Yemin…

Salı, 28 Haziran 2011 00:00

Evimin arkasındaki bahçeye ektiğim sebzeler artık tüketilmeye hazır hale geldi. Hazır hale geldi derken, sadece Biber, Roka ile Salatalık  tüketilebilir durumda. Domates, erken mahsul Patates, Patlıcan ve Reyhan henüz daha zaman istiyor. Kıvırcık ektim ahşap  kasaya fide için, bahçenin bir köşesine de Maydanoz, ama üçüncü defa ekmeme rağmen bir tür kalabalık karınca kolonisi tarafından tohumlarım çalındı. Uygun ilaç varmış ama, amaç hiç kimyasal madde kullanmadan üretmek olduğu için ekim yerlerini değiştirmek gerek sanırım. Doğal ürünlerle beslenmek çocukluktan başlayarak sürmesi gereken bir iş olmalı. Ama, yine de bahçenden toplayarak taze şeyler tüketmek  ayrı, küçük ama hoş duygular yaratıyor. Sabahları bir iki saat bahçeyle uğraştıktan sonra sabah haberlerini kahve içerek izlemek burada yapılabilecek iyi etkinliklerden biri. Rusça bilmiyorsan uydu anten yardımıyla Türk Televizyon kanalları tek seçenek durumunda. Haberleri izlemek dünyadan kopmamak için gerekli ve iyi oluyor. Eskiden köylüler mutlaka radyodan ana haberleri dinlerlerdi, buna ; ‘ajansı almak’ derlerdi. Dünya ile en önemli bağlantı bu haberler değil miydi… Bu aralar  tüm kanallar yemin krizi ile açılıp kapanıyor nerdeyse… Yemin denince de, ilk akalıma gelen ilkokulda her sabah ciyak ciyak bağırtılarak yıllarca bize okutulan ‘ andımız ‘ geliyor. Yıllarca süren bu uygulama beynimizi nasıl biçimlendirdi, nasıl yıkadı düzenledi, hangi beğenmediğimiz/beğenilmeyen  davranışlarımız bunun ürünü bilemiyorum doğrusu.

İnan bana...

Dillerin yapısal özellikleri açısından şöyle de bakılabilir mi acaba? Bazı diller konuşma esnasında konuşmacı tarafından anlaşılır halde kullanmak zorunlu. Bazı dillerde ise, dinleyen anlamak zorunda… Bana göre İngilizcede konuşmacıyı dinleyen anlamak zorundadır. Bu nedenle dinleyici konuşmayı anlamadığı yerlerde keserek anlamadığı şeyi sorar. Sorulmadığı sürece konuşmacı, konuşma anlaşılıyor kabul eder ve  başını alır gider. Türkçe de ise, konuşmacı konuşmasını anlaşılır halde kullanmak zorundadır gibi. Yani, konuşanın anlaşılır olmasından sorumlu galiba. Bu nedenle de, konuşmacı dinleyiciyi ciddi izler; anlaşıldığını anlayıncaya kadar değişik tekrarlarla konuşması uzar gider… Türkçe konuşmalarda anlata bildim mi? anlaşıldı mı? yani, demek istiyorum ki, şunu demek istiyorum gibi cümleciklerle kendi konuşmasını keserek, aynı konuyu başka tekrarlarla sürdürür… Bu konuşma sırasında aralara serpiştirilen, inanır mısın? inan bana, Allah seni inandırsın, yeminle, yemin ederim ki gibi pekiştirme sözleriyle anlatılırken, inandırmaya da çalışıldığı sık görülür. Bu yemin bile sayılmayan gündelik konuşma dilinde sık kullanılan pekiştirme edatı gibi. Bazen bunun yerine kısa yeminler de eder. Allahıma, Allahıma/kitabıma… diye başlayan konuşma kutsallık üzerine bindirilerek inandırıcı hale getirilmeye çalışıldığı olmaz mı. Bazen dinleyici ya da ikili konuşmalarda biz de araya girerek yemin ettiririz. Karşımızdaki konuşmacının cümlesinin sonunda ya da araya girerek, ‘ yemin et ‘ dediğimiz olmaz mı? Hatta bazılarımız, bu cümleyi sık kullanmaz mı? Bir tür konuşma tiki  gibi… Fakat bu onaylatma cümlesi her kullanılma sırasında farklı anlam yüklenir. Cümleyi kullanırken yüz mimiklerimize, yaptığımız vurguya bağlı anlamı farklı. Hatta bazen konuşmacının kolunu tutarak konuşmasını durdurup, yüzümüzdeki  ifademizi dondurup; ‘ yemin et’ dediğimizde onaylatmak değil de şaşkınlık ünlemi yerine kullanırız. Yemin etmenin ve ettirmenin en sıradan, masum biçimi olan bu tarz dışında ağdalı ağır yeminlere geçilir…

