Anadil Günüden Adığe Dili Gününe

Çarşamba, 21 Mart 2012 00:00

Bildiğiniz gibi 21 Şubat ‘Uluslararası Anadil Günü’dür. Unesco tarafından yok olmakta olan küçük ve azınlık halkların dil konusunda karşı karşıya oldukları tehlikeye dikkat çekmek , bu konudaki duyarlılığı, bilinci artırmak amacıyla ilan edilen bu özel gün her yıl tüm dünyada kutlanıyor.

Camiamızda da Federasyonumuzun öncülüğünde Laz kültür derneği ile ortak bir konferans gerçekleştirildi Bilgi üniversitesinde.

Bu önemli günden kısa bir süre sonra ise, Anadil ve buna bağlı sorunları biraz daha detaylandırarak ele almamıza, kendi dilimizin önündeki sıkıntıları biraz daha içe dönerek tartışmamıza vesile olacak bir başka gün yaklaşıyor.

14 Mart Adığe dili günü.

1853 yılında Bırsey Wumar tarafından yayınlanan ilk Adığece sözlüğün çıkış tarihi olan 14 Mart, Adığe dili günü olarak kutlanmaktadır son on yıllık dönemde.

Bundan çok daha önceleri, bilinen ilk Adığe Alfabesi Neğume Şora tarafından 1840 yılında kiril harflerle yayınlandı, ondan çok daha öncelerine de uzanan Adığe dili ile yazılmış çeşitli yazılar ortaya çıkartıldı. Kısacası, geriye doğru gidersek ana dilimizin yazılı köklerini arama işi Meotlara kadar uzanan bir sürece götürür bizi. 

Fakat burada ele almak istediğimiz ana konu yazılıdilimizin tarihsel geçmişi değil, Adığe dilinin bu gün önünde bulunan sorunlardır.

14 Mart tarihinin Adığe dil günü olarak kutlanması, hiç olmazsa yılın bir gününün Anadilimizin önemini hatırlamaya, anadilimizin önündeki sorunları tartışmaya ayrılmış olması da elbette sevindiricidir.

 Fakat ne yazık ki geleceği ciddi manada tehdit altında olan, gelişiminin önünde barikatlar kurulmuş bulunan, tabiri caizse adeta sırtından hançerlenen  ana dilimizi, 14 martlarda hamaset ve boş lakırdıdan ibaret göstermelik seremonilerle hatırlıyor olmak hiç bir anlam ifade etmiyor.

Eğer amaç kendimizi kandırmaksa doğru yoldayız, devam edelim.

Fakat eğer gerçekten anadilimiz hakkında endişe ediyor, bu dilin yok oluşundan sıkıntı duyuyorsak, bu dilin bu milleti yeniden yoğurup yaratamadığının farkına varıyorsak artık sorunları görmezden gelerek, var olan problemler yokmuş gibi davranarak bir yere varamayız.

Nedir önümüzdeki sorunlar ?

Dilimizin önündeki sorunlar iki ayrı başlık altında toplanabilir bana göre.

a)   Bizden bağımsız olarak, içerisinde yaşadığımız gündelik koşullardan, içerisinde yaşadığımız sistemlerden - yapılardan kaynaklanan sosyal ve politik sorunlar.

b)   İnsanımızdaki bencillikten vebilinç zayıflığından kaynaklanan, idari birimlerin başındaki zevatın bürokratı olmaktan öteye geçememiş bir kesim tarafından da el altından desteklenen ayrımcı - benmerkezci yaklaşımlardan beslenen sorunlar.

Birinci kategoride yer alan sorunlar, daha çok asimilasyon çerçeve tanımlaması içerisine giren, yaşadığımız ülkelerdeki engellerden yasaklardan ve başka kültürleri yok sayan anlayıştan kaynaklanan sorunlardır ve daha ziyade diasporayı doğrudan etkileyen sıkıntılar bu kategoride yer alır.

Anadilimizin devlet tarafından tanınmaması, yürütülen görmezden gelme ve inkar politikaları sorunların başında yer alır.

