Ne İstediğini Bilmek

Salı, 04 Ekim 2011 00:00

Aslında bu yazıya  bir “cevap” ile başlamak geliyor içimden.

Fakat, bir defaya mahsus,  söylemek  istediklerimin çoğunu yutarak doğrudan  asıl meseleye gelmek  istiyorum.

Çerkeslerin sorunları, akşamdan sabaha ortaya çıkmış ve hiç ummadığımız anda kucağımızda bulduğumuz  sorunlar  değildir. Bizler bunun içerisine doğduk. Sürgün topraklarda başka bir milletin ve kültürün içinde yurdumuza hasret, gün be gün tükenerek  yaşıyoruz  birer sığıntı gibi.

Bunun acısını duyanlar her dönem çareler aradılar bizi yok edip bitiren bu soruna, herkes kendi çapında kafa yordu. 1908’lerde başlayan vatana yönelme ve kendine yol arama çabaları, günümüze kadar çeşitli biçimlerde sürdü gitti.

Çerkeslerin bir ulus olması gereğini, bir vatan sahibi oldukları gerçeğini bu gün keşfetmedi halkımız. Birileri bunu yeni farkettikleri için, süreci ve Çerkes hareketlerinin geçmişini  “kendi uyandıkları sabahtan” başlatmak istiyorlarsa da bu doğru değil tabii ki.

Bu yolculuk dün vardı, bu gün de var, yarın da olacak.

Marifet Çerkes sorununu tespit etmek,  tarif etmek  değildir, bu zaten yapıldı milyon defa.

Marifet Çerkes sorununa çözüm  önerebilmektir.

Kazandıklarınızı da kaybetmeden, günümüz gerçeklerini ve içerisinde bulunduğunuz koşulları göz ardı etmeden, uygulanabilirliği olan  akla  yatkın  çözümler ortaya koyabilmektir maharet.

Bu meseleler için samimiyetle endişe  eden bir kısım insanı ve özellikle canı yanan gençleri  istismar etmeden , bu güne kadar zorlu süreçlerden geçerek ortaya çıkmış  kurumları  ve yapıları yerle yeksan etmeden;  tam da bir mücadeleye davet ettiğiniz süreçte, oluşturulmuş bütün ittifakları yıkarak halkınızı yapayalnız bırakmadan bu işi başarabilmektir marifet.

Şimdilerde uyanan bir “teorisyen”  esip gürlüyor son fetvasında, edep dairesine sığmayacak ifadelerle kendisi gibi olmayanları suçluyor, aşağılıyor  ve “Çerkesya’yı tozlu raflardan indirerek , Çerkes halkını uluslaştıracaklarını “ buyuruyor.

Herhalde internet üzerinde grup oluşturmakla, ulus oluşturmayı aynı şey sanıyor. Ama unutmamak gerekir ki bu işler slogan atarak olmuyor. Akılla, plan program irade ve azimle oluyor.

Şu uluslaşma meselesini kabaca ele alalım :

Uluslaşmak iki şekilde olur önümüzdeki pratiklere göre.

a)      Devlet eliyle uluslaşmak.  

b)      Millet eliyle uluslaşmak.

Devlet eliyle uluslaşmak,  ”baştakilerin” yani siyasi askeri idari ve bilumum toplumsal elitin kontrollü girişimleri ve yönetimleriyle sağlanan, niteliksel fakat evrimci bir değişimdir.

Örnek isterseniz “Türk milleti” yaratma projesi bunun tamamlanamamış kötü bir örneğidir.

Millet eliyle uluslaşmak olarak tanımlanan diğer yöntem ise, tabanda halk hareketleriyle başlayıp süren, devrim niteliğinde değişimlerle sağlanan bir sonuç alma biçimidir. Çok bilinen Fransız devrimi de bunun bir örneğidir. 

