara işaret eder. Kendimizi, yüz binlerle ifade edilen kalabalık mitinglerde, bayrak törenlerinde, düğünlerde çok yalnız hissettiğimiz olmuştur. Milyonluk kentlerin yüz binlerin dolaştığı sokaklarında, okulda, cafelerde, kalabalık şık restoranlarda hatta müzikhollerde yalnızlık çektiğimiz zamanlar olmadı mı? Kalabalık sayılacak aile ortamında, vapurlarda, trenlerde cıvıl cıvıl seslerin bir birine karıştığı ortamlarda az mı kendimizi yalnız his ettik… Bazen kocaman dünyanın tüm nüfusu kendimizmiş gibi his ederiz. Klasik yalnızlık ötesinde derin ve kronik yalnızlıklar da var. Yusuf Atılgan’ın Aylak Adam romanında taşra sıkıntısı içindeki yalnızlık, Yusuf Kurçenli’nin Anayurt Oteli filmindeki Zebercet tiplemesi; Kant kadar yalnızdır ama patolojiktir de… Günümüzde yalnızlık kalabalıklar içinde yaşanmakta ve derin yalnızlık biçiminde çoğu kimse için. Yalnızlık, birçoğumuzun tercihen yaşama biçimi iken, birçoğu da bir saatlik yalnızlığa bile katlanamazlar. Yalnızlık tercih midir, yoksa davranış bozukluğu mu acaba?... Usta bir terzinin elinden çıkmış gibi, ‘cuk’ diye bedenimize oturmuş elbise gibi taşıdığımız yalnızlıklarımız/yalnızlar yok mudur? Derin ve büyük yalnızlık, yalnızlığın ötesinde, derinlerde ve çoğu zaman kroniktir de. Kimi zaman bizi bağımlı kılar. Kişiliğimiz ve kimliğimizle özdeşleşmiş gibidir. Yalnızlık, etrafımızdaki insan sayısıyla değil, kendi duruşumuzla birlikte ortamla, yaşama biçimiyle ilişkilidir. Bakışlar, kelimeler, yapılan işin kendisi, orada bulunmanın amacı, ruhumuzun ya da belleğimizden çağrılan ya da uyarılan anılar gibi şeylerdir bizi yalnızlaştıran… Yalnızlaştıkça yalnızlığa daha çok sarılırız. Sözün burasında sorulabilir; Şöhretin bedeli derin yalnızlık mı? Ya da şöhret yalnızlığın bir türü müdür…