Yemin değil, tören krizi

Altmışıncı dönem parlamento açılırken yemin kriziyle ‘arıza’ çıktı gibi. Bir kaç gündür tüm basın-yayın kanalları ve sayfaları bu konuyla meşgul. Bu  konuda konuşmayan, yorum yapmayan kalmadı neredeyse… Birkaç dönem yemin sorunu yaşamış olan Parlamento’da,  genelde krize neden olan kişi bertaraf edilir, toplu bir saldırıyla Meclisin ‘ yüce saygınlığına’ helal getirmeden halledilirdi. Bu defa üstünlük, krizi çıkartanlara geçti gibi görünüyor. En azından ‘pat’ durumunda. Çünkü genel olarak politikada, ‘krizi çözemez isen krizin çapını büyüt, hacmini genişlet ki krizin kendisi büyüyen hacmin içinde kaybolsun’ anlayışı geçerli ilkedir. Örnek, vekillerin büyük kısmı  yemin etmiyor ise krizi ‘ erken seçim ‘  hacmine taşı. Krizin konusu ve kendisi değişmiş olur. Fakat buna cesaret edemedikleri için, ‘pat’ durum da çok vahim olmadığı için ‘beklemek’ politikası benimsendi gibi görünüyor… Aşağıdan yukarıya, yukarıdan aşağıya turlar atılır ve çözülür… Hem herkes eteğindeki taşları dökmüş olur, yeni siyasi güç odakları el enselerle bir birlerini sınamış olur, hem de iş yapılmış duygusu da yaratılmış olur… Aslında, yemin edildiği andan itibaren fazla bir geçerliliği ve hiçbir bağlayıcılığı ve yaptırımı olmayan bir ritüel olmaktan öte bir şey değil. Bu güne kadar yeminine bağlı kalmadığı için kimse ne sorgulandı ne de cezalandırıldı. Yemin ederek başladığı işte suç işleyen hiç kimseye hukuki suçlama ya da ceza dışında ‘ sen yeminini de bozdun’ diye ek olarak ne soru soruldu, ne de bir ek ceza verildi… Ama yemin etme ritüeli o kadar abartılır ki, en yüksek makamda işe başlayacak kişi bile yemin etmeden işe başlayamaz, yetki kullanamaz… Krize neden olması da bundan sanırım. Yani törenin yapılamıyor olması kriz, yeminin kendisi, yemine sadık kalmak ya da kalmamak değil…