Anadilimizin gündelik hayatta kullanım alanı bulunmaması, kapımızdan dışarı adım attığımız andan itibaren bu dilin işlevsizleştirilmiş olması, hatta günümüzde aile içerisinde bile iş görmez hale gelmiş olması da önemli bir başka sıkıntıdır.

İnsanların anadilinde eğitim ve yayın olanaklarına sahip olmaması, gazete televizyon radyo gibi iletişim araçlarımızın olmaması bir başka sorundur.

Bizzat yaşadığınız sıkıntıları tekrar etmeye gerek olduğunu sanmıyorum, zaten herkes aşağı yukarı sorunun ne olduğunun farkında bu konuda, o nedenle bu başlığı da fazlaca uzatmıyorum.

Bu konuda yapılabilecek en önemli şey; demokratik kazanımlarımızı artırmak, bir savunma mekanizması oluşturabilmek için bireylerimizin farkındalığını olabildiğince geliştirmek , bilincini ve kendisine ait olana sahip çıkma azmini bilemektir. Özellikle diasporada yapılabileceklerin bundan öteye geçebileceğini sanmıyorum açıkçası.

Bir dilin ömrü, gündelik hayatta kullanılabilme oranı ile doğrudan ilişkilidir, bu yüzden ne kadar çaba harcanırsa harcansın anadil bu gün diasporada ciddi bir tehdit altındadır ve bana göre en iyimser ihtimalle ömrü otuz  yıldır.

İşin anayurt cephesine gelecek olursak  ilginç bir durum ve ilginç bir çelişki çıkıyor ortaya.

Bugün diasporadaki halkımızın anadilini korumak için devletten talep ettiklerinin hemen hepsi anayurtta mevcut.

Buna rağmen, her ne kadar diasporanın yaşadığı sorunlar düzeyinde değilse de, Anayurtta da Anadilimiz ciddi bir tehdit altındadır. Çünkü  yukarıda söylediğimiz “gündelik hayatta kullanılabilme oranı” açısından ele alırsak, dilimizin durumu kendi topraklarımız üzerinde bile pek de parlak değildir.

Evet, anayurdumuzda okullarda kısmen dil eğitimi verilmektedir.

Temel eğitimde anadil mevcut sistemin izin verdiği ölçülerde okullarda okutulmaya çalışmakta ise de, bu sadece vazife savma babında olup arzu edilen ve olması gereken seviede değildir ne yazık ki.

Yine de mevcut sorunlara rağmen, ana yurdumuzda temel eğitimde anadilimizi öğrenebilme imkânımız olduğunu var sayıyoruz. Üniversitede anadilimize ayrılmış bir bölüm ve bu bölümdeyüksek öğrenim gören öğrencilerimiz de var. Cumhuriyette anadilimizde çıkan bir gazete, iki üç ayda bir yayınlanan bir iki dergi, bir radyo ve kısıtlı imkânlarla yayın yapan bir televizyon var. Ana dilimizde oyunlar sahneye koyan bir tiyatroya da sahibiz.

Görüldüğü gibi bir dilin yaşaması ve gelişmesi için gereken bütün altyapıya sahip olmamıza rağmen ana dilimiz gelişmiyor, aksine sürekli kan kaybediyor.

Çünkü bu dil, gündelik hayatta olması gereken kadar yer işgal etmiyor ne yazık ki. Sokağa çıktığınızda bu dili kullanmıyorsunuz, okula, hastaneye, bir devlet dairesine gittiğinizde bu dili kullanmıyorsunuz.     

Hal böyle olunca yetersiz imkanlarla yayın yapan televizyonu, radyoyu, gazeteyi açtığınızda da bu dil size hitap etmiyor, çünkü hakim dil onlarca kanalda cezbedici programlarla sizi sarmalamış durumda. Eğer bilinç ve irade göstermezseniz, özel bir çaba, özel bir direnç göstermezseniz bir bataklığın sizi içine çekivermesi gibi yok oluşunuz kaçınılmaz bir hal alıyor.

Konuyu daha fazla dağıtmamak için, ana dilimizde çıkan basılı yayın- kitap ve bunların topluma ulaşabilirliği konularına burada hiç girmiyorum.