Benim güzel ama yalnız ülkeme ithaf ediyorum…’. Türk sinema yönetmeni Nuri Bilge Ceylan, 2008’de Cannes film festivalinde, ‘Üç Maymun’ filmiyle en iyi yönetmen ödülü aldığı törende konuşmasının son cümlesi idi. Televizyon karşısında izleyen herkes, ‘ Nasıl yani...’  diye kimi sesli, kimi bir iç soru olarak biraz şaşırmıştı. Türkiye yalnız mıydı? Herkesin kendince buna bir cevabı vardı ve bu cevabı mırıldandılar ama yalnızlığın günlük yaşamımızda sıradanlaştırdığımız sözcükten çok daha derin olduğunu da düşünmeye başladılar. Bilge Ceylan, beklide hepimize çıplak ve sıradan yalnızlık dışında derin yalnızlık üzerinde düşündürmüştür. Yıllarca bütün sınır komşularımızı dış düşman ilan edip iç politikada kullanılmasının yarattığı içe çöküşe, ‘bir Türk dünyaya bedel’ ya da  ‘Türk’ün Türk’ten başka dostu yoktur’ gibi zırvalar, kimseyi tedavi etmeye yetmemiştir. Kimileri bundan bir ruh onarımı olarak ‘bu gününü’ kabullenmek için yararlanmış olsa da, Türk olmayan herkesi daha derin bir yalnızlığa sürüklemedi mi?... Yalnızlık ve yalnızlaştırmak… Bayramlarda yapılan resmi törenlerde resmigeçitlerdeki yüzlerce askeri araçlar ve devasa silahlar, füzeler, roketler ve tanklar; bireyin devlet karşısındaki güçsüzlüğünün ve derin yalnızlığının nedenlerinden biri değimli acaba. Sivas’ta resmi bir törende ayaklarını yere var güçleriyle vurarak robot gibi giyinmiş ve robot gibi yürüyen özel polis birliğinin başındaki adam bağırıyor, ‘kim bunlar!’, yürüyen robot birlik hep birlikte bağırıyor; ‘Boz Kurtlarrrr!!’ Bu slogan bir kısım kişiler için ‘yalnız değiliz’ duygusu yaratırken; sessiz çoğunluk için de kolluk kuvvetleri karşısında yalnızlık… Bir de buna Fethullahçıların polis içindeki ayyuka çıkmış örgütlenmesini ekleyin… Bu törenlerin Sovyetler döneminde Kremlin meydanındaki görüntüleri en abartılmış biçimi idi hatırlayanlar için. Bireyin, Stalinizm karşısında yalnızlaştırılması ve çaresizleşmesinin ‘resmi politikası‘ değil miydi dersiniz, bütün bu gösteriş. ‘Bireyin sınırsız geliştirilmesi’ amacıyla kurulmuş Sovyetlerde,  bu yalnızlaştırmanın/yalnızlaşmanın ‘birey/özne’ olma değil, bencil/bireyci olmanın nasıl etkili bir biçimi olduğunu bilinçaltında, depremlerde yıkılmayan sağlam binalar gibi örülü kaldığını, Sovyetlerin dağılmasıyla ortaya saçılan hayatları yakinen izlemek mümkün değil mi günümüzde. Patolojik bireysel hırs, öbür dünyada huzur aramak, nihilizm, her türlü etik değerlerin önemsizleştiği, başarı için her omuza basarak yükselmenin meşrulaştığı gündelik yaşama biçimleri ve hayatlar… Her şeyin ötesinde çok yaygın alkolizm… Kabardey Balkar’da, siyasi İslam terörün siyasi cinayetleri öyle tesadüfi eylemler olarak görünmüyor. Şegem Belediye Başkanı, Şegem’de beş polis, Kafasına tek kurşun sıkılarak öldürülen Federasyon askerleri, Kabardey Balkar Müftüsü, gelenekleri canlandırmaya çalışan Etnograf Profesör öldürülmüşlerdir. Yani, ‘yerel yönetimden, polisten, federal askeri güçten, normal İslami inançtan ve geleneklerden size yollar kapalı… ‘Tek çıkış yolunuz ‘bize’ katılmanız, bizi desteklemeniz’… Kabul etmeyen sıradan yurttaş kime başvuracak. Desteksiz ve çaresiz bırakmak yani, yalnızlaştırmak; derin ve büyük yalnızlık, siyasette egemenlik kurmak için bereketli topraklar gibidir… İlginç tarafı, derin ve büyük yalnızlık hali olan siyasi İslamın, toplumu daha derin bir yalnızlığa sürükleyerek devşirmeye çalışıyor olması değil mi?… Kaldı ki bu kurumlara başvursa ne olacak. O konu çok daha vahim ve derin… Yazı değil,  ‘altmış altı  bölüm, tekmili bir arada’  derler ya yeter mi bilmem…