Şimdi;

Eğer bu halk devlet eliyle uluslaşmak  yöntemini seçmişse (ki öyle görünüyor), ayak altından çekilip “devletin”  bu yönde yapacaklarına yol açmak ve elden geldiğince katkı sağlamak gerekir. Tabii ki mevcut cumhuriyet  yapılarımızın şu halleri ile bu yönde radikal bir değişim sağlamaları, bu gün içerisinde bulundukları genel yapı itibariyle mümkün değildir.

 Yapılabilecek olan ve onların da yaptıkları “yumuşak bir geçiş sürecidir” ki, bu bile henüz üstesinden gelemediğimiz kabileci yaklaşım, etrafımızdaki diğer halkların  provokatif  tepkilerinden doğan çatışma riski  ve  göbekten bağlı bulunduğumuz yapının merkezi kontrolcü baskıları nedeniyle çok ağır ve zor ilerleyen bir süreçtir.

Şu anda bizim cumhuriyetlerimizin idari kültürel ve siyasi elitleri tarafından  yapılan budur.

Yani o hiç birimizin  beğenmediği  ortak gazete çıkartma, ortak kurumsal yapılar oluşturma , ortak bilimsel , akademik,  kültürel çalışmalar yürütme çabaları ; ortak günler, bayramlar , ortak yazı dili ve alfabe yaratma gayretleri  bu  yumuşak geçiş sürecinin utangaç adımlarıdır.

Siz, çıkar bu yapılanların yeterliliğini , yapanların yöntemlerini  tartışırsınız sadece.  Bu başka bir şeydir ve buna da kimse itiraz etmez zaten . Yani uluslaşmak adına şu aşamada yapılabilecek olan tek mantıklı şey ,kör topal ilerleyen sürecin daha hızlı, daha  doğru işlemesine katkı sağlamaktan ibarettir.

Eğer  bu yapılanlar birilerince kökten reddediliyor da  ikinci yol tercih ediliyorsa  ve radikal bir değişim sağlayarak millet eliyle uluslaşmak düşünülüyorsa, kimsenin umudunu kırmak istemem  ama  bu millet henüz o aşamada değil.

Henüz ulus bilinci, mensub  olma duygusu ve tarih bilinci oluşmamış , kabile anlayışından sıyrılamamış, üstelik mevcudunun yüzde sekseni diasporada asimile olmuş ve mücadele önceliklerini değiştirmiş bir halktan, devrimci yöntemle ulus yaratılamaz.Yaratılacaksa bile bu hareket, durumu malum diasporadan başlatılamaz.

 Yani özetle, şu aşamada aşağıdan yukarıya radikal bir değişim ve devrimci yaklaşım sözkonusu bile değildir.

Bunların dışında bir yöntem varsa, içi boş  slogan ve hikaye  dinlemek yerine bu yöntemleri dinlemeyi tercih ederim şahsen.

Ulusal yapıyı oluşturmak kimin görevidir ?

Şüphesiz Çerkes hareketinin dünyaya dağılmış tüm parçalarına, “ulus olma” ve  “geleceği  kurma” mücadelesinin anavatan merkezli olması gereğini ve diasporaların da  anavatana bağlı hareket etme zorunlulukları olduğunu tekrar hatırlatmaya lüzum yok.

Bu konularda eylem ve hareket inisiyatifi anayurttadır.

Diaspora ancak anayurttaki “bu yapıyı kuracak olan iradeye (olumlu yada eleştirel) katkı sağlayan” konumunda olabilir.

İşte bu nedenle diaspora kurumlarından beklenen, beklenmesi gereken “kökten değiştiren-oluşturan” özelliklerde bir örgütlenme değildir. Diaspora kurumlarından beklenen; toplumsal varlığı muhafaza edip, bireylerini uluslaşma yönünde “geliştirme ve dönüştürme” kabiliyeti olan bir yapıdır.

Dolayısıyla, diasporadaki bir kurumu “ulusal oluşumun çekirdeği” gibi tanımlamak, yada o yönde dönüştürmeye çalışmak  ve bu beklentilerinize cevap veremediği için onu parçalamaya kalkışmak, hıyanetle suçlamak  olsa olsa bilgisizliktendir. Değilse artniyettendir.