Yukarıda söylediklerimiz bir yana, bu gün herhangi bir özel alanda (teknoloji,bilim,sağlık,ekonomi vs.) ciddi ve kapsamlı bir sohbete giriştiğinizde ana dilinizi kullanamıyorsunuz, çünkü artık dilinizdeki sözcükler  ifade etmek istedikleriniz için yeterli olmuyor. Mütemadiyen yeni sözcükler ekleniyor ana dilimize, ve bütün bunlar hakim dilin sözcüklerini olduğu gibi dilimize almak şeklinde gerçekleşiyor.

Hazır konu buraya gelmişken ifade etmek isterim ki, Çerkes dilinin bu eksikliği giderecek bir yapıya şiddetle ihtiyacı var. Tıpkı Türk dil kurumu gibi, gündelik hayatımıza giren yabancı sözcüklere alternatif arayan, dilimizin kirlenmesine engel olmaya çalışan ve bu konudaki önermelerini cemiyetin önüne koyan bir yapı günümüz şartlarında olmazsa olmaz bir zaruret halini almıştır bizim için.

Diğer başlıktaki sorunlara gelince;.

Şimdi bahsedeceğim sorun, dilimiz konusunda ortaya çıkan bütün problemlerin anasıdır bana göre. Ortak bir kültür, ortak bir tarih, ortak bir edebiyat, sanat yaratılamamasının, ortak bir gelecek kurgulanamasının, ve bütün bunlar için ortak adımlar atılamamasının temel sebebidir aynı zamanda.

Fakat bizler pişkin bir edayla, göstermelik bir nezaketle birbirimize yalan söylüyor, böyle bir sorun yokmuş gibi, böyle bir mesele önümüzde çözüm beklemiyormuş gibi davranıyoruz yıllardır.

Sovyetler çökeli otuz sene oldu. Bizler üç cumhuriyete iki yazın diline sahibiz o zamandan bu zamana. Hatta üçüncüsü de yolda ve Karaçay Çerkes cumhuriyetindeki  Çerkes “Besleney” diyalekti de ayrı bir baş çekmek üzere hazırlanıyor bizi parçalayanlar tarafından.

Bol keseden vatan millet nutukları atıyoruz, bol keseden kardeşlik,  birliktelik, ortak gelecek edebiyatı yapıyoruz birbirimize, fakat otuz senedir bizler hala ortak bir yazı diline sahip olamadık. Bu utanç verici bir durumdur, hele hele büyük laflar ederek güzel bir gelecek düşleri görenler için uzun vadede hüsran yaratacak bir sorundur bu. Çünkü bu halk farklı edebiyat dilleri kullanarak farklı yollarda ilerliyor ve geçen süreç  içerisinde hızla birbirinden uzaklaşıyor.

Artık bu sıkıntı sesli olarak dile getirilmek zorundadır.

Bilenler bilirler, yıllar önce ortak yazı dili oluşturulması konusunda üç cumhuriyetin profesörlerinden komisyonlar kuruldu, uzun çalışmalar yapıldı ve ortak bir sonuçta anlaşıldı.

Kurulan bu komisyonunun önerileri doğrultusunda kararlar alındı (ortak alfabe uygulanması, ortak müfredatlar hazırlanması, ortak yayınlar yapılması, tek bir yazı diline gidecek ortak adımlar atılması, gazeteler çıkartılması vs.) ve DÇB’nin de onayından geçenbu kararlar, daha sonra da üç Çerkes cumhuriyetinin parlamentolarının onayına sunuldu.

Parlamentoların ikisinde kabul edilerek onaylanan  bu çalışmalar üçüncü cumhuriyetin parlamentosunda takıldı kaldı ve bu güne kadar da onaylanmış değil.

Aradan seneler geçti veiçimizdebir kesim var ki, tek bir millet olan Çerkeslerin ortak bir yazı diline geçmesine engel oluyor ısrarla.

Ortak yazı dili demek; ortak gazeteler demektir.

Ortak yazı dili demek; okullarda ortak müfredat demektir.