Derin yalnızlık genel olarak Çerkesler için sadece günümüzde değil, hemen hemen her dönem taşıdığı  ‘alın yazısı’ gibidir sanki. Kafkas-Rus Savaşı öncesi ve savaş yıllarında acılı coğrafyanın tamamına yakınından hiçbir yabancının geçmediği yalnız bir yaşamdan söz eder o dönemde yazılan Ruslara ait askeri raporlar. Savaşın Rus tarafından bakarsanız en çok uğraşılan sorunu Çerkeslerin yaşama biçimi, yaşam alanları, yolları geçitleri bilmemeleri. En çok uğraşılan bu mesele sanki o dönemde. Bu öyle kapalı bir yaşam ki,  seyyah bile geçemezdi kendi başına bu coğrafyadan. Steril bir yalnızlık. Bu sorunun çözülmesiyle hızla koşulların Rusların lehine değiştiği ve sonuçlandığı görülür. Şeyh Şamil, Ruslara teslim olup, Moskova’yı gördüğü zaman anlamış nasıl bir güçle savaştığını. Bunu bilse durum değişir miydi bilmiyorum ama her toplum kendi kuyusundan gördüğü kadar zannediyor tüm gökyüzünü… Hangi dönemde oldu bilmiyorum ama yaşanmış diye anlatılmıştı. Bir sohbette aktarmıştım, ünlü Kabardey heykeltıraş Arsen Gushapse, ‘dedem de dirgenle katılmıştı dediği’ İslamey köylüleri yaba, kürek ve sopalarla Baksen kasabasına doğru saldırıya geçtiklerinde; ‘Şu Baksen’i alalım, Moskova kendiliğinden teslim olur zaten’ diyorlarmış…

Derin yalnızlık Çerkeslerin kaderi gibi. Kafkas-Rus savaşlarında, sürekli vaad edilen Osmanlı yardımını, İngilizlerden politik ve diplomatik destek ve silah yardımını boşuna beklemişlerdir.   Milyonlarla sayılan bir toplum yurdunda soykırım ve sürgüne uğruyor, milyona yakın çocuk, kadın yaşlı başta olmak üzere Çerkes sürgün yolunda ölüyor/öldürülüyor, Ama hemen hemen hiçbir uluslararası kurum ve kuruluş bununla ciddi ilgilenmiyor… Diaspora Çerkesleri kadar yalnızlaşmış, yalnızlaştırılmış başka benzerini bulmak zor gibi. Çerkeslerin tamamına yakını her tür sosyal ve siyasal yapılanmalarda hak ararken, hiçbir siyasi ve sosyal yapı Çerkeslerin etnik hakları konusunda duyarlı değil. Çerkeslerin hak arama eylemlerinde de, ‘şimdi bir de Çerkesler mi çıktı?’ yargısı hemen yüzünüze çarpar. Bu yalnızlaşma, diasporadaki Çerkeslerin var olma biçimlerinin cezalandırılması mı acaba?… Başka etnik sorunlarının çözümünde ya da hak arayışlarında takındığı ‘bana ne’ tavrının cezalandırılması… 11 Mayıs’ta, İstanbul’da ‘Türkiye’de öteki olmak’ adlı ciddi katılımlı bir panelde, eksik olan tek azınlık/öteki, Çerkesler idi… Neden sorusu kime sorulmalı? Kendimize mi, yoksa düzenleyenlere mi? Hak aramak siyasallaşmak demektir oysa. Çerkesler, siyasallaşmayı; var olan bir siyasi yapının içinde olmanın ötesinde kavramıyor genelde sanırım…