Herkes yemin etmiş ama…

Cumhurbaşkanı, devlet memuru sayılan herkes göreve yeminle başlar.  Ayrıca, Millet Vekilleri,Öğretmenler, Askerler, normal ve Yüksek Yargı Mensupları, Avukatlar göreve başlarken, Hekimler, Seçim Sandık Kurullarının Başkan ve üyeleri ayrı ayrı, Değer Tespit ve Takdir Komisyon Üyeleri, Bankaların Yönetim Kurul Üyeleri ile Müdürler Kurulu Üyeleri ve Başkanları, Bankacılık Denetleme Kurulu Üyeleri ve Başkanı, Tüm Fonların Başkan ve Üyeleri, Elektrik Piyasası Denetleme Kurul Başkan ve Üyeleri…ayrıca onlarca benzer komisyon, kurul ve kurum üye ve başkanları göreve başlamak için özel yemin etmek zorundalar. Hepsini yazsam yazı o kadar uzayacak ki… Mahkeme tanıkları, Tutanak Katipleri, Polisler yemin ettirildiği gibi, ayrıca yeminli kurumlar, ‘ Yeminli Mali Müşavirler ’ ve ’ Yeminli Bilir Kişiler ‘ de var… Yeminler, bazen özel protokol kurularak ( Anayasa Mahkemesi Başkanı) bazıları Yargıtay tarafından bazıları Asliye Hukuk Mahkemeleri önünde bazıları da kendi bünyesinde bayrak ve silaha el bastırılarak yaptırılır. Bu iş ‘ acele işlerden sayılır ’ şeklinde yasaya ek açıklama konmuş. Yani yemin ettirecek kurum işi erteleyemez.  Yemin metinleri yasa hükmünde olup tamamına yakını ‘ yemin metni olarak hazırlanıp’, tamamına yakını Bakanlar Kurulu kararıyla resmi gazetede yayınlanarak yürürlüğe girmiştir… Yani, kanun hükmünde… 'Türkiye Cumhuriyeti Anayasasına, Atatürk inkılâp ve ilkelerine, Anayasada ifadesi bulunan Türk Milliyetçiliğine sadakatla bağlı kalacağıma; Türkiye Cumhuriyeti kanunlarını Milletin hizmetinde olarak tarafsız ve eşitlik ilkelerine bağlı kalarak uygulayacağıma; Türk Milletinin milli, ahlakı, insanı, manevi ve kültürel değerlerini benimseyip, koruyup, bunları geliştirmek için çalışacağıma; insan haklarına ve Anayasanın temel ilkelerine dayanan milli, demokratik, laik bir hukuk devleti olan Türkiye Cumhuriyeti’ne karşı görev ve sorumluluklarımı bilerek, bunları davranış halinde göstereceğime namusum ve şerefim üzerine yemin ederim. '' Devlet memuru olurken edilen yemin metni.  Türk olmayan biri için dehşet verici bir metin. Kim uymak ister ki bu yemine…Hani vatandaşın beyanı esastır dedikleri çağdaş devlet-yurttaş ilişkisine ne oldu? Bu kadar yeminle yalan yaşayan toplum devlet ve kurumlar arasındaki ilişkilerde ciddi sorunyok mu... Yukarıdaki yemin metni 1982 de yürürlüğe girmiş.  Zaten  çoğu yemin metni 1982 tarihli. Askerlerin metni, 1961, Sermaye Piyasası Kurlu’nunki 1981, Anayasa Mahkemesi Üyelerininki 1983 de kabul edilmiş. Bu daha trajik. Zira Anayasayı korumak için yemin eder. "Türk milleti tarafından demokrasiye âşık Türk evlatlarının vatan ve millet sevgisine emanet ve tevdi olunan Türkiye Cumhuriyeti Anayasasını koruyacağıma; görevimi doğruluk, tarafsızlık ve hakka saygı duygusu içinde, sadece vicdanımın emrine uyarak yapacağıma, namusum ve şerefim üzerine andiçerim.’’ Korumaktan ne anlaşılmalı acaba, şu sıralar toptan değiştirmeyi düşünmüyorlar mı ki… Avukatlık yemini 1969 da, tanıklık yemini, 1927 de, diğerleri 1981 ile 2008 yılına kadar tarihlerde kabul edilmiş… Merak eden birazcık araştırsa yemin metinlerinin dili, uzunluğu, içerikleri, hele hele yemin törenin kendisi o kadar abartılı ve komik ki, eğlenceli olabilir. Örneğin, Avukatlık yemini Baro’da yönetim huzurunda yaptırılır, metin yönetim tarafından tutanak altına alınıp yönetim ve aday avukat tarafından imzalanır ve yemin metni de eklenerek dosyasına konur…gibi. Görüldüğü gibi en küçük memurdan Cumhurbaşkanına kadar yeminliyiz. Kimimiz birden fazla yeminli olmasına rağmen, bilindiği gibi işlerin düzgün yapılmasını ve yürümesini sağlamıyor. Yeminini tutmadığı için de kimse suçlanmadı ceza da almadı… Tören sever bir toplum olmamız, işin kendisinden çok tören kısmı önemli olduğu için krize neden oluyor galiba. Yani yemin değil, yemin töreni krizi yaşanıyor gibi doğrusu…

Evimin arka bahçesindeki sebzelerime dadanan zararlıları izlemek, hırsız karıncalara karşı tedbir bulmaya çalışmak, çok somut ve daha keyifli işler. Eve dönüp kahve hazırlayıp sabah haberlerini izlemeye başlayınca birden soyut ve sanal bir dünyaya  taşınıyorsun. Anlamsız, yaşamda ciddi bir karşılığı olmayan yalan/yemin tartışmalarını izlemek bıktırıcı olmuş. Zira akşamları da tüm kanalların tartışma konusu da aynı… En azından benim için böyle. Yemin ederim ki böyle…

MANSUR BALCI, 28 HAZİRAN 2011, NALÇİK

KÖŞE BUCAK YAZILARI

  • Son Eklenenler
  • Çok Okunanlar
  • Rastgele