Özetle; teorik ukalalıklar yapmak yerine, diaspora kurumlarının asli görevinin “mevcudu muhafaza edip geliştirmek ve ana yapıya aktarmak” olduğunu bilirsek; “ulus” dediğimiz yapıda  ve “uluslaşma”  dediğimiz harekette  anayurdun belirleyici olacağını / olması gerektiğini bilirsek, kimi suçlayacağımızı yada kime saldıracağımızı daha isabetle tayin edebiliriz.

Yukarıda da söyledik, Ulus oluşturmak öyle internet üzerinde grup oluşturmaya benzemez. O nedenle biraz daha aklıselim olmakta yarar var. Ne istediğimizi, ne için istediğimizi, gerçekleşebilirlik oranını, bizi çevreleyen koşulların uygunluğunu ve daha buna benzer  bizi etkilemesi muhtemel bir dünya olguyu gözardı edemeyiz.

Şunu asla unutmamalıyız ki;

“Bir toplumun faaliyetine kendi iradesi dışındaki doğal etkenler ve denetleyemediği koşullar hükmettiği sürece, o toplum kendi tarihini yapmaktan uzaktır.”

Yani Çerkes hareketinde öncelik, toplumun dönüştürülüp “kendi iradesini koyabilecek” noktaya getirilmesidir. Denetleyemediğiniz koşullara hükmedebilir, en azından etki edebilir hale gelmektir birinci adım.

İşte bu nedenle; senelerden bu yana ulusal bilincin geliştirilmesinin, aidiyet duygusunun pekiştirilmesinin, mevcut durumumuzdan tek tek bireyler olarak sorumlu olduğumuz düşüncesinin yerleşmesinin, “geleceğimiz için olmazsa olmaz bir zaruret” olduğunu anlatıyor,döne döne bu konuyu işliyoruz.

Çünkü bu halkın asıl sorunu, bilinç ve o bilincin bilediği bir kararlılığın yokluğudur. O nedenle gelişmeler karşısında güçlü duramıyor ve dolayısıyla oluşturduğumuz yapıları da güçlü kılamıyoruz.

Biz bunları anlatırken her kesimden insanla her türlü tartışmaya da girdik, ama fikrimiz hiç bulanmadı, inancımız örselenmedi...Tam tersine, üstüne üstüne gidiyoruz.

Gün geldi inançlarına Çerkesliği alet etmek isteyenlerle karşı karşıya geldik, gün geldi ideolojilerine Çerkesleri hizmetkar kılmak isteyenlerle, gün geldi kendi kişisel egolarına kader birliği ettikleri  insanları ve davaları kurban etmek isteyenlerle.

Bu gün ise, yıllardır tekrar tekrar dikkat çektiğimiz “Çerkes bireylerinde ulus bilincinin zayıflığı” meselesini adeta yok sayarak, duygu yüklü söylemler ve ajitatif yönlendirmelerle cemiyeti  bir erken doğuma zorlayanların karşısındayız. 

Biz uyarı görevimizi yapıyoruz. Her kim olursa olsun, yanlış gördüğümüze “yanlışsın” demekten ve halkımızın geleceği için endişe ederek doğru bildiğimizi söylemekten  vazgeçecek değiliz. Aynı üslubu kullanarak cevap vermiyorsak, yöntemi yanlış bile olsa “ulus kaygısı taşıdığını söyleyen” bir yaklaşıma şimdilik müsamaha gösterdiğimiz içindir.

Yine söylüyoruz, güzel şeyler istemek, o anda güzel şeyler yapabileceğiniz anlamına gelmez.

Dış dünyadaki gelişmeleri/değişmeleri yok sayarak kendisine yol çizmeye çalışanlar çok uzağa gidemezler.

KÖŞE BUCAK YAZILARI

  • Son Eklenenler
  • Çok Okunanlar
  • Rastgele