Patlayan mısır taneleri gibi peş peşe ortaya çıkan kuzey Afrika ve Orta Doğu’daki ayaklanmaların son istasyonlarından biri de Suriye. Kırk dokuz yıldır ‘olağanüstü hal’ ile yönetilen halk. Öte yandan zorla ele geçirilen iktidarın, babadan oğluna devredilen saltanatı. Suriye’de Kürtlere kimlik verilmediğini, mülk edinemediklerini, ama mülk satabildikleri (?) yasaların olduğunu yeni öğrendim… ‘Muhaberat’ denilen istihbarat örgütünün her kişiyi fişlediği ve hemen hemen kıpırdayan her kesi sorgulayan polis örgütü…  Bireyin yalnızlığını ve çaresizliğinin derinliğini bizim anlamamız mümkün mü? Ama her gün makineli tüfekle taranmasına rağmen bir araya gelerek yönetimi devirmek isteyen protestocuların, yalnızlıktan tek kurtuluşlarının bir araya gelmeleri olduğunu anlayabiliyoruz. Ölümü göze alarak. Öyle bir yalnızlık ki terazinin öbür kefesinde en büyük yalnızlık olan, ölüm… Yemen, Mısır, Cezayir özellikle Libya’da durum bundan farklı mıdır dersiniz. Öte yanda diktatörler, doğası gereği hep yalnızdır. O, tekdir; ulaşılamaz biriciktir. O kadar şişkin bir egoya sahiptirler ki, doyurmak nerdeyse imkansız… Varoluşu ve yaşama biçimi yalnızlık üzerine kuruludur. Ama halk için yalnızlık ölümdür. Bir araya geldikleri oranda ‘Halk’ olurlar. Aksi halde otorite karşısında ‘hiç’ olmazlar mı… Diktatörler yönetecek halk ister. Bir arada olmaları gerekir. Ama bir arada olmanın gücünden arındırılmış bir kalabalık olmalı. İşte çağımızın vebası, ‘kalabalık içinde yalnız olmak’ en derin yalnızlık biçimi. Kalabalıklar içinde yalnızlıktan sıyrılıp kendisi için güç, yani kendisi için ‘halk’ olmaya başladıkça, diktatörler yalnızlıktan vazgeçer. Diktatörlerin varlıklarını tehdit eden her ‘kalkışmada’ ilk yaptıkları şey, halkı ‘birlik’ olmaya ve kendisinsin yanında durmaya çağırmak olur. Kaddafi’nin, H.Mübarek’in, B.Eshat’ın ilk açıklamalarına bakın bunu görürsünüz. Ancak süreç öyle gelişir ki, hiç bir diktatör bu birliği kendi yanında bulamaz…

Bütün bu ayaklanmalar, akan kan, ödenen bedel, yitirilen yaşamlar, hırpalanan umutlar kocaman Arap coğrafyasında ‘özgür seçim’ yapabilmek için değil mi? Yönetimin belirlenmesinde kendi gücünü ve etkisini his etmek için değil mi? Sayılmak, kabul görmek, sorunlarının çözümünde kendi tercihinin de olduğunu duyurmak için değil mi? 12 Haziran’da biz bu tercihi yaptık. Türkiye, bazı toplumlarının rüyalarında bile göremedikleri türde seçimini yaptı. Çerkesler de bu seçim eyleminin içindeydi o gün. Seçime katılma oranı seçmen sayısının % 86.7, oy kullanma oranı % 93.28. Demek ki Çerkesler gitmişler sandıklara. Çerkesler açısından sonuç? Sıfır… Çerkeslerin Mecliste bir temsilcileri yok. Ama CHP’nin Sakarya ilinden Çerkes bir mebusu var… İstanbul’dan seçilen emekli paşa, eşim Çerkes demişti bir TV programında… En kalabalık ikinci azınlık Çerkeslerin Meclis’de temsilcisi yok. Toplam nüfusları on sekiz bin olan Süryaniler, Mardin’den temsilcilerini uğurladılar Meclise… Anlaşılacağı gibi kendimize en çok ‘yakıştırdığımız’ derin ve büyük yalnızlık alanımızdaki kuluçkamıza yeniden döndük… Sözün burasında o soruyu tekrar soralım; Çerkes olmanın bedeli ve kaderi, yalnızlık mı? Ya da Diasporada Çerkes olmak, yalnızlığın bir türü müdür?...

Bireyin derin ve büyük yalnızlıkları gibi toplumların, devletlerin de yalnızlıkları vardır. Yalnızlıktan kurtulmadan ne birey/vatandaş ne de dünya uluslar toplamı içinde bir ulus olunabilir. Önce yalnız olduğumuzun bilincine varmalı, sonra nasıl bir yalnızlık içinde olduğumuzun. Ve giderek, yalnızlığımızı giderecek adımlar atılmalı, kanat alıştırmaları yapılmalı sanırım… Geç olmuş olsa da, yalnızlığımız kronikleşmiş olsa dahi…

MANSUR BALCI, 16 HAZİRAN 2011, NAKÇİK

KÖŞE BUCAK YAZILARI

  • Son Eklenenler
  • Çok Okunanlar
  • Rastgele