Ortak yazı dili demek; Radyo ve Televizyonlarda ortak yayın demektir.

Ortak yazı dili demek; Üç cumhuriyette birden okunabilecek kitaplar,dergiler demektir.

Ortak yazı dili demek; Tiyatro sinema ve bilumum sanatsal faaliyetlerin daha çok insana hitabetmesi,dolayısıyla talibinin artması ve bununla uğraşacak insanların teşvik edilmesi demektir.

Ortak yazı dili demek; bu gün iki yazı dili arasında aynı anlama gelen fakat farklı söylenen beşyüzü aşkın sözcüğün,giderek çoğalmasının önüne geçmek ve zamanla bunları bütünleştirmek demektir.

Daha sayayım mı ?

Şunu da vurgulamadan geçemeyeceğim; ortak yazı dili demek sadece Kabardey Adığecesi, sadece Adıgey Adığecesi demek değildir. Bütün Adığe diyalektlerinin bir araya getirilmesi sonucu ortaya çıkan ve her diyalektin en pratik en anlamlı en uygun ve kolay söyleyiş biçimini almak demektir.

Bu dili korumanın yolu da oradan geçer. Güçlü bir dil daha çok insana hitabeden, daha çok üreten, ürettikleri daha çok insana ulaşan dildir.

Yazarlar yetişmiyor, müzisyen yetişmiyor, tiyatrocu yetişmiyor, edebiyatçı yetişmiyor, yetişiyorsa da yazmıyor. Çünkü Adıgey’deki yüz bin, Kabardey’deki beş yüz bin, Çerkes’deki altmış bin kişi için kimse kitap yazmaz, gazete dergi çıkartmaz, radyo televizyon yayını yapmaz günümüz pazarında.

Birbirinin söylediğini anlamayan, birbirinin yazdığını okumayan, birbirinin ürettiğinden haberdar olmayan, hele hele birbirinin söyleyiş tarzına yani diyalektine dahi tahammülü olmayan insanlar ortak bir duygu yaratamazlar. Ortak bir duyguyu paylaşamayan insanlar da millet olamazlar. Her vesile ile birbirimize ajitasyon çekmekten vazgeçip sorunları görelim önce.

Parçalanmış bölgelerimizi birleştirip devlet olmanın yolu önce millet olmaktan, millet gibi hareket etmekten, ortak bir duyguyu  kaygıyı ve umudu paylaşmaktan geçer.

Yine bir şeyi daha üzerine basarak vurgulamak istiyorum;

Ortak yazı diline geçmek demek, bir diyalekti alıp diğerlerini atmak demek değildir. Tıpkı Türkçede onlarca diyalekt olduğu gibi bizde de farklı diyalektler olmaya devam edecektir. Fakat İstanbul  lehçesinin Türkçenin yazı dili olması gibi, bizde de bir ortak yazı dili olmak zorundadır.

Bu gün tüm halkımıza hitabeden ortak bir televizyon kurulamamasının, ortak bir büyük gazete çıkartılamamasının, ortak bir büyük radyo sahibi olmamamızın altındaki temel neden budur.

Birbirimize palavra atıp ortak bir gelecek için mücadele ettiğimizi söylerken,hayali haritalarla avunup hayali düşmanlara hayali savaşlar açarken, birbirimize Çerkeslik için her fedakarlığa hazır olduğumuz mavalını okurken biraz olsun acı hakikate yüzümüzü dönelim. Bizler kabile dillerimize sarılarak bir gelecek inşa edemeyiz, cılız ve lokal çabalarla bir millet kültürü, edebiyatı, sanatı yaratamayız, kısaca söylersek ana dilimizi bu coğrafyaya hakim kılamayız böyle devam edersek.

Her gün yeni bir sözcük eksiliyor lisanımızdan, ana dilimiz bir ağacın kuruyan kökleri gibi kuruyor. Ve o ağaç yakında tepemize devrildiğinde ana dilimizde feryat bile edemeyeceğiz böyle giderse.

 

KÖŞE BUCAK YAZILARI

  • Son Eklenenler
  • Çok Okunanlar
  • Rastgele